26 Kasım 2020 Perşembe

Korona-Grip

 

“Andolsun, biz onlara belki (inkârcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevî) azaptan önce, yakın (dünyevî) azabtan da tattıracağız” (Secde 21).

 

Hiç-bir şey kendi-kendine olmaz. korona-virüs ya “günahların cezâsı olarak” Allah tarafından, yada “ahmaklıkların cezâsı olarak” tâğutlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Tüm Dünyâ’ya musallat olan korona-virüs, bir “tâlihsizlik” değildir, “Allah’ın bir cezâsı”dır. İlk söyleyeceğimiz şey budur.

 

Modern insan, korona-virüs’ü ısrarla çağırdı, o da geldi. Bu belâ, abdest ile “zorunlu hijyen”e uyan fakat tebliğ-dâvet-uyarı görevini yapmayan müslümanlara da geldi. Hattâ belki de en çok da yaşlıları vurması yada tehdit etmesi, hayatlarının sonuna gelmiş yaşlıların tebliğ-dâvet görevlerinin yapmamaları ve artık yapamayacak duruma gelmeleri nedeniyle kendilerine gelen hastalık yada ev-hapsi şeklindeki bir cezâdır.

 

Tüm Dünyâ’yı saran korona-virüs, tüm Dünyâ’yı sarıp kuşatan “modernizm virüsü”nün somutlaşmış şeklidir. Şeytan “seküler-modern virüs”ü insanların iliklerine kadar yaymış olduğu hâlde, insanlar korona-virüsün tüm Dünyâ’ya yayılacağından, vaka ve ölüm oranlarının artacağından endişe ediyorlar. Mânen ölmüş olmalarına bakmıyorlar da bedenen ölmekten korkuyorlar. Ama ne korku!...  

 

Allah bizi, korona-virüs aracılığıyla, “dinsiz bir yaşam”a karşı “yaşamsız bir hayat” ile cezâlandırmaktadır. Allah, kendilerini Tanrı-Kral îlân eden insanlara “tâc” yâni “korona” takmıştır. Batı Hristiyanlığında Tanrı, “sevgi tanrısı” olduğu için, korona-virüsün “tanrının bir cezâsı” olduğu düşüncesi yoktur. Ne de olsa Tanrı onları Îsâ’nın çarmıha gerilmesiyle birlikte ebediyyen affetmiştir. Allah; tek hak dîn olan İslâm’ı yâni Kur’ân’ı dört duvar arasına hapsedenleri ve vahyi hayâta taşımayanları ve taşımayı düşünmeyenleri ve buna cesâret edemeyenleri de korona-virüs ile dört duvar arasına hapsetti. Öyle ya, günahın cezâsı kendi türünden olur.  

 

Din-dışı çeşitli ideolojilerle insanların gözlerine ve kulaklarına maske takanlar, korona-virüs nedeniyle ağız ve burunlarına da maske taktılar. Sosyâl mesafe ile kâlplere de maskeler takıldı. Peki sırada neresi var?.

 

Peki bu Korona-virüs yada Kovid 19 denilen şey gerçekte nedir?. Mikrop ve bakteri değil, bir virüs. Peki niçin bir ilacı bulunamıyor?. Grip, kuş gribi, domuz gribi de virüs değil miydi?. Onlar bir şekilde tedâvi edilebiliyor. Peki korona-virüs nasıl bir virüstür ki hiç-bir ilaç fayda etmiyor?. Korona-virüs gerçekten bir “virüs” müdür ve hiç-bir ilaç gerçekten fayda vermiyor mu?. Gerçekten de korona diye bir virüs ve hastalık var mıdır?. Yoksa grip, pnömoni-zâtürre, üst-solunum yolu hastalıkları, bronşit vs. hastalıklar korona-virüs diye yutturuluyor mu?. Yâni son bir yılda solunum sıkıntısı nedeniyle ölenlerin sayısı önceki yıllara göre daha mı fazladır?. Bunun istatistiği var mı ve açıklandı mı?. Korona gerçekten ciddî bir salgın mı yoksa bilindik bir “yaygın” mı?. (Bu-arada “salgın” yerine “pandemi” kelimesinin kullanılmasına fenâ hâlde gıcık olduğumu da söylemeden geçemeyeceğim) Yâni korona-virüs denilen şey “gribin bu yılki adı” olmasın!.

 

Korona “paronaya”ya döndü ve “koronaya” diye bir hastalık çıktı gibi. Her yıl gripten binlerce kişi ölüyorken yeni salgın neden daha çok panik ortaya çıkarıyor?. Küresel bir güç insanları test ediyor olmasın!?. “Acaba insanları ne oranda yönlendirebiliyoruz” diye bir test?. Dünyâ Sağlık Örgütü verilerine göre Dünyâ genelinde her yıl 5 milyon civârında grip vâkâsı ortaya çıkıyor ve bundan kaynaklı ölümlerin sayısı 650 bini buluyorken, korona-virüs konusunda neden bu kadar panik yaşanıyor?. Korona-virüs denilen şeyin ne olduğu da tam belli değil. İnsanları alsında belirsizlik öldürüyor. Gripte her 1.000 vâkâdan biri ölürken korona-virüste bu oran 2.5/100 oranlarında. “35 milyon vâkâdan 1 milyon vâkâ ölümle sonuçlandı” diyorlar. Acaba hepsi de korona-virüsten mi oldu bu ölümlerin?. Peki 2020 yılında gripten, kuş gribinden, domuz gribinden, solunum yolu hastalıklarından dolayı olan ölüm oranları nedir?. Her ölen korona-virüsten mi ölüyor?. Çünkü belirtiler de diğer hastalıkların belirtileriyle hemen-hemen aynı belirtiler-semptomlar. Hastalıkları gerçekten doğru bir şekilde ayırabiliyorlar mı?.

 

Yılda bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin sayısı yaklaşık 10 milyon kişi. Peki bunlar niçin gündeme gelmiyor?. “Her yıl 650 bin kişi mevsimsel gribe bağlı solunum sistemi hastalıklarından ölüyor” deniyor. Virüsün solunum yoluyla alınmasından yaklaşık 2 gün sonra; âni başlangıçlı yüksek ateş, titreme, genellikle kuru öksürük, baş ağrısı, yaygın kas ve eklem ağrıları, baş dönmesi, hâlsizlik, burun akıntısı, burun tıkanıklığı; bâzen ishâl ve kusma varsa “grip” teşhisi konuyor. Şimdi ise aynı belirtiler için korona-virüsten şüpheleniliyor ve hattâ kesin olarak “korona” deniyor. Hemen  test yapılıyor. Test sonucu “negatif” çıkmış olsa bile testi yaptıran kişiler devlet ve halk tarafından fişleniyor ve insanlar tarafından “uzak durulması gereken vebâlı” muâmelesi görüyorlar. Hâlbuki korona da normâl grip ile aynı belirtileri veriyor. Prof. Dr. Alev Gürgün: “Öksürük 2-3 hafta sürebilir, inatçı olabilir. Hastada genel durum hızla bozulabilir. Nefes darlığı ve solunum yetmezliği gelişebilir. Astım ve KOAH’lı hastalarda atakların tetiklenmesine neden olabilir” diyor. Fakat bunlar diğer hastalıklar için de geçerlidir. Diğer hastalıklarda da bu semptomlar görülebilir. Peki o zaman niçin korona-virüs için bu kadar yaygara koparılıyor?.

 

Allah’tan başka her-şey zamanla gücünü ve etkisini yitirir. Bu etkinin gücünü yitirmemesi için ona sürekli olarak takviye yapmak gerekir ki bunun bile bir sınırı vardır. Fakat başladığı günden bu-yana 1 yıldır bakıldığında korona-virüsün gücünü aynı hızda sürdürdüğü görülüyor. Peki neden?. Allah mı lan bu Korona!. Kanımca bu, ya bu virüsü laboratuvarda üretenlerin onu çok dayanaklı yapmaları yada Allah’ın: “Umulur ki, Rabbiniz size merhâmet eder, fakat siz (günaha) dönerseniz biz de (cezâya) döneriz. Biz, cehennemi kâfirler için bir kuşatma yeri kıldık” (İsrâ 8) âyetine hâlen aykırı davrananların bulunması ve insanların ders ve ibret almamasından dolayıdır. Çünkü Allah “belki dönerler” diye “acı azap”tan önce “yakın azap” vermektedir:

 

“Andolsun, biz onlara belki (inkârcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevî) azaptan önce, yakın (dünyevî) azabtan da tattıracağız” (Secde 21).

 

Termodinamiğin 2. Kânunu olan Entropi’ye göre her-şey zamanla zayıflar ve kullanışsız hâle doğru gider. Sonunda da en kullanışsız hâle gelir ve gücünü ve etkisini kaybeder. Peki korona-virüs niçin zayıflamıyor ve ölmüyor?. Aslında bir şeyi güçlü tutan şey ondan kokulmasıdır. Bir şeyden ne kadar çok korkarsanız o şey o oranda güçlenir. Fizîki etkisini yitiren şey ondan korkulmaya devâm edildikçe psikolojik etkisini sürdürmeye devâm eder. Yâni aslında korona-virüs konuşuldukça ve istatistikler her gün verildikçe psikolojik anlamda güçlenmiş oluyor. Psikolojik etki insanlarda fizîki etki gibi algılanıyor ve insan davranışları da olağan-üstü durumunu koruyor. Korona-virüs korkusu plasebo etkisiyle insanları daha fazla hasta ediyor.  

 

Bu hastalığa yakalanan insanlar, propagandadan dolayı aşırı bir gard alıyorlar. Testi pozitif çıkan ve karantinaya alınan insanlar; “acaba ne kadar ateşleneceğiz?, nefesimiz ne kadar daralacak?, çok mu öksüreceğiz?”, “hastâneye kaldırılıp solunum cihazına bağlanır mıyız"?” vb. gibi düşüncelere ve korkulara kapılıyorlar. Fakat bir gün iki gün geçince aslında normâl grip kadar bile bir etki yapmadığını gördüklerinde “çok da bi şey yok bunda” demeye başlıyorlar. Mangal yakarak, bilgisayar oyunu oynayarak, internete takılarak karantinayı tamamlıyorlar. Şu da var ki, karantinadan sonra yapılan testler de pozitif çıkıyor aslında. O yüzden devlet hastâneleri “karantina sonrası test yapmaya gerek yok” diyor. Fakat özel hastaneler para kazanmak için testi yapıyor ve karantinayı tamamlayanların testleri büyük oranda yine pozitif çıkıyor. Böylece insanlar yeniden bir korkuya kapılıyorlar. Korona’ya yakalananlar zamanla, bu virüsün grip kadar bile etkisinin olmadığını görüp-anlayıp ondan korkmamaya başlayınca korona-virüs anlamsızlaşacak ve “virüslerden bir virüs” hâline gelecektir. Gücünü ve etkisini de bu şekilde yitirecektir. Çünkü korona-virüs denilen şey “bir grip salgını”ndan başka bir şey değildir. Kesin olan bir şey var ki bu korona-virüs çok fazla abartıldı ve abartılıyor.  

 

Nasıl ki grip, kuş gribi ve domuz gribi varsa, şu-anda da “korona-grip” var. H1 N1 vardı, şimdi de Kovid 19 var. Bu da bir grip türü. İspanyol Gribi vardı bir zamanlar, korona-virüse da Çin Gribi deyin gitsin. Gribin bu yıl yaşadığı değişime Kovid 19 deniyor. Görece biraz daha etkili ve yayılma hızı yüksek. Fakat çok abartıldı ve bir felâket gibi sunuldu ve Korona ismiyle tüm Dünyâ dehşete düşürüldü-düşürülüyor. Artık kendinden başkasını “şüpheli” görmeyen yok. Herkes kendinden başkasını hattâ kendisini de vebâlı olarak görüyor. Küresel bir şizofreni durumu oluştu. Millet korona-virüs yüzünden çıldıracak hâle geldi. Herkes korona-virüslü zannediliyor ve dolayısı ile toplumsal bir düşmanlık ortaya çıkıyor. Her gün bir başka kavga çıkıyor korona-grip nedeniyle insanlar arasında. Belki de bu şeytânî bir “proje” sonucunda oluyordur. Yaşanan hastalığın şiddeti, ortaya çıkan şizofreni ve psikolojik durum kadar tehlikeli ve etkili değil. Psikolojiler fenâ hâlde bozuldu. Mantık işlemiyor. Akıl yürütülemiyor. Zâten filyasyon ile sürecin işi sonuna kadar tâkip etmesi mümkün olmadığından dolayı herkes otomatikman şüpheli hâle geliyor. “Acaba nereden kaptım”, “oradan mı, buradan mı”, “o zaman o da vâkâlı, pozitif” gibi sözler yada iç-konuşmalar almış başlını gidiyor. Kişilerin şüpheli olarak görülmesi ve kabûl edilmesi için o kişinin tedbir amaçlı da olsa test yaptırmış olması yetiyor.  

 

“Tek yapacağımız şey bilime ve modern tıbba güvenmektir” diyorlar. İyi de modern tıp bize ne getirdi ki!?. Maske, mesâfe ve hijyen. Lâkin bu öneriler modern tıbbın başlattığı bir şey değildir. Binlerce yıllık tecrübe zâten bunu söylüyor; “salgın olan yere girmeyin ve oradan çıkmayın, temizliğe dikkat edin”. 1400'lü yıllarda yaşayan Amasya’lı tabip-cerrah Sabuncuzâde Şerâfettin Efendi, “salgın hastalıkla mücâdele” hakkında bakın neler yazmış:

 

 “Ellerini onat yu” (ellerini güzelce yıka), galebeliğe girme (kalabalığa girme), selâmı uzakça vir (uzaktan selamlaş), eyi yi vü eyi iç (iyi ye ve iyi iç), hasta isen yatıvir (hasta isen yat), taşra çıkma, (dışarı çıkma), taşrada yüzün ört (dışarıda yüzünü kapa), bi-iznillah nesne dokunmaz (Allah’ın izniyle bir şey olmaz)”.

 

Modern tıp zâten hangi hastalığa kesin tedâvi sunmuş ki korona-virüse kesin tedâvi bulabilsin?. Siz gerçekten de modern tıbbın korona-virüsü tümüyle bitirebilecek bir aşı-ilaç bulabileceğini düşünüyor musunuz?. Sars da bir korona-virüstür ve aşısı hâlen bulunamadı. Korona ile mücâdele için yaklaşık 1 yıldır aşı-ilaç bulma çalışmaları yerine Allah’a duâ edilip yakarılsaydı daha olumlu sonuçlar olurdu. Zîrâ bir arpa-boyu bile yol alınamamıştır.

 

Modern-bilim ve modern-tıp ne diyorsa halk ona sanki kesin bir bilgiymiş gibi hemen inanıyor. Hiç-bir şüphe duymuyor ve sorgulamıyor. Tabi sorgulayanlar da var. Onlardan birisi olan Mehmet Özkan Özdemir bu bağlamda şunları söyler:

 

“Bu tür globâl histeriler sırasında dayatılmış, kabûl görmüş algıların karşısına değişik bakış-açıları ile çıkmak zordur. Ancak bilimsel gelişmenin temeli, ‘kabûllenilmiş algılar’a değil, bilimsel verilere dayandırılan yalın gerçeklerdir. Aşağıdaki tüm veriler Dünyâ Sağlık Örgütü (WHO) ve ABD Hastalık ve Korunma Merkezleri (CDC) kaynaklarından derlenmiştir. Her yıl gribâl enfeksiyonların %11’i influenza ve RSV virüsleri, %14’ü korona-virüsler, %29’u rhino-virüsler ve geri kalan % 46’sı ‘bilinmeyen virüsler’ tarafından oluşur. Her yıl her 1.000 kişiden biri grip ve bağlı komplikasyonlardan ölür. (%0.1) Bu ölenlerin %5-14’ü korona-virüs nedenli ölümlerdir. Yâni 82 milyon nüfûsu olan ülkemizde her yıl yaklaşık 82.000 kişi grip ve gribâl enfeksiyonların sonucunda kronik akciğer, kâlp, hipertansiyon, diabet, immün yetersizlik hastalarında gelişen komplikasyonlarla ölür. Bu ölümlerin %5-14’ünün korona-virüsten olduğu gerçeği ile ülkemizde her yıl 4.100 ile 11.480 kişi o yılki mutant korona-virüsler nedeniyle hayâtını yitirir. Her yıl!!!. Geçtiğimiz yıl ve önceki yıllarda da grip ve nezle nedeni ile on binlerce Türk vatandaşı hayâtını kaybetti ve haberiniz bile olmadı. Geçen yıl Dünyâ’da toplamda 7 milyon insan grip ve griple tetiklenen komplikasyonlardan öldü ve bunların da 350 bin ila 1 milyon kadarı geçen yıl korona-virüs sebebiyle öldü. Siz hiç ‘gripten öldü, nezleden öldü’ gibi bir haber duydunuz mu?. Duymadınız. Neden?. Korona-virüsten ölenlerin hemen tamâmı yaygın pnömoniden ölür. 2016 yılında Dünyâ Sağlık Örgütü verilerine göre 3 milyon kişi pnömoniden öldü, bunların hiç-birine korona-virüs testi yapılmamıştı.

 

Soruyorum bu gürültü, patırtı neden?. Geçen yıl siz farkında olmadınız, bu sayı toplamda yaklaşık 10.000 civârındaydı, ancak geçen yıl hiç-birisine korona-virüs testi yapılmadığından bu korku gelişmedi. Geçtiğimiz yıl kaç sanatçı, kaç sporcu, kaç tanınmış insan, kaç doktor, hemşire, kaç devlet başkanı grip oldu biliyor musunuz?. Şöyle ki, yarısından fazlası gribâl enfeksiyon geçirdi, bu nedenle ölen dünyâca ünlü isimler oldu. Politikacılar, sporcular, profesörler öldü. Size onları ‘akciğer yetmezliği, kâlp yetmezliği’ nedeni ile ölüm olarak bildirdiler. Ama onlar da hepsi grip virüsü nedeni ile öldü. Bizlerin de en az yarımız geçen yıl grip ve nezle geçirdik, haber konusu olmadık, demek ki geçen yıl kitleler hâlinde ölmediysek bu sene de ölmeyeceğiz. Geçen yıl hiç-birimizi televizyonlardan tek-tek saymadılar ve her gün tüm TV kanallarında herkesin ilgilendiği ‘sayısal istatistik’ hâline getirmediler. Şöyle düşünelim, insanların aynı evde yaşayıp da birisinin dışarıda çalışıp, diğerinin çalışmayıp evde kalan bu iki kişiden birine mikrop bulaşmışken, diğerinin temiz kalması mümkün müdür?. Bu salgından korunma algoritmasına da uygun değildir, düz mantığa da.

 

Bu panik ve alarm hâlinin nedeni ölüm sayısı olmamalı, çünkü yılbaşından bu yana 3 ayda Dünyâ’da 5 yaş altı 1.950.000 çocuk öldü. HIV/AİDS nedeniyle 432.000 kişi, sigara nedeniyle 1.285.000 kişi öldü. 275.000 kişi intihar ederek, 2.110.000 kişi de kanser nedeniyle öldü. Dünyâ’da yalnızca bugün 26.000 insan çoğu çocuk olmak üzere açlıktan ölüyor.

 

Peki bu yıl ki korona-virüsün öncekilerden daha korkunç kabûl edilmesini hangi faktörler sağlamaktadır?. Çok iyi bilinir ki korku olmadan toplumda yapılacak köklü değişikliklerle ilgili algı oluşturulamaz. Her büyük globâl seviyedeki salgın, dünyâ savaşları gibi ağır korku yaratan dönemlerden sonra Dünyâ’da çok köklü sosyâl ve ekonomik değişimler olur. Bu salgın da bir gün bitecek, ancak bittiğinde insanların toplumsal yaşam alışkanlıkları ve ekonomik durumlarının epeyce değişmiş olduğu görülecektir. Örneğin globâl büyük sermâye sâhipleri oluşacak, ekonomik krizler sonrası zarar eden firmaları ve sanâyi kuruluşlarını yok değerine ele geçirecek ki Çin’de bu değişim oldu bitti bile”.

 

Bir yazıda şunlar söylenir: “Eminim ki bu virüs kısa bir sürede etkisini yitirecek ama bu travma sebebiyle Dünyâ bir daha aslâ eskisi gibi olmayacak. Şu-an hepimiz Memento Mori (öleceğini unutma) aşamasındayız; virüs tehlikesi geçtikten sonra Carpe Diem (günü yaşa) moduna geçilecek. İnsanlar daha fazla gezecek, daha fazla yiyecek, daha az sâhip olacak. Dünyâ ekonomisi bu yöne evirilecek. Göreceksiniz şu-anda bir yere çıkmaya korkan insanlar, ölüm korkusunu atlattıktan sonra çok daha fazla gezecek, çok daha fazla harcayacak ve çok daha az biriktirecek. Yâni aslında tam da kapitâlist sistemin istediği gibi”.

 

Korona-virüs nice modern teorileri çürüttü. Korona-virüs ile birlikte salgınların ilkellikle bir alâkasının olmadığı anlaşılmıştır. Beton, asfalt ve hijyen korona-virüsü önleyememiştir ve insanlar kırsal alanlara kaçmaktadır. Böylece modernizmin bir teorisi daha çökmüştür. Korona-virüs olayı ile birlikte, modern aklın ortaya koyduğu bilim ve teknolojinin, bir “abdest” kadar bile gücünün olmadığı anlaşılmıştır.

 

Korona-virüs, modern insanın üç tanrısını yıktı: Akıl, para, modern-bilim ve teknoloji.

 

Korona-virüs bize, ihtiraslarımızın ihtiyaçlarımız olmadığını gösterdi.

 

Korona-virüs göstermiştir ki, şerrin yayılması, hayrın yayılmasından çok daha hızlı oluyor.

 

Korona-virüs ile birlikte insanların en çok neyden korktuğu ortaya çıktı. İnsanlar “ölüm-ötesi”nden değil, “ölmekten” korkuyorlar. Ölmemek için her-şeyden vazgeçebiliyorlar.

 

Korona-virüsten en çok etkilenenler, liberâl-kapitâlist-emperyâlist sistemi en yoğun kullananlardır.

 

Korona-virüs’ün tüm Dünyâ’yı etkileyen bir salgın hâline gelmesi, tüm Dünyâ’nın sapkın hâle gelmesinden ve sapmış olmasının bir sonucudur.

 

Modern insan “görmediğime inanmam” ve “görmediğimden korkmam” diyordu. Fakat görmediği korona-virüse hem kesin olarak inanıyor hem de korona-virüsten kaynaklanan korkusu, her-şeyden çok daha fazla olan bir korkudur. Korktuğu şey toplamda 15-20 gramlık bir şeydir.

 

Zamânında domuz gribi de çok fazla abartılmıştı. Oysa o yıl normâl gripten Dünyâ’da 250 bin-500 bin kişi ölmüşken, domuz gribinden 14 bin kişi öldü. Hâlbuki ne çok panik yapılmıştı. Yeterince etki yaratılamayınca bu sefer de korona-virüsü çıkardılar ve bu sefer gerçekten de başarılı oldular Dünyâ’yı velveleye vermekte. Belki de bu, daha etkili bir virüs üretebildikleri içindir. Zâten her sene daha kış gelmeden; “bu yıl çok büyük salgınlar olacak” derler. O “büyük salgını” bu sefer tutturdular. En azından insanları “büyük salgın” diyerek korkutmayı başardılar.  

 

Yok “aşısı bulunacak”, yok “ilacı bulunacak” falan diye boşuna ümitlenmeyin. Hangi hastalığın ilacı bulunmuş ki korona-virüsün ilacı-aşısı bulunsun?. Daha normâl gripten koruyan kesin aşı bile bulunamadı. Aşıya rağmen yine de grip olunabiliyor?. Çünkü koruma oranının %60 olduğu söyleniyor. Zâten hiç-bir “kronik” denilen hastalığın ilacı yoktur, bulunmadı yada bulunamıyor. Doğaldan koparak zâten bulunamaz da. Korona’nın da aşısı yada ilacı bulunamaz ve bulunamayacak. Dolaylı yoldan görece “iyi” gelecek olan ilaçlar kullanılacak. Modern-seküler-kapitâlist zihniyetle “şifâ” verecek hiç-bir bulunamaz ve belki bulunmak da istenmiyor.

 

Maske üreticilerine yoğun iş çıktı ve birileri epey bir para kazanmakta. Fakat maskelerin koruyup-korumadığı da muammâ. Bakıldığında maske takanlar ezici çoğunlukta olmasına rağmen yine de vâkâ ve hasta sayısı artıyor. Demek ki pek de korumuyor. Hattâ belki yararı kadar zarârı da olabilir. Mesâfe de uygulanabilecek bir şey değildir. İnsanlar ne yaparlarsa-yapsınlar bunu tam olarak uygulayamazlar. Hayat devâm ediyor ve insanlar büyük şehirlerde yaşıyor. İnsanı gerçek anlamda ancak bağışıklığı korur. Dünyâ’da bağışıklık sisteminin yenemeyeceği bir hastalık yoktur, olmamalıdır. Fakat hem kimyâsal eklenmiş gıdâlarla hem de elektrik ve çeşitli sinyâllerle bağışıklığımız etkilenip zayıfladığı için bâsit bir virüs bile gürültü koparabiliyor. Sağlıklı yeme-içme, giyinme, uyku haram ve pis şeylerden uzak durmak, bağışıklığı güçlü tutacağı için insanları da sağlıklı kılar.  

 

Hiç kimsenin bu konuda tam olarak bir şey bildiği yok. Bilemezler de. Bu hastalık biraz da cezâdır çünkü. Ama gelin görün ki bunu hiç kimse hesâba katmıyor ve kendine çeki-düzen vermiyor. Allah’tan yardım istemediği gibi Allah’tan yardım istemeyi ilkellik ve yobazlık olarak görüyor. Oysa Allah diyor ki; “bu Dünyâ’da her gün 25.000 kişi açlıktan-susuzluktan ölüyor, bombalar nedeniyle ölüyor, ahlâksızlık, adâletsizlik ve şiddet nedeniyle ölüyor. İnsanlar mâneviyattan koptuğu için intiharla, uyuşturucuyla, sigara-alkôlle vs. ölüyor. Bunları görmüyorsunuz. O hâlde size apaçık göreceğiniz bir cezâ vereyim. Belki bu cezâ diğer şeyleri de görmenize neden olur da kendinize çeki-düzen verirsiniz ve Dünyâ’yı daha yaşanılır bir yer hâline getirmek için çalışırsınız. Üstelik böylece âhirette de acı azaptan kurtulursunuz.

 

Korona-virüs denilen şey aslında “korona-grip”tir. Korona-grip o kadar da korkulacak bir şey değildir. Zâten Türkiye’de açıklanan vâkâ sayılarının da “sâdece ilaç tedâvisi gören ve hastâneye yatanların sayısı” olduğu ortaya çıktı. Meğerse “100.000 kişiye test yapıldı ve 1.500 vâkâ oldu” denirken, test sonucu pozitif çıkmasına rağmen hastalık belirtisi göstermeyenleri saymıyorlarmış. Belirti gösteren-göstermeyenler sayılsa herhâlde toplam vâkâ 100.000’de 25-30.000 kişi olacak belki de. O hâlde ne olmuş oluyor?. Korona-virüs denilen korona-gribin, insanları o kadar da etkiyen bir şey olmadığı ortaya çıkmış oluyor. Zîrâ korona-virüs da bir griptir ve ancak grip kadar tahribat yapar.

 

Virüsün sayısı ancak 7 milyar sayısına ulaştığında insanı “hasta” ediyor ve semptom görülmeye başlıyor. 2-3 milyar civârındaki virüs sayısı kişide belirti göstermiyor ve insanı etkilemiyor. O hâlde bu, “testi negatif çıkanların vücutlarında tek bir tâne bile virüs yok” demek değildir. Herkeste korona-virüs var ama sayısı çok değil. Bir-kaç milyon tâne virüs olması insana bir şey yapmıyor ve etkilemiyor. Aslında tüm insanlarda korona-virüs var ve sâdece hasta edecek sayıda değil. Bu da aslında korona-virüsün sâdece ilerlemiş hâlinin hasta ettiği ve ölüme sebep vermesi demektir ki, bu tüm hastalıklar ve virüsler için geçerlidir. İlerlemiş grip de insanı öldürebilir. O zaman biz niye özellikle korana-virüsten bu kadar çok korkuyoruz?. Önlem alalım tamam ama aşırı korkmaya gerek yok. Zîrâ korana-virüs de griplerden bir griptir, virüslerden bir virüstür.

 

Korona-virüs denilen ve aslında korona-grip olan hastalık, aşıyla-ilaçla falan değil, insanların bu hastalığı griplerinden bir grip olarak görmesiyle, o şekilde kabûl etmesiyle; siyâsilerin ise bir süreç içinde; “tamam bitti” yada “etkisizleşti” şeklinde açıklamalar yapmasıyla yâni korona-virüsün anlamsızlaşmasıyla bitecektir. Çünkü korona-virüsün daha çok psikolojik etkisi vardır. İnsanlar bu hastalıktan, fizîki olmaktan çok psikolojik olarak etkileniyorlar. Bu etki kaybolduğunda maskeler de bir kenara atılacaktır. “Korona-virüsün maskesi” düşünce, yüzlerdeki maskeler de inecektir inşaallah.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2020

 

Devamını Oku »

21 Kasım 2020 Cumartesi

Hak İle Bâtılı Karıştırmak

 

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

 

Göklerde muhteşem bir döngü ve düzen vardır. Göklerde bir düzensizliğin, uygunsuzluğun ve karışıklığın olması imkânsızdır. Zîrâ gökleri Allah yönetir ve gökler tam da Allah’ın emrine göre hareket ederler. Bu nedenle göklerde hak ile bâtılın karışması mümkün değildir ve böyle bir şey hiç-bir zamana olmamıştır ve de olmamaktadır:

 

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir çelişki ve uygunsuzluk (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umûdunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 2-4).

 

Dünyâ’da insanlar arasında ise, -sünnetullahın ve imtihanın bir sonucu olarak- insana verilen irâde ve nefs nedeniyle sürekli bir muhâlefet, Vahyi ve Sünnet’i örnek almamanın sonucunda sürekli olarak bir karışıklık ve çatışma çıkmaktadır. Çünkü Allah’ın emrettiğine ve peygamberlerin örneklendirdiğine göre hareket edilmediğinde mutlakâ düzen bozulur, hak ile bâtıl birbirine karışır ve hak ile bâtılın karışmasından dolayı düzeltilemeyen karışıklıklar ortaya çıkar. İslâm, işte şeytanın ve nefsin etkisi nedeniyle ortaya çıkan bu karışıklığı yâni hak ile bâtılın birbirine karışmasını gidermek, ikisinin arasını ayırmak ve aynen göklerde olduğu gibi muhteşem bir düzen kurmak için seçilen ahlâk-timsâli peygamberlere gönderilen vahiylerle bir düzen kurma çabasının adı ve yöntemidir.

 

İnsan, varlıkla doğrudan, bağımsız bir zihinle ve aracısız bir ilişki kuramaz. Bu ilişki ya Allah-merkezli, yada nefs-merkezli olur. İnsan hareketsiz kalamayacağına göre, ya hakka göre hareket eder, yada bâtıla göre. İnsanlık târihi, bâtılın “hakîkat” diye gösterilmesi ve mü’minlerin buna karşı çıkarak vahiy-merkezli bir hareket başlatmasının târihidir. İslâm, hak ile bâtılı kaynaştıran değil; hak ile bâtılın arasını “uzlaşmaz ve kesin şekilde” ayıran bir dindir. Zîrâ hak geldiğinde bâtıl def olup gider.

 

Önemli olan, “hakkı bâtılın üstüne atmak ve bâtılı parçalayıp bertarâf etmek”tir. Parçalanıp bertarâf edilmeyen bâtıl ya hakka karışarak yada hakkı parçalayarak ifsâd eder. Hak ile bâtıl karıştırıldığında yada hak parçalandığında, karışan yada parçalanan şey bâtıl olur. Zîrâ hak ne karıştırılmaya ne de parçalanmaya müsâit değildir. Hak parçalanmaya ve alttâ olmaya mahkûm edilemez. Hak her dâim hâkim bir şekilde en üstte olmalıdır.

 

Hak ile bâtıl karışınca o şey “bâtıl” olur. Helâle karışan her-şey hakkın bâtıla karışması gibi haramdır. Meselâ gıdâ konusunda, GDO ve kimyâsallar ile hak yâni helâl ile haram birbirine karışmıştır. Böylece hemen her-şey haram hâle gelmiştir. Çünkü bir kazan balın içine atılan bir damla zehir nasıl ki tüm kazanı zehirliyorsa, hakka karışan en küçük bâtıl da hakkı zehirler. Sünnetullah budur işte, imtihan budur!. Sabredilmesi gereken şey budur. Çünkü bir kazan bala bir damla zehir karışınca o bal zehir oluyor, fakat bir kazan zehire bir damla bal karıştırıldığında hattâ yarısına kadar bal karıştırıldığında o zehir bal olmuyor. Bal, zehiri bala çevirmiyor ama zehir balı zehire çeviriyor. Çünkü hak, bâtılı aslâ kabûl etmez ve kendisine karışmasına izin vermez. Hak, saf olandır. İçine bâtıl karıştığında hak oluşuna halel gelir.

 

Bir litre petrôlün, bir milyon litre temiz suyu içilmez hâle getirdiği hesaplanmıştır. Haram ve necis yâni bâtıl olan, helâl ve tayyip yâni hak olanı işte böyle kullanılmaz hâle getiriyor. 

 

Hak yola girmemenin yada hak yoldan çıkmanın Dünyâ’daki cezâsı, “bâtıl yolu hak yol zannetmek”tir. Hakka bâtılın karıştırılması, hakkın hiç olmamasından daha kötü sonuç verir-veriyor. Modern müslümanlar, “bâtılın hakimiyeti içinde hakkı ikâme etmek” gibi imkânsız ve idrâksiz bir işin peşine düşmüş durumdadırlar. Oysa İslâm’da, bâtıla ve zulme hoşgörü olmaz. Modern müslümanların hoşgörüsü ise, “zulme ve bâtıla”dır.

 

İslâmî “tez”in karşısındaki tüm anti-tezler bâtıldır. İslâm, bâtıl anti-tezlerle senteze girmez ve buna izin vermez. İslâm’da hak-bâtıl sentezi söz-konusu bile olamaz. Çünkü İslâm’a karşı gerçek anlamda bir anti-tez ortaya konulamaz.

 

Bâtıl toplumların genel özellikleri tüm zamanlarda aynı olmuştur. Ya hakka karışmak ve hakkı zehirlemek, yada hakkın tam aksine davranmak. Böylece hak karşısında bâtıl ortaya çıkar. Ortaya çıkan bâtıl nefse uygun olduğundan dolayı çok çabuk ve bol taraftar bulur kendine. Böylece bir zaman sonra bâtılın hâkimiyeti karşısında bunalan müslümanlar da İslâm’ı bâtıla göre yorumlamaya başlarlar. Kur’ân’ı da buna göre tefsiz ve te’vil ederler. Kur’ân’ı, insanların ortaya çıkardığı bâtıl düşüncelere-ideolojilere-yaşamlara uydurmaya kalkmak, “Kur’ân’a isyân etmek” anlamına gelir. Peygamberimiz, müşriklerin; “bir sene biz senin ilahlarına tapalım, bir sene de sen bizim ilahlarımıza tap” şeklindeki hak-bâtıl karışımı bir dîne kesin bir dille “lâ” demişti. Modern müslümanlar ise, hak dînin yerine, hak-bâtıl karışımı bir dîni (muhâfazakâr-lâik/seküler/demokrasi) baş-tâcı yapıyorlar. Oysa Kur’ân’da buna aslâ izin verilmediği gibi, Peygamberimiz’in güzel örnekliği olan Sünnet’te böyle bir örneklik yoktur. İslâm, “bâtıl hayat tarzı”na karşı, “hak-merkezli hayat tarzı”dır. İnsanlık târihi; aklın ya “hak üzere” yada “bâtıl üzere” yönlendirilmesinin târihidir.

 

Bâtıl batı’ya râm olmak, bâtıla meftûn olmanın bir sonucudur. Batı’nın ideolojisi olan lâikliğin güyâ “bütün dinlere eşit olduğu” söylemi, İslâm’ı, bâtıl dinlerle eşitleme ameliyesidir. Oysa İslam dışındaki tüm dinler bâtıldır. Zîrâ Allah katında tek din İslâm’dır. İslâm’dan başka hak din yoktur. O hâlde hak üzere olmanın İslâm’dan başka bir yolu yoktur.

 

Bâtılın “kaynak” sorunu yoktur. “Hakk”ın tersini yapar. Böylece “hak ile karışmış olan bâtıl bir din” ortaya çıkar. Bâtıl din nefse ve çıkara çok uygun olduğu için, hem de güyâ hak yönü de içinde barındırdığından dolayı tâlibi çok olur. Fakat sonuçta kısa bir süre sonra hak din ortadan kalkar ve bâtıl din hayâta hâkim olur. Herkes da bâtıl dîni savunmaya başlar. Şu-an îtibârıyla tüm Dünyâ’da olan şey budur. Müslümanların büyük çoğunluğu da dâhil olmak üzere tüm insanlığın gittiği yol “hak karışmış bâtıl din ve dinler”dir. 

 

Müslümanlığı seçmek, hayâta 1-0 yenik başlamayı kabûl etmek demektir. Çünkü müslümanlığı seçmek, bâtılın hâkimiyeti içinde İslâm’ı seçmek demektir. Zâten İslâm, “bâtılın hâkimiyetine karşı hakkı söylemek, savunmak ve bâtılı yok edip hakkı hayâta hâkim kılmak” mücâdelesidir. Bunu herkes yapamaz. İnsanların ekserisi bu yüzden ucundan-kıyısından îman eder ve “müslüman” olur fakat “harbî mü’min olamazlar. Zîrâ harbî mü’minlikte hak ile bâtılın bir-arada olması imkânsızdır.

 

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bâzı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür. Ve sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artakalanı’. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

 

İçki ve kumarda olduğu gibi seküler siyâsette de bâzı yararlar vardır. Bir zamanlar tevhidi bayraklaştıranların kısa bir zaman sonra seküler siyâsetin ortaya koyduğu o azıcık yararları gördüklerinde, yanılgıyla seküler siyâsetin içinde iyi şeyler yapılacağını düşünerek ve zannederek seküler siyâsetin İslâm’a ve hakka uygun olduğu zehabıyla şirkin ve küfrün içine düştükleri örneği târih boyunca bir-çok kez görülmüştür. Bir zamanların mücâhitlerinin bir zaman sonra müteahhit olmalarının nedeni budur. İmtihanın ve sünetullahın bir sonucu olarak bâtılın içinde gördükleri görece bâzı iyi ve doğru şeyleri, “tümden yarar ve doğru” zannederek ve o şeyi hak îlân ederek şirke-küfre düşenlerin sayısı çok fazladır. Zâten şirk ve küfür tüm zamanlarda bu şekilde başlamıştır.

 

Küfür ve şirk iyi niyetle başlar. Küfür ve şirk, bâtılın içinde -varlığın yapısı gereği olarak- bâzı yararları görmekten kaynaklanmaktadır. Bâtılın içinde bazı küçük yararları görünce bâtıla hakkı karıştırmaktan kaçınmamışlardır. Fakat bundan dolayı aldananlar, zararların yararlardan çok daha fazla odluğunu görememiş, sonraları görseler de bağlı oldukları o yapılardan tümüyle vazgeçememiştir yada vazgeçememektedir. Meselâ 15 Temmuz’dan sonra FETÖ ve AKP’nin câhiliye ve bâtıl olduğunu gördükten sonra kendilerini FETÖ ve AKP câhiliyesinden kurtaranların bir-çoğu, “Allah’a sığınmak” yerine moderniteye, Kemalizm’e ve Atatürk’e sığındılar. Yâni “ilâhî olan”a sığınmak varken yine “beşerî olan”a sığınmak zorunda kaldılar. Çünkü hak ile bâtılı hiç-bir zaman ayıramamışlardır ve ayırabilecek ferâsetleri yoktur. Sonuçta, “bâtıldan bâtıla kaçmak”tan başkasını yapamamışlardır.

 

Hak ile bâtıl birbirine karıştığında, bir zaman sonra hakka karışan bâtıl, hakkı zehirleyeceğinden dolayı, hak etkisini yitirir ve hayâta bâtıl hâkim olur. Çünkü hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Böyle olunca da artık bâtıl-bâtıl savaşı başlar ve insanlar iki bâtıldan birini seçmek zorunda kalırlar ve iki bâtıldan birinin peşinde sürüklenip giderler. Demokrasilerdeki iç-çatışma, “bâtıl-bâtıl çatışması”dır. Tabi bâtıl, tüm insanlar nezdinde meşrûiyet kazanmak için hakkı da savunduğu yada savunur gibi yaptığı olur ve böylece bâtılın içine hakkı karıştırır.

 

Dine karşı din nasıl başlar?. Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi yapmak yerine, bâzı yararları olan yâni içine hak karışmış bâtıl olan şeyi yapmakla başlar. Putçuluk hep iyi niyetle başlamıştır. Meselâ Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi olan bir ibâdet ve yaşam-şekli yerine, birilerinin bâzı yararları olan şeyleri ortaya atması, bâzı yarar gördüğü şeyleri önermesi ve insanların buna tâlip olarak yerine getirmesi “dîne karşı dîni” başlatır. Artık Allah’a göre değil de, tâkip ettiği o şeye göre düşünür ve hareket eder. Böylece o şey din olur. O şeye aşırı bağlanarak din hâline getirenler, Allah’ın emrini ve Peygamber’in örnekliğini yerine getirmeyenlerdir. Böyle olunca artık yeni dînin dediklerini (bu şeylerde bâzı yararlar gördükleri için) tâkip etmeye başlayanlar, yeni dîne aşırı bağlanmaya başlamışlardır.

 

İnsanlar, içinde bir nebze hak olan bâtılı tümden hak ve iyi zannederler. Çünkü o şeyin içinde bir hak vardır, yâni bâtıla hak karışmıştır. Bâtılın içinde bir nebze hak olması onlar için yeterlidir. Çünkü insanların çoğu hak-bâtıl ayırımı yapacak ferâsetten ve bilinçten yoksundur. Gittikleri yolun İslâm’a yâni Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olup-olmadığına bakmamaktadırlar. Onlar için önemli olan şey, o an için gördükleri bâzı yararlardır. İşte böyle olunca, yâni içinde hak olan bâtıl hâkim olunca, Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in örneklendirdiği “zor” şeyi yapmaktansa, şeytanın, nefsin ve tâğutların önerdiği nefse uygun olan şeyi yapmaya başlarlar, çünkü bu onlara daha kolay gelir. Bâtıl ile karışmış hak, insanlara hoş görünür. Zîrâ nefse tam uygundur.

 

Allah’ın emri ile beşerî olan şey çakıştığında, Allah’ın emri yerine beşerî olana göre hareket edenler, “biz zâten hak üzereyiz” diyenlerdir. Çünkü gittikleri yolda hak olan bâzı şeyler bulunmaktadır. Zîrâ hak ile bâtıl birbirine karışmıştır. Fakat böyle olunca hayat-tarzları artık gittikleri beşerî yol üzre olduğundan dolayı, “dîne karşı bir din” ortaya çıkar, beşerî dîn, hak dînin yerine geçer ve bağlıları da onu sevmeye ve savunmaya başlarlar. Bu durum bir zaman sonra hakkın ötelenip bâtılın savunulmasına yol açar. Artık ölümüne savunulan yeni bir din ortaya çıkmıştır ve yeni din insanlara yeni bir şeriat sunmaktadır. Bu şeriat çok da uzun olmayan bir vâdede insanlara zarar vermeye ve sosyâl ilişkilerini de olumsuz etkilemeye başlar. Zîrâ bâtıl ile karışmış olan hak insanları doğru yola iletmez.

 

Mü’min, biraz telaşlı olandır: Hakkı bir-an önce hâkim kılma telâşı. Bu telaş onu dik ve diri tutar. Bâtılı hak kılmak isteyenler ise, uykuya dönmek için sabırsızlanan bir uyuşma içindedirler.

 

Bâtıl üzre olanlar, hakkı “bâtıl”, bâtılı “hak” olarak görürler. Bâtıla meftûn olmuş çağımız müslümanı doğrulardan rahatsız oluyor. Öyle ki, körü-körüne aşırı bağlı olduğu yapıyı eleştirmek için “doğru” bir söz söylenince yüzünün rengi atıyor. Gittikleri yolun hak ile bâtılın karıştığı bir yol olduğunu kabûl etmedikleri için, hak ile bâtılın ayrılması düşüncesi onlara anlamsız gelir.

 

Dört duvar arasına sıkıştırılan düşünceler mutlaka bâtıla meyleder. Çünkü amele-eyleme dönmemiş bilgiye bâtılın karışması kolay olur. Bâtıl ile karıştırılmış düşünceler meşrûiyetini bâtıldan almaya başlar. Meşrûiyetini İslâm’ın belirlemediği tüm alanlar bâtıldır.

 

Sürekli olarak iyi yönde bir ilerleme yoktur. Hak ve bâtıl arasında bir döngü ve değişim vardır. İslâm, hakkı bâtılın üstüne çıkarmayı ve bâtılı yok etmeyi hedefleyen bir dindir. Yoksa İslâm, hakkın yanında bâtılın da olmasına ve bulunmasına râzı olmaz. Hakkı apaçık bir şekilde ortaya koymadıktan sonra sürekli olarak bâtıldan bahsetmenin bir yararı olmaz.

 

Hakkı söyleyen 1 kişi, bâtılı söyleyen 1 milyar kişiden üstündür. Lâkin bu hak, “bâtıl karışmamış hak” olmalıdır. Zâten Allah da bâtıl karışmamış olana ve ahlâkı savunanlara yardım eder ve onlara zafer verir.

 

Hak ortaya konamadığında, bâtılın hâkimiyeti devâm edecektir. Bâtılın hâkimiyetinin bitmesi ve hakkın hâkim olması, hak ile bâtılın kesin bir şekilde ayrılmasıyla başlar.

 

Hak “Hak Olan”ın söylediğidir. Bâtıl ise şeytanın, nefsin ve tâğutların emrettiğidir. İmtihan, Hak Olan’ın yolu ile bâtılın yolu arasında seçim yapmak ve seçtiği yol üzre sağlamca durmaktır. Cehennem, bâtıl yolu yol edinenlerin ebedî yurdu iken, cennet ise hak yol üzre olan ve ölenlerin ebedî nîmet diyârıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

15 Kasım 2020 Pazar

Hurâfe


“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170).

 

Sözlükte “bunamak” anlamına gelen “haref” kökünden türemiş bir isim olan hurâfe kelimesi “akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir. Masal, efsâne ve genel olarak gerçek-dışı olduğu kabûl edildiği hâlde hoşa giden nakil ve rivâyetlere de hurâfe denilmiştir (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye).

 

Hurâfe: “Dîne sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inanç” şeklinde târif edilir.

 

Hurâfe kelimesi Kur’ân’da yer almamakla birlikte onunla anlam yakınlığı bulunan esâtîr kelimesi yâni eskilerin dîne, akla ve mantığa aykırı olan sözleri ve eylemleri hurâfe kapsamındadır.  

 

Hurâfeye; Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil de, modern-seküler batı-merkezli eleştiri ve îtirazda bulunmak, “tersinden hurâfe üretmek”tir. “Klâsik hurâfe” yerine, “modern hurâfeler” ortaya çıkar böylece. Modern müslümanların gittiği yön-yol budur. Hurâfeye güncel bir hurâfeyle karşı çıkmak gerçek bir karşı çıkış değildir. Çünkü bir hurâfeye hak ve hakîkatle karşı çıkılmadığında hurâfe değişmiş ve güncellenmiş olur. Günümüzde olan şey budur. Modernite ve modern hurâfeler, klâsik hurâfelere karşı çıkarılmış güncel hurâfelerdir.

 

Meselâ peygamberler’in mezarları dâhil, evliyanın, ulu kişilerin, baba-dede-şeyh vs.nin mezarlarını, ondan medet ummak, yardım istemek, ona sığınmak anlamında ziyâret etmek nasıl ki yanlışsa, şirkse ve hurâfe ise; bir devletin kurucusunun, ünlü bir şarkıcının, sporcunun, bilim-adamının vs. mezarını, onu ilahlaştıracak ve ona sığınılacak şekilde ziyâret etmek de modern hurâfedir. Hurâfe, modernleşmekle değil, İslâm’laşmakla yok edilecek bir şeydir. Yoksa bilim ve teknolojinin bile hurâfî yönleri vardır. Hattâ kanımca modern-bilim ve teknoloji bir hurâfedir. Allah’tan başka bir şeye hırsla, aşkla ve körü-körüne bağlanılıyorsa, o şey hurâfedir. Allah yerine başka bir şeye Allah gibi bağlanmak hurâfe olduğu gibi, o şeye bağlanmaya neden olan şey de hurâfedir.   

 

“Çaput ağacı”na çaput bağlayıp “dilekte bulunmak”la, “çam ağacı”na ampûl ve süs asıp aydınlatarak, sonra da o ağacın karşısına geçip de “dilekte bulunmak” arasında “hurâfe ve şirk” olması bakımından fark yoktur. Bir baba”nın, “dede”nin türbesine giderek duâ etmek ve ondan medet ummak ile, büyük bir türbeye gidip karşısında esas duruşa geçerek saygıda bulunmak, ona tekmil vermek ve birilerini ona şikâyet etmek” arasında “hurâfe ve şirk” olması bakımından fark yoktur. Klâsik hurâfe ile modern hurâfe arasında hurâfe ve şirk olması bakımından bir fark yoktur.

 

İnsanlar masalları ve hurâfeleri daha çok ve çabuk benimser ve bağlanır. Çünkü hurâfe sorumluluk yüklemez insana. Hurâfeye uymak çok kolaydır, bir bedeli yoktur. Zâten akıldan çok nefis ile bağlanılır ve uyulur hurâfeye. Klâsik anlamda akla ve mantığa yüzdeyüz aykırı olan bir-çok hurâfe olduğu gibi, modern anlamda da akla ve mantığa yüzdeyüz aykırı düşen hurâfeler vardır. Demek ki hurâfe, akıl ve mantığın gelişmesiyle, modern-bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ve modernleşmeyle uzak kalınacak bir şey değildir. Hurâfe inanç ile alâkalıdır. Eğer bir şekilde inanıyorsa, o kişi isterse Dünyâ’nın en bilgili ve zekî insanı olsun, yine de hurâfeye bağlı olabilir.

 

Bakın, bir evliyanın yada baba-dedenin mezarını ziyâret ederek ondan medet ummakla, bir ülkenin kurucusunun mezarını ziyâret ederek ona mesaj göndermek ve izinde olduğunu söylemek, birilerini ona şikâyet etmek arasında hurâfe olmak bakımından fark yoktur. Birileri dîn adına yapılan aptalca şeyleri tümden hurâfe olarak görürken, modernite adına yapılan aptalca şeyleri hurâfe olarak görmek istemiyorlar. Onlar hurâfe olarak kabûl edilmiyor ama bu “şimdilik” böyledir. Yıllar geçtikçe yeni nesiller bu yapılanların ne kadar saçma olduğunu görecekler ve söyleyeceklerdir. Aynen biz şimdi nasıl ki sözde din adına yapılan mantıksızca şeyleri saçma buluyoruz ve onlara hurâfe diyorsak, ileride de yeni nesiller, modern anlamda yapılan saçma şeyleri anlamsız bulup onlara hurâfe diyeceklerdir. Çünkü din adına saçma-sapan şeyler yapanlar onları hurâfe diye yapmıyorlar ki!. Yada birileri aslında yaptıklarının saçma olduğunu bile-bile onu yapmaya devâm ediyordur. Modern hurâfelerin de saçma olduğunu bile-bile onu yapamaya devâm edenler olduğu gibi.      

 

Çâresizlik, hurâfeyi din hâline getirir. Çâresizlik sırasında insanlar her türlü hurâfeye kolayca inanabilirler. Ekonomik ve sosyâl zorluklar hem İslâm’ı “hakkıyla” öğrenip uygulamaya engel olur hem de aklı ve mantığı devre-dışı bırakır. Böylece bu zorluklar içinde olanlar hurâfelere sığınıp kapılırlar.

 

Hurâfe aynı-zamanda bir şeyi aşırı ve hesapsız-kitapsız olarak tüketmek anlamında da geçerlidir. Bir şeyi çılgınca ve hırsla tüketiyorsanız, o şey hurâfedir. Bu bağlamda teknolojik ürünler hurâfedir. Teknolojik tüketime endeksli olduğu için teknoloji de hurâfedir. Teknoloji modern bir hurâfedir. Teknolojinin özellikle popüler ürünleri birer hurâfedir. Meselâ en bâriz olan hurâfe cep telefonudur. Bir telefona “akıllı” demek elbette hurâfedir. İnsanlar eskiden üzerlerinde muska, nazar boncuğu gibi şeyler bulundurduklarında nasıl hurâfe oluyorsa, şimdi de ellerinden düşürmedikleri telefonlar hurâfedir.

 

Hurâfe bir hayat-tarzı ortaya çıkarır. Ortaya çıkan bir hayat-tarzı akla, mantığa, iyiliğe ve dîne aykırı ise o hayat-tarzı hurâfedir. O hayat-tarzını ortaya çıkaran şey de hurâfedir. Bu bağlamda modern-bilim ve teknoloji bir hurâfe odluğu gibi, modern-bilim ve teknolojiye bağlı ortaya çıkan hayat-tarzı da hurâfedir. Modern-bilim ve teknoloji en azından hurâfeye alan açar.

 

2.500 yıl önce yaşayan ünlü filozofların uzun zamanlar Dünyâ’yı titreten fikirlerinin büyük çoğunluğu şu-anda hurâfe olarak görülüyor. Özellikle bilim ile ilgili olanlar. Aristo’nun bilim ile ilgili söyledikleri şeyler şu-anda saçmalıktan başka bir şey olarak görülmez ve onları savunmak hurâfecilik yapmaktır. Bu tüm zamanlar için böyledir. Kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Allah’ın bildirdiklerinden ve Allah’ın bildirdiklerine uygun olmayan tüm bilinen ve yapılanlar hurâfedir. Şu-anda hurâfe olarak kabûl edilmeyenler de ileride hurâfe olarak görülecektir.    

 

Mekke müşrikleri Kur’ân âyetlerine “esâtîr’ûl-evvelin” “eskilerin masalları” diyordu. Hâlbuki hurâfe içinde olanlar kendileriydi. Hurâfe içinde olanlar hurâfeyi ortaya çıkaran şeyleri “hurâfe” diye suçlarlar. Yine modern hurâfeciler klâsik anlamdaki hurâfecileri suçlarlar. Hurâfe üretimi modernizm ile birlikte bitmemiştir. Artık modern hurâfeler gündemdedir.  

 

Sâdece sağdan değil, sağdan, soldan, önden ve arkadan gelen tüm hurâfelere karşı çıkmalıyız. Hurâfeye karşı çıkmak sâdece “klâsik hurâfelere karşı çıkmak” demek değildir. Modern hurâfelere de karşı çıkmak ve modern hurâfelerden de uzak durmak gerekir.  

 

Şu-anda bilim-adamlarının, hele ünlü bilim-adamlarının ve özellikle gök-bilimle uğraşan bilim-adamlarının söyledikleri şeylere insanlar körü-körüne inanmaktadır. Hiç-bir bilgileri olmamasına rağmen, üzerinde bir araştırma yapmamış olmalarına rağmen, sorup-soruşturmamalarına rağmen bilim-adamlarının her dediğini mutlak doğru olarak kabûl etmektedirler ki işte bu hurâfedir. İşte hurâfe böyle bir şeydir. Körü-körüne olunca hurâfe olur. Zamânında “en ileri bilim” olarak kabûl edilen Newton’un yerçekimi teorisi artık evrensel anlamda kabûl edilmemektedir. Gerçi küresel anlamda da bir gerçekliği yoktur. “Gözümle görmediğime inanmam” diyen modern insan, modern-bilimin ortaya attığı teorilere ve o teorilerin, vârolduğunu söylediği şeyleri, aslâ görmemelerine ve göremeyecek olmalarına rağmen inanmaktadırlar. Şimdi bu da hurâfe olmuyor mu?. Niçin?. İnsanlar popüler olan şeyi hurâfe olarak kabûl etmek istemiyorlar. Bu tüm zamanlarda böyledir.   

 

Modern-bilim için “yanlışlanabilir olandır” denir. Bu, hurâfeyi hurâfeyle düzeltmek anlamına gelir. Modern-bilimin bir yanlışı yâni hurâfesi, bir süreliğine doğru olarak kabûl edilecek başka yanlışla yâni hurâfeyle düzeltilmektedir. 

 

Aydınlanma ve modernite, geleneksel yada modern hurâfelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çünkü inanç ve düşüncede öyle büyük bir boşluk ortaya çıkardı ki, artık “meta-fizik ve din adına ne söylesem gider” şeklinde, her türlü saçmalığın, absürdlüğün, ahmaklığın ve hattâ ahlâksızlığın peşine takılan binlerce insan ortaya çıktı.

 

Hurâfelerin ortaya çıkmasının nedeni, eşyânın mâhiyetini ve tabiat kânunlarını bilmemekten kaynaklanır.Modern insanın hurâfelerden kurtulduğu sanılmasın. Hâlen ve aslında çok daha fazla bir şekilde devâm ediyor hurâfe. Bir yazıda bu konuda şunlar söylenir:

 

“Bugün en son model arabaların ön ve arka pencerelerine asılan, kuyumcu dükkanlarının vitrinlerinde burç hayvanları  olarak sergilenen, bürolardaki masalarda, çalışma odalarının raflarında bulundurulan, lüks apartmanların kapılarına iliştirilen; radyodan çiçek saksısına, boyacı sandığından buz dolabına kadar her çeşit eşyânın şurasına-burasına takılan yüzlerce çeşit amulet, nazarlık ve uğurluk da gösteriyor ki çağımızın insanı kendini, bilinçli ve bilinçsiz olarak, çevresini saran uğursuz ve zâlim kudretlere karşı hâlâ savaşmak zorunda hissetmektedir. Kısır kadınların çocuğa hâmile kalabilmek için, kutsal bilinen yerler çevresinde dolaşmaları ve kutsal şeylere dokunmalarına başka ülkelerde de rastlanmaktadır. Fransa’da çocuk isteyen kadınlar Chapelle’deki sütunların birinin çevresinde üç kez dönerler. Yine Fransa’da çocukları olmayan karı-koca Siamandre isimli kayaya sürünürler. Belçika’da ise, kısır kadınlar, ayaklarını kutsal Saint Remacle’nin ayaklarına değdirirler. Hindistan'da doğum sancısı çeken kadın aynı gâye için evinde ne kadar düğümlü eşyâ varsa çözer. Slav kadını, kolay doğum yapmak için saçlarındaki düğüm ve örgülerin hepsini çözer. Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alnına nazar değmesin diye insan pisliği sürülür. Kezâ çocuğu nazardan korumak için Almanya’da çocuğun ağzına üç defâ üflenir. Çekilmiş diş, fâre deliğine atılırken aşağıdaki sözler söylenir: ‘Fare, bana demir dişini ver. Ben sana benim kemik dişimi vereceğim’. Nazar inancına bugün hâlâ Avrupa’da, özellikle İtalya’da, Balkanlar’da ve Rusya’da rastlanmaktadır.

 

İleri tahsil seviyelerinde bile, pozitif bir açıklama olmadığında; geleceği bilmek isteği, büyük felâketler, tedâvisi günün tıbbî imkânlarıyla mümkün olmayan hastalıklar, kısırlık, sevgi, evlenmek vb. türlü çâresizlikler, telkinler altında -aydın kişi-sayılan kimsenin bile, türbe, kutsal yer ziyâretleri, adakları, okuma, vb. ve bu gibi inançlara yöneldiği sâbit bir olgudur.Târihin çok eski çağlarında, münâsebet kurulması güç uzak kıtalarda aynı çeşit veyâ benzer inançların bulunuşu hatırlanacak olursa, insanın ortak vasıfları ve müşterek duygu, düşünce ve inanç mekanizması bakımından yakınlık gösterdiği husûsunu da gözden uzak tutmamak gerekir”.

 

Modern insan modern hurâfelerle büyüdü. Biz Süpermen, Tarzan, Himen, Örümcek Adam, Batmen vs. bir-çok ilahlaştırılmış çizgi karakterler yâni varsayımlar ile büyüdük. Sihirli Annem, Acemi Cadı, Bez Bebek, Selena vs. gibi dizilerle zihinleri kirletildi. Bunlar modern hurâferdir. Bir plân ve proje kapsamında hazırlanmıştır. Târih boyunca modernitenin ortaya çıkardığı hurâfeler, insanlık târihinde ortay çıkan hurâfelerden binlerce kat daha fazladır. Gerçek hayatta Dünyâ’yı cehenneme çeviren modernler, çizgi ve film karakterleriyle güyâ Dünyâ’yı kurtarma senaryolarıyla insanların beyinlerini dumura uğratmakta ve onları bir hayâle inandırmaktadırlar. Yapamadıklarını “yaptık” gibi göstermek filmlerle çok olay oluyor. Bu konuda Celaleddin Vatandaş şunları söyler:

 

“Modemite, insanlığı kurtarmayı vâdettiği bağnazlık, saçmalık, tutarsızlık ve akılsızlık çukurunu târihte eşine rastlanmayacak boyut ve derinlikte kendisi oluşturdu. Doğru-yanlış, iyi-kötü, yararlı-zararlı, mantıklı-mantıksız demeden îtirâz ettiği tüm inançların yerine doğru, iyi, yararlı, mantıklı sıfatlarının hiç-bir şekilde yanaşamayacağı bir inanç sistemi inşâ etti. İnşâ ettiği bu inançları ise başta kitle iletişim araçları olmak üzere, gönüllü misyonerleri aracılığıyla yaygınlaştırdı ve yaygınlaştırmaya da devâm ediyor. En kısa ifâdesiyle büyücülük ve paganizm modernitenin insanlığa yönelik inanç dayatmalarını teşkil etmeye başladı. Özellikle genç zihinler modem büyücülüğün ve paganizmin unsurlarıyla tıka-basa dolduruluyor. Zîrâ Weber’in açıklamasıyla söylemek gerekirse, aşırı rasyonelleşme Dünyâ’nın büyüsünü bozdu ve bir anlam karmaşasına yol açtı.

 

Bu bağlamda son zamanların çok izlenen bâzı filmlerine bir göz atmak durumu anlamak için fazlasıyla yetecektir. Son on-onbeş yıl îtibârıyla Harry Potter romanları bütün Dünyâ’da milyonlarca kişi tarafından okunmakta, aynı ilgiyle sinema prodüksiyonu milyonlarca kişi tarafından izlenmektedir. Harry Potter’da genç bir büyücünün başından geçenler fantastik bir kurguyla milyonların hayâl dünyâsına yansıtılan modem zamanların âdetâ miti hâline gelmiştir. Yine The Lord of the Rings romanında olağan-dışı bir-çok olay fantastik bir kurgu içinde anlatılmakta, sinema prodüksiyonuyla milyonlara ulaşabilmektedir. Matrix’de ise paranormâl-mistik temaların dini ve felsefî içeriklerle iç-içe işlendiğini görmekteyiz.

 

Dinlerin öte dünyâsına îtirâz ederken Dünyâ Cenneti vaâd eden modernite, vaâdinin aksine insanlığa iki koca Dünyâ Savaşı hediye edip, yeryüzünü cehenneme çevirdi. Söylediklerini bir türlü gerçekleştiremedi; ne dediyse aksi gerçekleşti. İnsanlara yeni bir umut vermeliydi; öyle de yaptı ve İblis’in/Şeytan’ın yerine koyduğu ve insanlık için kötülük odağı olan kişilere karşılık, insanlık için umut ve kurtuluş aracı olan insan tanrılar üretti. İnsanlık böylelikle süper kahramanlarla/insan tanrılarla tanıştı. Bunu ise çoğunlukla önce çizgi karakterlerle, sonra da film karakterleriyle gerçekleştirdi. Film karakterleri olarak somutlaşan süper kahramanlar modernitenin vâdettiği umutları yeşertmekle kalmadı, Sanal Cennet’i de inşâ etti. Çünkü insanlık, süper kahramanlar sâyesinde, en karmaşık problemlerin basit bir hareketle nasıl çözülebildiğini, karmaşık görünen insan ilişkilerinin nasıl düzene konulabildiğini, kötülük ve zorbalıkların basit ve kahramanca bir hareketle nasıl ortadan kaldırılabildiğine tanık oldu. Baudrillard; ‘içinde bulunduğumuz bu çağ, kendini yalnızca kameranın gözünden bakan yansımalar aracılığıyla tanımakta, bir bakıma sinema ve televizyon, çağın gerçekliğini oluşturmaktadır’ der.

 

Her kültürde kahraman vardır. Örneğin Anadolu müslüman kültüründe Battal Gâzi bir kahramandır; fakat o bir ‘insan kahraman’dır; gücünü inancından alır; tanrısal bir tarafı yoktur. Batı kültüründe ise kahramanlar her zaman tanrı(larla) ilişkili düşünülmüştür. Örneğin erkek kahramânı ifâde eden Hero, ‘Rönesans döneminde tanrılar tarafından verilmiş özelliklere sâhip erkek’ olarak tanımlanmıştır. Modernite inkar ettiği Hak ve hakîkat olan Allah yerine hayâli tanrılar yaratmak zorunda kalmıştır. Modernite geleneksel paganizmi yok etmemiş yeni bir forma kavuşturmuştur. Çünkü insan, mevcut tanrı inancını söküp atmaya aslâ muktedir değildir. Ya Allah’a inanır yada hurâfeye.

 

Yakın geçmişte gerçekleştirilmiş bir araştırmaya göre Amerikalıların %14’ü kara kedi görmenin, %12’si merdiven altından geçmenin, %5’i ayna kırmanın, %9’u ayın 13’ünün Cuma gününe rastlamasının uğursuzluk getirdiğine inanmaktadır. İtalya’da 2007 yılında The Italian Association for the Protection of Animals and the Environment isimli hayvan hakları derneği, ülkede her yıl 60.000 dolayında kara kedinin uğursuzluk getirdiği inancıyla öldürüldüğünü açıklamıştır. Açıklamaya göre kara kediler daha çok da Cadılar Bayramı’nda (Halloween) öldürülmektedir. İngiltere’de ise İtalya’nın aksine kara kedinin uğur getireceğine inanılmaktadır. İngiltere’de yapılan bir araştırmada ise araştırmaya katılanların %22’si uğurlu sayılara; %18’i büyüye; % 75’i ise tahtaya vurmanın şans getirdiğine inanmaktadır”.

 

Modern insanlar ve de müslümanlar, akıllarını kullanarak(!) hurâfelerden kurtulacaklarını sanırlarken “din”den kurtuldular ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kucağına düşerek dünyevileştiler.

 

Aslında klâsik olsun, geleneksel olsun, modern olsun, insanlar hurâfeden vazgeçemezler. Bundan ancak samîmi mü’minler müstesnâdır. Fakat mesele, kendilerine uygun hurâfeyi bulabilmeleridir. Meselâ “Atatürk Öbür Âlemden Sesleniyor” diyen Necla Çarpan, Mustafa Kemal ile mesajlaştığını, Mustafa Kemal’in kendisine mesajlarını el yazısıyla gönderdiğini iddiâ eder.

 

Kendisine Atatürk tarafından mesaj geldiğini söyleyen bu kadın, bu iddiâ ve inancıyla 1960-70’li yıllarda devlet adamlarının îtibâr ettiği biri olmuştur. Kitabında şöyle der:

 

“1959 yılından beri Atatürk’ümüzün mübârek rûh varlığından aldığım mesajlar dolayısıyla görülüyor ki, Atatürk ölümsüzlük âleminden sesleniyor. Okuduğunuz mesajlar, kendileri tarafından verilen ve hiç-bir kelimesi ve satırı değiştirilmemiş, hattâ yaşantısındaki el yazısının aynı olan tebliğlerdir”.

 

Evet; dîne ve vahye hurâfe diyen bir-çokları, Atatürk’ün hatırına bu kadının ortaya attığı hurâfeye inanmışlar ve Atatürk’ten mesaj aldığına inanarak söylenenleri ciddiye almışlar. Zâten hurâfeye inanmada hatır-gönül çok etkilidir.

 

Tüm vahiyler ve Peygamberimiz’e gelen vahiyler hurâfe sayılırken, Peygamberimiz’in Kur’ân-merkezli Sünnet’i hurâfe sayılıyorken, birilerinin yazdıkları kitaplar ve modern-bilimin verileri ise hakîkat olarak görülmektedir. Bu bağlamda “gökten indiği sanılan kitaplar” yerine “akla ve nefse göre olan kitaplar” hakîkat olarak görülüyor. Modern hurâfeler kendilerinden başka her-şeyi hurâfe olarak kabûl ederken, kendi hurâfelerine ise söz söyletmiyorlar.  

 

Hurâfeler bulaşıcıdır ve hem çok hem de çabuk bulaşırlar. Öyle ki, bir hakîkatin başka bir dîne ve felsefeye geçemesi kolay değildir fakat bir hurâfe için dinlere ve felsefelere bulaşmak zor değildir. Abdulkadir İnan, hurâfe hakkında şöyle der:

 

“Umûmiyetle hurâfelerden bugünkü ulusların hiç-biri tam olarak kurtulamamışlardır, mukaddes dinlerine de bu hurâfeleri eklemişlerdir. Bir dînin esas tâlimâtı ve muayyen şekiller almış âyinleri başka bir din ahâlisine geçmediği hâlde, hurâfeler, bulaşık hastalıklar gibi bir din ehlinden başka bir din ehline çabuk ve kolay geçmektedir”.

 

Hurâfe klâsik yada modern anlamda ilâhî olanın yerine beşerî olanın konmasıdır. Beşer-merkezli olanlar tutarsız olur ve sonunda hurâfeye döner. Zâten hurâfe böyle ortaya çıkar. Bir zamanlar hakîkat olarak görülen şeyler bir zaman sonra hurâfeye dönüşür. Yoksa insanlar bir şeyi hurâfe olarak ortaya çıkarmazlar. Ne zaman olacağını Allah bilir ya, çok da uzak olmayan bir zamana sonra modernite, ve modern-bilim ve teknoloji ve de onların ortaya çıkardığı ürünler ve düşünceler, insanlığın ortaya çıkardığı en büyük hurâfeler olarak görülecektir. Fakat tabi şu-anda bunlar insanlığın geldiği en ileri düzey olarak görülmektedir.    

 

Klâsik ve gelenekten gelen hurâfeler zâten bellidir ve sayıları binlercedir. Mitoloji ile başlayan, din adına uydurulan ve peygamberlere isnât edilen zırvalıkların gerçek zannedildiği şeyler hurâfe olarak kabûl edilir ve öyledir de. Fakat modern hurâfelere kimse değinmiyor. Evrim Teorisi, Big-Bang Teorisi, Kâinâtın Genişlediği Teorisi, İlerlemeci Târih Anlayışı vs. hep birer hurâfedir. Lâiklik-sekülerizm-kapitâlizm-liberâlizm-demokrasi-feminizm-emperyâlizm-modernizm vs. hepsi birer hurâfedir. Kur’ân’ın ortaya koyduğu ve Peygamber’in pratiğe dönüştürdüğü İslâmî düşünce, inanç ve hayat-tarzı dışındaki klâsik ve modern anlamdaki her-şey hurâfedir, bundan sonra da hurâfe olacaktır. Bunu en net olarak âhirette göreceğiz.

 

Hurâfeler insanlara zarar verir. İnsanlara zarar veren her-şey hurâfedir. Bu bağlamda modern-teknolojik silahlar en büyük hurâfelerdir. Doğala, normâle, fıtrata ve hak dîne uygun olmayan ve aykırı olan her-şey hurâfedir. Küfre, şirke, adâletsizliğe ve zulme neden olan her-şey hurâfedir.   

 

Amel-eylem hâlinde olmayan din, hurâfelerle kuşatılır.

 

İnanmayacak olana delil yetmez; körü-körüne inanacak olana da hurâfe yetmez.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »