26 Ekim 2017 Perşembe

Yeni Neslin Umursamadığı Kavram: Rızâ



“Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön”. -İrcî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten- (Fecr 28).

Rızâ lûgatta: “Memnunluk, hoşluk, râzı olmak; istek, arzu; kendi isteği” anlamlarına gelir.

Modernizm bir “umursamama uygarlığı”dır. Zîrâ modernizmde önemli olan bireydir ve tek-tek bireyler -görece- varlığın en önemli unsurlarıdır. Buna göre bireyler kendilerine çok fazla önem vermeli, hayatta kalmak için, başkasının hayat(lar)ının yok olmasını bile kabûl edebilmelidir. Tâbir-i câizse, “omletini yapmak için tüm Dünyâ’yı yakabilecek” bireylerin (şahıs değil) yeryüzünü doldurduğu bir zamandayız.  

Özellikle son 2-3 kuşak bu konuda neredeyse hiç tâviz vermiyor ve kendi çıkarı, hayâtı ve varlığı için hiç-bir şeyi umursamaz duruma gelmiştir. Bu durumun nedeni her ne kadar kişilerle alakalandırılsa da, aslında Dünyâ’nın mevcut küresel ideolojileri, şeytanın küresel uşakları olan tâğutlar ve Dünyâ’yı yönlendirenlerdir. Tabî ki Dünyâ’yı yönlendirenlerin uyguladığı ideolojilerden başka modern bilim-teknoloji, sapık görüşler ve felsefeler, eğlence tarzları vs. bir-çok şeytan-işi pisliktir. Bunlar, tam da nefse nişan almıştır ve nefsi en güçlü olanların bu yollara kapılmaması neredeyse mümkün değildir. Tabi nefsi en güçlü olanlar da, yeni nesil gençlerdir.

Modern gençlik yada yeni nesil; çok bayağı, gereksiz ve hattâ iğrenç bir şey için bir-çok fedâkârlığa bile katlanabilirken, Allah rızâsı için bir şey yapmayı ve hattâ, ana-babasına bir bardak su vermeyi bile zûl görmektedir. Zîrâ bunda kendileri için maddî bir çıkar yada haz yoktur. Allah rızâsını çoktan unutmuş yada hiç tanımayan bu nesil, karşılıksız bir şey yapmaya anlam veremiyor ve hattâ belki de “aptallık” olarak görüyor. Bu nedenle de insan ilişkilerinde hiç-bir çıkar olmadan ve sırf Allah rızâsı için yada “iyilik” için bir şey yapamaz duruma geliyor.

Yıllar önce Amerikan yapımı bir filmde, kötü giden işlerinden dolayı eve perişân bir durumda gelen koca, karısına işinin çok kötü gittiğini söylediğinde, kadın kocasına; “bu senin sorunun” demişti. Karı-koca olarak aynı evde yaşayan ve çocukları olan eşler, birbirlerinin kötü durumunu umursamıyorlar ve hiç de rahatsız olmuyorlar. İşte “uzak-batı” ve “yakın-batı”dan yayılan bu pislik ne yazık ki hem bizim ülkemize hem de Dünyâ’ya sirâyet etmiş ve tüm müslümanları ve hattâ doğu ülkelerini de sarmış bulunuyor. Artık rızâya önem veren son bir-kaç nesil kaldı. Belki de yakın bir gelecekte Allah rızâsı için yâni karşılıksız bir iyilike bulunanları “psikolojik hasta” olarak kabûl edecekler, psikolojisinin bozuk olduğunu söyleyecekler ve hattâ bir zaman sonra da, “topluma kötü örnek olduğu” için hapse atacaklar. Çünkü bu kişiler “ultra-modern” insanın kafa ve beden konforunu aşırı derecede rahatsız etmekte olacaktır. Tabi bu durum müslüman ülkelerde de, Kur’ân’daki, “kendi ihtiyâcı olmasına rağmen başkalarını kendine tercih etmek (isar)” gibi âyetleri, ya aşırı yoruma tâbi tutarak değiştirecek, yada olmadı, çıkaracakları bir kânun ile bu âyetler -en azından kendi ülkelerindeki- Kur’ân’lardan çıkarılacaktır. Tabi o zaman dînin hâlâ bir geçerliliği kalmışsa. İnanın, bunu yapmak ultra-modern birey için işten bile olmayacaktır.

Ana-babasına bile acımayan ve onlara küçük bir yardımı (maun) bile esirgeyen yeni neslin rızâ kavramından nefret etmesi normâldir. Çünkü doğduğu günden beri her-şey kendisine, “kâinâtın bizzat en önemli varlığı olduğunu” haykırmaktadır. Bu nedenle kendini çok fazla önemseyen yeni neslin bireyleri, bu önemden dolayı kendini sıkıntıya sokmayı istemiyor ve hele sâdece rızâ için bir iş yapmayı zûl sayıyorlar. Fatma Tuncer, yeni neslin atalarına davranışı konusunda şunları söyler:

“Kadim târihimizde müslümanlar yaşlıları baş-tâcı eder ve onların bilgeliklerinden faydalanırlardı. Çocuklar büyük ebeveynlerinin tedrisâtından geçer, onların bilgi ve deneyimlerini içselleştirirlerdi. Oğullar ve kızlar anne-babaların kendileri için verdiği emeğe hürmet eder ve onlara olan vefâ borçlarını ödemek için “öf” bile demezlerdi. Fakat artık her-şey geçmişte kaldı. Bugünün çocukları vefâ, katlanmak, şefkat ve adâlet gibi değerlerden uzaklaşarak mânevî yoksulluğa düşüyorlar. O yüzden ne ebeveynler çocuklarına sevgi gösterebiliyor ne de çocuklar ebeveynlerini şefkatle kucaklayabiliyorlar”.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözünü yeni nesil çok anlamsız buluyor. Zîrâ “apartman” denen modern hapis-hânelerde insanlar, uzun yıllar birlikte oturdukları karşı komşularını bile tanımıyorlar. Uzun yıllar oturmalarına rağmen bir selamlaşmaları bile yok. Neden, çünkü birbirlerine ihtiyaç duymuyorlar yada duysalar da minnet etmiyorlar ve başka şekilde hâllediyorlar sorunlarını. Kendi oturduğu apartmandan çıkan bir cenâzenin kime âit olduğunu bilmemek nasıl bir şeydir?. Durum bu noktaya gelmişse hâlâ umutlu olmanın bir anlamı var mıdır?.

İnsanlar artık birbirlerinden borç da almıyorlar. Bunu sâdece dolandırıcılar ve borcunu ödemeyecek olanlar, daha doğrusu istismârcılar yapıyor. İnsanlar bankalarıyla kanka oldukları için insanlarla muhâtap olmuyorlar. Bunu plânlayanlar zâten küresel banka patronlarıdır. Her-şey çıkar ilişkisi olmuş. Herkes birbirlerini düşman olarak görüyor. “Acaba bana ne zarar vermeyi plânlıyor” diye düşünüyor. Yeni neslin bireyleri, herkesin kendisine düşman olduğunu ve kuyusunu kazmaya çalıştığın zannediyor. İşte salt rızâ için bir iş yapılmadığında, insanlar böyle takıntılı hâle gelirler. Yeni neslin bireyleri birbirlerini tanımıyorlar. Çünkü birbirlerine herhangi bir konuda yardımcı olmamışlar, zîrâ birbirlerine muhtâç hâle gelmemişler ve sâdece rızâ için, sâdece iyilik olsun diye birbirlerinin işlerini yapmamışlar. Bir şeyi paylaşmamışlar. Yeni nesil bunları bilmiyor ve duyduğunda da anlamsız görüyor ve mal gibi boş gözlerle bakıp duruyor.

“Kadan almak”, “isar”, “rızâ”, “Allah rızâsı”, “iyilik için” sözleri yeni nesil için bir anlam ifâde etmiyor. Yeni nesil, mîdesine girene, üstüne giydiğine, cüzdanında durana, kendisine haz verene âşık ve meftûn olmuş durumda. Fakat bunların dışındakilere de düşman olmuş. Hâlbuki eskiden böyle değildi. Hele ki vahyin aydınlığı ile aydınlanan ve Kur’ân ile inşâ olup medenîleşen ve devletler medeniyetler kuran toplumlar böyle değildi. Kur’ân böyle toplumlardan ve insanlardan şu şekilde bahseder:

“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızâsını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır (kendini fedâ eder). Allah, kullarına karşı şefkâtli olandır” (Bakara 207).

Aman Tanrım!, Allah rızâsı için kendini fedâ etmek mi?. Bu, yeni nesil için ne kadar dehşet verici bir şey. Hem de şu genç yaşında öyle mi?. Bunlar çok eski târihlerde kalmış “esâtür-ül evvelin” olan destâni, mitolojik şeylerdir. Hangi devirde yaşıyoruz yaa!. Bu devirde öyle şey mi olur?.

Şu âyeti, birey(sel)leşmiş ve dolayısı ile bencilleşmiş olanların idrâk etmesi imkânsız-ötesidir:

“Kendilerinden önce o yurdu (Medîne’yi) hazırlayıp îmânı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar felâh (kurtuluş) bulanlardır” (Haşr 9).

Hazzın kölesi olmuş olan yeni neslin içinde bilgi ve bilinçli olanları ne kadar da az. Allah rızâsını gözeten fedâkâr, iyiliğe değer verenler ne kadar da az ve bunlar ne kadar da değerli şahsiyetler.

Yeni nesil ve o nesle örnek olan bir-önceki nesil hiç-bir riske girmiyor. Mecbur oldukları dışında hiç kimse için karşılıksız, sâdece rızâ için bir şey yapmak istemiyor ve hattâ buna aşırı derecede karşılar. Bir keresinde bir arkadaşıma çok kolay bir iş için ricâda bulunmuştum. Hadi söyleyeyim; oturduğu yerden, kağıt üzerindeki rakamları sırasıyla okumasını istedim de, “senin uşağın mı var” deyip çekip gitmişti. Onu kullandığımı zannetmişti. O işi yapmayı bir düşüklük olarak görmüştü. Hâlbuki biraz önce birlikte çay içmiştik. Hem de çaylar da bendendi.  

Bu Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve asıl ebedî hayat öldükten sonraki âhiret hayâtıdır. Âhirette ya Allah’a göre yâni Allah rızâsı için yaşayarak cenneti kazancağız, yada nefsin rızâsı için yaşayarak cehennemi hak edeceğiz. Çünkü bir iş yada şey Allah rızâsı için olmadığında mutlakâ ve mutlakâ Allah’ın dışında bir şeyin rızâsı için olur. Müslümanlar için amaç ve hedef, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsını kazananlar hem Dünyâ’da hem de âhirette ebedî mutlu olurlar.

Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz. Allah rızâsı için yapılmadığında başta nefsin rızâsı için yapılacak olan işler, insanların, paranın, ideolojilerin, taş, toprak ve sudan oluşan “vatan”ın, bir arâzinin, hattâ bir hayvanın rızâsı için bile yapılabilecektir. Boşluk yoktur. Ya Allah rızâsı için yada O’nun dışındaki bir şeyin rızâsı için yapılacaktır.

Allah rızâsı için yapılmayan işler, nefsin, dolayısı ile şeytanın rızâsı için yapılır vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme