19 Şubat 2016 Cuma

Sistem-İçi Söyleme Mahkûm Olmak


Modern muhâfazakâr müslümanlar, muhâfazakâr İslâm’ın iktidârından sonra dirâyetlerini kaybederek, tüm düşüncelerini-söylemlerini-eylemlerini, destekledikleri iktidarlara vermişler ve sâdece bu düşünce söylem ve eylemlerin aynen tekrarcısı durumuna gelmişlerdir. Kendilerine âit öz bir düşünüşleri ve söylemleri yoktur ve destekledikleri iktidârın söylemlerinin değişik tekrarlarını kendi söylemleri zannetmektedirler. Müslümanların Kur’ân-merkezli olmayan düşünüşleri kendi öz-düşünüşleri olamaz. Eğer düşünceler vahye aykırı ise, söylemler vahiy-merkezli değil demektir. Vahiy-merkezli olmayan düşünceler ise, bâtıl-merkezli sistemin düşünceleri olur. Artık sistemin ortaya attığı düşünceler, farklı şekildeki söylemlerle dile getirilmekten ve sistemin düşüncesi körü-körüne taklit edilmekten başka yapılmış bir şey olmaz. Bu durum zamanla “sistem-içi söyleme mahkûm olma” hâline gelir. Artık kişinin dili sistemin dilidir. İlginç olan ise, sistemin diline, Kur’ân’a-İslâm’a aykırı olmasına rağmen anlamsız bir bağlılıkla bağlı olunmasıdır. Öyle ki, bu dile karşı vahyin dili bile kâr etmez duruma gelir.

İnsanlık târihi, vahiy-merkezli dile karşı sistem-merkezli dilin mücâdelesinin târihidir. Sistemin dili; nefsin, çıkarın, zannın, “körü-körüne”liğin, cehâletin, mecburluğun, kör umûdun, anlamsız beklentilerin dilidir. Vahyin, Kur’ân’ın, İslâm’ın, Allah’ın diline karşı oluşturulmuş, daha doğrusu uydurulmuş olan bu dil, en nihâyetinde şeytana dayanır:

“Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size sûret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’. (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (A’raf 11-12).

Şeytanın Âdem’e karşı başlattığı bu söylem, daha sonra Kâbil’in söylemi oldu:

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabûl edilmiş, diğerininki kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlakâ öldüreceğim’. (Öbürü de:) ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabûl eder” (Mâide 27).

Kâbil’in bu söylemine karşı Hâbil’in söylemi ise şöyle oldu:

‘‘Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” (Mâide 28).

“Öldürmek merkezli” bir eyleme dönük olmayan bir söylemdir Hâbil’in söylemi. Yâni birilerinin ölmesine râzı olmayan bir söylem. Bu söylem, sistem-içi söylemin aksine, sistem-dışı söylem olan vahiy-merkezli söylemdir. Bu söylem çatışması insanlık târihi boyunca benzer şekilde süre-gelmiştir.

Bizi asıl düşündüren şey ise, müslüman olan, bir zamanlar baş-örtüsü, üniversite, hak-hukuk vs. için meydanlarda tüm ciddiyetiyle mücâdele eden müslümanların; Özal ile başlayıp kısmen Erbakan ile devâm eden ve Ak Parti iktidârı ile ayyuka çıkan sistem-içi söylemin temsilciliğini yapmaya başlamış olmalarıdır. Ak Parti’yle birlikte müslümanlar vahiy-merkezli düşünmeyi askıya almışlar ve lîder ne derse o doğrultuda benzer düşünüşler ve söylemlerde bulunmaya başlamışlardır. Söylemleri hep sistem-içi söylemlerdir. Ak Parti de o sistemin bir devâmıdır zîrâ. Çünkü vahiy-merkezli düşünüp edip-eylemiyor, vahiy-merkezli söylemde bulunmuyor. Zâten lîderi daha ilk başta laikliği de öven bir konuşmasında: “Ak Parti din-eksenli bir parti değildir, insan-eksenli bir partidir. Dînî esaslara dayalı bir devlet anlayışını kabûl etmiyoruz” demişti. Dînî esaslı yâni vahiy-merkezli olan bir devlet-siyâset anlayışı yoksa o zaman ne anlayışı var?. Kur’ân’a-İslâm’a göre ya hak vardır ya da bâtıl, ya hakkın yönetimi vardır ya da câhiliye yönetimi. Bir üçüncüsü yoktur. İslâm’a göre olmayan yönetim, câhiliyeye yâni baştan beri söylediğimiz “sistem”e göre olan yönetimdir ki bu yönetim tağûti yönetimdir:

“Onlar hâlâ câhiliye hükmünü mü arıyorlar?. Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel hükmü olan kimdir?” (Mâide 50).

Müslümanlar, İslâm varken, Peygamber varken, Kur’ân varken ve “hak bir örneklik”, “yaşanmışlık” varken, bu örneklik doğrultusunda okuma-idrak-bilgi-bilinç-söylem-eylem ortaya koymuyorlar da, bâtıla ve tağuta dayalı yâni sistem-içi okuma-bilgilenme-söylem ve eyleme kapılıyorlar. Bunu, destekledikleri parti-ideoloji vs. nedeniyle yapıyorlar. Zîrâ insan, desteklediği kişiye ya da kuruma aykırı bir söylemde-eylemde bulunmaz-bulunamaz. Çünkü bu durum psikolojik bir bozukluğun işâreti olur. Eğer siz bir kişiyi ya da bir kurumu destekliyorsanız, artık o kişinin ya da kurumun doğrultusunda söylemlerde ve eylemlerde bulunmak zorundasınız. Zâten zamanla o söylemin bâtıl mı câhili bir sistem mi, doğru mu yanlış mı olduğuna bile bakmadan sıkı-sıkıya bağlandığınız sistem-içi bu merkez ekseninde söylemlerde bulunursunuz. Yâni siz de “sistem-içi” olursunuz. Sistem için söylemin mahkûmu olmak demek bu demektir. Sigaranın-içkinin kumarın vs. mahkûmu olmak gibi.

Müslümanlar Özal ile birlikte yumuşadılar, Refah Partisi ile birlikte Dünyâ’ya kilitlendiler ve en nihâyetinde vahye rağmen AKP ile birlikte sistemin taşeronluğunu yapmaya başladılar. Nefse-çıkara dönük olan sisteme uygun AKP siyâseti, müslümanları dönüştürdü, yozlaştırdı, düşüncesizleştirdi, maddeye kilitledi, tembelleştirdi, korkaklaştırdı, bir tüketim nesnesi hâline getirdi ve müslümanların bakışı bile değişti. Artık muhâfazakâr müslümanlar sistemin kör izleyicileri oldular. Sistem-içi oldular. Sistem-dışına çıkmaktan korkar hâle geldiler ve hattâ sistem-dışında bir söz bile söylemekten çekinerek sistem-içi söylemin kurbânı oldular. Bir toplum işte böyle yozlaştırılır ve pasifleştirilir. “Sistem”in tüm ünlü lîderleri toplumları hep aynı şekilde yozlaştırıp sisteme entegre etmiştir:

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

“Böylelikle Firavun kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi” (Zuhrûf 54).

Çok şaşırıyorum; o kadar iyi ve temiz insanlar, o kadar iyi niyetliler ama sistem-içi söylemlere karşı Kur’ân’ın sistem-dışı net ifâdelerinin söylenmesi fayda etmiyor. “Acaba bir yanlış mı var” diye tekrar-tekrar diye bakıyorum; Hayır!. Kur’ân ile sistemin söylemi bir-birine taban-tabana zıt. Yâni biri hak biri bâtıl.

İslam sâdece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu” ve “Câhiliye Toplumu”. Câhiliye sistem-içi toplumdur; İslâm toplumu ise sistem-dışı yâni vahiy-merkezli.

Seyyid Kutup:

“İslâm sâdece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu” ve “Câhiliyye Toplumu”. İslâm toplumu îtikad, ibâdet, şeriat (yasama ve yürütme) sosyâl ve siyâsal nizam, ahlâk ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın top-yekün uygulandığı, yaşanıldığı toplum tipidir.

Câhili toplum tipi ise, İslâm’ın inanç sisteminin (İslâm akîdesinin), düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyâl ve siyasâl sisteminin, ahlâk ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur” der.

İnsanı sistem-içi söyleme mahkûmiyetten kurtaracak tek söylem, sistem-dışı olan Kur’ân söylemidir. Vahiy-merkezli söylem, kişiyi her tür mahkûmiyetten kurtarır ve sâdece Allah’a bağlayarak özgür kılar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016




















Devamını Oku »

Muhâfazakâr İslâm’cılık Siyâsal İslâm’cılık


İslâm’ın-müslümanların cihangir devleti olan Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tutmasıyla birlikte, kötü durumu tersine çevirerek yeniden İslâm’ın hâkim olması için başlatılan “İslâm’cılık” düşüncesi, 20. yy. boyunca çeşitli yorumlara ve eylemlere konu oldu. Bu süreç boyunca İslâm’cılık fikirsel ve eylemsel olarak önemli kazanımlar elde etti fakat hem batı’nın yeni düşünceleri-ideolojileri ve teknolojileri, hem de farklı görüşleri nedeniyle destekten mahrum kalmaları netîcesinde İslâm’i hareketler -Îran İslâm Devrimi örneği hâriç- siyâsi anlamda hâkim duruma gelemediler. Îran İslâm Devrimi’ni ise zamanla oluşan mezhep taassubu nedeniyle konuşamadık ve örnek gösteremedik. Dış güçlerin, afallamalarına neden olan bu devrimi çeşitli şekillerde blôke etme siyâsetleri, devrimin diğer müslüman ülkelere de sirâyet edip “yeni devrimler” olmasını önledi. Sovyet bloğunun zayıflayıp yıkılmasıyla birlikte bâzı İslâm’cılar, “vahiy-merkezli siyâsi hâkimiyet” fikrinden koparak muhâfazakârlaştı ve bir-süredir batı paradigması hayrânı olan İslâm’cılar, dış güçlerin Yeni Dünyâ Düzeni çerçevesinde desteklendi ve muhâfazakâr İslâm’cılık yükselişe(!) geçti.  

 

Evet; iki çeşit İslâm’cılık vardır: Siyâsal İslâm’cılık ve Muhâfazakâr İslâm’cılık. Siyâsal İslâm’cılık, vahiy-merkezli bir devlet kurarak, Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılmak için, “yeniden hak düzeni meydana çıkarmak” ve “herkes için” olan gerçek adâletin meydana çıkmasına yönelik olan İslâm’cılıktır. Muhâfazakâr İslâm’cılık ise, bâtıl batı paradigmasının etkisinde kalan ve bu paradigma (sistem) içinde kalarak İslâm’ı yaşamak isteyen muhâfazakâr İslâm’cılıktır ki böyle bir şey istemek samîmi bir müslümanlık değildir ve batı paradigması düşüncesi merkezli bir İslâm’cılık, mecbûren “sınırlı bir İslâm” olacağından, Kur’ân bu tarz düşünceleri “azap nedeni” olarak görür:

 

 “Sonra (yine) siz, bir-birinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

Evet; muhâfazakâr İslâm’cılıkta, yâni batılı zihniyetten en azından teknoloji-ideoloji anlamında ayrılmadan oluşturulacağı sanılan İslâm’cılıkta, Kur’ân’ın tamâmı hayatta hâkim kılınamaz, hattâ görünür bile kılınamaz. Hattâ ve hattâ laik-seküler batılı ideolojilerle barışık muhâfazakâr İslâm’cılık anlayışı ile oluşturulacak bir siyâsette müslümanlar, Kur’ân’ın fıkhı ile amel edilmesini teklif bile edemezler. Zâten Türkiye anayasasının 24. maddesinde: “Kimse, Devletin sosyâl, ekonomik, siyâsi veya hukûki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyâsi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne sûretle olursa-olsun, dîni veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismâr edemez ve kötüye kullanamaz” denir. Laik ve seküler düşünceye göre din=istismâr düşüncesi hâkim olduğundan dolayı, maddeciler din deyince “istismâr” anlıyor. Bu anlayış, “dînin devlete karışmaması” düşüncesini öngörüyor. İşte siyâsal İslâm diye adlandırdığımız İslâm’cılık bunu zinhar kabûl etmeyen bir İslâm’cılık iken; muhâfazakâr olan “layt-ılımlı İslâm’cılık” ise, İslâm’la, Kur’ân’la bire-bir zıt olan bu düşünceyi baş-tâcı yapıp akide unsuru hâline bile getirebilen bir “sözde İslâm’cılık” şeklidir.

 

Gerçi artık, bir zamanlar siyâseti ele geçirme hayâlini kuran muhâfazakâr İslâm’cılar, siyâseti güyâ ele geçirmelerinden sonra “İslâm kişiseldir, devlet laiktir” düşüncesini, inanarak ve savunarak İslâm’i anlamda anlaşılamayacak bir düşünce ve inanç içerisine girmişlerdir. Böylelikle İslâm hayattan da uzaklaştırılmış ve sâdece şekle-görünüme indirgenmiştir. Muhâfazakâr İslâm’cılar devlete-siyâsete aslında İslâm’i anlamda sâhip olmamışlardır. Sâdece “seküler anlamda” sâhip olmuşlardır ya da muhâfazakârlara bu doğrultuda görev verilmiştir. Çünkü “değiştirilemez maddeler” aynı şekilde orada duruyor ve Kemalist devrimin maddeleri aynen geçerlidir. Yâni İslâm’i anlamda değişen bir şey olmamıştır. İslâm-dışı=bâtıl bir ideolojiyi müslüman olan ya da namaz kılanların yönetmesiyle, gayr-i müslim ya da ateist olanların yönetmesi arasında fark yoktur. Yine seküler-laik-kapitâlist-liberâl düzen devâm etmektedir zîrâ. Zâten küresel emperyâlizm ve tağutizm onlara ancak bu koşullarda bir siyâsi iş-başılık görevi vermiştir. Küresellik kapsamında böyle bir yapılanma işlerine geliyor zîrâ. Yeni Dünyâ Düzeni’nde böyle bir yapıya ihtiyaç vardı ve oluşturuldu. İşte bir “izin” kapsamında iş-başına geçirilen muhâfazakâr sözde İslâm’cılar, bu nedenlerle İslâm’i anlamda bir “değişiklik” yapamazlar ve zâten artık böyle bir düşünceleri kalmamıştır ve hattâ bu tür düşüncelere düşmanlık derecesinde karşı olmuş durumdadırlar. Bu muhâfazakârların “İslâm’ı yeniden diriltip hayâta hâkim kılma” düşünceleri yoktur. Ali Bal:

 

“Müslüman toplum, 90’lı yıllara gelinceye kadar İslâm karşıtı güçlerin, İslâm’ı câmiye, dört duvar arasına hapseden, onu siyâsal ve kamusal alandan süren, dîni mistik-ruhsal bir tatmine indirgeyen ideolojik operasyonuna ilâveten, dindar kesimin kendi içinden çıkan ve İslâm’ın siyâsal içeriğini boşaltarak devletsiz bir İslâm algısını ön-plâna çıkaran yeni bir zihinsel ve siyâsal ifsad-dalgası ile karşı-karşıya kalmıştır. Bu-gün iktidar koltuğunda oturan İslâm’cılık işte böyle bir İslâm’cılıktır. Bu bakımdan bizim sözünü ettiğimiz İslâm Devleti tezini, içi boşaltılmış, “İslâm’sız İslâm’cılık”la karıştırmamak gerekir. Hâl-i hazırdaki -hâkim- İslâm’cılık anlayışı, fıskın ve fesadın önünü kesmek, servetin ezilen sınıf aleyhine zengin sınıfın elinde yığılmasını önlemek, herhangi bir tağûtî gücün tahakkümüne rızâ göstermemek, küresel hegemonyanın siyâsî, iktisâdî ve askerî paktlarına dâhil olmamak gibi İslâm’î erdemlerden ferâgat ederek -küresel güçlerin göz yumması sonucu- iktidar olmuş bir İslâm’cılıktır. Her-şeyden önce bu “İslâm’sız İslâm’cılık”la, İslâm’ın mazlumdan, ezilenden yana olma ve küresel hegemonyayla uzlaşmama esasına dayalı İslâm’cılığı kesin olarak bir-birinden ayırmak gerekir” der.

 

İslâm özünde radikâldir. Bir kesinlik ifâde eder. Muhâfazakâr İslâm’cılık ise radikâl İslâm’cılık değildir, “göreceli bir İslâm’cılık”tır ki böyle bir İslâm’cılıktan bahsedilemez aslında. İslâm’cılık radikâl olmalıdır. Atasoy Müftüoğlu:

 

“İslâm’cılık hakkında, kolonyalist akla/mantığa dayalı yorumlar yapanlarla, İslâm’i bir vâroluş tasavvur edilemez. Çıkarcılığa dönüştürülmüş ve kurumsallaştırılmış dindarlık biçimlerinin İslâm’cılığı yargılamaya hakları yoktur. Bütün boyutlarıyla bilincinde olmadığımız, ahlâkî sorumluluğunu üstlenemediğimiz tartışmalara katılmamalıyız. İslâm’i vâroluş bu-günün dünyâsında ancak radikâl olmakla mümkündür. Zâten İslâm’cılık demek, İslâm’ın bir “özne” olmasını sağlama mücâdelesi demektir. İslâm’ı sâdece politik bağlama hapsetmekle alâkası yoktur. O bir bütünlüğün ifâdesidir ve bu bütünlüğü yeniden hayâta kazandırma mücâdelesinin adıdır. Radikâl olmak büyük bir mazhâriyettir. Ilımlı olmak ise tanımı olmayan bir çürümeye mahkûm olmak demektir” der.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılıkta Kur’ân yerine İslâm ve Kur’ân dışı felsefe-din olan tasavvuf ve tasavvuf büyükleri el üstünde tutulur, târikatlar ve târikat büyükleri örnek alınır. Bu kurumların ve kişilerin Kur’ân’a bire-bir aykırı düşünce ve sözleri es geçilir ki muhâfazakâr İslâm’cılık, bu nedenle İslâm’ın özüne de vâkıf değildir ve “indirilmiş din” yerine “uydurulmuş din”in tarafında yer alır ve ona göre söylemde bulunurlar. Böyle olması işlerine-çıkarlarına öyle geldiği içindir, zâten küresel tağutlar onların bu yönde bir seyir izlemelerini emretmektedir ve zâten buna meyyâl olmaları nedeniyle “yol” verilmiştir onlara.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılar, siyâsi İslâm’cıları sürekli kötülerler ve sürekli olarak hakaret ederler. Aslında onlarla söz düellosuna girebilecek çapları yoktur. Çünkü siyâsal İslâm’cılar Kur’ân-merkezli bir düşünüşe sâhiptirler ki karşı tarafın buna üstün çıkması söz-konusu olamaz. Muhâfazakâr İslâm’cılar, makam-mevki sâhibi oldukları için kendilerini üstün gibi gösterirler sâdece. Türkiye’de muhâfazakâr milliyetçi İslâm’cılığın temsilcilerinden biri olan Necip Fâzıl’ın; siyâsi İslâm’cılığın temsilcilerinden olan Mevdudi’ye “merdûdi” diyerek onun hakkında şunları söyler:

 

“Mevdûdî “İslâm’da İhyâ Hareketleri” adlı eserinde dar ve kuru aklı biricik metot olarak kullanıyor, bu metodun baş temsilcisi İbn-i Teymiyye’yi göklere çıkarıyor, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri gibi beyninin her zerresi güneş bir iç ve dış kahramanını yalnız dış cephesiyle ele alıp içini görmemezlikten geliyor. Böylece tasavvufu, yâni kâinâtın Efendisi’nin “bâtın nûru”nu inkâr etmiş oluyor. Bende el-yazısı mevcut bir şehâdete göre de, bizzat bu şâhidin “mezhebiniz nedir?” sualine “mezhebim yok” cevâbını veren sapık..”.

 

Şehit Seyyid Kutup için de:

 

“Seyyid Kutup ise, Mısır’da önce sosyâlist fikirlerini yaydı, sonra din-adamı şekline girerek eski Kâhire müftüsü ve mason locası başkanı olan Abduh’un “dinde reformist” yolunu tuttu. Bütün kitaplarında olduğu gibi, tefsirinin birinci cildinde cihâdın bir kısmını kabûl, esas kısmını ise reddeder. Fikirleri sağlam değildir. Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymunu Nâsır’a “Bir mü’min bir münâfıktan af dilemez” cevâbını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı “sahte kahramanlar konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki Seyyid Kutup bir İbn-i Teymiyye meddahıdır. Ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adâletsizlik isnât eden ve dil uzatan bir bedbahttır. Îdam edilmeden önce bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise tam kahraman ve şehit… Değilse mücâdelesi kâfire karşı bir sanığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı”.

 

Seyyid Kutub ve Mevdûdi ile kıyaslamayı bile ayıp saydığımız bu muhâfazakâr İslâm’cı şâir, muhâfazakâr İslâm’cıların pirlerinden biridir.

 

Yine, şâirliğine laf edemeyeceğimiz Mehmet Akif Ersoy da, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” söylemiyle, tam da muhâfazakâr İslâm’cıların istediği şekilde, asrın seküler idrâkini özneleştirirken, Kur’ân’ı o idrâke bağlayarak nesneleştiren bir söz söylemiştir. Böylece asrın idrâki merkezli bir anlayışa katkı yapmıştır. (Belki sonradan pişman olmuştur). Genelde şâirlerin siyâsi düşünceleri nedense konjonktürel oluyor.

 

Kelim Sıddîki şunları söyler:

 

“İslâm, Dünyâ’daki bütün büyük dinler arasında en “siyâsi” olanıdır. İslâm ilk yıllarında öyle bir siyâsi platform oluşturmuştu ki, buradan müslümanlar; büyük devletler, imparatorluklar ve bir dünyâ-medeniyeti ve kültürünün kurucusu olarak kendilerine evrensel bir rôl biçmişlerdi.

Acaba nasıl olmuştur da Muhammed’i mürşid edinenler pratikte sekülarizmi ideâl edinmiş, hristiyanlık sonrası modernizme boyun eğmiş, onu benimsemişlerdir?. Bunun muhtemel (akla çok yakın gelen) bir cevâbı batı’da kilise sonrası üretilen bilginin İslâm’la çelişir gibi durmayışıdır. Belki de dünyâ-coğrafyasının dört yanında birden ortaya çıkan modernist müslüman topluluğunun başlıca hikmet-i vücûdu budur!...

Mısır’da Seyyid Kutub ve arkadaşlarının îdâmı ve İhvan’ın uluslararası İslâm kanadının yok edilmesi, Suudi Arabistan etkisinin evrensel İslâm’ı hükmü altına almasıyla sonuçlandı. Önce Nasır’dan kaçanları himâye ettiler. Onlar artık İslâm âlimi (İslâm’cı) idiler, maaşlı idiler ve emniyetteydiler. Altmışlı yılların sonlarından îtibâren bunlar Cemaati İslâmi’den iltihâklarla da güçlenerek dışarı çıktılar ve bütün dünyâ-ülkelerinde İslâm’ı pro-Saudi (Suud Yanlısı) bir mecrâya oturtmaya, İslâm’ı o yönde ve özellikle Avrupa ve ABD’de örgütlemeye başladılar. Ve Seyyid Kutub’un “Amerikan İslâm’ı” dediği İslâm doğdu”.

Muhâfazakâr İslam’cıların milliyetçilik ve mezhepçilik merkezinde düşünüşleri vardır. Onlar için İslâm’dan-Kur’ân’dan önce milliyetçilik ve örf gelir. Zâten bu kesim Osmanlı’nın bir bakiyesidir ve son zamanlarda “Osmanlı’yı diriltmek”ten bahsediliyor. Osmanlı bilindiği gibi, “İslâm-merkezli”likten ziyâde “örf-merkezli”ydi ve Osmanlı, İslâm’dan önce “örfe göre şekil alan” bir devletti. Gerçi Osmanlı gayr-i İslâm’i devletin paradigmalarına îtibar etmezdi 19. yüzyıla kadar. İşte muhâfazakâr İslâm’cılık da İslâm’a aykırı olmasına rağmen, İslâm’dan-Kur’ân’dan önce, “milli, reel-politik ve milliyetçilik” merkezinde, mezhep-tasavvuf-târikat düşüncesiyle ve ilişkileriyle biçimlemiş bir düşüncesi vardır. Muhâfazakâr İslâm’cılar “sağcı lîderci”dirler ve buna aşırı bağlıdırlar. Bu nedenle de adâleti tam olarak yerine getirmeleri söz-konusu olmaz. Yine muhâfazakâr İslâm’cılar haksız da olsa “güçten” yanadırlar ve “sözün gücünü” değil, “gücün sözünü” dinlerler. Hattâ o merkezde bir düşünce/anlayışları vardır ve siyâsetleri de o minvâlde seyreder. Meselâ günümüzdeki iktidar olan muhâfazakâr İslâm’cılar dış güçlere bağlıdır ve ABD-Avrupa-İsrâil güdümündedirler. Oysa Allah Kur’ân’da: “Ey îman edenler, mü'minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsa 144) demesine rağmen oralı olmayarak yine de onlarla iş tutarlar ve her zaman da onlardan ihânet görürler. Fakat onların desteği ile iş-başına geldiklerinden dolayı yine de onlardan vazgeçemezler, vazgeçmeyecekler.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılar, kendilerinde sanki çok geniş ve değerli bilgilerin olduğunu söyleyerek halkın; “adamların vardır bir bildiği”, ve “devlet aklı” düşüncesini oluştururlar. Kendilerini “üst akıl” olarak gösterirler. Halk da zanneder ki; “bu adamlar bir-şeyler yapacaklar ama şimdi şartlar uygun değil, ileride yapacaklar” düşüncesi oluştururlar ve bu düşünüş ve inanış onlara desteğin sürmesini sağlar. Bu bir çeşit siyâsi takıyyedir. Aslâ İslâm’i takıyye değildir. Bildikleri değerli bir bilgileri yoktur. Araştırıldığında herkesin öğrenebileceği şeylerdir ve sâdece niceliksel bilgilerdir bunlar, niteliksel değildirler. Zâten öyle değerli bilgileri olsaydı ülkeye faydası olurdu bu bilgilerin. Memleket böyle perişân olmazdı. Halka, “ulaşılmaz bilgilerinin” olduğunu zannettiriyorlar ve “dur bakalım” bekleyişini sürdürüyorlar. Demokrasiye de usûlden değil, esastan bağlıdırlar. Hâlbuki bir-zamanlar demokrasiyi; “amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanacaklarını” söylüyorlardı. Rûşen Çakır:

 

“Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde çıkan Nilgün Cerrahoğlu imzâlı söyleşide ‘Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz’ ve ‘Demokrasi amaç değil araçtır’ demişti. ‘Yâni demokrasiyi içselleştirdiniz mi?’ sorusuna da çok kısa ama net bir cevap verecekti: ‘Kesinlikle içselleştirdim, hâlâ birileri çıkıp şeriat devletinden bahsederse, onu ciddiye almam’ diye cevap vermişti” der.

 

Celaleddin Vatandaş muhâfazakârlık için şunları söyler:

 

“Muhâfazakârlık, İslam ve Müslümanlık kavramları ile uzlaşamaz anlamlara sâhiptir. Muhâfazakârlık batı’da kilise karşıtlığı yaparak ortaya çıkan liberâlizme alternatif olarak üretilmiş bir ideolojidir. Dinden ve geleneklerden kopulmaması gerektiğinin savunulması modernleşmeye karşı olunduğu anlamına gelmez. Modernleşmenin, gelenekleri kapsayacak şekilde radikâl olmayan bir şekilde gerçekleşmesi ana fikirdir. Muhâfazakârlık, sekülerlikle dînî olanı bir-arada tutma çabasıdır. Müslümanlar için, içinde bulunulan zaman ‘muhâfaza’ edilmesi gereken bir zaman değildir. O zamânı ne yeniliklere ne de eskiye karşı korumak müslümanların amaçları arasında yer almaz. Müslüman’ın amacı, en önemli devri olan Asr-ı Saadet’i inşâ etme çabasıdır. Bunun mümkün olması da statükoyu muhâfaza etmek ile elde edilemez”.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılık diye isimlendirdiğimiz kişiler aslında İslâm’cı değildirler. O nedenle onlara İslâm’cı yerine “muhâfazakâr milliyetçi” demek daha uygun olur. “Siyâsal İslâm’cılık” dediğimiz de aslında bir isimlendirmedir. İslâm’ın önüne-arkasına bir ek yapmayı sevmiyoruz aslında. Bu eki sâdece muhâfazakâr İslâm’cılıktan ayırmak için kullandık. Siyâsal İslâm’cılıktan kastımız; mü’minlik-müslümanlık-İslâm’lıktır. İslâm’dır yâni. Gerçek İslâm’cılar, İslâm’ı-Kur’ân’ı hayâta hâkim kılmak, Allah’ın sözünü hayâta hâkim kılarak Asr-ı Saadeti yeniden diriltmeyi amaçlayan ve hak ve adâleti yeniden ortaya koymak için çalışan kişilerdir. Bu, Allah’ın bir emridir zîrâ:

 

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2016

 

 

 

Devamını Oku »

13 Şubat 2016 Cumartesi

Orta-sınıf Tüketim Ekonomisi


İnsanlık târihinde her zaman 3 farklı sınıf bulunmuştur: Zengin, orta ve fakir-yoksul sınıflar. Fakir-yoksul sınıf tüm zamanlarda toplumun ve Dünyâ’nın en kalabalık kesimini oluşturmuştur-oluşturuyor. Zengin sınıf her zaman işini bilir ve başının çâresine bakar. Bu kıyak kesim, çeşitli yollarla devletle de iş-birliği hâlinde olduklarından, bir-birlerine muhtaçtırlar ve bu nedenle de deverân bu şekilde sürüp gidiyor.

Hem bu zengin sınıf, hem de iktidârının sürmesi için bu zengin sınıfa muhtaç olan seküler devlet en çok neyden korkar?. Halkın büyük çoğunluğunu oluşturan ve toplumun en yoksul kesimi olan en alttaki fakir kesimin isyânından. Bu kesimin isyân etmemesi için, “uydurulmuş din” de dâhil, çeşitli araçlara baş-vurur ve onları daha harekete geçmeden susturmanın yolunu arar ve bulur çoğu zaman. İşte bu kesimin eleştiri, îtirâz ve isyânını daha baştan önleyecek oluşumlardan birisi de bir “orta-sınıf” oluşturmaktır. Böylece zengin sınıf ve devlet arasında, hâlinden memnun olan bu sınıf ile kendilerini korumak isterler. Çünkü bu kesim, genelde hâlinden memnun olduğu için düzeninin bozulmasını istemez. Düzeninin bozulmasını önlemek için devletin ve zengin sınıfın da düzeninin bozulmaması gerektiğini bilir. Bu nedenle bu sınıfın kendi düzenini koruması demek, devletin ve zengin sınıfın da düzenini koruması anlamına gelir. Devlet ve zengin sınıf da kendi çıkarı için bu sınıfın çıkarlarını her zaman düşünmek zorundadır ve bu kesimin, hem gelirini râzı olacakları şekilde düzenler hem de zamanla bu sınıfın sayısının artmasını sağlar.

Devletin bu kesimin sayısını arttırması çok önemlidir. Zîrâ bu sınıf alt-kesimin aleyhine olan politikaları ve kararları göğüsleyerek blôke edebilen bir söylem, eylem ve yapıda bulunurlar. Böylece devletin ve zenginlerin çıkarları ve çarkları korunmuş olur. Alt-kesim çok zor ve ağır şartlarda çalışmasına rağmen karnını zor doyurabilecek bir gelire sâhiptir ve zâten onun isyân etmesini önleyen nedenlerden biri de budur. Bu sınıftakiler sâdece “yaşamalarına yetecek kadar” tüketecekler ama tükettiklerine göre çok-çok fazla üretimde bulunacaklardır. Aşırı üretimi bu kesim yapacaktır kapitâlist-liberâl ekonomiye göre. Peki devleti ve zâten zengin olan sınıfı daha da zengin edecek ve büyütecek tüketimi kim yapacaktır?. İşte “profesyonel tüketici” diyebileceğimiz kesim bu orta-sınıftır. Alt-kesimin çok aşırı yaptığı üretimi çok-çok tüketecek olanlar bunlardır. Bu sınıf çokça tüketmelidir ki, devlet büyüyebilsin ve zenginler zenginliklerini katlayabilsinler. İşte bu nedenle orta sınıf denen bu profesyonel tüketici kesimin hem tüketmesine yetecek oranda bir gelire sâhip olması, hem de bu kesimin zamanla çoğalması plânlanmıştır ve uygulanmıştır-uygulanır. Bu kesimin tüketimini arttırmak için, en kalabalık olan alt-kesimin hem çok çalışması hem de zamanla azalacak bir gelire râzı olması gerekir ki bunu kabûl ettirmek için çeşitli plânlar yapılır ve uygulanır. Meselâ bu kesim çok fazla bir gelire sâhip olmamalıdır ki iyi gelirin rahatlığı ile aşırı üretim yapmak için ağır çalışma şartlarına îtirâz eder bir duruma gelmesin.

Bunun için yaptıkları plânlar şöyledir: “Vatan-millet Sakarya” edebiyatı ve ulus-devlet ideolojisi ile birlikte milliyetçilik düşüncesi aşılanması ve “vatan için” söylemi; müzik, spor, film-dizi; yanlış din inancına paralel olarak yanlış kader inancı; lîdere olan bağlılık; zengine-güçlüye olan psikolojik bağlılık ve sevgi; “aman daha kötü olmasın” düşüncesi vs.’dir. Aslında “prangalarından başka kaybedecekleri bir şeyleri olmayan” alt kesimin isyâna kalkışmasını önlemek için bu-tür uygulamalar devreye sokulur. Genelde de başarılı olunur. Zâten şöyle bir kısır-döngü vardır: Bu kesim kendi okuyamamış yada sermâye yokluğu başta olmak üzere çeşitli nedenlerle bir iş kuramamış kişilerden oluşur. Bu kesimin çocukları da kendileri gibi olurlar. Çünkü, bu kesimin bir-çoğu kirâda otururlar, bu nedenle de gelirlerinin büyük bölümü kirâya gider ve bir birikimleri olmaz ve bu durum ileride çocuklarına da sirâyet eder. Yâni ileride onlar da kirâda otururlar. “Cins kafalı” olanlar hâriç okuyamazlar da bu sebeplerden dolayı. Çünkü okumak için belli şartlar gerekmektedir. Meselâ özel ders almak gibi. Çünkü millî eğitimin kalitesi çok düşüktür. Okullarda kaliteli ders verilmediğinden ve iyi bir iş-sâhibi olmak için bitirilmesi gereken üniversite sınavları bu nedenle kazanılamadığından, toplumda sâdece özel ders alarak desteklenmiş olan zengin ve orta-sınıfın çocukları iyi iş-sâhibi olunabilecek üniversiteleri kazanıp bitirebiliyor ve o işin sâhibi olabiliyorlar. Yoksul kesimin çocuğu ise parasızlıktan dolayı özel ders alamaz ve okuyamaz. Zâten âile ortamı da yoksulluğun getirmiş olduğu çeşitli negatif durumlardan dolayı karışık olduğundan, cins kafalar bile okula devâm etmekten vazgeçip çalışmaya başlarlar. Çocuk, babasının yaptığı işin aynısını yada benzerini  yaptığından, “çark” bu şekilde döner gider.

Orta-sınıf denilen kesim ise, hem geliri görece iyi olduğundan, hem de özellikle son zamanlarda olduğu gibi karı-koca berâber çalıştıklarından, hem daha iyi yer-içer-giyinir ve tüketirler hem de çocuklarına eğitim konusunda gerekli desteği verebilirler. Böylelikle onlar da babadan-oğula geçen aynı işleri yaparlar, yâni orta-sınıf olurlar ve hâllerinden memnun bir şekilde yaşarlar. “Akıllı kapitâlizm” denilen sistem bu şekilde işler ve tüketim insan sayısıyla ve kışkırtmayla orantılı olarak artar. Sonuçta da hem devlet ve hem de zâten zengin olan sınıf daha da zenginleşir. Tabi bu durum dünyâ-genelinde de aynı şekilde işlediğinden, Dünyâ zamanla bir “adâletsizlik küresi”ne döner.

Bu orta-sınıf karı-koca çalıştığında evlerini-arabalarını taksite de girerek alabilirler ve taksitlerini, gelirleri yüksek olduğu için kolayca ödeyebilirler. Ev-araba-eşyâ-yeme-içme-giyme-gezme-eğitim-eğlence vs. her-şeye yetecek bir gelire sâhiptirler. Bu nedenle de tüketimi zıplatırlar ve zamanla da arttırırlar. Devlet bu sınıfı özellikle ortaya çıkarmıştır ve besleyip büyütür. Çünkü ölçülerini bu sınıfa göre yapar. Bu sınıfın gelirine göre halkın genel durumunu ölçer, belirler ve kabûl ederler. Bu sınıf yoksul kesimin kötü durumunu perdeler. Devlet, bu sınıf iyi tüketiyorsa tüm halkın iyi tüketebildiğini düşünür yada düşünmek ister. O şekilde kabûl etmek işine gelir. Ortaya koyduğu istatistikler bu orta-sınıfın gelirine ve giderine göre hesaplanır ve eleştirilerin önü bu sınıfın genel durumu göz-önüne alınarak ve açıklanarak blôke edilir. Hâlbuki halkın büyük kısmı (bu sayı 80 milyon nüfusu olan Türkiye’de 55 milyondur) karnını zor doyurmaktadır. Temel ihtiyaçlarına bile çok zor yada yetersiz ulaşır. Buna rağmen ilginçtir ki devletin başındaki lîderi en çok ve güçlü bir şekilde destekleyen kesim bu kesimdir. Ay sonunu getiremeyen ve kirâsını ödemeyenler “saray”ı destekler.

Orta-sınıfın durumunu ve seviyesini yâni alım-gücünü özel olarak belirleyen devlet ve iş-birlikçileri, onların her-şeye ulaşabilmelerinin önünü açmış ve sağlamışken; halkın büyük çoğunluğunu oluşturan alt-sınıfın ellerinin, temel ihtiyaçlara bile uzanamamasını ve bir karış mesâfe kalmasını sağlarlar. Yâni yoksul kesim, ihtiyaç duyduğu çok da a-normâl olmayan isteklerine bile ellerini uzattıklarında ulaşamazlar ve ulaşmaya çok az bir mesâfe hep kalır. Bu mesâfeyi bâzı uyanıklar ve devletin iş-birlikçileri doldururlar ve derler ki: “Ne oldu, yetişemiyor musun?. Dur ben uzatayım. Fakat bu “uzatma”nın bir bedeli var ve bu bedeli bana yavaş-yavaş ödemelisin”. Tabî ki fâizle. Yoksul halk hem gerçekten ihtiyâcı olduğundan, hem de kapitâlist-liberâl sistemin kışkırtmasıyla ve nefsinin de istemesiyle o farkın bedelini ödemeyi göze alır ve hayâtının ilerideki 10-15 yılını ipotek ederek ulaşabilir ancak o istediği şeye ama burnundan da getirirler ve bâzıları bu nedenle çeşitli gayr-ı meşrû işlere bile karışabilir.

Devlet ve iş-birlikçileri kalabalık yoksul kesimin de tüketmesini ister. Çünkü kapitâlizm gereği aşırı üretim vardır ve yeni üretimler için bir-an önce üretilmiş olanların tüketilmesi gerekir. Bu kesimin sayısı ise epey bir kalabalıktır ve bu kesim gerek özendirilerek, gerekse daha fazla çalışarak bu tüketimi yapmalıdır. Nasıl tüketileceğini onlara “aracı sınıf” olan orta-sınıf öğretir ve alıştırır. Ne de olsa bu iki kesim benzer yerlerde yaşıyordurlar ve hattâ birbirleriyle sıkı ilişkileri vardır. Hem gerçekten ihtiyaç hem de orta-sınıfın tüketim-şekli özentisiyle alt-sınıf da başlar tüketmeye. Fakat; zengin sınıf zâten üretici olduğu için istediği gibi tüketir; orta-sınıf yeterli gelire sâhip olduğu için satın alıp tüketebilirken; alt-sınıf ancak çok çalışarak yada hayâtının ileriki yıllarını ipotek ederek bu tüketime ulaşabilir ve tüketebilir. Orta-sınıf tüketimin reklâmını ve temsilciliğini çok iyi yaptığından, bir tüketim câzibesi oluşturur.

Aristoteles’e göre her ülkede üç sınıf insan yaşamaktadır: Çok zenginler, aşırı yoksullar ve orta-sınıf. Toplumun iyi yönetilmesi orta-sınıfın varlığına bağlıdır. Çünkü orta-sınıftan bir kişi ne zenginler gibi yalnız kendi çıkarını düşünür ne de yoksullar gibi başkasının hesâbına çalışır. Orta-sınıfın özelliği devlet yararına çalışmaktır.

Evet; bu orta-sınıf, “devlet ve zengin kesim” ile yoksul-kesim arasında bir “trafo” işlevi görür ve istediği gibi bir hayat yaşayabilirken, devleti ve zengini korur. Fakat belki bir zamanlar kendisi de yoksul-kesimden olan bu orta-sınıf, insan nisyan=unutkanlıkla mâlûl olduğundan, eski zamanlarını çok çabuk unutmuştur ve yoksul kesimin durumunu anlamaz ve onlara çok absürt tüketim tavsiyelerinde bulunur yada kendisinin kolayca yaptığı ama yoksula göre “uç” olan tüketim şekillerini önünü-arkasını düşünmeden anlatır durur.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı yoksul kesimin yapması gereken şey, mevcut durumun değişmesi ve iyileşmesi için eleştiri, îtirâz ve en sonunda da isyân etmek olacaktır. Aynen Ebu Zerr’in: “Aç sabahlayıp da (yada temel ihtiyaçlarını karşılayamayıp da) eline kılıcı alıp isyân etmeyene şaşarım” demesi gibi.

Orta sınıf, ulaşmış olduğu gelir seviyesi ve yapabildiği tüketim sebebiyle rahatı yerinde olan ve bu rahatlığın rehâvetiyle farkında olarak yada olmayarak, zengini ve devleti daha da zenginleştiren ama yoksulu daha da yoksullaştıran ve bu nedenle toplumun kutuplaşmasını oluşturan ve arttıran kesimdir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016



















Devamını Oku »

Modernizmin Engelli Tasavvuru



“Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır” (Fetih 17).

“Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır” (İnşirah 6) âyetinin söylediği gibi, her zorlukla berâber mutlakâ bir kolaylık vardır. Bunu engelliler belki daha iyi fark ederler. Engelli olmak gerçekten de kolay değildir. Hayâtın doğal bir zorluğu vardır ve bu zorluk “doğal” olsa bile bâzen insanlara ağır gelebilir. İşte bu doğal zorluk daha çok engellilere zor gelir. Daha doğrusu insanlara “bâzen” zor gelen o doğal zorluk, engellilere sürekli zor gelir. Bu nedenle Kur’ân, ayrıca bir zorluk olmasını istemez engelliye, hastaya, topala. Fakat zihinsel bir engel yoksa, yâni aklî melekeler yerinde ise engelliler de bâzı zorluklara-işlere tâlip olabilirler ve olmalıdırlar. Zâten insan, zorluk olmadığında yozlaşır ve “Dünyâ’nın zararlısı” olur. Zîrâ zorluklarla karşılaşmayanlar mutlakâ başkalarına zorluklar çıkarırlar. Rivâyete göre Firavun, hiç başı bile ağrımayan biriymiş. Ama târihin gördüğü en zorba kişilerden biridir ve insanlara en büyük zorbalığı yapıyordu: “Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını bir-takım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı” (Kasas 4).

Modernizm, her konuda olduğu gibi engellilere kapitâlist sömürü düşüncesine göre bir rôl belirlemiş ve zorluklarına artı bir zorluk daha yükleyerek onlara yapamayacakları şeyleri önermekte ve yapamayacakları yada yaparken çok-çok zorlanacakları şeyleri beklemektedir. Meselâ engellileri aşırı bir şekilde spora yönlendiriyorlar. Spor engelliler için hiç de uygun değildir ve spor zor bir etkinlik olduğundan, zâten zorluk içinde olan engelliler için ayrıca bir zorluk ve yük olacağından dolayı yanlış bir yönlendirmedir. Zâten spor normâl insan için bile ağır bir faaliyet olduğundan dolayı, normâl sağlıklı insanlar için bile uygun değildir. Kas-iskelet sistemi engeli olmayan engelliler için açık-hava yürüyüşleri olmalıdır sâdece. Televizyonlarda gördüğümüz gibi, engelli insanları, normâl insanların bile zorlukla yaptığı sportif faaliyetlere yönlendirmek onlara yapılan bir çeşit zulümdür. Hele bir de Dünyâ Engelliler Olimpiyatları yok mu?. Bu tam bir absürdlüktür ki her-hâlde şeytan bile gülüyordur bu duruma.

Engellilerin yapacağı en iyi ve uygun olan şey kültür ve sanat etkinlikleridir. Hemen her engelli bir enstrüman çalabilmelidir, el işleri, küçük sanatsal faaliyetler ve en önemlisi de kültürel alanda ilerlemek olmalıdır engellilerin hedefi.

Kitap okumak ve bilgide gelişmek için olmazsa-olmaz bir gereklilik vardır: Oturmak.. Engellilerin bir-çoğu zâten oturma hâlindedirler ve oturmak onlar için çok da zor değildir. Oturmadan okunamayacağı için oturmadan bilgilenme olmaz. Zâten yerinde duramayanlar okuyamazlar da. Yarım saat bile yerinde oturamayanlar nasıl okusun ki?. Bu nedenle engellilerin bir-çoğu oturmaya alışkın olduğu için hem okumaya hem de müzik ve el işleri gibi sanatsal faaliyetlerde başarılı olabilirler. Sebat etmek engelliler için çok zor olmayacağından dolayı buna kolay alışabilirler ve bu yollarda ilerleyebilirler, hattâ ülke ve dünyâ-çapında birer bilgin ve sanatçı olabilirler.

Bence engellileri iş-hayâtından bile uzak tutmak gerekir. İlle de çalışmak isteyenler tabî ki de çalışabilirler ama küçük bile olsa bir engel yine de engeldir ve bir zorluktur. O zorluk hayâtın her alanında kendini göstereceğinden, engelliler çalışmak zorunda bırakılmamalıdır ve geçinebilecek maaşlarını, bir sigorta primi şartı bile aranmadan almalıdırlar.

İslâm’da engelliler diğer insanlardan farklı görülmek istenmez ama zorlukları da göz-ardı edilemez. Peygamberimiz bir âmâ olan Abdullah ibn-i Ümmü  Mektum’u defâlarca yerine vekil olarak bırakmıştı. Böyle yapmakla bir “engelli tasavvuru” oluşturmak istiyordu peygamberimiz. Böyle önemli bir görev engelli biri için engelini düşünmesini engeller. Bu nedenle engelliler, sürekli engelleriyle meşgûl olacaklarına ve engellerini hatırlatacak faaliyetler yerine kendilerine uygun ve yakışan işleri yapmaları gerekir. Yapılacak en uygun şey ise, el işleri, sanat ve kültürel etkinliklerdir. Bu yola sevk edilip desteklenen engelliler, sanat-kültür faaliyetlerinde çok ileri bir seviyeye gelebileceklerdir. Mustafa İslamoğlu:

“Asıl özürlü, Allah’ı görmeyen, duymayandır. Gerçek özürlü kendi gerçeğini kabûl edemeyendir. Kur’ân’ın ‘sağırdırlar, kördürler, konuşamazlar’ sınıfına özürlüler girmez. Allah Dünyâ’da birilerinden bir şey alıyorsa, mutlakâ onun yerine bir şey verecek demektir. Ruh, özürlü değildir, özürlü olan bedendir.

İmam Ata’nın burnu kesikti, kulağı duymazdı, ayağı topaldı, eli çolaktı, çok siyah ve kıvırcıktı, ama ilimde bir deryaydı, onun altına imzâ atmadığı hüküm geçersiz olurdu. Rivâyete göre İbn-i Abbas âmâ idi. Tirmizi bir rivâyete göre doğuştan, bir rivâyete göre sonradan kördü, ama bunu kimse bilmez, çünkü bu kişi ilmiyle ön-plâna çıkmıştır, zâten İslâm aklı ve ahlâkı bu kusurlara odaklanmaz. Beden, Allah’ın ikrâmıdır, ikrâmın ne kadar yapılacağını ikram-sâhibi bilir” der.

Engellilere ve “kronik” tâbir edilen hastalara hasta-hânelerde farklı davranılmalıdır. Çok büyük ihtimâlle hayatları boyunca mevcut hastalıklarıyla yaşayacak olan bu hastalar, hastalıklarının zorluklarından başka bir de hasta-hâne zorluklarıyla karşılaşmamalıdırlar. Bu yüzden bu-tür hastalar ve engelliler ilk sıraya alınmalı ve tedâvileri-kontrôlleri hemen yapılıp işleri bitirilmeli ve gerekirse evlerine kadar da bırakılmalıdırlar. Bu kişiler için büyük hasta-hânelerde ayrı hekimler görevlendirilmelidir. Bu hekimler sâdece bu kişilerin rutin kontrôllerini yapmak ve ilaçlarını sağlamakla görevli olmalıdırlar ve zâten bir zorluğu olan engelliler bir de çok kalabalık olan hasta-hânelerde ayrıca bir zorluk yaşamamalıdırlar.

Eski târihlerde engellilerin çok zulüm gördüğü ve insan yerine bile koyulmadığı zamanlar olmuştu. Isparta’da engellileri aslanların önüne atıyorlardı. Yakın târihlerde de benzer uygulamalar yapıldı ve engellilere-hastalara uygulanmak üzere insanlık-dışı projeler üretilmişti. “Öjeni” denilen melânet bunlardan biridir. Hitler'in “Kavgam” adlı kitabındaki şu cümleler bundan bahseder:

“Devlet için, zihin ve beden eğitiminin önemli bir yeri vardır, ancak insan seçimi de en az bunun kadar önemlidir. Devletin, genetik olarak hastalıklı veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun olmadıklarını deklare etme sorumluluğu vardır. Ve bu sorumluluğu hiç-bir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını beklemeden acımasızca uygulamalıdır. Vücûdu sakat olan veyâ fiziksel olarak hasta olan kimselerin üremesini durdurmak, insan sağlığında bu-gün elde edilemeyen bir gelişim sağlayacaktır. Eğer ırkın en sağlıklı olan üyeleri plânlı bir şekilde ürerlerse, sonuçta bugün hâlâ taşıdığımız hem ruhsal hem de bedensel açıdan bozuk tohumların olmadığı bir ırk oluşacaktır”.

Hitler'in bu ideolojisi gereğince, Naziler, Alman toplumu içindeki akıl hastalarını, sakatları, doğuştan körleri ve kalıtsal hastalıklara sâhip olanları, özel “sterilizasyon merkezleri”nde topladılar. 1933 yılında çıkartılan bir yasa ile 350 bin akıl hastası, 30 bin çingene ve yüzlerce zenci çocuk, hadım etme, x ışınları, enjeksiyon, genitâl bölgeye elektrik verilmesi gibi yöntemlerle kısırlaştırıldılar. Bir Nazi subayı, “nasyonal sosyalizm, uygulamalı biyolojiden başka bir şey değildir” diyordu.

Engellilere merhâmet etmeyenler, engelli olmayan insanlara niye merhâmet etsinler ki?. Çünkü engellilerin merhâmete daha fazla ihtiyaçları olduğu çok açıktır. Engelliler toplumun merhâmetini celb etmelidir, aynı-zamanda engelliler, insanların, sağlıklı olduklarına şükretmeleri için bir hatırlatmadır.

Sonsöz: Ne olur engellilere engel olmayın!. Çünkü onlar hayâtın doğal engelleri ve kendilerinde bulunan engelin zorluğundan çok, insanların oluşturduğu engellerden rahatsız oluyorlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016















Devamını Oku »

Konjonktürel Bilim Anlayışı


Modern-bilimin oryaya attığı hipotezler ve teoriler modernizm ile bire-bir uygundur. Çünkü bu hipotez ve teoriler modern zamanlarda ortaya atılmış ve tağutların desteği ile yapılan çalışmaların bir sonucudur. Bu nedenle ortaya atılan teorilerin hemen tamâmı modernizme aykırı değildir, olamaz. Çünkü mevcut Dünyâ’da kapitâlist-liberâl bir sistem ve ideoloji vardır ve bilimin destekleyicileri bu ideolojilerin kurucuları ya da önde gelenleridir. Bu ideolojilerden beslenenlerdir. Bilim-adamları büyük oranda bu desteklerden bağımsız çalışmalar yapamadıkları için bu ideolojilere uygun olmayan düşünceler üretemezler. Zâten onların bir-çoğu bu ideolojilerin çocuğudurlar. İlginç olan ise, müslüman bilim-adamları ve yazar-çizerleri de, vahye/Kur’ân’a aykırı olan bu ideolojiler merkezinde hazırlanmış olan teorilere (ilginçtir ki neredeyse hiç eleştirmeden) sâhip çıkmaları ve üzerlerine tüy dikmeleridir. Hem de bunu, Kur’ân’ı aşırı zorlayarak, yorarak ve onu tabir-i câizse “şamar oğlanı”na çevirerek yapmalarıdır.

Oysa bilimsel teoriler ve hipotezler bir ön-kabûlün, bir konjonktürün sonuçlarıdır ve modernizmin siyâsi ve sosyâl sonuçları ortada duruyorken ve hattâ gözümüze batıyorken, modernizmin ürünü olan bu teorileri hiç mi hiç eleştirmemeleri ve daha farklı düşünerek yeni teoriler üretememeleri hem anlaşılır gibi değildir, hem de utanç vericidir. Bir ideoloji ve dünyâ-görüşünün sosyâl ve siyâsal sonuçlarıyla bilimsel sonuçları arasında fark olmaz. Bir ideolojinin bilimsel çıkış-noktası ile siyâsal-sosyâl çıkış-noktası aynıdır, yâni aynı insan-tipidir ve bilindiği gibi modernizm en çok müslümanlar olmak üzere mazlumlara kan ağlatmaktadır. Bu nedenle modernizmin beşiği olan “batının ahlâkını, siyâsetini ve sosyo-kültürel yapısını almayalım ama bilimini alalım” demek hem beyinsizlik hem de bir düşüklük göstergesidir. “Teknolojisini alalım fakat ahlâkını almayalım” dediler ama tersi oldu. Teknolojisini aldığınızda otomatikman ahlâkını da almış oluyorsunuz zâten. O teknolojiler, mevcut ahlâk(sızlık)larının bir ürünüdür. O ahlâksızlık, kitleleri yok edecek silahlar üretir meselâ. Müslümanlar, batı’nın teknolojilerini bir-türlü alamazlarken ya da aldıkları teknolojilerin sâdece “kabuğunu” alıp içeriğini alamamışlarken; ne kadar ahlâksızlıkları varsa aldılar ve alıyorlar. İşte cezâ budur!. 

Müslüman bilim-adamlarını büyük hatâsı şudur: Evrenin yaratılış sürecini pozitivistler gibi kabûl ediyorlar; insanın yaratılışını pozitivistler gibi evrimsel süreçlerle îzah ediyorlar, sonra da diyorlar ki: “Tüm bu yaratılışlar, Allah’ın kontrôlünde tasarımla olmuştur”. Lafla olmuyor. Aynı bilimsel açıklamaları inançsızlar da yapıyor zâten. O zaman onlar da her ne kadar “tesadüfle olmuştur” deseler bile, yaratılış açıklamalarını tıpa-tıp inançlılar gibi yaptıkları için “tasarım”ı kabûl etmiş olmuyorlar mı?.

Ey müslüman bilim-adamı!; eğer modern-bilime hiç-bir eleştirin yoksa, anlattığın şeyler sâdece modern-bilimin hikâyesi ise ve kendi kişisel bir düşüncen-teorin-hipotezin yoksa, sen aslında modern-bilimin büyüsü altında onun taşeronluğunu yapıyorsun demektir. Yine; yaratılışın aşamalarını-sürecini inançsızlar gibi yapıyorsan, yâni ilmini onlardan alıyorsan, inancını da paylaşıyorsun demektir. Yâni ilmini aldığının ahlâkını da almışsın demektir. Bu nedenle Pozitivist Dünyâ’nın bilimini aldığınızda, “pozitivist ahlâkını” (daha doğrusu etiğini) da almış olursunuz. Ahmet Kalkan:

“Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sâdece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır”. Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünyâ-görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zâten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka-plândan koparılamaz. Söz-gelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıdâ depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sâdece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır-makinesi alınca ister-istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç-sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır-almaz, artık  aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir” der.

Çoğu insan bilim-adamlarından duyduğu her-şeyi mutlak birer doğru zanneder. Bilim-adamlarının bir-takım felsefi ya da ideolojik ön-yargılara kapılmış olabileceklerini aklına getirmez. Çünkü halk, bilim-adamlarını “lâ yüsel” ve “lâ yuhti”: “hesap sorulmaz ve hatâ etmez” zannediyor. Tabi birileri de onları o şekilde gösteriyor. Oysa bu bir aldanmadır, çünkü bilim-adamlarının bir bölümü, sâhip oldukları bâzı ön-yargıları ya da bağlı oldukları felsefî görüşleri bilimsel bir görünüm altında topluma empoze ederler. Örneğin, tesadüflerin karmaşa ve düzensizlikten başka bir şey oluşturamadığını gözleriyle gördükleri hâlde, evrendeki ve canlılardaki tasarımın ve düzenin tesadüfen ortaya çıktığını savunurlar. Evet; bilim-adamlarının çoğunun temel ön-kabûlleri vardır ve teorilerini bu ön-kabûllere göre şekillendirirler. Çünkü mevcut hayattan bağımsız düşünce üretilemez. Bu yüzden belki de bilim-adamlarının ne dediğini dinlemenden önce, onların oto-biyografilerine bakmak gerekir. En azından müslüman âlimler bu kişilerin “cerh ve tâdilini” yapmalıdırlar. Kâinât tümüyle modern-bilim ön-kabulüyle yorumlanmaktadır. Peşînen doğru kabûl edilen hipotez ve teoriler ile yapılan gözlemler, mutlak-doğru kabûl edilen bu hipotez ve teorilere uygun bir şekilde yorumlanacakları için, yanlış çıkarımlara sebep olacaktır. Bu yüzden meselâ Big-Bang Teorisi aslında bilimin değil, bilim-adamlarının kendi felsefi ön-kabûllerinin bir sonucudur. Bu kabûl ediş, “fikrî bir kabûl ediş” değil; arzuların kışkırttığı bir kabûl ediştir. Duygusal bir kabûl ediş. Karârı veren, arzu ve hevâ-i hevestir. Halk da zâten duygusal bir kabûl edişle anlamadan kabûl ediyor Big-Bang’i ve diğer teorileri.

Hangi teorinin/düşüncenin kabûl edileceği, medeniyetin hangi medeniyet olduğuyla alâkalıdır. Batı medeniyeti başka, İslâm ise başka sonuçlar üretir. Çok az ve sınırlı alanlarda benzer sonuçlara varabilirler. Her paradigma kendine-özgü bir toplumsal/bilimsel/siyâsal yapı üretir çünkü. Kişi içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortamdan bağımsız düşünemez.

Abdurrahman Arslan:

“Unutmamak lâzım ki, zihin bir boşlukta değil; içinde faâliyet gösterdiği sosyo-kültürel ortamda şekillenir. Bu tabî ki büyük nispette zihni kendi-başına bırakırsan böyle olur. Bu-gün olduğu gibi o ortama uyum göstermek için çaba sarf ediyorsanız, o ortamda şekillenir ve ondan gelen kirlilikleri pek fark etmezsiniz. Akıl bize hükümler çıkarmada yardımcı olur; ama bunları, şekillendiği sosyo-kültürel ortamdan hareketle oluşturur. Dolayısıyla akıl boşlukta oluşmaz; dış-dünyâyı yorumlamamızda bize öncülük eden zihniyet kendiliğinden meydana gelmez; bizim doğarken berâberimizde getirdiğimiz bir şey değildir. Yaşadığı ortamda hem algılar hem de tepki verir; yâni bir-yandan yargılara varır, bir-yandan da kendini inşâ eder. Dolayısıyla kirlenmiş malzeme, aklı inşâ ettiğinden dolayı, size doğruyu söylemede yanlış hareket eder. Hiç-bir bilgi tarafsız değildir ve kendine göre bir sosyâl-dünyâ kurmak ister” der.

Erol Anar:

“İnsanların çoğu aslında toplumsal-yaşam içerisinde gerçeği aramazlar, daha doğrusu gerçek diye bir sorunları yoktur. Çünkü çoğu-zaman gerçeğe ulaşma çabası riskli ve tehlikelidir. Bu yüzden “sistem” tarafından kendilerine sunulan sanal-gerçekliği yaşamayı tercih ederler. Çoğu insanın sorunu, içinde bulunduğu konumu korumak ve geliştirmektir. Bunun için, gerçek olmadıklarını bilseler de inanırlar ya da inanmış görünürler. Öyleyse toplumun bütünü için gerçek ya da gerçeklik diye bir kavram söz-konusu değildir” der.

Gerçeği ve hakîkati arayanların başına ise târihsel olarak hep kötü şeyler gelmiştir. Gerçek, sistemin düşmanıdır, onu en ince yerinden kırar, dağıtır.

Matrix filminin ünlü bir sahnesinde, filmin bir kahramânı kaşığı bakışıyla büken diğerine şöyle der: “Aslında kaşık yoktur.”

Gerçekte böyle midir?

Aslında kaşık vardır, ama kaşığın bükülmesi eylemi yoktur. Bu bir illüzyondur, yalnızca beyinde öyleymiş gibi algılanmaktadır. Ama öyleymiş gibi  algılandığı için, onu algılayanın gözünde “gerçek” olarak nitelenebilir. İşte manipülasyon da böyle bir-şeydir, tıpkı kaşık gibi gerçeğin bükülmüş ve başka bir-şeye dönüşmüş şekliyle gösterilmesidir.

Simulasyon kuramını geliştirmiş olan Jean Baudrillard’a göre ise simulakrum, orijinali, gerçeği, ilk-örneği olmayan; kendisi zâten kopya olan bir şeyin kopyasını anlatan bir terimdir. Baudrillard, gerçeğin çöktüğünü ve onun yerini “hiper-gerçeklik”in aldığını ve bir simulasyon çağına girildiğini savunur. Bu hiper-gerçeklik, hem sistem hem de gönderen olarak ortadan kaldırıp model düzeyine yükselttiği gerçeği yok etmektedir.

Resmî ideolojinin egemen olduğu rejimlerde ise, yine sistem kendi ideolojik aygıtları eliyle “sanal bir gerçeklik” yaratır ve toplum algılayışında bunun gerçeğin yerini almasına çalışır. Gerçeği savunarak “sanal gerçekliğe ve yalanlara” karşı çıkan kişiler ise cezalandırılırlar. Çünkü sisteme göre “gerçeklik” yoktur, yalnızca kendi “sanal gerçekliği” gerçektir. Neyin gerçek, neyin sanal olduğu bir-birine karışmıştır. “Gerçek”, Büyük Birader’in sözleri ve ideolojisidir; bunlar da konjonktüre göre değişebilir” der.

Mahcub Taha:

“Hiç-bir araştırmacı, çalışmasına kişisel duyguları ve psikolojik yapısından tamâmen bağımsız olarak yaklaşamaz. Aksine araştırmacı belli bir felsefeye dayalı referans çerçevesi ile ilişkisi içinde oluşan tutkularını, görüşlerini ve beklentilerini araştırmasına yansıtmaktadır” der.

Yusuf Kaplan:

“Kişinin durduğu ve baktığı yer, gördüğünü etkiler, belirler” der.

Caner Taslaman:

“Dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, fizikçilerin her ifâdelerinin fizikle ilgili olmadığıdır; fizikçiler kimi-zaman evren veya madde üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyâde akademik kimlikleriyle değerlendirenler, bir-çok zaman bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırabilmektedirler.

Hayâtımızda bâzı görüşleri belli bir şekilde edindikten sonra artık bunlar ön-kabûl olarak zihnimize eşlik eder ve bir-çok olguyu bu ön-kabûllerle değerlendiririz. Her gördüğümüz olguda, bu olguyu anlamamızı mümkün kılan ön-kabûlleri en baştan gözden geçirmeye hiç-birimizin gücü yetmez; bu yüzden daha önce edindiğimiz belli kanaatler, sonraki olguları değerlendirmemiz için “ön-kabûl” görevi görürler” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Tefekküre yabancılaştırıldığımız, kaba bir pozitivizme saplanıp kaldığımız için bilimlerin sınırlılığını fark etmiyoruz, bilim için hâlâ pek çok şeyin büyük bir meçhûlden ibâret olduğunu hatırlamıyoruz” der.

Dedesi Erasmus Darwin’in kitaplarını okuduğu bilinen Charles Darwin, gözlemlerine başlamadan önce de zihninin bir köşesinde bu teoriyi biliyordu. Yâni “tabula rasa” (boş) bir zihinle gözlemlerini yapıp da sonradan teorisini oluşturmuş değildir. Evrim Teorisi de belli bir ön-yargıyla ortaya atılmış bir teoridir.

İnsanlar sapık fikirler de üretebilmişlerdir ve bu fikirleri “güzel” ve felsefî kelimelerle bezeyerek onu hakîkatmiş gibi gösterebilmektedirler. Meselâ Hristiyanların Baba-Oğul-Kutsal-Ruh miti, Panteizm-Vahdet-i Vücut felsefesi gibi. Bu felsefelere bakarsanız, her-şeyin bu felsefelere tam anlamıyla uygun olduğunu, tam da söylendiği gibi olduğunu, her şeyin tam açıklamasını yaptığını ve bu felsefelerde hiç-bir çelişkinin olmadığı yalanı söylenir durur. Fakat vahyin penceresinden bakıldığında bu fikirlerin ne kadar sapık ve yanlış fikirler olduğu “âlim”lere açıktır. Bir fikrin var olmuş olması onu ille de meşrûlaştırmaz.

Bilimin içinde insan unsuru  bulunmaktadır ve insanların toplumsal şartlanmalar, ön-yargılar, apriori kabûller, kavramsal ve kapasite yetersizlikleri gibi sınırlılıkları vardır.

Kâinâtı anlamak için gözlemcinin özne, gözlemlenenin ise nesne olması gerekir. Modern-bilim bunun tam tersini yaparak çeşitli modern dayatmalarla gözlemciyi nesne konumuna sokarak, gözlemlenenin sorgulanmasına ve eleştirilmesine izin vermiyor. Rousseau:

“Özne ile nesne arasında kesin bir mesâfe vardır ve özne nesnesine her türlü göreneksel, dinsel, ahlâksal, siyâsal, ideolojik kabûllerden arınmış olarak çıkmalıdır” der.

Bilim, toplumsal bir değer/yapı ön-görmez, ön-göremez de.. Bu sebeple toplumu/insanı ikinci plâna atar ve ürettiklerini tüketen bir nesneye dönüştürür.

Bilim felsefecisi Caner Taslaman da:

“Bilim-insanlarının her görüşünün bilimsel olmak zorunda olmadığına, bilim-insanlarının da felsefi, teolojik, ideolojik, kültürel ve alışkanlıklarından kaynaklanan kanaatleri olduğuna ve asıl önemlisi, bilimsel olguları yorumlarken bunların etkisinde olabildiklerine dikkat edilmelidir. Kısacası bilim-insanlarının, bilimsel konularda yaptıkları her açıklama “saf bilimsel” değildir. Çözümsüzlükle oluşan boşluklar, bir-çok zaman apriori inançlarla, felsefî veya teolojik görüşlerle doldurulmaya çalışılır” der.

Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim-insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim-insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki ön-görülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir. Thomas Kuhn’un, bilim-insanlarının sâhip oldukları paradigmanın ön-kabulleriyle olguları değerlendirdiklerini ve bu ön-kabullerden dolayı objektif olamadıklarını söyler.

İnsanlar tüketişine göre düşünürler. Buna bilim-adamları da dâhildir. Modern tüketiş-biçimleri, modern düşünüş-biçimleri doğurur. Bu da bu biçimlere uygun bilimler üretir ki modern-bilim budur.

Kuram/teori seçiminde baz alınan şey nedir?. Ortada somut bir gösterge olmadığına göre mutlaka bir fikirsel/düşünsel/inançsal baz gerekir. Peki bu baz ne/neye göre olmalıdır? Konjonktür mü?; din mi? Sorun, temel-ilkenin ne olacağı sorunudur. Bizce bilim, bir kriterden yoksundur. Ya da bilimin bir-çok kriteri vardır ve bu kriterlerin bir sonu da olmaz. Kriterlerini konjonktür belirler. Bilimin gerçek bir kriteri yoktur.

Bilimsel teoriler, genel olarak Dünyâ’nın “genel ideolojisi”ne uygun olurlar. Dünyâ’da hangi ideoloji hüküm sürüyorsa ona uygun olan teoriler üretilir ve kabûl edilirler. Devrimler, bilimsel-devrimleri de yanında getirir. Artık bilim-anlayışı da “devrim”e uydurulur. Kuhn; bilimsel değişimin temelde birikimsel değil de bağlantısız ve devrimsel olduğunu öne sürer.

Celâleddin Vatandaş:

“Şurası açıktır ki, ideolojinin toplumsal fonksiyonu, toplumsal yapı hakkında bireylere doğru bilgi vermek değil, bu yapıyı destekleyecek eylemlere yöneltmektir. İdeoloji, taraftarlarına neyin değerli, neyin değersiz olduğunu; neyin korunup devâm ettirilmesi veya neyin değiştirilmesi gerektiğini gösterir ve bu yoldan taraftarların davranışlarını şekillendirir. Bilmek ve anlamak ile ilgilenen felsefenin ve teorinin aksine, ideolojiler toplumsal ve politik tavır ve davranışlarla ilgilidir. İdeolojiler, fertleri politik davranışa ve bu davranışın genel çerçevesini belirlemeye sevk eder. Şu-hâlde ideoloji, kaçınılmaz biçimde sahte bilgidir. Bu demek değildir ki, ideolojilerde doğru bilgi öğeleri yoktur. Elbette ki vardır. Ama önemli olan, ideolojik bilginin, gerçek karşısında yetersiz bilgi olmasıdır: Çelişkileri saklayarak, bireylerin deneyimleriyle sınırlı bir ilişkiler ağını genelleştirip temsil ettiği için sahtedir, hayâl ürünüdür, ideoloji, toplumsal kuruluşu oluşturan ilişkilerin tümel birliği yerine, doğru olarak, bu kısmî ve sübjektif ilişkileri ve onlara ilişkin bilgiyi sunar. Bu işleviyle, bir birleşme, dayanışma aracı, ortamıdır; ama, îmal edilmiş bir Dünyâ’da ideoloji, ne-denli bilimsel görünme çabasının ürünü olursa-olsun, pek-çoğu açık ve ispatlanabilir olmaktan uzak düşünceleri birbirine bağlayan önermeler demetidir. Doğru olduğu ileri sürülen şey, denetimden geçirilmez. İdeologlar, olgular dizisinden kendi iddialarını, sübjektif ispatla destekler görünenleri seçer ve öne sürerler. Bu bağlamda ideologların amacı, var-olduklarına inandıkları ve başkalarını inandırmak istedikleri şeylerin gerçek ve doğru olduğunu saygın (bilimsel) yöntemlerle kanıtlamak değil, bunu başkalarına benimsetmektir. İdeologlar, haklılıklarını ispatlamak isterler. Delillerin kendi ileri sürdükleri gerçeklikte olduğunu savunurlar. Onları yalanlayabilecek her-şeyi, her yolu inkâr ederler. Bu açıkladıklarımızın bir başka açıdan, Bell tarafından ifâde edilen biçimiyle; ideoloji, bir siyâsal topluluğun soyut değerlerini kapsayan, somutlaştıran, yorumlayan bir söylem/belirtim sistemidir. Aşkın bir ahlâk anlayışına (örneğin târihe) dayanarak, içerdiği değerlere ve inançlara haklılık kazandırmak ister. Ayrıca, haklılık kazandırmaya çalıştığı inançları gerçekleştirmek için, insanları eyleme katılmaya çağırır” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Her bilim-disiplini mutlaka bir Dünyâ-görüşü ile ilintili bulunmaktadır. Modern-bilim okulları da doğal olarak modern Dünyâ-görüşünün bir yansımasıdır” der.

Althusser’e göre insanın bilincini, Dünyâ’ya bakış çerçevesini, sosyâl hayâtı kurgulayışını sağlayan referans ideolojidir. Bilinç Dünyâ’sı, insanın içinde yer aldığı maddî koşullar tarafından belirlendiği için, ideoloji insanla onun maddî ortamı arasına giren bir bağ olarak çevresini yorumlamasını sağlamaktadır. Bu anlamda ideoloji “yanlış bilinç” (false consciousness) işlevi görmektedir.

J. J. Rousseau:

“Modern-bilim ve kapitâlizm, modernizmin aslî bileşenleri olarak, paylaştıkları evren tasarımıyla modern Dünyâ’nın biçimlenmesinde önemli etkiye sâhiptir. Modern-bilim ve kapitâlizmin eş-zamanlı olarak ortaya çıkmıştır/çıkarılmıştır. Modern-bilimin temelleri, batı uygarlığının kabuk değiştirdiği bir dönemde atılmıştır. Avrupa’da özellikle 16.yy.dan îtibâren başlayan iki önemli gelişme vardır: Modern-bilim hareketi ve yükselen kapitâlizm. Bir-yanda Newton, Descartes, Galileo gibi bilim hareketinin öncüleri; diğer yanda da feodâl engellerden ve kilisenin baskılarından kurtuldukça gelişen ekonomik girişimciler. Bu iki önemli gelişmenin birlikte yol alabilmesinin târihsel ve sınıfsal temelleri bulunmaktadır. Her ikisi de feodâl-aristokratik kurumlardan ve kiliseden özerkleştikçe, orta-çağın kurumlarını toplumdan ve evrenden izole ettikçe genişlemektedir. Bu engeller aşıldıkça yeni bir evren de kendini göstermektedir: Modernite.

Modern-bilim ve kapitâlizm, târihsel uzlaşmalarının yanında, aynı evren modelinin üretilmesine katkıda bulunmak ve yeni evrenin havasını solumak anlamında da bir mutâbakata varmaktadır. Bu ikilinin modernitenin sac-ayakları olarak anılmalarını mümkün kılan ortak bir evren-anlayışları bulunmaktadır. Bu evrenin hangi uzlaşımlar aracılığıyla belirlendiğinin ortaya konulması, modernite evrenini ve onun rasyonelliğini anlayabilmek açısından stratejiktir. Bilim-hareketinin öncüleri (örneğin Descartes) ile yeni Dünyâ’nın diğer öncüleri olan ekonomik girişimcilerin (örneğin Fuggerler) ortak bir düzlemde nasıl buluşabildiğinin anlaşılması, aynı-zamanda modern Dünyâ’nın temellerinden birine de ışık tutacaktır”. der.

Birileri meselâ insanların evrimleşmesi, maymun, mağara vs. gibi saçma târihler-düşünceler hayâl ederek onun üzerinde çalıştı ve onlara göre argümanlar topladı ve onları savunmada o argümanları kullandı/kullanıyor. Oysa siyâset farklı olsaydı farklı argümanlar toplanıp o argümanlara göre yorumlar yapılırdı. Meselâ Dünyâ’da siyâseten İslâm hâkim olsaydı onun yönlendirdiği argümanlar toplanıp yorumlanır, ona göre kolaylıkla argümanlar bulunabilirdi ve farklı sonuçlar ortaya çıkardı. Bu iş hangi siyâsi konjonktürün iş-başında olduğu ile alâkalıdır. “Hangi siyâsete, düşünceye, ideolojiye göre argüman toplanacak?” sorun budur.

Şahabeddin Yalçın’ın “Kuhn ve Bilimsel Relativizm” adlı makâlesinde bu konu irdelenir ve şunlar söylenir:

“Bilimsel bilgi, birikimsel bir şekilde yâni yeni bilimsel kuramların önceki kuramlar tarafından keşfedilen olgulara yeni olgu ekleme biçiminde ilerler. Bilimsel Relativizm: “Hakîkat, bilimsel kuramlardan bağımsızdır” der.

Kuhn’a göre bilimsel kuramların temel amacı hakîkate ulaşmak olmadığı gibi, hakîkat da bilimsel kuramlardan bağımsız değildir. Kuhn’a göre bilimsel bilgi tıpkı dil gibi esas îtibâriyle bir topluluğun ortak-malı olduğundan onu anlamak için onu yaratan ve kullanan grupların genel niteliklerini bilmek gerekir. Kuhn, bilimsel değişimin devrimsel usunun temelinde, bilim-adamları topluluğunun bilimsel araştırmalarını farklı inanç, teknik ve ‘olgular’ içeren bir ‘paradigma’ içerisinde yapmaları olduğunu iddia eder. Bu ise bilimsel kuramlar arasında vârolduğu düşünülen devamlılığın olmadığı anlamına gelir. Kunh’a göre ‘paradigma’, bilim-adamları topluluğunun bilimsel ilgilerini, fenomenlerin nasıl görülmesi gerektiğini, neyin olgu olarak kabûl edilip neyin reddedilmesi gerektiğini ve bilimsel yöntemin karakterini belirler.

Kuhn’un devrim yaratan bilim-felsefesine göre, bilimsel bir disiplinde paradigma değişmesi, bir-takım rasyonel ilkelere değil, bunun yerine o disiplinde araştırma yapan bilim-adamlarının sosyolojik ve psikolojik tercihlerine yahut kararlarına dayanır. Öyle ki, Kuhn, paradigma seçimini bir siyâsi kurumlar kümesi seçimine benzetir: “Siyâsi devrimlerde olduğu gibi, paradigma seçiminde de ilgili bilim-topluluğunun tercihinin üstünde her-hangi bir ilkeler manzûmesi yoktur”. Bilim-adamları topluluğunun seçimi de her zaman rasyonel ya da bilimsel değildir. Başka bir deyişle, Kuhn’a göre bilim-adamlarının kararlarında bilimsel normlara dayanmayan târihsel ve toplumsal etkenler önemli rôl oynar. Kuhn’un bilim-felsefesine göre bilimsel kuramlar rasyonel gerekçelerle değil, sosyolojik sebeplerle kabûl ya da red edilir”.

Meselâ Higgs bozonu için bir yazıda şu söylenmiştir:

“Cenevre yakınlarındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda (BHÇ) yürütülen iki deneyden ATLAS'ın sorumlusu Fabiola Gianotti, düzenlenen basın toplantısında 126 giga elektron volt (GeV) aralığında sinyal aldıklarını söyledi”.

Görülen bir şey yok, alınan bir sinyâl var ve alınan bu sinyâli aranılan şey olarak kabûl edip-etmeme durumu var. Kabûl edilecekse gerekli işlemlerin/prosedürlerin tamamlanmasından ve açıklamanın yapılacağı sahnenin hazırlanmasından sonra parçacığın bulunduğu açıklanacak.

Batı paradigması; laik, seküler, kapitâlist, liberâlist, neo-liberâlist, hazcı, konformist, modernist, bireyci, hümanist, emperyalist, şerefsiz, tağutist bir paradigmadır. Bu paradigma, şeytanın telkin ettiği ve dayattığı, uşaklarının da ne pahasına olursa-olsun uygulamaya soktuğu/sokmaya çalıştığı bir paradigmadır.

Tağutun uşakları, sınırsız şehvetlerinin bir sonucu olarak hayâl ettikler piyasayı oluşturmak ve oturtmak için kâinât örneğinden yola çıkmanın kolaylığını ve etkisini fark ettikten sonra, istedikleri piyasa düzenine uygun bir evren tasarımı ortaya attılar ve bunu çeşitli yollarla tüm Dünyâ’ya yansıttılar. Evrenin mekanik ve serbest bir hareketi olduğunu ve bunun doğal bir şey olduğu için piyasanın da “serbest” bir durumda olmasının doğal olduğunu ve ahlâk ile de örtüştüğünü göstermeye çalıştılar ve büyük ölçüde de bunu başardılar. Artık herkes “serbest”liğe meftûn bir şekilde hareket etmeye başladı. Bu durumun en büyük destekçisi olan şehvet de bunu körükleyince haz-perestlik öne çıktı ve haz da en çok “tüketerek” sağlanabiliyordu. Artık “ne kadar tüketirsen o kadar mutlusun ve başarılısın” düşüncesi Dünyâ’ya hakim oldu. Bunu modern-bilim ve neo-liberâlizm, çok büyük engel olan kilise/din bakış-açısını sınırlayarak yaptı.

Bunlarınki sapıklıktan başka bir şey değil. Zâten yaptıklarının kötü sonuçları ortada. Yaptıkları doğru ve iyi bir şey olsaydı, sosyâl/kamusal alanda çirkin bir şekilde mâkes bulmazdı.

Ali Bulaç:

“Sosyâl blôklar, gruplar, cemaât ve topluluklar dağıtıldıkça, birey atomize olmakta, bu da devletin ceberrutlaşma imkân ve isteklerini daha çok arttırmaktadır. En demokratik Batılı ülkelerde en ceberrut devletler vardır ve fakat târihte görülen kaba ceberrutluktan farklı olarak modern devlet, bilim, teknoloji ve kurumlar aracılığıyla bu ceberrutluğunu rafine etmekte, hattâ gizleyebilmektedir” der.

İnsan, bir şeyi sorgusuz-suâlsiz kabûl etmeye programlandığında, gerçeklerin gösterilmesi bile onu yolundan çevirmeyecek ve inandığı şeyin doğru olduğunda, ısrarcılığını ölümüne koruyacaktır.

Bilimin devlet politikasına bağlı olarak çalışmalarını gerçekleştirdiğini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek-çok ideolojiden yalnızca biridir ve din devletten artık nasıl ayrıysa, bilim de devletten öyle ayrılmalıdır” der.

Her bilgi-sisteminin mutlakâ bir sosyâl boyutu olduğunu savunan J. Habermas; amaçların, çıkarların v.s. bilimsel araştırmalarda ve bilimsel bilginin ortaya konmasında önemli olduğunu söylüyor.

Hiç-bir bilimsel gelişme ve felsefî tartışma, târihsel arka-plânından yalıtılarak anlaşılamaz.

Darwin’in, Malthus’un “Nüfusun Prensipleri Üzerine” adlı kitabından etkilenerek Evrim Teorisini ortaya attığı söylenir. Yâni sosyâl bir olgudan hareketle bu teori üretilmiştir. Demek ki tüm teoriler sosyâl-ekonomik-felsefî olgulardan etkilenerek oluşturulmuşturlar. Orijinâl teoriler değildirler. Ön-bilginin yorumlanmasının sonucudurlar. Young gibi bâzı bilim-insanları Darwinizm’i Malthusçuluk ile eşitlemişlerdir. Târihçi John Greene, “doğal seleksiyon” fikrini ilk-olarak bir-birlerinden bağımsız şekilde dile getiren bilim-insanlarının (Spencer, Darwin ve Wallace), hep İngiltere’den aynı dönemde çıkmış olmasına dikkat çekmekte ve kendi sosyolojik ortamları ile kültürlerini, bu bilim-insanlarının, canlılar-dünyâsına yansıttığına bu olguyu delil göstermektedir. Dönemin etkili düşünürleri Malthus’a ve de hem onun üzerinden hem de doğrudan Darwin’e ve Wallace’a etki ettiler. Pozitivizme, kültürel evrime, iktisâda dâir fikirler; canlılar-dünyâsında, Evrim Teorisi’nde yansımalarını buldu. Tüm bu fikirler Evrim Teorisi’nin oluşumu kadar kabûlünde de etkili oldu.

Demek ki Dünyâ’nın ideolojisi değiştiğinde hayâta bakışı da değişiyor. Dolayısıyla görüşleri değişiyor. En uygun bakış ise Allah’ın sisteminde olur. Çünkü bu sistemde bir nevi “O’nun gözüyle bakma” vardır.

Karl Popper:

“Teorilerimiz, deneylerimizi öncelemekte ve bizim nereye nasıl baktığımızı belirlemektedir. Fakat bir-çok kişi bilimsel metodolojinin objektif olduğunu ve bilim-insanlarının olgulara “tabula rasa” bir zihinle (boş bir zihinle) yaklaştıklarını sanmaktadır. Üstelik bilim-insanlarının zihinlerinin endişelerle ve ön-yargılarla en çok dolu olduğu ve objektifliklerini muhafaza etmelerinin en zor olduğu alanlardan biri zihin felsefesidir” der.

Popper, teorinin gözlemi öncelediğine vurgu yapar. Neyin gözleneceği bile gözlemcinin belirlemesine bağlıdır. Bu da bizi, boş bir zihinle (tabula rasa) gözlemin yapılmadığı sonucuna götürür.

Bilim anlayışına göre önce hipotez ileri sürülür, sonra bu hipotezin doğru olup-olmadığını test etmek için gözlem ve deney yapılır. Aslında bu, felsefî bir önermenin test edilmesi ve paradigmaya/konjonktüre uygunsa çeşitli kanallarla telkinin yapılmasıdır. Bilim-adamlarının yaptığı şey, bir ön-inanışa delil yada “kılıf” bulmaktır. İlk-önce masa-başında bâzı işlemler ve düşünceler üretmek, sonra da bu düşüncelere uygun gözlem yapmaktır yaptıkları. Bu tür bir gözlem, ön-yargıyla yapılan bir gözlemdir. Ön-yargılarına uydurulacak bir gözlem.

Tayfun Er:

“Tezinizi gündelik hayattan ispatlayamazsanız o tez skolastik bir iddia olur” der.

Dindar bilim-adamlarına göre; “Tanrı kontrôlünde bir süreç” olunca hem Evrim Teorisi hem de Big-Bang Teorisi doğruluk kazanıyor. Gerek Evrim gerekse Big-Bang sürecinin Allah’ın kontrôlünde olması o şeyleri meşrû hâle mi getirir. Her türlü saçmalık “Allah’ın kontrôlünde” olsa meşrû hâle mi gelecek?.

Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açısından sorunlu olduğunu şu şekilde ifâde etmektedir:

“Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanılacak, şaşılacak bir durum vardır. Bir düşünce ki, bilimsel olduğunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elverişli olamıyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucuları, hayâtın başlangıcı ve gelişimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar. O hâlde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim-görüşü kişisel bir inanç meselesi olmalıdır”.

Margaret Macmillan:

“Her neslin kendi ön-yargıları ve ilgileri vardır” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Her-hangi bir şey hakkında ön-yargılı olanlar, hiç-bir zaman gerçeğe, doğruya, hakîkate ve iyiye ulaşamazlar. İdeolojik propaganda ve güdümleme yoluyla bilgi ya da inançlar, gerçek bilgi ve inanç değil, basma-kalıp alışkanlıklardır” der.

Hz. İbrâhim’in toplumu, ilm-i nücûmda (yıldız ilmi) ileri bir seviyedeydi ama bu, yıldızların ilâhlaşması sonucunu getirmişti. Hz. İbrâhim yıldızların zannettikleri gibi olmadığını söylediğinde ateşe atılmaya kadar vardırmışlardı işi. Allah’sız gözlemledikleri yıldızlar ilâhlaşmayla sona ermişti. Zâten Allah’sız incelenen her-şey sonunda put hâline gelir.

Ivan Illich:

Gerçekliğin kendisi insanın karar vermesine bağlı hâle gelmiştir” der.

                İnsanın kabûl ettiği şey doğru olarak tescil ediliyor. Meselâ Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettiği bilgisi doğru olan bir bilgi değil, “kabûl edilmiş” olan bir bilgidir, fakat aslında “on numara” bir yalandır. Çünkü daha önceden Amerika’da başkaları (Maya, İnka, Aztek uygarlıkları) vardı ve huzur içinde yaşıyorlardı. Fakat yalan daha câzip geldi. O yalan işlerine yarıyordu ve yarayacaktı. O şekilde kabûl etmek işlerine gelmiştir/geliyor.

İşte modern-bilim de finansörlerin dayattığı ve bilim-adamlarının da “kabûl ederek” resmîleştirdiği ideolojilerdir. Finansörler “karar” verdiler, bilim-adamları da “kabûl” ettiler ve “anlaşma” tamamlandı. Modern değer-yargıları bilim-adamlarına nasıl düşüneceğini öğretmiş ve kabûl ettirmiştir. Artık ne söylerlerse ve nasıl düşünürlerse-düşünsünler, o, modernizme tam-uygun olacaktır.

Kuantum felsefesine göre ölçülmek istenen şey, gözlemcinin görmek istediği şeye göre değişir. Kuantum teorisine göre, “atom-altı”nın parçacık mı dalgacık mı olduğuna karar veremiyorlar. Dalgacık (soyut) mu, parçacık (somut) mu olduğu, bilim-adamının (gözlemci) keyfine göre değişir. Onu nasıl tanımlamak isterse öyle olur. Tabi bu keyfî bir yargıdır.

Bilindiği gibi; Firavun’un sarayında kendisine çeşitli şekillerde yardımcı olan sihirbazlar vardı. Bu kişiler-sihirbazlar o devrin kimyâger/bilim-adamlarıydı. Firavun onların yeteneklerini/âsâlarını iyi kullanmaları karşısında onlara ayrıcalık tanıyordu. Bu ayrıcalıkların hatırına onlar da Firavun’un istediklerini (kulluk) yapıyorlardı. Aslında yaptıkları, halkı kandırmak için ortaya serdikleri bir çeşit düzenbazlıktı. Onlara tasmayı takmış olan Firavun istediğini yaptırıyordu sihirbazlara. İşte; “modern Firavun”ların modern kulları da benzer bir durum sergiliyorlar. Efendilerinin istekleri doğrultusunda “bilimsel sihirbazlıklar” (Big-Bang, Evrim Teorisi) yaparak halkın aldatılmasına neden oluyorlar.

Evrim Teorisi 1859 yılında değil de Meselâ 11. yada 12. yüzyıllarda ortaya atılsaydı hiç-bir etki göstermezdi ve yayılamazdı. Zâten müslümanlar içinden bunu söyleyenler olmuştu fakat o zamânın konjonktürü bu düşünceye uygun olmadığından o târihte fitne olamadı. Aynı şekilde Big-Bang Teorisi de aynı yıllarda etki gösteremezdi. Bu teoriler en nihâyetinde felsefî teorilerdir. Bilim-târihi aslında felsefî tartışmalar târihidir. O yüzden felsefî olarak her çağda ortaya atılabilirdi. Bu teoriler, ortaya atıldıkları çağdaki bilim-adamlarına “lâzım” olan teorilerdir. Çıkmazlarını ve farklı inançlarını bu şekilde bastırabildiler. Bu teorileri tampon olarak kullandılar. Eldeki malzemeye göre ev yaptılar.

Hangi bilim-anlayışında olduğunuz, yapılan bilimsel! açıklamaların hangisini seçtiğinizle alâkalıdır. Bu seçimi hangi ön-bilgiyle yaptığınız belirleyici etkendir. Meselâ apriori/ön-kabûl olarak Big-Bang Teorisi’ni doğru kabûl ettiğinizde, artık olguları da buna göre değerlendirmeye/yorumlamaya başlarsınız.

Bilindiği gibi Kur’ân’daki âyetleri bir-kaç farklı şekilde yorumlayabiliyoruz ve yorumlar tutarlı da olabiliyor yarı-tutarlı da. Bu yorumlamadaki fark, kelimeleri hangi anlamda alacağımızla ilgilidir. Kavli âyetleri yorumlama serbestimiz olduğu gibi kevnî (varlığa âit) âyetleri de yorumlama serbestimiz vardır. Kevni âyetler toplamı olan kâinâtı da farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Kâinâtın bize verdiği farklı seçeneklerden birini seçebiliriz. Yâni “seçmemize” göre farklı yorumlar yapılabilir. “Tek yorum” zorunluluğundan böylece kurtulabiliriz. Tabî ki yapılan yorumların içlerinden sâdece biri en doğru yorum olacaktır.

İnsan önce inanır, sonra argümanlar toplar ve üretir. İnanmadığı şeyi ne yapıp edin, ne kadar delil getirirseniz getirin kabûl etmeyecektir. İnanmayacak olana delil yetmez. Bir-çok teori daha ortaya atılabilir ve bu “bilimsel!  olarak desteklenebilir. Bu insanların isteklerine ve hayâl-güçlerine kalmış bir şeydir. Karl Popper’ın da dikkat çektiği gibi; teorilerimiz, deneylerimizi öncelemekte ve bizim nereye nasıl baktığımızı belirlemektedir.

Dîni arkaya atan bilim-adamları, kâinâtı yaratılmış olarak değil de yaratıcı olarak gördükleri için doğru bir sonuca ulaşamıyorlar. Eğer kâinâtı yaratıcı olarak değil de, yaratılmış olarak görselerdi, evreni bütün yaratılmış olan varlıklar için geçerli olan kurallara (sünnetullah) göre yorumlayacakları için doğru sonuca ulaşmaları zor olmayacaktı.

Kuramlar, deneyler, düşünceler vs. belli bir amaç doğrultusunda ortaya atılır ve geliştirilirler. Yâni ön-kabûlden sonra eyleme geçilir. İşte sorun, bu ön-kabûlün neye göre olduğudur. Bu ön-kabûlün oluşmasında çeşitli unsurlar/etkiler vardır. Hattâ tüketim-biçimi bile bunu belirler. Yâni temelde bilim değil, bir inanış, düşünüş vardır. Önemli olan bu inanış/düşünüşün kâinâtın kendisiyle uyumlu olup-olmamasıdır. Ben diyorum ki, modern-bilim mü’min kâinat ile uyumlu değildir. Çünkü, evrenle mutlak-uyumlu olan vahiyle/Kur’ân’la uyumlu değildir. Vahiyle kâinât bire-bir uyumlu olduğu için, ön-görülen düşüncenin de vahiyle uyumlu olması gerekir.

Câbiri; Bilimsellik iddiasıyla çok sayıda teorinin ortaya çıktığını, aslında bunların, bilimi kendi ideolojik gerçeklerine maske olarak kullanıp, bilimsel nesnelliğin arkasına sığındığına dikkat çeker.

Alain Touraine de, modernizmin en önemli özelliklerinden birinin, toplumda, Tanrı’nın yerine bilimi yerleştirmeye çalışması olduğunu söylemiştir.

Yûsuf Özkan Özburun:

“Her çağın bir bilim telâkkisi var. Hattâ o çağın içinde de değişebiliyor bu. Siz hangi telâkkiyi, hangi kalıpları kabûl ederseniz, hangi temel esaslardan hareketle yürürseniz ona göre bir deney/gözlem/bilim anlayışına varırsınız” der.

Bilim, zamânın telâkkisine göre şekillenir. Zamânın en ünlü ama yanlış teorileri olan Big-Bang ve Evrim Teorileri “zamânın telâkkisi”dir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016












Devamını Oku »