28 Nisan 2021 Çarşamba

Tâğutların İzinde Yürümek

 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emr-olunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

 

Tâğut; “Allah dışında ibâdet ve itaat edilen her-şey”dir.

 

İnsanlık târihi, tâğutların, “İslâm’ı sınırlandırmaya çalışması”nın ve “mü’minlerin buna karşı çıkmalarının mücâdelesi”nin târihidir. Mü’minliğin alâmetlerinden biri de tâğuta aykırı davranmak ve ona düşman olmaktır. Mü’min olmak için “Allah’ı kabûl etmek” yetmez, Allah’ı kabûl ettikten sonra “tâğutu reddetmek” de gerekir.

 

Modern dünyâda mü’minler bağlanmış, tâğutlar ise salınmıştır. Böylece Dünyâ tâğutlar tarafından fitne üretilen ve ifsâd edilen bir yer hâline gelmiştir. Bu aslında şeytanın bir hedefidir ve bu hedefini, nefislerine üflediği ve desteklediği tâğutlar tarafından ortaya koymaktadır. Şeytan ve tâğutlar nefs-merkezli düşündükleri ve edip-eyledikleri için, insanların onlara aldanması ve onların izinde yürümeleri kolaylaşıyor. Tâğutların izleri öyle bir tâkip ediliyor ki, sonunda Allah’ın ve Peygamber’in izlerini tâkip etmek yobazlık, ilkellik ve teröristlik olarak görülürken, tâğutların izini tâkip etmek ise ilericilik ve modernlik olarak kabûl ediliyor. Zîrâ tâğutlar ilahlaştırılıyor ve tâğutlar üzerinden şeytana tapılmış oluyor. Şeytanın modern dünyâda kurduğu güçlü(!) iktidârın sebebi budur.

 

İnsan hiç-bir zaman mutlak anlamda bağımsız olamaz. O hâlde ya Allah’a-Kitab’a-Dîn’e sarılıp o yolda yürüyecek, yada şeytana-nefse-tâğuta bağlanacak ve onların izinde gidecektir. İnsanlar düşüncelerinde ve eylemlerinde mutlakâ iki şeyden birine dayanırlar ve iki şeyden birini tâkip ederler; 1-Allah’a (İslâm, Kitap, Peygamber) 2-İnandıkların şeyin kendisine (yâni şeytan, nefs, tâğut, ideolojiler ve bâtıl) yâni nefislerine. Lâkin Allah’tan başka gerçek bir dayanak da, izlenecek bir mercî de yoktur. İnsanların düşünceleri ve davranışları, ya, Allah, din ve inanç tarafından, yada şeytan, nefs ve tâğutlar tarafından belirlenir. Modernite, şeytanın ve dolayısı ile tâğutların târih boyunca hiç olmadığı seviyede güçlü bir hâkimiyet kurduğu sistemin adıdır.

 

Şeytan’ın ve tâğutların iktidârını sürdürebilmesi için tam da günümüzdeki gibi bir Dünyâ kurmaları gerekiyordu ve kurdular. Kandırdıkları insanlar da onlara destek verdiler. İzlerini tâkip etmekle o desteği hâlen vermekteler. Tâğutlar, insanların güdülerini, umutlarını, hayâllerini, arzularını vs. kullanarak Dünyâ’yı yönetiyorlar. Şu-anda Dünyâ’da bir-çok kişi, hâli-hazırda bir yada bir-kaç kişinin otoritesi altında yaşamaktadır. Câhil halkın desteği olmadıkça, tâğutlar adım bile atamazlar. Yürürlükteki bâtıl, insanlar ona inanmaya ve uymaya devâm ettiği için geçerliliğini sürdürür. Bâtıl, hayâtiyetini, ona körü-körüne inananlar olduğu müddetçe sürdürebilir.

 

İnsan nisyân eden yâni “unutan” bir varlıktır. Unutur yâni nisyân eder ve ardından da isyân eder. Târih boyunca “insana tapma” şirkinin bedelini ağır bir şekilde ödemelerine rağmen yine de Allah’a sığınmak yerine, ahmakça davranıp tâğutlara sığınanlar var ki bunlar çoğunlukturlar. Tâğutlardan medet umuyorlar.

 

Târih boyunca “resmî din” tâğutlar tarafından, “hak dîn”i kontrôl ve baskı altında tutmak için desteklenmiştir. Bu desteği, tâğutların izinde yürüyen insanlar yapmaktadır. Zîrâ hem İslâm’ın câhilidirler hem de nefislerinin kulu olmuşlardır. İslâm dâvâsını bilmiyorlar ve umursamıyorlar. Dâvâ-adamı olamayanlar, yâni İslâm dâvâsı gütmeyenler, tâğutların “bir dediğini iki etmez” adamları oluyorlar. Bu bir cezâdır. Dâvâ İslâm dâvâsıdır. İslâm; şeytana, tâğuta ve nefse bir “dur” deme dînidir.

 

İslâm’ı hayattan dışlayan tüm ideolojiler tâğuttur. Yürürlükteki şeytânî-tâğutî kânunlara göre hareket etmek tâğutların izinde yürümek demektir. Şeytanı râzı etmek tâğutları râzı etmekten geçiyor. Tâğutlar râzı olmadığında şeytan sizi zorlamaya devâm ediyor: Gayr-i İslâmî siyâsetçiler; küresel sermâyedarları, tâğutları ve dolayısı ile “şeytanı râzı etmek” ile görevliymiş gibi çalışıyorlar. Zîrâ Allah’a göre edip-eylemiyorlar, Peygamber’i yerine tâğutları tâkip edip onların izlerinde yürüyorlar hattâ koşturuyorlar. Çünkü kışkırtılmaya alışmış olan nefislerine bu uygun düşüyor. Tüm çabaları bunun içindir. Beşerî kânunlar ve kurallar; küresel güçleri, sermâyedarları yâni tâğutları “halktan korumak için” hazırlanmış metinlerdir. Halk, tâğutlara esastan bir direniş gösteremeyince, bir süre sonra onları tâkip etmeye başlıyorlar ve onların izinde yürüyorlar.

 

Demokrasi; küresel tâğutların, liberâl-kapitâlist sömürü sistemini sürdürmek için kullandıkları bir maşadır. Demokrasilerde her zaman iki kesim kazanır: 1- Demokrasiyi kuran küresel tâğutlar ve onların yerel taşeronları. 2- Tevhîdî bilinçle oy kullanmaktan uzak durarak tâğutlara isyân etmiş olanlar. Bu ikinci kesim, kazancının karşılığını Dünyâ’da olmasa da âhirette görecektir. Zîrâ tâğutları desteklemeyerek ve onların izinde yürümeyerek Allah’ın apaçık emrini dinlemiş ve yerine getirmişlerdir. Oy kullanmak, tâğutların izinde yürümek ve dolayısı ile “tâğuta ibâdet etmek” demektir. “Allah’tan başkalarına tapmak” denilen şey işte budur. Allah’ın emirleri ve nehiylerine riâyet edilmeyip, Kur’ân’ın “güzel örneklik” dediği Peygamber tâkip edilmediğinde ve o’nun izinde yürünmediğinde, -insan boşlukta kalamayacağı için- tâğutların yolu “yol” edinilecek ve onların yolunda yürünmeye başlanacaktır. “Tâğutları ilah edinmek”, “Allah’tan başkasına tapmak” ve “şirk-küfür” denilen şey işte budur. Allah yerine “tâğut” denilen kişilere, sistemlere, ideolojilere, sözde güçlere uymak”, şirk işlemek, küfre düşmek ve “Allah’tan başkalarını ilah edinmek” demektir. Yoksa şirk ve küfür, ille de taştan-tahtadan bir putun önünde durmak ve ona secde etmek demek değildir. 

 

Peki tâğutlara karşı çıkmak nasıl olacak?. Nerden başlanacak? Kafaların konforu bozulmadan, tâğutların-zâlimlerin-şerefsizlerin konforu bozulmaz. Tâğuta küfretmeden (yekfur bit tâğûti) ve isyân etmeden değişen bir şey olmaz. Zâten tâğuta isyân etmeyenler Allah’a isyân etmeye başlarlar. Tâğuta küfretmeyenler yâni onların izlerini tâkip etmeyi bırakmayanlar Kur’ân’ı da hakkıyla anlayamazlar yada yanlış anlarlar:

 

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp (tâğuta küfredip) Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

 

Tâğutlar için en kolay şey, bilinçsiz kitleleri oyalamak, kandırmak ve denetlemektir. Tâğutların istediklerini yapabilmelerinin ilk ve kesin şartı, toplumun “ahlâken bozulup yozlaşmış olması”dır. Böylece toplumda bir karmaşa, bir kaos oluşur ve bulanık suda balık avlayanlar peydâh olur. Tâğutizm, “kontrôllü kaos” demektir. Tâğutlar hiç-bir zaman “düzen” istemez. Düzen İslâm düzenidir ve İslâm “düzen” demektir. İslâm geldiğinde yâni hak ve hakîkat geldiğinde tâğutlar yâni bâtıl yok olup gider. Tâğutlar, kendilerini tâkip edip izlerinde yürüyenler olduğu müddetçe varlıklarını sürdürebilirler.

 

Tâğutların emirlerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmeyenler, Allah’ın emirlerini, sonu gelmeyen sorgulamalara tâbi tutuyorlar. Küresel tâğutlar, yaptıkları şerefsizlikleri İslâm’ı kötüleyerek perdeliyorlar. Ahmaklar da “iyi olan ne varsa modernlikten dolayı”; “kötü olan ne varsa İslâm’dan dolayı” oluyor zannediyor.

 

İslâm’ın belirlemediği bir dünyâ, tâğutların cirit attıkları seküler bir alandır. İslâm-devleti olmadığında Dünyâ’yı tâğutların iktidârı kuşatır. Modern müslümanlar kendi aralarında çatıştıkları kadar şeytan ve tâğutlar ile çatışsalar ve savaşsalardı böyle rezil bir durumda olmazlardı.

 

Modern müslümanlar, küresel tâğutlarla paralel olarak, İslâm’ı “kâğıt üzerinde” seviyorlar. Kişisel şartları ve toplumsal şartları değiştirmeyi düşünmeden okunan Kur’ân, ancak tâğutlara alan açar. Kur’ân sâdece dört duvar arasında okununca ve hayatta pratik olarak görünmediğinde, hayâtı tâğutlar kuşatıyor, gücü tâğutlar ele geçiriyor ve kuralları da onlar belirliyor. İnsanlara da “tâğutların izinde yürümek” kalıyor.

 

Azâba uğrayan kavimlere bakıldığında, elçilerin izinde yürümek yerine tâğutların izinde yürüdükleri için azâba uğradıkları görülür. Tâğutları tâkip etmenin sonu hüsrandır. İşte azâba uğrayan kavimler, Allah yerine tâğutlara uydukları için azâba uğramışlar ve yok olup gitmişlerdir:

 

“İşte Ad (halkı): Rablerinin âyetlerini tanımayıp reddettiler. O’nun elçilerine isyân ettiler ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler” (Hûd 59).

 

“Sonra birbiri peşi-sıra elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde, onu yalanladılar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) kimini kiminin izinde yürüttük ve onları (târihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. Îman etmeyen kavim için yıkım olsun” (Mü’minûn 44).

 

Şirk; Allah’ın ekmeğini yiyip, şeytana-tâğuta kulluk yapmaktır. Oysa:

 

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp (tâğuta küfredip) Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

 

Tâğutların izinde yürümek aslında “yüzü koyun sürünmek” demektir. Dosdoğru bir yol üzerinde yürümek ise elbette Allah’ın vahiylerine ve “güzel örnekliğe” göre yürümekle olur. Aksi-hâlde tâğutların izinde yürüyenlerin karşısına çıkacak olan şey Dünyâ’da rezillik, âhirette ise acı azap olacaktır.   

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2020

 

 

 

Devamını Oku »

23 Nisan 2021 Cuma

Peygamber’i Hesâba Katmamak

 


“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (Sünnet) vardır” (Ahzâb 21).

 

Peygamber’i hesâba katmamak en çok Resûl-Nebî ayırımı ile yapılıyor. “Resûl’e itaat ederiz ama Nebî’ye itaat yoktur, Resûl hatn yapmaz ama Nebî hatâ yapar” diyerek Nebî’yi daha doğrusu Peygamber’in güzel örnekliği (Ahzâb 21) inkâr edilmek isteniyor. Bunun nedeni, modern müslümanlığın da Protestanlığın gittiği yoldan gitmesi ve geçtiği süreçten geçiyor olmasıdır. Bilindiği gibi Protestanlık, “sâdece İncil” diyerek yola çıkmıştı ve -sözde- uydurmalardan ve zırvalıklardan vazgeçmişti. İşte modern müslümanlar da “sâdece Kur’ân” diyerek hareket ediyorlar ve bu uğurda 1.400 yıllık tüm külliyatı da inkâr ediyorlar. Uydurma ve zırvalık derecesindeki rivâyetleri ve saçmalıkları (ki bunlar rivâyetlerin %99’una yakın bir sayıdır) biz de inkâr ediyoruz elbette. Fakat gelin görün ki temyize gitmeden ve sahihini ayırmadan tüm rivâyet külliyatı inkâr edilince, sıra Peygamber’in de pasifleştirilmesine ve inkâr edilmesine kadar geliyor. Öyle bir inkâr var ki, Peygamber söylemediği hâlde o’na isnât edildi diye Peygamber’e düşman olunuyor. Artık birileri için Peygamber, “ölüp gitmiş biri” olarak görülmektedir ve hattâ moderniteye uymayan ve aykırı olan yaptığı bir-çok yanlış(!) nedeniyle nefret edilmeye de başlanmıştır. İşte bu yüzden de din konusunda hesâba katılmamaktadır.

 

Hz. Muhammed’i Resûl ve Nebî diye ikiye ayırmak ve böylece Peygamber’in görevini önemsizleştirmek ve hattâ “devreden” çıkarmaya çalışmak düşüncesiyle yapılan yorumlar ilk başta Peygamber’i, sonra da âyetleri aşırı yoruma boğarak Kur’ân’ı inkâr etmeye kadar gider ki 19.’cular Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini inkâr etmekle, târihselciler ise Medenî âyetleri tümden inkâr etmekle şeytanın bu tuzağına düşmüşlerdir. Bu tuzak en başta “Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışmasıyla başlar. Zîrâ Peygamber’in örnekliği yetersiz görüldüğünde olacak olan şey budur. Peygamber’in güzel örnekliğini gereksiz görmek, Ahzâb 21. âyeti inkâr etmek anlamına gelir.

 

Peygamberler, vahyin hem duyurulmasını, hem açıklayıcılığını, hem de örnekliğini yaparlar. Yâni vahyi; kavlî ve fiîli olarak açıklarlar. Bu peygamberlerin görevidir. Peygamberler zâten bu nedenle gönderilirler. Aksi-hâlde peygamberler Kur’ân’ın sâdece metninin aktarıcılığını-paylaşımını ve seslendirmesini yapmakla görevli olsaydı, peygamberlere ve vahyi iletecek bir insana da gerek kalmazdı. Allah Kur’ân’ı ara-ara mesela Kâbe’den seslendirebilir ve insanlar onu not ederek kitaplaştırabilirdi yada Kur’ân’ı tamamlanmış bir hâlde (çünkü Peygamber yok sayıldığında Kur’ân’ın safha-safha gelmesinin de bir önemi kalmaz) insanlara bir yerlerde bulduruverirdi ve insanlar da aynen şimdiki “modern müslümanların” yaptığı gibi, Kur’ân’ın sâdece entelektüel faaliyetlerini yapar, Kur’ân üzerinde beyin fırtınaları gerçekleştirirlerdi. Böyle olunca Mekke’nin azgın müşrikleri-kâfirleri de Kur’ân hakkında atıp-tutarlardı.  

 

Fakat Allah’ın murâdı ve Kur’ân’ın amacı bu değildir. Kur’ân iç-âlemleri bilgisi ve bilinciyle aydınlattıktan sonra, (lâikler her ne kadar kabûl etmek istemese de) dış-âleme de hâkim olmak ve hükmetmek isteyen bir Kitap’tır. Bu ise ancak, bir insanın-peygamberin örnekliğinde ve önderliğinde yapılabilecek bir şeydir. Yâni Kur’ân sâdece iç-âlemleri aydınlatmak, kâlpleri sâkinleştirmek ve zihinleri geliştirmek için gönderilmiş bir Kitap değildir ki Peygamber’i “sâdece bir aktarıcı” olarak görelim ve Kur’ân’ın âyetlerini-kelimelerini delik-deşik ederek onu parçalayalım, anlamsızlaştıralım ve uygulanmaktan uzaklaştıralım. Kur’ân, Peygamber’in önderliğinde gerçekleştirilecek bir direniş, sabır, vazgeçiş, hicret, devlet, cihad, şahâdet ve medeniyet ortaya koymak isteyen bir dindir. Bu da ancak bir peygamberin öncülüğü ve önderliğinde, onun vahyi iletmesi, açıklaması ve uygulaması yâni örneklik göstermesiyle olabilir. Yoksa Peygamber hangi anlamda örnek olacaktır ki?. Bahsettiğimiz şey tüm peygamberlerin görevidir:

 

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 

“O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara âyetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler” (Cum’a 2).

 

Âyette de söylendiği gibi, Peygamber’in, vahyi duyurmaktan başka; “onları arındırıp temizlemek”, “onlara kitap ve hikmeti öğretmek” görevi de vardır. Bunu, “vahye uygun olmak ve aykırı olmamak kaydıyla, Allah kontrôlünde ve düzeltmesinde olmak şartıyla, kendi anladığı şekilde açıklama ve uygulama yapma hakkı ve görevi vardır. Bu o’na Allah tarafından verilmiştir. Allah zâten: “Eğer o, bize karşı bâzı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik. Sonra onun can damarını elbette keserdik” (Hâkka 44-46) der. Fakat engellemediği şeyleri “uygun gördüğü için” engellememiştir. Zâten uygun görmediğinde Peygamberimiz’i engellemiş, uyarmış ve düzeltmiştir. Çünkü Peygamber örnekliği bu şekilde ortaya çıkar. Allah böyle yapınca, Peygamber’i hesâba katmış ve desteklemiş olmaktadır. Öyleyse Peygamber’i hesâba katmamak, “Allah’ın hesâba kattığını hesâba katmamak” anlamına gelir.

 

“Peygamber’in görevi sâdece vahyi iletmekten ibârettir” diyen “sâdece Kur’ân”cılar; Peygamber’in vahiy-merkezli uygulaması olan, Kur’ân’ın “güzel örneklik” dediği Sünnet’i ve bizzat Peygamber’in ağzından çıktığı besbelli olan hadisleri inkâr edenler şu âyeti ya es geçecekler yada aşırı yoruma boğarak anlam kaymasına uğratmak zorunda kalacaklardır:

 

“Öyle ki size, kendinizden, size âyetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik” (Bakara 151).

 

Peygamberimiz’e isnât edilerek binlerce hadis uydurulmuş ve rivâyetler ortaya çıkarılmıştır. Fakat Peygamber 23 yıllık peygamberlik görevinde vahiyleri aynen iletmekten başka ne yapmıştır?. Hiç ağzını açıp da vahiyler hakkında konuşmamış mıdır, görüş bildirmemiş midir ve hiç-bir örnek davranış sergilememiş midir yâni?. Bunlar önemli değil midir?. Bunu yapması kötü ve yanlış mıdır?. Öyleyse ey Kurâniyyun!; bitmeyen konuşmalarınız ve kitaplarınızın-yazılarınızın sebebi nedir?. Çünkü Kur’ân zâten kendini açıklıyor. “Peygamber sâdece vahyi ileticidir” (WhatsApp paylaşımı yapmak gibi) diyenler binlerce sayfa tutarında kitapları-yazıları niye yazıyorlar o hâlde?. Peygamber’e ve o’nun örnekliğine gerek yoksa “bitmeyen meâller” niye yazılıyor ki?. Çünkü ne de olsa Kur’ân kendi-kendini açıklıyor. Bırakın da millet Kur’ân’ı kendi-kendine okusun da açıklamasını yine Kur’ân’dan öğrensin, sizden değil.

 

Sahih Sünnet ve sahih hadisler, “Kur’ân’ı tamamlamak, ona ekleme yapmak, âyetleri neshetmek” için falan değil, onu açıklamak ve uygulamak için vardırlar. Sahih Sünnet ve sahih hadisler, Kur’ân’ı anlamaktan ziyâde “yaşamak için” şarttır. Bunlar “Kur’ân’dan başka kaynaklar” değil, Kur’ân’a dayalı kavlî ve fiîlî çıkarımlar ve uygulamalardır. Fakat bu çıkarımları yapan, Allah’ın seçtiği ve kontrôl altında tuttuğu Peygamber’dir. Sonuçta ortaya konan güzel örneklik Kur’ân ile ebedîleşmiştir: (Ahzâb 21).

 

Kur’ân apaçık olduğu için kolay anlaşılabilir bir Kitap’tır. Sahih Sünnet, Peygamber’in Kur’ân’a dayanarak yaptığı uygulamalar iken, sahih hadisler de gerektiğinde Kur’ân’a dayanarak yaptığı açıklamalardır. Bunlar Kur’ân’ı ete-kemiğe büründürmek ve hayâtın içinde güncellemektir. Peygamber tüm sözlerini ve uygulamalarını Kur’ân’a göre yapmak zorundadır. Zâten bunlar Allah kontrôlünde yapılmıştır ve Allah bir uygunsuzluk ve yanlışlık gördüğünde bunları bildirerek düzeltmiştir. Böylece ortaya güzel bir örneklik çıkmıştır ve bu örneklik Kur’ân’ın Ahzâb Sûresi 21. âyete girerek ebedîleşmiştir.

 

Peygamber’in beyân görevi de vardır ki zâten beyânı da ona Allah öğretmiştir: “Ona beyânı öğretti” (Rahmân 4). Allah ona beyânı, “vahyi beyân etsin diye” yâni açıklama yapabilsin diye öğretmiştir.

 

Ne kadar ilginç; Peygamber’in görev kapsamını daraltanlar, sonu gelmeyen açıklamalar yaparak kendilerini o’nun yerine koymaya çalışmaktadırlar. Zîrâ ne sözleri bitmekte ne de yazıları-kitapları tamamlanmaktadır. Üstelik bunları Kur’ân adına yapmaktadırlar.

 

Kur’ân’ın Kur’ân’ı tefsiri, bir konuyu başka bir âyetle anlamaya çalışmaktır. Fakat bu her zaman ve her konuda olacak diye bir şey yoktur ve netîcede Kur’ân’ın sayfa ve metin olarak bir sınırı vardır. Meselâ Kur’ân haram aylardan bahseder ama bunların hangileri olduğunu söylemez. O hâlde biz haram ayların hangileri olduğunu Kur’ân’dan nasıl öğreneceğiz?. 

 

Kur’ân’ı Allah göndermiştir, âyetlerini sağlamlaştırmıştır. Fakat insanlar içinden bir Peygamber seçerek ve o’na beyânı öğreterek, gerektiğinde -yine vahye aykırı olmayacak şekilde- açıklama yapmasını ve vahyi uygulamasını yâni örnekliğini ortaya koymasını murâd etmiştir. Çünkü Allah; Peygamber’i hesâba katmakta ve çok önem vermektedir. Sünnetullah bu şekildedir. Kur’ân’daki “zikir” ve “beyân” gibi kelimelere bin takla attırarak ve ya alâkasız yada çok uzak olan anlamlarını vererek vahyi tahrif etmek, modernist-oryantâlist bir yöntemdir ki modern müslümanlar farkında olarak yada olmayarak onları izlemektedirler. İslâm ve Peygamber düşmanlarını tâkip edenler, gün gelir onlar gibi olurlar. Zâten Peygamber’siz Kur’ân çalışmaları yapanlar, “farklı olacağım” ve “Kur’ân’ı Kur’ân ile tefsir edeceğim” diyerek ve de 23 yıllık yaşanmışlığı es geçip yok saydıkları için bir-çok absürdlükler içeren moderniteye uygun kitaplar yazmaktadırlar.

 

Her-şeyin Kur’ân’da bulunduğunu ve bulunacağını sanmak, “Peygamber’i hesâba katmamak hattâ o’nu adam yerine bile koymamak” anlamına gelir. Meselâ -Kur’ân’da bahsedilmemesine rağmen- Kur’ân’da zekat oranının “kırkta bir” olduğu, fakat bunu anlamak için (dikkat edin), “muhâtapların çok iyi derecede matematik bilgisine sâhip olması gerektiği”ni söyleyebilmektedirler. Bunu söylemek, Peygamber’in bir matematik dâhisi ve sahabenin de matematik profesörleri olduğunu söylemek gibi bir absürdlük yada Peygamber ve sahabenin, zekatın oranını Kur’ân’da bulamadıklarını söylemek gibi bir hadsizlik ortaya çıkarır.

 

Hûd Sûresi’nde Allah’ın Kur’ân’ı açıklaması, bölüm-bölüm indirmesi, “Kur’ân’ın bölüm-bölüm yaşanması”ndan başkası değildir. Zîrâ Peygamber’in açıklamaları ve uygulamaları, Allah’ın kontrôlünde ve düzeltmesinde yapılmaktadır. 23 yıllık risâlet süreci, aynı-zamanda bir “örneklik” oluşturma sürecidir.

 

Kurân’ın kendisine indiği ilk muhâtap ıskalanarak Kur’ân’ın bir kavramının net ve doğru anlamının açığa çıkarılması mümkün değildir. Çünkü uygulanarak ve yaşayarak varılan anlam, hiç-bir okuma-araştırmayla ulaşılamayacak bir anlamdır.  

 

Yapılan bir şeyin doğru ve iyi olup-olmadığının sağlaması, gelinen yerdeki sonuçlara bakılarak görülebilir. Son 30 yıllık Kur’ân’ı anlama-araştırma sürecinde müslümanlar, Kur’ân’ın bilgisine sâhip olmalarına rağmen, Peygamber örnekliğinden yâni Ahzâb 21. âyetten kopmuş oldukları için gevşemişler, dünyevileşmişler, deist-ateist olmuşlar ve inandıkları gibi yaşamak yerine yaşadıkları gibi inanmaya başlamışlardır. Yaşadıkları hayat İslâm-merkezli değil de modernite-merkezli olduğu için, Kur’ân’ı modernite-merkezli okumak, yorumlamak ve hattâ moderniteye uyarlamak için çabaladıkları görülmektedir. Zâten bu nedenle geleneğe acımasızca vururlarken (geleneğin elbette vurulacak bir-çok konusu vardır) moderniteye yâni modern düşünceye, ideolojilere, modern-bilim ve teknolojiye, lâik-seküler-muhâfazakâr demokrasiye, bunların ortaya çıkardığı kötü sonuçlara hiç-bir şey söyle(ye)memektedirler.

 

Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, Sünnet ise amel ve eylemin kaynağıdır. Kur’ân “ne yapılacağını” söylerken, Sünnet ise “nasıl yapılacağını” gösterir (dikkat edilirse “söyler” demedim, “gösterir” dedim). Amel ve eylemi hesâba katmayanlar ve Kur’ân’ın sâdece kâlplerin-zihinlerin kitabı olduğunu zannedenler ve öyle görmek isteyenlerin varıp dayanacağı yer “Peygamber’i es geçmek yada inkâr etmek” olacaktır.

 

Kur’ân’da peygamber kıssaları anlatılır ki, aslında kıssalar peygamber hayatlarıdır yâni onların sünnetleridir. Peygamberlerin müşriklerle ve kâfirlerle nasıl mücâdele ettiklerinin anlatılarıdırlar. Şimdi Nebî’ye yâni Peygamber’in örnekliğine gerek yoksa, o zaman hiç-bir peygambere gerek yok demektir. Böyle olunca peygamberler üzerinden ibret almak anlamsız olur. Çünkü onlar uzun zaman önce ölüp gitmişlerdir. O hâlde Kur’ân’daki kıssalar da bizim için önemini kaybederler. Çünkü kıssalarda peygamberlerin vahiy-merkezli olarak yaptıkları (sünnet) anlatılmaktadır. Onların mücâdelesi anlatılmaktadır. Onların üzerinden uzun zaman geçip gitmişse, o zaman Kur’ân’da peygamberlerin hayatlarını anlatan kıssalar önemini kaybeder. Yâni Kur’ân âyetlerini inkâr etmek kolaylaşır ve normalleşir.

 

Peygamberimiz’in örnekliğinin yâni “Nebî olarak yaptıkları”nın bağlayıcı olmadığının zannedilmesi, o’nun “son Peygamber” olması ve bu nedenle de bir sonraki olası peygamber ve vahiyden oluşan kutsal bir kitapta, Peygamberimiz’in davranışlarının yâni Sünnet’inin yer almamasıdır. Çünkü onun pratik örnekliği “yaşanmışlık” olarak târihe kazınmıştır. Gerçi Peygamber’imizin hayâtından bâzı kesitler Kur’ân’a alınmıştır. “Hicret”, “İfk Hâdisesi”, “Fetih”, Zeyd’in hanımı” gibi olaylar Kur’ân’da yer almıştır. Eğer Peygamberimiz “son peygamber” ve Kur’ân “son Kitap” olmasaydı, bir sonraki gönderilen peygamber ve vahiyde muhtemelen şunlar yazıyor olacaktı: “Muhammed’i de an. O ne güzel işler yapmıştı, o hep kendisine inen vahye göre hareket ederdi. Böylece güzel bir örneklik ortaya koymuştu. O hâlde sen de o’nun güzel örnekliği olan Sünnet’in uy!”. 

 

“İşte böylece Biz; sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz; onu, kullarımızdan dilediğimizi hidâyete eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” (Şura 42/51-52)

 

“Eğer o, bize karşı bâzı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik. Sonra onun can damarını elbette keserdik” (Hâkka 44-46)

 

Böyle olmadığına göre demek ki Peygamber, Kur’ân’a dayanmayan ve uygun olmayan bir söz söylememiş ve bir eylemde bulunmamıştır.

 

“…İnsanlara indirdiklerimizi onlara açıklaman için ve (üzerinde) düşünsünler diye sana Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik” (Nâhl 44).

 

Beyan kelimesi açıkça “açıklamak” demektir. Bu âyette görüldüğü gibi açıklama vazîfesi Peygamber’e verilmiştir. Bu âyete göre Kur’ân kendi-kendini sonuna kadar açıklayabilecek bir kitap değildir. Peygamberimiz, Kur’ân’ı ete-kemiğe büründürerek ve 23 yıl boyunca Allah kontrôlünde “yaşayarak açıklayarak”, kavlî ve fiîlî açıklamasını en ideâl ve aşılamayacak bir örneklikle ortaya koymuştur. Bunu es geçmek küfür olur.

 

İslâm târih boyunca müslümanların yaptıkları üzerinden değerlendirilip de anlaşılamaz. Çünkü Kur’ân vardır. Fakat Peygamber’in Resûl-Nebî olarak tam da Kur’ân’a uygun olarak yaptıkları üzerinden doğru bir değerlendirme yapılabilir. Çünkü o güzel örnekliktir: (Ahzâb 21).

 

“İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir; sana bunları hak olmak üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi hadise/söze îman edecekler?” (Câsiye 6).

 

Sünnet’siz İslâm akımı, batı’nın Protestanlık sürecinde yaşadığı sürece benziyor. Aynen Protestanlık’taki gibi bir süreç, Sünnet inkâr edilerek tekrarlanmaktadır.

 

Kur’ân’la insanları uyarmalı, Allah’ın Resûlü ile örneklendirmeliyiz. Peygamber’in örnekliği ile örneklendirmedikçe Kur’ân ile uyarmak havada kalıyor. Çünkü uygulanmayan Kur’ân, raflarda kalıyor yada zihinlerin ve kâlplerin kitabı olarak alanı daraltılıyor. Peygamber’i hesâba katmayanlar, aslında Kur’ân’ı uygulamayı düşünmemektedirler. Fakat Kur’ân, ancak uygulandığında amacına ulaşır. Onun ideâl uygulanma metodunu gösteren, Peygamberimiz Hz. Muhammed’tir. O hâlde o’nu hesâba katmamak ve görmezden gelmek mümkün değildir.   

 

Modern dünyânın geldiği yerde insanlık Kur’ân’a muhtâç olduğu gibi, Peygamber’in “güzel örnekliği” olan Sünnet’ine de muhtaçtır. Bu nedenle Peygamber’i hesâba katmamak en büyük eksikliktir.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

17 Nisan 2021 Cumartesi

Peygamber’i Îtibarsızlaştırmak


“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4).

 

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107).

 

Hz. Muhammed muhteşem bir ahlâka sâhiptir ve âlemlere rahmettir. Fakat üstün ahlâklı bir insan olsa da “insan-üstü” değildir, peygamberlik gibi çok önemli bir vazîfeyle şereflenmiş olmasına rağmen, “insan” olduğundan dolayı hatâları olabilen ve bu hatâları Kur’ân ile îkaz edilen ve düzeltilen bir beşerdir.

 

İtibar: Saygı görme, değerli, güvenilir olma durumu, saygınlık prestij. 

 

Modern müslümanlar Kur’ân’ı kabûl ettiklerini söylüyorlar ve onu temel referans olarak görüyorlar, fakat sıra Hz. Muhammed’e gelince iş değişiyor. Onu kabûl etmek istemiyorlar ve aradan çıkarmak istiyorlar. Çünkü moderniteye sımsıkı bağlılar ve Peygamber örnekliği (Ahzâb 21) moderniteye uymadığı için sıkıntı oluyor. Kur’ân’ı moderniteye aşırı zorlayarak da olsa uydurabiliyorlar ama Kur’ân’ın “güzel örnekliği”ni ve “pratik şeklini” ortaya koyan Hz. Muhammed’in Sünnet’ini yorumlayamıyorlar. Zîrâ Sünnet “eylem” demektir ve eylemin yorumu olmaz, eylem neyse odur, yapıldığı şekildedir.

 

Şimdi sorun şu.. Modern insanlar ve de müslümanlar, düşüncede ve inançta İslâm’ı kabûl edebiliyorlar, Kur’ân’ı okuyorlar ve onu tek referans olarak kabûl ediyorlar. Fakat aslında düşüncelerini, konuşmalarını ve davranışlarını mânevî olan şey yada Kur’ân belirlemiyor. Çünkü modern hayâta çok sıkı ve sağlam bir şekilde, başta göbeklerinden olmak üzere her yerlerinden bağlıdırlar. “Kur’ân-merkezli pratiklik ve örneklik” demek olan Sünnet yâni Peygamber’in davranışları, tavsiyeleri ve ortaya koyduğu mü’minlik şekli moderniteyle bire-bir aykırı düştüğünden dolayı, moderniteye meftûn ve râm olan modern insan, Sünnet’i göz-ardı ediyor ve hattâ ondan kurtulmak istiyor. Bunun için de Sünnet’in sâhibini îtibarsızlaştırma yoluna gidiyor.   

 

Bu bağlamda meselâ değerlendirmelerini modernite-merkezli olarak yaptıkları için, o toplumda normâl olan davranışları kendi modern toplum ile kıyaslayarak o’nun sapkın eylemlerini ve davranışlarının olduğunu söylüyorlar. Bu, hem modern hayat-tarzının en üstün hayat-tarzı olduğunu söylemek, hem de Peygamberimiz’in düşmanlarının bile suçlamadığı tarzda o’nu suçlamaktır. Oysa Kur’ân o’nun “muhteşem bir ahlâka sâhip olduğunu” apaçık bir şekilde söylüyor. Sâdece Kur’ân diyerek Peygamberimiz’in sahih hadislerini ve Sünnet’ini inkâr ediyorlar ve bu bağlamda İslâm târihi boyunca ortaya konan tüm külliyatı da inkâr ediyorlar. Peki o hâlde Peygamber’in yanlış ve çirkin gördükleri sözlerinin ve davranışlarının kaynağını nereden buluyorlar?. Peygamberimiz’e attıkları iftirâların kaynağı nedir?. Elbette inkâr ettikleri o külliyatlar ve onlardaki rivâyetler, uydurmalar ve hattâ zırvalıklardır. Peki “sâdece Kur’ân” diyorsanız, bu iftirâların kaynağını da Kur’ân’dan bulmanız gerekmez miydi?.

 

Kur’ân yâni Allah, Peygamberimiz’in kötü ve çirkin sözlerinden ve davranışlarından bahsediyor mu?. Elbette hayır!. Tam-aksine o’nun için “muhteşem bir ahlâka sâhip” ve “âlemlere rahmet” diyor. O hâlde atılan iftirâların kaynağı aslâ Kur’ân değildir. Tümden inkâr ettikleri uydurmalardan, zırvalıklardan ve Peygamberimiz’e atılan iftirâlardan aldıkları sözlerle Peygamberimiz’i karalıyorlar ve îtibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Böylece güyâ, Sünnet’ten yâni vahyin pratik örnekliğinden âzâd olmuş olacaklar ve Kur’ân’ı tam da modernite yâni şeytan, nefs ve tâğut-merkezli olarak yorumlayarak ve modern hayat-tarzlarına uygun hâle getirerek gönüllerince yaşayacaklardır. Tabi bir de o’na atılan vahye birebir aykırı olan sözleri ve rivâyetleri ifşâ edip de yürürlükte olan “uydurulmuş bir din”i ifşâ etmek isteyenler ve vahiy-merkezli “indirilmiş din”e yöneltmek isteyen samîmi insanlar da vardır. Bu konuda samîmiyetin ölçüsü, Peygamber’i inkâr etmemek ve devre-dışı bırakmamaktır. Zîrâ Allah o’nu Kur’ân’da Ahzâb Sûresi 21. âyette ilel-ebed “güzel örneklik” olarak îlân etmiştir.    

 

Evet; “sâdece Kur’ân” diyenler!; Peygamber’e attığınız iftirâları ve söylediğiniz çirkin sözleri niçin Kur’ân’a onaylat(a)mıyorsunuz?. Yapamazsınız. Çünkü Kur’ân Peygamberimiz için “âlemlere rahmet” diyor. Yine; “muhteşem bir ahlâka sâhip” olduğunu söylüyor.

 

Buna rağmen Hz. Muhammed’in peygamberliğini sorunlu olarak görüyorlar. Hattâ bâzıları o’nun resûllüğünü kabûl ediyor fakat bir-çokları da o’nun resûllüğünü bile kabûl etmiyor ve “resûl olan insan değil Kur’ân’dır” diyorlar. Hattâ bir-çokları da, “târihte böyle bir kişi yoktur” diyebiliyor. Amaç, o’ndan kurtulmak. Kurtulmak istedikleri onun on numara müslümanlık örnekliğidir. Çünkü Peygamberimiz’in hayâtı, Kur’ân’ın da şâhitliği ile “işte müslümanlık-mü’minlik böyle yapılır” mesajını verip duruyor ki bu örneklik ile mevcut modern hayat-tarzı birbiriyle kesin şekilde çelişiyor.

 

Şöyle diyorlar: “Resûl kelimesine ‘gönderilen’ anlamı verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resûl dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resûl denir. (Müfredat). Allah’ın son Nebîsi öldüğü için resûl kelimesine, yerine göre ‘elçi’ veyâ ‘Allah’ın gönderdiği kitap’ anlamını vermek gerekir”. Buna sözde delil olarak da sayısı 200’ün üzerinde olan cümle meâllerde olmayan bir çeviri şekline başvurup, Âl-i İmran 132. âyeti: “Allah’a yâni gönderdiği Kitab’a gönüllü olarak boyun eğin ki iyilik bulasınız” diye çeviriyorlar. Âyette açıkça; “Allah ve elçisi-resûlü yâni Peygamber” denmesine rağmen, Peygamberi es geçip misyonunu iptâl etmek uğruna, âyette geçen “elçi”nin “Kur’ân” olduğunu söylüyorlar. Oysa Allah; “elçi gönderdik” dediği her yerde “insan elçi”den bahsetmektedir. Kur’ân için ise; “Kur’ân, zikir, vahiy” gibi kelimeler kullanıyor. Meselâ aşağıdaki âyette “inzâl ve resûl” kelimeleri birlikte kullanılıyor:

 

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin’ denildiğinde, o münâfıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün” (Nîsâ 61).

 

Şimdi bu âyeti: “Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin” şeklinde değil de, “vahye ve Kur’ân’a gelin” şeklinde mi anlayacağız?.

 

Peygamber düşmanlığının etimolojik alt-yapısı olan “Resûl-Nebî ayrımı sapkınlığı”nın hatırına; “Peygamber öldü gitti, bırakın artık onu da sâdece Kur’ân’ı elçi edinin” demeye getiriliyor. Oysa Kur’ân:

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

“İbrâhim ve onunla birlikte olanlarda sizin için ‘güzel bir örnek’ vardır” (Mümtehine 4) diyerek kendisine vahiy inen peygamberlerin “insan elçi”liğinden bahseder.

 

Sosyâl medyada insanlar artık “resûl” deyince Hz. Muhammed’i değil Kur’ân’ı anlıyor ve hattâ “târihte Hz. Muhammed diye birinin bizzat yaşamadığını” bile dile getiriyorlar. Çünkü onun resûllüğünü kabûl edemiyorlar ve Mekke müşrikleri gibi “Allah bir insanı mı elçi gönderdi” sözlerindeki gibi bir düşünceye kapılarak elçiliği de Kur’ân’a veriyorlar. “Resûl Kur’ân’dır” diyerek bunu dile getiriyorlar. Ahzâb 21. âyette dile getirilen ve emredilen “güzel örnekliği” zâten tınlamıyorlar bile.

 

İslâm Dîni ve Kur’ân-ı Kerîm, hiç kimsenin babasının malı olmadığı gibi, kişinin istediği gibi oynayacağı bir oyuncak da değildir. 

 

Peki niçin böyle yapıyorlar?. Aslında bunu en çok yapanlar, moderniteye en yakın olanlardır. Moderniteye yaklaştıkça böyle düşünmeye başlıyorlar. Peygamber’i aradan çıkarmayı başlatanlar, modernite tarafından işgâl edilip kuşatılmış olan Hint alt kıtası ile, moderniteye meftûn ve râm olmuş ve hattâ kendi örfî ve İslâmî kânunlarından vazgeçerek batı’nın yâni modernitenin kânunlarını, kurallarını, düşüncelerini, amel-eylem ve davranışlarını yâni hayat-tarzını ithâl edenlerdir. Batı’ya ve moderniteye ne kadar yakınsanız, Peygamber’e o kadar uzak olursunuz.

 

Bir de ırk meselesi vardır ki, Peygamberin Arap olmasını bile sorun ediyorlar. Beğenmedikleri Arap örfü ve davranışları onların Peygamberimiz’den uzak durmalarına neden oluyor. Eğer Peygamberimiz Türk olsaydı o’nu baş-tâcı yapacaklardı ki buna hiç şüphe yoktur. Fakat sâdece Arap ırkından diye o’na atılan iftirâları benimsiyorlar ve destekliyorlar. Bunun örneği çoktur. Böylece Peygamberimiz’i îtibarsızlaştırabileceklerini sanıyorlar. Ey ahmaklar!; siz Allah’ın yücelttiğini mi îtibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz!. Bunu zamânında Mekke müşrikleri de yapmak istemişler ve o’na “soyu kesik” demişlerdi. Allah da Kevser Sûresi’ni indirivermişti.

 

İslâm düşmanları Hz. Muhammed’in Kur’ân’ı uydurduğunu, gösterdiği başarıların ise “şansının yâver gitmesiyle” alâkalı olduğunu söylüyorlar. Böylece o’nu îtibarsızlaştırmak istiyorlar. Fakat Peygamberimiz’in 23 yıllık peygamberlik hayâtına baktığımızda bunun öyle şansla falan olacak bir şey olmadığı çok net olarak görülüyor.

 

Peygamberimiz, önceki kutsal metinlerin bilgisine sâhip olmayan “ümmi” bir kavmin içinden çıktı. Allah’ın elçiliği vazîfesine sıfırdan başladı. Hem ilmî, hem siyâsî, hem insan kaynağı hem de ekonomik güç açısından işe sıfırdan başladı. Tabî ki arkasında âlemlerin Rabbi olan Allah ve O’nun indirdiği vahiy vardı. Aksi-hâlde olmazdı.

 

Modern-bilim ve de teknolojiyi dinleştirenler, Kur’ân’ın 1.400 yıl önce anlaşılamadığını ve son 100-150 yıldır modern-bilim ile anlaşılmaya başladığını söylüyorlar. Böylece Peygamber ve sahabenin câhil olduğunu, zımnen; Peygamberimiz’in kendisine inen vahye bir anlam veremediğini söyleyerek o’nu îtibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Böylece Peygamberimiz’in modern-bilim ile açıklanabildiğini söyledikleri âyetlerin sâdece “metin tebliği”ni yaptığını, tebliğ ettiği âyetleri anlamadığını hattâ bir anlam bile veremediğini söylemiş olarak o’nu îtibarsızlaştırmak istiyorlar. Peygamberimiz’in sâdece vahyi ileten bir ara-eleman gibi göstermek istiyorlar.

 

Yine; Peygamberimiz’in sâdece iç-âlemleri inşâ eden bir Kitap getirdiğini, örnekliğinin bu alanda olduğunu ve kendisinin başka da bir özelliği olmadığı iftirâsını atıyorlar. Oysa Peygamberimiz hayâtı boyunca 70’e yakın savaş, gazve ve seriyye düzenlemiş ve 28’inde ordunun kumandanlığını yapmıştır. Devlet kurmuştur ve devletin başkanı olmuştur. Diğer ülkelere mektuplar, tebliğler ve dâvetler göndermiş bunu vahiy-merkezli olarak yapmıştır. Sâdece Kur’ân diyerek Peygamberimiz’in 23 yıllık muhteşem çabasını, gayretini ve o güzel örnekliğini örterek o’nu îtibarsızlaştırmak istiyorlar.

 

Resûl-Nebî ayrımı yaparak ve “sâdece resûllüğünün tâkip edilmesi ve sâdece resûllüğüne itaat edilmesi” gerektiğini söylüyorlar. Zımnen, “Nebî yönü bizi çok da bağlamaz” diyorlar. Yâni “vahiy olarak ilettiklerinde yâni resûllüğünde sorun yok ama nebî yâni ‘insan’ olarak yaptıkları sorunludur” diyerek Peygamberimiz’i îtibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

 

Peygamberimiz’i îtibarsızlaştırmaya çalışan Mekke kodamanları gibi Peygamberimiz’i küçük görüyor ve göstermek istiyorlar. “Soyu kesik” demişlerdi, “koyunlarımın çobanı” demişlerdi, fakir-gariban görmüşlerdi. Lâkin Allah o’nu “âlemlere rahmet” kıldı ve insanlık târihinin en îtibarlı kişisi yaptı ki hâlen de öyledir.

 

Bir de Peygamberimiz’i aşırı yücelterek ve onu “insan”lığından çıkartarak îtibarsızlaştırmaya çalışanlar var. Çünkü aşırılaştırma da bir çeşit îtibarsızlaştırmadır. Böylece “ama o peygamber” diyecekler ve Peygamberimiz’in o belini büken yükü omuzlamak ve zorluğa katlanmak zorunda kalmaktan -güyâ- kurtulmuş olacaklardır. Mevlüd’te bahsedilen peygamber, “insanlığından çıkarılmış ve ilahlaştırılmış” bir varlıktır. Mevlid, Peygamberimiz’i îtibarsızlaştıran bir metin ve şiirdir, yücelten değil. Zâten Peygamberimiz en çok da, “yüceltiyorum” diyerek îtibarsızlaştırılmaktadır. Böylece Peygamberimiz örnek alınabilecek “güzel bir örnek” olmaktan çıkmış olmaktadır. Örnek alınamayacak bir kişinin îtibârından bahsedilemez elbette.

 

Gelenekselciler, Peygamberimiz’i aşırı yücelterek; modernler ise aşırı küçümseyerek îtibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

 

Allah için ve Allah adına yapılması gereken bir şeyi Peygamberimiz adına yapmak, o’nu “Allah’a ortak koşmak” bağlamında îtibarsızlaştırmaktır. Meselâ Peygamberimiz adına kurban kesmek böyledir. Çünkü kurbanlar sâdece Allah adına kesilebilir.  

 

Michael Hart bile, “Dünyâ Târihine Yön Veren En Etkin 100 İsim” adlı kitabında, Peygamberimiz’in değerini anladığından dolayı o’nu ilk sıraya yerleştirmiştir ve îtibârını teslim etmiştir. Böylece elin yabansıcısı, bizim mahâllenin sâkinlerinden daha hakkâniyetli çıkmıştır.

 

Kur’ân’daki her âyet hem Dünyâ hem de âhiret hakkındadır. Âhirete hasredilecek cezâları Allah zâten açıkça söylüyor. Günümüzde müslümanlar çeşitli nedenlerden dolayı İslâm’ı âhirete hapsetmektedirler. Oysa Dünyâ’daki cezâ “rezillik” şeklinde olacağı gibi âhiretteki cezâ da “acı azap” şeklindedir. Aynen şu âyetin dediği gibi:

 

“…Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

Din ile ve Peygamberimiz ile alay etmenin hiç-bir yaptırımının olmadığını söyleyerek, Peygamberimiz’in her türlü aşağılanmasına ses çıkarmayanların gözünde Peygamberimiz’in îtibârı azalmış yada azalmaya başlamış demektir. O hâlde Peygamberimiz’in her türlü aşağılanmasına ses çıkarmayanlar Peygamberimiz’in îtibarsızlaştırılmasına çalışıyorlar demektir. “Bir şey yapamayız, onlar başka söze dalıncaya kadar onlardan uzaklaşmalıyız” diyorlar. Çünkü gözlerinde Peygamberimiz’in bir değeri ve îtibârı kalmamış yada azalmıştır.

 

Modern müslümanlar, Peygamberimiz’i aynı-zamanda siyâsî bir lîder olarak görmedikleri ve sâdece rûhânî bir varlık olarak gördükleri için bir tepki ortaya koymuyorlar. Peki açıkça aşağılanan kişi Atatürk olsaydı ne olacaktı?. Söyleyin bakalım çok bilmiş medyatik pasif hocalar!. Din, devletin kurucusunun aşağılanması durumunda ne diyor?, onun için de aynı şeyi mi söylüyor?. Atatürk’ün aşağılanması söz-konusu olacak olsa yine Peygamberimiz’in aşağılanması ve alay edilmesi için söylediklerinizi mi söyleyeceksiniz?. Atatürk için de aynı şeyleri söyleyebilir misiniz ve aynı şeyleri yazıya-dile dökebilir misiniz?. Canlı yayında Atatürk ile yada Cumhurbaşkanı ile alay etseniz ya bir kere, bakın ne oluyor?. Bin pişmân ederler sizi. Meselâ Atatürk için de, dış ülkelerden birinde bir gazete yada dergi tarafından yapılan aşağılanmaya yada alay edilmeye din adına konuşarak “bir yaptırımı yoktur” diyebilir misiniz?. Tabî ki de diyemezsiniz. Pişmân ederler ve hayâtınızı karartırlar çünkü. Peki bu aşağılanma, hakâret ve alay etme, âlemlere rahmet, muhteşem bir ahlâka sâhip olan Peygamberimiz’e yapılınca niçin hiç-bir yaptırımı olmadığını söyleyebiliyorsunuz?. Bunu söylemenin size bir yaptırımı olmayacağından emin olduğunuz için olabilir mi?. Yada lâik-seküler ve Allah’ı hesâba katmayan bir ülkede yaşadığınız için mi Peygamberimiz’in alaya alınmasının bir yaptırımı olmayacağını bu kadar kolayca söyleyebiliyorsunuz?. Peki ya Kur’ân’ı ve Sünnet’i yâni Peygamberimiz’i merkeze almış ve baş-tâcı yapmış, üstün bir güce sâhip olan bir İslâm Ülkesi’nde yaşasaydınız da yine aynı sözleri söyleyebilecek miydiniz?. Tabî ki hayır!. Çünkü aslında bildiğinizi ve inandığınızı söyleyebilecek kadar cesur ve mert biri değilsiniz ve hiç-bir zaman da olamayacaksınız. Bakın ben açıkça söylüyorum: Peygamberimiz’e hakâret edenlerin, alay edenlerin ve o’nu aşağılayanların cezâsı hafif yada ağır bir yaptırımdır. Çünkü bir İslâm Ülkesinde İslâm’dan kaynaklanan kânunlarda, hem Peygamberimiz’le alay etmenin hem de alay edilmesine karşı pasif söylemlerde bulunmanın bir yaptırımı olurdu. Peygamberimiz’e hakâret edenlerin, alay edenlerin ve o’nu aşağılayanların cezâsı hem Dünyâ’da hem de âhirette hafif yada ağır bir yaptırımdır.

 

Yumuşakçalar, seçmece âyetleri ortaya koyarak ve konuyla ilgili tüm âyetleri ortaya koymayarak eksik ve dolayısıyla yanlış görüşlere vara-dursun, Kur’ân’a baktığımızda Allah’a ve Peygamber’e yapılan çirkinlikler karşısında çok sert olduğunu görürüz. Şu âyet bunun delîlidir:

 

“Allah’a ve Peygamber’ine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezâsı ancak ya öldürülmeleri veyâ asılmaları, yâhut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yada bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların Dünyâ’da uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır” (Mâide 33).

 

Bir cezâ suçun şiddetine göre olur. Kur’ân’ın “gidin adamın kafasını-kolunu kırın” diye bir âyet indirmesini beklemek abestir. Peygamberimiz’le alay edildiğinde ne tür yaptırımların olacağını anlamak için, Peygamberimiz’in böyle durumlarda ne yaptığına bakıldığında, âyetlerden anlaşılması gereken şey apaçık bir şekilde açığa çıkar. Peygamberimiz zamânında İslâm’a, Kur’ân’a ve Peygamberimiz’e yapılan alaylar ve çirkinliklere pratikte de sert karşılıklar verilmiştir. Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler:

 

“Resûlullah, bâzı İslâm düşmanlarını, İslâm’ı şiir ve sözleriyle tahkir eden kimseleri, Kur’ân ve Peygamberimiz aleyhine diğer insanları kışkırtan fesatları yüzünden bâzı sahabeleri görevlendirerek onları gizlice öldürtmüştür. Bunlardan beş kişinin isimleri şöyledir: Kâ’b bin Eşref, Ebû Râfi Sellam bin Ebu’l-Hukayk, Asma bin Nübeyh el-Anzî, Hâlid b. Nübeyh el-Anzî, Ebû Afek. Hepsinin nasıl öldürüldüğünü de biliyoruz.

 

Resûlullah, yirmi üç yıllık dâveti sırasında İslâm dâvâsı önünde set olmaya çalışanların öldürülmesi gibi tehlikeli bir işte bâzı sahâbeleri görevlendirmiştir. Bu sahâbeler görevlerini hiç korkmadan îfâ etmişler, İslâm’ın yayılması yolunda engellerin bertarâf edilmesi uğruna büyük fedâkârlıklar göstermişlerdir. Bu işi gönüllü olarak yapmışlardır. Bu şekildeki her bir faaliyetin gerçekleştirilmesindeki hedef, İslâm’ın azılı düşmanlarından birini ortadan kaldırmak olmuştur ve yapılanlar, plânlı birer öldürme eylemidir. Bununla bir mânâda düşmanlara göz-dağı da verilmiştir. Yapılan bu eylemlerle küfrün ele-başlarının ortadan kaldırılması/susturulması esas alınmış ve bunda başarılı olunmuştur. Resûlullah’a düşmanlık edip hakkında kötü konuşanlar arasında müşriklerden olan Hâlid b. Nübeyh el-Anzî ve Ebû Afek hâriç, diğerlerinin ortak özellikleri yahudi olmalarıdır. Zîrâ Medîne’de ona en fazla düşmanlık edenler yahudiler oldular. Münâfıkların aksine bu işi alenen yaptılar. Kur’ân öyle diyor: ‘Andolsun!; insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun…’ (5/Mâide, 82).

 

Bu öldürülenler İslâm’a düşmanlık etme, müslümanlara dil uzatma ve başkalarını müslümanlar aleyhinde kışkırtma suçundan bu cezâya çarptırılmışlardır. Yahudiler Medîne’de oturdukları ve müslümanlarla aralarında birlikte yaşamaya dâir bir sözleşme bulunmasına rağmen Resûlullah aleyhine insanları kışkırtma gibi bir cür’eti gösterebilmişlerdir. Bu da ortadan kaldırılmalarında en büyük sebep olmuştur. Zîrâ sergiledikleri tavır, müslümanlarla aralarındaki sözleşmeye ihânet olarak kabûl edilmiştir. Öldürülen üç yahudiden biri de (Asma bin Nübeyh el-Anzî) kadındır. Bu eylemlerin tümü, Medîne İslâm Devleti Başkanı Resûlullah’ın izni ve emri ile gerçekleşmiştir”.

 

Kur’ân’ı hepimizden daha iyi bilen ve idrâk etmiş olan Peygamberimiz bu cezâlandırmayı elbette keyfine göre değil, vahyin iznine ve yönlendirmesine göre yapmıştır. Üstelik Allah böyle bir cezâlandırmayı kınamamıştır.

 

Lâkin “yumuşakçalar” bu konuda hep farklı bağlamdaki âyetleri kullanıyorlar  ve sözde Kur’ân’dan delil getiriyorlar. Peki, şu âyetler ne olacak?:

 

“Andolsun, senden önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi” (En-âm 10).

 

“Onlara sorarsan, andolsun: ‘Biz dalmış, oyalanıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile, O’nun âyetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?’. Özür belirtmeyiniz. Siz, îmânınızdan sonra inkâra saptınız. Sizden bir topluluğu bağışlasak da, bir topluluğunuzu gerçekten suçlu-günahkâr olmaları nedeniyle azaplandıracağız” (Tevbe 65-66).

 

“Andolsun, sen’den önceki elçilerle de alay edildi, bunun üzerine Ben de o inkârcılara bir süre tanıdım, sonra onları (kıskıvrak) yakalayıverdim. İşte nasıldı sonuçlandırmam?” (Ra’d 32).

 

“Böylece işledikleri kötülükleri kendilerine isâbet etti ve alaya aldıkları şey, kendilerini sarıp-kuşatıverdi” (Nâhl 34).

 

“Andolsun, sen’den önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp-kuşatıverdi” (Enbiyâ 41).

 

Bu âyetler ağır tehditler ve yaptırımlar içeren âyetlerdir ve sâdece âhiretle değil, hem Dünyâ hem de âhiretle ilgili olup, yaptırımı hem Dünyâ’da hem de âhirettedir. Zîrâ ne İslâm’ın ne de Peygamberimiz’in îtibârına bir halel getirilemez.

 

Peygamberimiz’e yapılan hakâretlere bir şey demeyenler, o’nu pasif bir tebliğci konumuna indirgediklerinden dolayı aslında kendileri de Peygamberimiz’e hakâret etmektedirler. Hakâretlere sessiz kalmalarının altında yatan psikoloji budur.

 

İslâm’da ifâde özgürlüğü de vardır elbette fakat bu özgürlük sonsuz ve sınırsız bir özgürlük değildir. Zîrâ özgürlüğün sınırsız olması mümkün değildir. Zâten İslâm da, insanlığa “sınırını ve haddini bildirmek için gelmiş bir din”dir.  

 

Peygamber’i aşırı yüceltmek ve ilahlaştırmak onu îtibarsızlaştırmak olduğu gibi, ona hakâret etmek ve aşağılamak da îtibarsızlaştırmak anlamına gelir. Bunları yapan iki kesime de eleştiri ve îtirâz edilmelidir.   

 

Allah’ın, kendisini peygamber seçmesi ve o’na vahyetmesi ile birlikte Muhammed bin Abdullah, “Hz. Muhammed” olmuştur. Allah o’na îtibârın âlâsını vermiştir. Allah’ın îtibâr verdiğini kimse alaya alamaz, hakâret edemez ve îtibarsızlaştırma yoluna giremez.

 

Kim demiş gül yaşar dikenin himâyesindedikenin îtibârı ancak gül sâyesinde.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

12 Nisan 2021 Pazartesi

Peygamber Kimdir?


“De ki: Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor” (Kehf 110).

 

Âyet-i şerifin de söylediği gibi Peygamberimiz ve tüm peygamberler beşerdir ve normâl insanlardır. Allah’ın kulları ve resûlleridirler. Allah’ın kendilerine vahyettiklerinin elçiliğini, aktarımını, öğreticiliğini ve örnekliğini yaparlar. İnsandırlar ve çarşıda-pazarda gezerler ve insan oldukları için gereken ihtiyaçlarını karşılarlar. Yoksa birilerinin zannettiği gibi salt mânevî-rûhânî bir varlık olmadıkları gibi, sâdece kendine gelen sözleri aktarmaktan başka hiç-bir görevi olmayan bir postacı da değildirler. Tebliğ, açıklama ve dâvet görevleri vardır.

 

Peygamber’in insânî yönü “resûl” yönünden çok, “nebî yönüyle açığa çıkar. Zâten insânî yönü nebî kelimesiyle ifâde edilir. Çünkü “resûl” kelimesi sâdece insan için değil, melek, cin ve Kur’ân’ın kendisi için de kullanılır. Nebî ise “insan” için kullanılır sâdece. Peygamberimiz ilk başta “insanların içinden bir insan”dır. Fakat o, “muhteşem bir ahlâka sâhip” bir insandır. Kendisine vahyin inmesi ve vahyin nebîliğini, resûllüğünü ve vahyin güzel örnekliğini hakkıyla ortaya koymasıyla birlikte “âlemlere rahmet” olmuştur:

 

“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4).

 

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107).

 

Peygamberimiz bu ahlâki özelliklerinden dolayı Allah tarafından resûl=elçi olarak seçilmiştir. O bir peygamberdir. “İnsan peygamber”dir, aynen önceki peygamberler gibi:

 

“Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir...” (Âl-i İmran 144).

 

Peygamberimiz’in; Kâsım, Abdullah (Tâhir ve Tayyip, Abdullah’ın sıfatlarıdır) ve İbrâhim adlı üç oğlu Dünyâ’ya gelmiş olmasına rağmen küçük yaşlarında vefât etmişlerdir. Zeyd bin Hârise’yi evlat edinmiştir ama gerçek anlamda erkeklerden birinin babası değildir:

 

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç-birinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her-şeyi bilendir” (Ahzâb 40).

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed, Allah’ın elçisidir ama bu elçilik sâdece mânevî alanla sınırlı değildir ve getirdiği mesaj hem iç-âlemleri hem de dış-âlemi inşâ etmek ve mesajı iki âleme de hâkim kılmak içindir.

 

Peygamberler ve Peygamberimiz küfürden-şirkten nefret eder, adâletsizliğe ve zulme dayanamaz. Bu yüzden mü’minlere karşı merhâmetliyken, kâfirlere karşı ise amansızdır:

 

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhâmetlidirler” (Fetih 29).

 

Kur’ân bu özellikleri “Muhammed” ismini vererek belirtir. Bu belirlemelerin hiç-birinde insan-üstü özelliklerden bahsedilmez. Peygamberimiz, çeşitli ihtiyaçları olan bir insandır, bir beşerdir ve bu nedenle de peygamberliği boyunca olağan-üstü bir şey yaptığı görülmemiştir. Hayâtı boyunca üstün gayret ve azim göstermiş, hiç-bir şeyi sihirbazlıkla yada benzer şekilde yapmamıştır.

 

Peygamberimiz kendisine “Allah’ın kulu ve resûlü” denmesini istemiş, aşırı abartmalardan ve övgülerden rahatsız olmuş ve abartılı şekilde seslenilmesini yasaklamıştır. Kendisi hakkında aşırı gitmemeleri husûsunda zaman-zaman sahâbe-i kirâm’ı uyarmış ve kendisinin de tıpkı onlar gibi bir beşer olduğunu vurgulamıştır. Hadis kitaplarında bununla alâkalı bir-çok hadis ve rivâyet bulunmaktadır. Bunlardan iki tânesi şöyledir:

 

Ömer b. Hattâb, “Hz. Peygamber’i şöyle derken işitmiştim” demiş ve şu rivâyeti aktarmıştır: “Hristiyanların Meryem oğlu Îsâ’yı aşırı sûrette methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyin!. Şüphesiz ki ben sâdece Allah’ın ku­luyum. (O yüzden bana sâdece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin” (Buhari, Enbiya, 48; Müsned, 1/23; 4/25).

 

Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiği bir hadise göre bir adam Peygamberimiz’e; “ya seyyidî, ey efendim, ey efendimin oğlu!, ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” gibi sözler sarf ederek seslenmişti. Adamın bu sözlerini işiten Peygamberimiz ise şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar!; Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resûlüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makâmın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum”.

 

Allah, Kur’ân boyunca Peygamberimiz’e “kulumuz ve resûlümüz” der. Onu zaman-zaman uyarır. Tevhidden ayrıldığında o’nu yok etmekle tehdit eder. Yükü o derece ağırdır ve sorumluluğu o kadar fazladır.  

 

Tüm peygamberlerin Allah’ın vahyini yayma görevleri vardır ve bu yaymanın sınırı tüm Dünyâ’dır. Bu yayma; tebliğ, dâvet, ölçülü hoşgörü, iyilik, sabır ve cihadın her türlüsüyle olur. Peygamberimiz de bu görevi; tebliğ, dâvet, ilim, infâk, direniş, sabır, vazgeçiş, hicret, devlet, cihad, şahâdet süreciyle başlatmıştı ve o hârika medeniyetin temelleri böyle atılmıştı.

 

Peygamberimiz bizim için çok büyük bir lütuftur. Bu lütuf bize Allah’tandır:

 

“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir Peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki o) onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler” (Âl-i İmrân 164).

 

“Andolsun, size, içinizden sıkıntıya düşmeniz o’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir” (Tevbe 128).

 

Resûle itâat yaşadığı zamanda olduğu gibi, ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette o’nun Sünnet’ine uyularak gerçekleştirilecektir:

 

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik” (Nîsâ 64).

 

Âyetlerde sözü edilen itâat, sâdece Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü böyle olunca Kur’ân’ın pek-çok yerinde Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu yüzden Allah: “Ey îman edenler!; seslerinizi Peygamber’in sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona bağırıp-söylemeyin; yoksa şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider” (Hucûrât 2) der.

 

Peygamberler, aynı-zamanda Allah’ın zulme isyânının bir sonucudur. Bu nedenle tüm peygamberler de küfre, şirke, adâletsizliğe ve zulme isyân ederler ve bunları ber-tarâf etmek ana görevleridir.

 

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; mâruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a îman edersiniz…” (Âl-i İmran 110).

 

Âyette Peygamber ve sahabe toplumu üzerinden tüm mü’minlere seslenilse de, Peygamber ve sahabe toplumundan başka şimdiye kadar âyetin bahsettiği anlamda “tüm insanlar için hayırlı olan bir topluluk” kurulamamış yada tam anlamıyla kurulamamıştır. O yüzden onların örnekliği öne çıkarılmış ve o örnekliği tâkip etmek emredilmiştir:

 

“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (Sünnet) vardır” (Ahzâb 21).

 

Bu örneklikte iyilik, sabır, hoşgörü, paylaşım, vicdan, merhâmet, kardeşlik ve sevgi vardır. Fakat her-şeyden vazgeçmeyi de göze alarak mallarla ve canlarla mücâdele etmek de vardır. Sonra da bir devlet kurmak ve İslâm’ın hakkıyla yaşanacağı bir mekân ortaya çıkarmak, en sonunda da İslâm’ı tüm Dünyâ’ya yaymaya başlamak vardır ki bu tüm peygamberlerin ana görevidir:

 

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

 

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 

Peygamberler peygamberlikten önce başta çobanlık olmak üzere çeşitli işler yapmışlardır. Hz. Âdem çiftçi, İdris terzi, Nûh marangoz, Îsâ marangoz, Mûsâ asker, İbrâhim çoban ve Peygamberimiz de tüccar idi. Fakat peygamberlik gibi ağır bir görevden sonra bir de geçim için bir iş yapmaları uygun olmazdı ve zâten buna fırsat da bulamazlardı. O yüzden hem kendi âilesi hem de garibanların geçimi için ve de askerî harcamalar için ganîmetin beşte biri Peygamber’e âit olmuştur. Zâten onlar biriktirmezler ve mîras da bırakmazlar. Hayır, sadaka ve zekât kabûl etmezler ama hediye kabûl ederler.

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Peygamberlerin en birinci vazifesi iç ve dış-âlemlerin inşâsı için güzel bir örneklik oluşturmaktır. Peygamberimiz’in örnekliği Kur’ân’da Ahzâb 21’de “güzel örneklik” olarak söylenir. Diğer peygamberlerin örneklikleri ise Kur’ân kıssalarında anlatılanlardır. Kur’ân kıssaları peygamber örneklikleri yâni önceki peygamberlerin sünnetleridir. Kıssalar sünnet aktarımlarıdır.

 

Peygamberlik Dünyâ’nın en zor işidir. Zîrâ sorumluluğu en ağır iştir. O yüzden Hûd Sûresi ve “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyeti Peygamberimiz’in belini bükmüştür. Zîrâ kendi iç-âlemini terbiye edip inşâ ettikten sonra, mü’minlerin hem iç-âlemlerini besleyecek öğretilerde bulunmuş hem de dış-âlemi şirkten, küfürden, adâletsizlikten ve küfürden temizlemek, hakkı ve hakikâti yâni Allah’ın sözünü hayâta aktarmak için malıyla-canıyla gayret ederek tüm hayâtını buna adamıştır.

 

Belli bir fiilin iyilik ve kötülüğü hakkında yargıda bulunabilmek için o fiilin sebep ve sonuçlarını da dikkate almak gerekir. Bunun için de vahye, dolayısıyla peygamberlere ihtiyaç vardır. Çünkü peygamberler, âyetleri amele-eyleme dökerek Dünyâ’daki sonuçlarını ortaya koyarlar. Yâni Kur’ân’ın iyi ve kötü dediği şeylerin sağlamasını peygamberler hayattaki eylemleriyle gösterirler. Böylece peygamberler Allah’ın âyetlerinin şâhitliğini yapmış olurlar.

 

Peygamberimiz birilerinin sandığı gibi, uçan, kaçan, parmaklarından su fışkırtan, bir vuruşta dağı delen vs. olağan-üstü biri değildir. Fakat muhteşem bir ahlâka sâhiptir ve âlemlere rahmettir. Allah’ın bildirdiğinden başka, “her-şeyi bilen” biri de değildir. 23 yıl boyunca gece-gündüz sürekli hadis söylemediği gibi, sürekli olarak tasavvuf sohbeti de yapmamış, sürekli olarak bilim ile de uğraşmamıştır. Peygamberler, hayâtı Allah adıyla okurlar ve O’nun emrettiği gibi inşâ ederler yada bunun alt-yapısını kurarlar. Peygamberimiz, birilerinin sandığı gibi sürekli olarak bilgiyle uğraşan biri de değildi. Çünkü İslâm bu saydıklarımızdan sâdece biri değildir. İslâm, ilim ve ameldir. Peygamberler de hem ilmi yaymış hem de bu ilmi amele dökerek bir örneklik oluşturmuşlardır.

 

Peygamberliğin en bariz vasfı tâvizsizliktir. Peygamberimiz de çok ciddîdir, gayretlidir, samîmidir. “Ben nede olsa peygamberim” diyerek ibâdetlerini aksatmaz ve disiplinli her hâl-ü kârda devâm ettirir. “Benim günahlarım affoldu nede olsa, o nedenle ben amelde-eylemde bulunmasam da olur” demez ve tüm eylemlerde öne çıkar, savaş meydanında yalın-kılıç savaşır, yara alır, yaralar ve hattâ gerektiğinde Ubey bin Halef örneğinde olduğu gibi adam da öldürebilir. Fakat tüm bunlar Allah’ın izin verdiği yerde, şekilde ve ölçüde olur.

 

Peygamberler, yeryüzünden küfrün, şirkin, adâletsizliğin ve zulmün kalkması için uğraşırlar. Öncelikli işleri budur. Peygamber demek, tevhid demektir, vahiy demektir, hak ve hakîkat demektir.

 

Bizim müslümanların peygamber tasavvurları çok büyük ölçüde yanlıştır ve cemaatlerin çoğunun kendi yanlış tasavvurlarına göre belirlediği peygamber târifleri ve anlayışları vardır. Çok az kişi peygamberliğin ne olduğunu ve peygamberlerin ne iş yaptığını doğru olarak bilir. İşin acı tarafı, içlerinde İslâm düşmanı olan oryantâlistler, Peygamberimiz’i ve İslâm’ı müslümanların %90’ından daha iyi tanımaktadırlar. İslâm’ın hakkını genel anlamda doğru veren oryantâlist ve doğu araştırmacıları, Peygamber’in kim olduğunu, görevinin-işinin ne olduğunu -o’nun hak olduğunu kabûl etmese de- müslümanların büyük çoğunluğundan daha iyi bilir. Bunlardan Bernard Lewis, Peygamberimiz hakkında şunları söyler:

 

“Batı’lı Hristiyanlık târihinde son derece önemli bir rôl oynayan regnum ve sacerdotıum, (Regnum dünyevî gücü, yâni devleti, Sacerdotıum ise ilâhî gücü, yâni kiliseyi temsil eder) ikiliğinin İslâm’da bir muâdili ortaya çıkmadı. Hz. Muhammed’in hayatta olduğu dönemde, müslümanlar aynı-anda hem dinsel hem de politik bir cemaat hâline geldiler, Peygamber de devletin başıydı. Bekleneceği gibi, Peygamber bir yeri ve bir halkı yönetmiş, adâleti sağlamış, vergi toplamış, ordulara komuta etmiş, savaş açmış ve barış yapmıştı.

 

Pagan Roma’da Sezar Tanrı’ydı. Hristiyanlar için Tanrı ile Sezar arasında bir tercih yapma sorunu vardı ve hristiyanlar asırlar boyu bu seçimin pençesinde kıvranmıştır. İslâm’da böyle sancılı bir seçim yoktu. İslâm’ın Kurucusu’nun kendisi Konstantin’di. Müslümanların anladığı biçimiyle İslam’ın evrensel politikasında Sezar yoktu, yalnızca tek hâkim ve tek yasa kaynağı olan Allah vardı. Muhammed O’nun peygamberiydi ve hayattayken Allah adına öğretmiş ve yönetmişti.

 

Peygamber’in döneminden beri İslâm toplumu ikili bir karakter taşımaktadır. İslâm toplumu bir yandan politik bir birim, önce bir devlet ve ardından imparatorluk hâline gelen bir şeflik sistemi, öte yandan ise bir Peygamber tarafından kurulmuş ve aynı-zamanda halefleri de olan, vekilleri tarafından yönetilen bir dinsel cemaattir. Hz. Îsâ çarmıha gerildi, Hz. Mûsâ vaat edilmiş topraklara giremeden öldü ve bu olayların anısı onların müritlerinin inanç ve tavırlarını derinden etkiledi. Hz. Muhammed hayattayken muzaffer olmuş ve bir muktedir ve bir fâtih olarak ölmüştü. Müslümanların sonuçta ortaya çıkan tavırları da olsa-olsa dinlerinin bu târihine uygun gelişebilirdi. Hz. Muhammed, öteki dinlerin kurucuları gibi, yalnızca bir peygamber ve öğretmen değil, bir yönetici ve bir askerdir de. Bu yüzden, mücâdelesi bir devlet ve onun silahlı güçleriyle ilgilidir”.

 

Peygamberler Allah’ın halife-önderleri ve mü’minlerin imamlarıdırlar. Bu nedenle onlara uymak şarttır. Bir yazıda Peygamber’e uymaktan bahsedilirken şunlar söylenir:

 

“Kur’ân’ın pek-çok âyetinde ‘Allah’a ve Resûlüne itaat edin’ ifâdesine rastlanır. Bu ifâdeyi yorumlayan İslâm âlimlerinin bir kısmı, mü’minlerin, herhangi bir sorunu çözmek için Kur’ân’a başvurup da oradaki hükümleri nasıl somutlaştıracaklarını bilemediklerinde, Peygamber’in söz ve davranışlarını model olarak almaları gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bu anlayışa göre, Allah’ın elçisi sıfatını taşıyan Peygamber’in tavır ve davranışları tanrısal irâdeden pay almaktadır; dîni-bütün bir müslümanın bu davranışları kendi yaşamına uyarlaması yerinde olacaktır. Bu bakış-açısı kısa süre içinde çok geniş bir kitle tarafından kabûl görür. Mü’minlerin gözünde, dindarlıkla Peygamber’in davranışlarını ve yaşam-biçimini taklit etmek arasında büyük bir koşutluk bulunmaktadır. Bu taklit mekanizması, en ince ayrıntıyı bile dışlamayacak biçimde kurulmuştur.  Müslüman, Tanrı’ya en yakın kişi olarak gördüğü Peygamber’i taklit ettiği oranda ahlâklı bir yaşamın koşullarını yerine getirmiş olacaktır. Peygamber’i taklit etmek yâni en doğru ritüeli uygulamak, bir yönüyle İslâmî norma/hükme uygun biçimde hareket etmeyi sağlar. Mü’min, gündelik yaşamdaki davranışlarının İslâmî akîdelerle çatışmamasını istiyorsa, pek tabî en doğru modele yâni İslâm Peygamberi’ne öykünecektir. Başka bir deyişle, müslümanın inancı/ îmânı ile eylemi arasında mükemmel bir koşutluk bulunmalıdır. Rûhunu esenliğe/selâmete kavuşturmak isteyen mü’minin yapması gereken tek şey, Peygamber’in yaşamında ifâdesini bulan ideâl modele yaslanmaktır. Zâten onun sözleri ve davranışları vahyin canlı bir yorumu değil midir?”.

 

Modernler, “Kur’ân ve Sünnet günümüze uymuyor” diyorlar. İyi de günümüzde Dünyâ’nın geldiği yer doğal ve normâl bir yer değildir ki!. Günümüzdeki Dünyâ mekânı ve bu mekâna göre şekillenen insan düşüncesi İslâm’a uygun olmadığı ve aykırı olduğu içindir o uyumsuzluk ve uygunsuzluk. Birileri Dünyâ’yı şeytânî plânlarının sonucunda dîne aykırı olarak bu hâle getirdi. Din tabî ki de bu modern Dünyâ’ya ve günümüze uymayacak ve karşı çıkacaktır.

 

Mevcut zaman ve mekân kutsallaştırılıyor ve koşulsuz-şartsız “en iyi” olarak kabûl ediliyor. Mevcut zamânın ve de mekânın hak, doğru, iyi ve güzel olduğu düşünülüyor. Sonra da Kur’ân’a, Sünnet’e ve Dîn’e bakıldığında, dînin söylediklerinin günümüze uymadığı görülüyor. Elbette uymuyor, uymaz. Çünkü günümüzde mevcut olan her-şey; şeytan, nefs ve tâğutların ortaklaşa plânları sonucunda çıkarlarına uygun olarak belirlenmiştir. Bu belirleme yapılırken dîne danışılmamıştır ki!. Dünyâ tam bir fitne ortamına dönmüş ve her türlü şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm Dünyâ’yı sarıp-kuşatmıştır. Şimdi dînin böyle bir Dünyâ’ya uyması mı bekleniyor?. Zâten dinler, doğal, normâl olmayan ve fıtrata aykırı olan yâni dîne uygun olmayan durumlarda, zamanlarda ve mekânlarda ortaya çıkar. Hakka aykırı olanı yerle bir etmek ve “dîne göre yapmak” için. Allah böyle yerlere peygamberler ve vahiy gönderir. “Din günümüze uymuyor” değil, asıl, “günümüz dîne uymuyor”. Sorun, dînin modern hayâta uygun olmaması değil, modern hayâtın dîne uygun olmamasıdır. O hâlde çatışma ve savaş kaçınılmazdır.

 

Şu âyetler, Peygamber’e ne kadar çok değer verildiğini ve dinde ne denli önemli bir yeri olduğunu net olarak gösteriyor:

 

“Hayır!; Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar” (Nîsâ, 65).

 

“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 36).

 

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itâat ettik’ demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 51).

“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün...” (Nîsâ, 59).28

 

İslâm Dîni’nin hedefi, sâdece iç-âlemlerin inşâsı değil, iç-âlemlerin inşâsından sonra dış-âlemin de inşâsıdır. İslâm’ın, Allah’ın sözünü Dünyâ’da hâkim kılmak hedefi vardır. Bu inşâ, Kur’ân ile bilinçlendikten sonra Peygamber örnekliği de göz-önüne alınarak yapılacaktır. Böylece İslâm âlemlere sâdece soyut olarak değil, Peygamber örnekliği ile birlikte somut olarak da hâkim olmuş olacaktır. İşte bu nedenle İslâm düşmanları, Peygamberimiz’in Sünnet’inin yâni o’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gâyet iyi bilirler. Bu yüzden doğrudan-doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Peygamberimiz’in Sünnet’inin önemini azaltmaya ve yok etmeye, en nihâyetinde de o’nu görmezden gelmeye çalışırlar. Böylece Kur’ân’ı zorlaya-zorlaya istedikleri gibi yorumlarlar. Zîrâ hayatta tezâhür etmeyen Kur’ân, -imtihanın îcâbı olarak- her türlü zorlama yorumlara açık hâle gelecektir. Böylece Kur’ân’ı, ona aykırı şekilde yorumlamış olacaklardır.  

 

Hz. Muhammed “sâdece gönüllerin” sultanı değildir. Çünkü o sâdece gönüllerimizde yaşatacağımız biri değil, “güzel örnekliği” olan Sünnet’ini tâkip etmemiz gereken biridir. O bizim için en güzel şâhittir. Şahâdet, “bir şeyi olduğu gibi kesin olarak bir ilimle bilmek ve bildirmek, şâhitlik yapmak” anlamlarına gelir. Peygamber’in bir şâhid olarak gönderildiği belirtilir: “Ey Peygamber!; gerçekten biz seni bir şâhid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik” (Ahzâb 45).

 

Evet; Peygamberimiz “rahmet peygamberi”dir. Mü’minlere karşı çok şefkatlidir ve onların sıkıntıya düşmesine aslâ râzı değildir:

 

“Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir. Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O’dur” (Tevbe 128-129).

 

“Îman edip salih amellerde bulunan ve Muhammed’e indirilen (Kur’ân)a -ki o Rablerinden bir haktır- îman edenlerin (Allah), kötülüklerini örtüp-bağışlamış, durumlarını düzeltip-ıslah etmiştir” (Muhammed 2).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2020

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »