26 Kasım 2021 Cuma

Tevhid ve Şirk

 

“Göklerde ilah ve yerde ilah O’dur. O, hüküm ve hikmet sâhibidir, bilendir” (Zuhrûf 84).

 

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

 

Tevhid lûgatta: “Birleme. Bir Allah’tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilâhe illallah sözünü tekrarlama” diye geçer. Fakat bu tanım, “canlı” bir tanım değildir. Sanki sâdece bir tanımlama yapmak için söylenmiş bir tanım gibidir. Sâdece sözde kalan tanımlar tevhidi anlatamaz. Tevhid, sâdece sözde olan değil, hayatta görünür kılınandır. Hattâ hayatta görünür olmadığında tevhid olmaz. Bakın, şu-anda Dünyâ’da tevhid yoktur. Tevhid yürürlükte değildir çünkü. Zîrâ tevhid, tasavvurlara hapsedilemez. Tevhid, tasavvur ve hayâtın ikisinin birlikte olduğu anda ortaya çıkar. Bu bağlamda tevhid, sözde olanın hayâta dönüştürülmesidir. Allah’ın sâdece sözde ve gökte kalması değil, yeryüzünde de hâkim olmasıdır tevhid. Tevhid, Allah’ın göklerde istisnâsız ilah olduğu gibi, yeryüzünde de tek hâkim ilah olduğunu bilmek, kabûl etmek ve o ilahlığın yeryüzünde hâkim kılınması ve bunun için çalışmak” demektir.  

 

Şirk ise; “mutlak olan Allah’ı yok saymasa da O’na ortaklar koşmak ve denkler varsaymak, hakîkati izâfileştirmek, göreceli kılmak” demektir. Şirk, “biraz ordan biraz da burdan” olandır. “Bir sene sen bizim ilahlarımıza tap, bir sene de biz senin ilahına tapalım” demenin diğer adı. Biraz ilâhi olandan, biraz da beşerî olandan. Biraz vahiyden biraz da nefisten” olan bir sentezdir.

 

Kâinâtın muhteşem düzeni ve dengesi, Allah’ın yarattığı ve düzenlediği gibi hareket etmesinden dolayıdır. Dünyâ’nın dengesizliği ise, insanların, Allah’ı hesâba katmaması, O’nun düzenlediği ve emrettiği gibi bir nizâmın ikâme edilmemesinden dolayıdır. Böylece şirk başlar ve tevhid bozulur. Zâten bu nedenle Allah, “şirk koşarsan bütün yaptıkların  boşa gider” diyor. İşe yarmaz çünkü, “ne yapılırsa-yapılsın bir türlü düzen sağlanamaz ve böylece yapılanlar boşa gitmiş olur” diyor. Çünkü düzen ancak şirkten vazgeçmekle ve tevhidi hâkim kılmakla kurulabilir ve korunabilir. Kâinâtın hiç-bir yerinde şirk yoktur ki düzen zâten bu nedenle kusursuzdur ve kusursuz bir şekilde işlemektedir. Koca kâinat, düzenini, şirkin olmamasına ve Allah’a göre bir düzenin deverânına yâni tevhide borçludur. Perki Dünyâ niçin böyle olmuyor?.

 

İnsanın işine gelmediği için olmuyor. Çünkü şeytanın ve nefsin fısıldadığı tâğutlar, istedikleri ve arzuladıkları çıkarları düzenlilikte ve tevhidin hâkimiyetinde sağlayamıyorlar. O yüzden şirk ortamı istiyorlar. Bulanık suda balık avlamak işlerine geliyor. Bu nedenle de Allah’ı hesâba katmıyorlar ve nefisleri ne derse o şekilde yapıyorlar. Fakat ne yaparlarsa-yapsınlar, Allah’ı işe karıştırmadıkça yaptıkları şey olumlu bir sonuç vermeyecek ve boşa gidecektir. Zîrâ Allah’ı işe karıştırmamak ve Allah’tan bağımsız işe yapmak düşüncesi şirktir ve şirk koşulduğunda da bütün işler boşa çıkacağı için yapılanlar yakın yada uzak vâdede mutlakâ boşa çıkar. Şirk-merkezli olarak yapılanlar, insanlara sonuna kadar yarar sağlamayacaktır. Zâten sağlamamaktadırlar da. Bu nedenle hem şirk koşanlar hem de onlara bir şey demeyenler, hep birlikte tüm Dünyâ’yı ateşe atmaktadırlar. Çünkü Dünyâ’ya bir türlü nizam gelmemektedir.

 

Tevhidi istemeyenler ve şirke-küfre meftûn ve râm olanlar âhireti hiç düşünmüyorlar. Âhirette durumlarının iyi olacağını zannetmektedirler. Kendilerini “cennetlik” olarak görenler bile vardır içlerinde. Hâlbuki şirk koşanlar için cennet anlamsız bir yerdir. Şirk içinde olanlara, ilâhî olan, hak olan anlamsız gelir. Bu nedenle şirkin içinde olanlara cennet de anlamsız gelir.

 

Meselâ Allah şirk koşan birini cennete koysa, o kişi için cennet anlamsız olacaktır. Şirk düşüncesi ve zihniyeti ona cenneti anlamsız gösterecektir. Zâten Dünyâ’da da tevhid birilerine ne kadar da anlamsız geliyor. Bu nedenle Allah şirk zihniyeti içerisindeki müşrikleri cennete koysaydı cennetten kaçar giderlerdi. Çünkü şirk zihniyetindedirler ve şirkin olmadığı yer onlara cehennem gibi gelir. Belki de cehennem onlara seçenek olarak daha mâkûl gelir, yada daha mantıklı gelir. Çünkü aslında şu-an îtibârıyla da böyledir. Onları cennete götürecek olan tevhid anlamsız gelirken, cehenneme götürecek olan şirk anlamlı gelmektedir. Zâten bu yüzden, âlemlerin Rabbi olan, kudreti sonsuz Allah’ın emirlerini dinlemiyorlar ve takmıyorlar. Âlemlerin rabbi olan Allah emrediyor ama takmıyorlar. Çünkü zihniyetleri şirk olduğu için tevhidi anlamsız buluyorlar. Tevhîdî bir dünyâyı beğenmeyenler ve istemeyenler, Allah’ın yarattığı cenneti niçin istesinler ki!?. Çünkü onların zihniyetine uygun değildir. Demek istediğimiz şu ki, Allah’ın emrettiğini seçmeyenler aslında cenneti seçmemiş oluyorlar ve şeytanın emrini seçenler ve ayartmasına kapılanlar ise cehennemi seçmiş oluyorlar. Daha Dünyâ’dayken oluyor bu seçim. Dünyâ şu-an îtibârıyla cennetlikler ve cehennemlikler ile doludur. Tabi bu canlı bir seçim işi olduğu için, sürekli olarak cennetlikler ve cehennemliklerin sayısı değişmektedir.

 

Tevdîdî zihniyetle âhirete gidenler cenneti seçecekler, şirk zihniyetiyle âhirete gidenler cehennemi seçeceklerdir. Fakat artık tüm yetkinin Allah’ın elinde olduğu âhiret hayâtı başlamıştır (mâliki yevmiddin) ve yanlış seçimlerin azâbı insanları ânında kuşatacaktır.   

 

Demek ki şirk koşanlar aklını ve mantığını kullanamıyor yada doğru kullanamıyor. Zâten onlara hiç-bir delilin yetmemesi bu nedenledir. Delil yetmediği için bir türlü iknâ olmuyorlar. Allah’ın dilememesi yâni lâyık bulmamasıdır bu. Peki Allah neden lâyık bulmuyor?. Çünkü lâyık olmayanlar yapması gerekeni yapmıyor. Yaparsanız lâyık olursunuz. Yoksa öyle yazı-tura işi değil ki bu. Sonuçta ne oluyor?. Müşrikler Dünyâ’yı ıskalamamaya bakıyorlar, bu yüzden de sürekli olarak haz ve zevk içinde bir yaşam düşlüyorlar ve onun için çalışıyorlar. Çünkü âhiretteki cennet düşüncesi şirk zihniyetinde olanlar için hiç mantıklı ve câzip gelmiyor. Cennet anlamlı gelmiyor onlara. Bu nedenle de Dünyâ’yı cennete çevirmek istiyorlar. Lâkin Dünyâ “Dünyâ”dır ve cennet değildir. Dünyâ’nın formatı cennet olmaya uygun değildir. Bu yüzden Dünyâ’yı cennete çevirme düşüncesi ve eylemi her zaman boşa çıkar. Allah diyor ki, “şirk koşarsan yaptıkların Dünyâ’da kalır ve yok olur gider, onları âhirete taşımam, çünkü taşısam da senin için anlamlı da olmaz, iyi de olmaz”.

 

Tevhid-merkezli yaşayanlara nasıl ki şirk-merkezli bir hayat anlamsız, mantıksız, saçma ve kötü görünüyorsa, şirk ve küfür-merkezli olanlara da tevhid-merkezlilik saçma, mantıksız ve çirkin olarak geliyor. Aynı-şekilde; Allah, kâfirleri, müşrikleri günahkârları cennete koysaydı, bir-an önce oradan kaçmanın bir yolunu ararlardı. Cehennem nasıl ki mü’minlere ters geliyorsa, cennet de kâfirlere ters gelecektir. Çünkü Dünyâ’dayken edindikleri düşünce ve zihniyetleri, onlara cenneti mantıksız gösterecektir ki bunun delili Dünyâdayken tevhidi mantıksız bularak şirke yönelmeleridir. Yoksa âhirette “sen bu tarafa cennete, sen ise şu tarafa cehenneme” diye insanları ayırmak işi biraz ilkel olabilir. İnsanlar zâten kendi taraflarını kendi başlarına seçeceklerdir. Tabi cenneti seçenler mutlu-mesut yaşarlarken, cehennemdekiler ise, Dünyâ’daki seçimlerinden sonra âhiretteki seçimlerinden de pişman olacak ve sürekli olarak cehennemden çıkıp kurtulmanın yolunu arayacaklardır:

 

“Suçlu-günahkârları, Rableri huzûrunda başları öne eğilmiş olarak: ‘Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha Dünyâ’ya) geri çevir, sâlih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız’ (diye yalvaracakları zamânı) bir görsen” (Secde 12).

 

Evet; tevhid ve şirk bir kişinin aklını ve mantığını belirliyor, zihniyetini belirliyor, düşüncesini, sözünü ve davranışını belirliyor. İnsana seçtiği taraf kolay ve sevimli geliyor. Fakat her taraf da doğru ve hak değildir. Allah tarafı yâni tevhid tarafı hak ve doğru, şirk tarafı ise bâtıl ve yanlıştır. Allâhuâlem bu, Dünyâ’da da böyledir âhirette de böyle olacaktır. İnsanlar Dünyâ’da hakkı seçmişse âhirette de cenneti seçecek, Dünyâ’da bâtılı seçmişse âhirette de cehennemi seçeceklerdir. Fakat cenneti seçenler sevinecekken, cehennemi seçenler ise sonsuz azâbın içinde pişmanlıklar içinde kalacaklardır.

 

 En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

19 Kasım 2021 Cuma

Bilmek Üzerine

 

“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyâma durarak gönülden itaat (ibâdet) eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umûd eden (gibi) midir?. De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

 

Dikkat edilirse âyette “bilmek”, “mâlûmat-sâhibi olmak”la değil, “îman etmek ve amel-eylem hâlinde olma”nın bir sonucu olarak ortaya konuyor ki, buna da ancak “temiz akıl-sâhipleri”nin ulaşacağı söyleniyor. Bilmeye; mâlumat edinmekle, okuyup bilgi edinmekle değil; amel-eylem ile, en tatlı yerinde uykuyu bölmekle, secde etmekle ve kıyâma durmakla ve de gereğince sakınıp umûd etmekle ulaşılabileceği söyleniyor. Sonra da “bilenlerle bilmeyenler bir olmaz” deniyor. Kur’ân, bilmeyi amel-eylem ile ilişkilendiriyor, sâdece kuru mâlûmat-sâhibi olmakla değil.  

 

Peki bilmek nedir ve nasıl olur?. Mâlûmat-sâhibi olmakla “bilmek” arasında fark vardır ve İslâm’a göre bilmek, “Allah-merkezli bilmek” demektir. Kişi ancak vahiy-merkezli olunca “bilmiş” olur. Değerli mâlûmatlar, kişiyi bilmeye götürebilir yada bilmeye katkı sağlar. Fakat seküler-merkezli olan mâlûmat-sâhipliği, ona ne kadar; aydın, bilgin, bilim-adamı, entelektüel, profesör vs. dense de “bilmek” ve “âlim olmak” anlamına gelmez.

 

Bilmek konusunda; “daha çok bilmek” ile “daha iyi bilmek” farklı şeylerdir. Gereksiz mâlûmatlara boğulmak “bilmek” demek değildir. Bilmiş olmak, “çok bilmiş olmak” demek değildir çünkü. Hattâ “çok bilmiş” olmak, “bilme”nin önünde engeldir çoğu zaman.

 

Bilmek “âlim olmak” demektir. Ancak vahiy-merkezli bilenler ve dolayısı ile amel-eylem ile sâlih amel işleyenler âlimdir. Âlim olmak; bilmek, îman etmek ve îmânın gereğini yapmak yâni amel-eylem hâlinde olmakla açığa çıkar ve tezâhür eder. Dolayısı ile İslâm’a göre “bilmek” demek, “îman etmek ve sâlih amel işlemek” demektir ki Kur’ân’da îman etmek ve sâlih amel işlemek” birbirinden hiç ayrılmaz ve her zaman berâber söylenir:

 

“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3).

 

“Şüphesiz îman edip sâlih amellerde bulunanlara gelince; onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Burûc 11).

 

“Kim O’na îman edip sâlih amellerde bulunarak O’na gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır” (Tâ-hâ 75).

 

Demek ki İslâm’a göre “bilmek” demek, “îman etmek ve sâlih amel işlemek” demektir.

 

Okuma-araştırma ile bir şeyin ne olduğu “tam anlamıyla” bilinemez. Tam anlamıyla bilinebilmesi için o şeyin içinde “yaşanması” gerekir. Bilmek, yaşamaktır. Yaşamadan “tam anlamıyla bilmek” mümkün değildir. Okumak, yaşamaya dönmüyorsa “bilenler”den değil, “mâlumat-sâhibi olanlar”dan olunmuş olunur. Okuma-yazma bilenlere; “okuma-yazma yapıyor musun” diye sormak lâzım. “Bilmek”ten ziyâde “yapmak” önemlidir çünkü. 

 

Modern insan, hiç-bir bilgisi olmamasına rağmen mevcut ve popüler olan şeye yalakalık yapmayı “bilmek” zanneden kişidir. Bir şeye körü-körüne bağlı olmak bilmek demek değildir. Bilmek, “bilerek bağlanmak” demektir. Allah bu nedenle “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” demektedir.   

 

Hakîkati sâdece bilmek yetmez, onu dile getirmek, sonra da amel-eylem olarak pratiğe dökmek de şarttır. Şirkten sâdece “şirkin ne olduğunu bilmek”le kurtulmak mümkün değildir meselâ. Amel-eylem olarak da şirkten vazgeçip tevhide dönmedikçe şirkten kurtulmuş olmayız.

 

Bilmek insanın kendini bilmesidir. İnsanın kendini bilmesi “haddini bilmesi”dir. Tasavvufun sandığı gibi; “insanın kendini bilmesi rabbini bilmesi” demek değildir. İnsan, Rabbini ancak O’nun bildirdiği kadar bilebilir. O’nun bildirdiği kadar bilmek ve bilmenin gereğini sâlih amel olarak tezâhür ettirmek, “hakkıyla yapılmış bir kulluk” olacaktır. İslâm demek, “sınır” demektir. Bu, “haddini bilmek” sözüyle ifâdesini bulur. İnsanın kendini bilmesi, ilim ile değil, kendini tutmasıyla yâni  haddini bilmesiyle olur. “Kendini bilmek”, “kendini tutmak” demektir. İslâm-merkezli olunca sorun olmaz. Çünkü İslâm-merkezli olunca “sınırlı” olur. Böylece İslâm kişiye haddini bildirir.

 

İslâm’ı bilmek, onun “dâvâsını anlamak” demektir. İslâm’ı bilmek, “Kur’ân’ı okumak ve yaşamak” demektir. Yaşanmadığında bilmek yarım kalır ki modern müslümanların sorunu budur. Tabi “bilme” olmadan doğru yaşamak da mümkün olmaz.

 

Kur’ân’ı bilmek yetmez, “Kur’ân’ı hakkıyla bilmek” gerekir ki bu, eylem hâlinde iken olur ancak. İnsanı iyiye ve cennete götürecek olan şey “Kur’ân hakkında mâlûmat edinmek” değil, “onu bilmek, îman etmek ve amel-eyleme dökmek”tir. Mâlûmat ile değil, îman ve amel ile ulaşılır iyiye ve cennete. Yoksa İslâm düşmanı olan oryantâlistler Kur’ân hakkında bir-çoklarından çok daha fazla mâlûmat-sâhibidirler. Fakat onların derdi îman ve sâlih amel olmadığı için, bu mâlûmatlarının Allah katında bir karşılığı olmayacaktır. Mâlûmat bilmeye ve sâlih amele dönmedikçe tek-başına yetmez. Bilinen şeyin gereğini yapmak önemlidir.

 

Bilmek, amel etmenin bir sonucu olarak da açığa çıkar ve artar. Peygamberimiz: “Siz bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir” der.

 

Bilmek, okumaktan başka gözlemlemekle de elde edilir. İnsanlık-târihinin bir-çok yılları boyunca bilgi elde etmede gözlemlemeye merkezî bir rôl verilmiştir. Fakat vahiy-merkezli okumak ve gözlem yapmak birlikte olunca, kevnî âyetlere yâni kâinâtın en doğru bilgisine ulaşılır. Kâinât hakkında doğru ve net bilgi ancak, vahiy-merkezli okuma ve gözlem yoluyla elde edilebilir.

 

Bilmek, bir yaraya merhem olmuyorsa ona “bilmek” değil, “mâlûmat-sâhibi olmak” denir. Kuru mâlûmat sâhibi olmanın bir yaraya çâre olduğu görülmemiştir. Meselâ suyun formülünün 2 Hidrojen ve 1 Oksijen olduğunu bilmenin insanlığa bir faydası yoktur. Bilmek, “değiştirmeye başlamak” demektir. “Bilmek için bilmek” gerçek bir bilme değildir. Gerçek bilme, îman ve eylem hâlindeyken olur ancak.

 

Bilmek “fark ede-bilmek”tir. Bilmek, “ancak Allah’ın bildirdiği kadar idrâk etmek” demektir.

 

Her-şeyi bilmeye de gerek yoktur. “Yeterince bilmek” yeterlidir.

 

Bir şeyi gerçekten bilmek, onun hakkında bir şey yapmakla olur. Bir şey bilmek, bir şey yapmaktır.

 

Bilmek, “yapa-bilmek”tir.

 

Şunu da hiç-bir zaman unutmamak gerekir ki:

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

Devamını Oku »

13 Kasım 2021 Cumartesi

İslâm’ın Delisi Olmak

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162).

 

Müslüman olmak, “biraz ‘deli’ olmak”tır. Deli-kanlılar biraz deli olur. Mü’min olmak, biraz “deli” olmayı gerektirir. Zîrâ İslâm’ı ancak, “İslâm’ın delisi” olanlar hâkim kılabilir.

 

Deliler ikiye ayrılır: 1-Normâl hayâtın delisi olanlar ve akıllarını gereği gibi kullanamayanlar. 2- İslâm’ın delisi olanlar ve akıllarını vahiy-merkezli kullanarak İslâm’ı hayâta hâkim kılma yolunda tüm varlıklarını İslâm’a adayanlar. Bu bağlamda tüm peygamberler “İslâm’ın delisi”dirler. Zîrâ onlar hayatlarını İslâm’a adamışlardır ve İslâm’ın adâleti ve hâkimiyeti uğruna mallarını ve canlarını ortaya koymuşlar ve her-şeyden vazgeçebilmişlerdir. Öyle ki peygamberler içinde, yaşadıkları kavimler tarafından delilikle suçlanmayan tek bir peygamber bile yoktur:

 

“O inkâr edenler, zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. ‘O, gerçekten bir delidir’ diyorlar” (Kalem 51).

 

 “(Firavun) Dedi ki: Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir” (Şuârâ 27).

   

“Kendilerinden önce Nûh Kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nûh)u yalanladılar ve ‘delidir’ dediler. O baskı altına alınıp engellenmişti” (Kamer 9).

 

“O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin” (Mü’minûn 25).

 

Görüldüğü gibi; aslında en aklı başında olan insanlar olmalarına rağmen, söyledikleri ve yaptıkları şeyler nedeniyle peygamberlere deli diyorlar. Hâlbuki onlar ancak İslâm’ın delisidirler. Ulû’l-azm peygamberler dâhil tüm peygamberler delilikle ithâm edilmiştir. Fakat bunu yapanların görmedikleri şey şudur ki, peygamberler tıbbî anlamda aslâ deli değildirler fakat mânevî anlamda İslâm’ın delisidirler. Zâten peygamber olmak “İslâm’ın delisi” olmayı gerektirir. Hz. Yûnus, “deli” olmaktan bir süreliğine vazgeçince, balığın karnında karanlıklar içinde delirip çıldırıyordu az daha. Allah’ın rahmeti yetişti de tevbe edip yeniden İslâm’ın delisi olma yoluna girdi.  

 

İslâm’ın delisi olmak, “İslâm’ın o mesajını tam anlayıp idrâk etmek, o mesaj bağlamında îman etmek, sâlih amel işlemek ve İslâm’ı iç-âlemlerde ve dış-âlemde hâkim kılma sevdâlısı olmak” demektir. Bu uğurda her-şeyden vazgeçebilecek bir kararlılığa ve dirâyete sâhip olabilmektir. Hz. İbrâhim gibi, oğlu İsmâil’i Allah yolunda kurban etmekten çekinmemişti de vurmuştu bıçağı İsmâil’in boynuna. Zîrâ Allah bu kararlılığı ve îmânı görmek istiyordu. İşte İslâm’ın delisi olmak budur: İcâbında evlâdın dâhil, Allah için her-şeyden vazgeçebilme kararlılığı.  

 

Delisi olmadığınız şeyin velisi olamazsınız. Deli olmadan veli olmaya çalışırsanız, kısa-zamanda gerçekten delirip de çıldırmaya başlarsınız ki bunun örnekleri çoktur. İslâm’ın delisi olmayanlar, “tıbbın delisi” olurlar.

 

Deli: “Aynı şeyi yaptığı hâlde farklı sonuç bekleyen” demektir. Modernizm insanları delirtmiş ve çıldıracak hâle getirmiştir. Zîrâ onlardan tüm değerlerini almıştır ve onları sâdece fizîkî bedenleriyle ve maddeyle baş-başa bırakmıştır. Onlara maddeden başka sığınacak bir şey bırakmamıştır. Allah’tan ve İslâm-merkezli değerlerden koparılan insanların delirmemesi mümkün değildir. Küresel ve kitlesel deliliğin nedeni budur. Modern insan hem psikolojik ilaçlarla hem de sigara, alkôl, uyuşturucu ve çeşitli şeytan-işi pislik şeylere mecbur kalmıştır. Deliliğini bunlarla yatıştırmaya çalışmaktadır.  

 

Beşerî düşünceler ve ideolojiler de insanı delirtmiş ve çıldırtacak hâle getirmiştir. Allahsız-ruhsuz ideolojiler insanları delicesine davranmak zorunda bırakmaktadır. “İdeolojiler idraklerimize geçirilmiş deli gömlekleridir” der Cemil Meriç. Deli gömleğine bağlanmış adam artık bir şey yapamaz. Bu deli gömleği idrâke giydirildiği zaman mahvolursunuz. Artık akledemez hâle gelirsiniz. Modernizmin dayattığı bireycilik, seküler-kapitâlist sistemi beslemek için topluma giydirilmiş bir “deli gömleği”dir.

 

İslâm’ın delisi olanlar, aklı kullanmayı çok önemserler fakat bu akıl, vahiy-merkezli kullanılan akıldır. Böylece akıl ilahlaştırılmamış olur. Modern insan ise vahiyden uzaklaşmış olduğu için aklını ilahlaştırmış ve aklına tapmaya başlamıştır. Deliliği biraz da bu nedenledir. Allah’tan koparılan akıl, insanı delirtir, çıldırtır.  

 

Tüm deliler “aklınızın kıymetini bilin” mesajı veriler. Aklın kıymetini bilmek ise ancak, aklı vahiy-merkezli işletince olabilir. Şeytan, nefs ve tâğutların yönlendirmesinde aklı kullanmak, insanları kısa zaman sonra delirtir. Zîrâ insana Allah’tan başka gerçek anlamda yardım edebilecek ve yol gösterebilecek bir varlık yoktur.

 

Aklını kullanmayana akılsız; aklını kullanamayana deli denir. Fakat aklını vahiy-merkezli kullanmayanların, aklını sonuna kadar doğru kullanması mümkün değildir. Aklını vahiy-merkezli kullananlar ise İslâm’ın delisi olurlar. Böylece Allah onlara hesapsız rızıklar verir ve Dünyâ’da ve âhirette yardım eder.

 

Seküler-modern sistem, modern dünyâdan domuz gibi yararlanmayanları deli ve sapık olarak îlân ediyor. Hattâ bu konuda ileri gidenleri terörist olarak suçluyor. Modern yaşam-şeklini benimsemeyenler “tehlikeli” olarak görüyor. Tüm peygamber böyle görülmüştür ve kendilerine deli denilmiştir. Fakat peygamberler Allah’ın seçtiği en aklı-başında müstesnâ insanlar oldukları için, peygamberlerin deli ve mecnun olması söz-konusu değildir. Peygamberlerin örneklikleri içinde “İslâm’ın delisi” olmak bârizdir. İslâm’ın delisi olanlar, “İslâm’a adanmış olanlar”dır. Bunlar, tüm hayatlarını Allah’ın rızâsı ve cennet karşılığında Allah’a ve İslâm dâvâsına adayanlardır.  

 

Deliler bir-arada olunca fark ortaya koyamıyorlar. O hâlde İslâm’ın delisi olanlar ve olacak olanlar “Dünyâ’nın delisi” olanlardan ayrılmalıdır. Çünkü “Dünyâ’nın delisi” olanlardan ayrılmadıkça, hem “İslâm’ın delisi” olanlar belli olmaz, hem de İslâm’ın delisi olmak pek de mümkün değildir.

 

İnsanlar delicesine yaşamak istiyorlar, sanki önemli bir şeyler yapacaklarmış gibi. Her gün aynı şekilde yiyip-içip tüketmek bir çeşit deliliktir. Bu Dünyâ’da gerçekten farklı bir şeyler yapacak olanlar, Dünyâ’nın delisi değil, İslâm’ın delisi olanlardır.

 

Sevdâ yüzünden deliren, mal-mülk, makam, şöhret, şehvet, servet vs. için delirenleri normâl görüyorlar da, İslâm’ın delisi olmayı a-normâl görüyorlar ve sanki yoldan çıkmış gibi yaftalıyorlar. Normâl olan Allah’a göre yaşamak mı yoksa şeytana-nefse-tâğutlara-maddeye vs. göre yaşamak mıdır?. Dünyâ’ya bağlanmak normâl, ama Allah’a kayıtsız-şartsız bağlanmak delilik öyle mi?.

 

Bir de tasavvuf zırvalığı içinde olan delilik şekli var. Meczuplardır bunlar. Sözde Allah aşkıyla meczup olup delirmişlerdir. Ne sözleri ne de hâlleri normâl değildir. Allah, din, peygamberler ve Kur’ân hakkında “şatahat” denilen saçma-sapan sözler söylüyorlar. Allah’ın indirdiği İslâm’ın delisi olup İslâm’ı iç-âlemlerde ve dış-âlemin her alanında ve mekanda hâkim kılmak yoluna girerek İslâm’ın delisi olacaklarına, ıvır-zıvır denilebilecek ve incir çekirdeğini doldurmayacak düşünceler yüzünden deli oluyorlar. Onların deliliği belki de Allah’ın bir cezâsıdır. Çünkü İslâm’ın delisi olmayanlar, her-şeyin delisi olurlar. Allah aşkından deli oluyorlarmış. İyi de hiç Allah aşkından dolayı deliren ve meczup olmuş olan bir peygamber var mıdır?. Yoktur elbette. Zîrâ onlar İslâm’ın delisidirler. Sahabe içinde de Allah aşkıyla deliren yoktur. Çünkü onlar da İslâm’ın delisidirler. İslâm’ın delisi oldukları yâni kendilerini İslâm’a adadıkları, nübüvvet sürecinde yaptıklarıyla açığa çıkmaktadırlar. 

 

Modern deliler kuyuya bir taş (modernizm) atmış, kırk akıllı çıkaramamaktadır. Niçin?. Çünkü akıllılar kuyuya inmekten korkarlar. Bu nedenle o taşı ancak yine bir “deli” çıkarabilir. İşte biz o “deli”den mahrumuz. O deli “İslâm’ın delisi”dir vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2021

 

Devamını Oku »

7 Kasım 2021 Pazar

Allah’ı Gör(eme)mek Üzerine

 

“Mûsâ tâyin edilen sürede gelince ve Rabbi onunla konuşunca: ‘Rabbim, bana göster, Seni göreyim’ dedi. (Allah:) ‘Beni aslâ göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin’. Rabbi dağa tecelli edince, onu param-parça etti. Mûsâ bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: ‘Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin ilkiyim’ dedi” (A’raf 143).

 

Allah’ı görmenin bu dünyâda veya âhirette vukû bulup-bulmayacağına dâir İslâm âlimleri arasında uzun münâkaşalar cereyân etmiş; bâzıları Allah’ın hem bu dünyâda, hem de âhirette görülebileceğini, bâzıları Dünyâ’da görülemeyeceğini ve fakat âhirette görülebileceğini, bâzıları ise ne Dünyâ’da ne de âhirette görülebileceğini söylemişlerdir. Kur’ân’da hem doğrudan/yüzyüze konuşmak, hem de bizzat görmek husûsundaki talepler mutlak sûrette nefyedilmekte, bu konuda antropomorfik bir te’vile açık kapı bırakılmamaktadır.

 

Allah’ı görmek demek, “düzeni ve “istikrârı görmek” demektir. Yoksa O’nun zâtını görmek mümkün değildir. Göklerdeki ve yerdeki o müthiş yaratılışı, o hârika düzeni, sanatı, o en güzel kânunları, rahmeti, iyiliği ve sevgiyi gördüğünüzde, Allah’ı görmüş gibi olursunuz ve zâten insan için bu kadarı yeterlidir. Zîrâ daha ilerisine hem aklı, hem de gözü yetersiz kalır.

 

İnsanlar ve hayvanlar, hattâ buna cinleri ve melekleri de eklememiz gerekir ki, görülebilen bir şeyi tam anlamıyla ve tüm cihetleriyle aynı-anda göremezler. Böyle bir görüş sâdece Allah’a mahsustur. Biz meselâ bozuk paranın önünü ve arkasını aynı-anda göremeyiz. Bir taşın her yanını aynı-anda göremeyiz. Böyle olunca, daha basit maddeyi bile tam anlamıyla yâni mutlak anlamda göremiyorken, her-şeyin yaratıcısı ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ı görmekten nasıl bahsedebiliriz ki?. Allah’ı görmekten bahsetmek bile abestir. Çünkü biz Allah’ı görmenin ne demek olduğunu bile bilmiyoruz ve bilemeyiz, kaldı ki O’nun o mutlak varlığını görebilelim.

 

“O gün yüzler ışıl-ışıl parlar. Rablerine bakıp-durur” (Kıyâmet 22-23).

 

O’nu nasıl göreceğiz?. Bir nesneyi gördüğümüz gibi mi?. O zaman da Allah’ın -hâşâ- bir nesneden farkı kalmaz. Nesneleşince de “gören özne, görülen ise nesne” olacağından dolayı, gören özne, görülen nesneden üstün olmuş olur. O’nu O’ndan daha üstün biri görebilir ancak. Böyle bir varlık olmadığına göre demek ki Allah’ı yine ancak Allah’ın kendisi görebilir. İşte âyette “rablerine bakarlar” derken zımnen; “rablerinin sonsuz nîmetlerine bakarlar ama mutlak varlığını-zâtını göremezler” mesajı vardır. Bakmak ile görmek farklı şeylerdir. Basit bir nesneye bile baktığı hâlde göremeyenler vardır. Çünkü basit bir görme durumu bile, görülecek olan şeyi kuşatmakla olur. Lâkin Allah kuşatılamaz. Çünkü dediğimiz gibi, aslında insanlar hiç-bir şeyi kuşatarak göremezler. Çünkü bir şeyin tüm yönlerini aynı-anda göremezler. Zâten “nazar” göz ile görmekten ziyâde “gözlemek” anlamına gelir. Böyle olduğu için, “gözlerler fakat göremezler” anlamı çıkar Allâhuâlem.

 

 “Gözler O’nu idrâk edemez; O ise bütün gözleri idrâk eder. O, latif olandır, haberdar olandır” (En-âm 103).

 

“Mûsâ tâyin edilen sürede gelince ve Rabbi onunla konuşunca: ‘Rabbim, bana göster, Seni göreyim’ dedi. (Allah:) ‘Beni aslâ göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin’. Rabbi dağa tecelli edince, onu param-parça etti. Mûsâ bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: ‘Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin ilkiyim’ dedi” (A’raf 143).

 

Bir yazıda bu âyet için şu yorum yapılır:

 

“Bu âyet, Allah’ın hiç-bir şekilde görülemeyeceğini ispât etmektedir. Çünkü Allah burada kendisinin görülmesini, dağın yerinde sâbit durması şartına bağlamıştır. Ancak bu şart, görmenin imkânını değil imkânsızlığını ifâde eder. Çünkü Allah âyette dağın parçalandığını bildirmekle, görme hâdisesinin muhâl olduğunu teyit etmiştir. Buradaki üslup, Arapların bir şeyin imkânsızlığını anlatmakta kullandıkları teb’id üslûbudur. Zîrâ Arapların, herhangi bir şeyden ümit kesilmesi gerektiğini vurgulamak istedikleri zaman onu gerçekleşme ihtimâli çok uzak yada imkânsız olan bir şeyle irtibatlandırdıkları bilinmektedir.

 

Kadı Abdülcebbar’a göre; bizden birinin gözüyle bir şeyi görebilmesi için o şeyin karşısında olması gerekir. Allah’ın böyle bir konumda bulunması câiz değildir. Mevani deliline göre ise bir şey ya bir engelden dolayı yada görülmesi muhâl olduğu için görülemez. Allah bir-takım engeller sebebiyle değil, görülmesi muhâl olduğu için görülemez. Eğer Allah’ın herhangi bir durumda görülmesi imkân dahilinde bulunsaydı, bizim de şu-anda O’nu bir-şekilde görmemiz mümkün olurdu. Ne var ki, böyle bir şey şu-ana kadar vukû bulmuş değildir”.

 

Tevrat’ta da benzer bir ifâde vardır: “Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşayamaz” (Çıkış, 33: 20).

 

“Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veyâ daha yakınlaştı” (Necm 9). Tasavvufçular Peygamberimiz’e yaklaşanın Allah olduğunu söylerler ama aslında o yaklaşan Cebrâil’dir. Çünkü Allah hiç kimse ile doğrudan yüz-yüze görüşmez ve konuşmaz ve araya mutlakâ üç şeyden biri ile; vahiy, perde ve elçi ile iletişim kurar.

 

Bir her gördüğümüzü anlamlandıramayız. Yâni aslında insan göremeyeceği bir şeyi bir-anlığına görse bile, gözüyle gördüğü hâlde onu hem anlamlandıramaz hem de gördüğü şeyin ne oluğunu anlatamaz. Meselâ Nûr Sûresi 35. âyette Allah kendini şöyle tanıtır:

 

“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misâli, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da âit olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nûr üstüne nûrdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nûruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah her-şeyi bilendir” (Nûr 35).

 

Biz bu âyette söylenenleri anlıyoruz, kelimeler bildiğimiz-tanıdığımız kelimeler ama cümlenin bütünlüğüne baktığımızda ne dediğini yine de idrâk edemiyoruz. Çünkü âyet,  Allah’tan bahsediyor. Hiç görmediğimiz ve hakîkatini kesin şekilde bilmediğimiz bir varlıktan bahsediliyor. Apaçık şekilde anlatmasına rağmen o kelimelere anlam vermiyoruz. Bu âyet 1.400 yıldır tefsir ve te’vil ediliyor ama net ve kesin yorumu yapılamıyor. Yapılamaz da. Çünkü âyette anlatılan varlık, bizce neliği-nasıllığı bilinemeyecek olan Allah’ın varlığıdır. Bu âyet Allah’ı bize ne ve nasıl olduğunu anlatmak için değil, “söylesek de anlamazsınız”ı göstermek için inmiştir. İşte bunun gibi, Allah gökte kendini apaçık bir şekilde gösterse bile, biz bir şeyler görürüz ama gördüğümüze bir anlam verip de gördüğümüz şeyin ne olduğunu idrâk edip de bilemeyiz ve anlatamayız. Üstelik her gören farklı bir şey söyler ve böylece görülen şey hakkında hiç kimse net bir şey söylememiş olur.

 

Peki Allah’ı görmek iyi bir şey midir?. Meselâ bizim gözümüz mikro boyuttaki bir-çok şeyi cihaz yardımı olmaksızın göremez ki bu iyi bir şeydir. İyi ki de göremiyoruz. Eğer görseydik çok rahatsız olur ve hattâ yemeden-içmeden kesileceğimiz için belki de yaşayamazdık. Allah’ı görmek, dağ gibi yok olup gitmek anlamına gelebilir.

 

Peki görmek sâdece göz ile mi olur?. İdrâk etmek de görmek demek değil midir?. Bir şey, idrâk etmekle de görülmüş olur. Fakat söz-konusu olan varlık Allah olunca, onu idrâk etmekle değil, idrâk edememekle idrâk edebiliriz ancak. Allah’ın varlığı hakkındaki idrâk, O’nu idrâk etmenin imkânsızlığıdır. O, idrâk edilemeyeceği idrâk edilince idrâk edilmiş olur. 

 

Bâtınilikte ve tasavvufta, Allah’ın görülmesi, “her-şey odur” şeklinde bir düşünceyle açıklanmaya çalışılır. “Her-şey zâten O’dur, biz her-şeyi bir-anda görmediğimiz için O’nu göremiyoruz” derler. Bir de, “O bize o kadar yakın ki, yakınlıktan dolayı göremiyoruz, çünkü çok yakın olan şey görülmez” derler. Bu yakınlık hangi anlamda söylendiğine göre değişir.

 

Bir de şu var ki, biz bir şeyi görebilmemiz için o şeyin bir yerde yâni bir mekânda olması gerekir. Oysa Allah mekândan münezzehtir. Bu bağlamda Allah zâtıyla kâinâtın hiç-bir yerinde yoktur. O, kâinatta, yaratma sanatıyla ve yasalarıyla vardır, bu şekilde tüm kâinâtı kuşatmıştır ve her-şeye hâkimdir. Ne yana bakılsa O’nun yaratma sanatı ve yasaları görülür: “Her nerede iseniz, O sizinle berâberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir” (Hadîd 4).

 

“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız” (Kâf 16) meâlindeki âyetlerde geçen “berâberlik” ve “yakınlık” kavramları, “Allah’ın, yarattığı varlıklardan haberdâr olması, onların yapıp-ettiklerini bilmesi” şeklinde te’vil edilir.

 

Kanımca Allah, o “Zât” dediğimiz mutlak varlığı hakkında bir şey söylemiyor. O yüzden idrâk da edilemiyor. İdrâk edilemediği için görülemiyor. Görülse bile anlam verilemez. Allah’ın bize söylediği ve idrâk etmemizi istediği şey, O’nun tüm kâinâtı kuşatan yaratma sanatı ve yasalarıdır. Görmemiz gereken budur.

 

Görmek için bakılan şeyin görülür cinsten olması gerekir. İnsanın görebileceği şey ise ancak bir cisim olabilir. Yâni insan ancak maddî olan bir şeyi görebilir. İnsan ancak kendisi gibi fâni olanı görebilir. Fâni olanların içinde de maddî olan maddeden müteşekkil olan bir şeyi görebilir fakat onu bile mutlak anlamda göremez. O hâlde âlemlerin Rabbi olan Allah’ı görmesi söz-konusu bile değildir. Bu bağlamda cinleri ve melekleri de göremez. Allah -hâşâ- bir madde ve cisim olmadığı için ancak sınırlı şekilde cisimleri görebilme yeteneği olan insan gözünün Allah’ı görmesi mümkün değildir.

 

Allah âhirette yada cennette insana Kendini görecek bir göz verir mi bilmiyoruz. Ona kudreti yeter elbette ama, böyle olduğunda görmenin amacı yerine gelir mi gelmez mi denildiğinde, gelmeyeceği besbellidir. Yâni Allah’ı görmek de kâr etmez. Ne gördüğünü bilmeyen birinin görmesi tam anlamıyla görmek değildir. Bir şeyi görmek demek, “onu hem gözle görmek” hem de “aynı-anda idrâk etmek” demektir. Bir şeyi görebilmek için görülen şeyin ne olduğu tam mânâsıyla idrâk edilmelidir. Allah ise ancak yaratma sanatıyla ve yasalarıyla bilinebilir. Fakat bu bilme çok sınırlı bir bilme olacaktır ki zâten bilinen şey de zâtıyla ilgili bir bilme değil, yaratmasıyla ilgili bir bilme olacaktır. Çünkü zâtının idrâk edilip de bilinebilmesi söz-konusu değildir. Onu ancak yine Kendisi bileceğinden dolayı, “Allah’ı ancak yine Allah görür” demek gerekir.

 

Peki “göreceğiz” diyenlere soralım; Allah’ı nerede göreceğiz?. Kâinatın içinde bir yerlerde mi?. “Allah cennettedir, o yüzden orada görülecek” diyenler olduğu gibi, “o her yerdedir, bu yüzden nereye bakılsa görülebilir” diyenlerde vardır. Peki ikinci görüşe göre, her-yerdeyse o zaman kâinâtın bir yerlerinde yada her yerinde demektir. Peki Allah kâinâtın neresindedir?. Allah kâinâtın hiç-bir yerinde değildir. Çünkü Allah zâtıyla kâinâtın hiç-bir yerinde yoktur. Zîrâ bâki olan Allah, fâni olan ve fenâ bulacak olan kâinat mekânının hiç-bir yerinde olamaz. Çünkü kâinât fenâ bulduğunda ve yok olduğunda -hâşâ- Allah da fenâ bulup yok olurdu ki böyle bir şey abestir. Allah zâtıyla ancak bekâdadır. Mutlak Varlık, mutlak olmayan bir mekânda olamaz. Zâten fâni olan bir yere sığmaz da.    

 

Târikat ve tasavvufta “Allah’ın bacağını” görenler; O’nu “yakışıklı bir genç” olarak görenler falan vardır. Bunlar Allah’ı cisimleştirmişlerdir. Çünkü zâten her-şeyin o olduğunu söylerler. Böylece Allah’ın cisim şeklinde görülebileceğini zannederler.

 

Rüyâda Allah’ı görmek vardır ama kanımca bu görmede görülen bir şey yoktur. Sâdece bir ses duyulur ve o sesin Allah’tan olduğu hissedilir. Ben bir keresinde rüyamda, bir apartmanın son katından asansör boşluğuna düşüp ölen birine bakarken, arkamda bir gölge hissettim ve arkama dönmek istedim fakat dönüp arkama bakamadım. O arkamdaki varlığın Allah olduğunu hissediyordum ve o ses bana şöyle dedi: “Eveet Hârûn; merâk edip durduğun ölüm işte böyle bir şeydir”. Ondan sonra o sözü söyleyeni görmek için arkama dönme düşüncesi olmadı. Hâlbuki gölgesini hissettiğim an arkama dönmek istemiştim, fakat söze başlayınca dönemedim.

 

Bir rivâyete göre Ebu Zer, Hz. Peygamber’e; “Rabbini gördün mü?” diye sormuş; Hz. Peygamber bu soruya “Nûru nasıl görebilirim?” sözüyle karşılık vermiştir. Mu’tezile’nin yorumuna göre Peygamberimiz’in bu sözünde geçen “nasıl” edatı, “hayır göremedim” mânâsı taşır.

 

“Siz rabbinizi göreceksiniz” ifâdesi, “Rabbinizi bilip tanıyacaksınız” şeklinde anlamlandırılır. Çünkü ru’yet (görmek) kelimesinin sözlük anlamlarından birisi de bilgi ve bilmektir (ilm). Peygamberimiz’in, “hiç kimse Allah’ı Dünyâ’da da âhirette de göremeyecek” hadisi ile Hz. Âişe’nin, “her kim , ‘Muhammed rabbini gördü’ demişse yalan söylemiştir” şeklindeki sözü, ru’yetullahın muhâl olduğunu teyit etmektedir.

 

Hakkında net bilgi sâhibi olmadığınız bir şeyi göremezsiniz. Görseniz bile anlam veremezsiniz. Şu da var ki, Allah, görmenin değil îmânın konusudur. Görülemeyeceği için îman ediliyor. Gayb olan görülemez, çünkü kesin anlamda bilinemez. O yüzden gaybı görmek değil, “gayba îman etmek” vardır. Îman edilmesi gerekenin görülmesine lüzum yoktur. Zâten bu mümkün de değildir. Görülemeyecek olana karşı yapılacak en doğru şey, ona îman etmek ve güvenmektir. Tabi ki şeytan ve taraftarları buna dâhil değildir.

 

“Peygamberimiz ve Kur’ân da îmânın konusudur fakat gayb değildir” diye îtirâz edilebilir. Fakat îman edilmesi gereken kitap olan Kur’ân, sayfalardan müteşekkil olan kitap değil, “Allah’tan gelen Kitap”tır. Îman edilmesi gereken şey Kur’ân’ın sayfaları değil, Allah’tan vahiy olarak gelmiş olmasıdır. Peygamberimiz de aynen öyledir; o’nun îman edilmesi gereken yönü resûllüğü ve nebîliğidir. Yoksa o’nun kara kaşına kara gözüne îman etmek değildir. 

Tasavvufçular her yerde Allah’ı gördüklerini söylüyorlar, aslında gördükleri şey zanlarından ve inkârlarından başkası değildir. Ben ise günümüzde, baktığım her yerde Şeytan’ı görüyorum. Zîrâ şeytan tüm Dünyâ’da bir hâkimiyet kurmuştur ve bu yüzden Dünyâ çirkefe batmıştır. Bu çirkeflik içinde her yerde Allah’ı görmek de neyin nesidir?. Şeytan’ın târihteki en büyük iktidârı Dünyâ’yı sarıp kuşatmışken her yerde Allah’ı görmekten bahsetmek, “şeytan’a yalakalık yapmak” demektir. Göklere bakıldığında Allah’ın yaratması ve yasaları câri olduğu için “Allah’ı göklerde idrâk etmek” anlamında bir görmeden bahsedilebilir. Görülmesi gereken ve âşikâr olan şey, Dünyâ’da Allah’a ilahlığın ve yönetimin verilmemesidir. Zâten çirkeflik bu yüzdendir. Böyleyken, Dünyâ’da insanlar arasında Allah hesâba katılmıyorken ve Allah -hâşâ- göklere hapsedilmişken nasıl görülecektir ki?. Allah’ın kânunlarıyla hükmetmeyenler ve hattâ hükmedilmesine karşı olanlar, sürekli olarak baktıkları her yerde Allah’ı gördüklerini söylüyorlar. Elbette yalan söylüyorlar ve sâdece kendilerini kandırıyorlar. Hükümlerini takmayanların gördükleri şey zanlarından ve yalanlarından başka bir şey değildir. Aslında onların gördükleri hiç-bir şey yoktur. 

Bir şeyin dayanağı, o şeyin kendisi olamaz. O yüzden tasavvufun, “Allah’ı görmek, insanın bizzat Allah olduğunu fark etmesidir” sözü zırvalıktan başka bir şey değildir.

 

Allah’ı görmektense O’nunla konuşmak daha iyidir. Hz. Mûsâ O’nu görmek istemişti de küçük bir tezâhürüne bile dayanamamıştı. Çünkü önemli olan Allah’ı görmek değil, O’nun direktiflerine göre iyi bir kul olabilmektir. Zâten Allah bize kendini apaçık bir şekilde gösterse ve biz O’nu apaçık görsek bile O’nun ne olduğunu anlayamayız, çünkü O’nu anlamlandırmayız. Çapımız, aklımız ve kapasitemiz yetmez buna. Allah’ı apaçık bir şekilde görmek bile O’na inanmanın garantisi değildir. İnsanların çoğunun, Allah’ı gördüklerinde O’na inanacakları kesin değildir. Allah’a inanmak ve teslim olmak, ancak O’na îman etmekle olur ve bunun başka da bir yolu yoktur. Çünkü inanmak, görmekten üstündür.

 

Fakat O’nunla konuşabilirsiniz ve O’nun söylediklerini anlayabilirsiniz. O’nunla konuşmak için yapılacak olan şey tabî ki de Kur’ân okumaktır. Peygamberimiz: “Allah’la konuşmak isteyen Kur’ân okusun” demiştir.

 

Eğer öldükten sonra dirildiysem, hele ki cennete gidip Allah’ın sonsuz nîmetleriyle yüzleşmişsem, Allah’ı görmek istemeye gerek olmaz. Çünkü zâten tüm o nîmetlerin Allah’ın ikrâmı olduğunu idrâk etmiş olurum ve bu bilinç bana yeter.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

31 Ekim 2021 Pazar

Allah’ı Göklere Hapsetmek

 

“Gökte olanın sizi yere geçirmeyeceğinden emin misiniz?. Bir bakmışsınız ki, o (yeryüzü) sallanıp-çalkalanmaktadır” (Mülk 16).

 

Deizm, lâiklik ve demokrasi, Allah’ı -güyâ- “göklere hapsetmek”tir. İnsanlık târihi; kâfir ve müşriklerin, Allah’ı göklere hapsetmek istemesi, mü’minlerin ise “O’nu göklerin ve yerin Rabbi kılmak” çabasının târihi ve mücâdelesidir. Kâbil deistti, ondan sonra günümüze kadar gelen müşrikler deistti. Tüm peygamberlerin gönderildiği toplumlar deistti, yâni Allah’ı göklere hapsediyorlar ve O’na sâdece göklerin işlerini veriyorlar, yeryüzünde ise işleri dîne göre değil, nefislerine göre düzenliyor ve yönetiyorlardı. Böylece yeryüzü ilahlığını uhdelerine alıyorlardı. Bu durum hâlen aynı şekilde devâm etmektedir. Tabi bunu, şeytanın fısıldaması ve nefislerinin arzuları doğrultusunda yapıyorlardı. Çünkü “Allah’a göre” olmadığında mutlakâ şeytana ve nefse göre olur.

 

Baştaki âyet, “gökte olan” Allah’ın yeryüzündeki insana seslenişinden bahsediyor ve zımnen; “siz Ben’i göklere hapsetmek istiyorsunuz ama sizi yerin dibine geçirmeyeceğimden emin olamazsınız” diyor. Böylece Allah’ın “sâdece göklerin ilahı” olmadığı, sâdece göklerle ilgilenmediği, bilakis, yerlerin, göklerin tüm âlemlerin rabbi olduğu söyleniyor. Allah’ın ilahlığı belki gök-merkezliymiş gibi gözüküyor olabilir, fakat bu, Allah’ın her-şeyi yarattıktan sonra “yönetim tahtı” olan arşa kurularak tüm âlemi ve insanı oradan yönetmesi anlamındadır.

 

Tevhid; Allah’ın göklerde İlah olduğu gibi, yeryüzünde de İlah olarak kabûl edilmesi ve göklerde olduğu gibi yeryüzünde de sâdece O’nun yasalarıyla hükmedilmesidir. Kânun ve kurallar, emirler ve nehiyler sâdece O’nun indirdiği vahye ve vahye göre ortaya konulan Peygamber örnekliğine yâni Sünnet’e göre olmalıdır. Çünkü Dünyâ’da düzen ancak bu şekilde sağlanabilir ve göklerdeki nizâmın aynısı ve benzeri ancak bu şekilde kurulabilir. Tevhid; “göklerdeki düzenin aynısını yeryüzünde de kurmak için ‘sâdece Allah’ın kânunlarına sarılmak” demektir. Tevhid; “Allah’ın kânunlarının gökte mutlak hâkim olduğu gibi, yeryüzünde de mutlak hâkim olması” demektir. Çünkü gökte “şirk” olmaz. Zîrâ orada “sâdece Allah’ın dediği” olur. Şirk ise, Allah’a; “sâdece göklerin yönetiminde ortak koşmak” demek değildir, “yeryüzünün yönetiminde de ortak koşmak” demektir. Şirk, göğün ekmeğini yiyip de yeryüzünde ilahlık taslamaktır. Şirk, Allah’ı göklere hapsetmek çabasının adıdır.

 

İnsanların Allah’ı göklere hapsetmek istemesinin ve göklerin yönetimini (mecbûren) Allah’a vermesinin nedeni, hem gökleri düzenlemeye-yönetmeye güçlerini yetmeyeceği ve “gökleri biz yönetiyoruz” diyecek bir durumun olmaması, hem de Dünyâ’da yönetim alanının kendilerine kalması ve böylece nefislerine-çıkarlarına tam uygun olarak istedikleri gibi kânunlar-kurallar ve de yaşam-biçimleri ortaya çıkarmak, böylece arzularını yerine getirerek tatmin olmak istemeleri nedeniyledir. Lâkin Allah ilahlığını hiç kimseye geçici bir süreliğine olsa bile vermez ve buna yeltenenleri Dünyâ’da rezil ettiği gibi, âhirette de ağır cehennem azâbı ile cezâlandırır. Çünkü Allah’ın kudreti sonsuzdur ve gücü sâdece gökleri yönetmekle sınırlı değildir. Sonsuz kudret sâhibi olan Allah elbette hiç-bir istisnâ kalmamak üzere tüm âlemlerin Rabbidir ve bu hakîkati -imtihanın bir gereği olarak- insanın eliyle göstermek ve ortaya koymak istemektedir. Bir yazıda konuyla ilgili olarak şunlar söylenir:  

 

“Allah’ın gücü ve kudreti yalnızca meta-fizik âlemle sınırlı değildir yada Allah yalnızca evreni ve insanı yaratan ve düzenleyen ve sonra aşkınlığından dolayı kendi köşesine çekilen bir üstün varlık değildir. Aynı-zamanda O her-şeye hâkim olan, koruyan, gözeten, doğru ve yanlış konusunda insanları uyaran ve herkesi yaptıklarından hesâba çekecek olandır. O, kulların üstünde yegâne Hâkim’dir. İslâm’ın tevhit akîdesine göre Allah, mutlak aşkınlığı ve üstünlüğü ile birlikte varlık âleminden elini-eteğini çekmiş bir üstün varlık değildir. O, yarattığı şeye düzen veren ve koruyandır; gönderdiği elçiler, ilâhî mesajlar ve sık-sık insanlığa yönelik uyarılarıyla târihe müdâhale eden bir güçtür. Dolayısıyla o, deistlerin evreni yaratıp düzene soktuktan sonra köşesine çekilmiş olan tanrılarından farklıdır. Nitekim Kur’ân, Allah’ın, yarattığı ve aracılarla doğruyu öğrettiği insanı yapıp-ettiklerinden hesâba çekecek olan olduğuna dikkat çeker. Dolayısıyla insan yeryüzünde bir başına, sorumsuz değildir. Allah, gnostiklerin yalnızca gizemli/ne olduğu -âdetâ- belirsiz bir hikmet bilgisiyle bilebildikleri tanrısından, agnostiklerin bilinemeyen tanrılarından da farklıdır. Bütün bunlar bir tarafa O, kendisinden başka hiç-bir üstün güç olmayan, eşsiz ve benzersiz ilahtır. Buna göre Allah yalnızca yaratma, öldürme, yargılama ve bağışlama gibi konularda değil, rızk verme ve hükümran olma gibi konularda da mutlak üstün güçtür. Allah’ın tek ilah olarak kabûl edilmesi, hemen her konuda Allah’ın kişinin yaşamına egemen olması yada kişinin yaşamını yönlendiren tek merkezin veyâ gücün Allah olmasıdır”.

 

Matta İncili 6:9-13’te “Rab duâsı”nda şöyle denir: “Göklerde olan Babamız, adın yüceltilsin. Hükümranlığın gelsin. Göklerde olduğu gibi yeryüzünde de senin isteğin olsun. Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver. Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla. Bizi günah işlemekten koru ve kötülüklerden kurtar/uzak tut (Amin)”. Tahrifin sonucunda ortaya çıkan -sözde- İncil metinlerinde, “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a” veren Hristiyanlık, böylece lâikliğe uygun bir söz ortaya koyarak Tanrı’yı “göklerin tanrısı” yapmış gibi görünür. Fakat Tanrı’nın hükümranlığı sözünden “sâdece göklerin hükümranlığı”nı anlayanlar ve anlamak isteyenler olduğu gibi, “göklerin ve yerin birlikte hükümranlığı” şeklinde anlayanlar da vardır ki doğrusu da budur. Hz. Îsâ’nın bahsettiği ve kastettiği hükümranlık budur. Zâten tüm peygamberler bunu söylemişler ve bunun mücâdelesini vermişlerdir. Çünkü İslâm, “kâlp” ile iç-âlemleri, “devlet” ile de dış-âlemi inşâ edip yönetmek ve böylece tevhidi hâkim kılmak hedefi olan dindir ki bu din “tek hak din” olan İslâm’dır. Bu nedenle İslâm’da, kâlplerini vahiy ile inşâ eden ve liyâkatlerini gösterenlerin bir İslâm toplumu ve devleti kurmaları emredilir:

 

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).     

 

Zâten tüm peygamberlerin hedefi ve amacı budur ve bunun için çalışmışlardır. Kimisi bunu başarabilmiş, kimisi ise bu uğurda tüm gayretiyle cihad ederek bu yolda olmuş ve bu yolda ölmüştür:

 

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 

Hz. Mûsâ’nın peygamberliği döneminde de; îtikât, ibâdet, ahlâk ve hukukla ilgili kurallar belirlendi. Ayrıca, İsrâiloğulları kutsal topraklara yerleştikleri zaman kurulacak devletin yapısı da tâyin edildi. Bu böyledir, böyle olmak zorundadır. Zîrâ bir devlet olmadığında İslâm’ın hükümlerinin yarısı uygulanacak bir alan bulamaz.

 

Peygamberimiz’in güzel örnekliğine baktığımızda da, o’nun, Kur’ân ile sâdece iç-âlemleri inşâ edip nurlandırmakla ve göğe yönelip duâ ederek şükretmekle değil, iç-âlemleri inşâ ettikten sonra yeryüzünü de Allah’ın emrettiği şekilde Kur’ân-merkezli olarak inşâ edip tam da Allah’ın göklerde kurduğu düzen gibi bir düzeni yeryüzünde kurmak için görevlendirilmiş olduğunu görürüz. İslâm budur, tevhid budur ki, tevhid; “yeryüzünde de aynen göklerde olduğu gibi Allah-merkezli bir düzenin kurulması”dır. Böylece tevhid gerçekleşmiş ve Allah “âlemlerin Rabbi” olmuş olur. O hâlde İslâm’ı, sâdece mâneviyata indirgemek ve “gök-dîni” olarak görmek yanlıştır. İslâm, iç ve dış-âlemleri birlikte düzene sokmak için gönderilmiş bir din olduğu gibi, Peygamberimiz de bunu pratik olarak gerçekleştirmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed hem peygamber hem de devlet başkanıdır. Hem iç-âlemleri, hem de dış-âlemi nizâma sokmak için Allah’ın kendisine indirdiği vahiyleri tebliğ eder ve vahiylere göre bir örneklik ortaya koyar.

 

Türklerin lâikliğe ve demokrasiye olan bağlılığının arka-plânında “Gök Tanrı” inancı vardır. Gök Tanrı, “sâdece göklerin Tanrısı”dır. Lâiklik ve demokrasiyi bu nedenle çok çabuk benimsiyorlar. Lâiklik, “Allah’ı göklere hapsetmek” demektir. Gerçi Allah’a göklerde bile katlanamazlar ve zihinlerden de silmek isterler. Allah’ı “gök-tengri” olarak göklere hapsedince, yeryüzünü ise, sonu “han”, “kan”, “ğan” gibi ekler alan “yer tanrıları” yönlendirip yönetir ve gökleri “gök-tengri” yönetirken, yeryüzünde ise onların sözü geçer. Böylece yönetim, Tanrı ile hükümdarlar arasında bölüşülmüş olur ve çok kesin ve net bir şirk-küfür ortaya çıkmış olur. Türkler bu düzeni İslâm-öncesi dönemden bêri benimsemiştir. Hükümdarlarına, lîderlerine ve “ata”larına bağlılıkları bu nedenledir. Bu nedenle göğe yönelerek duâ ederler ama yeryüzünde “ata”larının ve lîderlerinin dediklerine göre hareket ederler. Lâiklik budur, Deizm budur ve “Allah’ı göklere hapsetmek” işte budur.

 

Dünyâ’nın konumunun mükemmelliği, tüm kâinâtın konumunun mükemmelliğinden iki kat daha fazladır. Çünkü Allah gökleri iki günde düzenlerken, yeri ise dört günde düzenlemiştir. Yâni yere ayrıca bir önem vermiştir. Çünkü insanın serüveni yeryüzünde geçmektedir. İnsan tüm kâinâtı yeryüzünden bakarak anlamlandırmakla, kâinâtın düzenini Dünyâ’dan bakarak görmekle ve kendisine emredildiği gibi Dünyâ’yı da göklerdeki bu düzene bakarak düzenlemekle görevlidir.

 

Allah aslâ kâinâtı, Dünyâ’yı ve insanı yaratıp da bırakıp gitmemiştir. Tüm kâinâtı “ol” demsiyle bir-anda yaratmış ve sonra da yönetim makâmı olan arşa kurulmuştur. İğneden-ipliğe her-şeyi buradan kontrôl etmekte, düzenlemekte ve yönetmektedir. İmtihandan ve insana verdiği irâdeden dolayı yeryüzünün düzenlemesini, indirdiği vahiyler ve gönderdiği peygamberlerin örnekliğine göre yapılması işini insana bırakmıştır. Zâten “imtihan” budur ve insanın bunu yapıp-yapmayacağı yada bu uğurda çalışıp-çalışmayacağı onun inancını ve samîmiyeti gösterecek ve notu buna göre verilecektir.

 

Ne ilginçtir ki insan göklere bakarak hem göklerde hem de yeryüzünde yâni her yerde olan Allah’ı bulur. Zîrâ aslında gökler ve yer ayrımı bir noktadan sonra kaybolur. Yeryüzü de bir noktadan sonra “gök”tür. Ay’dan bakıldığında Dünyâ “gök”tür. Bu yüzden Allah’ın göklerde olması, aynı-zamanda Dünyâ’da da olması demektir. Tabi “Allah’ın her yerde olması” demek, O’nun zâtıyla değil, “yaratma sanatıyla, yasalarıyla ve yönetmesiyle her yerde olması” demektir. Zîrâ tüm kâinât fânîdir ve Bâkî olan Allah’ın zâtıyla yâni mutlak varlığı ile fânî olan bir yerde bulunması absürd olur. Çünkü fânî olan âlem yıkılıp gittiğinde, mutlak varlığı ile fânî âlemin içinde olan Allah’ın da -hâşâ- yıkılıp gitmesi söz-konusu olur. Böyle bir şey elbette mümkün değildir.

 

Evet, işte bu nedenle kudreti sonsuz, âlemlerin tek Rabbi olan Allah’ın göklere hapsedilmesi falan söz-konusu değildir. Yazı boyunca biz hapsetmeyi mecâzi anlamda kullandık. “Allah’ın kânunlarının ve yönetmesinin Dünyâ’da yürürlükte olmasına izin vermeme” anlamında kullandık. Yoksa Allah’ı göklere yada başka bir yere hapsetmeye hiç kimsenin; hattâ somut ve soyut tüm varlık bir-araya gelse bile yine de gücü yetmez. Böyle bir kıyaslama yapmak bile uygun değildir. Allah hiç-bir yere hapsedilemeyeceği gibi, tam-tersine; Allah bizi hapseder. Allah lâyık bulduklarını Dünyâ’da güzelliklerle, âhirette ise cennetle ödüllendirip sevindirirken, Kendisini göklere hapsetmek isteyenleri ise Dünyâ’da kendi zindanlarına, âhirette ise sonsuza kadar cehenneme hapseder. Bu ne kötü bir “son durak”tır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »