31 Mayıs 2024 Cuma

Modernizm ve Dünyevîleşme

 

“Size verilen her-şey, yalnızca dünyâ-hayâtının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (Kasas 60):

 

Modernizm, modernite, modernlik, moda vs. denen şeyler niçin insanlar tarafından hep olumlu görülüyor?. İnsanlar niçin moderniteyi çok kolay ve çabuk benimsiyor ve hattâ fanatik bir şekilde savunuyor?. Çünkü tam da nefse göre. Üstelik şeytan ve onun uşakları olan tâğutlar da bundan çok memnun. Zîrâ şeytan, modernizm ile insanı istediği gibi oyalıyor ve ayartabiliyorken, tâğutlar da Dünyâ’yı istedikleri gibi şekillendirebiliyor, insanları da alabildiğine sömürüyorlar ve ilahlık taslıyorlar.  

 

Allah’ı, âhireti, dîni, îmânı, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Peygamber’i bilmeyen, inanmayan ve umursamayanları hadi bir tarafa koyalım, onlar bilmedikleri ve inanmadıkları için Dünyâ’ya sarılıyorlar, hiç ıskalamadan ve en üst seviyede haz, zevk, neşe ve konfor içine Dünyâ’yı dibine kadar yaşama düşüncesindedirler. Peki bizim müslümanlara ne oluyor!. Müslümanlar yada kendine “müslümanım” diyenler niçin mânevî ve uhrevî olanı pek de umursamayarak Dünyâ’ya alabildiğine sarılıyorlar?. Bunun elbette tek bir cevâbı vardır: Dünyevîleşme. Müslümanlar da artık modernleşip dünyevîleştikleri için Allah’ı, âhireti, dîni, îmânı vs. kabûl etseler ve “inanıyorum” deseler de pek de umursamıyorlar. Zîrâ İslâm’ı, dîni ve îmânı çok da sevmiyorlar. Sevmedikleri için de meyilleri İslâm’a, Kur’ân’a a ve Peygamber’e değil, daha çok bağlı oldukları ve sevdikleri Dünyâ’ya dönük oluyor. Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve bundan kurtuluş yoktur. Müslümanlar dünyevîleşerek imtihanı zorlaştırıyorlar ve hayâtı çekilmez bir hâle getiriyorlar?. Zîrâ dünyevîleşmeye karşı çıkacak olan müslümanlar da dünyevîleşiyorlar.

 

Genelde tüm insanlarda, özelde ise müslümanlarda öyle bir dünyevîleşme var ki, sanki gözleri kararmış gibi. Bu yüzden Dünyâ’nın tek bir ânını bile ıskalamak ve boşa geçirmek istemiyorlar. Böyle olduğu için de elbette İslâm’dan ve onun gereklerinden uzaklaşıyorlar ve Dünyâ’ya yaklaşıyorlar. Günümüzde Dünyâ’ya ancak modernizm ile yaklaşıldığı için, modernist ve çağdaş oluyorlar. Üstelik modernizmi iyi bir şey sanarak savunuyorlar.

 

Modern insanlar Dünyâ’yı ıskalamamak için Allah’ı, âhireti, gaybı, Kur’ân’ı, Peygamber’i yâni İslâm’ı ıskalıyorlar. Çünkü asıl adı dünyevîleşme olan modernizm, Dünyâ mekânını ve hayâtı tam da insanların nefsine yönelik ve dönük olarak tasarımlamış ve düzenlemiştir. Tâğutlar yâni “Allah’tan başka, kendilerinde güç vehmedilenler”, şeytanın fısıldamalarıyla nefse yönelik olarak Dünyâ’yı bildiğimiz-yaşadığımız hâle getirmişlerdir. Böyle bir Dünyâ’da dünyevîleşmek çok-çok kolayken, uhrevîleşmek ve İslâmlaşmak ise çok-çok zordur.

 

Modernlik “dünyevîleşme” demektir ve dünyevîleşmenin karşısında mânevî olan, uhrevîlik yâni İslam vardır. Özellikle son 200 yıldır insanlar modernliğe yâni dünyevîliğe meylettiler ve meyletmektedirler. Zîrâ İslâm’dan uzak oldukları için, modernizm çepe-çevre kuşatması ve baskısı karşısında bir direnç gösterememekte ve sonunda da bunun için uğraşmamaktadırlar bile. 

 

Modernizm; Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, Peygamber’den, İslâm’dan, dinden ve îmandan kopmak ve Dünyâ’ya, maddeye, eşyâya, insana ve akla yönelmek demektir. Dünyevîleşmek, merkeze Allah’ı değil de, insanı, aklı, doğayı, tabiatı, eşyâyı ve maddeyi almak demektir.

 

Modernizm, insanların sandıkları gibi, çamaşır-bulaşık makinesi, buzdolabı, elektrik süpürgesi, ulaşım ve iletişim araçları gibi işlerini -görece- kolaylaştıran araçlardan ibâret bir şey değildir. Bunlar da modernizmin ürünleridir ama asıl mesele bunların olup-olmaması değildir. Modernizme karşı olmayı anlayamayan ve “modernizme neden karşısınız?” diyenler vardır. Karşıyız, çünkü müslümanız. Müslüman olduğumuz için hem iç-âlemlerde hem de dış-âlemde merkeze Allah’ı, âhireti, dîni, İslâm’ı ve vahyi koymak istiyoruz. Bunun önündeki en büyük engel modernizm yâni dünyevîleşmedir. Modernizm “dünyevîleşmek” demektir.

 

Modernite; Allah’ı, âhireti, dîni ve kitapları merkeze almaktan vazgeçip, insanı, aklı, maddiyatı, nefsi yâni şeytanı merkeze almaya başlamaktır. İnsanlar peygamberlere ve kitaplara çok zor inandıkları ve bu yüzden de Dünyâ’nın geçici bir imtihan yeri, âhiretin ve cennetin ise ebedî bir nîmet diyârı olduğuna kabûl edemedikleri için “şimdi olan”ı, peşin olanı yâni Dünyâ’yı seçmişlerdir-seçmektedirler. Modernite, Dünyâ’nın geçici bir imtihan yurdu olduğunu bir türlü kabûl etmek istememektedir. Zâten modernite “hemen şimdi, şu-an” demektir. Din ise işi tâ baştan başlatır ve en sona yâni âhirete dayandırır. Bu nedenle modernite hem dinden hem de eski olandan nefret eder. Zâten hayâtiyetini de bu nefretle ile sürdürür.  

 

En nihâyet modernizm de bir “dîne karşı bir din”dir ve son 250 yıldır etkilidir. Bu dinde dîni akıl belirlerken, insan ise “tanrı”lık taslar. Çünkü akıl sâdece insanda vardır. Fakat bu akıl Allah’tan, dolayısı ile ahlâktan kopuk olduğu için, aslında bu din şeytanın vahiyleriyle oluşmuş, nefsin arzularına göre şekillenmiş ve tâğutların baskılarıyla yayılmıştır. Modernizm beşerî bir din’dir. Allah ile, âhiret ile, peygamber, melek ve kitaplarla ilgisi yoktur. Şeytan, nefs ve tâğut merkezlidir.

 

Modernizm Allah yerine maddeyi ve Dünyâ’yı merkeze almak demektir. Bu yüzden hem modern hem de müslüman olunamaz. Çünkü müslümanlar dünyevî olamaz. Zîrâ İslâm zâten, “Allah tarafından indirilmiş vahiylerle ve gönderilen peygamberler dünyevîleşmeye karşı mücâdele etmek” demektir. Bu nedenle de müslümanların modern ve dünyevî olmaları mümkün değildir, söz-konusu olamaz, zinhar ve aslâ böyle bir şeyden bahsedilemez bile. Çünkü bu, “on numara bir münâfıklık” olurdu ki günümüzde bahsettiğimiz anlamda çok sayıda münâfık vardır.

 

Dünyevîleşmenin panzehiri “İslâmlaşma”dır. Çünkü insanların dünyevîleşmelerinin nedeni “İslâm’dan uzaklaşmak”tır. İslâm’dan-din’den uzaklaştıkça Dünyâ’ya, Dünyâ’ya bir sınır koyup denge sağladıkça İslâm’a yaklaşılır. İslâmlaşmak ile dünyevîleşmek yâni modernleşmek birbirinin zıddıdır. Dünyevîleştikçe İslâm’dan, İslâmlaştıkça ise Dünyâ’dan kısarsınız. İslâmlaştıkça dünyadan belli ölçüde kısma olur ve olmalıdır.

 

“Her çağın kendine göre bir modernleşmesi yâni dünyevîleşmesi vardır, bu yüzden modernizm ve dünyevîleşeme kötü değildir” diyorlar. Hâlbuki her çağın kendine göre bir modernleşmesi değil, “dünyevîleşmesi” vardır. Modernizm denilen şey ise, insanın târih boyunca yaşadığı en yoğun dünyevîleşmedir. İnsanlar ilk baştan bêri dünyevîleşmişlerdir, fakat modernizm gibi bir dünyevîleşmeyle hiç-bir zaman karşılaşmamışlar ve hiç-bir zaman bu oranda bir dünyevîleşme yaşamamışlardır. Çünkü hayatlarında illâ ki Allah, âhiret, din ve îman olmuştur. Fakat modernizm ile birlikte uhrevîlikten tamâmen kopulmuştur ve vazgeçilmiştir.

 

Çeşitli kırılmaların yaşanmasından sonra; Fransız Devrimi, Sanâyi Devrimi, Modernizm, 1. ve 2. Dünyâ savaşları, tarım devrimi ve en sonunda da SSCB’nin yıkılmasıyla tek-kutuplu kalan Dünyâ ortaya çıkmış, 11 Eylül -sözde- saldırılarıyla ve çeşitli küresel krizlerden sonra da insanlar artık modernizme karşı tamâmen dirençlerini kaybetmişler ve dünyevîleştikçe dünyevîleşmişlerdir. Türkiye’de ise bu 28 Şubat’tan sonra AKP-FETÖ iş-birliği ile yoğunlaşmış, 15 Temmuz darbesi ve korona süreciyle birlikte büyük bir kopuş ile birlikte dünyevîlik almış balını gitmiştir-gitmektedir. Günümüzde dünyevîlik “modernizm” olarak görünmektedir.

 

Artık insanlar öyle bir dünyevîleşmişler ve buna bağlı olarak da öyle bir bencilleşmişlerdir ki, yanı-başlarında ölen müslüman kardeşleri ve onların çocuklarının kopan kol, bacak ve kafalarından, çekilen açlık, susuzluk, evsizlik, çıplaklık, yaralanma ve ölümlerden bile etkilenmemektedirler. İşin berbat tarafı ise, bu tutumu müslümanların da sürdürmeleridir. Çünkü dünyevîleşme had safhadadır.

 

Düşünsenize; dünyevîleşmenin etkisiyle oluşan zevk, haz, neşe ve konfor sarhoşluğu nedeniyle yeğenlerinizin kopmuş kafa, kol, el ve bacaklarını bile umursamaz duruma gelmişsiniz.. Dünyevî haz, dinden verilen tâvizlere bağlıdır. Dinden ne kadar tâviz verirseniz, Dünyâ’dan o kadar haz alırsınız. Şu da var ki, dünyevî şeylere ve eğlenceye aşırı para harcamak, uhrevî ve mânevî şeylere para harcamaya kıyamamakla sonuçlanır.

 

Dünyevîleşme günahı, haramı, ayıbı ve suçu, modernizm ile örtülmektedir. Çünkü modernizm iyi bir şey zannedilmektedir.

 

Modernizm yâni dünyevîleşeme, okumayı, şeytan, nefs, haz, konfor, neşe, eğlence adına yapar. Çünkü merkeze bunları alır. Allah ise okumanın, “ikrâ, bismi rabbike” şeklinde “Allah’ın adıyla” yapılmasını ister. Okuma Allah adına ve adıyla olunca, amel-eylem de Allah adına ve adıyla olacaktır elbette. Böylece adâlet, eşitlik, hak, hakîkat, ahlâk ve tevhid Dünyâ’ya hâkim olacaktır. Aksi-hâlde ise adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, hakîkatsizlik, fitne, fesat, nifak, şirk, küfür ve zulüm alıp başını gidecektir ki, dünyevîleşmenin tüm zamanlardaki sonuçları böyle olmuş ve Allah da “kritik eşik” aşıldığında azâbını göndermiştir. 

 

Dünyevîleşmenin yâni modernizmin en bâriz görüntüsü “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız” sözünde ifâdesini bulur. Yaşadığınız gibi inanmaya başlarsanız, yaşadıklarınızı din zannetmeye başlarsınız. Bu da dünyevîleşmeyi kolay benimsemenize neden olur. Çünkü bir şeyi zihnen idrâk ve kabûl etmek çok zordur, zîrâ zihnî olan teorik bir şeydir, yoruma açıktır, farklı söylenip farklı anlaşılabilir, fakat bir şeyi yapmak ve tatmak, onun bizzat deneyimlemek demek olduğu için yoruma gerek bırakmaz ve o şey daha çabuk kabûl edilir yada daha çabuk reddedilir. Bu hem uhrevî alanda hem de dünyevî alanda böyledir.

 

Dünyevîleşme, -sünnetullah ve imtihandan dolayı- daha çok nefsin hoşuna giden şeyler üzerinden olur. Bu da uhrevîlikten uzaklaşamaya neden olur. Modernizm budur ve bunun üzerine kuruludur.

 

Dünyevîleşenler mecbûren Dünyâ’ya daha fazla sarılırlar, çünkü din düşüncesi ve inancı zayıflayınca yada iptâl olunca, tamâmen Dünyâ’ya yönelmek başlar. Fakat şu da var ki, Dünyâ geçici bir imtihan dünyâsıdır ve ölüm vardır. Dünyevîleşenler de bir gün öleceklerdir. İşte bu bir felâketin başlangıcı olacaktır.

 

Dünyevîleşme, dinden uzak insanların onulmaz hastalığıdır. İnsanları dünyevîleşmeden kurtaracak olan şey ya din’dir yada bir parça toprak:

 

Dünyevileşmenin bir göstergesi de, “yapma”yı bırakıp “bilme” peşinden koşmaya başlamaktır. Dünyevileşmek, dinden uzaklaşıp felsefeye ve bilime yaklaşmayla sonuçlanır. Fakat ilim (dînî olan) ile bilim (dünyevî olan) ayrıldığında, bilim vahşîleşir.

 

Dünyevîliğin bir göstergesi de “akla tapmak”tır. Allah “akıllarınızı kullanın” derken, dünyevîleşenler akla tapıyorlar. Modern insanlar ve de müslümanlar, akıllarını kullanarak(!) hurâfelerden kurtulacaklarını sanırlarken “din”den kurtuldular ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kucağına düşerek dünyevileştiler.

 

İmtihanınızı kendiniz seçersiniz. Eğer “Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılma” yolunda olursanız tüm dünyevî imtihanlarınız önemsizleşir. Fakat bu yolda olmazsanız, önemli-önemsiz bir-çok dünyevî imtihanlarla boğuşur durursunuz.  Büyük dertleri olanlar, küçük maddî-dünyevî dertleri “dert” etmezler. İnsanların “büyük dertler”i olmadığında, küçük dertler büyür gider.

 

İslâm’da, dünyevî kavramların içi boşaltılarak içi İslâmî anlamlarla doldurulurken; sekülerizmde ise, İslâmî kavramların içi boşaltılarak içi dünyevî anlamlarla doldurulur.

 

Dünyevî yüklerimizden kurtulmadan sırât-ı müstakîm üzere yol alamayız.

 

Basit insanların ana hedefleri, mü’minlerin vazgeçtiği dünyevî hedeflerdir.

 

Post-modern zamanlarda dünyevîlik insanlara “damardan” verilmektedir. Bu nedenle hemen etki etmekte ve alışkanlık yapmaktadır.

 

Şeytana, nefisinize ve tâğutlara uyarsanız yâni sisteme ayak uydurursanız, Dünyâ’da -dünyevî anlamda- mis gibi yaşarsınız. Lâkin âhirette işiniz çok zor olur:

 

“Kim âhiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünyâ-ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun âhirette bir nasibi yoktur” (Şûrâ 20).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Boş Zamanlarda Müslümanlık Yapmak

 

“O hâlde, bir işten boş kaldığında yeni bir işe koyulup yorul” (İnşirâh 7).

 

İslâm boş zaman işi değildir. Kur’ân, dolu-dolu yaşanan hayâtın tam ortasına inmiştir, boşluğa değil. Bu nedenle İslâm boş zamanlarda değil, en dolu zamanlarda dolu-dolu idrâk edilecek ve yaşanacak tek hak din’dir. Bu yüzden müslümanlık, öyle sanıldığı ve çoğunluğun uyguladığı yada uygulamayı düşündüğü gibi; hafta sonları, yıllık izinlerde, emekli olunca, çocukları evlendirip boşa çıkınca ve köye-kente gidip rahata erince, üç aylarda, ramazanda, kandilde, mevlütte, yedisinde, kırkında, elli ikisinde, hanım yada bey ölüp da yalnız kalınca vs. yâni artık bir işe yaramayacak hâle gelip de boşa çıkınca falan ilgilenilecek bir din değildir.

 

Ne yâni; artık dizlerde derman kalmayıp elden-ayaktan düşünce, gün-aşırı hastanelere gidip-gelmeye başlayacak hâle gelince, gözler, kulaklar zayıflayınca, dişler kesmeyince, zihinler algılamakta zorlanmaya başlayınca, ayağın biri çukura düşünce, gözün biri toprağa bakmaya başlayınca mı İslâm ile ilgileneceksiniz ve müslümanlık yapmaya başlayacaksınız!. Yooo!; İslâm her yaştan insana değer verir, onlara iş ve sorumluluk yükler ama İslâm’ı idrâk edip yüklenecek olanlar daha ziyâde gençler ve zinde olanlar olmalıdır. Yâni İslâm ne boş zamanlarda ne de elden-ayaktan düşünce ilgilenmeye başlanılacak bir din değildir.

 

Yapacak bir iş ve bir plân-program olmadığında, “dur falanca kişinin yanına gideyim de biraz dînî konular konuşalım” demekle İslâm ile ilgilenmiş ve müslümanlık yapmış olmazsınız. İslâm’ı bilmek için okumak, dinlemek, düşünmek ve de uygulamak için en hazır, en dolu zamanlarınızda, sâlim bir kafayla ve hazırlıklı olarak ve İslâm’a ve müslümanlığa zaman açarak ilgilenmeniz gerekir. Çünkü İslam öyle boş zamanlarda kahve köşelerinde, sokak-başında ve ayak-üstü konuşulacak ve geçiştirilecek bir din değildir. Çünkü İslâm sâdece konuşulacak ve lafı edilecek bir din değil, bilindikten sonra uygulanacak bir din dir ki, bu da emir ve yasaklarını yerine getirmek için boş zamanları beklemekle olmaz. İslâm sâdece boş zamanlarda değil, tüm zamanlar içindir.      

 

Şu da var ki, modern insan hiç boş kalmamaktadır. Modern insanın boş zamânı yoktur. Çünkü modernizm ona boş zaman bırakmıyor. Zîrâ modernizm, insanların boş kalıp da İslâm ile ilgilenmelerinin ve boş zamanlarda da olsa müslümanlık yapmalarını istememektedir.

 

Boş vakit arttıkça insan rûhu huzursuz olur. Boş zaman boş adamlar içindir. Modernizm insanı boş bırakmaz ama İslâm da boş bırakmaz. Bu nedenle mü’minler boş kal(a)mazlar ve Allah boş kalındığında başka bir işe koyulmasını emreder: “O hâlde, bir işten boş kaldığında yeni bir işe koyulup yorul” (İnşirâh 7).

 

İnsan boş bırakılmaya gelecek bir varlık değildir. Boş kaldığında o boşluk İslâm ile doldurulmadığında, boşluğu şeytan doldurur. Çünkü şeytan “boş adam”ı hedef alır.

 

İnsanlar artık müslümanlık yapmak için boşa çıkacakları günleri beklemekten de büyük oranda vazgeçtiler. Çünkü ilgilenilecek ve yapılacak bir sürü dünyevî şeyler vardır. Yaşanması gereken hazlar, zevkler, neşeler, eğlenceler ve konfor için zaman yetmiyor ki’. Bu nedenle insanların çoğu, boşa giden Allahsız geçmişlerine yanacaklarına, “en ilerisi”ni düşünmeden, ileride yaşayacakları hazlara ve zevklere kilitlenmiş durumdadırlar..

 

Tüm beşerî sistemlerin kânunlarında “boşluk” varken, bir tek Kur’ân’ın kânunlarında “boşluk” yoktur ve uygulanmak için boş zamanlar beklenmez. Çünkü İslâm boş zamanlar işi olmadığı gibi müslümanlık da, “boş zamanlarda yapılacak bir iş” değildir.

 

İnsanlar boş kaldığında çenesine vurur ve boş-boş konuşup dururlar. O yüzden sürekli olarak dolu şeylerle meşgûl olmaları ve dolu işler yapmaları gerekir.

 

Kur’ân’ın bu kadar çok okunmasına rağmen İslâm âleminde ve Dünyâ’da olumlu anlamda bir değişikliğin olmamasının nedeni, Kur’ân’ın hayâtın tam ortasına okunmaması ve tam ortasında yaşanmaması, “boşluğu okunması” ve boş zamanlarda kısmen uygulamayı düşünmekten dolayıdır.

 

İslâm çok ağır bir meseledir. Öyle ki, Peygamberimiz’in belini büküp saçlarını beyazlatmıştır. Böyle ağır konular ve ağır işler boş zamanlara has kılınamaz: Gerçekten senin üzerine ‘oldukça ağır’ bir söz (vahy) bırakacağız” (Müzzemmil 5).

 

İslâm tüm zamanlarda, tüm mekânlarda ve tüm şartlarda, hayâtın her ânını kapsayan ve kuşatan en dolu zamanlar için indirilmiş ve uygulanmayı bekleyen bir din’dir:

 

 “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163). 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

Devamını Oku »

Borç Üzerine


“Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat-kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabûl edip çok ihsân eden), Halim’dir (cezâyı vermekte acele etmeyendir)” (Teğâbün 17).

 

Âyette “Allah’a borç vermek”ten bahsedilir. Peki Allah’a borç nasıl verilir?. Hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan ve her-şeyin ve herkesin O’na muhtâç olduğu, tüm varlığın yaratıcısı ve mâlikü’l mülk olan Allah’a borç vermenin tek bir yolu vardır ve infâk, sadaka:

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda infâk etmiyorsunuz?. Oysa göklerin ve yerin mîrası Allah’ındır… Allah’a güzel bir borç verecek olan kimdir?. Artık Allah, bunu onun için kat-kat arttırır. Onun için kerîm (üstün ve onurlu) bir ecir vardır” (Hadîd 10-11).

 

“Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat-kat arttırılır ve kerîm (üstün ve onurlu) olan ecir de onlarındır” (Hadîd 18).

 

Din, “deyn”den gelir ve “borç” demektir. İnsan, Hristiyanlığın zannettiği gibi “suçlu” olarak değil, “borçlu” olarak doğar. Ölene kadar da her dâim borca girer. Zîrâ bize hayat veren ve yaşamamızı devâm ettiren her nefesle borcumuz artar. Peki bu borç nasıl ödenecektir?. Miktârı sınırlı olduğu için yaptığımız infâk ve verdiğimiz sadaka bile borcu bir yere kadar karşılar. Peki yaratılmamızın, hayat bulmamızın ve bunca nîmetin borcu nasıl ödenebilir?. Biz borcumuzu bildiğimiz ve düşündüğümüz şekilde ödeyemeyiz. Bu nedenle Allah’a borcumuz silerse ancak biz o borçtan kurtulabiliriz. Peki Allah kimin borcunu siler?. Allah bizden borcumuzu ödemekten çok, borcumuzu îtirâf etmemizi ister. Borçluluk bilinci içinde olup da O’nun emir ve yasaklarına göre yaşadığımızda hem borcumuzu ödemiş oluruz hem de âhirette sonsuz nîmet diyârı olan cennet ile ödüllendiriliriz. Bundan daha büyük bir şey olabilir mi?.

 

Küresel şeytanlar Dünyâ’yı borç ile yönetiyorlar. Çünkü borçluyu yönetmek çok kolay oluyor. İnsanları borçlu duruma düşürmek ise en çok da fâiz ile oluyor. Tabi insanlar fâize, nefislerini, arzularını ve hırslarını dizginleyememenin sonucunda “sâhip olmak hırsı” yüzünden düşüyorlar.

 

Modern dünyâda borçlu olmak “bankalara borçlu olmak” demektir. Artık insanların çok büyük çoğunluğu bankalara borçludurlar. Böylece bankaların modern köleleri hâline gelmişlerdir. Günümüzde köle edinme şekli, fâiz aracılığı ile borçlandırmayla oluyor. Buna göre insanların büyük çoğunluğu, fâiz-merkezli bankalar tarafından köleleştirilmiş durumdadır. Öyle ki, insanlar bankaların kontrôlünden çıkamamaktadırlar.

 

Kime borçluysanız ona “kul” olursunuz. İnsanlar bankaların yâni küresel sermâyedarların ama daha da temelinde nefislerinin kulu hâline gemlilerdir. Şeytan, nefisler ve tâğutlar, insanları fâiz ve borç ile kuklalara döndürmüşlerdir ve istedikleri gibi oynatmaktadırlar. Allah ise fâizi ve dolayısıyla fâizle borçlanmayı yasaklamıştır. Çünkü Allah “sâdece Kendisine” kul olunmasını istemektedir. Mü’minlik “sâdece Allah’a borçlu olmak” ve dolayısıyla “sâdece Allah’a kul olmak” demektir. Üstelik “sâdece Allah’a” kul ve borçlu olunca Allah hem tüm borçları siliyor, hem de âhirette böyle kişileri cennet ile ödüllendiriyor. Bu nedenle Allah’a borçlu olmak güzel bir şeydir.

 

Lâkin insanlar özellikle de modern insan, Allah’tan daha çok bankalara güvendiği için fâizsiz iş yapamaz duruma gelmiştir. Hâlbuki bankalara borçlanacağına Allah’a borç verse yâni tam da O’nun dediği gibi yaşasa ne fâize ne de şeytanlara ve tâğutlara bulaşmayacağı için kimseye borçlanmayacak ve kimseye köle olmayacaktır. Fakat bunu yapabilmek için Allah’a inanmak ve daha da önemlisi O’na güvenmek gerekir. Allah’a güvenmeyen O’na borç ver(e)mez.

 

Modern Dünyâ “borç dünyâsı”dır ve modernizm de bir borç ve borçlanma uygarlığıdır. Mevcut dünyâda sisteme ve sistemi elinde tutanlara ne kadar çok borçlanırsanız o kadar çok önünüz açılır ve bir şeylere sâhip olursunuz. Fakat bu, şeytanın, nefsin, tâğutların ve Allahsız sistemin yönetmesinde, yönlendirmesinde ve kontrôlünde yaşamak demek olacağı için, yaratılış gâyesine yâni fıtrata, doğala, doğaya ve normâle yâni İslâm’a aykırı bir yaşam olacaktır.

 

Modernizm bir borç-borçlanma uygarlığıdır ve hayâtiyetini borç ile sağlar ve devâm ettirir. Bu yüzden tâğutlar, tüm insanları sisteme borçlu hâle getirmek isterler. Düşünsenize; tâğutlardan fâiz ile borç olarak aldığınız parayla, yine tâğutların ürettiği şeyleri satın alıyorsunuz. Fâizi yâni borcu veren ile, borç parayla satın alınan şeyleri üretenler aynı kişiler. Tezgâha bakar mısınız!.   

 

Borç bir alışanlık hâline de gelir ve gelmiştir de. Hiç ihtiyâcı olmasa ve hiç gereği yokken bile (elbette fâiz karşılığında) bankalardan borç alanlar vardır. Çünkü öyle bir hâle gelmiş ki, artık borçlu olmadığında kendini rahatsız hissediyor. Hâlbuki tam tersi olmalı ve borcu olduğunda ödeyene kadar rahat edememesi lâzımdı.

 

Şu da var ki, insanlar artık en yakınları da olsa insanlara değil de bankalara güveniyorlar ve borcu bankalardan alıyorlar. Zâten insanlar da artık birbirlerine borç vermiyorlar. Çünkü bankadan fâiz karşılığında borç alanlar borçlarını günü-gününe öderlerken, birilerinden fâizsiz aldıkları borcu ödememek için bin takla atıyorlar. Borcun üstüne yatmak düşüncesi hâkim oluyor.

 

Modern insan söze değil kredi kartına güveniyor. Eskiden bir söz ile bir mal taksitle alınıp tam zamânında ödenirken, artık kredi kartı olmayanlar neredeyse karnını bire doyuramayacak hâle gelmiştir. Modern zamanlarda, artık sözlerin bir kıymetinin kalmadığı, “söz” ile bir işin yapılmadığı ve zâten sözün resmen de bir geçerliliği olmadığı için, insanlar artık birbirlerine güvenmez olmuşlar, çek-senet-noter-imzâ vs. gibi çeşitli şekillerde işlerini sağlama almaya(!) çalışmaktadırlar. Fakat bu kadar önleme rağmen bunlar da işe yaramamakta, mahkemeler; karşılıksız çekler, ödenmemiş senetler, kredi-kartı borçları ve dâvâları ile neredeyse kilitlenmiş ve tıkanmış hâle gelmiştir. O kadar modern ve resmî “garantiye alma” yöntemleri beş para etmiyor ve bu önlemler -eskiden olduğu gibi- sağlam bir sözün yerini tutmuyor.

 

Borçlu olmak çok kötü hissettirir. Târih boyunca borçlu olanlar -ki genelde fâiz karşılığı borçlanılmıştır- alacaklılar tarafından sıkıştırılmış ve ezik ve zavallı duruma düşürülmüştür. Bâzı rivâyetlere göre İslâm-öncesi Mekke ve çevresinde, kız-çocuklarının diri-diri toprağa gömülmesinin bir nedeni de fâiz ile borçlanmak idi. Çünkü Mekke’nin garibanlarının Mekke zenginlerine borçları vardı; fâiz borcu. Bu zenginler arasında genel-ev işletenler de vardı. Bu fâizciler, borçlarını ödeyemeyenlerin karısını-kızını-kızkardeşini-gelinini fâiz borcuna karşı genel-evlerde çalıştırmak için zorla alıyorlardı. Evin erkeği bu duruma katlanamıyor ve perişân oluyordu. Bu nedenle garibanlar, kızlarını daha olgunluğa ermeden, bâzen de daha da küçükken diri-diri toprağa gömüyorlardı. Aksi-hâlde ileride fâizci pezevenklere kaptıracaklardı onları. Böylece kızlarını diri-diri gömerek, aşağılanmış olmaktan kurtulduklarını düşünerek çok kötü bir iş yapıyorlardı. Kendisine kız-çocuğu müjdelendiğinde üzülmeleri ve suratlarının asılması hep bu kahrolası fâiz borçları nedeniyleydi. Tabi kız-çocuğunun olmasına sâdece borçlu olanlar üzülüyordu. Yoksa durumu kıyak olanların bir-çok kızları vardı. Günümüzde de kız çocuklarının diri-diri “toprağa” gömülmesinin değişik modern versiyonları yaşanmaktadır. Bunu görmek için “ciddî bir bakış” yeterlidir.

 

İşte bu nedenle Kur’ân, borçlunun sıkıştırılmamasını emreder ve hattâ alacaklının duruma göre borcu affedip silmesini tavsiye eder:

 

“Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” (Bakara 280).

 

İşte Allah’a verilecek olan borç böyle bir borçtur. Yoksa sâdece namaz, oruç ve hac borcu değildir mesele. Allah’a verilecek olan borcun nasıl olduğunu Kur’ân şöyle târif eder:

 

“…Öyleyse ondan (Kur’ân’dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil 20).

 

Yahudilerin ve yahudileşmiş tâğutların bir ülkeye sızmak ve ülkeyi ele geçirmek için uyguladığı kadim taktik, “fâizle borç vermek”tir. Çünkü birini yada bir ülkeyi borçlandırdığınızda, onun işlerine karışmaya hak kazanırsınız ve yönlendirebilirsiniz.  Bu yönlendirme elbette borç verenin çıkarına ve şeytânî plânlarına göre olacaktır.

 

Modern dünyâda adam vurmanın bile “af”fı vardır ama bankaya borçlu olmanın ve borcu ödememenin yada ödeyememenin affı yoktur. Donunuza kadar her-şeyinizi alırlar elinizden.

 

Müslümanlar fâiz olarak ödedikleri paraları, “karz-ı hasen” yâni güzel borç olarak verselerdi, Dünyâ cennete dönerdi. Zîrâ Dünyâ’yı cehenneme çeviren şey fâiz ve borçtur. İnsan nefsini kontrôl edemediğinde fâize ve borca düşer ama fâiz alacak ve borçlanacak bir yer olmadığında, nefisler de avuçlarını yalayacaktır. 

 

Klâsik inançlı insan, “borçluluk bilinci”ne (deyn) göre yaşarken, modern insan, “kredi-borçlanma-fâiz” bilinçsizliğine göre yaşıyor.

 

İslâm’da zekat ve sadaka verilecek ve infâk edilecekler arasında borçlular da vardır. Çünkü onlar “borçlarının köleliği” nedeniyle büyük zorluklar yaşamaktadırlar:

 

“Sadakalar, -Allah’tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kâlbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Tevbe 60).

 

Her-şeyden önemlisi, Allah’a olan borçtur. Zîrâ Dünyâ’daki borç bir şekilde ödenir yada borç âhirette mutlakâ ödenir. Allah’a olan borç ise, Dünyâ’dayken ödenmezse âhirette de ödenmez. Cehenneme girmek “borç ödemek” demek değildir. Zîrâ cehennem, “girip, borcu ödeyince bir süre sonra çıkılacak bir yer değildir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

Devamını Oku »

25 Mayıs 2024 Cumartesi

Ağlanacak Hâlimize Gülmek

 

“Şimdi siz, bu sözden mi şaşkınlığa düşüyorsunuz?. (Alayla) gülüyorsunuz ve ağlamıyorsunuz. Ve şuursuzca baş kaldırıyorsunuz. Hemen, Allah’a secde edin ve (yalnızca O’na) kulluk edin” (Necm 59-62).

 

Ağlamak: “Duyumsanan bir acı, üzüntü vb. nedeniyle inleyerek, hıçkırarak, çığlıklar atarak yada bir sevinç nedeniyle kahkahalar içinde veyâ sessizce göz-yaşı dökmek, gözlerinden yaş gelmek”.

 

Gülmek: “İnsanın hoşuna yada tuhafına giden olaylar, durumlar, sözler vb. karşısında, yüzün kasılmasının yanı-sıra, genellikle kesik-kesik, değişik oranda sesli bir biçimde neşe duygusunu açığa vurmak, hoşça, mutlu, sevinçli vakit geçirmenin  ve eğlenmenin yüzde ve gözde oluşturduğu duygu”.

 

Gözyaşı, “acının sıvı hâli”dir. Hayat, iki göz-yaşı arasındaki kısa-yoldur. Doğarken biz ağlarız, ölürken başkaları. Ağlamak basit bir tanımla ifâde edilemez. Ağlayan insan için “göz-yaşı bezleri devreye girdi” demek ağlamayı târif etmez. Biz ağlayan bir insana baktığımızda, “göz-yaşı bezi çalışmaya başladı” demeyiz. Ağlamak, bir-çok yoruma ve duyguya neden olacak kadar derinlikli bir şeydir.

 

“Gerçekten ağlamak” ve “gerçekten gülmek” taklit edilebilecek bir şey değildir. Çünkü gülmek ve ağlamak sâdece mimiklerin ve yüzde oluşan ifâdelerin değişmesi olayı değildir. Ağlamak ve gülmek insana has olan özel bir duygu ve duygunun sonucudur. Ağlamak ve gülmek, Allah’ın insana verdiği duygularının sonucudur: “Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur” (Necm 43).

 

İnsanlık-târihi, ağlanacak hâle gülmenin târihidir. İnsanlar ya câhillikten yada çâresizlikten dolayı ağlanacak hâle gülmüşlerdir ve gülmektedirler.

 

Ağlanacak hâle gülmenin nedeni, şeytan, nefs ve tâğutların etkisiyle, saçma-sapan şeylere inanmanın, yalana ve yalancılara güvenmenin, geçici olana aşırı şekilde bağlanmanın ve uzak durulması gereken kişileri ve şeyleri sevmenin sonucunda olur. Bu-bağlamda insanlar ağlanacak şeylere güler, gülünecek şeylere ağlarlar yada ağlama ve gülme noktasında sapkınlaşabilirler.  

 

Bu-bağlamda meselâ, binlerce insanı kıtır-kıtır doğrayıp sabun yapan Hitler, köpeği ölüce hüngür-hüngür ağlamıştı. Çünkü dengesiz biriydi. Onu dengeye sokacak ve doğruya ulaştıracak şaşmaz ve yanılmaz bir mercîden ve kaynaktan yoksundu. Değer-ölçüsü şaşmıştı ve kafayı yemişti. 

 

Arafat Dağı’nda, duygu ve göz-yaşları içinde; “Allah’ım beni, âilemi, akrabâ ve dostlarımı, mü’minleri ve mazlumları koru, bize îman, akıl ve îzan ver, birlik vere, bize Dünyâ’da âhirette de iyilikler ver” vs. diye duâ edeceğine, ağlaya-ağlaya, tutuğu takımın şampiyon olması için duâ edenler var. Bu gülünecek bir şey olmaktan ziyâde, ağlanacak hâlimizi gösteren bir durumdur.

 

Ağlama duvarına “ağlama duvarı” denmesinin nedeni, Romalı askerlerin, yahudileri, özellikle de çocukları bu duvarlara çarpa-çarpa öldürmüş olmalarından dolayıdır. Bu gerçekten de ağlanılacak bir şeydir. Fakat gelin görün ki, ağlama duvarı karşısında hüngür-hüngür ağlayanlar, kendilerine yapılanın aynısını yada benzerini yaparak tüm Dünyâ’nın anasını ağlatmaktadırlar. Üstelik bunu yaptıkları için yada yapabildikleri güce ulaştıkları için sevinmekte ve gülmektedirler. Birilerinin anasını ağlatacak şeylere gülenler, cehennemde yalvara-yalvara ağlayacak ve yanacak olan şerefsizlerdir. İnsan kendisini ağlatan şeyi başkasına neden yağar ki!. Herhâlde bunun cevâbı ancak, câhillik yada şerefsizlik olabilir.

 

Çoğu-kişinin, bir türlü ölmek ve ayrılmak istemediği bu Dünyâ, kim kimin anasını ağlatırsa onun güldüğü bir yerdir. Dünyâ’da en çok gülenler, insanları en çok ağlatanlar yada ağlatanlara destek olanlardır. İnsanlar arasında anası en çok ağlayan insanlar, birilerinin yüklenmediği yükleri yüklenmek sorunda kaldığı için belleri bükülen garibanlardır. Bunlar Allah’ın “önceden” yazdığı ve ortaya çıkması ve yaşanılması kaçınılmaz olan bir kader değil, insanların ağlanacak şeylere gülmelerinin ve bunu değiştirmek için bir şey yapmamalarının bir sonucudur.

 

Allah korkusu, âhiret endişesi, vahiy bilgi ve bilinci, peygamber örnekliği ve İslâm dâvâsı yolunda olanların ağlanacak hâle gülmeleri söz-konusu olamaz. Çünkü bilgi ve bilinç, Allah’ın emirleriyle mevcut durum karşılaştırması yaptıklarında mü’minleri ağlatır:

 

“İşte bunlar; kendilerine Allah’ın nîmet verdiği peygamberlerdendir; Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrâhim ve İsrâil’in (Yâkup) soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar” (Meryem 58).

 

Ağlayamayanlar anlayamazlar, anlayamayanlar da ağlayamazlar ve ağlanacak hâllerine gülerler. Gerçekten inananlar yâni mü’minler, yeryüzünün bir yerinde bir yetimin ve bir mazlumun ağladığını bildiklerinde gülemez v e uyuyamazlar.

 

Modernler insanın en temel problemini “özgürlük” diye tanımlıyorlar. Hâlbuki insanın en büyük problemi “güven” dir. Bebekler bu yüzden özgürlük için ağlamazlar, ama güvenlik için ağlarlar. Çünkü “en güvenilir olan ana karnından çıkmışlar ve güvenliğin olmadığı Dünyâ’ya gelmişlerdir.

 

İnsan, bir zamanlar kendisi için mutluluk kaynağı olan bir şey için bir gün gelir ağlayabilir.

 

Târih boyunca insanların anasını ağlatan ve ağlanacak hâle güldüren şey, “bâtıl” değil, “hak karıştırılmış bâtıllar”dır.

 

İnsanlar ağlanacak hâllerine gülmeyi en çok, sosyâl ağlarda yâni Facebook, Twitter, İnstagram, TikTok vs. gibi sosyâl ağlarda yaparlar. Sosyâl ağlar, ağlanacak hâlimize gülünen yerlerin başında gelmektedir. Sosyâl ağlarla takılanlar ağlayamamakta, tam-aksine, ağlanacak hâllerine gülmektedirler.

 

Modern zamanlarda şeytanın sürekli bir ağrısı oluyor. İnsanların yaptıklarına bakarken, gülmekten oluşan karın ağrısı. Şeytan bizim, ağlanacak hâlimize gülmemize katıla-katıla gülmektedir.

 

Peygamberimiz bir “hüzün peygamberi” idi. Bu-bağlamda ağlamak ve gülmek ile ilgili hadisleri şöyledir:

 

Enes İbni Mâlik şöyle dedi: Resûlullah, bir benzerini daha önce aslâ duymadığım pek etkili bir hitâbede bulundu ve şöyle buyurdu: “Eğer siz, benim bildiklerimi bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız” (Enes, bunun üzerine Resûlullah ve ashâbı, yüzlerini kapatıp hıçkıra-hıçkıra ağladılar” (Buhârî, Küsûf).

 

İslâm’a göre ölüme ve ölene ağlamanın bile tesellisi vardır. Peygamberimiz vefâtı sırasında başucunda ağlayan kızı Fâtıma’ya; “ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek” demiştir.

 

O-hâlde ağlamanın bir yarar sağlamayacağı gün gelmeden önce ağlanacak hâlimize gülmekten vazgeçmek şarttır. Yoksa bize ağlayan olmaz:

 

“Onlar için ne gök ağladı, ne yer ağladı ve onlar (ın azâbı) ertelenmedi” (Duhân 29).

 

O-hâlde, ağlanacak hâle gülmeyi bırakıp, “ağlanacak olana ağlamak” gerekir. Çok gülmeyi bırakıp az gülmek, az ağlamayı bırakıp çok ağlamak şarttır:

 

“Öyleyse kazandıklarının cezâsı olarak az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe 82).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »