7 Aralık 2022 Çarşamba

Vahyi “Olmasa Da Olur” Olarak Görmek Yada Akla Tapmak

 

“Ey îman edenler!; size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kâlbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız. Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (cezâ ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır” (Enfâl 24-25).

 

Allah’ın varlığa müdâhalesi “sünnetullah” denen yasalarla olur. Bu yasalar kâinatın tümünde; Dünyâ’da, doğada, bitkilerde, hayvanlarda ve insanın fizîki tarafında hâkim olduğu gibi, insanlar arasında; sosyâl, kültürel, ekonomik, siyâsî, hukûkî, kânûnî, askerî vs. her alanda da hâkim olmalıdır. Zîrâ insanlar arasında da, tüm kâinatta ve doğada olduğu gibi bir nizâma ve düzene ancak bu şekilde kavuşulabilir ki, zâten bunun başka da bir yolu yoktur. Allah göklere olduğu gibi yeryüzüne ve insanlara yâni tüm âleme “İslâm” ile hâkim olmak ister ki tevhid ancak böyle sağlanabilir ve hak-hakîkat, adâlet-eşitlik, merhâmet-vicdan, mutluluk-huzûr ve nizam-düzen ancak ve ancak İslâm ile kurulabilir ve devâm ettirilebilir. Bunun başka hiç-bir yolu yoktur ve hiç-bir zaman da olmamıştır.

 

Lâkin gelin-görün ki târih boyunca -samîmi mü’minler hâriç- insanlar, şeytanın etkisine açık oldukları, kışkırtılmaya ve ayartılmaya çok müsâit olan bir nefse sâhip oldukları ve tâğutlar ve onların beşerî sistemleri tarafından ağır bir kuşatma ve baskı altında kaldıkları için Allah’ın sistemi olan sünnetullahı ve İslâm’ı merkeze almamışlar, vahye göre hareket etmemişler, peygamberleri örnek edinmemişler ve sonuçta da adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, küfür, şirk, zulüm, merhâmetsizlik, vicdansızlık ve şerefsizlik Dünyâ’ya çoğunlukla hâkim olmuştur. Zîrâ insanlar vahyi kabûl ediyor görünseler de hayatlarının merkezine almamışlar ve tâvizsiz bir şekilde vahiy-merkezli yaşamamışlar ve yaşamamaktadırlar. Çünkü vahyi “olmasa da olur” görmüşler ve vahiy yerine şeytan, nefs ve tâğutlar tarafından kışkırtılmış ve saptırılmış akıllarına yâni insana yâni beşere yâni maddî olana uymuşlar ve hattâ tapmışlardır-tapınmaktadırlar. Vahyi olmasa da olur olarak görmek mutlakâ akla tapmakla sonuçlanır yada akla tapmak, vahyi hayâtın merkezinden çıkarmayı gerektirir. Çünkü akıl ancak vahyin yönlendirmesinde ve kontrôlünde olursa iyiye yönelir ve doğru kullanılabilir.  

 

Vahyi “olmasa da olur” olarak gördükleri için akıllarına tapanlar şunu söyleyebilmektedirler: “Dînî olan aynı zamanda aklî ve ahlâkî olandır. İnsan, aklı ve sezgileriyle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırt edebilme yeteneğindedir. Bu sezgisel yetenek Kur’ân’da ‘ilham’ olarak adlandırılmaktadır. Allah insanın özüne neyin iyi neyin de kötü olduğunu bilme yetisi yerleştirmiştir”. Böylece zımnen; “akıl yeter, vahiy olmasa bile olur” demekte yada vahyi sâdece bir idrâk ve ahlâk hareketi olarak görmektedirler.

 

Mu’tezile ve Hanefi/Mâturîdî akım, akla kanımca değerinden fazla önem vererek vahyi baskı altına almış ve vahyin önemini blôke etmiştir. Akıl ile vahyi aynılaştırmak ve eşitlemek düşüncesi, bir zaman sonra vahyi “olmasa da olur” durumuna düşürür yada akıldan sonra ikinci plâna iter. En azından vahiy ile aklı eşitlemek isteyerek vahyin önemini ve üstünlüğünü azaltırlar. Hâlbuki vahiy Allah’tan, akletmek ise beşerdendir. Allah’tan olan sınırsız iken, beşerî olan mecbûren sınırlı olacağından dolayı aklın vahiyden üstün olması yada vahiy ile eşitlenmesi zinhar mümkün değildir. Fakat akla gereğinden fazla değer verenler ve hattâ akla tapanlar, vahyi de aklın bir ürünü ve sonucu olarak görmek istemektedirler. Bu da aklı vahiyden üstün yada eşit duruma getirmektedir.

 

Vahiy akıl-dışı değil ama akıl-üstü olduğu için sâdece akla değil, kâlbe ve rûha da hitâp eder. İşte bu hitâbı duyan kişi o zaman vazgeçer vazgeçilmesi gerekenlerden ve  o zaman yapmaya başlar yapılması gerekenleri. Aklı ile olayı tam kavrayamadığı için yapması ve vazgeçmesi gereken şeyleri tam olarak idrâk edemeyen akıl, bu nedenle vahye muhtaçtır. Aklına tapanlar ise, vahyin sâdece irâdeyi ve ahlâkı arttırarak akla yardım ettiğini söyleyerek şöyle derler:

 

“İnsan, Allah’ı bilmeden önce, neyin iyi ve kötü olduğunu bilir. Bu bilgisine dayanarak da Allah’ı bilmenin iyiliğine ve gerekliliğine hükmeder. Pekiyi insanın bu bilme yeteneği, onun vahye ihtiyâcı olmadığı anlamına gelir mi?. Hayır!. Zîrâ vahyin amacı insanın iyiyi yada kötüyü bilmesini sağlamak değildir. İnsanın neyin iyi yada kötü olduğunu bildiğini vahiy zâten kabûl etmektedir. Ama iyi olarak bildiğini yapmadığını, kötü olarak bildiklerinin de ardına düştüğünü gördüğü için, bu sürüklenmenin kaynağı durumundaki irâdeyi muhâtap alır ve onu eğitmeyi amaçlar. O-hâlde vahyin amacı bir irâde eğitimidir ve yapıları gereği insanlar böyle bir eğitime her hâlleriyle muhtaçtırlar”.

 

Vahyi, “bilmenin öznesi” değil, ahlâkı ve irâdeyi yönlendiren şey olarak görüyorlar. Böyle olunca da “vahyin ilâhî kaynaklı olması gerekmiyor” düşüncesi açığa çıkıyor. Oysa Peygamberimiz muhteşem bir ahlâka sâhip olmasına ve herkesin bunu kabûl etmesine rağmen, toplumdaki ahlâksızlığın, haksızlığın, vicdansızlığın, merhâmetsizliğin, şirkin, küfrün ve zulmün nasıl bertarâf edilip de hakkın ve hakîkatin nasıl ortaya konabileceğini bilemiyordu ve bu konuda çâresiz durumdaydı:

 

“Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?. Ve seni yol bilmez iken doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duhâ 5-7).

 

“Onlara âyetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: ‘Bundan başka bir Kur’ân getir veyâ onu değiştir’. De ki: ‘Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyân edersem, gerçekten ben, büyük günün azâbından korkarım’. De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?’. Allah’a karşı yalan uydurup iftirâ düzenden ve O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir?. Şüphesiz O, suçlu-günahkârları kurtuluşa erdirmez” (Yûnus 15-17).

 

Oysa el-emîn olmak bunu bilmeyi gerektirir aklına tapanların söylediklerine göre. Ne yapılması gerektiğini bilmek muhteşem bir ahlâka sâhip olan Peygamberimiz’e değil de aklını ilahlaştıranlara mı yakışır?.

 

Vahyi olmasa da olur olarak görenlerin ve akla tapanların söyledikleri şeyler, dîni vicdanlara ve ahlâka indirgemek ve de İslâm’ı “sâdece din” zannetmektir. Oysa İslâm kişinin iç-âlemini inşâ ettikten sonra hayâtın tüm alanlarında ve mekânlarında yâni her alanda ve her konuda hâkim olmak ister. İslâm’ı dîne, kâlplere, vicdanlara, ahlâka ve dört duvar arasına hapsettiğinizde, Dünyâ’nın ve dünyevî işlerin ilahlığını akla vermek durumunda kalırsınız ve Allah “sâdece göklerin ilahı ve rabbi” olurken, akıl da yeryüzünün rabbi olur. Şirk, küfür ve zulüm işte budur. Tevhidin parçalanması, Allah’ın göklerde tek ilah olduğu gibi yeryüzünde de tek ilah olmaması durumudur.

 

Aklına tapanların vahyi olmasa da olur olarak gördüklerinin delili; “vahiy insanın akıl ve tecrübesinden bütünüyle farklı olarak hayâtına tepeden inen buyurgan bir kaynak değildir” demeleri ve vahiy yerine akla aşırı vurgu yaparak aklı ilahlaştırmış olmalarıdır. Oysa İslâm elbette “tepeden inme”dir, zîrâ İslâm devrimci bir din’dir. Kişide ve toplumda inkılap yapar ve hayâtı baştan-sona düzeltmeye ve değiştirip dönüştürmeye çalışır.

 

Akla tapanlar, vahyin aklı yönlendirdiği ve yönettiğini düşünmeden, vahyin ancak akıl ile birlikte hakkı ortaya koyabileceğini söylerler. Yâni “vahiy hakkı ve hakîkati tek-başına ortaya koyup da hâkim olamaz” demeye getirirler. Oysa vahiy hakîkatin kaynağıdır ve akıl da ancak vahye göre hareket ettiğinde hakka göre hareket etmiş olur ve doğru yolu bulur. Aksi-hâlde sapmaktan ve bâtıla doğru meyletmekten kurtulamaz.

 

Vahyin olmadığı yada kâle alınmayıp hesâba katılmadığı zamanlarda her türlü adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, sapkınlık ve sapıklık, şirk, küfür, zulüm ve melânet ortaya çıkar ve çoğunluk tarafından işlenir. Bu günümüzde, tüm günahların alabildiğine işlendiği bir günah borsasına dönüşmüş olan modern dünyâda apaçık görülen bir gerçektir. Ancak vahiy bunu tersine çevirebilir. Akıl ise vahiy-merkezli olmadığında mevcut olan şeyleri mantıklı bulabilir. Nitekim Allah fâizi, zinâyı, içkiyi, uyuşturucuyu haram ve günah olarak yasaklarken, akıl bunların meşrûluğuna dâir yorumlar yapabilmekte ve faydasından bahsedebilmektedir. İnsanların bir-çoğu da bu yorumları mantıklı bularak akıllarına tapar ve vahiyden uzaklaşır.

 

“Vahiy olmasa da olur” anlamına gelen, “insan aklıyla tüm iyiliği ve kötülüğü bilir” demek, insanın yaptığı şeylerin aslında hep iyi olduğunu söylemek demektir ki bu Türk-İslâm yada Anadolu müslümanlığının görüşüdür. Çünkü akıl bu kişiler tarafından “hiç-bir zaman yanılmaz bir cevher” olarak görülüp kabûl edilmektedir.

 

Din tamamlanmıştır ve emredilenler tam olarak gerçekleştirilememiş olsa da söylenen söylenmiştir ve kayıt altına alınmıştır. Dîni yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Vahiy söyleyeceğini hem en kâmil anlamda söylemiş hem de örnek alınabilecek “en güzel örneklik” tam olarak ortaya konmuştur. Artık insanlar tüm zamanlarda ve mekânlarda vahye ve güzel örnekliğe uygun ve aykırı düşmeyecek şekilde düşünmek, konuşmak, yazmak ve eylemek ile mükelleftirler. Aksi-hâlde akıllarını ilahlaştırıp tapmak ve her dönemde şeytan, nefis ve tâğutlar tarafından kışkırtılmış, yoldan çıkarılmış ve yozlaşmış akıllarıyla “yeni bir din”den bahsetmek zorunda kalacaklardır. Bu dîni elbette zamânın konjonktürü, reel-politik ve arzular, istekler, hazlar, hevâ ve heves belirleyecektir. Modernizm belirleyecektir. Böylece aslında zamâna ve mevcuda tapmak kaçınılmaz olacaktır.

 

Şu da var ki aslında “akıl” diye bir şey yoktur ve “akletmek” vardır. İnsanın rûhundan kaynaklanan bir akletme yetisi vardır ve kişi bu akletmeyi ya şeytana, nefsine, arzularına, ihtiraslarına ve tâğutlara göre; yada Allah’a, âhirete, gayba, vahye, Kur’ân’a, Peygamber’e yâni İslâm’a göre yapar. Zâten akletmek vahye göre yapılmadığında ortaya sapıklıktan başka bir şey çıkmaz. İyi gibi görülenler bile kısa zaman sonra zarar vermeye başlar. Akla tapan ve aklı ve insanı ilahlaştıran modernizmin Dünyâ’yı ifsâd etmesinin nedeni budur.

 

Akıl, sanıldığı gibi “evrensel doğrulara ve ahlâkî olana” ulaşamaz. Zîrâ akıl sınırlıdır, bu yüzden çapı ve çabası evrensel olmaya ve evrenseli bilmeye yetmez. Bu nedenle vahye muhtaçtır. Zâten akıl, vahiy yol göstermedikçe bırakın evrensel olmayı, “yerel” bile olamaz.

 

Vahyi olmasa da olur olarak görenler ve sonuç olarak mecbûren akla tapanlar, aklı temele ve merkeze aldıkları için mecbûren peygamberlerin ortaya koyduğu vahiy-merkezli geleneği ve Sünnet’i dışlarlar. Böylece aklın belirlediklerinin, vahyin bildirdiklerini ve peygamberlerin örnekliğini neshedeceğini söylemiş oluyorlar.

 

Dünyâ’nın ve tüm varlığın formatı gereği insanların karşılaşabileceği olaylar ve olgular belli bir sınırda olmak zorundadır. Başka zamanlarda farklı görünümler olsa da temel ilkeler ve yaşama-şekilleri ve yapılan doğrular ve yanlışlar değişmez. Azapla cezâlandırılan kavimlere bakıldığında aynı yanlışları yaptıkları görüldüğü gibi peygamberler de onları hep aynı şekilde uyarmışlardır. Hiç-bir zamanda ve hiç-bir mekânda, daha önce görülmemiş, duyulmamış ve ne yapılacağı bilinemez olaylar ve olgular ortaya çıkmamıştır ve çıkacak değildir. Hiç-bir zaman sonsuz olay ve olgular ortaya çıkmayacaktır ve hep benzer olaylar ve olgular yaşanacaktır. Kâinâtın, Dünyâ’nın ve insanın yapısı ve karakteri bellidir ve bu yapı ve karakter hiç değişmeyecektir. Öyleyse insanların olaylara ve olgulara karşı vereceği tepki de temelde aynı olacak ve sâdece görünümde farklılaşmalar olacaktır. İnsanlar yine aynı günahları işleyecek, aynı tevbeleri edecektir. Dolayısıyla “yeni” diye bir şey yoktur fakat “yeniden” vardır. En son inen vahiy olan Kur’ân ve Peygamberimiz ile ortaya konan hayat-şekli, olaylar ve olgular, Dünyâ’da insanların yaşayabilecekleri özet ve muhtasar hayat-şekli, olaylar ve uygulamalar olacaktır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da ortaya çıkacak olan olaylar ve olgular, daha önce benzerleri yaşanmış ve görülmüş olan benzer olaylar ve olgular olacaktır. Bu nedenle Kur’ân’ın bildirileri tüm zamanlara ve mekânlara aynı reçeteyi verecek ve Peygamberimiz’in güzel örnekliği tüm zamanlarda ve mekânlarda geçerli ve bağlayıcı olacaktır. Peygamberlerin ortaya koydukları gelenek ve örneklik, eğer yeni zamanlarda geçerliliğini yitirecekse, o zaman onlara inen vahiyler de yeni zamanlarda çalışmayacak ve geçerliliğini yitirecektir. Zîrâ peygamberlerin, Allah’ın kontrôlünde ve onaylamasıyla, zaman-zaman da düzelterek ortaya koydukları vahiy-merkezli en güzel örnekliklerdir. Hem vahiyden daha üstün bir dayanağın ortaya konulup uygulanması mümkün değildir, hem de “güzel örneklik”ten daha üstün bir örnekliğin ortaya konulması mümkün değildir. Hele aklın bunu yapabilmesi söz-konusu bile değildir.

 

İnsan, modernlerin sandığı gibi ilkellikten modernliğe doğru giden bir varlık değildir. İnsan hiç-bir zaman ilkel bir varlık olmamıştır. İlk insan ilk peygamberdir. Bu nedenle Allah’ın ilk insana gönderdiği vahiy ile son Peygamber’e gönderdiği vahiy arasında gelişmişlik farkı olmaz. Târihte, “ilerleme” diye bir şey yoktur, dönüşüm vardır ve dönüşüm gerçekleşene kadar olan bir değişim vardır.

 

Modernizmi “insanlığın geldiği son sınır” ve “en ileri nokta” olarak gören modernistlerin, “Arap insanının ve toplumunun (daha genel anlamda, geçmişte yaşamış hiç-bir insan ve toplumun) bütün insan ve toplum gerçekliklerine kaynaklık etmesi mümkün değildir” demelerinin bir anlamı yoktur. Son vahiy ve son Peygamber’in ortaya koyduğu referans tüm zamanlar ve mekânlar için bağlayıcıdır ve geçerlidir. Zîrâ din tamamlanmıştır ve “yepyeni” bir ilâveye gerek yoktur. Tüm yeni zamanlarda da yine vahiy-merkezli ve güzel örneklik üzerinden mevcut sorulara ve sorunlara cevap verilebilecektir.

 

Vahiy ne zaman indiyse ve peygamber örnekliği ile en ideâl şekilde ortaya konduysa, o târih örnek bir târih olur ve bu nedenle de bağlayıcıdır.

 

Dünyâ cennet olmadığı için “en son ideâle ulaşma” diye bir şey yoktur ve bu nedenle de “önceki nesillerin yaptıkları sâdece kendi zamanlarının ideâlleridir ve herkes kendi çağının ideâlini ortaya koymaya çalışmalıdır ve genel ideâle doğru gidilmelidir” düşüncesi yanlıştır, boştur. Zîrâ Dünyâ’nın ve kâinâtın maddî varlığı, formatı ve yapısı gereği öyle hayâli bir ideâl yoktur, olamaz. O en üst ideâl ancak cennette olur-olacaktır. Bu nedenle de insanın ulaşabileceği en üst ideâl, tüm zamanlar ve mekânlar için bağlayıcı olan vahiy bildirisi ve peygamber örneklikleridir. Vahiy sâdece evrensel değerleri değil, ebedî hükümleri de içerir. Akıl ise, yeni zamanlarda yeni hükümler üretmekle değil, ebedî hükümleri yeni ve tüm zamanlarda uygulamakla mükelleftir. Zâten akıl “evrensel hükümler ve değerler üretmek için” değil, zâten en ideâl şekilde ortaya konmuş olan evrensel hükümleri ve değerleri uygulamak için vardır. Akıl, hüküm koyma aşamasında değil, hükümleri uygulama aşamasında çalışabilir. Hükümler vahiy ile belirlenmiş evrensel hükümler olmadığında, beşer tarafından belirlenen bâtıl hükümler olur.

 

Aklını ilahlaştırıp tapanlar, her ne kadar söylemek istemeseler yada dolaylı yönden söyleseler de, “vahiy olmasa da olur” düşüncesindedirler. Bunu modernizmin etkisiyle ve baskısıyla yapmaktadırlar. Bu baskı ve etki onların modernizme râm ve meftûn olmalarıyla sonuçlanmıştır. Artık hayatlarının merkezinde vahiy değil modernizm hâkim olduğu için, Kur’ân’ı ve İslâm’ı da modernizmin nesnesi yapmaya çalışmaktadırlar.

 

Vahyi olmasa da olur olarak görenler ve bu nedenle de mecbûren akıllarını ilahlaştırıp tapanlar, meselâ bir tuş olsa ve o tuşa basıldığında, insanların akıllarından, kütüphânelerden, kitaplardan, elektronik ortamdan vs. her-şeyden tüm vahiy ve Kur’ân silinse, tüm İslâm ve peygamberler târihi bir-anda yok olsa bile “insanın aklıyla yine de hakkı ve hakîkati bulabileceğini” söylerler. Bu da vahyi olmasa da olur görmek anlamına gelir. Bu düşünce elbette onların akıllarının çok iyi çalışmasından, vicdanlarının ve ahlâklarının çok güçlü olmasından değil, hayrân, meftûn ve râm oldukları Aydınlanma zihniyeti, Modernizm’in ağır baskısı ve kuşatması, oryantâlistlere olan aşırı sevgi, saygı ve bağlılık, geleneğe, doğu’lulara ve Araplara olan düşmanlık ve de düşüncelerini ve zihniyetlerini oluşturan (başta fitnenin merkezi durumundaki Ankara İlâhiyat olmak üzere) okudukları okullar, aldıkları beşerî, lâik, seküler merkezli eğitim ve “dinlerini İslâm düşmanlarından öğrenmiş olmaları”dır. Bu kişilerin birer sapık olduklarının farkında olmamaları yada bunu kabûl etmemelerinin nedeni budur. Şeytan bu kişilerle eğlenmekte ve billur geçmektedir vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

30 Kasım 2022 Çarşamba

Din Mi Topluma Uymalı, Toplum Mu Dîne Uymalı?

 

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

Kadim sorun, yeryüzünde “belirleyici”nin kim ve ne olacağı sorunudur. Belirleyici Allah ve din mi olacak, yoksa insan ve toplum mu olacak?. İşte insanlık târihi bunun tartışmasının ve savaşımının târihidir.

 

Aslında bu sorunun cevâbı çok basittir: Yaratıcı kim ise, belirleyici olan da, uyulacak olan da o olmalıdır. Nasıl ki tüm kâinatta tüm hareket ve işleyiş mükemmel döngüsünü yaratıcısı olan Allah’a borçluysa, Güneş Sistemi, Dünya, bitki örtüsü, canlılar-cansızlar, hayvanlar ve insanların fizîkî yapıları tam da Allah’ın belirlemiş olduğuna göre hareket ediyorsa ve böyle olması en iyisiyse; insanlar arasındaki sosyâl, kültürel, toplumsal, ekonomik, kânûnî, hukûkî, askerî, siyâsî vs. tüm işler de yine ancak Allah belirlediğinde en iyisi olur. O-hâlde uyulması ve belirleyici olması gereken şey elbette Allah ve din olmalıdır. Aksi-hâlde Dünyâ bir zindan olurken, âhiret de azap yurdu olur.

 

Kadim sorun, “insanı ve toplumu, -tüm kâinâtı ve doğayı yönettiği gibi- Allah mı yönetecek, yoksa insan/beşer mi yönetecek” sorunudur. Aslında târihe baktığımızda ne zaman ki belirleyici olan Allah ve din olmuş ise işler yoluna girmiş, fakat belirleyici olan ve uyulan, beşer-insan ve toplum olmuşsa işler sarpa sarmıştır. Târih boyunca insanlar daha çok, beşer-merkezli oldukları için, Dünyâ’da genelde bir düzensizlik, nizamsızlık ve karmaşa ola-gelmiştir ve küçük bir azınlık dışında insanların geneli sıkıntılı bir hayat yaşamıştır-yaşamaktadır. “Allah’tan gelene yapacak bir şer yok”, “yalan Dünyâ”, “kahpe felek”, “ölsem de kurtulsam” gibi sözler hep bu nedenle edilmiştir-edilmektedir.

 

Allah’ın hükmü sâdece “fert” noktasında değil, “toplum” ve “devlet” noktasında da geçerlidir. İslâm sâdece iç-âlemlere nizam veren bir din değildir. İslâm, iç-âlemleri inşâ ettikten sonra dış-âlemi yâni hayâtın her alanını da inşâ etmek ve hayâtın her alanına hâkim olmak isteyen bir din’dir. İslâm, bir devlet ve toplum nizâmıdır. Toplumları medenî, (yâni dînî yapan), salt akıllar değil, “din”dir. Din olmadığında “uygarlık” adı altında vahşîlik hüküm sürer. Meselâ ekonomik sistem vahşî kapitâlizm şeklinde işler. Akıl ise ancak din-merkezli çalıştırıldığında ve işletildiğinde iyiye ulaşılabilir.

 

En “modern” ve -sözde- en “ileri” toplumlar, dinden en çok tâviz vermiş olan toplumlardır. Allah’tan kopuk modernizm “en ideâl toplum düzeni” olarak sunulur ve her-şey buna göre düzenlenmek istenir. Tek düzenleyici bu olur. Belirleyici olan din değil de toplum olduğunda, orada Allahsız düşünceler, ideolojiler ve sistemler hâkim konuma gelir. Meselâ Allah’ı ve dîni hiç hesâba katmayan lâik, seküler, demokratik, kapitâlist, liberâl, komünist, sosyâlist, feminist, emperyâl modern sistemler hep beşerî-toplumsal sistemler olarak ortaya çıkar. Allah’a kul olmaktan imtinâ eden toplumların, beşeri-toplumsal sistemlerden birine yamanmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur. Oysa Allah’tan bağımsız olan şeyin iyi ve ideâl olması imkânsızdır.

 

İslâm toplumlarında, ideâl olanı arayıp gerçekleştirmektense, mevcut olan’ı “normâl” ve “makbûl” sayma alışkanlığı oluştu. Merkeze Allah ve din değil, beşer ve toplum alınmaya başladı. Bu bağlamda Kur’ân, “toplumun kabûlleri”ne göre yorumlanarak tahrif ve tahrip ediliyor. Kişisel ve toplumsal şartları değiştirmeyi düşünmeden okunan Kur’ân, ancak tâğutlara alan açıyor.

 

Belirleyici olan “Allah ve din” olduğunda, her-şeyi olduğu gibi toplumu da onlar belirler. Fakat belirleyici olan “toplum” olduğunda, dîni de toplum belirlemeye başlar ve nefse tam uygun bambaşka bir din ortaya çıkar. İşin ilginç yanı, dîni toplumun belirlemesinin yanlış olmadığını savunanlar vardır. Fakat eğer toplum dîni de belirleyebilecek kapasiteye sâhipse, o zaman dîne gerek yoktur demektir. Zâten beşerî-toplumsal ideolojilere göre “aşkın bir hakîkat” olmadığı için dîni insan ve toplum belirlemelidir. Tabi bu hiç-bir zaman iyi olmaz ve belirlenen ve uyulan o din ancak şeytana, nefse ve tâğutlara alan açar. Bu nedenle toplum, dîni değil, din, toplumu belirlemelidir ve topluma değil, dîne uyulmalıdır. Zâten din, toplumu belirlemek ve toplum tarafından uyulması için gelmiştir.

 

İslâm’a göre yaşamayan toplumların kaderini, “küresel sermâyedarlar (bankalar)” belirler. Dolayısıyla “toplum belirler” demek, “suyun başını tutmuş olanların belirlemesi” demektir. Şeytanın uşakları aslında hiç-bir zaman bireyin yada toplumun belirlemesine izin vermez. Bu nedenle toplum belirlesin ve topluma uyulsun sözleri sâdece laftan ibârettir. Câhil toplumları kontrôl etmek için dâima yeni mitolojilere ihtiyaç duyulur. Her grup ve devlet, kendi mitolojisini uydurarak varlığını devâm ettirir. Parlamenter-demokratik sistemlerde yasaları, toplumun en ehliyet ve liyâkat sâhibi olanları değil; en “uyanık-kurnaz” olanları ve zenginleri yapar. Tâğutların istediklerini yapabilmelerinin ilk ve kesin şartı, toplumun ahlâken bozulmuş ve dirâyetsiz olmasıdır. İşte böyle sömürgeleştirilen halklar/toplumlar, bir-süre sonra sömürgecilerin kural, kültür ve yasalarını benimsemeye başlarlar. Bir-süre daha geçince de artık o kural, kültür ve yasaları büyük bir aşk ile sevip, o kural, kültür ve yasalara din gibi sâhip çıkmaya başlarlar. Öyle ki, bu uğurda canlarını bile verebilirler. Sömürü uzayınca, sömürülen sömüreni “üstün” görmeye başlar. Artık belirleyenler ve uyulanlar işte bu üstün görülenler olur.

 

Toplumun geneli (ekser-un nas) câhildir ve zanna göre hareket eder. Bu nedenle din’den kopuk olan topluma uymak insanı bâtıla ve sapkınlığa sürükler. Bâtıl toplumların genel özellikleri tüm zamanlarda aynı olmuştur. Onlar her zaman Allah’ı hesap-dışı tutmanın ve toplum adı altında kendilerinin belirleyici olmasının gayretindedirler.

 

Allah’ın, dînin ve peygamberlerin, bizzat yada misyonu ile (sünnet) yokluğunda mutlakâ çeşitli putlar ve sapkınlıklar ortaya çıkar. Hz. Mûsâ, toplumundan bir süreliğine ayrıldığında bile hemen “buzağı putu”nu peydahlayıvermişlerdi.

 

Din topluma uydukça ve toplum tarafından belirlendikçe değişir durur ve en sonunda da tahrif olur ve aslîyetini kaybederek absürdleşir. Oysa toplum dîne uydukça her-şey düzene girer ve insanlar da sapmaktan ve sapıtmaktan korunur. Toplum belirlediğinde din toplumun nesnesi olur, fakat din belirlediğinde insan, Allah’ın iyi bir kulu ve varlığın öznesi olur.

 

Tek hak din olan İslâm’ı hiç-bir insan şekillendirilemez ve belirleyemez. Bâtıl dinler ise “insanlar tarafından belirlendiği için” bâtıldırlar. Allah’ın ve dînin belirlediği “hak”, beşerin-toplumun belirlediği ise bâtıl olur. O-hâlde Allah ve din belirlediğinde uyulan şey “hak” olurken, beşer ve toplum belirlediğinde uyulan şey bâtıl olur.

 

İnancı tanımlama yetkisi birey yada toplumda değil, dînin kendisinde yâni Allah’tadır. Allah nasıl diyorsa, din nasıl diyorsa, Kur’ân nasıl demişse ve Peygamber nasıl yapmışsa öyledir ve belirleyici olan da uyulması gereken de budur. Yoksa din; insanın arzularına, zanlarına, isteklerine ve ihtiraslarına göre belirlenecek değildir ki zâten şirk ve küfür, belirleyicinin Allah ve din yerine beşler ve toplum olmasıdır.

 

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?. Oysa O, size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu-hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!. Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adâlet bakımından da tastamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek (kimse) yoktur. O, işitendir, bilendir” (En-âm 114-115).

 

“Meşrûiyeti Hak’tan almak”, “meşrûiyeti halktan almak”tan üstündür. O-hâlde Hak halka değil, halk Hak’ka dayanmalı ve O’na uymalıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nîsan 2022

 

 

Devamını Oku »

25 Kasım 2022 Cuma

İslâm’da Maaş Oranları

 

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

 

“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur. Şüphesiz kendi emeği (veyâ çabası) görülecektir. Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir” (Necm 39-41).

 

Paranın dağılımında büyük haksızlıklar varken insanların gerçekte eşit haklara sâhip olabilecekleri düşünülemez.

 

İslâm’da hem maddî hem de mânevî kazanç, kişinin çalışmasına ve çabasına bağlıdır, yâni önemli olan emektir. Verilen emek, değeri belirler. Fakat bir Allah’sızlık uygarlığı olan modernizmde değer, modern bilgiye sâhip olmakla ve modernizme göre hareket etmeye göre belirleniyor. Buna göre, modernizmin kurallarına uymayanlar, ne kadar çabalarlarsa-çabalasınlar istediklerine ulaşamazlar ve cezâlandırılırlar. Modernizmi yudum-yudum içmiş olanlar ise bu cezâlandırmaya ses çıkarmazlar ve hattâ -işlerine geldiği ve sistemin bozulmasını istemedikleri için- bu cezâyı “yerinde bir cezâ” olarak görürler.

 

Allah her doğan kişinin rızık garantisini verdiğinden dolayı, İslâm’da nüfus sayısı da önemlidir ve belirleyicidir. Bu nedenle nüfus sayısı fazla olan kişiler, fazladan bir gelir almalıdırlar. Hattâ duruma göre nüfus sayısı fazla olan kişilerin maaşları, ne iş yaptığına bakılmaksızın fazla olmalıdır. “Niye fazla çocuk yapmış” sözü her zaman geçerli olmaz ve belki de kişinin hanımının yaptığı üçüncü doğumda üçüz, dördüz ve hattâ beşiz doğum olmuş olabilir ve böylece doğal bir nüfus fazlalığı ortaya çıkabilir.

 

Bir araştırmaya göre doğa, hiç çalışılmasa bile kişi başına 800 dolar değer üretiyor. Yâni, yağmur yağıyor, Güneş açıyor, ısı ve ışık oluşuyor, otlar-bitkiler büyüyor, hayvanlar çoğalıyor, denizde balıklar vâr oluyor, madenler oluşuyor vs. Hem de bunlar Allah tarafından garantilidir. Ne biter ne de eksilir. Hava bedâva, su bedâva, ısı ve ışık bedâva, yenebilecek hayvanlar bedâva, bitkiler bedâva, barınma yerleri (meselâ mağaralar) bedâva. Bize sâdece tutmak ve toplamak kalıyor. Bu nedenle gelir eşitsizliğinin, açlığın, yoksulluğun-fakirliğin asıl nedeni Dünyâ’daki rızıkların yetersizliği değil, adâletsiz/eşitsiz bir gelir/değer dağılımıdır. Yeryüzünün en derin uçurumu, “zengin ile fakir arasındaki gelir uçurumu”dur.

 

Modern insan, yaratılmış varlığın muhteşem düzenine bakarak “maaşallah” diyeceğine, üstün yaşama kavuşmak ihtirasıyla “maaş-Allah” diyor. Sürekli olarak maaşının arttırılmasını ve başkalarından daha yüksek olmasını istiyor. Oysa Allah, bir-şekilde maddî eşitliğin bozulduğu yerde eşitliğin yeniden sağlanması için devrimsel anlamda emirler verir:

 

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

 

Yâni zekat ve infâk, oluşan uçurumun giderilmesi ve bozulan maddî eşitliğin sağlanması içindir. Allah, müslümanlar Mekke’deyken aralarındaki maddî eşitsizliği infâk ve paylaşım ile dengelerken, Medîne’de ise zâten belli bir sistem kurarak bunu kânunlaştırıyor. 

 

En düşük maaş olan asgarî ücreti “açlık sınırı”nda bırakmak, “yoksulluğu modernize etmek” ve “güncellemek” anlamına gelir. Asgarî ücreti belirleyen, Allah değildir. Asgarî ücretin miktârı (azlığı), tâğutlar tarafından yapılan bir “kader belirleme”dir.

 

Konuşma sırasında “asgarî ücret çok yetersiz bir para” dediğimde, birileri de çıkıp; “yetmiyorsa, o zaman daha çok çalışacak” diyor. İyi de adam zâten çalışıyor. Ne yapacak yâni?; çalışacağım diye kendini mi paralayıp öldürecek?. Ah şu “tuzu kuru” olanlar!..

 

Eskiden karınlarını zor doyuran köleler evlenemezlerdi, şimdi de “modern köleler” olan asgarî ücretliler yâni mesâi saatleri boyunca yoğun tempo ile çalışmalarına rağmen en düşük maaşı alanlar evlenemiyorlar yada evliliği çok geciktiriyorlar. Evli olanların çoğunu kendine âit evi ve arabası olmuyor. Özel olan hiç-bir şey de, asgarî ücretliler ve asgari ücret üzerinden emekli olmuş olanlar için değildir. Çünkü maaşları yeterli değildir ve bu nedenle “ikinci sınıf insan” olmak zorunda bırakılıyorlar ve sürekli olarak zorluk çekiyorlar.

 

Ey asgârî ücretliler ve düşük maaşlı olanlar!; siz modern kentlerde yaşamıyorsunuz, sâdece bulunuyorsunuz. Bir yerde yaşamak, “orada bulunmak” demek değil, “oranın tüm nîmetlerinden faydalanmak” demektir ki bu, asgarî ücretle olacak şey değildir. Modern kentlerde bu paraya bu şekilde çalışmakla kentlerde “yaşayamaz”sınız. Yaşantınız “dikey” değil, “yatay” bir yaşantı olur, yâni bir-nevî sürünürsünüz. Üstelik nesliniz de, artı bir geliri kullanarak bir fark oluşturamayacağı için genelde bu şekilde yaşamak zorunda kalır ve “çark” bu şekilde işlerken, sizi köle gibi kullananlar zenginleşir gider. Bu durum, bir plân ve proje kapsamında yalnız yaşamları yada “çekirdek âile” denilen üç kişilik güçsüz, sessiz ve pasif bir toplum ve yeni bir yaşam-şekli ortaya çıkarır.

 

Kapitâlizmin en sevdiği çekirdek âile şekli şu şekildedir: “Âileden uzak bir yerde yaşayan tek çocuklu karı-koca mêmur, iki maaş ile birlikte eve giren parayla sürekli olarak ev-araba-eşyâ vs. her-şeyin sıfırını alan ve bol para harcayan âileler”. Zâten kapitâlizmi büyük oranda da bu anlayıştaki ve yaşayıştaki âileler diri tutuyor.

 

Modern kölelik “açık Dünyâ köleliği” şeklinde olduğu için, köleler kendilerini köle gibi görmeseler de, tâğutların her dediğini yaparak onların güdümüne girmektedirler. Onların istediği gibi yiyip-içmek, giyinip-kuşanmak, edip-eylemek, düşünmek-konuşmak, onlara köle olmak demektir. Üstelik bu kölelik bedâvaya yapılan bir köleliktir. Tâğutların hiç-bir sorumluluk almadığı bir köleliktir bu. Çünkü eski köleliklerde, efendi, kölenin tüm ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüydü. Köle kişi, hem kendisinin hem de âilesinin yeme-içme, giyim-kuşam, barınma vs. gibi ihtiyaçlarından emin idi. Zîrâ efendisi bu ihtiyaçların sigortasıydı. Modern zamanlarda ise kölelere (meselâ asgarî ücretlilere) kuru bir maaş veriyorlar ve “git ne yaparsan yap” diyorlar. Bu nedenle modern insan, özel kişilerin kölesi olmaktansa devletin kölesi olmak için can atıyor ve mêmur olmak istiyor. Gerçi mêmur olmak, asgarî ücretliye göre en az 2 kat maaş almak anlamına gelmektedir.  

 

Mêmurlarla asgarî ücretlilerin maaşları niçin yarı-yarıya olacak şekilde farklı ve neden hiç kimse buna ses çıkarmıyor ve îtirâz etmiyor?. Mêmurlar asgarî ücretlilerden daha ağır şartlarda ve zor koşullar altında çalışmıyor ki!. Ortalama bir mêmurun, ortalama bir asgarî ücretliden 2-3 kat daha fazla maaş almasının hiç-bir anlamı ve açıklaması yoktur. Üstelik gün geçtikçe de aradaki fark açılmaktadır. Devlet böyle yapmakla ne demek istiyor?. “Devletin adamı olanlara kıyak geçilir” mesajı mı vermektedir?. Aslında devlet böyle yapmakla, sayısı 50 milyonu bulan asgarî ücretle geçinenlere karşı bir orta-tabaka oluşturmak ve tüm değerlendirmelerini, kriterlerini ve istatistiklerini bu orta-tabaka üzerinden belirlemek istemektedir. Böylece “her-şeyin yolunda olduğunu” göstermek istemektedir. Herkesi mêmurların hayat standartlarına göre değerlendirmektedir. Sonuçta, asgarî ücretliler, kendi hayat standartlarını ve değerlendirmelerini yaparken, ülkenin zenginliğini büyük ölçüde eline geçirmiş olan zenginlere göre değil de, orta-tabaka olan mêmurlara göre yapmaktadırlar. Asgarî ücretliler, değerlendirmeyi mêmurlara göre yapınca, aradaki fark ortalama 2 kat olduğundan dolayı duruma fazla tepki göstermemektedirler. Böylece devlet olası bir tepkiyi önlemiş olmaktadırlar. Tabi sonuçta mêmurlar, zenginlerle garibanlar arasında “paravan” olmaktadırlar.

 

Günümüzde de görülebileceği üzere, insanlar devletin yâni “sistemin adamı” olabilmek için yarışmakta ve yarıştırılmaktadır. Devlet de seküler sistemi ve dolayısı ile kendilerini korumak için bir-çok mêmuru işe alarak bir orta-direk kesimi oluşturmak ve bu kesimi güçlendirmek peşindedir. Zîrâ bu kesim büyük ölçüde devletin sigortasıdır. Bu nedenle devlet, mêmurlarını korur, onların “hayat-standartları”nın altına düşmemeleri için mücâdele eder, onlara bir-çok “hak” tanır. Yâni bu kesimi sisteme göbeklerinden sıkıca bağlar. Asgarî ücretliye “üç kuruş” zam yaparken, kendi adamları olan mêmurlara yaptıkları zam ile sistemin adamı olan bu kesimin maaşları her geçen gün artar. Böylece sistem, kendilerine “göbeklerinden” bağlı bir paravan kurmuş olur. Çünkü insanların genel durumlarının değerlendirmesini asgarî ücretliler üzerinden değil, bu mêmurlar üzerinden yapar.

 

Modern insan, çocuklarının eğitimine (daha doğrusu öğretimine) kafayı takmış durumda. Mutlakâ okumalı, bir üniversiteyi bitirmeli ve yüksek maaşlı yada bol paralı işini ve mesleğini eline almalıdır. Peki niçin?. Çünkü iyi bir işe ve dolayısıyla iyi miktarda bir paraya kavuşmalıdır. Hele bir de çalışan bir eş buldu mu, işte o zaman deme keyfine!; sıfır ev, sıfır eşyâ, sıfır araba, özel okul, tâtil, yeme-içme-giyme-gezme. Kolay para kazanmak ve kolay para harcamak ne kadar da tatlıdır. Buna kavuşmak için de kara-zorla da olsa belli bir eğitim sisteminden geçmeli ve imtihanı kazanmalıdır. Buna da “okumak” ve “okudum ve bu noktaya geldim” demektedir. Hattâ dışarıdaki adam da onu övmekte ve; “adam okumuş ve belli bir yere gelmiş” demektedir. Okumak, belli bir sorumluluk alacak bir işte görev almak anlamına gelmeli ve bu durum o kişinin daha rahat ve konforlu bir iş yapması demek olması gerekirken, modern beklenti, bu kişilerin hem çok konforlu bir ortamda çalışmaları, hem de en düşük maaşa göre kat-kat fazla maaş almaları anlamına gelmektedir. Oysa imkânsızlıktan yada gevşeklikten dolayı “okumamış” olanlar, mesâi saatleri boyunca konforsuz hattâ hijyensiz ortamlarda hem tempolu şekilde çalışmak, hem de en düşük maaşla yetinmek zorunda bırakılıyorlar. Bu bir zulüm olduğu için İslâm’ın buna cevaz vermesi zinhar mümkün değildir. Peki İslâm’da maaşlar nasıl ve neye göre belirlenir ve nasıl olmalıdır?.   

 

İslâm’da “emek” merkezdedir. Maaşlar da kişinin çalışmasına ve nüfus sayısına göre belirlenir. İslâm’da aylık maaşla çalışan kesim içinde, âmir-mêmur, işçi-ustabaşı, hekim-hemşire-hastabakıcı vs. arasında aldıkları ücret yönünden en fazla %10’luk bir fark olabilir ki bu %10’luk fark da alınan sorumlulukla ilgilidir. Çünkü sorumluluk, artı bir gayret gerektirir. Yâni bir işçi meselâ 1.000 lira alıyorsa, usta-başı ancak 1.100 lira alabilir, hemşire-hastabakıcı 1.000 lira alıyorsa hekim 1.100 lira alabilir. Değişik meslek grupları arasında da ücret farkları %10’u geçemez. Usta ameleden en fazla % 10 fazla ücret alabilir. Çünkü usta zâten ameleye göre daha az yorulmaktadır ve bu ona “ödül” yada “ustalık farkı” için yeter/yetmelidir.

 

Bu rakamlar 4 kişilik âile için belirlenmiştir. 4 kişiden fazla olan her birey için (1.000 lira merkeze alındığında) 250 lira artış olur. Yâni 2 çocuğu olan doktor 1.100 lira maaş alırken, 4 çocuğu olan hemşire 1.500 lira maaş alır. Nüfûsu fazla olan kişiler kişi-başına ortalama maaşın 1/4’ü kadar olan 250 TL fazla maaş almalıdırlar. İsteyenler ücretlerini aylık olarak alabildikleri gibi, haftalık olarak da alabilmelidirler. Eğer maaşlara zam yapılacaksa, herkese aynı oranda/eşit bir para maaşlara ilâve edilir. Maaşın yüzdeliğine göre zam yapılamaz. Çünkü bu tutum bir süre sonra maaş farklarında uçuruma neden olur.

 

Bu sistem “mutlak komünizm”e benzetilmemelidir. İslâm, “herkes eşit olsun diye” değil, herkesin “emeğine göre olsun” diye maaşları bu şekilde belirler. Öyle ya; buz gibi soğuk havada yada kızgın Güneş’in altında veyâ hijyensiz bir ortamda ağır şartlarda çalışan bir kişi ile, kaloriferin-klimanın altında konforlu ortamda çalışan biri arasında ücret yönünden neden aşırı bir fark olsun ki?. Tuvalet temizleyen bir hastâne çalışanı ile bir hekimin maaşı arasında, sorumluluktan doğan fark olan %10’luk bir farkın dışında niçin aşırı bir fark olsun ki?. Hekimin yazın serin, kışın sıcak bir ortamda çalışması zâten onun için bir ödüldür. Yâni hekimin “okumuş” olmasının ödülü, rahat, konforlu ve îtibarlı bir ortamda çalışmasıdır. Buna rağmen onlara bir de, ağır şartlarda çalışanların aldığı maaşın 3-5 katı fazla bir maaş verilmesi ancak zulüm olabilir. Bir hekim yada yönetici zâten bedenen yorulmadığı rahat bir ortamda çalışıyor, bir de neden fazla ücret alacak?. İlle de bir fark gözetilecekse, çalışma ortamının rahat-konforlu olması yetmelidir âmir yada “okumuş” denilen her kesimden kişiler için. Yâni okumuş olmanın ödülü, %10’luk bir fark ve rahat-konforlu bir ortamda çalışmaktır. Zâten ancak böyle bir düzenleme, toplum içinde aşırı uçlar meydana gelmesinin önüne geçebilir. Mâdenler gibi çok ağır ve çöpçülük gibi pis işlerde çalışanların ücreti ise “okumamış” olanların ücretiyle aynıdır ama onların da ödülü ve ayrıcalığı, yapılan düzenlemeyle günde iki saat az çalışmalarıdır.

 

Asgarî ücret her zaman için çok az ve yetersiz bir para olmuştur. Buna rağmen doktor-hâkim-milletvekili vs. gibi kişilerin maaşlarının asgarî ücrete göre yaklaşık 8-10 kat hattâ 20 kat daha fazla olmasına rağmen ezilmekte olanlar ve ezikliği benimsemiş olanların bir-çoğu buna îtirâz etmezler ve hep bir ağızdan “ama onlar okumuş” derler. Okumuşsa bunun karşılığında rahat bir ortamda çalışıyorlar. Îtibarlı bir iş yapıyorlar. Yazın serin, kışın ise sıcak ve rahat bir ortamda çalışıyorlar. Bedenlerini zorlayacak bir iş de değildir yaptıkları. Kafalarını biraz zorluyor olabilirler ama buna da laf edeceklerse o zaman evlerine gitsinler. Üstelik bu kişilerin çalışma saatleri de çok esnektir. İşte onların ödülü budur ve bu kadar olmalıdır. Hadi bir de -aldıkları sorumluluğu göre) asgarî ücretin %10 ilâ %50’si kadar fazla maaş alsınlar. Maaş farkları en düşük ücrete göre %50 fazla olanlar, önemli ameliyatları yapan cerrahlar, üst rütbeli askerler ve yönetici konumundaki ağır sorumluluklar almış kişiler olabilir. Bundan fazlası zulümdür, toplumsal bozulmanın başlamasıdır.

 

İşin asıl yükünü hamallık-amelelik yapan asgarî ücretli çekiyor. Buna rağmen asgarî ücretle çalışanların dillerine, “ama o okumuş” sözü pelesenk olmuştur. Bu söz tam bir ezik sözüdür. Sürekli olarak “ama”sı olan kişilerdir ezikler. Yâ, adam gecenin yarısında vardiyalı işine gidiyor ve sabaha kadar tempolu bir şekilde çalışıyor, hamallık yapıyor. Buna rağmen bu adam asgarî; yâni en düşük, en az, en cüz-i olan maaşı alacak, fakat bahsettiğimiz diğer kişiler neredeyse öğleye doğru başladıkları ve erkenden çıkıp gittikleri işlerden dolayı 10 kat daha fazla maaş alacaklar. Yâni hem rahat ortamda çalışacaklar, hem de 10 kat fazla maaş alacaklar öyle mi?. Yok öğle yağma!.. İslâm Devleti buna zinhar göz yummaz ve izin vermez.

 

İşin bir de şu yönü de vardır ki; aşırı maaş farklılıkları bir çark oluşturacaktır ve kişiler maaşlarına göre kendi çarklarında dönüp duracaklardır. Yüksek maaş alanlar, maaş fazlalığını çocukları için kullanabilecek ve onların da kendileri gibi hem konforlu hem de yüksek maaşlı bir işte çalışmaları için imkân sağlayabilirlerken, düşük maaşlı olanlar, maaşları ancak geçimlerine yetebileceğinden dolayı bu imkânı bulamayacakları için düşük maaşlı kişilerin çocukları da -okuyamadıkları için- genellikle kendileri gibi konforsuz bir ortamda ve düşük maaşlı bir işte çalışmak zorunda kalacaklar ve çark bu şekilde dönüp duracaktır.

 

Şöyle bir örnek verelim: Hiç-bir kirâcı, verdiği kirâyı sevinçle, gönül rahatlığıyla ve huzûr içinde vermez. Her zaman bir “kirâ sorunu” olur kirâcının. Bir-ay ne de çabuk geçiverir.. Kirâ zamânı ne de çabucak geliverir.. Ömür-boyu bitmeyen bir borcu vardır kirâcının. Öyle ki, kirâ vermekten dolayı ev-sâhibi olma fırsatı da bulamaz. Ev-sâhibi olan bir kişi, meselâ 50 yıl boyunca kirâ alırken; bir kirâcı da 50 yıl boyunca kirâ verir ve bu durum genelde değişmez. Çünkü kirâcının kirâda olmasının nedeni, maaşının düşük olması ve maaşından para arttıramadığı için bir ev alamamasıdır. Bu durumun değişmesi için kişinin yine başka bir zulüm sistemi olan fâize bulaşması gereklidir. Bir sömürüden başka bir sömürüye kapılması gerekir. Bu sefer de kirâ yerine fâiz öder durur. Bu kısır-döngü kişilerin ölümüne kadar gider ve ondan sonra da aynı-durum çocuklarının hayatlarında da devâm eder ve bu böylece sürüp gider. Fâiz-kirâ alan adamın oğlu fâizi-kirâyı almaya devâm ederken; kirâ-fâiz ödeyen adamın oğlu da kirâ-fâiz ödemeye devâm eder durur. Bu durum, fâiz-kirâ ödeyen kişinin ilmî ve maddî gelişmesini engeller ve bir türlü düzlüğe çıkamaz. Çünkü aldığı asgâri ücret denen maaş hiç-bir zaman yetmez ve onu düzlüğe çıkarmaz. Zîrâ asgarî ücret, “ulaşmak”a değil, “ulaşamamak”a göre düzenlenir ve belirlenir. Asgarî ücretli hiç-bir zaman ulaşamaz. Tâ ki “İslâmî bir devrim” olana kadar…

 

İslâm Devleti’nde çalışanların maaşları yukarıda anlattığımız gibi olurken, emekli maaşlar ise herkes için aynı oranda olur. Çünkü artık herkesin sorumluluğu eşit hâle gelmiştir. İş-hayâtındaki “sorumluluk derecesi”nden doğan farklar emeklilikle birlikte ortadan kalkmıştır. Kur’ânî iki kavram olan “adâlet” (eşitlemek) ve “kıst”ı (hakkını vermek) bu şekilde hakkıyla uygulanmış olur. Tâ ki; kimseye haksızlık yapılmasın ve “servet birilerinin elinde toplanmasın”.

 

Tabî ki adâlet demek “mutlak bir eşitlik” demek değildir. Mutlak eşitlik de zulüm olur çünkü. Meselâ 2 çocuğu olan 4 kişilik âileye 1.000 TL maaş veriyorsanız, 5 çocuğu olan yâni 7 kişilik bir âileye, kişi-başı 250 TL’lik bir oranla 3 fazla çocuk için 750 TL’lik bir farkla 1.750 TL vermeniz gerekir. 4 kişilik âilenin reisi ile 7 kişilik âilenin reisi aynı işi yapsa da yada 4 kişilik âilesi olan kişi “okumuş” olsa da fark etmez. Nüfus sayısı maaşı belirleyen en önemli unsurdur. Zîrâ İslâm’da “rızıkta eşitlik” vardır ve bu merkezdedir. 4 kişilik âile ile 7 kişilik âileye aynı maaşı verdiğinizde adâletsizlik olur. “Adâlet” (eşitlemek) ve “kıst” (hakkını vermek) birlikte değerlendirildiğinde ancak adâlet yerini bulur.

 

Şöyle bir uyduruk hikâye anlatılır: Doktor hastayı muâyene eder ve teşhisini yaptıktan sonra ilacını yazar. Fakat muayene ücreti hastaya fazla gelmiştir ve hasta “beş dakîka için çok değil mi?” dediğinde doktor; “hayır!; yirmi yıl artı beş dakîka” diyerek, teşhis koyabilmek ve uygun ilaç yazabilmek için yirmi yıl harcadığını söyler. Böyle deyince de hasta bir şey diyemez. Fakat bu tecrübe ve ustalık sâdece doktorluk için geçerli değildir ki!. Elektrikçi, kombici, klimacı, elektronik eşyâ ve beyâz eşyâ tâmircileri vs. için de geçerlidir. Doktorların yirmi yıllık tecrübeleri varsa, zanaat erbâbının da o kadar emeği ve tecrübesi vardır. Böyle olunca onlar da bir eşyânın tâmirâtı için fahiş bir fiyat isteyip “beş dakîkalık iş için çok değil mi?” diye îtirâz edenlere; “yirmi yıl artı beş dakîka” mı desinler?. Sağlık önemlidir ama tâmirâtı yapılan eşyâlar da önemlidir.   

 

“Okumuş” olanlar, tüm bu “rahat çalışma” avantajından başka, bir de, zor şartlarda, ağır-pis işlerde çalışanlara göre kat-kat yüksek maaş alacaklar ve en iyisini yiyip-içecekler, en iyisini giyecekler, en iyi yerleri gezecekler, en iyi ve geniş evlerde oturacaklar, en sağlam ve konforlu araçlara binecekler, sağlık, eğitim, güvenlik konusunda en kaliteli şekilde faydalanacaklar ama diğer yanda “vasıfsız” denilen insanlar hayâtın tüm zorluklarını yüklenecekler öyle mi?!. Bu düşünce adâletsiz, haksız ve ahlâksız bir düşüncedir. Bu düşünceyi kabûl etmek, öğrenilmiş çâresizlik ve kabûl edilmiş pasiflikten başka bir şey değildir. Hele mü’minlerin böyle bir düşünce içinde olması İslâm’ın sosyâl adâlet, eşitlikçi ekonomi ve rızıkta eşitlik yönünü hiç bilmediklerini yada idrâk edememiş olduklarını gösterir. Böyle bir düşüncede olanlar, ezikliğin, ahmaklığın ve kışkırtılmış nefislerinin altında ezilmektedirler.

 

İtirâz ve hattâ isyân edilmesi gereken şey, insanların-hayvanların-bitkilerin ve cansız varlıkların farklı-farklı olması değildir ve zâten hiç-kimse de bu farklılıklardan rahatsız olmaz ve tam-aksine keyif alır. Rahatsız edici olan şey, insanlar arasında yine insanlar tarafından oluşturulmuş olan “doğal olmayan” farklılıklardır ki bu farklılıklar modern dönemlerde çok aşırı bir eşitsizlik oluşturmuştur. İnsanların yedikleri, içtikleri, giydikleri, evleri, arabaları, okulları, işleri, tavırları, konuşmaları, düşünüşleri, inançları, maaşları çok farklı olmuş ve eğitim-sağlık-adâlet konularında, bu eşitsizlikten dolayı “adamına göre muâmele” yapılmaya başlanmıştır. Eşitliğin bozulup da aşırı farklılaşmadan dolayı birileri çok kolay ve keyifli bir hayat yaşarlarken, büyük çoğunluğun ise hayatları çok ağırlaşmış ve bu durum bir zulme dönüşmüştür. Toplumun büyük çoğunluğu onursuz, değersiz, aç-susuz, mahrûm ve mahkûm bir hayat yaşamaktadır.

 

Seyyid Kutup şöyle der: “Hz. Ömer’in siyâseti, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi zenginlerin artan mallarını (şeriat dâhilinde) alıp fakirlere eşit olarak tevzi etmek idi”. “Hz. Ömer’in öldürülmesinin nedeni buydu” diyenler vardır. Hz. Ömer şehit edilmişti. Peki niye?. Çünkü “zenginlerin fazla mallarını alıp yoksullara vereceğim” dedi. Bu söz zenginlerin hoşuna gitmedi. Suikast yoluyla şehit ettiler Hz. Ömer’i. Aslında bu, Hz. Ömer’den ziyâde “İslâm’ın şehit edilmesi” anlamına geliyordu.

 

Hz. Ali, devletin başına geçer-geçmez yürürlükteki maaş düzenini alt-üst ederek aylıkları denkleştirip önemli politikacılardan Osman bin Hanife’ye ayda üç dirhem verirken, aynı yerde eşinin özgürleştirilmiş kölesi de ayda üç dirhem maaş alıyordu.

 

İşte İslâm dîni bunu sağlamak ister ve zâten ana-amaçlarından biri de budur. Köle de efendi de temel ihtiyaçlarını aynı şekilde karşılayabilmelidir. Çünkü İslâm’ın ana prensiplerinden biri de “rızıkta eşitlik” ilkesidir. Hz. Ömer döneminde genelkurmay başkanı ile onun yâveri aynı maaşı alıyordu. Zâten bir yolculuk sırasında efendi ile köle, deveye sırayla biniyorlardı. Peygamberimiz de: “İşçiler-köleler, Allah’ın elinizin altında kıldığı kardeşlerinizdir; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin, güçlerini aşan şeyi de yüklemeyin, yüklerseniz de yardım edin” diyerek “rızıkta eşitliğin” emrini verir ve uygulamasını yapar. Fakat modernizm, uçurum oranındaki maaş farklılıkları ile insanları ayrıştırır ve zımnen; “maaşı düşük olanlar, maaşı yüksek olanlar gibi yiyemez, içemez, giyinemez, gezemez ve mal-mülk sâhibi olamaz” der. Gayr-ı İslâmî sistemler bu nedenle “şerefsiz” olmaktan kurtulamazlar. 

 

Bence engellileri iş-hayâtından bile uzak tutmak gerekir. İlle de çalışmak isteyenler tabî ki de çalışabilirler ama küçük bile olsa bir engel yine de engeldir ve bir zorluktur. O zorluk hayâtın her alanında kendini göstereceğinden, engelliler çalışmak zorunda bırakılmamalıdır ve geçinebilecek emekli maaşlarını, bir sigorta primi şartı bile aranmadan almalıdırlar.

 

Esnaflıkta da adâlet ve eşitlik gözetilmelidir. Kısa bir misâl verelim ve bir sonuca gidelim:

 

25 yaşında bir kişi, ustası olduğu alanda bir dükkan açmış olsun. Yanına da 12 yaşında bir çırak alsın ve bu çırağa asgarî ücret versin. Çırak olarak işe giren bu kişi ustasının yanında 40 yıl çalışsa da, usta yine dükkanın sâhibi oluyor ve yüksek kârı o alıyor. Bu-arada çırak, kalfa ve usta oluyor ve biraz daha fazla maaş alsa da yine “maaşlı işçi” olarak kalmaya devâm ediyor. İyi de 40 yıldır birlikte çalışıyorlar. Birlikte iş yapıyorlar. Gelen mal belli, yapılan iş belli, kazanç belli. İşi zâten birlikte yapıyorlar fakat işçi yine işçi maaşı alıyor, ama dükkan-sâhibi kârın büyük kısmını alıyor ve zamanla işçi yerinde sayarken, dükkan sâhibi zenginleştikçe zenginleşiyor. Şimdi bu doğru bir şey mi?. Bunun kölelikten ne farkı var?. Çünkü aldığı maaş işçinin yeme-içmesine yâni geçinmesine ancak yeten bir paradır. Kölelerin de zâten yeme-içme-giyinme-barınma sorunları olmazdı. Efendilerinin yanında, yeme-içme-giyinme-barınmalarının karşılanması koşuluyla ölene kadar çalışırlardı. Efendiler, kölelerin bu ihtiyaçlarını -biraz da kendilerine laf gelmemesi ve îtibar için- seve-seve karşılarlardı. O hâlde birinin yanında uzun yıllar boyunca maaşlı işçi olarak çalışmak da kölelikten farklı değildir. İslâm, köleliği kaldırmak isteyen bir din olduğuna göre, böyle bir durumu kabûl etmesi imkânsızdır. Bu durumda İslâm ne önerir?. Ne yapılmalıdır?.

 

Dükkan-sâhibi usta, ya yanında çalışan kişiyi belli bir zaman sonra işine (dükkana değil) ortak edecek ve kazanç eşit olarak bölüşülecek; yada usta, yanında çalıştırdığı işçiye yardım edecek, destek olacak ve işçi de kendine bir dükkan açacaktır. Aksi-hâlde “rızıkta eşitlik” olmaz ve aradaki fark uçurumlaşır ve büyür gider. Patron her dâim patron olarak, işçi de işçi olarak kalır. Birazcık da olsa sermâyesi olmayanlar, her zaman düşük maaşlı bir işçi olarak kalmaya ve birilerinin yanında çalışmaya mecbûr ve mahkûm olurlar. Hâlbuki Allah Kur’ân’da bildirdiği gibi, eşitliğin sağlanmasını emrediyor:

 

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

 

Evet; târih boyunca tüm fitneler, gelir-uçurumlarından, yâni “rızıkta eşitsizlik”ten dolayı olmuştur-olmaktadır. Zâten şeytan da başta Hz. Âdem olmak üzere insanları en çok da bu şekilde kandırmakta ve birbirine düşürmektedir:

 

“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mülkü lâ yebla) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.  

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2022

 

 

Devamını Oku »

13 Kasım 2022 Pazar

Kadınların Güdümüne Girmek

  

“Allah’ın, bâzısını bâzısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir’. Sâliha kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır” (Nîsâ 34).

 

İlk insanlar, bir erkek ile bir kadın olan Hz. Âdem ve Havvâ idi. Peygamberlik, bir erkek olan Hz. Âdem’e verildi. Çünkü üstünlük ve idârecilik erkeğe uygundu. Kadın bu nedenle erkeğin idâresinde olmalıdır. Zâten kadın-erkek arasındaki ilişki ancak bu şekilde en ideâl hâlini alabilir ve Dünyâ da ancak bu şekilde düzene girer. Modernizm ise bunu tersine çevirerek erkeği kadınların güdümüne sokmaya çalışmaktadır. Böylece plân ve projelerini daha kolay uygulayabilmektedirler. Zîrâ kadınlar modernizmin şeytânî plânları için daha uygundur. Bu nedenle de modernizm tüm oyununu ve projelerini kadın üzerinden kurar.

 

Modernler, kadının erkek için yaratılmadığını söyleye-söyleye erkeği kadının emrine verdiler. Sonuçta “erkek kadın için yaratılmıştır” durumuna gelindi. Artık erkekler kadının güdümüne girmiş ve doğal, normâl ve fıtrî hâllerini kaybedecek duruma gelmişlerdir. Şu da var ki, fıtrat çok sağlam ve dayanıklı olduğu için erkekler kadınların güdümüne girmeyi kabûl etmemekte ve kas gücünün hâlâ geçerli olduğunu -maalesef- biraz da acıklı bir şekilde göstermektedirler.

 

Modern özgürlük telâkkisi, kadınlara olması gerekenden çok daha fazla özgürlük verince, kadın zıvanadan çıkmış ve erkekleri güdümüne almak istemeye başlamıştır. Erkeklerden ziyade kadın-merkezli bir temeli olan kapitâlist-liberâl-feminist-modern sistem de kadınları öne çıkarmış ve erkekleri kadınların güdümüne sokmaya çalışmaktadır. Bu “ilâhî olan”ın güdümünden çıkıp, “bedenî-nefsî olan”ın güdümüne girmek demektir.

 

Îman ile sınırlanmayan akıl, nefsin güdümüne girer ve ancak fitne üretir ve ifsâd eder. Çünkü doğal, normâl ve fıtrî olanı değiştirmeye çalışır. Îmâna taâllûk etmeyen akıl, nefsin güdümünde olacağından dolayı, ancak ifsâd eder. Bu ifsadlardan biri de, Allah kadını erkeğin kontrôlüne vermişken, erkeği kadının güdümüne sokma çabasıdır.

 

Erkeğin kadınlaşması ve kadının erkekleşmesi yâni cinsiyet eşitliği, “insanın yozlaşması”dır. Bu yozlaşma rôl değişikliğini yanında getirmiş ve erkeği kadının güdümüne sokmaya başlamıştır. Artık kadınların çoğu rôlünü değiştirmiş ve erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmeye başlamıştır. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelmişlerdir. Buna izin veren erkek de cezâ olarak kadının güdümüne girmeye başlamıştır. Zîrâ kadınlarla erkeklerin eşitlenmesi çabası durduğu yerde durmaz ve sonuçta günümüzde olduğu gibi erkekler kadınların güdümüne girmeye başlar ve durum bir süre sonra normâl ve doğru olarak görülmeye başlar.

 

Bunu en çok da feministler yapmak isterler. Erkek karşısında duydukları ezikliğin çâresini böyle bulmaya çalışırlar. Çünkü Feminizm bir “erkek kompleksi”dir. Erkek karşısında duyulan kompleksin, ezikliğin ve güçsüzlüğün, dinden uzaklaşmış olan kadınlar üzerinde açığa çıkması durumudur.

 

Allah’ın emirlerini kâle almayan ve vahiy-merkezli yaşamayan yâni fıtratı es geçen erkekler yavşaklaşmaya başlar. Sonunda da “kadın-erkek eşitliği” görünümü altında kadın tarafından ezilirler. Çünkü zamanla kadının güdümüne girip kadınların oyuncağı hâline gelirler.

 

Güdümlü düşünceler ve davranışlar, güdümlü bombalardan daha güçlü ve tahripkârdır. Şeytan, nefs ve tâğutlar tarafından güdümlenmiş olan Feminizm, erkekleri kadınların güdümüne sokmaya çalışarak güdümlü bombalardan daha tahripkâr etkiler yapmaktadır.

 

Erkekler bu dünyâya, sürekli olarak kadınları ve kızları memnun etmek için gelmemişlerdir. Zâten bu hem Dünyâ’da hem de âhirette mümkün değildir. Zîrâ bir kadının tam anlamıyla memnun edilmesi imkânsızdır. Hz. Havvâ’dan bêri bu dünyâdan tam bir memnûniyetle memnun olarak göçüp giden bir kadın olmamıştır. Bir kadının -eğer İslâmî bir bilinçle bilinçlenmediyse ve Kur’ân ile tatmin olmadıysa, memnun, tatmin ve mutlu edilmesi mümkün değildir. Zâten kapitâlizm ve modernizm, hayâtiyetini kadının bu tatminsizliğine borçludur. Cennette sonsuz nîmetler içindeyken bile bunlarla yetinmeyip ve memnûn olmayıp da “yasak ağacı” taşlayan bir varlıktan bahsediyoruz.

 

Modern-layt erkekler, sanki Allah’ı değil de “kadınları râzı etmek için yaratılmışız” gibi davranıyor. Erkekler, kadınları memnun ve mutlu etmek için bâzı şeyler yapabilirler ve yapmalıdırlar tabî ki. Kadınlar da aynı şeyi erkekler için yapmalıdırlar. Böylece birbirlerinin mutluluğu olurlar. Fakat hem erkekler hem de kadınlar birbirlerini mutlu etmekten önce, Allah’ı râzı etmek için yaratılmışlardır.

 

Çok-eşlilikten ve çok-çocuktan vazgeçen yada mahrûm kalan erkek, kadının ve çocuğun maskarası olur da kadınların ve çocukların güdümüne girerek onların oyuncağı hâline gelir.

 

İlginçtir; kadınlar hem “güçlü erkek” isterler hem erkeğin idâresinde olmak istemezler. Hattâ bu düşünceye şiddetle karşı çıkarlar. O-hâlde kadınlar aslında güçlü erkek değil, yavşaklaşmış erkek isterler.

 

Erkeklerin kadının güdümüne girmesi -sözde- kadın-erkek eşitliği ile başlamıştır. Allah’ın yaratması ve emrine aykırı olunca bir şey kısa zamanda tersine döner. Ne ki sınırını ve haddini aşar, zıddına inkılâp eder. Eğer kadın-erkek eşitse ve cinsiyet ayrımcılığı yoksa, o zaman cephedeki ve kışladaki bütün “mehmetçik”leri geri çekip oraları “ayşecik”lerle dolduralım. Kendilerini erkeklerden üstün gören kadınlar bunu kabûl edebilecek midir?. Yine kendi ayakları üstünde durabileceğini söyleyen kadınlar, niçin kendi ayaklarınızın üzerinde durmuyorsunuz da erkeklerden nafaka koparmak için bir yerlerinizi yırtıyorsunuz?. Ortada bir çocuk varsa ve çocuk annenin yanındaysa çocuğun masraflarını paylaşmak için belli bir nafaka verilmesi gerekir. Fakat çocuğu olmayan kadın niçin erkekten nafaka almaktadır?. Böyle olunca erkeğin güdümüne girmeyi kabûl etmiş olmuyor mu?. İş paraya gelince mi değişiyor?. 

 

İşin aslı şudur ki, âlemlerin yaratıcısı olan Allah, erkeği kadının kayyumu yâni yöneticisi-koruyucusu yapmıştır ve bu durum hiç-bir zaman değişemez. Erkeğin kadının güdümüne girmesi ve bunu benimseyerek kabûl etmesi ağır bir sapmadan başka bir şey değildir. Erkekler kadının güdümüne girmeyi kabûl etmekle Allah’ın emrine ve fıtratlarına ihânet etmiş oldukları için iki dünyâda da pişmân olacaklar, Dünyâ’da rezil olacakları gibi, âhirette de acı azapla karşılaşacaklardır.   

 

Kadın-erkek arasındaki düzenin sağlanması ve mutlu bir âile kurmanın tüm zamanlardaki ve mekânlardaki formülü şudur: Kadınlar erkekler karşısında “haddini” bilecek; erkekler de “emânet”e (kadın) ihânet etmeyecek.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2022

 

Devamını Oku »

11 Kasım 2022 Cuma

Suçu Allah’a Atmak

 

“Şirk koşanlar diyecekler ki: ‘Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiç-bir şeyi de haram kılmazdık’. Onlardan öncekiler de, bizim zorlu-azâbımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var?. Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz” (En-âm 148).

 

Allah’ın hükümlerinin geçerli olmadığı bir toplum -mecbûren- yozlaşınca ve bozulunca, bu durumdan sistemi, yönetimi ve yöneticileri suçlayabiliriz. Fakat aynı toplum günahkâr olmuşsa ve bozulmuşsa, suçu Allah’a atamayız. Lâkin modern birey ve modern toplum, bir bozulmanın, kötülüğün ve yamukluğun suçunu kendisine, sisteme, yönetime ve yöneticilere atacağına hemen Allah’a atmaya başlıyor. Hele ki sistem benimsediği bir sistemse ve yöneticiler de kendi destekledikleri ise suçu Allah’a atmak çok kolay hâle gelir. Bir keresinde bir kadın, arabasıyla yola çıktıktan beş dakîka sonra, aşırı park nedeniyle daralmış olan yolda kazâ yapınca, suçu karayollarına, belediyeye ve devlete değil de, -hâşâ- “tabi Allah o kadar işin arasında beni nasıl korusun ki!” diyerek suçu Allah’a atmıştı. Aksi-hâlde suçu, (İzmir gibi bir yerde) şiddetle desteklediği partinin yönetimindeki belediyeye, hükümete vs. atması gerekecekti.

 

Suçu Allah’a atmak şeytandandır. Şeytan: “Dedi ki: Mâdem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlakâ senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım” (A’raf 16) demişti de azmasının suçunu Allah’a atmıştı. Böylece bulunduğu yerden kovulduğu gibi, sonsuz cehennemliklerden oldu. Oysa Hz. Âdem ve Havvâ, “yasak ağaçtan yeme” suçunu kabûl edip tevbe edince Allah da onları affetmişti: “Dediler ki: Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olacağız” (A’raf 23).

 

Tevbe ve kefâret, “suçu üstlenmek” demektir. Mü’minler sürekli tevbe hâlindedirler, çünkü günahı ve suçu işleyenin kendileri olduğunu çok iyi bilirler. Bu nedenle de bırakın suçu Allah’a atmayı, işledikleri günahı ve suçu affetmesi için sâdece Allah’a yalvarırlar. Suçu Allah’a atanlar ise tevbe etmezler, edemezler. 

 

Suçu Allah’a atmak, kişinin hem kendine hem de Allah’a yapmış olduğu bir zulümdür. Zîrâ suçu işleyen kuldur ve Allah hiç kimseye suç işletmez. Çünkü Allah’tan kötülük gelmez ve hep iyilik gelir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Tabi biz kendi başımıza gelen musîbetlerle ve şerle de sınanıyoruz: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ 35).

 

Bu noktada kaderden bahsetmek gerekir ki, “her-şeyin önceden Allah tarafından yazılması ve yazılan kaderin insan tarafından -mecbûren- işlenmesi” olarak düşünülen ve inanılan “kader inancı” yanlıştır. “Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiği” düşüncesi ve inancı yanlıştır ve Kur’ân’da “kadere îman” diye bir şey yoktur. Çünkü Allah’tan yalnızca iyilik gelir ve kötülük, şer ve de musîbet gelmez. Kötülük, şer ve musîbet, insanların kendi ellerinin işlediklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu konuda âyetler çok açıktır.

 

“Kadere îman” denilen şeyde îman edilecek olan kader, Allah’ın yasalarıdır. Meselâ havadan daha ağır olan bir cismi bıraktığınızda o cisim yere düşer. Kader işte budur. “Allah’ın değişmez yasaları”dır kader denilen şey. “Yazılmış” olan şey işte bu “sünnetullah” denilen ilâhî yasalardır. Yasalara aykırı davranıldığında, kötülük, şer ve musîbet ortaya çıkar. İnsanın başına gelen tüm kötülükler ve musîbetler hep “sünnetullaha aykırı yaşamak”tan dolayı gelir.

 

“İnsanın yapacağı iğneden-ipliğe her-şey önceden Allah tarafından yazıldığı için insan ister-istemez önceden yazılanları işler” anlamındaki “kadere îman” düşüncesi, İslâm’ın ve Kur’ân’ın emri ve önerisi değil, tam-aksine, Allah’ın emirlerine karşı oluşturulan bir düşünce ve inançtır. Küfür ve şirkin hâkim olduğu sistemlerde, mevcut sistem, devlet, hükümet, yöneticiler vs. toplumun kodamanlarını suçlamak yasak ve riskli olduğu için, insanlar hemen kolay yoldan, “kadere îman” bağlamında suçu Allah’a atarlar ve “Allah böyle yazmış” diyerek kendilerini avuturlar. Oysa ortaya çıkan bir kötülük, şer ve musîbet, genelde insanların kendi yaptıkları ama özelde beşerî sistemin, hükümetin, yönetimin-yöneticilerin ve sermâyedarların yâni toplumu yönlendirenlerin yaptıklarının sonucunda ortaya çıkar. Bunlara eleştiri getirmek, îtirâz ve isyân etmek yâni suçu onlara atmak yasak, tehlikeli ve de ağır cezâları olduğu için, suç “kadere îman” düşüncesiyle ve inancıyla Allah’a atılır.

 

Bütün şirk sistemlerinde olduğu gibi Mekke müşriklerinde de “kadere îman” inancı vardı. Fakat bu inanç ilâhî değil, beşerîdir. Halkı fâiz ile soyup soğana çevirenler, köle yapanlar, fakirleştirenler, mazlum ve perişân hâle getirenler, bu kötü duruma karşı toplumun eleştiri, îtirâz ve isyânını önlemek için “kadere îman” diye bir inanç ortaya atmışlar ve “Allah böyle yazmış, yapacak bir şey yok, sabredin” diyerek hem suçu Allah’a yükleyerek Allah’a iftirâ atmışlar, hem de zulümlerini bu yanlış inanç ile sürdürmüşlerdir. Böylece “kadere îman” inancı çok kullanışlı bir şey olup çıkmıştır ve her dâim kullanıla-gelmiştir.

 

“Kadere îman” diye ortaya konmuş olan şey, zâlimler tarafından uydurulmuştur. Bu madde, durumları gâyet yerinde olanlar tarafından baş-üstüne konulmuş, ezilenler tarafından ise ilk başta bir îtirâz ve isyân konusu olsa da, zamanla “pes” edilerek îman umdesi yapılmıştır. Zayıf ve ezilmişlere, kendilerinden kaynaklanan kötü durumlarından şöyle bir silkinip kurtulmak varken, “kader” diyerek işin içinden sıyrılmak çok daha kolay ve câzip gelmiştir-gelmektedir. Zîrâ buna karşı çıkmak, îcabında malını ve canını bile ortaya koymayı gerektirecektir. Fakat insanlar buna rağmen çok zor bir hayat yaşasa ve ezilip dursa da buna karşı çıkmamakta ve sıkıntılı bir hayâtı tercih etmektedir. Zamanla bu duruma alıştıktan sonra artık kadere îman etmiştir ve kadere îman etmeyi “Allah’a itaat” olarak görmeye başlamıştır. Birileri onlara, “ne kadar sabrederlerse o kadar îmanlı olacaklarını” söylemiştir. Böylece tâğutlar, kendilerine karşı yapılacak olası bir eleştiri, îtirâz ve isyânın önünü baştan kesmişlerdir. Bunu siyâsi nedenlerle de yapanlar olmuştur. Emeviler’in kendi çıkarlarına ve inanışlarına göre ortaya oydukları siyâset, birilerine ve dîne büyük zararlar veriyordu ve bu nedenle büyük sesler çıkıyordu. İşte bunun önüne geçmek için akla-ziyan söylemlerle bu “kadere îman” denilen uydurmasyonu uygulamışlardır. Meselâ şöyle bir olay aktarılır: Hz. Hüseyin Kerbelâ’da öldürülüp şehit edilince kesik başı Yezid’in yanına getiriliyor ve önüne atılıyor. Hz. Hüseyin’in kızı Zeyneb de o sırada oradadır. Zeyneb “nasıl kıydın babama” deyince, Yezid; elindeki sopayla Hz. Hüseyin’in dudaklarına vurarak, “onu Allah öldürdü” diyebilmiştir. Yezid’in komutanı-vâlisi İbn-i Ziyad da Zeyneb’e; “bak, Allah babana ne yaptı” demiştir. Yâni birleri, “kadere îman” ederek, kendi yaptıkları suçları ve şerefsizliği Allah’ın üstüne atmıştır-atmaktadır.

 

En kârlı şey, “suç”tan kazanılan şeydir. Suçtan kurtulmanın en kolay yolu ise suçu Allah’a atmaktır.

 

Modernizmde suç, günahtan, hattâ şirkten bile üstün tutuluyor. İnsanlar seküler kânunların “suç” dediğinden korkuyorlar da, Allah’ın “günah” dediğinden korkmuyorlar. Bu nedenle de suçu Allah’a atmaktan çekinmiyorlar ve bunu kolayca yapabiliyorlar.

 

Tasavvufçular da “lâ fâile illallah” yâni “Allah’tan başka yapan-eden yoktur” diyerek suçu olduğu gibi Allah’a atarlar. Zâten “lâ mevcûde illallah” diyerek yâni “Allah’tan başka  mevcut yoktur” diyerek geriye suçlayacak başka bir mercî bırakmazlar. Tabi suçu Allah’a atınca, insanlar günahsız ve suçsuz olmuş olurlar. Zâten ilahlaşmasının bir nedeni de budur.

 

Suç kimin ise suçu ona atmak gerekir. Bir keresinde bir sebeple Almanya’ya giden bir Türk yetkiliye Alman bir yetkili, zamâne Türk gençlerinden şikâyet etmişti ve “gençleriniz iyi yetişmediği için taşkınlık yapıyorlar” demişti. Türk yetkili ise, “peki onların anne-babaları yada dedeleri de taşkınlık yapıyor mu ve bir zararları var mı?” diye sorunca, Alman yetkili “hayır” cevâbını verir. Bu cevâbı alan Türk yetkili; “biz Almanya’ya gelen ilk nesilden sorumluyuz, çünkü onları biz yetiştirdik, yeni nesilden ise siz sorumlusunuz, çünkü onları siz yetiştirdiniz” demişti ve suçu haklı olarak onlara atmıştı.

 

Düzensizlik ve bozukluk sâdece Dünyâ’da insanlar arasında vardır, zîrâ insanlar arasındaki işler hâriç her-şey Allah’a göre işler, bu nedenle de kâinâtın hiç-bir noktasında bir düzensizlik, uygunsuzluk ve bozukluk ortaya çıkmaz. Allah’ın hesâba karıştırılmadığı ve hükümleriyle hükmedilmediği yerde suçu Allah’a atmanın hiç-bir geçerliliği yoktur.

 

Suçu hiç modern insana, modern-bilim ve teknolojiye, modern akla, modern bireye, lâik, seküler, liberâl, kapitâlist, emperyâlist, feminist, sosyâlist, komünist, modernist sisteme atan yok. Varsa-yoksa suçu geleneğe, müslümanlara, doğu’lulara ve en önemlisi de Allah’a atmak var.

 

Sanki Allah’ın kânunlarına, Kur’ân’a ve Sünnet’e göre hareket ediliyormuş gibi suç İslâm’a, mü’minlere ve Allah’a atılıyor. Hayır!; suç mevcut beşerî sistem, ideoloji, devlet, yönetim, yöneticiler ve modern insanın bizzat kendisinindir.

 

Kimin kânunlarına göre hareket ediyorsanız onun dînindensinizdir. Türkiye’de Allah’ın kânunlarına göre hareket etmek kânûnen yasak ve suçtur. (Anayasanın 24. maddesi). Fakat mevcut beşerî kânunlarına göre hareket etmek ise şarttır. Bu durumda Türkiye’de bir suçun sorumlusu kimdir?.

 

Tabi insan, Hristiyanlığın zannettiği yada uydurduğu gibi “doğuştan suçlu” falan da değildir. İnsan suçlu olarak değil, borçlu olarak doğar. Bu borç, âlemlerin rabbi olan Allah’a ödenmesi gereken kulluk ve şükür borcudur. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2022

Devamını Oku »