26 Aralık 2020 Cumartesi

Dindarlık Üzerine


“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Dindar: “Dînî kâidelere hakkıyla riâyet eden, dînin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin kişi. Dînin emir ve nehiylerine hakkıyla uyan, dîne kuvvetle bağlı olup dînin gereğini gayretle yerine getiren kimse” demektir.

 

Dindar; “dîni yurt edinmek, dönüp-dönüp ona gelmek” anlamındadır. “Dönmek, dolaşıp hareket ettiği noktaya gelmek” anlamındaki “devr” kökünden türeyen dâr, sözlükte “büyük mesken, konak, şehir, yurt, vatan ve ülke” mânâlarına gelir; en çok kullanılan çoğul şekli “diyâr” ve “dûr”dur. Yine, “dîni taşımak” anlamındadır. Alemdar “bayrak taşıyan”, dindar da “dîni taşıyan” anlamındadır ki bu taşıma üstün-körü bir taşıma değil, “hakkıyla taşıma” şeklindedir.

 

Dindarlık yapıyorum diyerek gösteriş yapan da vardır fakat dindarlıkta “gösteriş yapmak” mânâsı yoktur. Aslında İslâm teslîmiyetten bahseder. Teslîmiyete Osmanlıca’da “dindar” denmiştir ki, Arapça “din” ve Farsça “dâr” kelimelerinin birleşmesiyle oluşur. Dindarlık sonradan başka anlamlar da kazanmış ve “târikata, cemaate ve gösterişe dayanan bir din” şeklinde algılanmaktadır. Fakat dindar, “gereğince teslim olan” anlamındadır. En azından biz bu yazıda bu anlamda kullanıyoruz. Bahsettiğimiz dindarlık zâten ancak vahiy-merkezli olacak bir mü’minlik şeklidir. Bu bağlamda Peygamberimiz en ileri dindardır ve bize güzel bir “dindarlık örneği” bırakmıştır.

 

Dindarlık, Allah korkusu ve kişinin kendine olan saygısıdır. Bu korku ve saygı nedeniyle, dinden tâviz vermeden ve disiplini de elden bırakmadan yaşanan hayat “dindarca yaşanan bir hayat”tır.

 

İki çeşit müslüman vardır: 1-Dindar müslüman/mü’min. 2-Kültürel müslüman. Dindar müslümanlar hayatları boyunca her-şeyde vahyi ölçü alanlardır. Peygamber’in güzel örnekliğini hesâba katanlardır. Dindarlık kişide meleke hâline geldiyse ve takvayla kuşandıysa, o kişi sağlam bir dindar olmuş olur.

 

Bir de “kültürel müslümanlar” vardır. Bunlar anaları-babaları müslüman(!) olduğu için ve müslüman bir âile de doğdukları için “resmen müslüman”dırlar. Aslında müslümanlığın ne olduğunu bile bilmezler ve etraflarından duydukları kadar ama çoğu yalan-yanlış olan şeyleri bilirler ancak. Aslında bu kişiler dindar olmak istemeyenlerdir. Fakat müslümanların arasında bulundukları için bâzı şeyler yer etmiştir ve onlara sıkı-sıkıya bağlıdırlar. Meselâ domuz eti yememek, gusül abdesti almak gibi. Fakat böyle olunca bâzı absürd davranışlar ve sözler de açığa çıkabiliyor. Meselâ içki masasındadırlar fakat garsonun getirdiği ete; “bak domuz eti değil de mi, aman haaa!, biz müslümanız” derler ama sigarayı ve içkiyi “temel ihtiyaç” olarak görenler var içlerinde. Dindar ol(a)mayanlar, dinleri ve dünyâları hakkında yeterli dik duruşu göster(e)mezler.

 

Cumhûriyet târihi, sözde, “dînî olan”dan uzaklaşıp, “uygar olan”a (medenî değil) yönelmenin-yöneltilmenin târihidir. Dindarlıktan vazgeçilmiştir. Cumhûriyet öncesi takvâ ve dindarlık seviyesi de tartışılabilir tabi ama lâik-seküler demokrasinin dindarlığı zayıflattığı kesindir. Üstelik “muâsır medeniyet seviyesine çıkacağız” diye dindarlıktan vazgeçen Türk insanı, uygar (muâsır) olamadığı gibi, dindarlığı da epey bir zayıflamış, hattâ bitme noktasına gelmiştir. Hattâ günümüzde dindarlık çoklarınca “irrite edici bir şey” olarak görülmektedir.  

 

Din, bir disiplindir. Ne kadar disiplinli iseniz, o kadar dindar olursunuz. Disiplinden kopmak dindarlığın zayıflaması demektir. Dindarlığın zayıflamasıyla dînin tahrifi ve tahribi başlar. Çünkü dînin tahrifi, “dindar”ın dönüşümü ve tahrifiyle başlar:

 

“…Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç-bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur” (Ra’d 11). 

 

Modernizm, “İslâm’ın-dînin uzaklaştırılması”; post-modernizm, “müslümanların-dindarların muhâfazakârlaştırılması”dır. İkisinde de hedef, “dînin hayattan uzak tutulması”dır. Dindarlık yerine muhâfazakârlık yerleştirilmiştir. Muhâfazakârlıkta asıl olan Dünyâ’dır ve güyâ dindarlık da alttan-alta devâm etmektedir. Zâten din ile Dünyâ ayrılmıştır  ve zinhar birbirine karıştırılmamaktadır. Kof bir müslümanlık şeklidir bu.

 

Dindarlık başkasına karşı değil, insanın Allah’a karşı ve kendine karşı göstermesi gereken bir duruştur. Meselâ dışarıda tesettürlü ama evde aşırı açık giyinmek, dindarlığın oturmadığının göstergesidir. Mü’mine dindar kadın yada mü’min dindar erkek evde de istediği gibi giyinemez, oturup kalkamaz. Bir sınır vardır ve bu sınır evde de geçerlidir. O yüzden meselâ, “evde kimse olmadığında başörtüsüz namaz kılınır mı?” gibi sorular şeytanın sorularıdır. Çünkü takvâlı olanlar ve dindarlığı yerleşmiş olanlar için bu sorun olmaz.  

 

Dindarlık takvânın bir sonucudur, sonucu olmalıdır. Modern müslümanlarda takvâ yok, bu yüzden dindarlık üzerlerinde yâni hâl ve hareketlerinde gözükmüyor. Modern müslümanlar takvâdan koptular ve bu nedenle de dindarlıkları zayıfladı. Dindarlığın vermiş olduğu o duruş, bakış ve hâl-hareket neredeyse kalmadı. Artık dindarlık yerine “dindarlık taklitleri” yapılıyor. Ortalık dîni dar olanlarla doldu.  

 

Kur’ân, dindarlık kelimesini değil takvâ kelimesini kullanır. Aslında samîmi dindarlıktan kasıt “takvâ” olmalıdır. Eleştirilen dindarlık ise, “takvâsız dindarlık”tır. Ferit Aydın, dindarlık ve takvâ ayrımı konusunda şunları söyler:

 

“Dindarlık kavramının, gerek bu kelimenin kalıbı içinde ortaya koyduğu sözlük anlam, gerekse bu anlam çerçevesinde verdiği imaj, İslâm’ın rûhuyla bağdaşmamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in bir-çok yerinde geçen ‘takvâ’ sözcüğünün karşılığı da değildir. Bilâkis çağımızın yozlaşmış din anlayışıyla yaratılan tek taraflı, mistik ruhlu, sırf ruhâniyetçi, ruhbâniyetçi ve gelenekçi sofu tipinin niteliğidir. ‘Takvâ’ ise çok orijinâl Kur’ânî bir kavramdır; Dînin genel çerçevesi içinde gerek rûhânî, gerekse seküler yaşam alanlarında mü’min kişinin tüm kurallara uymada gösterdiği titizliktir. Öyle ise İslâm’a gerçek anlamda bağlı olan kimse dindar değil, takvâ-sâhibi bir mü’mindir; Rabbânîdir. Dolayısıyla ‘muttakıy’ yada ‘takvâ sâhibi’ kişi, yalnız rûhânî plânda değil, bununla birlikte hayâtın her alanında Allah’a karşı sorumluluk duygusu içinde kuralların tümüne birden uymaya çalışan ve bu konuda azâmi duyarlılık gösteren mü’mindir”.

 

Görünüşte dindar ama kâlben ve davranış olarak, düşünce olarak dindar değil. Çünkü aslında İslâm’ı sindirme sorunu var. Kadınlar için başörtüsü var, tesettür var ama onları aslında rûhuna tam kabûl ettirememiş, kültürel olarak giyiyor daha çok. Bunun sonucu, “evde açılıp-saçılmak” yada “mü’min gibi davranamamak” olarak gözüküyor. Erkekler için de güzel ve doğru davranmak var, güzel konuşmak var. Fakat bu sâdece belli zamanlar ve mekânlar için geçerli değildir. Dindar samîmi mü’minler bunu her dâim sağlamaya çalışırlar. Dindarın davranışı her yerde ve her zaman aynı ve benzer olmalıdır. Çünkü Allah, insanı sürekli görüyor. Mü’min, eğer takvâyı ve dindarlığı meleke hâline getirirse, dışarıdaki davranışı evde de, başkasının yanında olan davranışı âile içinde hattâ kendi başınayken bile aynı olur. Aksi-hâlde onun müslümanlığı “başkasına karşı müslümanlık” olmuş olur ki bu “gösteriş müslümanlığı”dır. Tabi ev, insanın rahat edeceği yer olduğundan dolayı dışarısı gibi olmaz ve belli ölçüde bir rahatlık evde serbesttir. Zâten Kur’ân da; sabah namazından önce, öğlen saatlerinde ve yatarken odalara izin alarak girilmesini ve izin alınmasını emreder ki, âyetten; “bunun dışındaki saatlerde izne gerek yoktur, çünkü bu saatlerde herkes kendine dikkat eder ve çeki-düzen verir” anlamı çıkar.

 

Kadın olsun erkek olsun, günümüzde hemen her müslüman “müslüman” görünümdedir, ibâdetlerini de yapıyorlar ama dindar olamamışlardır, yâni takvayı kuşanamamışlardır. Din onlarda meleke hâline gelmemiş, din, yüzlerine yansımamış, hâl ve hareketlerine etki etmemiştir. O yüzden, câmiden çıkıp kahveye “okey oyunu” oynamaya gidebilmekte, başörtülü-tesettürlü olmasına rağmen kozmetik dükkanlarını “ikinci adres” edinebilmekte, sosyâl(!) medyada sürekli resim paylaşabilmektedir. Müslüman görünen fakat dindar olmayanlar, kendilerini Allah’a değil de, insanlara ispât etme derdindedirler.  

 

Peki neden böyle oluyor. Çünkü Allah’ın görmesi ve kabûl etmesi yetmiyor. Zîrâ îmanları yeterli değil, takvâları yok ve dindarlık meleke hâline gelmemiş. Düşüncede, davranışta, harcamada vs. seküler olana kayıyorlar. Güçlerini ve tatminlerini îmanlarından değil de imajlarından alıyorlar yada almak istiyorlar. Bu nedenle dinden-dindarlıktan çok imaja yatırım yapıyorlar. Fakat îman yeterken imaj yetmiyor ki!. Çünkü kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulabilir. Böyle olunca da sürekli sûnî tamponlar kullanıyorlar ruhlarında eksik kalan boşluğu doldurmak için. İmaj îmânın ve takvânı, dolayısı ile dindarlığın önüne geçiyor.

 

Dindarlık öyle bireysel olarak yaşanabilecek bir şey de değildir. Dindar kişi cemaatle berâberdir. Zâten Allah, “bir olun, birlik olun” der. “Allah’ın ipine yâni Kur’ân’a topluca yapışın” der:

 

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın..” (Âl-i İmran 103).   

 

Dîni kuru-kuruya; namaz, oruç, hac, kurban, başörtüsü vs. olarak “bireysel dindarlık” şeklinde yaşamak, insanlara, topluma ve Dünyâ’ya bir yarar sağlamamaktadır. “Allah’ın dînini yeryüzünde hâkim kılma” bağlamında, “zulmü ortadan kaldırmak” için yapılmayan ibâdetlerin bireysel dindarlığa bir faydası yoktur. Bireysel dindarlık her ne kadar bu ibâdetleri (ki aslında bunlar ibâdet değil nüsûk ve ritüellerdir, çünkü dış dünyâdan kopuktur), “sevap biriktirme aracı” olarak kullansa da, bu yaptıklarının sonuçları Dünyâ’da kendisine ve insanlığa “bir fark oluşturacak şekilde” fayda sağlamıyorsa, o hâlde bunlar amacına ulaşmamış demektir ki zâten bireysel dindarlığın İslâm’ı Dünyâ’da görünür kılmak gibi bir amacı da yoktur.

 

Bireysel dindarlık, “sorumsuz dindarlık”tır. Çünkü bireyin, ona sorumluluk yükleyen “ahlâkı” yoktur, “etiği” vardır ve bunun kurallarını kendisi çıkarmıştır. Bu kuralları yeri geldiğinde istediği gibi, nefsine-çıkarına uygun olarak değiştirecektir. Üstelik nefsinin güdümünde yaptığı bu değişikliği “aklıyla” ve dînî bilgisiyle yaptığını zannetmektedir.

 

Bireysel dindarlıkta “sâlih amel” yoktur. Hattâ artık amel de yoktur. Çünkü sâlih amel bedel ister ki bireysel dindarlık, “bedel ödemekten kaçmak” demektir. Bireysel dindarlık, Allah ile kul arasında sıkıştırılmış, “lâik dindarlık”tır. Bireysel dindarlık, iç-âleminde sözde Allah’a bağlıyken, dış-âlemde Allah hâriç tüm sistemlere ve kişilere bağlanabilir. İşine gelene bağlanır. Bireysel alan dışındaki hiç-bir alanda Allah’a kulluk yapılmaz bireysel dindarlıkta. Bireysel dindarlık, liberâl kapitâlizmin ortaya çıkardığı ve desteklediği bir dindarlık şeklidir. Bireysel olunca ayartması kolaylaşır. Bu nedenle de şeytan ve yâverleri, bireysel dindarlığı ölümüne savunurlar. Bireysel dindarlık (yada bireysel müslümanlık) sâdece câmide ve seccâde üzerinde yaşanır ve hayatta ise “beşerin dîni” yürürlükte olur. Bireysel dindarlıkta “sorumlu değiliz, bir şeyi bilmek yeter, onu yaşamamıza gerek yok” düşüncesi bârizdir.

 

Kandil, Cum’a ve Ramazan-bayram mesajı atmayı dindarlık zanneden insanların olduğu bir ülkede-dünyâ’da yaşıyoruz. Yine AKP’ye ve sağ muhâfazakâr partilere oy veriyor diye, belli bir cemaate yada târikata bağlı diye kendini “dindar” zannedenler var. Mevlidden-mevlide, bayramdan-bayrama dindarlık gösterisi yaparlar. Ramazan gelince dindarlığı biraz artar gibi olur. Bayram bitince yine bildiği yolda gitmeye devâm eder. Oysa dindar olan kişi sürekli ve her şartta dindardır. Dindarlığı “belli ve kısa süreliğine geçici müslümanlık” şeklinde anlıyorlar. Hâlbuki dindarlık ömür-boyu süren şeydir.

 

Dîni sâdece iç-âlemde yaşayan, Dünyâ’da ise beşerî ideolojilere, düşüncelere bağlı, kazanmaya odaklı, çoğaltmaya ayarlı, bilimin her-şeyi açıklayabileceğini zanneden, teknolojinin bir gün tüm sorunları çözeceğine inanan, takvâdan ve dindarlıktan kopuk bir müslümanlık çeşidi var. Bunların varacağı yer bir süre sonra “deizm” olacaktır. İç-dünyâlarında dindar, kamusal alanda ise lâik olanlar, derin bir cehalet içinde ve bir-çokları da sağlam birer münâfıklık durumundadırlar.

 

“Dindar bir nesil yetiştireceğiz” diye yola çıkanlar, yeni nesli deizme ve ateizme kaptırdılar. Dindar nesil yetiştirmek için yetiştirecek olanların da dindar olması ve dîne göre kurulmuş bir ortamın olması gerekir. Sistemin dindar olmadığı ve tam-aksine şirk içinde olduğu yerde insanlardan dindar olmalarını beklemek çok mantıklı ve doğru değildir. Böyle yetiştiriciler ve öyle bir ortam olmadığı için çoğu gençler dinden soğumuş ve çeşitli şeytânî ve nefsânî akımlara kapılmıştır.

 

İnsan her zaman takvânın görünümü olan dindarlığı elde tutmalı ve tüm hayâtını ona göre düzenlemelidir. Bu evlilik konusunda da böyledir. Peygamberimiz’in bir hadisinde evlilikte seçilecek kadın tavsiyesi şu şekildedir:

 

“Kadın dört şeyi için nikâh edilir; malı, soyu, güzelliği ve dîni. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun” -Hz. Muhammed-. (Buharî, Nikâh, 15; Ebu Davud, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 13; ibn Mace, Nikah, 6; Darimi, Nikah, 4; Malik, Nikah, 21; A.b. Hanbel, III, 428).

 

Dindarlık yerine “cool olmak” moda oldu. Cool olmak, “serin-soğuk, iyi ve hârika olmak” demektir. Fakat cool olanlar her-şeye karşı soğuktur. Hiç-bir şeyi takmayan, kapıyı kapatıp cool-serin ortamda kalan. Sorumluluk almayan. Dışarıda ne oluyor bilmeyen ve bakmayan. Öyleyse cool olmaktan ve böyle sorumsuzca yaşamaktan Allah’a sığınırım ve “cool olmak” yerine dindarlığa yapışırım.

 

Kıyısından-köşesinden ve manşetten bir miktar dînî bilgi edinmekle de dindarlık olmaz. Çünkü dîni bilgiye sâhip olmak başka bir şey, dindarlık ise başka bir şeydir. Bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. İslâm, ilim-amel dînidir. Dindarlık ikisinin bir-aradalığı ile olur.   

 

Dînin ve dindarların iyice azaldığı ve darlaştığı zamanlarda takvâyı ve dindarlığı kuşananlar çok kıymetlidir. Din, dindarca yaşandığında ve dindarlıktan tâviz verilmediğinde ancak görünür olacak ve hayâta hâkim olma hedefini sürdürebilecektir.

 

Dindar olmak, Peygamber gibi dindar olmak yâni dîne hem iç-âlemde hem de dış-âlemde Peygamber gibi sâhip çıkmak demektir.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2020

 

Devamını Oku »

23 Aralık 2020 Çarşamba

İslâm’ı “Sevgi Dîni”ne Çevirmek

 

“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. Îman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi” (Bakara 165).

 

İslâm bir “ölçülü olma dîni”dir. Kâinatta her-şey bir ölçüye göredir ve ölçüye göre hareket eder. Allah bize de ölçülü olmayı emreder. Her-şeyin aşırısı zararlı ve yanlış olduğu gibi, sevginin bile aşırısı yanlıştır. Aşırı ve yoldan çıkmış sevgi, böyle bir sevgiye sâhip olanlarda zamanla “her-şeyi sevmeye ve sevmek gerektiğine inanma, her-şeyi sevgiye bağlama” duygu ve düşüncesi oluşturur. Aslında bu bir “sevgi hastalığı”dır. Bu “hastalık” başladığında kişi, sevilmemesi gereken ve Allah’ın “sevgi beslemeyin” dediklerine ve hattâ nefret edilmesi gereken şeylere karşı bile sevgi duymaya başlar. Bu tür bir sevgi yanlış ve günahtır. Böyle olduğu için, aşırılaşmış ve yoldan çıkmış sevgi bir cezâ olmaya başlar. Günahların cezâsı kendi cinsinden olduğu için, aşırı sevginin cezâsı, “olur-olmaz her-şeye karşı sevgi duymak” olur. Artık nefret edilmesi gerekenlere karşı bile bir tutku ve hayranlık oluşur o kişilerde. En olmadık şeyleri ve iğrençlikleri hattâ zulmü bile sevgi ile yorumlarlar ve sevgiye göre yorumladıkları için yanlış sonuçlara varırlar.

 

Putlar ilk başta; önceki zamanlarda yaşayan hükümdarlar, kahramanlar, bilginler, yöneticiler, âlimler, bilginler ve hattâ bâzen peygamberlerden oluşan insanların taşa-tahtaya sûretlerinin yapılmasıyla oluşmuş şekillerdi. En azından Mekke müşriklerinin putlarının çoğu böyleydi. Zâten onlara, putlara saygı göstermeyi ve tapmayı doğru gösteren şey, direkt olarak onların sûretlerine değil, onları temsil eden şeylere aşırı sevgi ve saygı duyuluyor olmasından dolayı idi. O putlar nasıl ki yaşadıkları zamanlarda insanlara yardım etmişlerse, “Allah’ın sevgili kulları oldukları için” şimdi de yardım edebilirlerdi. Buna göre “onların sûretlerine saygı duyarsak ve taparsak ölümlerinden sonra da bize yardım ve aracılık edebilirler” diye düşünüyorlardı ve bu nedenle de mü’minlerin eleştirilerine karşı; “onlar bizi Allah’a yaklaştırıyorlar” diyorlardı. Bu mantık, tâ Hz. Âdem’in çocukları yada torunları zamânından bêri geçerlidir. Hristiyanlar ise Roma paganizmi ile bir yerden sonra uzlaşmak zorunda kaldı ve tâviz verdi. “Azizlik kültü”nün Hristiyanlık’ta da ortaya çıkması bunun bir örneğidir. Azizler gerçekte, eski Yunan’ın “pagan kahramanları”nın tekrar hayat bulması ve îtibar görmesidir. Yunan-Grek kahramanları, aynen Aziz’ler gibi saygı gören, öldükten sonra kutsallık mertebesine yükseltilen ve mezarları Hac görevi için popüler ziyâretgâh hâline getirilen yerlerdi. Sonradan hristiyanlar’ın, “hristiyan aziz” zannıyla ziyâret ettikleri mezar yerlerinin bir-çoğu, muhtemelen eski Artemis veyâ Yunan Tapınağı ve ziyâret ettikleri kişiler de, eski pagan kahramanlardı. Daha sonra bunlara “hristiyan azizleri” de eklenmiştir.

 

Şu-an îtibârıyla da müslümanlar; evliyâyı, gavsları, kutupları ve ölmüş yada yaşayan imamlarını aşırı saygı ve sevgilerinden dolayı olağan-üstüleştiriyorlar ve “bunlar bize şefaat edecek ve bizi cennete sokacaklar” diyorlar. Onları Allah ile kendileri arasında üstün “aracılar” olarak kabûl ediyorlar ve böylece şirke düşüyorlar. Çünkü şirk denilen şey budur.

 

Putperestler yâni bir-zaman önce yaşamış kahramanlarını, önderlerini ve lîderlerini aşırı sevip putlaştırmış olanlar, bu putların, kendilerine âhirette Allah’a karşı yardım edeceklerini sanıyor ve onlarda en olmadık olağan-üstülükler vehmediyorlardı. Böyle olunca insanlar bu kişilere aşırı bağlanmışlardı. Çünkü onları çok sevmişlerdi. Bu kişilerin ölümlerinden sonra resimleri ve heykelleri yapıldı. Onları ilk başta ölüm yıldönümlerinde, daha sonra ise sık-sık ziyâret ettiler. Zamanla onlara aşırı tâzim gösterilmeye ve en nihâyet de tapılmaya başlandı. Demek ki şirkin kökeni “aşırı bağlılık” ve “aşırı sevgi”dir. Allah’tan başkasına aşırı bağlılık ve sevgi şirk sürecini başlatır. İslâm’da resim ve heykele iyi gözle bakılmamasının nedeni de budur. Evet; putperestlerin put edindiklerine karşı duyduğu aşırı sevgileri onları yoldan çıkarıyordu. Mekke müşrikleri de putlarına aynı duygularla yaklaşıyorlardı. Putları temsil eden kişilere aşırı bağlıydılar. Çünkü onları çok seviyorlardı. Bu aşırı sevgi yanlış yorumlar yapmalarına ve onlarda aşırı bir güç vehmetmelerine sebep olmuştu. Böylece her işlerini Allah’a göre değil de putlarına göre yapmaya başlamışlardı.

 

Şirkin kökünde, “birilerine karşı duyulan aşırı sevgi” vardır. O sevdikleri kişilere sımsıkı bir şekilde bağlandıklarında hem Dünyâ’da hem de âhirette iyi bir yaşama ulaşacaklarını sanıyorlardı. O kişiler târih boyunca yaşamlarında yada ölümlerinden sonra onları aşırı sevenler tarafından putlaştırılmıştır. Bu durum modern zamanlarda da devâm etmektedir. Nice kahramanlar, lîderler, devlet başkanları, bilginler, sanatçılar, sporcular vs. resimleri ve heykelleri yapılarak, aşırı saygı ve sevgi duyularak hattâ karşılarında tâzimde bulunarak putlaştırılmış ve ilahlaştırılmıştır. İşte tüm bunlara neden olan şey “aşırı sevgi”dir. Sevgi yoldan çıkınca, sevileni putlaştırmaya ve ilahlaştırmaya kadar gider.

 

Sevgiyi aşırılaştıranlar, artık her-şeyi o aşırı sevgi duyulan şeye göre yorumlayıp kabûl ederler. Aşırı ve yoldan çıkmış sevgiye aykırı olan şeyi kabûl etmezler ve hattâ düşman olurlar. Fakat böyle olunca vicdansız, merhâmetsiz, zâlim, kâfir, müşrik ve şerefsizlere bile sevgi beslemek düşüncesi açığa çıkar ve normâlleşir. İslâm’ı da bu duyguya göre yorumlarlar. Öyle ki sapıklığı apaçık belli olan Firavun’a ve hattâ insanın baş düşmanı olan şeytana bile sevgi beslerler ve onları savunmaya başlarlar. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, insanları bundan şiddetle sakındırır: 

 

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşîretleri (soyları) olsun…” (Mücâdile 22).

 

Peki meşrû sevgi kimler arasında olur?. Sevgi, “Allah’tan başkasını daha çok sevmemek koşuluyla” aynı yolda olanlar yâni Allah’a îman edenler ve sâlih amel işleyenler arasında olur:

 

“Îman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise, Rahmân (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır” (Meryem 96).

 

“Allah’tan başkasını Allah gibi sevmemek”, mü’minlerin “bir kardeşlik içinde birbirlerini sevmeleri şeklinde” olur. Bu yolda olmayanlar ve buna göre bir İslâm kardeşliği, kardeşlik bağı ve sevgisi kurmayanlar Allah’ın rızâsını kazanamayacak ve Allah da zamanla onların yerine başkalarını getirecektir:

 

“Ey îman edenler!; içinizden kim dîninden geri döner (irtidât eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Mâide 54).

 

Modern müslümanlar, İslâm’ı “sevgi dîni”ne çevirmek istiyorlar, çünkü İslâm “sevgi dîni” olunca oturdukları yerden her-şeyi sevecekler (aslında sevmedikleri hâlde “seviyorum” diyecekler) ve işleri kolaylaşacaktır. Kur’ân’ın “insanın belini büken” o emir-nehiylerine ve zorluklarına katlanmayacaklar, emir ve yasaklarına titizlenmek zorunda kalmayacaklardır. Çünkü ne de olsa sevgi doludurlar(!) ve güyâ kendilerine yerine getirmesi zor ve imkânsız gelen şeyleri seviverdiler mi kavgalar-dövüşler bitecek ve her-şey düzelip yoluna giriverecektir. Bu bağlamda Kur’ân’ın eleştiri ve îtirâz içeren âyetlerini dile getirmekten kaçınırlar ve onların zinhar sözünü bile etmezler.

 

İslâm’ı sevgi dînine çevirenler, Peygamberimiz’in güzel örnekliğini de görmezden gelmek zorunda kalırlar. Peygamberimiz’in 23 yıl boyunca yaptığı her konudaki cihadını, savaşlarını ve tâvizsizliğini değil de, sevgi ve hoşgörü tarafını aşırı öne çıkarırlar. Hattâ en olmadık şekilde aşırı hoşgörülü bir din ve peygamber tavrı uyduracaklardır. Tabî ki İslâm’da, Kur’ân ve Sünnet’te yâni âyetlerde ve Peygamberimiz’in davranışlarından sevgiyi, merhâmeti, vicdânı ve hoşgörülü olmayı öven sözler, emir ve tavsiye eden âyetler vardır. Fakat İslâm sâdece sevgiden bahseden bir din değildir ki!. İslâm en sonunda sevgiye ulaşmak ve tüm Dünyâ’yı bir “sevgi diyârı”na çevirmek ve sevgi ile donatmak isteyen bir dindir ki zâten adı da “barış” anlamına gelen “İslâm”dır. Fakat bu, İslâm’ın eleştiri, îtirâz ve isyân içeren âyetlerini, yapılan mücâdeleyi, gayretleri ve tâvizsizliği görmezden gelmeyi gerektirmez. Çünkü İslâm bir “sevgi dîni” değildir. Varlığın ve Dünyâ’nın formatı da aslında sevgi-merkezli bir yapının tüm Dünyâ’yı kuşatmasına ve sürekli olarak böyle bir Dünyâ oluşmasına müsâit değildir. “İmtihan dünyâsı” buna sürekli olarak izin vermez. 

 

İslâm’ı sevgi dînine çevirmek isteyenler ve o şekilde gösterenler daha çok mistisizm ve tasavvuf taraftarlarıdırlar. Sürekli olarak sevgiyi öne çıkarıyorlar ve salt sevgiyle her-şeyi hâlledebileceklerini sanıyorlar. “Lâ fâile illallah” yâni “her-şeyi yapan-eden Allah’tır” diyerek meydana gelen her-şeyi meşrûlaştırmak ve kötü, pis, iğrenç ve yanlış olan her-şeyi sevmeye başlıyorlar. Halbuki Kur’ân’da ve güzel örnekliğimiz Peygamberimiz’de böyle bir düşünce ve davranış yoktu ki!. Unuttukları ve hesâba katmadıkları şey şudur; Dünyâ’nın formatı gereği Dünyâ hem cennet değildir ve olamaz hem de insanda “nefs” denen bir şey vardır. Nefs sürekli olarak İslâm’a aykırılık üretir: “Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir” (Yûsuf 53). Bu nedenle de her-şey “sürekli olarak” yerli-yerinde ve iyi-güzel olamaz. Târih boyunca Dünyâ’ya nefs hâkim olmuştur yada hâkim olmak istemiştir. Nefsin bu isteği ile meydana çıkan çirkin ve acı sonuçlar da apaçık bir şekilde ortadadır. Mazlumlar ve mâsumlar zulme uğramakta ve feryât-figân etmektedirler. Dünyâ İslâm’ın emrettiği şekilde bir “barış yurdu”na döneceğine “zulüm diyârı”na dönmüştür. Peki bu durumu sâdece sevgi ile nasıl düzelteceksiniz ki?. Buna rağmen (şirk, küfür, ahlâksızlık, adâletsizlik ve zulüm olmak üzere) her-şeyi hak görmek ve bu nedenle her-şeyi sevmek sapıklıktan başka bir şey değildir. Aşırı ve yoldan çıkmış sevgileri onlara ne insanlara ne fenâ şeyler yaptırıyor..  

 

Tasavvuf, İslâm yâni Kur’ân ve Sünnet merkezli değildir. Yunan, Anadolu, Mısır, Arap Yarım-adası, Mezopotamya, Îran, Hint, Çin ve Türk diyarlarının dinlerinin bir sentezi olarak ve Yeni Platonculuk, Hermetizm, Ezoterizm, Okultizm, İnisiyasyon, Mistisizm, Yahudilik, Hristiyanlık, Mecûsilik, Zerdüştlük, Sâbilik, Mezopotamya dinleri, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Şamanlık gibi dinlerin karışımı olarak eklektik ve gayr-ı İslâmî bir din ve şirk felsefesidir. Zâten tasavvufta “lâ fâile illallah” sapık düşüncesinden dolayı yapılan hiç-bir şey yanlış, kötü ve çirkin olmayacağı için, onlar gelmiş-geçmiş tüm küfür ve şirk içeren dinlerin de hak olduğunu söylerler ve İslâm ile aynılaştırırlar. Bâzılarıysa bunların aşırılıklarını reddederek ve İslâm’dan katkılarla bâzı olumlu ve iyi işler de yapmışlardır; Âhiler gibi. Fakat onlar bile, meselâ ticâri konularda adâleti yerine getirmek için îcâbında sert davranmışlardır. Zîrâ ortaya çıkan her davranışın sonucunu hoşgörmek ve sevmek sapıklıktır.

 

Dünyâ’da onca haksızlık, merhâmetsizlik, vicdansızlık, adâletsizlik, küfür, şirk ve zulüm varken ve İslâm bunları ortadan kaldırıp, hakkı-hakîkati, adâleti, merhâmeti, vicdânı ve tevhidi hâkim kılmak isterken ve bu konuda tâvizsizken, İslâm nasıl “sevgi dîni”ne dönüştürülebilir ki?. Meselâ vicdansızca işgâl edilen bir yerde yaşayan hâmile bir annenin karnını yarıp çocuğunu çıkardıktan sonra, babasının gözleri önünde parçalayıp vahşî köpeklere atmak, salt sevgi ile nasıl açıklanacaktır ve sevgi ile nasıl düzeltilecektir?. Böyle bir durumda sevgiden bahsetmek ağır bir sapıklıktan ve şerefsizlikten başka bir şey olmaz. Sâhi, her-şeyde sevgi görenler ve içleri sevgi dolu olanlar(!) şu âyet ve emir karşısında ne diyecekler:

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

 

Kur’ân bu âyette sanki “niye savaşmıyorsunuz” değil de “niye sevişmiyorsunuz” diyor da, İslâm’ın düşmanlarına, kâfir, müşrik ve zâlimlere sevgi besliyorlar. Modern müslümanlar da öyle; mü’min kardeşleri çeşitli zulümler görürlerken onlarla birlik olmuyorlar ve onlara destek olmuyorlar da, onlara çeşitli şekilde zulmün her türlüsünü revâ görenlere yalakalık yapıyorlar ve onlarla dost oluyorlar. Onlarla müslümanların aleyhine de olacak şekilde her türlü işi yapabiliyorlar. İşte bu, sevgiyi yanlış kullanmanın ve İslâm’ın salt sevgi dîni olduğunu zannetmenin ve kabûl etmenin bir sonucudur.

 

Esâsen târih boyunca hiç-bir şirk, küfür, adâletsizlik ve zulüm, sâdece sevgiyle, güzellikle, patırtı-gürültü çıkarmadan düzeltilememiştir ve bunun bir örneği de yoktur. Belki sâdece Hz. Yûnus’un ikinci görev yeri ile ilgili bir durum olabilir ki biz o kavmin İslâm’ı kabûl etme sürecinde neler olduğunu ve neler yaşandığını bilmiyoruz.

 

Allah; meleklerini, peygamberlerini ve vahiylerini sevgiden ve rahmetinden ziyâde, şirke, küfre, adâletsizliğe ve zulme karşı olan öfkesinden dolayı göndermiştir. Çünkü peygamberler ve vahiy; şirke, küfre, adâletsizliğe ve zulme karşı bir eleştiri, îtirâz ve isyân olarak gönderilmiştir. Allah’ın aslâ râzı olmayacağı şirkin ber-tarâf edilmesi için gönderilmişlerdir. Peygamberler ve onlarla birlikte olanlar da şirke, dolayısıyla da adâletsizliğe ve zulme bir son vermek ve İslâm’ı hayâta hâkim kılmak için, canlarından-mallarından vazgeçerek üstün bir mücâhede ve mücâdele sergilemişlerdir. Yoksa salt sevgiden bahsederek İslâm’ı hayâta hâkim kılmış değillerdir ki zâten bu şekilde bir hâkimiyet mümkün değildir. Çünkü Dünyâ’nın formatı ve imtihan buna izin vermez. Peygamberimiz’in 28 tânesinde başkomutan olarak yaptığı 70 tâne savaş vardır. Bunlar sevginin değil, öfkenin bir sonucudur. Bu öfke elbette “kerîm bir öfke”dir. Kerîm öfke; küfre, şirke, adâletsizliğe ve zulme olan öfkedir.

 

Hz. Zekeriyyâ’nın ve Hz. Yahyâ’nın başlarının testere ile gövdelerinden ayrılması, sevgiyi anlattıklarından ve sevgiden bahsettiklerinden dolayı değildi. Onlar İslâm hakîkatini hakkıyla anlattıkları, şirke, küfre, adâletsizliğe ve zulme apaçık ve güçlü bir ses yükselttikleri için canlarından olmuşlardır. Hz. Îsâ da yine bu nedenle çarmıha gerilmişti.

 

Sevgi bir amaç değil, bir sonuçtur. Biri size gülerse siz de gayr-ı ihtiyâri olarak gülmeye başlarsınız. İyi işler yaparsanız Dünyâ’da bir sevgi doğar ve yayılır. Fakat zulüm içinde olan, perişân olmuş olanlara bütün Dünyâ gülümsese bile onlar yine de gülmezler. Dünyâ’da niceleri çâresizlik, perişanlık ve zulüm altındayken salt sevgiden bahsetmek ne kadar da yanlıştır ve çiğ bir harekettir.

 

Batı Hristiyanlığında Tanrı, “sevgi tanrısı” olduğu için, insanların başına gelen kötülükler için “tanrının bir cezâsıdır” düşüncesi yoktur. Ne de olsa Tanrı onları Îsâ’nın çarmıha gerilmesiyle birlikte ebediyen affetmiştir. Hz. Îsâ -güyâ- sevgiyi o kadar çok yükselmiştir ki, “artık o sevginin üstüne hiç-bir kötülük ve cezâ çıkamaz” düşüncesi oluşmuştur.

 

Tabî ki sevgi, varlığın özgün duygularından biridir ve kanımca sâdece insanlarda değil tüm canlılarda ve belki de cansızlarda bile bir dürtü olarak bulunmaktadır. Atomlar arasında bir yardımlaşma örneği olan “kovalent bağlar”ı yapan atomların bunu yapması, bilinçsiz de olsa bir sevgi gösterisi olarak yorumlanabilir. Zîrâ kendilerinden eksiltip diğerine vermektedirler.

 

Atom boyutunda da görüldüğü gibi sevgi, sâdece “seviyorum” demekle gösterilmiş ve kanıtlanmış olmaz. Sevgi için bir şeyler yapmak önemlidir. Sevgi sâdece söz ile ilgili değildir. Bu bağlamda birine bin kere “seni seviyorum” demektense, susayan birine bir bardak su vermek daha üstün bir sevgi gösterisidir. Birbirlerine sürekli olarak söz ile “seni seviyorum” dedikleri hâlde birbirlerinden bir bardak su istediklerine bile buruşan ve asılan yüzlerin sayısı az değildir. Gerçek sevgi bencil olamaz. Sevgi özveri ister, bedel ister, gayret ister. Sevginin bedeli vardır. Çünkü sevgi boş bir şey değildir ve olmamalıdır. Modern zamanda aşırı öne çıkarılan sevgi, bencil bir sevgidir. Bu nedenle de sağlam olmuyor ve sevgiler kısa zamanda tükenip gidiyor. Ölene kadar sürecek olan “sevgi”ler, bedeli ödenen sevgilerdir ki bu bedeller bâzen çok ağır olabilir ve bâzen de mallarla ve canlarla cihad etmeyi gerektirebilir.  

 

Dînin de bir bedeli vardır. Dîni sevmenin bir bedeli vardır. Öyle din, “inandım” deyivermekle olacak ve bitecek bir şey değildir. Dîni sevmenin bedeli bir ömür-boyu Allah’ın emrettiği gibi ve O’na adanmış olarak yaşamaktır. Eleştiri, îtirâz, isyân, direniş, vazgeçiş, hicret, devlet, mallarla ve canlarla cihad ve şahâdet ile gösterilir dîne olan sevgi ve bağlılık. O hâlde dîni kuru bir sevgiye indirgeyip de zâlimlerin zulümlerine hiç-bir ses çıkarmadan yapılan sevgi gösterileri sahtedir, yalandır. Beşikteki bebeğe bile acımayan zâlimlere sevgi göstermek, ezikliğin ve şerefsizliğin daniskasıdır.

 

İslâm, sevgi gösterilmesi gerekenlere sevgi, öfke gösterilmesi gerekenlere de öfke gösterilmesini emreder. Allah bile böyle yapar. Allah; zâlimleri, kâfirleri ve müşrikleri sevmez. Şu da var ki “sevgi gösterilmesi gerekenler”e sevgi göstermemek, “öfke duyulması gerekenlere sevgi göstermek”le sonuçlanır. Yâni iş tersine döner. Yine Allah’tan başkasına aşırı sevgi göstermek de işi tersine çevirir; Allah yerine o aşırı sevgi gösterdiklerini ilahlaştırmaya başlar.

 

Demek ki sevgiyi “hak edene” göstermek gerekir. Bu ise en başta Allah’a ve sonra da Allah’ın sevdiklerine sevgi göstermekle olur. Aksi-hâlde sevgiyi aşırı öne çıkarma ve her-şeyi sevgi ile açıklama uğruna büyük haksızlıklar ve zulüm yapılmış olunur. Sonuçta da o yanlış ve aşırı sevgi sizi dinden çıkarır maâzallah!..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2020

 

 

Devamını Oku »

Korona-virüs Balonu

 

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rûm 41).

 

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” (Bakara 155).

 

İnsanlar en çok ve en kolay bir şekilde ancak korku ile yönetilebilirler. Eğer insanları yeterli derecede korkutmayı başarabilirseniz onlara istediğinizi yaptırabilirsiniz. Artık sizin istediğiniz gibi düşünürler, konuşurlar, yazarlar ve eylemde bulunurlar. Korkunun en şiddetlisi ise ölüm korkusudur. İnsanoğlu yaşamak iç-güdüsüne sâhiptir fakat bu güdü modernite ile birlikte kışkırtılmış ve çok abartılmıştır. Ölüm hayâtın bir sonucu yada parçası olmasına rağmen modern insan tarafından bir trajedi gibi görülmekte ve bu nedenle de modern insan ondan alabildiğine kaçıp uzaklaşmak istemektedir. İşte şeytan ve onun uşakları olan küresel güçler bu korkuyu istedikleri gibi kullanmak için normâl bir olayı köpürtmekte, korkuyu abartmakta ve yaygınlaştırmaktadırlar. Bunu yapmak eskiden çok zordu, çünkü belli bir sürede herkese ulaşmak mümkün değildi. Şimdi ise medya, internet, televizyon ve çeşitli iletişim araçlarıyla insanlar haberdar edilmekte, doğru yada yalan bir haberle yada olayla etkilenmekte, kandırılmakta ve dehşete düşürülmektedir. Paniğe kapılan insan ise akla-mantığa sığmayacak, manyakça şeyleri bile yapar hâle gelebilmektedir. Medya bir panik motoruna dönmüştür ve insanları sürekli olarak paniğe düşürmekte ve korku hâlinde tutmaktadır. Böylece amacına çok daha kolay ulaşabilmektedir.

 

Korona-virüs denilen şey, aslında virüslerden bir virüs ve griplerden bir griptir. Korona ve Kovid-19 yeni bir şey değil, yıllardır var ve diğer virüsler gibi her sene mutasyona uğruyor. İnsanların bağışıklık sistemi de her yıl güçleniyor. Çünkü çeşitli mikrop, bakteri ve virüslere bağışıklık kazanıyor. Dolayısıyla geçen yılki grip, insanın bağışıklık sistemi tarafından tanınıyor ve bir sene sonra insanlar o virüsten daha az etkileniyor. Kovid-19’un bu yılki mutasyonu, bağışıklık sisteminin ilk kez karşılaştığı şekilde/biçimde olduğu için onunla tanışma ve onu yok etmek için bir süreç gerekiyor. Yaşadığımız işte o süreçtir. Tabi bu seferki mutasyonla ortaya çıkan Kovid-19 virüsünün “bulaşma oranı yüksek olan bir virüs” olduğu görülüyor. Fakat etkisi aslında söylendiği ve şişirildiği kadar değil. Daha fazla insana bulaşıyor ama çok sayıda insanı etkilemiyor. Yaptığı hastalık şiddeti düşük olduğu gibi, aslında öldürme gücü de düşüktür. Medya ise bunu sanki insanlık târihin gördüğü en ağır felâketmiş gibi gösteriyor ve insanları paniğe sokuyor. Oysa istatistikler çok nettir ve göz atanlar için korkulacak çok da fazla bir şeyin olmadığını söylemektedir.

 

Korona-virüsten kokmanın derecesi, normâl bir gripten fazla olmamalıdır. Gripten ne kadar korkuluyorsa korona-virüsten de o kadar korkulmalıdır. Tabi bu “korona-virüse kafa atmak” anlamına gelmez. Yeteri kadar bir önlem ve tedbir alınmalıdır tabî ki. Fakat bunu abartmamak gerekir. Zîrâ abartılacak kadar etkili bir virüs değildir. Hattâ meselâ domuz gribi korona-virüsten daha beterdir. Çok daha ağır seyreder ve insanı mutlakâ yatağa düşürür. Diğer gripler, üst-alt solunum yolları ve zâtürre de korana-virüste görülen belirtileri yapıyor ve hattâ daha çok zorluyor. Zâten ölümler de daha çok korona-virüsten dolayı değil, solunum-yolu hastalıklarından dolayıdır. Eğer panik yapmayı bırakıp da biraz araştırıp düşünürseniz, göreceksiniz ki aslında hiç-bir şey söylendiği kadar kötü değildir ve yıllık olağan sayıdaki vâkâ, hastâneye yatma, solunum güçlükleri ve ölümler görülmektedir. Bunu fark edenler korona-virüsün iyice şişirilmiş ve patlamaya hazır bir balon olduğunu görebilirler.

 

Korona-virüs, aynen influenza ve diğer solunum-yolu hastalıklarında olduğu gibi bâzı insanları çok daha fazla etkiler ve hattâ ölüme kadar götürür. Bu durum sâdece korona-virüs için geçerli değildir. Araştırmalara göre bâzı insanların hastalığı daha ağır geçirmeleri ve hastalıktan vefât etmelerinin nedeninin “interferon gen mutasyonu” olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda şunlar söylenir:

 

“İnterferonlar, vücut hücreleri tarafından virüslerin çoğalmasını önlemek için enfeksiyonun erken döneminde üretilen proteinlerdir. Virüs bir hücreye girip üremeye başladığında hemen bir lokâl cevap başlatırlar ve hücrenin virüse saldırması için protein üretirler. Bunlar, tabii öldürücü hücreler ve makrofajlar gibi bağışıklık hücrelerini aktive ederler, MHC antijenlerinin ekspresyonunu artırarak antijen sunumunun düzenlemesini artırırlar ve komşu hücreleri enfeksiyonla mücâdeleye hazırlarlar. İnterferonlar, virüs enfeksiyonlarında çok sık görülen ateş, kas ağrısı, hâlsizlik gibi belirtilerden de mesûldürler. 20’den fazla interferon geni ve proteini vardır ve tip I, tip II ve tip III olarak sınıflandırılırlar. Bâzı kişilerin Kovid’i çok ağır geçirmesi ve hayâtını kaybetmesinde bâzı interferon mutasyonların veyâ bağışıklık sistemi kusurlarının rôlü olduğu gösterildi. İnterferonlar, mutasyon nedeniyle antikorlar tarafından blôke edilince, interferon mutasyonu olanlar Kovid-19’u daha ağır geçiriyor ve bir çoğu da vefât ediyor. Bu durum diğer virüsler için de geçerlidir. Bâzı kişilerin gribi ağır geçirmesi ve pnömoniye (zatürre) dönüşüp kişiyi öldürmesi bu nedenledir”.

 

Tabi interferon gen mutasyonu bir kader değildir. Bu mutasyona neden olan şey, doğadan, doğaldan, normâlden, fıtrattan kopmak ve yanlış bir beslenme ve hayat-tarzında yaşamanın bir sonucudur. Elektro-manyetik alanlar çok zarar vermesine rağmen insanlar bundan yine de vazgeçmiyor meselâ. İnsan, kendisine zarar verecek ne varsa yapıyor ve sonuçta, aslında çok da zarar vermeden atlatabileceği bir hastalığı ağır geçirmekte yada bu hastalıklar nedeniyle hayâtını kaybetmektedir. 

 

Modern-bilim ve modern-tıp ne diyorsa halk ona sanki kesin bir bilgiymiş gibi hemen inanıyor. Hiç-bir şüphe duymuyor ve sorgulamıyor. Tabi sorgulayanlar da var. Onları istisnâ ediyoruz.

 

Ortada bir “pandemi” değil “pandomim” var.

 

Korona-virüs küresel bir hipnozdur, kandırmacadır ve balondur. İnsanların bu kadar çok paniğe kapılmalarına neden olan şey medya ve sürekli olarak yapılan ve birbirini tutmayan açıklamalardır. Medya büyük bir kandırma aracına dönüşebilmektedir ve bu vesîleyle bu çok net olarak görülmüştür. Çin’de insanların bir-anda yere düşmesi, âni nöbetler geçirenler, ceset torbaları, kanlı görüntüler vs. bunları zihnimize medya aracılığı ile kazıdılar. İnsanlar da herkesi medyada gördükleri gibi zannetmeye başladı. Öyle ki insan boğazını temizlemeye çekinir hâle geldi fişlenme korkusu ve “hasta değilsin değil mi?” diye sormamaları için. Çünkü bu durum, küresel bir hipnotik seanstır ve bunu medyanın her yerinden sürekli olarak göstererek insanları hipnotize etmektedirler. Tüm dünyâ insanları hipnoz edilmiş durumdadır. Koronayla yatıyor, koronayla kalkıyorlar. Önlem olarak yapılanların çoğu saçma-sapan şeylerdir. Durumdan haberi olmayan biri uzaydan bir yerlerden insanlara baksa, “ne yapıyor bunlar” diye yaptıkları saçma-sapan hareketlerden dolayı hayrete düşerdi herhâlde. Bu hipnozun içinde olanlar artık başka bir şey düşünememekte, korkmakta, bu korkuyla yaşamakta ve böyle yaşamaya alıştırılmak istenmektedir. İşin garibi, -sözde- salgının başladığı yer olan Vuhan Eyâleti’nden çıkan virüs tüm Dünyâ’yı sarmasına rağmen Çin’in diğer eyâletlerinde virüsün görülmemesidir. Çünkü bu bir tiyatrodur; korona tiyatrosu. Bu tiyatroda nice korona-balonlar havalarda uçmaktadır.

 

Modern sistem, insanları komutlarla yönetmeye başladı. Aldığı kararlar ve açıklamalarla insanları yönetiyor ve yönlendiriyorlar. Amerikan Merkez Bankası FED nasıl ki bir fâiz karârıyla tüm Dünyâ’yı etkiliyor ve insanlar da ona hiç sorgulamadan uyuyor ve konumlanıyorlarsa, DSÖ yâni  Dünyâ Sağlık Örgütü de bir sözüyle tüm insanları etkiliyor ve insanlar DSÖ’yü de hiç sorgulamıyor. Sorgulamayınca da geriye korkmak kalıyor. Bütün sorun buradadır.

 

Korona-virüsten korkmak bir inanca dönüşmüştür. Öyle ki özellikle korona-virüsten çok korkanlar, korona-virüsten korkmayanların yada korona-virüsü “griplerden bir grip” olarak görenlerin koronaya yakalanmasını ve (ölmelerini istemeseler bile) korona-virüs tarafından iyice bir hırpalanmasını istemektedirler. Böylece haklılıklarını(!) ispatlamış olacakladır.  

 

İnsanlarda paranoya hâline gelmiş olan korona-virüs korkusu, insanların koro hâlinde dile getirdiği bir gürültü olarak kalmaya devâm ettikçe bitmeyecektir ki zâten amaç da budur. Korku, insana her türlü saçmalığı yaptırır. Öyle ki, herhangi bir şeyden korkan insanlar, korktuğu şeyle karşılaştığında ve onu yaşadığında ve de aslında o şeyden çok da korkmaya gerek olmadığını görüp anladığında bile yine de o şeyden korkmaya devâm etmektedir. Birileri insanlara “korkulacak!” komutu vermiş ve insanlar da korkmaya başlamıştır. Olan şey budur. Sistemi tek otorite olarak görenler de komuta kayıtsız-şartsız ve sorgusuz-suâlsiz uymaktadırlar. Yoksa korkunun seviyesi, normâl bir gribe yakalanma korkusu- ve çekincesinden öteye gidecek bir korku ve çekince değildir. Zîrâ korona-virüs genelde, normâl bir grip virüsü kadar bile insanları etkilememektedir. Solunum güçlüğüne ve zâtürreye etkisi ise, sâdece korona-virüs değil, normâl grip virüsü de neden olabilmektedir. Fakat bir-çok insan normâl influenza gribini ölmeden atlatmaktadır. 

 

Korona-virüs, kendisinden korkanlara çok bulaşıyor. Köpek nasıl ki kendisinden korkanlara daha fazla saldırıyorsa, korona-virüs de kendisinden korkanlara daha çok bulaşıyor. Çünkü aşırı korku ile bağışıklık düşüyor ve vücûd korona-virüse ve diğer hastalıklara daha açık hâle geliyor.

 

İnsanları sürekli olarak bir şeylerden korkar hâle getirdiler. Bir şeylerden korkmadan yapamaz hâle geldiler-getirildiler. Öyle ki insanlar korkacak şeyler aramaya başladılar. Sonra da korktukları şeylere karşı aşırı bir gard alıyorlar. Oysa korkulması gereken âlemlerin rabbi olan Allah iken, sakınılması gereken şey ise nefs ve şeytandır. İnsanlar korona-virüsten Allah gibi korkmaya başladı. Oysa basit önlemler yeterlidir.

 

İnsanlar artık maskesiz dolaşamıyorlar ve maskeleri olmadığında pencereden bile bakmaya çekinenler var. “Acaba havadan bir yerlerden virüs gelir de bulaşır mı?” diye. Önlerini süpüre-süpüre temizleyen ve yürüyen Caynizm’in maskeli râhiplerine çevirdiler herkesi.

 

İstatistiklere baktığımızda, yapılan testlerde pozitif çıkan ve enfekte olanların %99,99’u hayatta kalmış, iyileşmiş ve hayatlarına devâm ediyorlar. Aynen normâl gripte olduğu gibi. Aslında bu oran diğer griplerden çok daha az. Hattâ 70 yaş üzerinde koronaya yakalananların bile %95’i hayatta kalmış. Oysa bu yaş ve üstünde olup da normâl bir grip yada üst-alt solunum yolu hastalığına yakalanıldığında, hayatlarını kaybedenlerin sayısı çok daha fazla oluyor. Fakat sanki korona testi pozitif çıkan ve enfekte olanların hepsi ölecek yada yoğun bakıma yatacak gibi bir inanç var. Hattâ testi pozitif çıkanlara acıyarak ve üzülerek “eyvah!” deniyor. Sanki korona-virüse yakalanmak ölmek demekmiş gibi.

 

Kânunlara taparcasına bağlı olanlar ve aşırı kuralcı ahmak insanlar da bu balona üflüyor ve olayın köpürtülmesine çanak tutuyorlar. Bu hipnozun ve tiyatronun ameleliğini yapıyorlar. İnsanlık şişirilmiş -sözde- salgınlarla kontrôl altına alınmak ve kontrôl altında tutulmak isteniyor. Çünkü küresel güçler insanları en kolay şekilde korku ile denetim altına alabiliyor ve denetim altında tutabiliyor. “2.000 yılında îtibâren korkuyu kullanarak toplumları dizayn etme modeli geliştirildi. Üzerimizde sürekli deneniyor” deniyor. Sürekli bir felâket tellallığı yapılıyor. Belirsizlik ve korku, insanları sistemin kölesi hâline getiriyor.

 

PCR testleri güvenilir değildir ve bir gün aralıkla yapılan iki testte, ilk sonuç negatif çıkarken ikincisi pozitif çıkabiliyor. Elon Musk, aynı gün içerisinde dört defâ korona-virüs testi yaptırdığını, bu testlerden ikisinin pozitif, ikisinin ise negatif çıktığını söyledi. Oysa kişi o sırada başkalarıyla hiç temasta olmamış oluyor. Bu testler normâl gripleri de gösteriyor olabilir ve aslında testi pozitif çıkan kişilerde hangi hastalığın olduğu ayırt edilemiyor.

 

Şöyle bir ilginçlik de var ki, korona çıkalı diğer gripler ve zâtürre, üst-alt solunum yolu hastalıkları sayısı istatistiklerde azaldı. Normâl grip ve solunum yolu hastalıklarının sayıları nedense belirgin şekilde azaldı. Peki niçin?. Çünkü onların yerini Kovid-19 aldı ve gribâl hastalıkların neredeyse hepsine Kovid-19 denilmeye başlandı. Kayıtlara “korona-virüs” diye kaydedildi. Ölümlerin de aynı nedenden dolayı olduğu söyleniyor. Kayıtlara ölüm-şeklinin korona-virüs olduğu yazıyor. 

 

Dünyâ’da koronadan başka, insanların tanımadığı binlerce hattâ milyonlarca virüs var ve bunlar her virüs gibi sürekli olarak mutasyona uğruyor. Mehmet Ceylan; “korona-virüs 50 binin üzerinde mutasyon geçirdi. Bu da demek oluyor ki bu kadar mutasyon geçiren bir virüsün aşısı yapılamaz. Bugün izole ettiğimiz virüs, yarın başka bir forma girer. Virüsün insanları ve Dünyâyı terk etme ihtimâli yoktur” diyor. Bulaşıcı hastalık defterini kapatıldığı 1967’den bugüne, hayvanlardan insanlara en az 50 tehlikeli virüs bulaştı. Son yüzyılda yeni bulaşıcı hastalıkların sayısı dört kat arttı. Peki, virüslerle yolumuzun bu kadar sık kesişmeye başlamasının nedeni nedir?.

 

Vahşi yaşam ve insan birbirine yakınlaştıkça, virüs riski de artıyor. Bir diğer neden ise küreselleşme. Dünyâ’nın ayrı uçları arasında 7/24 yapılan uçuşlar da bir salgını kolayca pandemiye-salgına dönüştürebiliyor. Milyarlarca insanı besleyen endüstriyel gıdâ üretimi; sığır, tavuk, domuz gibi besi hayvanlarının üretimindeki muazzam artış da doğal bağışıklığımızın olmadığı virüslerin bize ulaşma ihtimâlinde muazzam bir artış yaratıyor. Ama en önemli neden, gezegenin doğal yapısını bozacak düzeydeki müdâhale kapasitemiz. Ormanlarda, özellikle de yağmur ormanlarındaki hızlı tahribat, insanı tehlikeli virüslerle temâsa geçiriyor. HIV, Ebola, Zika, sarı humma ve daha bir-çokları yağmur ormanlarındaki canlılardan insanlara geçti.

 

Kevin Olival, Malezya’nın Borneo Yağmur Ormanları’na gördüğü virüsler için “bu virüsler yeni değil, sâdece onlardan yeni haberimiz oluyor” demişti. Öyle ya; yarasalar, maymunlar, kemirgenler, türümüz için öldürücü olabilen bu virüsleri binlerce yıldır yaşıyor. Bugün tehdide dönüştülerse, sebebi insanın yağmur ormanlarına müdâhalesidir. Son 40 yılda Borneo Yağmur Ormanları’nın üçte biri yok edilerek, yerine ucuz bitkisel yağ elde etmekte kullanılan palmiyeler dikildi. Amazon Ormanları soya fasulyesi veyâ şeker kamışı tarlası, Kuzey Amerika’da ormanlar banliyö siteleri inşâ etmek için yok ediliyor. İnsanın haddini bilmediğinden ve kendini eko-sistemin yöneticisi veyâ sâhibi zannetmesinden dolayı istediği gibi hareket ediyor ve hiç gerek yokken, dokunmaması gereken yerlere ve şeylere dokunuyor. Böylece yeni virüsler bulaşıyor ve yaygınlaşmaya başlıyor. 

 

Bir de aşı konusu var. Sanki influenza gribinden yâni bildiğimiz gribe karşı gerçek bir aşı yapılmış ve bu aşılar insanlara çok da fayda veriyormuş gibi, korona-virüs aşısı yapıp hastalığı bitirebileceklerini söylüyorlar. İ Virüsten korunmaya ne bahsedilen tedbirler yeterli olur ne de korona-virüs bir gün gelip bitecektir. Önemli olan şey, bağışıklığımızı bozan ve düşüren şeylerden uzak kalmak ve onu güçlendirecek şeyler yapmaktır. Mehmet Özdemir bu konuda şunları söyler:

 

“Maske, Mesâfe, Musluk’tan oluşan 3M pandomim tedbirlerini bırakın, salın kendinizi, diyen birisi değilim. Ancak kalıcı tedbirler MMM’den ibâret değil. Bedeninizin D vitamini, Magnezyum, Çinko düzeylerini biliyor musunuz?. ADSL cihazınızı yatak odalarınızda tutuyor musunuz?. Akşam erken saatte kapatıyor musunuz?. Ne kadar açık tutuyorsunuz?. Cep telefonlarınızı açık ve başucunuzda tutarak nasıl bir fayda sağlamayı umuyorsunuz?. Wireless ADSL cihazlarının kaç Ghz frekansında mikrodalga yayınladığını biliyor musunuz?. Çok kurnaz telefonunuzun hücresel yayınını 3 G’ye indirdiniz mi?. Çevrenizde yeni yerleştirilmiş 4,5 dan 5 G anteni var mı?. Bu vericilere ne kadar yakınsınız?. Meselâ bir tomografi çekiminde kaç tâne düz röntgene eşdeğer radyasyon alacağınızı yada MR çektirdiğinizde hücrelerinizin ne kadar ısındığını anlatmadılar mı size?. Yoksa yalnızca hangi siyâsî görüşten olursa-olsun size hikâyeler anlatan politikacılara, onların liyâkatsiz, itaatkâr sağlık yöneticilerine, televizyonlara çıkabiliyorlar diye ağzının içine baktığınız doktorların söylediklerine mi güveniyorsunuz?. Meselâ sigara içmekten veyâ fabrikalarda, atölyelerde sürekli solunan kimyâsallardan ölmek neredeyse garanti olmasına rağmen bunları umursamayıp da, hastalananların yüzde 99,94 oranında sağ kalacağı bilinen bir gariban virüsten dolayı mı bu panik ve dehşetli korkunuz?. Hangi korkuyla zihinlerinizi, aklınızı üst-akıllara sorgusuz emânet ettiniz?.

 

Bundan sonraki binlerce, yüz binlerce yıl boyunca, insanlar ve hayvanlar vâr olduğu sürece vâr olacak olup sürekli mutasyon geçirerek salgın yapacak olan korona-virüs ve benzerlerine de maskeyle mi karşı koyacaksınız?. Bunlara karşı bez maske mi elyaf maske mi kullanıp korunacaksınız?. Yoksa maske ve gözlükleri takınca Azrâil sizi tanıyamayıp pas geçecek mi zannediyorsunuz?.

 

Siz kafanızı çevirseniz de ‘Kral çıplaktı ve hâlâ çıplak!'. ‘Kral çıplak’ diyene ‘komplo teorisyeni’ diyen yönlendirilmiş zihinler sâyesinde bu acıları ve eziyetleri çekiyoruz. Sağlığın şifresini, kısaca rahmetli Ahmet Mete Işıkara’nın aşağıdaki cümlesi ile özetleyeyim: Depremler hep olacak, siz binâyı sağlam tutun”.

 

talyanların dünyâca ünlü viroloji uzmanı Giulio Tarro aşı hakkında şunları söyler:

 

“Bâzı virüsler için -Covid-19 da bunlardan biri- aşı gerçekçi bir yaklaşım değil. Tüm virüsler mutasyon geçiriyor; bunların pek-çoğu da bizim zarârımıza mutasyonlar değil. Korona-virüs, 2002-2003 yılında ortaya çıkan SARS salgınının da sorumlusudur, ama şimdi bu virüs yok meselâ, ortadan kayboldu. Aynı durumun Covid-19 için de geçerli olmaması için hiçbir sebep yok”.

 

Dr. Stefano Montanari de şöyle der:

 

“Hızla mutasyona uğrayan, antikor oluşturmayan korona-virüse karşı aşı hiç-bir işe yaramaz. Kızamığın aşısı olur, soğuk-algınlığının, nezlenin aşısı olmaz. Kişi hayâtı boyunca 200 kez nezleye, soğuk algınlığına yakalansa dâhi vücûdunda antikor oluşmaz. Bu yüzden, hızla mutasyon geçiren korona-virüse karşı da aşı geliştirmek teknik olarak mümkün değil. Korona-virüse karşı aşı diye tutturmaları tam bir küresel sahtekârlık. Düşünün, Dünyâ üzerindeki 7 milyar insandan 600 milyonu aşı yapmaya zorladıkları takdirde ne muazzam paralar kazanacaklar. Kış aylarında yapılan soğuk algınlığı aşıları sahtekârlıktır. Korona-virüse karşı yapmamız gereken, bağışıklık sistemimizi güçlendirmemizdir”.

 

Şu soru da insanların aklını karıştırıyor: “İlaç şirketleri, korona-virüs aşısını nasıl bu kadar çabuk geliştirebildi?. Yoksa virüsü de kendileri ürettiği için, aşısını da önceden mi hazırladılar?”.

 

Canan Karatay: “Korona dâhil hiç-bir grip aşısı, virüsleri öldürmez. Korona dâhil hiç-bir grip enfeksiyonunun ilacı da yoktur. Virüsler tuzlu suda ve alkali ortamda ölürler ve de bulaşmazlar. Ultraviyole B ve C’de yâni gün-ışığında de virüsler ölür. Korona-virüsüne karşı aşı yapamazsınız. Sağlıklı bir hücrede kapılar kale-kapısı gibi sağlamdır, açılmaz ve hastalanmayız. Ben onu söylüyorum onun için doğal besleneceğiz. Virüs ve griplerin her sene yenisi çıkar, bunun aşısı olmaz. Bunun tek aşısı ve tek yolu kendi hücrelerimizi güçlü ve sağlık kılmaktır. 7 tür korona-virüsü var ve diğer virüslerden farkı yok. Virüs canlı vücûdun içinde; hayvanda, bitkide ve insanda yaşar ve büyür, kuru yerde yaşayamaz. Yâni hücre içerisine girer, hücrenin içindeki matereleri kullanır, büyür ve hücreyi parçalar. Hücrenin içine girebilmesi için hücrenin kapıları açılması lâzım. Zayıf bir hücrede kapılar açılır. Sağlık bir hücrede kapılar kale-kapısı gibi sağlam açılmaz ve hastalanmayız. Kalabalıktan uzak durup, eli-yüzü yıkamak yâni bulaşmayı azaltmak ve de doğal bağışıklığımızı güçlendirmek şarttır. Tek doğru yol ve de tek gerçek budur. Korku imparatorluğu yaratmak yanlış bir uygulamadır” der.

 

Virüsten korunmaya ne bahsedilen tedbirler yeterli olur ne de korona-virüs bir gün gelip bitecektir. Önemli olan şey, bağışıklığımızı bozan ve düşüren şeylerden uzak kalmak ve onu güçlendirecek şeyler yapmaktır. Mehmet Özdemir bu konuda şunları söyler:

 

“Maske, Mesâfe, Musluk’tan oluşan 3M pandomim tedbirlerini bırakın, salın kendinizi, diyen birisi değilim. Ancak kalıcı tedbirler MMM’den ibâret değil. Bedeninizin D vitamini, Magnezyum, Çinko düzeylerini biliyor musunuz?. ADSL cihazınızı yatak odalarınızda tutuyor musunuz?. Akşam erken saatte kapatıyor musunuz?. Ne kadar açık tutuyorsunuz?. Cep telefonlarınızı açık ve başucunuzda tutarak nasıl bir fayda sağlamayı umuyorsunuz?. Wireless ADSL cihazlarının kaç Ghz frekansında mikrodalga yayınladığını biliyor musunuz?. Çok kurnaz telefonunuzun hücresel yayınını 3 G’ye indirdiniz mi?. Çevrenizde yeni yerleştirilmiş 4,5 dan 5 G anteni var mı?. Bu vericilere ne kadar yakınsınız?. Meselâ bir tomografi çekiminde kaç tâne düz röntgene eşdeğer radyasyon alacağınızı yada MR çektirdiğinizde hücrelerinizin ne kadar ısındığını anlatmadılar mı size?. Yoksa yalnızca hangi siyâsî görüşten olursa-olsun size hikâyeler anlatan politikacılara, onların liyâkatsiz, itaatkâr sağlık yöneticilerine, televizyonlara çıkabiliyorlar diye ağzının içine baktığınız doktorların söylediklerine mi güveniyorsunuz?. Meselâ sigara içmekten veyâ fabrikalarda, atölyelerde sürekli solunan kimyâsallardan ölmek neredeyse garanti olmasına rağmen bunları umursamayıp da, hastalananların yüzde 99,94 oranında sağ kalacağı bilinen bir gariban virüsten dolayı mı bu panik ve dehşetli korkunuz?. Hangi korkuyla zihinlerinizi, aklınızı üst-akıllara sorgusuz emânet ettiniz?.

 

Bundan sonraki binlerce, yüz binlerce yıl boyunca, insanlar ve hayvanlar vâr olduğu sürece vâr olacak olup sürekli mutasyon geçirerek salgın yapacak olan korona-virüs ve benzerlerine de maskeyle mi karşı koyacaksınız?. Bunlara karşı bez maske mi elyaf maske mi kullanıp korunacaksınız?. Yoksa maske ve gözlükleri takınca Azrâil sizi tanıyamayıp pas geçecek mi zannediyorsunuz?.

 

Siz kafanızı çevirseniz de ‘Kral çıplaktı ve hâlâ çıplak!'. ‘Kral çıplak’ diyene ‘komplo teorisyeni’ diyen yönlendirilmiş zihinler sâyesinde bu acıları ve eziyetleri çekiyoruz. Sağlığın şifresini, kısaca rahmetli Ahmet Mete Işıkara’nın aşağıdaki cümlesi ile özetleyeyim: Depremler hep olacak, siz binâyı sağlam tutun”.

 

Senelerden beri biz korona-virüs ile yaşıyoruz. İnfluenzadan (grip) daha tehlikeli değil. Zâten sağlık bakanı da îtiraf etti: “Bulaşıcı tek hastalığın Covid-19 olduğunu düşünmek yanlıştır. 5 haftadır İnfluenza virüsü tarıyoruz, bu dönemde daha yok. Her yıl şu dönemde çocuk poliklinikleri, üst-solunum yolu enfeksiyonundan geçmez biliyorsunuz. Şu-an çocuk poliklinikleri çok sâkindir ve erişkin dâhili poliklinikleri daha yoğun. Çünkü Covid daha fazla. Bu dönemin mevsimsel gribi artık Covid’tir” dedi. Desenize, o çok kadar önlem alınmış ki, influenza virüsü tutunacak bir insan bulamamış.

 

Kanada'nın önde gelen Patolog ve Virologlarından olan ve aynı zamanda Covid-19 test kitlerini yapan firmanın CEO’su Dr. Roger Hodkinson; “Korona-virüs krizi, şüphesiz ki toplum üzerinde şimdiye kadar yapılmış en büyük aldatmacadır” dedi.

 

Kovid-19 pozitif tanısı konulanların çoğu griptir. Hani o yıllardır bildiğimiz grip. İşte küresel tâğutlar, bu gribi kullanarak sistemi ve kitleleri yönetiyor. Hem de çok kolay bir şekilde.

 

Bu virüs ancak, insanlar “ölüm korkusu”ndan (ölümden değil) kurtulduğunda yok olacaktır. Oluşturulan küresel korona-virüs korkusu, bugün maske, yarın da aşı ve çip takmak için bir gerekçe oluşturuyor. Korktuktan sonra insanların kendilerine taktırmayacağı şey yoktur.

 

İnsanları maske takamaya zorlayanlar, kendi maskelerinin ardında gülme krizlerine giriyorlardır herhâlde. 2 metrelik sosyâl mesâfe, bizi izledikleri kameralar daha iyi görüş sağlasın ve bizi daha iyi kontrôl edebilsinler diyedir. Unutulmasın ki maske ve mesâfe bir önlem olsa da bizi sonuna kadar kurtaramaz:

 

“Her nerede olursanız (olun), ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkîm edilmiş şatolarda olsanız bile…” (Nîsâ 78).

 

“De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında yararlandırılmazsınız” (Ahzâb 16).

 

Korona-virüse “grip” muamelesi yapmak en doğrusudur.

 

İçinde bulunduğumuz durum bir salgın-pandemi değil, “yaygın bir grip”tir. Dr. Bodo Schiffmann şöyle diyor: “Ortada herhangi bir hastalık yok, rakamlara bakın, ortada ikinci bir dalga yok, ilk dalga var mıydı veyâ bu sâdece normâl bir grip dalgası mıydı?. Bu sorulmalı. Bu ilk denemeleri değil. Bu kuş gribi ve domuz gribinden sonra üçünce denemeleri, biz ebeveynler olarak, insan olarak bir şeyler yapmak zorundayız. Şu-anda Dünyâ’da yaşananların gerçek olması inanılmaz, biz sevinemiyor, gülemiyor ve bir şeyleri kutlayamıyoruz. Sokaklara çıkmamıza izin verildiği için seviniyoruz. Korona yalanına karşı çıktığımızı söylesek korona mevzuatına da karşı çıkmış oluyoruz. Bu mevzuat, her-şeyin arkasında saklı olduğu şeydir. Mesele güç elde etmek, mesele toplum kontrôlü, mesele daha zengin olmak. Olan-bitenin sebepleri bunlar ve hep aynı”. Evet, insanlık, bir zaman sonra mecbûren ortaya çıkacak olan skandallarla birlikte bu tiyatroyu görecek ve korona-virüsün bir balon olduğunu anlayacak ama bu-arada atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak.

 

Şu-an Dünyâ’da en çok para getiren şeylerden biri “aşı”dır. O hâlde herkese aşı yapılmalıdır. İnsanların aşı yaptırmak için koşturacakları bir sebep ortaya çıkarmak gerekir. Bill Gates; “aşıda inanılmaz bir potansiyel görüyorum, aşının altın çağı yaşanacak” diyor. Aslında süreç içinde bağışıklık kazanarak bitecek olan virüs için herkes aşı bulma telâşında. Aşıyı bulan köşeyi dönecek. İstiyorlar ki doğal bağışıklık oluşmadan aşıyı bulalım da tüm Dünyâ’yı aşılayalım. Bir-an önce aşı bulmak için girdikleri telaş, insanları düşündükleri için değil, “fırsatı kaçırmama telâşı”dır. Çünkü -görece- işe yarayan aşıyı bulanlar köşeyi döneceklerdir. Oysa doğal aşı bağışıklık sistemimizdir. Aşırı ve gereksiz tedâvilerle bağışıklık sistemi blôke edilerek zayıf düşürülüyor.

 

Güneş girmeyen eve doktor girer. Şu-şu saatlerde Güneş’e çıkmayın diyerek D vitamininin alımı engelliyorlar. Şimdi buna karantina da eklendi. Günde yaklaşık yarım saat güneşlenmek insanı bir-çok hastalıktan koruduğu gibi şifâ da verir. Karantina insanlar Güneş’ten uzaklaştırdı. Tam da gribâl enfeksiyonların başladığı zamanlarda insanları evlere kapadılar ve D vitamini kaynağı olan Güneş’ten uzaklaştırdılar. D vitamini 50 mikrogram ve üzeri olan insanların gribe ve dolayısıyla koronaya yakalanma riski çok büyük oranda düşmektedir. Özellikle esmer olanların Güneş’ten çok daha fazla faydalanması gerekir. Zîrâ onların derileri D vitaminini daha az sentezleyebiliyor. Çünkü Afrika’da sürekli olarak Güneş altında kalıp da D vitamini fazlalığından dolayı sıkıntı olma olasılığı vardır.

 

Karantina denilen şey, küresel bir hapistir. Çek Cumhuriyeti karantinayı en sert uygulayan ülke olmasına rağmen uyguladığı karantina işe yaramamış ve vâkâ sayısı yine de yükselmiştir-yükselmektedir. Karantina ve diğer önlemler vâkâ sayılarını yükseltmiştir-yükseltmektedir. İsveç ise önlemleri uygulamıyor ve toplum bağışıklığı deniyor. Kesin sonuçları ileride görülecektir. Önlem olarak kadim kültürün ortaya koyduğu önlemlerden başka bir önlem yoktur: Maske, mesâfe ve temizlik. Aslında gerçek önlem temizliktir. Elleri-yüzleri yıkamak, sümkürmek ve boğazı temizlemek en ideâl önlemdir ki bu önlem müslümanların günde beş kez yaptıkları abdestten başkası değildir.

 

HES uygulaması da işe yaramıyor. Bu HES Kodu ancak insanları tâkip etmeye yarıyor ve belki de “çip”in ön hazırlığıdır. HES, bir tâkip sistemidir. Başka bir işe yaramıyor. Fakat yine de küresel güçler tarafından zorunlu tutuluyor. İnsanlar korona-virüs nedeniyle zorunluluğa alıştırılıyor.

 

İnsanlara olmayacak saçmalıklar yaptırılabiliyor ki maske bunlardan biridir. Maske, insanları yavaş-yavaş öldürüyor. İstatistiklere göre maske takanların %70’i Kovid-19’a mâruz kalmış ve hastalanmış. Maske kullanmayanlarda ise oran %3,5 olmuş. “Ameliyatlarda dâhi maskenin enfeksiyonu engellediğine dâir kesin bulgular bulunmamıştır” deniyor. Zâten cerrahlar maske takmaya 1920 yılında başlamışlardı. Hattâ takılmadığında enfeksiyonlar daha az olmuş. Yapılan deneylerde maskeye gerek olmadığı açığa çıkmış. 94 yaşındaki İngiltere kraliçesi hiç maske takmıyor. Çünkü işi biliyor. Yoksa bunların canı çok tatlıdır. Maske gerçekten korusaydı bunlar maskeyi çifter-çifter takarlardı hattâ kendilerine özel maskeler yaptırırlardı.

 

Maske; “sus konuşma!, biz ne diyorsak onu yap” mesajıdır. Maskeler üzerinde 8 saat süreyle yapılan deney ve gözlemden sonra şu sonuç ortaya çıkmıştır: “8 saat kalan maskede 82 bakteri ve 14 mantar türü oluşuyor. Bu da bir-çok hastalığı ortaya çıkarıyor ve arttırıyor”. Çocuk yaşta maske takmak nörolojik bozuklukların ortaya çıkmasına neden oluyor. “Maskeyi yıllarca sürekli olarak takacaksınız” diyorlar. Böylece çocuklar dâhil insanlar mutlak itaate alıştırılıyor. Maske zorunluluğu bir “oksijen hırsızlığı”dır. Yakında sâbit yada taşınabilir tüpler içinde oksijen satışları başlarsa şaşırmayın.

 

Bâzı bölgelerin haritasını gösteriyorlar ve kıpkırmızı olduğunu söylüyorlar, yâni gösterdikleri yerde insanların %90’ı korona-virüse yakalanmış ve testi pozitif çıkmış. Öyleyse korkmaya gerek yok, çünkü bu sonuç, o bölgede toplum bağışıklığının oluşmuş olduğunu ve korona-virüsün bir balon olduğunu gösterir. Zîrâ o kadar çok vâkâya rağmen ölüm sayısı fazla değildir yada artmamaktadır.

 

Bir de “sosyâl mesâfe” sendromu var. Sosyâl mesâfe, yakın akrabâlar ve hattâ âile-içinde bile birbirleriyle olan mesâfeyi ve samîmiyeti azalttı ve bitirdi. Böylece insanlar birbirlerini görememekte. Oysa mesâfe “sosyâl” değil “fizîki”dir. Çünkü virüsün bulaşmaması için belli bir uzaklık yetmektedir. Bu mesâfenin “sosyâl” mesâfe olması gerekmez. Fakat insanlar herkesi “şüpheli” görmekte ve artık kimse ile muhâtap olmamaktadır. Böylece bireycilik, liberâlizm ve kapitâlizm artmaktadır.

 

Mevsimsel grip ve solunum-yolu zâtürre gibi hastalıklardan dolayı olan ölüm sayısı Dünyâ’da yılda 5 milyonu bulabiliyor. Son 6 ayda kanserden ölenlerin sayısı 90 bin. Günde 500-600 kişi kanserden dolayı ölüyor. Karantina nedeniyle bu sayı artmaktadır. Korona-virüs, zorunlu yada gönüllü karantina nedeniyle hastâne-tedâvi-kontrol ertelenmesi nedeniyle kanserden ölümlerin sayısını arttırmaktadır.

 

Korona-virüs için yapılan hastâne tedâvileri de hastalığı daha fazla arttırıyor. Dr Richard Urso şöyle der: “Salgının erken safhasında fark ettim ki bu virüs için tedâvimiz var. Hastaları başından bêri solunum cihazlarına bağlamak hiç mantıklı bir iş değil. Aslında bir tedâvimiz var. Nedir bu?. Bir virüs değil mi?. Enfeksiyon, iltihap, kanda pıhtılaşma ve nefes almada sıkıntılarımız var. Hangi doktor iltihabı nasıl tedâvi edeceğini bilmez?. Her doktor bilir. Her doktor enfeksiyonu tedâvi ediyor mu?. Her zaman. Her doktor damar hastalıklarını ve kanda pıhtılaşmayı tedâvi edebiliyor mu?. Kesinlikle!. Nefes alma sıkıntılarını düzeltebilir miyiz. Tabî ki yapabiliriz. İşte bu yüzden başından bêri her-şey yalandı. Her kim size farklı şeyler söylüyorsa bu bilim-kurgudur, bilim değildir. Her kim size farklı bir şey söylüyorsa bu ikiyüzlülüktür”.

 

Modernite maddî olmayanı kabûl etmez ve hesâba katmaz. Korona nedeniyle insanları -sözde- korumak için evlere tıkıyorlar ve birbirleriyle ilişkilerini kesiyorlar. Fakat bu-arada insanlar rûhen çöküntüye uğruyor ve bu durum bedene de hastalık olarak sirâyet ediyor. Sonuçta her-şeyde olduğu gibi korona kısıtlaması da insanları hastalıklardan hastalık beğenmeye mecbur bırakıyor. Bu durum özellikle yaşlıları rûhen çökertiyor. Yusuf Karaca, korona-virüsün “küresel bir balon” olduğundan şu şekilde bahseder:

 

“DSÖ (Dünyâ Sağlık Örgütü) ilaç kartellerinin kuklasıdır. Ülkelerin sağlık bakanlıkları DSÖ’ye bağlı olarak çalışır ve hiç-bir îtirâz durumları yoktur. Politikacılar da yoğun baskı altında olduklarından dolayı küresel bir komploya ses çıkaramazlar. DSÖ, NATO’dan sonra en güçlü örgüt. 4 milyar dolar bütçeden sağlığa ayırdığı miktar, 162 milyon. Sağlığa ilgileri, işte bu miktar kadar. Devletler, uyduruk salgında DSÖ’nün dediğini yaptılar ve bütün insanları koyunlar gibi içeri tıkıldılar. Güce bakar mısınız!.

 

Alman hekim, Dr. Claus Köhnlein; ‘korku ve panik, tedâvi adı altında hekimlerin uygulamaya mecbur bırakıldıkları süreç, ölümlerin asıl nedeni’ demişti. Hamburg-Eppendorf (UKE) Üniversite Hastanesi Adlî Tıp Bölümü’nden Prof. Klaus Püschel, Almanya’nın Hamburg kentinde otopsi sonucunda, ‘Çin korona-virüsü nedeniyle ölen hasta olmadığını’ açıkladı. İtalyan doktorlar, ‘sâdece otopsi ile kimin korona-virüsten öldüğünü anlayabiliriz. Otopsi Covid’in nasıl çalıştığını ve nasıl iyileştirileceğini de anlamamızı sağlar’ dediler. Bunun üzerine, DSÖ’nün dünyâ sağlık yasasına uymadılar ve otopsi yaptıkları kişide bir virüs değil, ölüme neden olan bir bakteri olduğunu buldular. Bakteriler ise aynı-zamanda iltihap ve oksijen yetmezliği üreten 5G elektromanyetik radyasyon ile çoğalıyordu. Bakteri, kanın pıhtılaşmasını sağlıyor ve vâr olan kronik rahatsızlıkla birleşince, ölüm kaçınılmaz oluyor. Covid-19 ölümlerinin tek sorumlusu Dünyâ Sağlık Örgütü’dür. Nedeni ise DSÖ’nün Bill Gates ile birlikte yürüttüğü 5G’ye geçiş projesiydi. COVID-19 krizi, DSÖ himâyesinde, dünyâ-çapında bir ekonomik, sosyâl ve politik yeniden yapılanma sürecini tetiklemek için bir bahane olarak kullanılmaktadır. Sosyâl mühendislik uygulanmaktadır. Hükümetler, yıkıcı ekonomik ve sosyâl sonuçlarına rağmen, karantina gibi uygulamaları genişletme baskısı altına alınmıştır.

 

Koyunları ağıla sürükleyen ‘çoban köpekleri’ gibi bütün insanlığı evlere sürüklediler. Bu bir ‘salgın’ değil, ‘dikkatle planlanmış bir operasyon’dur. Kendiliğinden veyâ kazârâ olan bir şey yoktur. Ekonomik durgunluk ulusal ve küresel düzeyde tasarlanmıştır. Kriz ABD-NATO askeri ve istihbârat plânlamasına da entegre edilmiştir. Çin, Rusya ve Îran’ı zayıflatmakla kalmayıp, aynı-zamanda Avrupa Birliği’nin istikrarsızlaştırılmasını da içeriyor”.

 

Dr. Uğur Yılmaz korona-virüs hakkında şunları söyler:

 

“Virüs var fakat sanıldığı gibi önemli hastalık ve ölümlere neden olan bir virüs değil. Bütün yayınlarda insanların % 80’inin hafif ve belirtisiz geçirdiği söyleniyor. Bir virüs pandemisi olsaydı hastalığa yakalanan insan sayısının 30-40-50 milyon gibi rakamlara ulaşması gerekirdi. Hem hasta hem de ölen hasta sayısı (Ben bunların da doğru olmadığını biliyorum) çok düşük.

 

Tanı testleri çok hassas ve güvenilir değil. Virüs testleri böyledir. SB’nın açıklamalarında PCR testi müspet olanları hasta gibi takdim ediyorlar. Hattâ hastaların büyük bir çoğunluğunda ateş bile olmadığını belirttiler. Ateş bile yoksa bana göre hastalık da yok. Ama sokakta ateşi olan herkes hasta muâmelesi görüyor.

 

Virüsün bir ilacının ve aşısı olmaması, virüsün Dünyâ’dan tamâmıyla eradike edilmesinin (yok olmasının) mümkün olmaması, başka bir deyimle endemik olması anlamına gelir. Diğer soğuk algınlığı virüsleri gibi. Virüs bu günden sonra da görülecek. İlk ne zaman oluştuğunu bilmiyoruz. Virüs belki bin yıldır var. Doğadaki bütün virüsleri ve bu virüslerin ne zaman oluştuğunu bilemiyoruz. Bilmemiz de mümkün değil. 2019 sonunda belirlenmesi bu tarihte oluştuğu anlamına gelmez.

 

Virüsün hava ile yayıldığına inanan bir kişinin tek korunma yöntemi astronotlar gibi maskeden solumasıdır. Havadan virüsün temizlenmesi için hepa filtresinden havayı süzmek gerekir. Doğa ve hava sterilize edilemez. N-95 maske 0.3 micron’a kadar partikülleri tutabiliyor. 300 nanometre. Virüs boyutu ortalamam 125 nm çapta. Bu virüsün hem maskeden hem de maskenin kenarından havaya karışacağı anlamına gelir. Virüs taş, böcek veyâ balık değil. Ağa takılmaz. Çok hafif olduğu için devamlı olarak hava hareketleri ile havada hareket eder (polenler gibi). Bu eğer yaygın bir virüs hastalığı olsaydı havaya çok fazla virüs yayılacağı anlamına gelir. Hava ile bulaşma oluyor olsaydı çok fazla kişinin hemen hastalığa yakalanacağı demektir. Her bir nefeste, bir günde ortama ne kadar virüs yayıldığı ve bunun ne kadarının kilometrelerce uzağa gittiği, bir metreküpte ne kadar virüs bulunduğu gibi soruların cevâbı bulunamaz. Virüs balgam ve tükürükle değil hava ile yayılır. Lokanta ve kahve gibi yerlerde virüse karşı alınabilecek tek önlem havanın devamlı olarak hepa filtreleri ile süzülmesidir.

 

Burada virüsün akciğerinde pnömoni gelişen hastaların soluk alıp-vermesi ile virüsün havaya karışacağını, maske veyâ başka bir şeyin buna engel olamayacağını; bu virüsün yere çakılmayacağı, polen gibi havada dolaşacağını ve hava-akımları ile seyahat edeceğini ve hava olan her yerde olacağını anlatmaya çalıştım. Havada bu kadar virüs olsaydı milyonlarca kişinin hastalığa yakalanması gerekirdi. Bütün bunlar virüsün hava ile yayıldığını fakat bulaşmadığını gösterir. Virüs ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek boyutta çok küçük olduğu için hiç-bir maske bu virüsün geçişini engelleyemez. Kaldı ki solunan hava maskeden değil kenarındaki boşluklardan ortama yayılır. Ağızdan tükürük yayılması ile virüs yayılması farklı şeylerdir. Tükürük ağızdan, virüs akciğerden havaya karışır.

 

Virüs bir gıda artığı, bir böcek değildir. Havaya karıştıktan sonra yere düşmez. Hattâ bu çok nâdir bir olaydır. Virüs hava-akımları ile havaya karışır ve yer değiştirir. Herhangi bir ortamda havada ne kadar virüsün bulunduğu ve dolaştığı hiç-bir şekilde belirlenemez. Teorik olarak tek bir virüs hastalık yapabileceğine göre hava-yolu ile dolaşan virüsler sosyâl mesâfe bir yana, insan içinde yaşamasa bile hastalığa neden olabilir. Amazon yerlilerinde ve Mir uzay istasyonundan dönen astronotta virüsün pozitif çıkmasının bir nedeni bu olabilir. Virüs bir buçuk metre doğrusal bir yol izledikten sonra yere düşmez. Virüsün nasıl bir yol izlediğini hiç-bir zaman bilemeyiz. Solunumdan da fazla etkileneceği belli değil. Kütlesi çok küçük olduğu için havanın basıncı onun küresel ve doğrusal bir şekilde yayılmasını engeller.

 

Virüsler az da olsa maddi ortamlara duvar, ağaç, kapı kolu tutunabilir veya yapışabilir. Fakat bu da zihinsel olarak bir modelleme yapılırsa çok az virüs buralara bulaşır. Ancak elle temasla buralara bulaşma olur. Bunun için evde yemek yemeden önce sabunla ellerin yıkanması yeterlidir. Teorik olarak havada ve her yerde virüs bulunduğu varsayılarak evde ellerin yıkanması yeterlidir. Bulaşma olduğunu düşünüyorsak parmaklarımızı ağzımıza sokmamamız yeterlidir. Sterilizasyon antisepsi kavramını bilen bir kişi havanın ve doğanın steril edilemeyeceğini bilir. Doğadaki ve havadaki virüsler lineer bir şekilde 24 saat içinde tahrip olur. Olmasa da bize bir zararı olmaz.

 

Şimdi TV’lerde sürekli olarak ve her gün yapılan propaganda ile beyinler yıkanmış. Kişiler bu söylediklerimi resmi görüşle değerlendiriyor. Dünyâ Bankası’nın son verdiği korona kredisinin bir bölümünün de kovid-19 mücâdelesi için propagandaya harcanması şartı var. Bence bu haberleri yapanlar bu krediden yemleniyor.

 

Devamlı sorulan diğer bir soru: ‘Ama ölenler var’. Hiç-birisine otopsi yapılmadı. Neden öldükleri belli değil. Kişiden alınan örnekte virüs saptanması ile kişide kovid-19 hastalığı bulunması ve bundan ölmesi farklı bir şey. Ayrıca bütün veriler Sağlık Bakanlığı’nda değil SGK MEDULA sistemindedir. Bu sistemde hastaneler kesin tanı olmadan hastaları kovid-19 tanısı ile yatırabilir. (SGK Sağlık Uygulama Tebliği Ek -2’de 510021 kodlu ve ilişkili kodlara bakabilirsiniz).

 

Hiç-bir test % 100 virüs mevcûdiyetini göstermez. Virüs testinin pozitif olması kişinin hasta olması anlamına gelmez. Hastalığı geçirmiş olabilir. Soğuk algınlığı, grip geçirenlerde ve grip aşısı yaptıranlarda da virüs testi müspet çıkabiliyor. Bir kişide virüs bulunması veya saptanması kişinin hasta olması anlamına gelmiyor. Virüsle hiç temâsı olmayan uzaydan gelen Rus astronot ve Amazon yerlilerinde hastalık ve virüs saptanmıştı.

 

Türkiye’de sağlık verileri SGK MEDULA sisteminde toplanır. Bu sistemle hasta tedâvi eden bütün SHS’ları kesin tanı ve test olmadan istediği hastayı kovid-19 diye yatırabilir. Yâni tanı olarak çok fazla hastalık olması gerçekten de bu kadar hastalık olması anlamına gelmez. SGK daha fazla geri ödeme verdiği için SHS istediği her hastayı kovid-19 olarak gösterebilir. Sağlık Bakanlığı bu işleri idâre etmiyor ve edemez. Kendisi sadece diploma, sertifika veriyor. Başka bir yetkisi yok.

 

Bir kişi kovid-19’dan öldü diyebilmeniz için gerçekten bu hastalıktan öldüğünü otopsi raporu ile belirlemek gerekir. Bir kişiden alınan örnekte virüs saptanması ile kişinin bundan ölmesi farklı bir şeydir. Hasta sepsis, organ yetmezliği, kâlp krizi, beyin kanaması veyâ kanserden de ölmüş olabilir. Virüs tanısı çoğu zaman ve genellikle de sâdece tanıdır. Bunların çoğunda hiç-bir semptom yoktur. SGK SUT kodunda kovid-19 olarak yatırılacak hastaların kesin olarak tanı konulma şartının olmadığı belirtilmiştir. Yâni istediğini hastayı bu koddan yatırabilirsiniz demektir.

 

Bâzı yalanlar sürekli tekrarlanıyor ve karşı görüşlere izin verilmiyor. Bu Goebbels’in taktiğidir. Bir yalan sürekli tekrarlanırsa insanlar yalana inanır. Türkiye’de yapılan bu”.

 

Bu virüs korona-virüs değil, küresel medya virüsüdür ve tüm Dünyâ’ya çabucak yayılmıştır ve yayılmaktadır. Medya ile küresel anlamda tüm insanlar kandırılmakta, yönlendirilmekte ve sürüleştirilmektedir.

 

Yapılan otopsilerde ölümlerin çoğunun korona-virüsten olmadığı görüldü. Adlî Tıp profesörü Klaus Püschel şöyle der: “Korona sebebiyle öldüğü belirtilen kişilerin yaş ortalaması 80 ve istisnâsız hemen hepsi yüksek tansiyon, kâlp krizi veyâ organ hasârı gibi önceki hastalıklara sâhipti. Hattâ 60 yaşından genç olan bâzılarının, farkında bile olmadıkları şiddetli iç hastalıkları vardı”. Yâni insanların çok büyük kısmının koronadan değil, altta yatan hastalıklardan dolayı öldüğü görülmüş.

 

Korona-virüs küresel bir kuşatmadır. Birileri ahtapot gibi her yanı sarmaktadır. Zâten bu virüsün bulaşıcılığının yüksek olması ve her yere dağılması onların işi gibidir. Geçen yıl Eylül-Ekim aylarında kanalizasyonlarda korona-virüs parçacıklarının olduğu söylenmiştir. Bir-çok başka şüpheler de vardır.

 

Bilim-kurulu da pek bir şey yapamamaktadır ve sanki biraz da işe fazla karışmak istememektedir. Böyle olunca bilim-kurulunun da aslında bilim-kurgu olduğu açığa çıkmıştır. Korona değil “korna” görevi yapıyorlar. Hele kurulda olmayan biri var ki, bir felâket tellalı gibi ve sanki birileri tarafından görevlendirilmiş gibi sürekli ekranlara çıkıyor ve insanları paniğe sevk edecek laflar edip duruyor. Ağzından hiç hayırlı bir söz çıkmamaktadır.  

 

Anlaşılan, bundan böyle her-şeyimizin denetlemesine izin vermek zorunda kalacağız. Zîrâ maske ile HES ile adım attırmıyorlar. Devlet dâirelerinde işlerimiz görülmüyor. Aşı yapılmayanlara hizmet vermeyecekler. Bizi her türlü denetleyip yönlendirecekler. Böylece kendilerine bağımlı kılmış olacaklar. Kapitâlizme takla attırma tiyatrosu ve saçmalığıdır bu. Bu tiyatronun senaristliğini elbette küresel güçler yâni tâğutlar yapıyor. Elbette şeytanın ve nefislerinin fısıltılarının etkisiyle yaptıkları şeydir bu. Yoksa Allah rızâsı için değil.

 

2.0 hatta 3.0 insanlar oluşturmak ve insanları dönüştürmek için yapılan bir projedir bu. İnsanları adım-adım dönüştürmenin bir basamağı ve yada yollarından biridir.  Korona-virüs bir Romanı uyarlamasıdır.

 

Bu işin ortaya çıkarılmasının nedeni, küresel şeytanların insanları daha çok ve yoğun şekilde kontrôl altına alabilmek ve böylece istedikleri gibi yönlendirerek kazançlarına kazanç katmaktır, başka bir şey değil. Yoksa bunlar zâten insan düşmanı şerefsizlerdir. Tüm dünyâ ekonomilerini toptan mahvettiler. Sağlık, eğitim, ekonomi vs. her-şey bir yalanla çökertildi. İnsanların psikolojileri hepten bozuldu. Artık herkes depresif oldu. Bu durumun küresel güçlere getireceği kazançları ileride göreceğiz.

 

Demek ki neymiş; bu lâik-seküler-demokratik-liberâl-kapitâlist-feminist-emperyâl sistem, insanlara özgürlük falan getirmediği gibi özgürlüklerini elinden almaya çalışıyormuş ve bunun için de her türlü küresel yalanlar söylediği gibi acımasızca işler de yapabiliyorlarmış. Demek ki neymiş; İslâm-dışı tüm sistemler insan düşmanıymış. İslâm-dışı sistemleri övmek “küresel intihar” demekmiş.

 

Modernizmin yâni modern-bilim ve teknolojinin ve de medyanın söylediği her-şeye inanmanın, şişirdikleri her balona üflemenin netîcesini yaşıyoruz ve cezâsını çekiyoruz. Olan şey budur.

 

2020 yılında ortaya çıkan korona-virüs ve Kovid-19, “yeni tür korona-virüs”tür, “yeni çıkmış bir virüs” değildir. Korona-virüs ve Kovid-19 tâ Hz. Âdem’den bêri vardır ve kıyâmete kadar da her insanda olacaktır. 2020 yılında mutasyona uğrayan “yeni tür korona-virüs”ün öldürücülüğü değil ama bulaşıcılığı yüksektir.  

 

Duyduğunuz her-şeye hemen inanmayın. Duyduğunuz şeyler bir fitne de olabilir. Kur’ân bu konuda bizi uyarır ve şöyle der:

 

“Ey îman edenler!; eğer bir fâsık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişmân olursunuz” (Hucurât 6).

 

Koronaya yakalananlar yada yakalananları görenler, aslında korona-virüsün çok da etkili olmadığını görmelerine rağmen yine de ondan korkmaya devâm ediyorlar. Çünkü  hastalığın adı hastalıktan çok daha büyüktür.

 

Milyonlarca vâkâdan sâdece bâzıları gerçekten Covid-19. Üstelik, virüsle enfekte olan bir-çok kişinin hiç-bir belirti göstermediğini veyâ orta şiddetle belirtiler gösterdiğini unutmayalım. Enfeksiyon ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Ramazan Kenan Arıcan şunları söyler:

 

“Korona-virüse yakalanan 60 yaş altı hastalarda ölüm riskinin yüzde 1 civârındadır. Korona-virüs domuz gribinden daha ölümcül değildir. Türkiye’de yaşlılarda en çok ölüm nedeni akciğer enfeksiyonu. Buna da pek-çok virüs ve bakteri sebep olabiliyor. Bu 50 yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle. Enfeksiyona sebep olan ne kadar virüs ve bakteri varsa; bu mikroplardan birisi akciğer enfeksiyonu ile hastanın hayatını kaybetmesine sebep olabiliyor. Korona-virüsü de bu virüslerden biri. Korona-virüs bunu yapıyor da diğer virüsler bunu yapmıyor mu, yapıyor. 80 yaşındaki hasta için zâten yüksek risk var. Sıfırdan bağışıklık inşâ etmek yaşlılarda daha güç çünkü bağışıklık sistemleri zâten yavaşlamış ve yıpranmış oluyor. Bizim kullandığımız klâsik antiviral ilaçların bir bölümünün bu virüs üzerinde etkili olduğunu biliyoruz. ‘Bunun hiç-bir ilacı yok, çâresiz perişânız’ gibi algı yaratılıyor, öyle bir şey yok”.

 

Gribin, nezlenin ileri evresi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Abdurrahman Şenyiğit: “Aslında grip bir virütik enfeksiyondur. Yâni, gribâl enfeksiyonların çoğu corona virüs grubuna dayanıyor”.

 

Peygamberimiz bir hadisinde şöyle der: “Yüce Allah, insanlar topluca günah işlediklerinde, öğüt alıp tövbe etsinler diye onlara salgın bir belâ gönderir. Emr-i bi’l mâ’ruf ve nehy-i ani’l münker; ‘iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak’ ilkesini terk ettiklerinde, onları evlerinden dışarıya çıkamayacakları duruma düşürür. Allah’ı anmayı unuttuklarında ise, Dünyâ’dan lezzet almasınlar diye ölüm korkusunu onların arasında yaygınlaştırır” (el-Kâfi, c.4, s.145).

 

Eğer siz kendiniz birer mikrop, bakteri ve virüs hâline geldiyseniz, tüm mikrop, bakteri ve virüsler gelip sizi bulacaktır.

 

Korona-virüs bir balondur ve boom! diye patlatılmayı beklemektedir. Lâkin çok fazla şişirilmiş bu balon şişerken çok fazla gürültü çıkardığı gibi, patlayınca da çok gürültü çıkaracaktır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2020

 

 

 

Devamını Oku »