13 Mart 2016 Pazar

Tümdengelim Mi, Tümevarım Mı?



İnsanların kullandığı farklı düşünme yöntemleri vardır. Bu yöntemlerin hangisinin daha doğru bir yöntem olduğu tartışmaları eski zamanlardan bêri yapılır. Bu yöntemlerden hangisinin daha doğru olduğu, hangisinin sonuçta kesin ve doğru bilgiye ulaştığı-ulaştırdığı ve bu düşünme yöntemlerine göre yapılan çalışmaların sonucunun insanlara-canlılara ne gibi bir yarar-zarar sağladığıyla orantılıdır. Târihe baktığımızda, modern dönemde insanların-canlıların daha fazla zarar gördüğü âşikârdır. Bunun nedeni şudur: Tümdengelim yönteminde “doğal örnekliğe” göre bir düşünüş ve edip-eyleyiş vardı. Bu nedenle de insana ve canlı-cansız varlıklara bir zarar verilmiyordu. Fakat modernizm ile berâber bu doğallık bozuldu. Çünkü “tümdengelim” düşünme yöntemi, “tümevarım”=parçacı düşünme yöntemi ile değiştirildi.

Tümevarım yöntemi seküler bir yöntemdir. Aşırı akılcı bir yöntemdir. Sonsuz Akıl Sâhibi Allah’ın yarattığı kâinâtın, sınırlı akılla kesin ve doğru bir şekilde bilinebileceğini zanneder. Modern bilimin kurucularından Bacon, bilimin başlıca yöntemini tümevarım yöntemi olarak kabûl eder. Çünkü o da seküler ve “akılcı” bir düşünceye sâhiptir. Modernizm ile birlikte Allah-merkezli=tümdengelim düşüncesinden kopulmuş; insan-merkezli=tümevarım düşüncesine geçilmiştir. Bu aslında, “dînî-dinli” olandan, seküler=dinsiz olana bir geçiştir. Hasan Aydın bu konuda şöyle der:

“Bacondan îtibâren modern-bilimin en temel yöntemi olarak karşımıza çıkan tümevarım, bilimin sekülerleştirilmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Tümdengelim, Tanrının insan doğasına yerleştirdiği düşünülen a-priori bilgilerden ve kutsal metinlerdeki ana öncüllerden sonuç çıkarmaya dayanmaktaydı. Bu yönüyle tümdengelim temel öncüllerde vâr olanın ötesinde yeni bir bilgi vermek yerine, öncüllerdeki bilgilerin tikel durumlara uyarlanmasında işlevseldi. Bu yüzden tümdengelimin döngüsel (totolojik) bir karaktere sâhip olduğu, temel öncüllerde yer alanı aşan yeni bilgiler vermediği ileri sürülmüş ve bu özelliğinden dolayı güçlü eleştirilere uğramıştır. Oysa tümevarım, gözlem ve deney yapmaya, diğer bir deyişle bilim-insanlarının yüzlerini a-priori ve tanrısal olana değil, nesneler-dünyâsına, deneysel olana döndürmesi için zemin hazırlamıştır. Modern bilimin, tümevarımsal yapısı ve deney odaklılığı, onun ortaya koyduğu bilgilerin genel-geçerliliğini sağlamak için yeterli midir?”.

Bu iki düşünme yöntemi şunlardır:

Tümdengelim (Dedüksiyon): Genel ilkelerden hareket ederek tek-tek olaylar hakkında bir yargıya ulaşma yoludur. Kısaca, genelden özele ve genelden genele uzanan düşünme biçimi olduğu söylenebilir. Aristoteles’e göre zihin, hakîkati bu yol ile arar. Aristo; “Akla gelebilecek bütün seçeneklerin, almaşıkların birer-birer gözlemlenmesinin ve doğruluğunun ayrı-ayrı saptanarak bir yargının tümevarım yoluyla kesin olarak kanıtlanmasının olanaksız olduğunu” söyler.

Tümevarım (Endüksiyon): Tekil ve tikelden tümeli, özelden geneli çıkaran uslamlama yöntemi. Francis Bacon, bilimsel araştırma yönteminin felsefesel içeriğini saptayarak tümevarımı şöyle tanımlamıştır: “Bilmek için sınamak, gözlemlemek, olayları çözümlemek ve sonra ayrı olaylardan genellemeler yapmak ve sonuçlar çıkarma yöntemi”. Tümevarım yöntemi, bilimsel önemini 17. ve 18. yüzyıllarda kazanmış ve Francis Bacon, Galile , Newton ve John Stuart Mill’in katkılarıyla bir hayli gelişmiştir. Bugün iki türlü tümevarım ayırt edilmektedir: Bir sınıfa giren bütün öğelerin incelenmesi sonucu olan “tam tümevarım”; bütün öğelerin incelenemeyeceği durumlarda zorunlu olarak başvurulan ve çok sayıda öğenin incelenmesiyle yetinen “eksik tümevarım”. Eksik tümevarımlarda varılan sonuç “belki”li bir sonuçtur. Örneğin bir-çok kedinin kuyruklu olduğuna bakarak bütün kedilerin kuyruklu olduğu yolunda tümevarımsal bir sonuç çıkarırız. Ne var ki Man Adaları’nda yaşayan kediler kuyruksuzdur. Bu yüzden “bütün kediler kuyruklu değildir” dememiz daha doğru olurdu. (felsefe.gen.tr).

“Sosyolojinin Alanı ve Yöntemleri” adlı yazıda yöntemlerin tanımı ve örneği şu şekilde yapılır:

1-Tümdengelim: Tümdengelim, gerek akıl gerekse gözlem ve deney yoluyla elde edilmiş genel bir ilkeyi ayrı-ayrı olaylara uygulamaktır. Başka bir deyişle, “özelin bilgisini genel yargılardan çıkarmak”tır. Örnek:

Toplumsal değişmenin çok hızlı olduğu dönemlerde suç-oranı artar.
İstanbul’un toplumsal değişme hızı çok fazladır.
O hâlde İstanbul’da suç-oranı artar.

Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, tümdengelim yöntemi bize yeni bir bilgi vermez. Genel yargıların içerisindeki saklı olan bilgileri açığa çıkartır.

 2-Tümevarım: Tümevarım, gözlenen tek-tek olgulardan yola çıkarak genel yargılara ulaşmaktır. Başka bir deyişle, tümevarım özelden genele giden bir akıl yürütme türüdür. Örnek:

Gözlediğim Seyrek Köyü’nde köyden kente göç-oranı azdır.
Gözlediğim Ortaklar Köyü’nde köyden kente göç-oranı azdır.
Gözlediğim Yanıklar Köyü’nde köyden kente göç-oranı azdır.
Gözlediğim Geren Köyü’nde köyden kente göç-oranı azdır.
O hâlde sulu tarımın yapıldığı köylerde köyden kente göç-oranı azdır”.

3-Anoloji: Anoloji, iki benzer olay arasında karşılaştırma yaparak sonuca ulaşmaktır. Örnek:

Arjantin’de enflasyon oranı yüksek olduğundan toplumsal muhâlefet fazladır. Yunanistan’da da enflasyon oranı yüksektir. O hâlde, Yunanistan’da da toplumsal muhâlefet fazladır.

Anolojinin tümevarım yönteminden farkı şudur: Tümevarım, özelden genele bir akıl yürütmedir, Anoloji ise özelden özele bir akıl yürütmedir.

4-Birleştirici Yöntem: Birleştirici yöntemde, incelenen toplumsal olay ile ilgili olan diğer olaylar da göz-önüne alınarak açıklamalar yapılır. Çünkü, toplumsal olaylar bir bütündür. Araştırmacı da toplumsal olayların karşılıklı bağlılığına ve etkileşimine dikkat etmek zorundadır. Birleştirici yöntem her ne kadar yöntem olarak anılsa da başlı-başına yöntem olmaktan çok, bir yöntem ilkesidir.

Galilei, kendisinden önce de ileri sürülmüş olan bir yöntem anlayışına, bilimsel araştırmada deneyden kalkmak, yâni tümevarımı (inductio) kullanmak gerektiği savına karşı şunları söyler:

“Empirizmin anladığı gibi olan tümevarım, hiç-bir zaman değeri olan bilgilere vardıramaz. Çünkü böyle bir tümevarımın tam olması için bütün hâllerin gözden geçirilmesi gerekir, bu da yersiz bir iştir; bu hâllerin sayısı sonsuz olup da hepsi gözden geçirilemiyorsa, o zamân da tümevarım eksik kalır, dolayısıyla da güvensiz olur. Tek-tek hâlleri sayıp gözden geçirmekle yetinen bir tümevarım, hiç-bir zaman tümel geçerliği olan önermeler ortaya koyamaz”.

Aristo, dedüktif=tümdengelimi savunurken, modern-bilimin kurucularından Bacon, endüktif=tümevarımı savunur. “Modernizm kırılması” işte bu, “tümdengelimden tümevarıma yapılan bir dönüş”ün sonucudur ve Françis Bacon ile başlamıştır.

Karl Popper’e göre doğada herhangi bir olayı veyâ olguyu tümevarım ile doğrulamak olanaklı değildir. Örneğin “tüm kuğular beyazdır” önermesini tümevarım yoluyla gözlem ve deneyle doğrulamak olanaksızdır. Tüm kuğuların beyaz olduğunu göstermek olanaksızken, bir tek kuğunun başka renk (örneğin siyah) olduğunu göstermek daha kolaydır. Bir genel önerme tek bir yanlışla çürütülebilir. Bu yüzden Poper’e göre bilimin yönteminin tümevarım değil tümdengelim olması gerekir.

Tümdengelim “niçin”i, tümevarım “nasıl”ı açıklar. Fakat tümevarım “nasıl”ı mutlak kesinlikte açıklayamamıştır ve aslında hiç-bir zaman da açıklayamaz. Yâni “nasıl”lığın açıklamasının bir sonu ve kesinliği yoktur. Oysa “niçin”lik kesindir ve onu bildiren de ancak Allah’ın vahiydir.  

“Tüm insanlar ölümlüdür” önbilgisi (tümdengelim), tek-tek insanların da ölümlü olduğunu kısa yoldan kolayca gösterir. Fakat Ahmet, Mehmet, Ali, Veli, Ayşe, Fatma… vs. tüm insanların ölümlü olup-olmadığını gözlemleyerek “demek ki tüm insanlar ölümlüymüş” genel yargısına varmak imkânsız olduğundan zaman-isrâfından başka bir şey değildir. Zâten ölüm herkes için kesin gerçektir. Ölümün kesinliğini araştırmanın anlamı yoktur. Tümel önerme varken tikel önermeye baş-vurmaya gerek yoktur. İşte vahiy, tümel bir önermedir ve bu “tümel önermeye göre hayâtı değerlendirmek” en doğrusudur. Tabî ki, vahiy tümel önermesiyle “sınırlı ara tikel önermeler”de bulunulabilir. Bu, “nasıl”lığı anlamakta fayda verecektir.

Tümevarım yöntemi varsayımlardan hareket eder ve konusu varsayımlardır. Bu yöntemi kullananlar varsayımların gerçek ve kesin olup-olmadığını anlamak için sürekli deney-ölçüm yaparak doğru sonuca ulaşmayı düşünür ve bu yolda çalışmalar yaparlar, fakat genellikle net doğru bir sonuca değil, “geçici sözde doğrulara” ulaşabilirler.

Tümevarım parçacı bir yaklaşımdır, parçalardan bütüne gitmeye çalışır, fakat parçalar birleştirildiğinde bir-türlü bütüne varılamaz. Çünkü bütün, parçaların toplamından başka ve daha fazla bir şeydir. Parçalar birleştirildiğinde hiç-bir zaman bütünün aynısı olmaz. Meselâ bir cam-bardak kırıldığında ve bütünlüğü bozulduğunda, yâni tümdengelim özelliğini kaybettiğinde; parçaları tekrar birleştirerek (yâni tümevarım yöntemiyle) o kırılan bardak ilk şeklini hiç-bir zaman almaz-alamaz. Çünkü onun o “kendiliği” bozulmuştur ve kendilik/orijinâllik “bir kereye” mahsustur. Gestalt Psikolojisi’ne göre bütün, onu oluşturan parçaların toplamı değil, daha fazlasıdır. Hiç-bir şeyin tıpa-tıp aynısı yapılamaz. Zîrâ Allah’ın yaratma sanatı ve sünnetullahı bu şekilde işler. Bir şey parçalarına ayrıldığında, artık tekrar tam anlamıyla o eski hâline döndürülemez. Zâten Termodinamiğin 2. Yasası olan Entropi Kânunu da buna izin vermez. Çünkü her-şey zamanla daha kullanışsız olmaya doğru ilerler. Bardağın yapısı bozulduğunda yâni entropiye uğrayıp durumu değiştiğinde, tekrar eski durumuna gelmesi söz-konusu değildir.  

Tümevarım yöntemi, “Amerika’yı yeniden keşfetmek”tir. Çünkü tümevarım yöntemi düşüncesiyle yapılan çalışmalar, “zâten ortada duran şey”in içeriğine bakarak tekrar anlamaya çalışmaktır ki; bu yöntemle o şey hem “kendisi” ve orijinâli gibi anlaşılamaz, hem de yeniden anlamaya çalışarak absürd bir iş yapılmış olur. Çünkü o şey zâten oradadır. “Eğer o şeyde zararlı olan bir bozulma ve başkalaşma yoksa”, onu tümevarım yöntemiyle, yâni parçalama yöntemiyle “ne olduğunu anlamak için” araştırmanın bir anlamı yoktur. O şey en mükemmel hâli ile zâten ortadadır çünkü. Fakat o mükemmel durumda bir bozulma varsa, ancak o zaman “tümdengelim-merkezli doğal bir tümevarım yöntemi” kullanılarak o şeyin bozulmasına sebep olan şey incelenebilir.

Tikel “tümel” üzerinde, tümevarım da mecbûren tümdengelim üzerinde çalışabilir. Tümel olmasa tikel, tümdengelim olmasa tümevarım olmaz. O hâlde doğal ve doğru olan şey, tümdengelim merkezli tümevarım yöntemidir.

Tümdengelim yöntemi kıyaslama yöntemidir. Zâten ancak o şekilde doğru bir yargıya ulaşılabilir ve gerekli doğru müdâhale yapılabilir. Tıp alanında tümevarım yöntemi (modern tıp) kullanıldığı için, hastalıklara gerçek çâre (şifâ) bulunamıyor. Hâlbuki tümdengelim-merkezli doğal bir tümevarım yöntemi uygulansa, (modern tıp destekli doğal tıp), hastalıklar bu kadar çeşitlenmeyecek ve “şifâ”ya yâni kesin sonuca ulaşılacaktır.

Doğal bir tümevarım olmalıdır. Tümevarım “doğal” olursa yâni tümdengelim-merkezli olursa ancak birlikte çalışabilir ve birbirlerine yardımcı olarak birbirlerini tamamlayabilirler.

Tümdengelimci yöntem bütüncü; tümevarımcı yöntem ise ayrıntıcıdır. Her-şeyi aşırı ayrıntılar ve anlamsızlaştırır. Çünkü bir şeyi aşırı incelediğinizde, ayrıntıladığınızda ve parçaladığınızda, artık incelemenin konusu olan şey “o şey” değildir. Çünkü onu artık “bütün” olarak incelemiyorsunuzdur. Bu nedenle de o şey artık anlamsızlaşmıştır. Çünkü aşırı anlamaya çalışmak, ona aşırı anlamlar yüklenmesiyle anlam-fazlalığına sebep olur. Artık onun tek bir anlamı değil, bir-çok anlamı vardır ve bu nedenle de o şey artık “kendisi” olmaktan çıkmış ve anlamsızlaşmış ve anlaşılamaz hâle gelmiştir.

Doğal tümevarım yönteminde parçalar da doğaldır. Meselâ “menemen yemeği” yapmak için kullanılan domates-biber-soğan-yumurta vs. de bütün ve doğal olduğu için, onların tümevarım yöntemiyle birleştirilmesiyle gerçek ve doğru bir sonuca ulaşılır ve ortaya güzel bir “menemen yemeği” çıkar.

Tümevarım yöntemiyle yapılan işlem, “parçalayarak anlama” yöntemidir, yâni doğallığı bozmadan anlama yolu değildir. Bu nedenle bu yöntemle gerçek bir sonuca ulaşılamaz. Daha doğrusu tümevarım yönteminde teorik bir sonuca ulaşılır fakat o şey pratikte teorinin dediği sonuca ulaşmaz. Meselâ “su” için “2 hidrojen 1 oksijendir” denir. (Gerçi daha geniş bir formülü var). Fakat 2 hidrojen ve 1 oksijen birleştirildiğinde su oluşmaz-oluşmuyor. Yapılan deneylerde bu yöntemle su oluşturulamamıştır. Çünkü suyun oluşması için çeşitli muazzam şartlar da gerekir ki bu şartları insanoğlunun sağlaması mümkün değildir. Bu nedenle suyu bir tek Allah yaratabilir. Yâni su üretilemez, yaratılır. 2 hidrojen 1 oksijenin birleştirilmesiyle suyun oluşamamasının nedeni, onun bütünlüğünün bozulmasındandır. Dediğimiz gibi; bütünlüğü bozulan şey eski hâline gelemez. O şey orijinâl olduğu için, parçalarının da orijinâl olması gerekir çünkü. Suyu oluşturmak için “orijinâl 2 hidrojen” ile, “orijinâl 1 oksijen”e sâhip olmanız gerekir ki bunlar sâdece yine suda vardır ve suyun buharlaşıp yükselmesi ile o özel şartlarda ve durumlarda birleşerek yağmuru yâni suyu oluşturur.

Modernizm ve modern-bilim, tümdengelim yöntemini uygulamaktan kaçınır ve parçacı olduğu için tümevarım yöntemini kullanır. Fakat dediğimiz gibi, bu düşünme yöntemi ile kesin bir sonuca bir-türlü ulaşılamaz ve zâten, “bilim mutlak bilgiye ulaşamaz, olanı inceler” derler ki bu, bilimin sürekli izlenmesi gerektiği ve her dediğinin, bir-süre sonra “diyeceği” başka bir şeye kadar o şeyin kabûl edilmesi demektir. Fakat başka bir şeyi söylediğinde, artık eskiyi terk-edip yeninin kabûl edilmesini dayatır. Bu durum, insanları bilime yada moderniteye kilitlemektir ki, modernizm zâten bu şekilde hayâtiyetini sürdürür ve insanları-toplumu bu yolla kontrôl eder.

Thomas Samuel Kuhn, bilimde kullanılan tümevarım yöntemini eleştirirken şunları söyler:

“Doğada gözlemlenebilen düzenli ilişkilerin (nedensel ilişkilerin) ileride de geçerli olacağını, yâni geleceğin aşağı-yukarı şimdiki zaman gibi olacağını söyleyen endüksiyon (tümevarım) ilkesi mantıksal ve psikolojik bir yanılsamadır. Bâzı nesnelerden, aynı tür bütün nesnelere yapılan tümevarımcı ampirik genellemeler geçerli değildir, çünkü eldeki kanıtların ötesine geçmektedirler. Gözlem/bilgi kısıtlı, deneyim ise sonsuz olduğuna göre de, tümevarımın bilime bir temel olamayacağı, bilimsel kuramların da deneyim tarafından hiç-bir zaman tam olarak doğrulanamayacağı sonucu çıkar. Mantıksal pozitivizm ve yirminci yüzyıldaki tüm diğer bilim-felsefesi girişimleri, bu sonuçlarla hesaplaşmak üzere ortaya çıkmıştır. Mantıksal pozitivizmin bulduğu çâre, matematiksel olasılık (probabilite) kuramını kullanarak bilimsel kuramlara gözlemin sağladığı dayanağın derecesini saptamaktır. Yeni bilgi, tümevarım yada olasılıkçı bir çıkarım değil, kişilerin düş-gücü ile ortaya attıkları bir-takım tasarılar ve hipotezlerdir, fakat bu hipotezler veyâ varsayımlar dâima çürütülmeye ve eleştirilmeye açıktır, bunun için ortaya atılmışlardır”.

Gestalt psikolojisine göre insanlar çevrelerini parça-parça (tümevarım) değil, bütün olarak (tümdengelim) algılamayı öğrenirler.

İlk önce “ağaç” vardır “tohum” değil; ilk önce “tavuk” vardır “yumurta” değil. Ağacın kendisi varken tohum sürecinden bahsetmek sonucu değiştirmez. Fakat ağacın oluşum süreci hakkında bilgi verir ki, insan bu tür bilgiyi açığa çıkarabilen ve içselleştirebilen tek varlıktır. Tümdengelimimi göz-ardı ederek tümevarım yöntemini kullanmak yakın-uzak vâdede insanı mutlakâ yanlışa götürür ve hakka-hakîkate ulaştırmaz. Tümevarım, tümdengelimin gölgesinde çalışabilir. Çünkü en yüksek bilgi-biçimi, doğrudan-doğruya tümdengelim ve dolaysız algılama şeklinde olandır.

Tüm; “bir şeyin bütünü”, “tamâmı” demektir ki Allah ile ilgilidir ve bu nedenle de “bütün”, mûcizevî bir özelliğe sâhiptir. Tümdengelim, Allah’ın mûcizevî bir şekilde yarattığı; parçalandığında büyüsünün bozulduğu ve artık geri toplandığında anlamsızlaşan ve bütüne tekrar kavuşamayan büyülü bir yaratılış olan kâinat ve hattâ fizik-ötesi âlemle ilgilidir. Tümdengelim, “Allah’tan gelim” demektir. Son 250-300 yıl öncesine kadar insanlar tümdengelim yöntemini kullanırlar ve araştırıp yapacakları bir işte bile tümdengelim yöntemini baz alarak yâni Allah-merkezli bir düşünüş sergileyerek o şeyin doğallığına dokunmadan, yâni “doğal bir tümevarım yöntemiyle” sonuca ulaşmaya çalışırlardı ki bu yöntem hiç-bir şeye zarar vermeyen bir yöntem olduğu gibi, kesin ve doğru sonuca ulaşan da bir yöntemdir. Fakat modern insan ve bilim, o mûcizevî yaratılışı parçalayarak onun büyüselliğini bozdu ve insanlar doğal bozulmanın doğal cezâsını çekti-çekiyor. Bakıldığında içi ferahlatan gökyüzünü aşırı inceleyerek yâni parçalayarak anlamsızlaştırdılar. Artık insanlar gökyüzüne-kâinâta baktığında farklı şeyler görmeye başladı ve baktığı şey onu tatmin de etmiyor. Eline alıp kokladığında mutluluk ve huzur veren rengârenk bir çiçek artık onun için anlamını kaybetti. Çünkü çiçeğe bakınca çiçek görmüyor. Çiçeğin kimyâsal ve atom-altı yapısını görüyor. Zâten artık çiçeklerin eski kokusu da yok. Tümevarıma döneli hiç-bir şeyin eski tadı kalmadı vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016



















Devamını Oku »

12 Mart 2016 Cumartesi

Batı’yı “Öteki” Îlan Etmek


“Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

 

Aslında müslümanarın ebedî ve ezelî ötekisi Şeytan’dır. Fakat şeytanı sâdece kişisel ve soyut anlamda “öteki” îlan etmek Dünyâ’daki sorunları-zulümleri bitirmiyor. Yâni sâdece “içimizdeki şeytan”ı ötekileştirmek yetmiyor, “dışımızdaki şeytan”ın da ötekileştirilmesi gerekiyor ki zulümler bitip hak ve hakîkat ortaya çıksın ve adâlet herkes için Dünyâ’da hâkim olsun. Zîrâ müslümanları “öteki” îlan eden batı toplumları, bu nedenle 1.400 yıldır müslümanlarla uğraşıyor ve bu konuda el-birlik hareket ediyorlar.

 

Batı toplumu, modern zamanlarda bir-birleri ile bir-çok savaşlar yapmışlardı; 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları, 1. ve 2. Dünyâ savaşları gibi bir-birlerini yedikleri bir-çok savaşlar. Bu savaşlarda hep kendileri kaybetmişler ve zarar görmüşlerdir. İşte bu nedenle buna bir çözüm aramışlar ve kendi içlerinde savaşmamak için başka birilerine düşman olmak ve onları “öteki” îlan etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü Şeytan, batı’nın-hristiyanların “kadim ötekisi” değildir. Öteki olarak şeytanı ötekileştirmemişler ve onu (şu-anda müslümanların da yaptıkları gibi)  sâdece “kişisel öteki” olarak görmüşlerdir. Zâten hristiyanlık genelde “kişiselliğe” önem veren bir dindir.

 

Gerçekten de bir toplumun “öteki”si olmadığında kendi içinde didişmeye ve savaşmaya başlar. Fakat öteki îlan edilecek olan nedir ve kimdir?. Öteki olarak, “insan” ötekileştirildiğinde, ötekileştiren toplum kendi içinde didişmeyi ve savaşmayı bırakarak birlik olup öteki îlan ettiği ile didişip savaşmaya başlar ve böylece kendi içinde birliği sağlayabilir. Fakat bu durumda “öteki” îlan ettiğini sömürür ve kullanmaya başlar. Ona sürekli bir tasallut kurar. Yâni zulmeder. Bu nedenle de insanın çilesi bitmez. Sâdece “mazlum insan kesimi” değişir. Yâni bir coğrafyadaki insanlar zulümden kurtulurlarken, diğer coğrafyadaki insanların mazlûmiyeti başlar. Dolayısı ile yine sâdece “insan” kaybeder. Dünyâ’nın tamâmına uygulanacak bir adâlet, merhâmet ve huzur düşüncesinden uzak olan batı ve hristiyan (“nasara” değil) toplum, böylelikle Dünyâ’yı yakıp yıkıyor ve kendi çıkarı için insana yakışmayacak tavırlar sergiliyor. Zamanla merhâmetten tamâmen uzaklaşan batı toplumları, tüm Dünyâ’yı hem sömürüyor hem de yakıp yıkıyor. Bunu el-birlik içinde gerçekleştiriyorlar. İslâm, bu derece bir ötekileştirmeyi kabûl etmez.

 

Aslında batı kendi içinde mutlak bir birlik içinde değildir ve gerek eski zamanlardaki savaşlardan, gerekse milliyetçi-ırkçı üstünlük iddialarından kaynaklanan kinler sebebiyle bir-birleriyle gerçek bir dostluk hâlinde değildirler, olamazlar da. Fakat öteki îlan ettiklerine karşı birlikte hareket etmek zorunda olduklarının da farkındalar. Aksi-hâlde bir-birleriyle çekişmeye başlıyorlar çünkü. Zâten bu, sünnetullah gereği böyledir:

 

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

 

Demek ki kim bir-biriyle çekişmeyi bırakıp da birlik olursa bir güç elde eder ve hâkimiyet kurar. Allah bu hâkimiyeti mü’minlerin kurmasını istiyor. Zîrâ ancak vahye göre kurulacak olan birliğin sonunda huzûra ulaşılır.

 

Ölümden çok korkan ve ölmemek için her-şeyi yapmaya çalışan batı, bu sahte birliği ölümden kurtulmak için kurmuştur. Bu nedenle de kendilerini tam olarak garanti altına almadan öteki îlan ettikleriyle savaşamazlar ve mücâdele edemezler. Kur’ân bunu şu şekilde belirtir:

 

“Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir” (Haşr 14).

 

Gerçek bir birlik oluşturamamış olmaları ve sağlam bir âhiret inançlarının olmaması onları bu şekilde davranmaya iter. Müslümanların-mü’minlerin gerçekleştirecekleri birlik ise bunun gibi değildir. Çünkü mü’minlerin ulaşmayı istedikleri gerçek hayat “cennet hayâtı”dır ve bu nedenle ölümden diğerleri gibi korkmazlar.

 

Mü’minlerin gerçek ötekileri şeytan olduğu için, diğerlerini (batı’yı) “dost olmama” anlamında sûni ve geçici olarak ötekileştirirler, ötekileştirmelidirler. Zâten Kur’ân, onlarla dost olunup onlar gibi davranıldığında aynen onlar gibi olunacağını söyleyerek, insana karşı mutlak bir ötekileştirmenin ve zulmün yapılmaması için onlarla “dost” olunmamasını ister:

 

“Ey îman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar bir-birlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez” (Mâide 51).

 

Müslümanların mevcut hâl-i pür melâllerinin nedeni, müslümanları “öteki” îlan edenlerle dostluk kurmaları ve üstelik bu dostluğu, mü’minleri bırakıp da yapmalarıdır. Hattâ mü’minlerin aleyhine olan bir dostluk kurma biçimidir bu. Öyle ki; kâfirlerle-düşmanlarla birlik olarak mü’minlerle savaşıyorlar. Mü’minlere karşı kâfirlere yardım ediyorlar. Çünkü kâfirleri dost îlan etmişler ve mü’minleri ise ötekileştirmişler ve düşman îlan etmişler. Yâni batı’nın ötekileştirmesine ayak uydurmuşlardır. İşte mü’minlerin anasını ağlatan nokta budur. Müslüman devletlerin lîderleri, kendilerini öteki îlan edenlere yaltaklanarak onlarla dostluk kuruyorlar ve onların direktiflerine göre hareket ediyorlar. Allah’ın emrine, Kur’ân’ın âyetlerine ve  Peygamberin örnek uygulamasına (sünnet) rağmen. Bu nasıl bir îmansızlık, nasıl bir eziklik ve nasıl bir komplekstir?. Nasıl bir yenilmişlik psikolojisidir?.  Bu nasıl bir korkudur ki kendini “öteki” îlan edenlere bunun için destek oluyor?. Stockholm Sendromu (tecâvüzcüsüne âşık olmak) bu değil midir?. Müslümanlar nasıl bir sendroma kapılmışlardır?. Özellikle laik-demokratik müslüman(!) ülkeler öyle bir duruma gelmiş ki; Kur’ân’ın ana-kavramlarını duyduklarında hem korkup benizleri atıyor hem de o kavramlara düşman oluyorlar. Hattâ o kavramları batı düşüncesi merkezinde aşırı yoruma tâbi tutarak anlamını değiştirmeye kalkıyorlar. Cihad, hizbullah, direniş vs. gibi İslâm’i kavramları sanki şeytan âyetleri gibi görüyorlar. Neredeyse “müslüman” sözünden bile irkilir oldular ve “müslümanım” demekten utanır hâle geldiler. İşte bu, bir cezâdır. Bu cezâ kendini zillet ile gösterir-gösteriyor. Öyle bir zillete düşülmüş ki, müslümanlar kendilerini zillete düşürenlere hayran olmuşlarken; müslüman kardeşlerine düşman olmuşlar. Hem de açlıktan-susuzluktan ölen, üzerlerine bombalar düşerek parçalanan, üstelik kendilerinden feryât-figân yardım isteyen kardeşlerine kin duyabilecek kadar olan bir düşmanlık. Çünkü biz laik-demokratik-modern bir ülkeyiz ya!.. “Üçüncü Dünyâ”nın ilkel insanlarıyla dostluk kuracak değiliz ya’; tabî ki de modern batı’yla dostluk kuracağız ve onlarla iş-birliği yapacağız…

 

Batı’yla dostluk kurup, onlarla iş-birliği yapabilirsiniz. Hattâ bırakın batı’yı, şeytanla bile dost olup onun direktiflerini harfîyen yerine getirebilirsiniz. Fakat; bunu müslüman-mü’min olarak yapamazsınız. Böyle bir şey imkânsızdır. Ne Kur’ân’da, ne de Peygamber örnekliğinde buna yol bulamazsınız. Çünkü buna müslümanlık-mü’minlik değil, münâfıklık  ve hattâ kâfirlik denir. Münâfık ve kâfir olmadan bu dostluk kurulamaz ve devâm edemez.

 

Müslümanlar mevcut zulümden ve adâletsizlikten kurtulmak istiyorlarsa, şeytanı “ebedî ve ezelî öteki” îlan ederlerken; batı’yı da “geçici öteki” îlan edeceklerdir. Onlarla dost olmayı bırakacaklar ve kendi içlerinde kardeşliği kurup dost olacaklardır. Böylelikle birlik olup bir güç hâline geleceklerdir. Maddî ve mânevi bir güç. Zâten hak ve bâtılın ayrılması ve açığa çıkması için bu bir zorunluluktur. Kâfirlere karşı “siyâsal bir hicret” gerçekleştirmeli ve onlardan uzaklaşılmalıdır. Böylelikle mü’minler gerçek bir toplum kurarak hakkı ortaya koymalıdırlar ve sonuçta da bâtıl dımdızlak ortaya çıkmalıdır. Hak ve bâtıl ayrılmadıkça ne hakkın ne olduğu ne de bâtılın ne olduğu belli olmaz. Hak ve bâtıl bir-birine karışır ve hak, bâtıl zannedilirken; bâtıl da hak zannedilir ve insanlar kötülük işleye-işleye iyi iş yaptığını sanır:

 

“De ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

 

Batı hristiyanlığını yâni Hristiyanlığı “Nasara’” saymak çok da doğru olmaz. Çünkü hristiyanlık Roma’nın kendi kodlarına ve köklerine uygun olarak seçerek kabûl ettiği pagan sentezli bir dindir. Nasrâniliğin-İseviliğin hristiyanlığa dönüştürülmüş şeklidir. Böylece ortaya “greko-romen hristiyanlık” çıkmıştır. Zâten batı’nın greko-romen uygarlığı tâkip etmesi, hristiyanlık adı altında yapılır. Batı, işte bu zihniyetle İslâm’ı ötekileştirmiştir ve bunu yapmaya devâm etmektedir. Celaleddin Vatandaş bu konuda şunları söyler:

 

“Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini ‘batı’ olarak lanse etmiş ve müslümanlara Serazenler adını takmıştır. Genel olarak ‘hristiyan olmayan’ anlamına gelir. Hristiyan/seküler batı dünyâsı İslâm’ı her zaman düşman olarak görmüş, sâdece bâzı zamanlarda bu düşmanına yönelik gerçek duygularını kısmen örtme ihtiyâcı hissetmiştir. İslâm ve müslümanlar, Hristiyan/seküler batı’nın ‘1400 yıldır değişmeyen öteki’sidir.

 

Hristiyanlığın ‘son ve doğru din’ olma iddiâsını sona erdirdiği için İslâm’ı düşman îlân eden Kilisenin kontrôl ve yönetimindeki batı’nın, İslâm’a yönelik husûmeti, Kilisenin çöktüğü çağda da değişmedi. Kilise’nin yerine modernizmin mâbetlerini inşâ eden, dînî hayâtın her biriminden kovan modem batı’nın bu yeni dönemdeki en önemi vaâdi ‘özgülük’ idi. İnsanı bütün esâret bağlarından kurtaracaktı. Dediğini kendisi için büyük oranda gerçekleştirdi. Fakat özgürlüğünü tanrısına rağmen inşâ etti. Bunu ise ilginç bir şekilde yaptı: Özgürlüğünü, hayâtında, düşüncesinde ve kâlbinde tanrısını öldürerek yaptı. Öldürdüğünün tahtına kendisi oturdu ve doğanın, evrenin, hakîkatin, insanın büyüsünü bozdu”.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Bir batı’lıya edebileceğiniz en büyük küfür ona ‘öteki’ demektir. Bu adamlar kendilerinin ‘asıl’ olduğu konusunda sınırsız bir komplekse sâhiptirler. Onlar moderndirler ve modernlik ‘târihin zirvesi’dir. Modernliğin ötesine geçilemez, modern olmayanlar için modernleşmekten başka bir ilerleme yolu bulunmaz”.

 

Batı’yı “öteki” îlan etmek, onlarla dostluğu kesip, yeniden mü’minlerle dostluk-kardeşlik kurmak demektir. Zâten batı, dostluktan anlamaz. Onlar sâdece kendi çıkarlarını (reel-politik) düşünürler ve başkalarının kötü durumları onları ilgilendirmez. Hattâ bu duruma sevinirler bile:

 

“Ey îman edenler! sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sînelerinin gizli tuttukları ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak-uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kin ve öfkenizle ölün!’. Şüphesiz Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir. Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isâbet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hîleli düzenleri’ size hiç-bir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır” (Âl-i İmran 118-120).

 

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

 

“Batı’yı öteki îlan etmek” demek, batı’nın bizi îlan ettiği gibi bir öteki îlan etmek değildir. Batı’nın ötekileştirmesi gibi bir ötekileştirme değildir. Dediğimiz gibi; mü’minlerin “mutlak ötekisi” şeytandır. Zâten İslâm’da insanın, batı’lıların yaptığı şekilde ötekileştirilmesi yasaktır, günahtır. Batı’yı öteki îlan etmek, hak ve bâtılın açığa çıkması ve tarafların ayrılması; ayrıca mü’minlerin bir-birleriyle didişmekten kurtulup kendi aralarında sıkı bir kardeşlik-bağı ve dostluk kurmaları için “geçici bir ötekileştirme”dir.

 

Batı’yı tümden ötekileştirmek de doğru değildir. Çünkü bu; “mümeyyiz akla” uygun bir davranış olmaz. İnsanların hepsi bir değildir zîrâ. Bu sebeple Allah Kur’ân’da bizi şu şekilde uyarır:

 

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah adâlet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost (veli) edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Mümtehine 8-9).

 

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda İslâm toplumu, câhiliye toplumu; câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun böyle olduğunu zannediyor. Bu durumdan ise müslümanlardan başka zarar gören yok. İşte bunu tersine çevirmenin yolu hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır ki bu ayrılık bir çeşit ötekileştirmedir. İşte ancak bu “geçici ötekileştirme” ile bâtıl açığa çıkacak ve hak ve adâlet ortaya konacak ve Allah’ın sözü yeryüzünde hâkim olacaktır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mart 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

11 Mart 2016 Cuma

Çıplaklık


Örtünme, ilk-insan ile başlayan bir uygulamadır. Şeytanın bir ayartması sonucunda çıplak kalan Hz. Âdem ve Havvâ, bu durumdan dolayı utanıp mahcûb olmuş ve hemen çıplak yerlerini örtmek için en yakındaki ağacın yapraklarını kullanmışlardı. Çıplaklığa mâruz kalmaları ya da çıplaklıklarını fark etmeleri, Allah’ın bir emrine aykırı hareket etmelerindendi. Yâni çıplak kalmaları bir cezâ idi. Olay Kur’ân’da şu şekilde anlatılır:

 

“Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zâlimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedî yaşayanlardan kılınmamanız içindir’. Ve: ‘Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim?. Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?’. Dediler ki: Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olacağız” (A’raf 19-23).

 

İlk refleksi örtünmek olan insanoğlu, târih boyunca çeşitli şekillerde ve farklı elbiselerle örtüne-gelmiştir. Fakat ne zaman ki takvâdan (sakınıp korkmak) uzaklaştılar, o zaman çıplaklaştılar. O hâlde, çıplaklığın bir numaralı panzehiri takvâdır.

 

“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (vâr-ettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler” (A’raf 26).

 

Günümüzde de insanoğlu yine Allah’ın emrine-sözüne aykırı hareket etmiş ve yine çıplaklıkla cezâlandırılmıştır ve cezâlandırılmaktadır. Zîrâ insanlar, günahlarının cezâsını, “yaptıkları üzerinden” görürler. Meselâ içki içmenin cezâsı, içki içmenin kendisidir. Artık kişi içki içecektir ve bunun çeşitli bedellerini (para, baş-ağrısı vs.) ödeyecektir. Yalan söyleyen kişi sürekli yalan söylemek zorunda kalacak; kumar oynayanlar kumardan vazgeçemeyecektir. İşte çıplaklığın cezâsı da, yine çıplaklıktır. Çıplaklaşan kişiler ve toplumlar, zamanla daha da fazla çıplaklaşacaklar ve çıplak olmak zorunda kalacaklardır.

 

Özellikle kadınlar için çıplaklık onların değerini düşürecektir. Çünkü çıplaklığın bir sonu yoktur ve “biraz daha kısa”, “biraz daha ince”, “biraz daha dar” vs.’in bir sonu gelmez ve eteğini biraz kısaltan kadın, bir zaman sonra biraz daha kısaltabilecektir. Çünkü bir sınır olmadığında hiç-bir sınır olmaz. “Kısa olan” ile, “bir parmak daha kısa” arasında fazla fark görmeyecek olan kadın, zamanla “azâmi kısalığa” kadar kısa giyecektir ve çıplaklık ayyuka çıkacaktır. Fakat bu durumda artık kadının bir “gizlisi” kalmayacak ve her-şeyi meydanda olan şeyin, bir-süreliğine sûni bir değeri varmış gibi görünse de doğal olarak değeri düşeceğinden, kadının îtibârını azaltacaktır. Ramazan Yılmaz:

 

“Örtü, rahatsız edici çeşitli tutum ve davranışlardan koruduğu gibi, aynı-zamanda hem güzelliğin bir göstergesidir, hem de olgun ve vakarlı bir kişiliğin simgesidir. Bu durum, kadınlarda olduğu gibi, tabiatta da böyledir; ağaçlar, yapraklarıyla ve kabuklarıyla, yapılar sıva ve boyalarıyla hem daha güzel, hem de dış etkilere karşı daha korunaklıdır. Yaprakları dökülmüş, kabukları soyulmuş ağaçlar, bir çalıyı andırdıkları gibi, aynı-zamanda dış etkilerle zaman içerisinde kuruyup yok olmaya mahkûmdur. Aynı-şekilde bir binâ, sıvasız, boyasız ve badanasız ise bir harâbeyi andırmakta ve zamanla yıkılıp gitmektedir” der.

 

Deniz, düğün, spor; çıplaklığı güyâ meşrûlaştıran üç şey olarak görülüyor ve insanlar denizde, düğünde ve sporda kolayca kolayca çıplaklaşabiliyorlar.

 

Çıplaklığı görece güzel-iyi-çekici gösteren şey, cinslerin bir-birlerine olan şehvetleridir. Bu şehvet “doğal” hâlinde normâl olandır. Fakat modernizm, bir “kışkırtma uygarlığı”dır ve çıplaklık, şehveti kışkırtıp zıvanadan çıkaran bir numaralı etkendir. Özellikle erkekler, kadınlara karşı en ufak bir detayda bile şehvet duyabilirler. Çünkü kadın bedeninin çekicilik oranı daha yüksektir ve erkek bu çekicilikten çok etkilenir.

 

Peki âyetteki; “çirkin yerlerinizi örtecek elbise cümlesindeki “çirkin yerler”e “çirkin” denmesinin nedeni nedir?. Şehveti bir-anlığına yok saydığımızda, mahrem yerler hakîkatten de çirkin olarak gözükecektir. Çünkü bedenin diğer tüm yerlerine göre mahrem bölgeler gerçekten de çirkindirler. Mahrem bölgeleri bize güzel gösteren şey şehvet ve alışkanlıktır, ön-kabûldür. Yoksa şehveti olmayanlar için mahrem bölgelerin bir güzelliğinden bahsedilemez. Çekici gelmez mahrem yerler şehvetsiz olanlara. Meselâ şehveti henüz gelişmemiş olan çocuklar için bir çekiciliği ve anlamı yoktur mahrem bölgelerin.

 

Şehvet aslında Allah’ın bir nîmetidir. Çünkü neslin sürmesini sağlar ve sosyo-psikolojik kültüre olumlu katkıları olur. Sağlığa da yararları vardır. Allah’ın, çıplaklığı önlemek isteyerek örtünülmesini emretmesinin nedeni, şehvetin kışkırtılarak ve insanın hayvâni yönünün açığa çıkarılarak haz-merkezli bir toplumun oluşmasını istememesidir. “Hayvâni” dememizin sebebi, hayvanların çıplak=elbisesiz gezmesinden dolayıdır. Fakat hayvanlar yaratılıştan kendilerine verilmiş güdülerine göre hareket ettiklerinden dolayı şehvetleri “doğal” durumdan çıkmaz ve normâl hâlde kalır. İnsan ise çift-boyutlu bir varlıktır ve Allah, insanın mânevi boyutunun kaybolması toplumun da yozlaşıp fesada uğramasına neden olacağından dolayı, insanların ve toplumun yozlaşmasını istememektedir. Bu nedenle de buna bir sınır getirir ve insan ilişkilerinde örtüyü hem bir süs, hem bir güvenlik, hem de toplumsal bir kural hâline getirmiştir.

 

Batı’nın ortaçağa “karanlık” demesinin nedeni, ortaçağda çıplaklığın ve erotizmin yok olma seviyesinde zayıflamasından dolayıdır. Zîrâ batı, aydınlığı çıplaklık zanneder ve çıplaklıkla özdeşleştirir. Buna göre ne kadar çıplak olursanız o kadar uygar olursunuz. Çıplaklaşmadan aydınlanamayacağı alttan-alta yerleştirilir. Bu düşünce tüm Dünyâ’ya olduğu gibi, aydınlanma(!) yoluna giren Osmanlı bakiyesi Türkiye’ye de dayatılmıştır. Dayatma sonuç vermiş ve Türkler (müslümanlar değil) çıplaklaşmayı modernlik ve aydınlanma zannetmişler ve tuzağa düşmüşlerdir.

 

Ortaçağda cinselliğin öcü gibi gösterilmesi hristiyanlıktaki yanlış telakkiden dolayıdır. Çünkü cinsellik ancak meşrûlaştırıldığında ve normâlleştirildiğine doğala ve fıtrata uygun olur. Batı ortaçağda bunu yapamadığı gibi modern çağda da yapamamış ve ortaçağda “tefrit” yaparken modern çağda ise “ifrat” şeklinde bir cinsellik ve çıplaklık ortaya çıkarmıştır. Çünkü batı, modern çağda, ortaçağda yaptıklarının tam tersini yapmakta ve yine dengesizce davranmaktadır. Celaleddin Vatandaş bu konuda şunları söyler:

 

“Avrupa toplumları için Ortaçağ, erotik kültürün yok olma düzeyinde zayıfladığı bir dönemi temsil etmektedir. Bunda hristiyan inanç ve anlayışı etkili olmuştur. İlk günah inancı üzerinden hareket eden hristiyanlık, bedeni tüm dünyevî isteklerinden soyutlamayı bir ideâl olarak takdim ederken, hazzın her türlüsüne karşı savaş açmıştı. İlk günah insanlığın kaderini etkileyen bir günahtı ve bunun sorumlusu da Havva idi. Ortaçağ’ın egemen söylemi, cinselliği Havva’nın ve onun tâkipçisi diğer kadınların işlediği bir suç olarak görüyordu. İlk günahın sorumlusu olan Havva, kadınların prototipi olarak görülüyor ve İblis’le işbirliği yaparak yeryüzünde kötülüğün yaygınlaşmasına sebep olan kişi olarak takdim ediliyordu. İffeti, yüceliği ise bâkire Meryem temsil ediyordu. Bu sebeple Havva çıplak, Meryem ise örtülüydü.

 

19. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde yeni bir tarzın rüzgârları esmeye başladı. Söz-konusu kadınlar, sanki nâmus ve ahlâka dâir ne varsa bir kenara koydular ve son derece ince ve yarı saydam elbiseler giymeye başladılar. Bunlar modem zihniyetin kadın anlayışının da ilk ve önemli temsilcileriydiler. Antik Yunan ve Roma’ya duyulan ilgiyle beslenerek,  ‘doğaya dönüş’ konseptiyle şekillenen bu yeni anlayış ve uygulama, kadın giyiminde Robe en chemise denilen, daha ziyâde bir iç çamaşırı gibi görünen kombinezon elbiseleri getirmiştir. Bu tip elbiseler, o zamâna değin görülmüş giysilerden daha fazla bedeni açığa çıkarıyordu; bu da kadın bedeninin, modem ve ilerici bir anlayışla kavrandığının sonucu olarak kabûl ediliyordu”.

 

Allah, bizden medenî bir toplum olmamızı ister. Medeniyet, örtünme demektir. Çıplaklık ise ilkelliktir ki ilk-insanın ilk ânı çıplaktı ve bu durum sâdece bir-anlığına süren bir çıplaklık durumu idi. “Potansiyel medenî” olan insan bir refleksle hemen bu çıplaklıktan kurtuldu. Medeniyet olmayınca ilkellik, tesettür olmayınca çıplaklık olur. Medeniyet “örtü” ile olacağından, tesettür bir medeniyet, çıplaklık ise bir ilkelliktir.

 

Âdem ile Havva çıplaklıklarını yâni ilkelliklerini fark ettiklerinde bir telaşla ve âni bir refleksle hemen çıplaklıklarını örterek o ilkellikten kurtulmak istediler. Modernizm ise bu-gün bu ilkelliği modernleştirerek geri getirmiştir. Modernizme göre çıplak kadın; “modern uygar kadın”; tesettürlü kadın ise; “geri kalmış ilkel kadın”dır. Neden tam tersi bir sonuca varılıyor?. Çünkü Allah’ın emri dinlenmediğinde otomatikman şeytanın-tağutların emri dinlenmeye başlar ki onların hükmü, Allah’ın hükmünün tam aksidir. Kadını soydukça soyan modernizm, kadını böylelikle ilkelleştirmiş ve medeniyetten uzaklaştırmıştır. Kadını soyup soğana çeviren modernizm, kadını “kullanılmaya hazır” hâle getirmiştir. Zâten soymadan kullanamazdı. Evet; çıplaklık ilkellik, örtünme ise medeniyettir. Modernizm, ilk örtüsü ev olan kadını evden çıkarınca, üstündeki diğer örtüleri çıkarması zor olmamıştır. Kadını neredeyse tüm örtülerinden soymuştur. Artık nerede duracağı belli de değildir. Modernizmin, “soyunan kadını” madden de “soyması” zor olmuyor artık. Kadını bedâvaya soymuş, fakat fâhiş fiyatlarla giydirmiştir-giydiriyor. Ahlâki değer tanımayan modernizm, kadını teşhir etmede görece bir sınır koyuyor fakat bunu, ürettiği sözde kıyâfetleri pazarlamak için sınırlandırıyor. Aksi-hâlde büsbütün çıplak bırakacak insanları.

 

Çıplaklık daha çok kadın üzerinden kendini belli ettiği için ve cezbedicilik kadında çok daha fazla olduğundan, örneklememizi genelde kadın üzerinden yapıyoruz. Bilindiği ve belgesellerde de izlendiği gibi; bir-çok “ilkel” tâbir edilen kabîlelerde kadınlar “üstsüz” olarak geziyorlar, açık bir şekilde çocukları emziriyorlar ve hiç kimse de bundan etkilenmiyor ve bunu doğal karşılıyor. Neden?. Çünkü ilkel bir durumdadırlar yâni medeniyetten yoksundurlar. İlkellik onlara çıplaklıklarını fark ettirmiyor. Biraz medenî olduklarında hemen çıplaklıklarını fark edecekler ve üstlerini bir şeylerle örtmeye çalışacaklardır.

 

Akıl zâfiyeti olanların bir-çoğunda çıplak dolaşma durumu vardır ve bâzıları tâmamen soyunup çıplak dolaşırlar. Çünkü aklı olmayan kişiler çıplaklığı-açıklığı a-normâl olarak göremezler. Bu nedenle de sakınmazlar ve utanmazlar. Çünkü çıplaklığın “ayıp” olduğunu değerlendirebilecek akıldan yoksundurlar. Bunun gibi; akılsızlık çıplaklığa meylediyorsa, çıplaklık da akılsızlığa meyleder ve çıplaklık zamanla akılsızlaştırdığından, ne kadar ahlak-dışı hâlde olunduğu fark edilemez. İnsanlar ancak akla ve medeniyete ulaştıklarında fark eder çıplak olduklarını ve hemen bir şeylerle ötmeye başlarlar bedenlerini.

 

Freud, cinsellik bağlamında; “insanların cinsel baskı altında tutulması onların psikolojilerini bozar” diyor ama cinselliğin görece baskı altında tutulduğu zamanlarda, insanların hem cinsellikleri hem de psikolojileri çok daha iyi idi. Asıl, çıplaklık psikolojiyi bozar-bozuyor. Zîrâ kişi, bir özeli kalmadığında kendini değersiz hisseder. Değeri yâni (Kur’ânî tâbirle) zîneti tamâmen ortalıkta göründüğünden, değer olarak kendisine bir şey kalmamıştır. Artık kendisine yada mahremine özel bir şeyi kalmadığı için toplumsal çekiciliğini ve câzibesini kaybeder ve insanların ona karşı ilgisi azalır. İnsanlar her zaman “gizli” olanın peşine düşer zîrâ. Açıkta olanı merâk edip peşine düşmek anlamsızdır. Böyle bir durumda kişi kendisini yalnız ve kötü hisseder. Çünkü insan, kendisine kayıtsız kalınmasını sevmez ve bu nedenle de büyük bir boşluğa düşer.

 

Giyinip örtünen ve sonradan tesettüre giren kişilerde oluşan o mutluluk hâlinin nedeni, örtünün doğasında bulunan o “doğal durum”un kazandırmış olduğu mutluluk hâlidir. İlkellikten kurtulmanın vermiş olduğu mutluluk. Zâten elbise giymenin özünde bir zevk vardır ve özellikle kadınlarda bu duygu çok fazladır. Çünkü kadınlar kendilerinde bulunan güzellik ve çekicilikten ve bu güzellik ve çekiciliği gösterme arzusundan dolayı açılıp-saçılmaya ve “göstermeye” daha meyyâldirler. Bunu önlemek isteyen Allah onlara Peygamber hanımları üzerinden şunu emreder:

 

“Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Ahzab 59).

 

“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (vâr-ettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. Onlar, çirkin bir hayâsızlık işlediklerinde: “Atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti” derler. De ki: Şüphesiz Allah, çirkin hayâsızlıkları emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’raf 26-28).

 

Tesettürlü kadın zımnen şöyle demiş olur: “Benim kişiliğim ile ilgilen, dişiliğim ile değil”. Çıplak kadın ise tam tersini söylemiş olur ve bu nedenle de çıplaklık aslında dişiliği aşırı bir şekilde ön-plâna çıkardığından, kişiliğin üstünü örter ve zamanla kişilik kalmaz. Artık çıplak kadın, karşı cinsin şehvetini kışkırtan bir nesne-obje durumuna gelir.

 

Kişi, çıplak olanı-çıplaklığı görmese de etkilenebilir. Yâni arkası dönük olan kişi, arkasındaki çıplak olandan etkilenir. Meselâ kör (âmâ) biri, çıplak yada açık-saçık olan bir kadının ortama saldığı o enerjiden etkilenir. Şu hadis bu konuda örnek olabilir:

 

“Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken, ashâb-ı kirâm’dan, görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıka-gelince, Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Resûlallah! bu zât âmâ değil midir?. O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevâbı verdi: “Evet (o âmâdır, görmüyor), ama siz de mi körsünüz?. Siz de mi onu görmüyorsunuz?. (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun)” (Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283).

 

Ayşegül Görmüş, çıplaklık hakkında şunları söyler:

 

“Kadınlar ‘kadınlar için’ giyinirler ama erkekler için soyunurlar. Eğer ortada bir çıplaklık varsa bu bir kadın için değildir, zîrâ aynı şey diğer kadınlarda da vardır. Fakat kadın giysilerle güzel bir kombin yapmış, takıp-takıştırmışsa bu diğer kadınlar için olabilir. Çünkü erkek kadının gözlerine yada tırnaklarına sürdüğü simi çok-çok büyük ihtimâlle zâten fark etmeyecektir. Yada kadının kolyesinin ortasında küçük bir kâlp olduğuna, parmaklarında küçük ‘eklem yüzükleri’ olduğuna yüksek oranla dikkat etmez. Bu tür incelikler diğer kadınlar içindir. Ama kadının mini eteği, göğüs dekoltesi, kalça şekli, sırt dekoltesi ve göbek dekoltesi bir kadın için değildir. Başka bir kadın kendinde olan bir şeye neden gıpta etsin ki?. Çıplaklık varsa bu erkekleri etkilemek içindir. Birini etkilemek için çok da ucuz bir yoldur. Kalıcı bir etki bırakmaz. Zîrâ dışarıda aynı yöntemle etkilemeye çalışan yüzlercesi vardır. Birinden sıkılan erkek diğerine koşar, zîrâ çıplaklığın hiçbir ‘gizem’i yoktur. Çıplaklıkta her-şey ortadadır, derinliği yoktur. Gizemi ve derinliği olmayan şey çabuk sıkar. Tesettür ise gizemlidir. Kadına değer katar ve onu yüceltir.

 

Yeni şeyler öğrenirken yaşadığını hissedersin. Hiç tanımadığın birini tanırken merak dolusundur. Eğer toysan, hayâtın anlamını bilmiyorsan onu anlamak için düşüncelere dalar, zihinsel haz alırsın. Bir şeyler ‘gizemli’ iken güzeldir. Gizemi gidince bütün büyüsü bozulur. Her-şeyi ortada olmak ve her-şeyi ortalıkta yaşamak ‘özgürlük’ değil ‘ruhsuzluk’tur. Zîrâ bâzı şeylerin kendine özel olması, bâzı şeylerin mahremiyet sınırları içerisinde yaşanması o şeylere ‘anlam ve mânâ’ katar. Hayat işte o zaman mutluluk verir. Modern insanın mutsuz olmasının sebebi her-şeyin serbest olması ve sınırı aşmasıdır. Bunlar hayâtın tadını alır götürür ve yaşamı anlamsızlaştırır. Yaşamı anlamsızlaşan insan elbette depresyona girecek ve psikolojik ilaçlar kullanacaktır”.

 

Çıplaklık bir fitnedir. Hem de bu fitne, çarçabuk yayılıp kısa-zamanda toplumu ifsâd edecek olan bir fitnedir:  

 

“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişân eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir” (Enfâl 25).

 

Modernizm bir “çıplaklık uygarlığı”dır. Modern çıplak kadın, şeytanın vesveselerine kanan kadındır. Ey çıplak (az giyinik) kadınlar ve erkekler!.. şeytan ve tağutlar sizi; “modern ve çıplak olduğunuzda “melek gibi” olacağınızı ve ebedî bir yaşama kavuşacağınızı” söyleyerek kandırıyor. Tıpkı şeytanın Âdem ve Havvâ’yı kandırdığı gibi.

 

Günümüzde çıplaklık bir îtibar kazanma şekline dönüşmüştür. Bu durum “doğal olana” bir karşı duruştur. Doğallık bozulduğunda mutlakâ bir bedeli olur. Allah’ın emri olan tesettür bozulduğunda ve tesettüre aykırı davranıldığında da çıplaklık olur ki, Dünyâ’daki bedeli-cezâsı “çıplak kalmak”tır. Evet; çıplaklık bir cezâdır. Tesettürsüzlüğün cezâsı.

 

Çıplaklık; günah, ayıp ve suçtur. İnsanı cennetten çıkarır mâzallah!.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mart 2016

Devamını Oku »

8 Mart 2016 Salı

Amacına Ulaşan Darbe: 28 Şubat


28 Şubat süreci, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in dış-işleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağan-üstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticâya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. 

28 Şubat’a neden 1960, 1971 ve 1980’deki gibi direkt “darbe” demiyorlar da “post-modern darbe” ve “süreç” diyorlar?. Çünkü bu darbe “modern” bir darbedir. Yâni modernlerin tertiplediği ve yoluna soktuğu bir darbedir. Evet; bu darbe “ülke-içi” olmaktan ziyâde “ülke-dışı” bir güdümlemeyle yapılmıştır. Modernlerin bu darbeyi plânlayıp eyleme sokmalarının nedeni, Yeni Dünyâ Düzeni ve Küresellik bağlamında modernizmin İslâm âlemine yerleştirilmesi ameliyesidir. Modernizmin yerleştirilmesi için olmazsa-olmaz olan şey, mecbûren “dîne ayar çekmek”tir. Dolayısı ile bu darbe “dîne ayar çekmek” için yapılmış bir darbedir. Çünkü ancak bu şekilde batı-merkezli bir sosyo-ekonomik kültür ihrâcı yapılabilecektir. Din, vahiy; hayat-merkezli olmaktan çıkarılarak, batı-merkezli yapılmadan, batının sosyo-ekonomik kültürü de ihraç edilemeyecektir zîrâ. Fakat öyle laik-seküler “beyaz türklerin” zannettiği gibi; dînin bertaraf edilmesi ve hayattan koparılması için değildir bu plân ve eylem. Tam-aksine; dîni, hayâtın tam da merkezine koymak fakat, Kur’ân’ın-vahyin târif ettiği gibi değil, modern batının târif ettiği ve istediği şekle koyduktan sonra hayâtın tam ortasına yerleştirmektir amaç. Zîrâ batı, dîne karşı açıktan yapılan hareketlerde bir başarı sağlayamadığı için, yâni onu dıştan yıkamadığı ve yıkamayacağını anladığından, içten bir çökertmeye mâruz bırakmak düşüncesiyle onu değiştirme amaçlı bir plân hazırlamış ve yürürlüğe koymuştur. Böylece dîni, daha doğrusu müslümanları kendi istediği şekle ve düşünceye sokacak ve kendi istediği gibi bir inancın yerleşmesini sağlayacaktır. Böyle istediği her-türlü ihrâcı yapabileceklerdir.

Plânı hazırlayan batı, plânın işlemesini elbette ülke içindeki ekonomik, sosyâl ve fikirsel iş-birlikçileri eliyle gerçekleştirecektir-gerçekleştirmiştir. Zâten ülke insanlarının kendi iç-dinamikleriyle yaptıkları bir hareket olduğunu düşünmeleri için böyle yapmak zorundadırlar. Bir-çok kişi, kesim ve kurumun bu darbenin amacından ve hazırlanışından haberdar olduğu biliniyor. Zâten ülke-içindeki iş-birlikçiler olmasa, ülkede dışarıdan bir darbe yapılması pek mümkün değildir. Bu yazıda biz darbenin öncesi, hazırlığı ve şeklinden ziyâde sonuçlarını konuşmak istiyoruz ki zâten sonuç, bir şeyin sebebini de gösterir. Şöyle ki:

Her ne kadar Türkiye’de Özal ile birlikte kapitâlizm kendini hissettirmeye başlamışsa da, müslümanların dinden kaynaklanan iç-enerjileri ve hedefleri henüz kaybolmamış, kendilerine yapılan en ufak bir müdâhaleye karşı “harekete” geçebilen bir yapıdadırlar. O dönemlerde bacılarının baş-örtülerine laf söyletmeyen; okullara alınmadıklarında haklarını güçlü bir şekilde savunan; ibâdetlerine, görünüşlerine, söylem ve eylemlerine dikkat eden; sohbet-ders halkalarını daha nitelikli ve disiplinli tâkip eden; Dünyâ’yı da gözetmekle berâber âhireti unutmayan; kanaatkâr ve hırsın ayyuka çıkmadığı müslümanların olduğu dönemlerdi kısmen de olsa. RP ile birlikte “bâzı hedefler ve heyecanlar” da vardı. Bu nedenle de bir “umut” ve bu umûdun vermiş olduğu bir cesâret vardı. Fakat “düğmeye” basıldı ve “modern darbe” başladı. Müslümanlar çeşitli kovuşturmalara uğradılar. Dövüldüler, sövüldüler, hapsedildiler, hakârete uğradılar ve çeşitli baskılara mâruz kaldılar. Tamam, eyvallah; bu baskılar kimi zaman çok ağır oldu ve katlanması kolay değildi, çok çileler-sıkıntılar yaşandı. Fakat bu durum dâvânın ve dînin doğasında vardır. Peygamberimiz ve sahabe de boykot yıllarında bir-çok sıkıntıya mâruz kalmıştı. Bilâl’in, Ammar’ın başına gelenler mâlûm. Kur’ân’daki şu âyetler konu ile ilgili olan âyetlerdir:

 İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 1).

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır (Bakara 214).

“Kahrolsun Ashâb-ı Uhdud. Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş. Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı. Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan, yalnızca ‘üstün ve güçlü olan’, öğülen Allah’a îman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı” (Burûc 4-8

Bir rivâyette de Habbab İbn Eret (ra) şöyle nakleder:

“Müşriklerden gördüğümüz işkenceye dayanmamız zorlaştığı bir sırada Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) varıp: “Bizim için Allah’tan yardım istemez misiniz?” deyince, o şöyle demişti: “Sizden önceki ümmetlerde îman eden bir çukura gömülür, testere ile ikiye biçilir, demir tırmıklarla eti kemiğinden sıyrılırdı da, bu işkenceler onları dinlerinden döndürmezdi. Allah adına yemin ederim ki Allah bu dîni başa çıkaracaktır; fakat siz acele ediyorsunuz” (Buhari, Menâkıbu’l-Ensâr).

Evet; 28 Şubat da o zamânın müslümanlarının bir imtihanıydı. Fakat kısmî direnişlerden başka geniş kitleler bu imtihanı veremediler-vermediler. İmtihanı veremeyince ne oldu?. Sınıfta kaldılar. Fakat sınıfta kalmaları onları “ateşleyip” o sınıfı tekrar okuyup geçmeyi düşündürtmedi ve artık “okumayı” bıraktılar. Okumayı bırakınca “yapmayı” da bıraktılar. Sonuçta da batının iş-birlikçileriyle birlikte hazırladığı plân dâhilinde şunlar oldu:

Müslümanlar artık “pes ederek” dîni hayâta aktarma düşüncesinden çok büyük oranda vazgeçtiler. Kişisel, hayâta yansımayan ve yansıtılmasının düşünülmesi bile yanlış sayılan toplum-cemaat yapılanmalarına dönüştüler. Bu yapıların adları “cemaat”ken, -batı adlandırmasıyla- “sivil toplum kuruluşları”na döndü. Kurdukları derneklerde vahyin hayâta-siyâsete dönük âyetlerini aşırı ya da târihsel yorumlara tâbi tutarak, zinhar şu-ana hitâp etmeyen yorumlara konu ettiler. “Müslüman zengin olmalı” sözünü motto yaptılar. Tabi artık din hayâta yansımayacağı ve sâdece kültürel bir etkinlik ve araştırma-inceleme konusu olduğu için, boş kalan zaman ve enerjiler maddiyatın arttırılması için sarf-edilir oldu ve müslümanlar bunun karşılığını gördüler kısa zamanda. 28 Şubat’ın siyâsi netîcesi olan AKP hükûmeti zâten “kendi zenginini” oluşturmaya başlamıştı bile.

Zenginlik ilk önce giyinişte kendini gösterir. Daha doğrusu maddî durum kendini ilk önce giyinişte gösterir. Kişi zenginleştikçe ya da fakirleştikçe kıyâfetleri değişir ilk başta. İşte müslümanlarda da bu oldu. Önceleri kentlerin büyük çarşı-pazarlarından, özellikle hanımların han-içi mağazalardan aldıkları tesettüre tam uygun; dikkat çekmeyen ve ince-dar-kısa-pahalı olmayan kıyâfetler; İslâm’ı (daha doğrusu müslümanı) kendi zihniyetlerine göre değiştirmek isteyen batının istediği gibi değiştirildi. Kıyâfetlerin şekli-şemâli değiştirildi ve artık dînin bir emri olarak tesettür kıyâfeti olarak giyilen (pardösü, baş-örtüsü), elbiseler, hem çok pahalı ve markalı, hem de vücutların “hatlarını” çıplaklıktan bile daha fazla belli eden kesim şekline dönüştü. Üstelik kıyâfetlerin markaları da “düşmanların” ürettikleridir. Fiyatları çok pahalı olan bu kıyâfetlerin markalarına bakar mısınız?: Vakko, Armine, Pierre Cardin, Bonasera. Fiyatı 1.000 TL’ye varan baş-örtüleri, İslâm’ın emrettiği değil, şeytan ve tağutların emrettiği baş-örtüleridir. Zâten sâdece başları örter, göğüs üzerine salınmaz bu örtüler. (yadribne bihumurihinne alâ cuyûbihin). Öyle bir duruma gelinmiştir ki, bu markalar olmadığında tesettüre girmeyi reddedenler bile vardır. İlle de o markalar dayatılır ve özendirilir.   

Yeme-içmede de aşırı özentiler çıkmaya başlamış ve klâsik yemekler beğenilmez olmuştur. Bir restorana girip de kuru fasulye-pilav sipârişi vermek, kara çarşaflı ve cüppeli bir müslümana bile ayıp gelebilmektedir. Marka tesettürlü bir bayanın ağzını yamultarak değişik bir ses tonuyla “dana karpaçyo istiyorum” demesi nasıl bir özentidir?. Açlıktan ot kaynatan ve ağaç kabuğu yiyen zulme uğramış müslüman kardeşleri varken ve acı ve feryatlarla yardım isterlerken, pahalı baş-örtüsü ve kıyâfetleriyle, üstelik umursamaz-kibirli bir tavırla son model bir jip ile gezmek nasıl bir iğrençlik ve …tir?. Müslüman kardeşinin yiyemediğini yiyen, giyemediğini giyen müslümanlar(!) var artık. İçecekleri de değişti tabi. “Dana karpaçyonun yanında ayran içecek değil ya!. Çok ayıp ve sıradan olur..

Müslümanları paraya yâni maddeye kitleyen AKP, yandaşları aracılığı ile hâlen bağlılarından ve destekçilerinden sürekli olarak “parayı tâkip” etmelerini, paranın peşinden gitmelerini alenî bir şekilde hiç de utanmadan söyleyebiliyor. Müslümanlar artık Kârun gibi olmanın hayâlini kuruyor. Zâten AKP’nin mânevi destekçileri; “zekatını verdikten sonra Kârun gibi olma”nın yolunu açmışlar. Bilmiyorlar ki zekat verildiğinde Kârun gibi olunmaz-olunamaz. Kârun gibi olanlar, zekatlarını vermedikleri ve infaklarını yapmadıkları için Kârun’laşmışlardır. Tabi böyle bir durumda ve konumda, kalkıp da her-şeyden vazgeçip Allah’ın en önemli emri ve vahyin en birinci hedefi olan adâleti gerçekleştirmek için İslâm Devleti’ni kurmak uğruna bedel ödemeyi göze alabilecek adamlar nasıl çıkacak ortaya?. Zâten artık bir İslâm Devleti’nden bahsedildiğinde rengi atan müslümanlar korku ve endişe ile, biraz da “bu adam kim” edâsıyla mal gibi bakıyorlar insanın yüzüne. Müslüman kardeşlerinin Dünyâ’nın çeşitli yerlerinde yaşadıkları acı-feryat-ölümleri için ise sâdece para yardımı göndermeyi gündeme alıyorlar. Onu da “online” olarak yapıyorlar. Çünkü şu âyeti çoktan unutmuşlar:

  Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Maddî cihad ile başlayan bu savaş, ilmî ve siyâsi bir şekille sürmelidir ki peygamberin de gönderiliş amacı olan zulmün ber-taraf edilmesi gerçekleşebilsin. Fakat müslümanlar kafa-konforlarını ve mevcut görece iyi durumlarını bozmamak için âyetleri aşırı yoruma tâbi tutuyorlar ve olmadık anlamlar vererek o âyetleri tam da batı’nın ve nefislerinin istediği ölçüde farklı bir mânâya sokuyorlar. Bu sonuç onların “hareket”e geçmelerini engelliyor. Onları harekete geçirecek bilinçten bile mahrum bırakıyor ve neredeyse mazlum ümmeti batının peşine takılmadıkları için suçlayacak hâle geliyorlar. Belki de bir-çokları suçluyordur. Zâten bu nedenle demokrasiyi İslâm’ın yerine koyuyorlar ve İslâm Devleti yerine “Adâlet Devleti” denen ahmakça bir söylemde bulunuyorlar. Sanki İslâm Devleti olmadığında “adâlet devleti” olabilecekmiş gibi. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’dir. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’nin diğer bir adıdır zâten. Bu nedenle adâlet devleti, İslâm Devleti’nde olur ancak ve sâdece. İslâm’dan neş’et etmeyen bir adâlet olmaz-olamaz.

Kısaca 28 Şubat’tan sonra müslümanlar, haysiyetlerini, cesâretlerini, azimlerini, hayâllerini, umutlarını kaybetmiş ve batının kendilerine telkin ve empoze ettiği hayâllere ve umutlara kapılmış durumdadırlar. Demek istediğimiz o ki, tüm bu anlatılanlar ve anlatılmayan bir-çok olumsuz durumun nedeni, 28 Şubat sürecidir ve o süreç şu-an tam-gaz devâm etmektedir. Bakmayın siz öyle: “1.000 yıl sürecek dediler, 3-5 yılda bitirdik” demelerine. 28 Şubat’ın devâm ettiricisi kendileridir. Zâten bu, “görev olarak” verilmiştir onlara. Sâdece, içeriği yine batı’nın isteğine uygun olarak değiştirilmiş ve güyâ müslümanlar rahatlatılmıştır. Müslümanların mevcut durumlarına ve gidişâtına bakılarsa 28 Şubat süreci 1.000 yıl değil, kıyâmete kadar devâm edecek gibi gözüküyor (mâzallah). Çünkü tünelin sonunda bir “ışık” görünmüyor ve işin kötüsü de, tünelin ağzı bile kapanmaya yüz tutmuş.

BOP, Küresel Ilımlı İslâm Projesi, Yeni Dünyâ Düzeni, Küresellik, Demokrasi, Neo-liberâlizm, Kapitâlizm vs. şeytan-tağut işi ideolojiler Türkiye örnekliği üzerinden tüm İslâm âlemine yayılmak istenmektedir ve düğmeye çok daha önceden basılmış olmasına rağmen bu süreç etkin bir şekilde 28 Şubat ile başlamıştır ve hızla devâm ediyor. Müslümanlar görece mevcut iyi durumlarını göz-önünde tutarak “iyi ki de 28 Şubat oldu” diyecekler neredeyse. Belki de birileri diyordur. Müslümanlar(!) öyle bir korkmuşlar, öyle bir ürkmüşler ki; bir daha zinhar 28 Şubat öncesi zihniyete, düşünceye ve harekete dönmeyi düşünmüyorlar. Birileri de “korkuyla olmaz”, “korkutarak bir şey değiştirilemez” diyorlardı. O biçim olmuş işte!. İşte bu “korku”dur 28 Şubat’ı başarılı kılan. 28 Şubat’ı başarılı kılan şey, bu korku ve bu korkunun netîcesinde gerçekleşen; tam da şeytanın/tağutların/küresel sermâyedarların istediği ve beklediği şekildeki dönüşüm ve değişimdir. Bu korkudur müslümanı zıvanadan çıkaran ve Dünyâ’ya kilitleyen ve hayrân eden. İşte bu korkudur müslümanı yâni bizi şeytanın ve tağutların kölesi yapan. Hâlbuki kölelerin “zincirleri”nden başka kaybedecekleri bir-şeyleri yoktur.   

Laik/seküler/kemâlist kesim, yaşam-tarzlarının ellerinden alınacağı korkusuna kapılmasın boşuna. Tam-aksine müslümanlar onların yaşam tarzlarına dönüyorlar. Laiklerin asıl korkmaları gereken şey; 1980’lerde başlayan, cumhuriyet sürecinin onlara kazandırmış olduğu maddî zenginliği müslümanlara(!) kaptırmaktır. Zâten CHP-AKP kapışması da en temelde bu nedenledir. Çıkar-çatışmasıdır yâni. Kimsenin ideâlleri baş-tâcı yaptığı falan yok. Sımsıkı bağlı oldukları zannedilen ideolojileri, karşı tarafı yıpratmak ve yandaşlarını oyalamak için kullanıyorlar sâdece.

Vel hâsıl kelam; 28 Şubat amacına ulaşmış bir darbe ve ana-hedefine ulaşmak için hızla yol alan bir süreçtir. Bu süreç; müslümanların, “Allah’ın bir nîmeti olarak” acı azâbı görüp îman etmelerine ve îmanlarına yaraşır şekilde davranmalarına (amel-i sâlih) kadar devâm edecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016



















Devamını Oku »