26 Haziran 2022 Pazar

Hak ve Hakîkat Üzerine

 

“Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan (ve hakîkatten) yana hiç-bir yarar sağlamaz” (Necm 28).

 

Hakîkat lûgatta: “Bir şeyin aslı ve esâsı. Mâhiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Sâbit ve vâki. Sadâkat, doğruluk. Kâinat, tabiat ve ulûhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek” anlamlarındadır.

 

Hak “tek” olduğu için hakîkat de “tek”tir. Hakka ve hakîkate ulaşmanın yolu da tektir. Hakîkate ulaşmanın yolu Hak’kın gönderdiği Kur’ân ve Peygamber’i tâkip etmekle olur. Kur’ân’ı ve Peygamber’i tâkip etmek ise, Kur’ân ile bilgi ve bilince ulaştıktan sonra, Peygamber örnekliği (Ahzâb 21) ile amel-eyleme geçmektir. Kur’ân âyetlerinin hakîkati ve en doğru anlamı, Peygamber’in pratiğe döktüğü gibidir. Çünkü hakîkat kâlplerde, zihinlerde, dört duvar arasında ve satırlarda duracak ve orada kalacak bir şey değildir. Hakîkat hayâtın tüm alanlarında görünmek ve hayâtın tüm alanlarında hâkim olarak işlevsel olmak ister. Zâten hakîkat hâkim olmadığında bâtıl hâkim olur.

 

Namazlarda okuduğumuz “mâliki yevmiddin” sözü, “din gününün tek mâliki”nin Allah olduğunu söylemektir. Tek Mâlik Allah olunca, artık orada haktan ve hakîkatten başka bir şey olmaz. Bu nedenle âhirette hak ve hakîkat karşısında sesler kısılır ve kimse ağzını bile açamaz. Bâtılın olduğu yerde ise haktan ve hakîkatten iz kalmaz ve bâtıl her tarafı kuşatır. Âhirette söz Allah’ındır artık. (Mâliki yevmiddin). Hak-Hakîkat O’nun elindedir. Âhirette tüm yetki sâdece Allah’ın elindedir. Fakat olması gereken şey, bu Dünyâ’da insanlar arasında da tüm yetkinin ve hâkimiyetin O’na verilmesi ve O’na göre yaşanmasıdır.

 

İnsanlık târihi, bâtılın “hakîkat” diye gösterilmesi ve mü’minlerin buna karşı çıkmasının târihidir. Bu mücâdele modernizm ile birlikte çok farklı bir çatışmaya dönmüştür. Modernizm, bir “kışkırtma uygarlığı”dır. Nefisleri kışkırtır. Kışkırtılmış nefisler, hakîkati idrâk edemezler yada bâtılı hâkikat zannederler. Böylece hakkın ve hakîkatin değil de bâtılın peşine düşerler ve bâtılı izlerler. Şeytanın ve tâğutların kurdukları sistem olan modernizm, hazza ve nefse oynadığı için, insanları kolayca ayartmaktadır.

 

Hakîkati merkeze aldığımızda insanların târih boyunca yaptıkları, arzu ettikleri, hayâlini kurdukları ihtiraslar vs. bütün dünyevî şeyler anlamını ve önemini yitirir. Bu aynen, âhiretten Dünyâ’ya bakmak ve orada geçirilen zamânı düşünmek gibi bir şeydir. Hak ve hakîkat, kişinin ihtiraslarına gem vurmasını sağlar ve onu dünyevileşmekten korur. Bu nedenle tâğutlar, haktan ve hakîkatten nefret ederler. Zîrâ hakkın ve hakîkatin ortaya çıkması ve hayâta hâkim olması, onların bitip-tükenmesi demektir.

 

Târih boyunca dünyevileşmiş olan kitleler, hakkı ve hakîkati hatırlatanlardan nefret etmişler ve onları aşırılıkla yaftalamışlardır. Haktan ve hakîkatten bahsedenleri yobaz, geri, ilkel, bağnaz ve hattâ terörist olarak görmüşlerdir. İnsanları en çok rahatsız eden şey, “hakîkati duymak”tır. Çünkü hakîkat, kafa ve beden konforunu alt-üst eder, haz ve zevk içindeki yaşamı baltalar.

 

Hakîkat ancak ve ancak Kur’ân-merkezli olarak kavranabilir ve Kur’ân-merkezli olarak hayâta hâkim kılınabilir. Zîrâ hakîkat, Hak’tan gelir. Vahiy de Hak’tan geldiği için, vahiy olmadan hakîkatin açığa çıkması mümkün değildir.

 

Hakîkat aşırı bilgiyle ve modern akıl ile perdelenmeye çalışılıyor. Hakîkati mutlak anlamda idrâk etmeye aklın çapı yetmez. Fakat insan akleden bir varlıktır ve hakîkati elbette vahiy-merkezli olan akıl ile idrâk etmeye çalışacaktır. Vahiy, hakîkati “aklın ötesinde” idrâk etme bildirimidir. Modern müslümanlar da dâhil modern insan, o çok güvendiği aklıyla, Kur’ân’ın modern çağ da dâhil tüm zamanlarda bağlayıcı olduğu hakîkatini değiştirmek için kendisini paralıyor. Oysa nefsin güdümünde olmayan akıl, hakkın ve hakîkatin ne olduğunu hemen görür ve kabûl eder.

 

Hakîkat, “apaçık olan”dır. Hakîkat, “bâtın”da falan değildir. Tasavvufta şöyle bir sıralama yapılır; şeriat-târikat-hakîkat-mârifet. Bu sıralamada şeriat en alta konarak hafifletilmektedir. Oysa hakîkat şeriatla ortaya konulup da amel-eylem şeklinde yaşanmadığında göreceli olmaya mahkûm edilmiş olur. Herkesin kendine göre bir hakîkati daha doğrusu hakîkat sandığı bir düşüncesi olur. Oysa Allah, hakîkatin en ideâl şeklini vahiy sözüyle ortaya koyduktan sonra, peygamber göndererek hakkı ve hakîkati pratik olarak da ortaya koymuş ve “güzel örneklik” dediği bu pratikliği “en ideâl pratiklik” olarak ebedileştirmiştir. Bize de bu pratikliği-örnekliği tâkip etmemizi emretmiştir. Mezhepler, târikatlar, cemaatler, hizipler, partiler, ideolojiler vs. hepsi de hakîkat adına farklı şeyler söylerler ve doğrunun kendi söyledikleri gibi olduğunu dayatırlar. Herkesin “kendi doğrusu”nun olduğu bir toplumda hakîkati anlatmak ne kadar da zordur. Aslında hiç-biri de doğru değildir ki zâten doğru tektir ve birden çok doğru olmaz. Hakka ve hakîkate götüren en düzgün yoldur doğru. Diğerleri “tam doğru” değildir. Tam doğru olmayınca da “doğru” olarak kabûl edilmez. “İçinde doğrular olan şey” olarak kabûl edilmelidir. Doğru içinde yaşanmadığında bir yalan içinde yaşamlar olur. Yalan içinde yaşamak kolaydır; hakîkat ise adamın belini büker.

 

Eşyânın hakîkatini araştırmak, eşyâyı olduğu gibi kabûl edememektir. Oysa eşyâyı en ileri seviyede idrâk etmek, onu olduğu gibi görmektir. Böyle yapmayıp da eşyâyı parçalarına ayırarak anlamaya çalışmak, o eşyânın özelliğini kaybetmesine neden olur ve o şey artık başka bir şey olarak görülmeye başlar. Meselâ suyun hakîkati “su”dur. Suyu inceleyip araştırdığınızda ve moleküllerine ayırarak onu formül olarak gösterdiğinizde, o şey su olmaktan çıkar. Su, laboratuvarda araştırılan şey değil, gökten mûcizevî bir şekilde yağan yağmur, kar ve dolu şeklindeki şeydir.   

 

Modern-bilim, hakîkati perdeliyor. Çünkü modern-bilimin hakîkate ulaşmak gibi bir derdi yoktur. Onun derdi, seküler paradigmanın yalakalığını yapmaktan başkası değildir. Sürekli olarak seküler sistemin ihtiyaç duyduğu teorileri ve verileri sağlamak ve teknoloji devlerinin ürünlerinin alt-yapısını hazırlamaktır. Modern-bilimin ve teknolojinin insanlığa ne ve ne kadar yararı oldu ki?. Modern-bilim ve teknoloji -sözde- ilerledikçe insanların en azından yarısı maddî ve mânevî olarak geriliyor.

 

Beşeri-nefsî-şeytânî ideolojilerle ve sistemlerle hakkın ve hakîkatin ortaya konulması mümkün değildir ve hattâ bu ideolojiler hakka ve hakîkate düşmandır ve engeldir. Zâten beşerî sistemler hayâtiyetlerini bu düşmanlığa borçludurlar. Meselâ demokrasi; hakka-hakîkate, adâlete-eşitliğe düşmandır, bu nedenle hakîkatin ortaya çıkmasına engel olur. Bunu, Allah’ın hükümlerine uymak yerine beşerin hükümlerini dinleştirerek yapar. Egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin elinde olduğu yalanını söyler. Oysa Allah’ın elinde olmayan egemenlik mutlakâ; şeytanın, nefsin ve tâğutların eline geçer.

 

Hak, “Hak’tan gelen”dir, şeytânî bir ideoloji olan demokrasiden ve beşerî ideolojilerden değil. Hak-dinden sapanlar, Allah’ın da beşerî iktidardan yana olduğunu zannederler. Hak düşünceden sapma, kişilerin yüceltilmesi ve ilahlaştırılmasıyla başlar. Böylece Hak değil, halk desteklenmeye başlar. Lâkin hak olanı “halk” değil, “Hak” belirler. Zîrâ Yaratıcı kim ise, mülk kimin ise, Hak da O’dur ve hakkı ve hakîkati belirlemek O’nun hakkıdır.

 

Kur’ân, Hak-Hakîkat ve adâlet-eşitlik yanındadır. Tevhid ancak bu şekilde ikâme edilir. Bu böyle olduğu için, Kur’ân’ın “birilerinin” tarafında olmadığı ortaya çıkar. Kur’ân hakkın ve hakîkatin tarafındadır. Dünyâ’da hak-hakîkat ve adâlet-eşitlik ancak, Allah’ın kânunları olan Kur’ân ile hükmedildiğinde ve Peygamber örnekliği ile amel edildiğinde gerçekleşir.

 

Hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Hakkı apaçık bir şekilde ortaya koymadıktan sonra, sürekli olarak bâtıldan bahsetmenin bir yararı olmaz. Bâtıl, onu kötülemekle ortadan kalkmaz. Hakkı bâtılın üzerine atıp da bâtılı darmadağın etmedikçe bâtıl batmaz ve orada durur. 

 

Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakîkatin “kuru bilgisi” hakîkat değildir. Zâten hiç-bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. Hakkı hâkim kılmak ve bu uğurda bedel ödemeyi göze alıp-alamamak önemlidir. Eğer göze alamıyorsanız bırak gitsin. En azından hakkı ve hakîkati bulandırmamış olursunuz. Çünkü hâkim kılmak istemediğiniz hakîkatin size hiç-bir yararı olmaz. Hak uğruna gerekirse malından ve canından bile geçmeyi göze alamayanların, hem hakîkati idrâk etmedikleri ortaya çıkar, hem de hakîkatin peşinde olmadıkları ortaya çıkar. İnsanın ciddî, samîmi ve gayretli olup-olmadığı, bu uğurdaki kararlılığına bakarak anlaşılır. Hakîkat “sâdece bilmek” değildir. Hakîkat, “bilmek ve yapmak”la birliktedir. 

 

Hakîkati sâdece bilmek yetmez, onu dile getirmek, sonra da hayâtın tam ortasında hâkim kılmak hedefi üzerinde olmak da şarttır. Hakkı söyleyen 1 kişi, bâtılı söyleyen 1 milyar kişiden üstündür. Hakîkat, “reyting”in gösterdiği değil, Allah’ın bildirdiği ve Peygamber’in örneklendirdiğidir.

 

Hakkın ortaya konması güzellikle mümkün olmayınca (ki bu insanlık târihinde hemen hiç olmamıştır), devreye “Allah’ın bu konudaki kânunları” girer. Hakîkat, bir kenarda duracak bir şey değildir. Hakîkat Allah’tır. Bu nedenle hakîkatin olmadığı yerde Allah bil-fiil yok demektir. Fakat bu yanlış bir şeydir. Zîrâ Allah’ın olmadığı yerde anlam olmaz, adâlet olmaz, ahlâk olmaz, vicdan ve merhâmet olmaz, eşitlik olmaz ve tevhid olmaz. Böylece hem çeşitli çirkeflikler hem de çeşitli zulümler açığa çıkar. O hâlde hakkı ve hakîkati, Dünyâ’nın altını üstüne getirme pahasına da olsa hâkim kılmak için çalışmalıyız. Bu uğurda cihadın her türlüsüyle cihad etmeliyiz.   

 

Hakîkat aşırı bilgiyle perdeleniyor. “Hakîkati ortaya koyacağız” diyerek eşyâya ve Kur’ân’a zulmediliyor. Birileri eşyâyı parçalarken, diğerleri de Kur’ân’ı parçalıyorlar. Böylece hiç-bir şey doğal, normâl ve fıtrî hâlinde kalmamış oluyor. Hak ve hakîkat parçada değil bütündedir. Hakîkat, “Kur’ân’dan ve Kur’ân bütünlüğünden çıkarılan”dır, “Kur’ân’a giydirilen” hakîkat “hakîkat” değildir. Hakkın yolu birdir. Tüm peygamberler o yolu tâkip etmiştir.

 

Hakîkatin tabi bâzı bedelleri vardır. O bedellerden biri de “yalnızlaşmak”tır. Zîrâ imtihanın da bir gereği olarak insanların çoğu hakkın ve hakîkatin yanında olmamışlar ve olmayacaklardır. Hakkın ve hakîkatin yanında olanlar, hakkı ve hakîkati dert edinenlerdir. Hakîki dert, hakîkati dert etmektir. Zâten hakîki dertleri olmayanlar, her-şeyi dert ederler. Hayatları gereksiz şeyleri dert etmekle geçip gider ve heder olur.

 

Hakîkatin deneyi olmaz. Çünkü hakîkat ya vardır yada yoktur. Hakîkat için mücâdele ya vardır yada yoktur. İnsan ya hakîkat üzeredir yada değildir. Ya hak ve hakîkat vardır ve hayâta hâkimdir, yada bâtıl vardır ve hayâta hâkimdir. Târih hak ile bâtılın savaşıdır. Allah’ın emri ve mü’minlerin hedefi, “bâtılı def etmek ve hakîkati hâkim kılmak”tır.  

 

Hakka bâtılın karıştırılması, hakkın hiç olmamasından daha kötü sonuç verir. Çünkü hak ve de hakîkat bâtıl kabûl etmez ve bâtıl ile aslâ senteze girmez. 

 

Hak ve hakîkatin hâkim kılınması için yeryüzünde kurulması şart olan İslâm Devleti, göklerde kurulmuş olan “Kâinat İslâm Devleti”nin bir iz-düşümü olacaktır. Böylece göklerde olduğu gibi yeryüzünde de her-şey yaratılışına uygun olarak hareket edecektir. Zîrâ gökler yâni tüm kâinat, hakka ve hakîkate göre deverân eder. Bir tek insan denen varlık, bâtılın peşinde gider. Mü’minler işte buna karşı durmalı ve bâtılı yok edip hâkkı ve hakîkati hâkim kılmak için çalışmalıdırlar.

 

Hakîkat “mutlak hakîkat”tir. Yarım-yamalak hakîkat olmaz. O yüzden hakîkat Mutlak Olan’dan gelmek zorundadır. “Mutlak olmayan”dan gelen mutlak olmaz. Mutlak olmayınca hakîkat de olmaz. O-hâlde beşerî olan ve hakîkat zannedilenler aslında hakîkat değil, bâtıldır. İnsanlık daha çok bâtıl üzre olmuştur-olmaktadır. Cehennem bu yüzden taşlarla ve insanlarla dolacaktır.

 

Bâtıl, hakkın ve hakîkatin kaybolduğu yerde ortaya çıkar. Fakat hak ve hakîkat gelince bâtıl def olup yok olmaya mecburdur. Zîrâ hakîkat ile bâtıl aynı-anda aynı yerde bulunamaz. Hak geldiğinde bâtıl def olup gider:

 

“Hak geldi, bâtıl yok olup gitti; bâtıl her zaman yok olmaya mahkûmdur” (İsrâ 81).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2020

 

 

 

Devamını Oku »

20 Haziran 2022 Pazartesi

Yusuf Kaplan ve “Tasavvuf-Merkezli Medeniyet Projesi” Üzerine

                                                            

“Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası (medeniyet) vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır” (Yûnus 25-26).

 

Birileri “ne yapmalı, nasıl yapmalı?” diye-dursun, başka birileri ise farklı bir çalışma içine girmiş durumda. Yapmak istedikleri şey, “ilmi arttırmak, bilinçli bir toplum oluşturmak ve o Selçuklu ve Osmanlı’yla billurlaşan medeniyeti yeniden kurmak”tır.

 

Evet, gerçekten de Dünyâ medeniyetsizlikten (uygarlık değil) kıvranıyor ve kırılıyor. Dünyâ ruhsuzlaşmış, duygusuzlaşmış, merhâmetsizleşmiş ve her türlü kötü hasletleri benimsemiş durumdadır. Bu durum insanlığın içini kemirdiği gibi Dünyâ’nın yarısının dışını da kemirmektedir. Duyabilenler için Dünyâ’nın yarısı inim-inim inlemekte ve feryâd-u figân  etmektedir. Gerçekten de yeni bir medeniyete çok ihtiyaç vardır. Bilince, kardeşliğe, ideâl bir topluma, devlete ve medeniyete çok ihtiyaç vardır. Zîrâ Dünyâ “ışıltılı bir zindana” dönmüştür. Ruhlarımız çok gerilerde kalmıştır ve tüm aramalara rağmen bulunamamaktadır. Böyle bir durumda bir medeniyet ideâli peşine düşmek önemli bir şeydir. Bu noktada bir sorun yok.

 

Lâkin.. Başlatılan bu medeniyet projesi hangi merkezde olacaktır ve neyi merkeze alacaktır?. Çıkış-noktası ne olacaktır?. Bakıldığında projenin lîderi durumundaki Yusuf Kaplan’ın hayâlindeki medeniyet, Osmanlı’nın bir tekrârı ve güncelleştirilmesi gibidir. Böyle olduğu için de, bu medeniyette Kur’ân’ın bir yeri ve hatırı olacaktır ama anladığımız kadarıyla Kur’ân merkezde değil, -dâirenin içinde bir yerlerde olmasına rağmen- kenarda bir yerlerde duracaktır. Aynen Osmanlı’da olduğu gibi. Belirleyici olan Kur’ân ve Sünnet değil, Türk-Anadolu örf, âdet ve gelenekleri olacaktır. Peki en merkezde hangi düşünce olacaktır?. Merkezde yine Osmanlı’da olan şey olacaktır: Tasavvuf.

 

Peygamberimiz ve sahabenin kurduğu o muhteşem toplum, devlet ve başlattığı medeniyette olduğu gibi, merkezde Kur’ân ve Sünnet değil de, sonradan türeme ve eklenti felsefesi olan tasavvuf yer alacaktır. Tasavvufun kötü yanlarının ayıklanıp da merkeze alınacağını falan sanmayın. Tüm şatahatlarıyla ve sapkınlıklarıyla birlikte gelecektir tasavvuf. Çünkü İbn-i Arâbi, Hacı Bektaş, Mevlâna, Yûnus vs. isimleri her söylemde tekrarlanmaktadır. Bu nedenle o gayr-ı İslâmî söylemlerin ayıklanabileceğini düşünmeyin. Yâni sizin anlayacağınız, bu proje basbayağı bir “Türk-Anadolu müslümanlığı projesi”dir.

 

Şimdi; projeyi anladığımız kadarıyla kısaca tanıttıktan ve merkeze neyin alınacağını belirttikten sonra konuyu farklı bir açıdan değerlendirmek istiyoruz.

 

Tasavvuf “felsefî tasavvuf” ve “amelî tasavvuf” diye yada “enfüsî tasavvuf” ve “âfâkî tasavvuf” diye ikiye ayrılır. Amelî-âfâkî tasavvuf, enfüsî-felsefî tasavvuf gibi, sâdece kuru laf yapmak ve güçten-güçlüden yana durmak gibi değildir. Amelî-âfâkî tasavvufçuların, meselâ âhilerin zulme rızâları yoktur ve insanlara faydalı işler yaparlar. Tabi amelî-âfâkî tasavvuf da tasavvuftur ama tasavvuf felsefesinden dem vursalar da “şatahat” denilen sözlere pek girmezler yada bunu yaygın olarak kullanmazlar. Bu nedenle daha dengelidirler. Ayrıca ilim, kültür ve sanat erbâbıdırlar. Enfüsî-felsefî tasavvuf müntesipleri ise, sapkınlığa varan düşünceler ve sözler ederler. Yusuf Kaplan’ı da -hüsnüzân edersek- amelî-âfâkî tasavvuf zümresine dâhil etmek istesek de, Mevlâna’dan bahsedip durması buna engel olmaktadır. Zîrâ Mevlâna enfüsî-felsefî tasavvuf tarafındadır. 

 

Yusuf Kaplan, gerçekten tasavvufu benimsemiş olduğundan dolayı mı merkeze tasavvufu alıyor, yoksa Türklerin zihniyetine, bilgilerine ve eylemlerine bakarak merkezde ancak tasavvufun olabileceğini düşünerek mi tasavvufu merkeze alıyor?. Kanaatimce tasavvufu benimsemiş olduğundan dolayı merkeze tasavvufu koyuyor. Çünkü Yusuf Kaplan muhâfazakâr bir insan ve İslâm’ın en iyi şekilde Anadolu-Türk müslümanlığı zihniyeti ile yaşanabileceğine inanıyor. Selçuklu ve Osmanlı’nın son zamanları hâriç, modern mevcut çağa göre olumlu bir-çok yanının olduğunu söylüyor. Modernizm ise küçük mutlu bir azınlık dışında insanlara maddî-mânevi sıkıntılar yüklemiş durumda. Modernizmin geldiği ve geleceği yer karanlıktır. Bu nedenle “modernizm yerine elbette Selçuklu ve Osmanlı tercih edilmelidir” düşüncesi hâkim.

 

Tamam; Modernizm-Osmanlı kıyaslaması yanlıştır, çünkü mü’minler olarak bizim temelimiz, kıyasımız ve ölçümüz Selçuklu ve Osmanlı dönemi değil, güzel örnekliğimiz Peygamberimiz’in 23 yıllık risâlet süreci ve ondan sonra da Hz. Osman’ın hilâfetinin ilk yarısına kadar olan dönemdir. Kur’ân’ın ve Sünnet’in hâkim olduğu yâni Allah’ın belirleyici olduğu zamandan daha iyi bir zaman ve mekân olamaz elbette. Fakat ortada “başka bir şeyi değil, sâdece Kur’ân’ı ve Sünnet’i merkeze alarak bir medeniyet projesi başlatıyoruz” diyen ve bir girişimde bulunarak çalışmalara da başlayan bir merci yada toplum yoktur ki!. Bu nedenle “Selçuklu ve Osmanlı’da merkezde Kur’ân ve Sünnet değil, örf vardı, tasavvuf vardı, bu yüzden onlar da gerçek anlamda İslâmî değildir” söylemi ve tartışmaları yapmak bir noktadan sonra gereksizdir. Çünkü mevcut projeyi başlatanlar kıyaslamayı Peygamber dönemi ile modernizm arasında değil, Osmanlı ile modernizm arasında yapmaktadır. Neden böyle yapmaktadırlar?. Kanımca hem Peygamberimiz ile başlayan ve yaklaşık 40 yıl süren o dönemin günümüze taşınıp tekrarlanabileceğine inanmıyorlar, hem de bunu talep eden insan sayısı çok-çok azdır.    

 

Şimdi; projenin söyleminde merkezde Kur’ân ve Sünnet yok ve tasavvuf var. Tasavvuf-merkezli Selçuklu ve Osmanlı’da tam bir İslâmî sistem yoktu ve şeriattan ziyâde örf geçerliydi, bu nedenle bu proje sorunludur. Fakat Yusuf Kaplan ve onunla birlikte olanların da zâten Kur’ân ve Sünnet’i mutlak anlamda merkeze almak gibi bir niyeti yok. Proje bir İslâmî Hareket Projesi değil. Bu, işin farkında olanlar için çok açık. Fakat Yusuf Kaplan çıkıp da: “Kardeşim Türkler ne zaman Kitap ve Sünnet-merkezli oldular ki?. Türkler zâten İslâm’ı Araplardan yada Kur’ân’ı ve Sünnet’i bayraklaştırmış olan mü’minlerden değil, İslâm’ı Zerdüştlük ve Maniheizm ile sentezleyerek öğrenmiş ve kabûl etmiş olan Îranlılardan öğrendiler ve üstüne bir de Şamanizm/Gök-Tengri sosu eklediler ve o şekilde kabûl ettiler. İslâm’ı direkt olarak Kitap’tan ve Sünnet’ten öğrenmediler ki!. Türkler İslâm’ı her zaman tasavvuf-merkezli kabûl ettiler ve yaşadılar ve ancak bu şekilde kabûl edip benimseyebilirler” derse ne diyeceksiniz?.

 

Tasavvuf denen şey kadim bâtınî-mistik felsefenin üstüne İslâm’dan bâzı şeylerin yorumlanarak eklenmesiyle ortaya çıkmış bir sentezdir. Tasavvuf bu şekilde sentezlenmiş bir düşünce, felsefe ve inançtır. Türkler târih boyunca merkeze bu düşünceyi almışlardır. Zâten ancak yerleşik olduktan sonra medreseler ve ilim alanında bir şeyler yapmışlardır. Daha önce göçebeyken zâten Kitap-Sünnet merkezli olmayı düşünemezlerdi ve kabûl edemezlerdi. Dolayısıyla Türkler zâten hiç-bir zaman Kur’ân ve Sünnet-merkezli bir İslâmî anlayışta ve yaşayışta olmadırlar ve Kitap-Sünnet merkezli olmanın ne demek olduğunu bile bilmezler. Türklerde Kitap-Sünnet merkezlilik hep lokâl kalmıştır. Türkler İslâm’a alevi olarak girdiler ve sonra şehre inenler sünnîleşti, dağda kalanlar alevi kalmaya devâm etti. Fakat ikisi de bâtınîlik ve târikat yoluyla tasavvufu merkeze aldılar. Günümüze kadar da merkezde hep tasavvuf oldu. Batı’nın kışkırtmasıyla ve plânlarıyla 20. yüzyılın başında İbn-i Arâbi, Mevlâna ve Yûnus aşırı öne çıkarılsa da, Osmanlı, ilk başlarda İbn-i Arâbi, daha sonra ise Mevlâna ile yoluna devâm etti. Yâni tasavvuf ve Türk örfü hep merkezde oldu. 1960’lı yıllarda başlayan “Kur’ân’a dönüş” hareketleri bile bize dışarıdan, Hint ve Mısır yoluyla geldi. İyi ki de geldi. Ancak o târihten sonra Kur’ân ve Sünnet-merkezlilik gündeme geldi ve değer kazandı ki o da çok yayılamadı ve milenyum ile birlikte bu düşünce de modernleşme yoluna girdi. Artık Kur’ân-merkezliliği savunanlar çok az sayıdadır. Lâkin sayının az olması, hakîkatin ancak Kur’ân ve vahyin yaşama geçirilmesi demek olan Sünnet ile ortaya konulabileceği gerçeğini değiştirmez. “Sünnet-merkezli tasavvuf” diye bir şey de olmaz, zîrâ Peygamberimiz’in hayâtı ve dâvâsı apaçıktır ve de onda tasavvûfî söylem ve eylem yoktur.

 

Yusuf Kaplan, “aslında Kur’ân ve   Sünnet-merkezli bir İslâm olmalı ama Türkler tasavvuftan başka bir şeyi merkeze alamaz. O yüzden ben mecbûren Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil, tasavvuf-merkezli bir yapılanma için çalışıyorum” demedi, zâten tasavvufun merkezde olmasına inanan biri.

 

Kur’ân ve Sünnet-merkezli İslâmî bilinçte olanların tasavvufu merkeze almaları yada tasavvufun merkeze alındığı yapılanmalara destek vermeleri söz-konusu bile olmaz. Bu nedenle bu projenin Kur’ân ve Sünnet’i merkeze almış ve îman, takvâ, ahlâk ve sâlih-ameli bayraklaştırmış zihniyete sâhip olanları iknâ etmesi mümkün olmadığından dolayı, bu kişilerin projeye apaçık bir destek vermesi mümkün değildir. Fakat eleştiri ve îtirazda bulunmayarak “örtülü ve dolaylı bir destek” verip-vermemenin tartışması yapılabilir. Çünkü ortada Kur’ân’ı ve Sünnet’i merkeze alan İslâmî bir yapılanma yok ve İslâm-merkezlilik sâdece zihinlerde, kâlplerde ve dört duvar arasında yaşanıyor. Tabi bir de sanal ortamda. 

 

Şu-hâlde, Yusuf Kaplan’ın üzerinde çalıştığı medeniyet projesi Kur’ân ve Sünnet-merkezli olmadığı için “İslâmî” değil, “müslümânî”dir. “Anadolu-Türk Müslümanlığı”nı medeniyetleştirme projesi gibi bir şey. Bu nedenle ben yapıya bizzat katılmam ve destek vermem. Fakat projeye eleştiri ve îtirâz etmeyerek dolaylı yada üstü örtülü şekilde desteklemiş olmayı yanlış bulmam. Bu pasif desteği elbette İslâmî bir telakkiyle değil, anti-modernist bir zihniyetle ve toplumsal-sosyâl bir düşünceyle yaparım. Zîrâ vahiy-merkezli İslâm’dan başka bir hakîkat olmadığının bilincindeyim. Fakat anti-modernist bir tutumla ve sosyâl anlamda elbette Modernizm’i değil Osmanlı’yı-Selçuklu’yu tercih ederim. Bundan dolayı, “Modernizm ve vahşî kapitâlizm küfrü ve şirki içinde yaşamaktansa, örfü merkeze aldığından dolayı şirk ve küfür barındıran fakat Kur’ân’ın ve Sünnet’in yâni şeriatın bir nebze de olsa geçerli olduğu Osmanlı-Selçuklu sistemi içinde yaşamak daha iyidir” diye düşünürüm. Çünkü benim yada birilerinin vahiy-merkezli olarak amelî-siyâsi yönde yaptığı başka bir şey yoktur. Alternatif yok ki!. Ne yâni; Kur’ân’ı ve Sünnet’i mutlak anlamda merkeze alan sosyâl-siyâsal bir yapılanma var da biz mi adanmadık o yola!.

 

“Vay sen nasıl Peygamberimiz’in zamânındaki gibi Kur’ân’ın ve Sünnet’in kesin şekilde merkezde olduğu bir yapıyı değil de, İslâm’ın bir nebze geçerliliği olsa da örfün merkezde olduğu küfür ve şirk içeren Selçuklu ve Osmanlı düzenini sevimli bulursun” sözlerinin çok da değeri yoktur. Burada ehven-i şeri savunmuyorum. Meseleyi İslâmî anlamda değil, anti-modernist bir zihniyetle ve sosyâl anlamda değerlendiriyorum. Yoksa benim îman ettiğim ve hayâlini kurup durduğum şey elbette İslâm’ın yâni Kur’ân’ın mutlak anlamda merkezde olduğu ve mutlak anlamda Allah’ın belirleyici olduğu sırât-ı müstakîm yoludur. Ben sâdece, anti-modernist bir düşünce ile ve sosyâl bir değerlendirme ile, “mevcut modern-seküler çirkef içinde yaşamaktansa, Osmanlı’nın o klâsik dönem denen 1453-1566 arasındaki gibi, daha genelde ise 1450-1750 târihleri arasındaki bir zamanda yaşamak isterdim” diyorum. Çünkü benzer bir medeniyet içinde yaşamayı, şeytanın iktidârını en güçlü bir şekilde kurduğu modernizm içinde yaşamaya tercih ederim. 

 

Hem ben de sorarım: “Siz nasıl olur da Peygamberimiz’in zamânındaki gibi Kur’ân’ın ve Sünnet’in kesin şekilde merkezde olduğu bir yapıyı değil de, İslâm’ın, Kur’ân’ın, Sünnet’in, değerlerin, adâletin, eşitliğin, vicdânın, merhâmetin olmadığı ve tam-aksine; şirkin, küfrün, adâletsizliğin, haksızlığın, ahlâksızlığın, sömürünün, şiddetin, merhâmetsizliğin vs. bir-çok çirkefin ve şerefsizliğin hâkim ve belirleyici olduğu lâik, seküler, demokratik, modernist bir dönemde ve ülkede yaşamaya katlanabiliyorsunuz?”. Siz ilk önce bu soruya cevap verin. Küfür ve şirk-merkezli bir sistemde, ülkede ve Dünyâ’da yaşamaya sesinizi çıkarmıyorsunuz da, Selçuklu ve Osmanlı’nın küfründen ve şirkinden mi bahsediyorsunuz?. Niçin ilk önce, içinde yaşadığınız mutlak küfür, şirk ve zulüm sistemini eleştirmiyorsunuz?. Kusura bakmayın ama siz çok da ciddî değilsiniz. Zâten ciddî olsaydınız her-şeyinizi ortaya koyar ve Peygamberimiz’in zamânındaki gibi Kur’ân’ın ve Sünnet’in kesin şekilde merkezde olduğu bir yapıyı kurmak için gayretle çalışırdınız. Fakat gün geçtikçe modernleşen ve sistem-içi olmaya doğru giden davranışınızla, “modernizmdense Osmanlı daha iyidir” düşüncesini ve söylemini eleştiremezsiniz.      

 

Evet; kanımca Yusuf Kaplan’ın lîderliğini yaptığı Medeniyet Projesi desteklenmese de kösteklenmemelidir. Zîrâ fitnenin ve ifsâdın hareket noktası olan modernizme çelme takacak her hareket “bir şeyler yapmak” anlamına gelir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

Devamını Oku »

9 Haziran 2022 Perşembe

Sistemi Tehdit Etmek

 

“De ki: ‘Gerçekten bana: Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır’ diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?’. Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz yakın mı, uzak mı, bilemem” (Enbiyâ 108-109).

 

Dünyâ’daki sorunların ana-nedeni, “ilâhi sistem” yerine, “beşerî sistemler”e uymaktır. Müslimlerin beşerî sistemlere uyması ve eklemlenmesi söz-konusu olamaz. Çünkü Lâilâheillallah sözü, “beşeri sistemleri reddediyorum ve sâdece Allah’ın sistemini, dînini yâni sünnetullahı ve İslâm’ı kabûl ediyorum” demektir. Zîrâ kâfirlerle, müşriklerle, gayr-ı İslâmî sistemlerle ve düşüncelerle ortak bir zeminde buluşmak cehâlettir, şirktir, küfürdür.

 

Modern-seküler sistem, şeytanın insana kurduğu en büyük tuzaktır. Bu nedenle modernizme meftûn ve râm olmuş olanların modern-seküler sisteme bir laf etmesi pek mümkün değildir. Zîrâ modern sistemde “şeytan taşlamak” yasaktır. Şeytanı taşlayamayan modern insan, “sistem” ne dediyse yapıyor ve hiç îtirâz etmiyor. Fakat bilinmelidir ki bu, “sisteme köle olmak” demektir.

 

1.                                Mü’minler, seküler modern sistemde yaşamayı zûl kabûl eden yâni “ayıplanacak ve utanç verici şey, küçültücü davranış, düşkünlük ve alçalma” olarak gören kişilerdir. Modern müslümanlar ise “müslümanım” demelerine rağmen, “İslâm’a göre” değil de “seküler sisteme göre” yiyip-içiyor, giyinip-kuşanıyor, düşünüp-konuşuyor, edip-eğliyor. Yâni modern müslümanların da amelini-eylemini-söylemini seküler sistem belirliyor. Müslümanlar Kur’ân’ı okuyor fakat yorumunu İslâm’ın kendi iç-dinamikleri yerine modern-seküler sisteme göre yapıyorlar. Böylece seküler-modern sistem eleştirisi yerine bu sisteme bağlılık ve bağımlılık ortaya çıkıyor. Bu yüzden müslümanlar(!); bir zamanlar “küfür, şirk ve zulüm” olarak gördükleri “lâik-seküler-modern-demokratik” sistemleri, artık “kazanım” olarak görmektedirler. Müslümanlar, seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik sisteme eleştiri ve îtirâz etmeye cesâret edemeyince, onu onaylamak zorunda kalmışlardır. Oysa “modernizm” olarak görünen tâğutu reddetmekle emr-olunmuşlardı:

 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emr-olunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

 

Tutarlı müslümanlık, “modern-seküler sisteme çomak sokmak”la olur. Zîrâ modern sistem, Allah’a hakkıyla kulluk yapmayı çeşitli şekillerde engellemektedir. Kışkırtılmış nefsten, tâğuttan, seküler-liberâl-kapitâlist sistemden zihnen ve kâlben kurtulup özgürleşmedikçe Allah’a hakkıyla kul olunamaz. Müslümanlar bunu iyi anlamalıdır, zîrâ müslümanların en büyük sorunu budur.

 

Vahyin en güzel örnekleri olan tüm peygamberler hep şeytânî sistemle karşı-karşıya gelmişlerdir. Allah’ın indirdiği vahiyler hep gayr-ı İslâmî sistemlere meydan okuyan ve sistemi tehdit eden âyetler oldukları için, sistemin önde gelenleri peygamberlere en çok karşı çıkan kişiler olmuştur. İslâm yâni Allah’ın indirdiği vahiyler, sisteme apaçık bir meydan okuma olduğu için, peygamberler de bu meydan okumanın ve tehdidin arkasında sonuna kadar durmuşlardır.

 

İslâm ve Allah’ın seçip gönderdiği peygamberler, adâletsizliklere, haksızlıklara, ahlâksızlıklara, bâtıla, cehâlete, küfre, şirke, ve zulme meydan okumak için vâr olduklarından dolayı, gayr-ı İslâmî her sisteme meydan okuyup sistemi tehdit etmişlerdir. Çünkü mevcut şeytânî sistemi ortadan kaldırmadan hiç-bir şeyi değiştirip düzeltmek mümkün değildir. Oysa İslâm’ın tüm amacı, Dünyâ’yı ve insanlar arasındaki bozukluğu İslâm ile değiştirip düzeltmek ve aynen göklerdeki gibi bir düzeni ve nizâmı kurmak, böylece İslâm’ı yâni Allah’ın dînini hayâta hâkim kılmaktır. Bu yüzden tüm peygamberler sisteme meydan okumuş ve sistemi tehdit etmişlerdir. İslâm demek, sistemi tehdit etmek demektir. Mevcut sistemin, İslâm’ı hayattan ve kâlplerden bile silmek istemesi bu nedenledir. Zîrâ İslâm’dan başka, mevcut sistemi tehdit eden bir düşünce ve eylem yoktur.

 

Tabi Dünyâ’yı yada toplumu ağır bir baskı ve kuşatma altına almış olan sisteme meydan okumak ve tehdit etmek kolay değildir ve öyle herkesin yapabileceği bir şey değildir bu. Bunu çok nâdir insanlar yapabilir ki peygamberlik, Allah’ın, sistemle mücâdele edebileceğini hattâ sistemi alt edebileceğini gördüğü-bildiği kişileri seçip-görevlendirmesidir. Sisteme karşı çıkmak ve sistemi tehdit etmek kolay olmadığı hattâ akıl-kârı olmadığı için, sisteme karşı çıkan ve meydan okuyan peygamberler hep “deli, mecnun, büyülenmiş” damgası yemişlerdir. Zîrâ bir kişinin kalkıp da, oturmuş mevcut sistemi eleştirmesi, sisteme îtirâz ve isyân etmesi çok da akıl-kârı değildir. Bu ancak büyük amaçlar ve gâyeler için yapılabilir. Ancak büyük sorumluluklar ve inançlar için yapılabilir. Sisteme meydan okumak ve onu tehdit etmek “akıl-kârı” değildir ama “yürek-kârı”dır. Zîrâ peygamberler ve vahiy, aklı kullanmaya büyük önem verse de, bu iş akıldan ziyâde yürek işidir.

 

Modernizm, eski hâkim paradigma olan İslâm’ı ötekileştirerek ve silmeye çalışarak hâkimiyetini kurmak istiyor ve büyük ölçüde kurdu da. O hâlde İslâmî hâkimiyeti yeniden kurmak için modernizmi ötekileştirmek, ona meydan okuyup tehdit etmek ve silmek şarttır. Zîrâ hiç-bir sistem bir-önceki hâkim sistemi ortadan kaldırmadan hâkim olamaz.

 

İslâm mevcut sisteme karşı aykırı bir söylemle gelir. İslâm’ın özünde vardır bu aykırılık. Çünkü İslâm, “şeytan ve nefsi merkeze almak” yerine “Allah’ı, dîni ve vahyi merkeze almayı hâkim kılmak savaşımı”dır. İşte bu aykırılık şeytanın mevcut sistemi olan moderniteye karşı da gösterilmelidir. Zîrâ İslâm, tüm Allahsızlıklar gibi Allahsız moderniteye de aykırıdır. Gönderilmiş tüm peygamberler sisteme ve mevcuda aykırı söylem ve de eylemlerde bulunmuşlardır. Onlara karşı olunmasının nedeni budur. Yoksa sisteme karşı söylemde bulunmalarına rağmen eylem hâlinde olmasaydılar sistem onlara da bir şey demezdi. Şinasi Gündüz bu konuda şunları söyler:

 

“Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Hicaz Bölgesi’nde yaşayan ve ‘hanifler’ olarak bilinen bir grubun varlığı bilinmektedir. Câhiliye dönemi Arap politeizmiyle paganizminden uzak inançlarıyla dikkati çeken bu grupla ilgili İslâmî kaynaklar; Zeyd ibn Amr ibn Nufeyl, Varaka ibn Nevfel, Kus ibn Saide, Erbab ibn Riab, Suveyd ibn Amir, Umeyr ibn Cundeb, Ebu Amir ibn Seyfi, Umeyye ibn Ebu’s-Salt ve Ebu Kays ibn Eslet gibi hanifler olarak bilinen bu şahısların sünnet olmak ve Kâbe’yi tavâf etmek gibi Hz. İbrâhim’den kalma âdetlere riâyet yanında yine Hz. İbrâhim inancının özellikleri olan putlara tapınmaktan uzak durmak ve tanrı inancına sâhip olmak gibi özellikleriyle Arap müşriklerinden ayrıldıklarını anlatmaktadır. Bu özellikleri doğrultusunda hanifler, putlar için kurban edilen yada putlar adına kesilen şeyleri yemezlerdi. Benzer şekilde Allah’ın adı anılmayan şeyleri de yemezlerdi.

 

Hanifler olarak adlandırılan şahıslarla politeist Mekkeliler arasındaki ilişkiler açısından dikkat çekici bir durum, Mekkelilerin politeizm ve paganizmlerini reddetmelerine ve onların kült ve ritüellerinden uzak durmalarına rağmen, haniflere Mekkelilerce -sonraları müslümanlara karşı tavırlarına benzer- bir şiddet ve ret kampanyasının yapılmamış olmasıdır. Muhtemelen bunun nedeni, haniflerce temsil olunan teolojik inanışların toplumda marjinâl olarak kalması ve toplumsal yapıyla geleneksel Mekke-paganizminin toplumdaki hegemonyâl gücünü tehdit edici boyutta olmamasıdır”.

 

Demek ki sistemi tehdit etmedikleri müddetçe sistem, kimseye bir şey demiyor ve söylemlerinden çok da rahatsız olmuyor. Günümüzün mevcut modern sistemi de böyledir. Bir süre dırıldanmalarına rağmen, en sonunda müslümanların artık sistem için tehdit olmaktan çıktıklarını ve sistemi büyük ölçüde benimsediklerini gördüklerinden dolayı, sakal, başörtüsü, hac, Kur’ân-kursları vs. gibi dîni görünümleri ve eylemleri serbest bıraktı. Önemli olan, sistemin hiç-bir şekilde tehdit edilmemesidir. Şu da var ki sistem, potansiyel tehdit unsuru olabilecek şeyleri ancak, sistem tarafından kabûl edilebilecek şekle sokulduğunda serbest bırakır. Meselâ modern başörtüsü bağlama şekillerinde olduğu gibi. Kur’ân “başörtülerinizle göğüslerinizi örtün” derken, başörtüler bir tek göğüsleri örtmemektedir. Zîrâ müslümanlar da artık söylem ve eylemlerini büyük ölçüde sisteme uydurmuşlardır. Allah’ın kânunları yerine beşerin çıkardığı sistemlerle iyiliğe gidileceğini sanmak, derin bir cehâlet ve ağır bir ahmaklıktır.

 

Sistem, kişinin ne düşündüğüne ve ne söylediğine değil, ne yaptığına bakar. Sistemi tehdit etmediği müddetçe istediğini oku, düşün, inan ve dile getir fark etmiyor. Fakat eylemsel anlamda bir şey yapmaya yada insanları eyleme sürükleyecek söylemlere zinhar izin verilmez.

 

İki tür insan vardır: 1-İslâm’dan yana olanlar; 2-“Sistem”den yana olanlar. İslâm; yürürlükteki mevcut işleyen sisteme çomak sokan bir dindir. Zâten çomak sokması için gönderilmiştir. Çünkü modern-seküler sistemi esas alarak “İslâm-merkezli” bir yapılanma kurulması imkânsızdır. Bu yüzden İslâm, sisteme meydan okuyan, onu tehdit eden ve mevcut sistemi bir devrimle devirmeye çalışan bir din’dir. Bu İslâmî devrimi yap(a)mayanlar ve yapmayı düşünmeyenler, bir süre sonra “evrim” geçirerek “sistem”e uymaya başlarlar.

 

Mevcut Dünyâ’nın sistemini ve eserlerini beğenen ve benimseyen insanlar, ya dîni bilmiyorlar yada “dinden nefret ediyorlar” demektir. Modern-seküler sisteme laf edilmeyen yerde “dinden bahsedilmiyor” demektir.

 

Ezber-bozucu olmayan tüm söylemler, mevcut sistemi beslemekten başka bir işe yaramaz. Sistemden vazgeçmeden “sistem” içinde kalarak sistemi eleştirmek ve sisteme îtirâz etmek çok da samîmi bir şey olmasa gerek. Çünkü -bir yerden sonra- “sistem” içinde kalarak sistemle mücâdele etmek mümkün olabilseydi, bu mücâdeleyi en iyi şekilde Peygamberimiz yapardı. Hicret, sistem içinde kalarak sistemle “hakkıyla” bir mücâdelenin yapılamayacağının delîlidir.

 

Bir “sistem”i değiştirmek, “o sisteme göre olan felsefeyi ve yaşam-tarzını değiştirmek” anlamına gelir. Modern-seküler sistem, doğal-İslâmî sistemi “yıkarak” hayattan uzaklaştırdığı için, doğal-İslâmî sistem de, seküler-modern sistemi “yıkarak” hayattan uzaklaştırmalıdır. Bu bağlamda İslâm, devrimcidir. Kısasa-kısas’ın sosyâl-siyâsal yönü böyle tezâhür eder.

 

Ey müslümanlar!; eğer sistem sizi yada söylediklerinizi-yaptıklarınızı gündem etmiyorsa, söyledikleriniz ve yaptıklarınız yüzünden sizinle dalga geçmiyorsa, sizi görmezden gelmiyorsa ve de en sonunda da size karşı karalamada ve şiddette bulunmuyorsa, “siz İslâm’ı hakkıyla temsil etmiyorsunuz” ve aslında “İslâm’a tam bir teslîmiyetle teslîm olmamışsınız” demektir. İslâm’a tam teslîm ol(a)mayanlar, İslâm’ı tam olarak temsil edemezler. Zîrâ İslâm “yüzde-yüz İslâm” olduğu, aynen peygamberlerde ve Peygamberimiz’de olduğu gibi,  tam bir teslîmiyet ve tam bir temsîliyet ister ve bekler. Eğer bunu yapmazsanız, Allah sizi  başka toplumlarla değiştirir.

 

Sisteme -İslâm’ın bir gereği olarak- meydan okuduğunuzda ve dolayısı ile onu tehdit ettiğinizde, sistem de size meydan okur, tehdit eder ve karşı çıkar. İşte hakkıyla mü’min olmanın göstergesi budur. Tüm peygamberler sisteme karşı çıkmışlar ve sistem de onlara karşı çıkmıştır. Fakat eğer sistem sizi pek de umursamıyorsa, ya siz İslâm’ı yeterli oranda bilmiyorsunuz, ya etkili bir şekilde konuşmuyor ve yazmıyorsunuz yada İslâm’ı eyleme dökmüyorsunuz demektir. Çünkü peygamberler de kendilerine nâzil olan vahiyden başka bir şeyle karşı çıkmadılar ki şeytânî-beşerî sisteme. Peki siz de Kur’ân’ı okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, yazıyorsunuz, konuşuyorsunuz da, niçin sistem peygamberlere ve onların vârislerine karşı çıktığı gibi size de karşı çıkmıyor?. Çünkü Kur’ân bugün de aynı şeyleri söylüyor ve “Allah’ın sistemi olan İslâmî sistemden başka tüm sistemler bâtıldır” diyor. Bugün de: “Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39) diyor. Eee; peki niçin sistem bize de karşı çıkmıyor ve bizi de düşman olarak görmüyor?. Çünkü biz Kur’ân’ı kendi iç-bütünlüğü ile sâlih amele dönük olarak okuyup idrâk etmiyoruz. Çünkü biz bu idrak ile apaçık konuşmuyor, tebliğ ve dâvette bulunmuyoruz. Çünkü biz, peygamberler ve onlarla birlikte olanlar gibi îman etmiyoruz, sâlih amel işlemiyoruz. Çünkü biz Sünnet’i yâni Peygamberimiz’in güzel örnekliği (Ahzâb 21) olan İslâmî hareket metodunu es geçiyoruz. Çünkü biz bu şeytânî, nefsî, tâğûtî, şerefsiz zâlim sisteme karşı çıkıp da meydan okumuyoruz. Çünkü biz sistemi tehdit etmiyoruz.   

 

Sisteme karşı çıkıp da meydan okumazsanız, sistem sizi tehdit olarak görmez. Sistem, ancak İslâm-merkezli bir meydan okumayı ağır bir tehdit olarak görür ve “kırmızı alarm” verir. Çünkü İslâmî karşı çıkış, “basit bir program yüklemeyi” değil, “işletim sistemi değişikliğini” hedefler. Sisteme İslâm’dan başka bâzı karşı çıkışlar da olur ama onlar kırmızı alarm vermeyi gerektirmez. Çünkü onların işletim sistemini değiştirme hedefi yoktur ve sâdece birer program yada virüstürler. Onlar temelde aynı şeyde yâni aynı işletim sisteminde birleşirler. Küfür tek millettir çünkü. Meselâ Kapitalizm, Sosyâlizm’i ve Komünizm’i düşman olarak görür fakat ikisi de madde-merkezli sistemler oldukları için birlik olup Faşizm’e karşı savaşmışlardır. Çünkü ikisi birbirinin “sistem-içi karşıtı”dırlar sâdece. İslâm ise “sistem-dışı bir karşıtlıktır” ki zâten sisteme karşı İslâm’dan başka sistem-dışı bir karşıtlık yoktur. 

 

Tabi şu da var ki, insanın gücü sınırlıdır. Birleşmiş ve kararlı bir toplum ve güç olmadığında yapacak çok da fazla bir şey yoktur. Niyet ve talep yoksa yapacak çok da fazla bir şey yoktur. Zâten insanlarda niyet, kararlılık, azîm ve dirâyet yoksa değişen ve etki eden bir şey olmaz. O zaman da -mücâhede ve mücâdele bâkî olmakla birlikte- Allah’ın yollar açması beklenir. Lâkin Allah o yolları lâyık olanlara açar. O-hâlde, seküler sisteme karşı mücâdele edecek güce, araçlara ve dirâyete sâhip olmayanlar, zihnen ve kâlben dik durmanın imtihanını vermelidirler.

 

Modernizmin ağır kuşatması altında seküler sistemlere îtirâza cesâret edemeyen müslümanlar, “gelenek eleştirisi”yle idâre etmek zorunda kalmaktadır. Sistem bunlardan hiç çekinmemekte ve hattâ onları desteklemektedir.

 

Beşerî sistemler, “kula kulluk” sitemleridir. Allah’a “gönüllü teslîmiyet” göster(e)meyenler, sisteme “koşulsuz teslîm” olmak zorunda kalırlar. Bundan ancak, “sistemi rahatsız ediyorum, öyleyse mü’minlerdenim” diyenler müstesnâdır. 

 

Ey cemaatler-vakıflar-dernekler ve kendilerine “müslümanım” diyenler!; şunu bilin ki, lâik-seküler “sistem” tarafından rahatsız edilmediğiniz oranda, -İslâm’a göre- gittiğiniz yolda bir sapma var demektir.

 

Bu Dünyâ’ya bir format atmak lâzım. Bu format, “vahiy penceresi” yâni “Windows Vahiy” işletim sistemi olmalıdır. Bu formatla ve işletim sistemi değişikliği ile birlikte İslâm hayâta hâkim kılındığında, her tarafa: “İnsanlık, ilâhi sistemden ayrılmanın bir sonucu olarak ciddî bir sapmadan kurtarıldı” diye yazılacaktır.

 

Sistemi tehdit etmek yada etmemek, işte bütün mesele bu!.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

2 Haziran 2022 Perşembe

Mûsâ-Hızır Kıssası ve Tasavvufta Şeyh-Mürid İlişkisi

 

“Hani Mûsâ genç yardımcısına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim yada uzun zamanlar geçireceğim. Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veyâ bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) geçtiklerinde (Mûsâ) genç-yardımcısına dedi ki: ‘Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk’. (Genç-yardımcısı) dedi ki: ‘Gördün mü, kayaya sığındığımızda balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu’. (Mûsâ) dedi ki: ‘Bizim de aradığımız buydu’. Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.

 

Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular. Mûsâ ona dedi ki: ‘Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?’. Dedi ki: ‘Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?’. (Mûsâ:) ‘İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç-bir işte sana karşı gelmeyeceğim’ dedi. Dedi ki: ‘Eğer bana uyacak olursan, hiç-bir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar’.

 

Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Mûsâ) dedi ki: ‘İçindekileri batırmak için mi onu deldin?. Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın’. Dedi ki: ‘Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini sana söylemedim mi?’. (Mûsâ:) ‘Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma’ dedi. Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürdü. (Mûsâ) dedi ki: ‘Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün?. Andolsun, sen kötü bir iş yaptın’. Dedi ki: ‘Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini sana söylemedim mi?’. (Mûsâ:) ‘Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun’ dedi. (Yine) böylece ikisi yola koyuldu. Nihâyet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşâ etti. (Mûsâ) dedi ki: ‘Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin’. Dedi ki: ‘İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamânı)mız.

 

Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim. Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı. Çocuğa gelince, anne ve babası mü’min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk. Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhâmet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik. Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara âit bir defîne vardı; babaları sâlih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi defînelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu’”(Kehf 60-82).

 

Kehf Sûresi’ndeki Hızır-Mûsâ Kıssası denilen kıssa bu şekildedir. Kehf Sûresi’nde beş tâne kıssa anlatılır. Bu kıssaların sâdece Ashâb-ı Kehf yâni “mağara arkadaşları kıssası” gerçekten yaşanmış bir olaydır. Anlatılan kıssalar içinde, târihin belli bir zamânında yaşanmış olan tek kıssa “yedi uyuyanlar” denilen kişilerin yaşamlarının bir kesitinin anlatıldığı kıssadır. Diğer dört kıssa yâni Âdem Kıssası, Zülkarneyn Kıssası, Bahçe Sâhipleri Kıssası ve Hızır-Mûsâ kıssası meseldir. Arapça’da mesel (çoğulu emsâl) “benzemek, benzeri olmak” mânâsındaki “müsûl” kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır. Kehf Sûresi’nde târihî gerçek olan tek kıssa Ashâb-ı Kehf Kıssası iken, kesin olarak mesel olan kıssa ise Bahçe Sâhipleri Kıssası’dır. Diğer üç kıssa ise “doğru olabilme ihtimâli olan kıssalar” olarak söylenir. Fakat kanımca Âdem, Zülkarneyn ve Hızır kıssalarının da mesel olduğu bellidir. Yâni Hızır-Mûsâ Kıssası bir meseldir. Böyle bir olay gerçekten yaşanmamıştır ki zâten hiç kimse böyle şeylerin yapılmasına izin vermez ve yapılan apaçık yanlışa ve suça hemen keser cezâyı. Allah; “meselâ şöyle bir misâl vereyim” diyerek anlatmıştır kıssayı.

 

Mûsâ-Hızır Kıssası, ilmin sınırından bahseder. Fakat ilmin sınırından sonra “ledün ilmi” başlar falan demez. Sâdece kıssadaki “kul” için “ledünden” yâni “katımızdan” der. Zîrâ Dünyâ’da hiç kimse böyle bir şey yapmaz, yapamaz. Çünkü Hızır’ın yaptıklarını anlamak ve kabûl edebilmek için bütünü yâni işin arkasını görmek gerekir ki, bu sâdece Allah’a mahsus bir şeydir.

 

Hızır/hıdır “yeşil” demektir. MedÎne’deki “kubbe-i hadra” “yeşil kubbe” demektir. Kur’ân’da Hızır ismi geçmez. Kendisine Hızır denilmesinin sebebi, bir hadis rivâyetinde, onun kuru bir yere oturması ve onun ardından o yerin hemen yeşillenivermesidir. Hızır farklı mitoloji ve kültürlerde tekrarlanan anlatıların bir-araya getirildiği senkretik bir kişilik olarak kabûl edilmelidir. Hızır diye gerçek bir kişilik yoktur. Kur’ân ona; “katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul” diyor. Kurgusal bir karakterdir. Kur’ân’ın söylediği ile mitoloji ve farklı din ve kültürlerde bahsedilen ve adına çeşitli isimler verilen kişi aynı kişi değildir ve Kur’ân’ın orijinâl bir kurgusal kişisidir.  

 

Birileri Hızır bekler durur. Bir sıkıntıdan kurtulduklarında onu Allah’tan değil de Hızır’dan bilerek cehâlete ve şirke düşerler. Peki bu Hızır, Peygamberimiz Taif’te taşlanırken, Uhud’da yaralanırken ve Mekke’de ağır boykot zamânı neredeydi ve niye yetişip gelmedi?. Ne deniyor Fâtiha Sûresi beşinci âyette: “Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz”. Mü’minler sâdece Allah’a taparlar ve sâdece Allah’a taptıkları için, yardımı da sâdece O’ndan beklerler.

 

Yine, “her gördüğünü Hızır bil” diye bir söz vardır. Bunu yaparken kim bilir kaç kişi Hızır diye dolandırıcılara rast gelmiştir. Körü-körüne bir teslîmiyetçiliğin ifâdesi ve sonucundan başka bir şey değildir bu. Her gördüğümü Hızır bilince ne olacak?. Her gördüğüme körü-körüne teslim mi olacağım?. 

 

Veli olabilmek için olmazsa-olmaz şart, Hızır ile görüşmektir. Tasavvuf ve târikatlarda Hızır’la görüşme söylemi çok yaygındır. “İlmini Hızır’dan almış-alıyor” denir. Demek ki saçmalamaları ve atıp-tutmaları bu yüzden oluyor.

 

Tasavvufçular bu kıssayı, mürşid-mürîd ilişkisinin nasıl olması gerektiğinin göstergesi olarak görürler ve kıssanın, “mürîdin mürşide sorgusuz-suâlsiz teslim olması ve itaat etmesi gerektiğini” gösterdiğini söylerler ve öyle kabûl ederler. Mûsâ gibi yapılmaması gerektiği, çünkü Mûsâ’nın, Hızır yâni mânâ âleminin sultânı olan mürşid meseleyi açıklayana kadar beklemeyerek soru sormakla ve eleştirip îtirâz ettiği için hatâ ettiğini, aynen bunu gibi mürîdin de mürşide, mürşid meseleyi açıklayana kadar ona soru sormamasını, sorgulama yapmamasını, bir eleştiride ve îtirazda bulunmaması gerektiği söylenir. Mürîde, “Allah dostlarının yaptığı şeyde mutlakâ bir hikmet vardır ve hakîkatin açığa çıkması için beklemesi gerektiği, zâten kıssanın da bu mesajı verdiği söylenir.

 

Tabi bu bir kılıftır. Çünkü kıssada aslında tam tersi söylenir. Denmek istenir ki, “bu dünyâda böyle bir şey olmaz. Hızır’ın yaptıkları, Allah’ın emirlerine ve vahyin direktiflerine aykırıdır. Bu nedenle yanlış bir şey gördüğünüzde mutlakâ onu elinizle, olmadı dilinizle, o da olmadı kâlbinizle buğz ederek engellemeye çalışmalısınız”. Bundan dolayı Mûsâ’nın “içindekileri batırmak için mi onu deldin?, andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın” ve “bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün?. Andolsun, sen kötü bir iş yaptın” demesi haklıdır, doğrudur, haktır. Yanlışı yapan Mûsâ değil, Hızır’dır. Çünkü Hızır’ın yaptığı yenilir-yutulur bir şey değildir, kabûl edilebilir bir şey değildir ve mutlakâ bir yaptırımı olmalıdır. Doğru olan şey Mûsâ gibi yapmaktır. En azından Dünyâ’nın formatı böyledir. Tam tersi olarak Hızır’ı haklı görenler, hakîkatin Hızır’ın yaptığı olduğunu söyleyenler ise, psikolojik bir sorunları yoksa ve bir travmaya mâruz kalmadılarsa, ağır bir ahmaklıkla ve sapmayla mâlûldürler.     

 

Kur’ân’da kısasa-kısas vardır, bir şeye zarar vermek açıkça yanlıştır. Mûsâ’ya değil de Hızır’a uymak, vahyi, peygamberi, şeriatı yâni İslâm’ı yâni Allah’ı dinlememek ve bunlara aykırı davranmak anlamına gelir. Üstelik Hızır’a uymak akla-mantığa da aykırı davranmayı gerektirir. Allah’ın, peygamber’in, vahyin, şeriatın, İslâm’ın, aklın ve mantığın yok sayılıp bunlara aykırı davranıldığı yerde geriye sapıklıktan ve çirkeften başka bir şey kalmaz. Tüm bunları bir kenara atıp da “ilm-i ledün” diyerek bâtınî-tasavvûfî yorumları ve zırvalıkları din yapmak ve kabûl etmek ağır bir sapmışlık durumudur. Hızır’ın yaptığını savunmak ise, kişinin kafayı yemiş olduğunun bâriz göstergesidir. Zîrâ Hızır’ın yaptıklarını savunmak ve Mûsâ’yı değil de Hızır’ı haklı görmek ancak bir travmanın ve psikolojik bir bozukluğun göstergesi olabilir. Kur’ân bu kıssa ile tasavvufçuların zannettiği şeyi değil tam tersini söyler ve zımnen der ki: “Ey insanlar!; Dünyâ’da böyle bir şey olmaz, böyle bir şeye bir peygamber bile sabır göster(e)mez. Böyle -sözde- mistik-bâtınî şeyler olacak iş değildir. Hüküm zâhire göre verilir ve zâten “işin bâtını” diye bir şey de yoktur”.  

 

İslâm’da bırakın şeyhi, efendiyi, hoca-efendiyi vs. ne kadar sahtekâr varsa, peygamberlerin bile karşısında nesneleşmek yoktur. Şeyhinin karşısında gassalın yıkadığı ölü gibi olmak tam bir sömürüdür, kandırmacadır. Böyle olmayı kabûl edenler de câhil ve ahmaktırlar. Peygamberlere bile, tebliğ ettikleri vahiylere mutlak îmandan başka mutlak anlamda itaat yoktur. Sahabe, Peygamberimiz’e soru sormuş, sorgulamış, bâzı konularda fikrinin ve karârının uygun olmadığını söylemiş ve karşısında fikir beyân etmiştir. Zâten Peygamberimiz de bunları hoş karşılamıştır. Çünkü Kur’ân, Peygamberimiz’e “onlarla istişâre et” diye emretmiştir. İslâm’da Allah’tan başkasına mutlak teslîmiyet ve itaat yoktur.

 

Mûsa varken Hızır’ın peşine düşmek gaflettir. Zâten Mûsâ-Hızır Kıssası, Hızır’ın yaptıklarının olacak şey olmadığını göstermek için inmiştir. Allah; mistiklere, bâtınîlere ve tasavvufçulara; “böyle şeyler Dünyâ’da olacak ve kabûl edilebilecek şeyler değildir, bu yüzden böyle boş işlerle uğraşmayın, bir yere varamazsınız, boşa yorulursunuz ve sapıtırsınız” mesajını verir. Mûsâ-Hızır Kıssası’nın olmasının nedeni ve anlatmak istediği şey budur. “Bakın bir peygamber bile kabûl edemiyor, siz de kabûl edemezsiniz” demeye getiriyor. Fakat gelin görün ki, başta tasavvufçular olmak üzere, apaçık Kur’ân âyetlerine ihtilâf ederek, Hızır’ın yaptıklarını “ledün ilmi”, “bâtınî ilim”, “tevhid ilmi” vs. gibi anlayışlarla te’vil ederler ve başlarlar kendileri de Hızır gibi yorumlar yapmaya. Tabi iş Hızır gibi davranmaya gelince öyle bir saçmalık yapan yoktur. İyi de, mâdem ki siz ledün ilmi denen şeyi anladınız, bâtınî olarak iş başkadır, o zaman niçin siz de Hızır gibi dîne, ilme, vahye, akla ve mantığa apaçık aykırı şeyler yapmıyorsunuz?.

 

“Ledün” demek “katımızdan” demektir, o kadar. Devenin altında buzağı aramaya gerek yok. “Ledün” denilen şeyi çok farklı ve üstün bir ilim olarak düşünmek yanlıştır. Öyle bir ilim yoktur. Varsa bile sâdece Allah’a mahsustur. Çünkü böyle bir ilim Dünyâ’ya ve kâinâtın formatına uygun değildir.

 

Diyeceğim o ki; kıssa bir meseldir ve bir misâl üzerinden; “Allah’ın âyetleri, yasaları ve kânunları ne diyorsa öyle olur. İşin mistik, bâtınî ve tasavvûfî yönü diye bir şey yoktur. Zâten Hızır diye biri de yoktur. Siz Hızır’a değil Mûsâ’ya uymakla yâni peygamberlerin getirdiği vahye ve onların güzel örnekliklerine uymakla mükellefsiniz. Gerisi lâf-ı güzaftır” mesajı verilir.

 

Mûsâ-Hızır Kıssası olarak bilinen kıssa, kıssada anlatıldığı şekilde bir işin olmasının mümkün olmadığını göstermek için indirilmiş olmasına rağmen; şeyh, efendi, üstad, hoca vs. olarak ortaya çıkan bâzı uyanıklar yada daha doğru bir ifâdeyle sahtekârlar, kıssayı, mürîd edindikleri kişilerin sorgusundan kurtulmak, müridleri mutlak itaat şeklinde kendilerine bağlamak ve maddî-mânevî olarak sömürmek için aşırı yoruma tâbi tutarak kullanmaktadırlar. Bu yapılan hem câhillik, hem sapıklık, hem günah, hem haram, hem ayıp, hem de suçtur.   

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2021

 

 

 

Devamını Oku »

29 Mayıs 2022 Pazar

Din-Felsefe Yada Dağ-Deniz Çatışması

 

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtırlar diye onlardan sakın” (Mâide 44-50; Âl-i İmran 118-120; Bakara 85-86; A’raf 3).

 

“Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan (ve hakîkatten) yana hiç-bir yarar sağlamaz” (Necm 28).

 

Felsefe “kıyı düşüncesi”dir; denize ve kıyıya yaklaştıkça açığa çıkar ve fazlalaşır, onun düşüncesi sanki denizden gelir. Din ise “dağ düşüncesi”dir yada dağda gelen vahiyle başlayan düşüncedir. Peygamberlere vahiy hep dağda gelmiştir. Dağa yaklaşıldıkça dînî düşünce ve duygu daha ağır basar. Bunun nedeni kanımca, dînin köklü olması, çok sağlam olması, net olması ve değişmemesidir, zîrâ dağ da değişmez, çünkü kökü çok derinlerde olduğundan dolayı sağlamdır. Rasîn kelimesi, Arapça “ravasa” fiil kökündendir. Ravasa fiilinin anlamı; “bir şeyi sarsılmaz hâlde sâbitlemek, demirlemek, bağlamak” demektir. Dolayısıyla dağ kelimesi sözlük anlamı îtibârıyla “sağlam ve sarsılmaz, yetenekli ve kuvvetli olan yaratık” demektir.

 

Dünyâ’nın özellikle batı-kıyıları dîne daha uzak ve soğuktur. Bunun nedeni kanımca, buralara peygamber gönderilmemiş olmasından dolayıdır. Bu bölgelere peygamberlik ve din direkt olarak değil de dolaylı olarak ulaşmıştır târih boyunca. Bu nedenle sürekli peygamberlerin gönderildiği doğu’nun kıyılarında felsefe, din ile kaynaşabildiğinden dolayı dîne daha sıcak ve din ile iç-içedir. Peygamberler yâni tek hak-din olan İslâm peygamberleri hep dağ-merkezli doğu’dan çıktığı için, -doğu’da da şirk ve küfür görülse de- doğu’da din insana ve mekâna içkindir.

 

Dağlara çıkıldığında ve hak bir düşünce dağlara çakıldığında sonuna kadar durur. Fakat deniz dalgalıdır, denizden gelen de dalgalı olur ve değişir durur. Felsefî düşünceler suya yazılmış yazılar gibidir, bu yüzden kısa zamanda silinir gider ve kaybolur. Bu nedenle sürekli yeniden yazılması gerekir. Fakat her yazıldığında yeni şeyler eklenir ve sonuçta “ilk yazıldığı gibi” olmaktan çıkar. Çünkü felsefe ve deniz sâbit olmadığı için köklü değildir. Sâbit olmayan şey hakîkat olamaz, zîrâ hakîkat sâbit olandır. Din’de ve dağda oynaklık olmaz, ileri-geri hareketler olmaz, ona basanlar sağlam yere basmış olurlar. Bu da insana güven verir. Çünkü dinler ve dağlar, kişiyi değişmeyeceğinden, batmayacağından ve sallanmayacağından emin kılar.

 

Felsefenin çıkış kaynağı olan kıyıda yâni denizde/suda ayağını sağlam basacak bir yer yoktur. Biraz ilerleyip de basıldığında batıp boğulma tehlikesi çoktur ki yüzmesini iyi bilenler bile boğulma tehlikesi yaşarlar. Deniz değişken ve kaygan olduğu için felsefe de değişken ve kaygandır. Nicelerinin ayağını kaydırmıştır yada boğmuştur. Ama dağ sâbit olduğu için din de sâbittir, dağ sâbit ve sağlam olduğu için ayakları kaydırmaz ve sâbit tutar. Bir yazıda felsefe-deniz ilişkisi şöyle gösterilir:

 

“Eski yunan düşüncesi yâni felsefe, şu-anda Aydın İli’ne bağlı Milet’te başlamıştır. Miletos, bugün her ne kadar bir liman kenti olmaktan çıkmış olsa da o zamanlar denize sıfır bir liman kentiydi. Ege bölgesinde Büyük Menderes Nehri’nin hemen ağzına yakın deniz kıyısında bir antik liman şehriydi. Liman kenti olmasının anlamı şudur: Felsefe her zaman için bir ‘kıyı’ söylemidir. Kıyıda gelişmiş bir söylemdir. Eski filozoflar Thales, Anaksimandros, Anaksimenes gibi filozoflar sophia’yı öğrenmek, araştırmak amacıyla yola çıkan insanlardır. Bunlar gemilere binerek o zamanki doğu Akdeniz sahillerinde Mısır ve Mezopotamya kültürlerinde meydana getirilmiş olan geometri gibi, astronomi gibi bilgileri öğrenmek üzere yola çıkarlardı”.

 

Yunan felsefesi İyonya’da yâni İzmir ve Aydın gibi kıyılarda başlamıştır. (Gerçi İyonya’nın Yunan olup-olmadığının tartışmaları da vardır ki bu tartışmalara göre İyonya’nın Yunan’a değil, Anadolu’ya âit olduğu görüşü baskındır). Kıyı, her zaman dîne uzak ve mesâfeli bir düşünce geliştirir. Bu yüzden burada başlayan felsefe maddeyi yâni doğa-bilgisini merkeze almıştır. İlk filozoflar birer doğa-bilginidirler. Doğayla uğraştıkça maddeyi merkeze almış ve dinden-mâneviyattan uzaklaşmışlardır. Bu durum Helenizm’e ve Roma’ya da yansımış ve yaygınlaşmıştır. Bir Yunan-Roma yada greko-romen uygarlık olan modernizmin de Allahsızlığı buradan gelir. Modern-bilim modern bir Allahsızlıktır. Allah’ın yarattığı maddeyi ve tüm varlığı, Allah’ı hesâba katmadan araştırırlar. Kesin ve doğru sonuçlara bir türlü ulaşamamalarının nedeni budur. Bu araştırmaların sonuçlarının insana hep zarar olarak yansıması bu yüzdendir.

 

Batı felsefesi Thales’le başlar. Thales, Milet’te deniz kıyısında yaşamıştır. Zâten felsefesinin temeline de suyu koymuştur. Her-şeyi suya bağlamıştır. Her-şeyin  kaynağının da döneceği yerin de su olduğunu söylemekle suyu ilahlaştırmıştır. Suyu “en büyük güç” olarak görmüştür. Felsefesi su-merkezli olmuştur. Hâlbuki su sâdece canlıların yaratıldığı şeydir. Thales “her-şey tanrılarla doludur” derken, “her-şeyin canlı olduğunu, her-şeyin, içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile dolu olduğunu” kastetmektedir. Her-şeyde su olduğuna göre, Thales’in “tanrı” dediği “su”dur. Suyu tanrılaştırması, Thales’in su yâni deniz kenarında yaşaması ve suya baka-baka her-şeyi su olarak görmesinin bir sonucu olsa gerektir.  

 

Deniz yada felsefe, zenginlik ister, maddî-dünyevî zenginliği yakalayamadığında bilgiye ulaşamaz ve üretemez. Çünkü felsefe için boş zaman gerekir ki boş zaman da “hazır para” ister. Oysa dağ yada din, çalışmayla birliktedir. Hattâ çalışırken öğrenir ve öğretir.

 

Yunanlıların ilk felsefî-bilimsel çalışmalarının batı Anadolu’nun zengin ve gelişmiş liman şehirlerinde, örneğin Milet, Efes, Teos, Klazomenai, Samos ve Kos gibi yerlerde olması bir gerçeği yansıtmaktadır ki, o da bu yerleşim yerlerinin deniz ticaretinin ana-merkezleri olmasıdır.

 

Denizin en ortasında mâvi gök ve mâvi sudan başka bir şey görülmez, yorum yapacak bir şey yoktur. Çünkü her-şey tek bir şeydir. (Batı’nın her-şeyi ve herkesi tek-tipleştirmek istemesinin nedenlerinden biri de bu olabilir). Denizde çeşitlilik yoktur. Bu, kıyaslama ve öz-eleştiri yapmayı blôke eder. Bu yüzden felsefe hep kısır kalır. Dağda ise manzara derindir, varlık çeşitlidir ve yoruma müsâittir. Üstelik dağ, yanlış yorum kabûl etmez. Biraz ileride yanlışı ortaya koyuverir.

 

Felsefe, mutlak sonuçlar elde etmeyi hayâtî bir problem olarak görmez. Jasper’in dediği gibi, felsefe “dâima yolda olma” çabasının bir yansımasıdır. Menzile bir türlü varamaz. Felsefede yeni ve özgün bir felsefî sorunu ortaya koymak, felsefî bir probleme yeni bir cevap vermek kadar değerlidir. Çoğu filozof için birincisi, ikincisinden daha önemlidir. Felsefî bilgi akla dayanır; eleştirici ve sorgulayıcı bir nitelik taşır. Hâlbuki kesin bilgiye ulaşmak için bâzen de sorgulamadan vazgeçmek ve teslîmiyet gerekir. Hakîkat işte ancak o zaman kendini açığa çıkarır ve gösterir.

 

Gerçi felsefe yâni batı felsefesi, “bilmek için bilmek” yolundadır. Din, dağ yada doğu felsefesinde ise bilmek “yapmak için”dir. Bir şeyi yapmayacak olduktan sonra onunla ilgili bilgi elde etmenin ne faydası vardır?.

 

Batı felsefesinde yada kıyı düşüncesinde “bilmek için bilmek” önemli ve yeterli görüldüğünden dolayı, hem “yapmak” ve hem de yapmakla ilgili olan “ahlâk” cılız kalır. Din’de yada dağda veyâ doğu felsefesinde “yapmak için bilmek” önemli olduğundan dolayı yapmak ve ahlâk öne çıkar. Leibniz, batı ve Çin’in ahlâk anlayışını birbiriyle karşılaştırmış ve şu sonuca varmıştır: “İşte içinde bulunduğumuz durum. Ahlâkın çöküşü artık o ölçülere vardı ki bize bir-an önce Çinli misyonerlerin gönderilmesini gerekli buluyorum”.

 

Felsefe yada deniz, uzaktan izlendiğinde iyidir, hoştur. Fakat içine girildiğinde felsefe ve deniz sizi derinlere doğru çeker ve en sonunda koyu karanlıklara kadar sürükler. Buralara kadar ilerleyenlerin dermanını keser ve kişi çırpınmaya başlar. Tabi böyle olduğunda kişinin tek düşüncesi kıyıya ulaşmak olur. Lâkin kıyıdan epey uzaklaşmıştır ve geriye dönüş zordur. Deniz yâni felsefe, “yüzerek” aşılabilecek gibi değildir, insanın dermânı da yetmez. Fakat dağlar, size üzerinde yürüme imkânını her zaman verir. Bu bağlamda, Hz. Îsâ’nın denizde yüzmek yerine denizin üzerinde yürümesi anlamlıdır.

 

Denize ve felsefeye yaklaştıkça dağdan ve din’den uzaklaşmak kaçınılmazdır. Denize ancak dağdan-tepeden bir yerden bakınca esintisi güzel olur ve keyif verir. Felsefe de ancak vahyin kontrôlünde ve düzeltmesinde-elemesinde olursa yararlı olur. Çünkü denize ve felsefeye kıyıdan girmek insanı bir türlü tatmin etmez ve deniz ve felsefe insanı derine-derine çeker. Fakat derinlere açıldıkça kişiyi dermansız bırakır ve geri dönülmez yerlere taşıyabilir ki çoğunlukla böyle olur. Yâni deniz ve felsefe aldatıcıdır, saptırıcıdır ve boğucudur. Zîrâ denizde ve felsefede sağlam bir zemin yoktur. Üstelik deniz de felsefe de insanın susuzluğunu gidermez, zîrâ suyu tatlı değildir.

 

Felsefe köksüz, dayanaksız ve sınırlı olduğu ve olmak zorunda olduğu için hiç-bir zaman yeterli gelmez, insanı iknâ ve tatmin etmez. Böyle bir amacı ve çabası da yoktur. Zâten sâdece beyne ve zihne hitâp eder. Metafiziği bile yine bunlar üzerinden değerlendirmeye çalışır. Bu nedenle de sürekli olarak sorgular durur ama bir sonuca ulaşamaz. Oysa din öyle değildir, hem zihne-beyne, hem de kâlbe-rûha hitâp eder. Bu nedenle iknâ edicidir, tatminkâr kılar. Bu da îman ve itaati açığa çıkarır. Bu îman ve itaat coşkusu ile, -felsefeye saçma gelen- fedâkâr eylemlerde bulunabilir; uykusunu böler, aç kalmaya râzı olur, parasının bir miktârından vazgeçer ve her-şeyden vazgeçerek en sonunda canını bile ortaya koyabilir. Zîrâ iknâ olmuştur, inanmıştır ve bu nedenle adanmıştır.

 

Aslında felsefe, din kendisine saçma geldiği için sorguluyor değildir, dîni, kendisine zor geldiği için sorgulamakta ve böylece şeytanın da fısıldamalarıyla ortaya çıkan yorumlarla bu sorumluluklardan kurtulmak istemektedir. Mistisizm, bâtınîlik ve tasavvuf da böyledir. Sürekli ve aşırı yorum, kişinin eyleme dönmesini engeller de kişinin diline vurur. Felsefecilerin ve tasavvufçuların boş-boş konuşup durmaları bu yüzdendir.

 

Felsefenin bir îman sorunu vardır. Çünkü Dünyâ sınırsız-sonsuz değildir, hayât kısadır ve nihâyet ölüm yakındır. Böyle olunca da Dünyâ’yı ıskalamak istemez ve nefsince (gönlünce değil) düşünmek ve yaşamak ister. Fakat içinde sürekli bir huzursuzluk vardır. İşte felsefe denilen şey, yapılan nefs-merkezli yorumlarla bu huzursuzluğu bastırmak için ortaya konulan yeni ve farklı düşüncelerdir. Tabi felsefe bunu yaparken kayda değer düşünceler, sorular ve cevaplar da açığa çıkarır. O-hâlde felsefe, eleksiz yaklaşılmaması gereken bir alandır. Bu nedenle de felsefe ancak “din eleği” ile elendikten sonra faydalı olabilir. Çünkü felsefenin çürüklerini ayıklayabilecek olan şey sâdece din’dir ki bu din de elbette, tek hak din olan İslâm’dır.

 

Felsefe yada deniz, insanı gevşetir, tembelleştirir ve bu nedenle de yozlaştırır. Zâten felsefeyle uğraşmak yada deniz çevresinde bulunmak için mutlakâ boş zamâna ve biraz da zenginliğe ihtiyaç vardır. Felsefe ve deniz, boş adam ve boş zaman işidir. Dolayısıyla bir sorumsuzluk durumudur. Oysa din yada dağ insana sorumluluklar yükler, bu da kişiyi sürekli aktif yapar, dinç kılar, dik ve diri tutar. Denize yakın yerlerin havası sıcak ve bunaltıcı, dağın havası serin ve iç-açıcıdır. Dinde yada dağda olmak sürekli olarak yeni bir işte olmayı, zamân isrâf etmemeyi gerektirir.

 

Felsefe ve deniz nefse, din ve dağ rûha hitâp eder. Felsefe ve denize yaklaştıkça çıplaklaşma, dîne ve dağa yaklaştıkça örtünme olur. Denizi görmek kişide soyunma güdüsü, dağı görmek ise kişide giyinme dürtüsü oluşturur. Felsefe gevşetir, din sıkılaştırır.

 

Felsefeyi yunanla başlatırlar. Doğu’da da felsefe denen bir düşünce vardır, fakat peygamberlerin bahsettiği ve getirdikleri şey felsefe değil, “hikmet”tir. Hikmetin kaynağı ve kökü ilk insana kadar gider. Felsefe ise şunun şurasında 2.600 yıl öncesine Thales’e kadar gidebilir ki bu nedenle temele kadar dayanan derin bir kökü yoktur.

 

Felsefe yeni ve türedi bir şey olduğu için, -balıkçılık ve denizcilik hâricinde- “denize girmek” ve “deniz turizmi de yenidir. Eskiden insanlar deniz kenarında yaşıyor olsalar bile, ilkbahar başladığında yaylaya çıkarlardı, bu nedenle çocukken yada balık tutmak için denize girilse bile, yüzmek için kalabalıklar hâlinde denize gitmek ve denize girmek diye bir şey yoktu yada çok sınırlıydı. Çünkü tarım ve hayvancılık kültürü buna uygun değildi. Greko-romen uygarlığın yâni felsefenin modernleşmesiyle birlikte batı’da başlayan bir şeydir deniz turizmi ve kitleler hâlinde denize girmek. Din’den-dağdan uzaklaşıldıkça ve felsefeye-denize yaklaşıldıkça çıplaklaşma başlar ve çıplaklaşma deniz kültürünü açığa çıkarır. Felsefeye girmek ve felsefeyi benimsemek için din’den soyunmak, denize girmek için de elbiselerden soyunmak şarttır.

 

Din’de bir tevâzu ve tevbe vardır. Felsefede ise bir kibir ve aşırılık. Bu kibir şeytanla başlar. Cennette Hz. Âdem ile Havvâ’yı felsefe yaparak ve boş vaadler vererek kandıran şeytanın “ilk felsefeci ve ilk filozof” sayılması gerekir. Din, bir yanlışlıkta tevbe etmeyi emrederken, felsefe ise yanlışlığı, “ilerlemenin bir nedeni ve aracı” olarak görür ve yanlışı kutsar. Oysa hakîkate ulaşmak yanlış üzerinde gide-gide değil, tevbe ede-ede ve vahyi izleye-izleye olur.

 

Deniz ve felsefe ne kadar derin olsa da en-nihâyetinde bir sınırı vardır ve denizin en dibinde biter, böylece Dünyâ’da kalır ve kişiyi Dünyâ’ya hapseder. Oysa din ve dağlar kişiyi göklere baktırır ve göklerin bitiş-noktası yoktur yada görünmez, bilinmez. Zâten din gökleri de aşar-gider de âhirete ulaştırır.

 

Felsefe sâhil-deniz düşüncesiyken; din, dağ ve piknik etkinliği ile tezâhür eder. Plânsızca da olsa dindar olanların deniz yerine dağları-pikniği seçmesinin temel nedeni kanımca budur. Bir toplumun ne olduğunu anlamak istiyorsanız, o toplumun dağları mı yoksa deniz kenarlarını mı kalabalıklaştırdığına bakmanız gerekir. Çeşitli sapmalar sonucu din, dağ ve piknikte de sınırları aşanlar ve sapanlar olabilir fakat bu sapmalar hiç-bir zaman felsefedeki ve denizdeki sapmalar kadar olmaz.

 

Din ve vahiy ile dağın ilişkisi ilginçtir. Diğer peygamberlerle ilgili açık bir bilgimiz olmamakla berâber Zerdüşt, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed’in ilk vahiy alışlarıyla ilgili olarak bir dağ örnekliği vardır. Bu peygamberlere peygamberliklerini bildiren ilk ilâhî hitâp veyâ ilk vahiy yada ilham dağda gelmiştir. Hz. Mûsâ’nın Kur’ân’da açıkça belirtildiği gibi ilk vahye mazhar oluşu, Tûr Dağı’ndaki Kutsal Vâdi Tuva’dadır. Hz. Îsâ’nın ilâhî sesi işitmesi, bâzı İncillere göre Kudüs yakınındaki Zeytin Dağı’nda olmuştur. Hz. Muhammed’in ilk vahye mazhâriyeti ise bilindiği gibi Mekke şehri yakınındaki Nûr Dağı’ndaki Hira mağarasındadır.

 

“Vahiy olgusu ve peygamberlerin peygamberlikleriyle ilgili bu dağ bağlantısının anlamı nedir?. Niçin Allah ilk vahiy olgularını dağda gerçekleştirmiştir?. Bu, vahyi ve peygamberliği daha iyi anlamak için önemli midir?” sorularına net bir cevap verilemese de, dağ örnekliğinin her üç peygamberle de ilgili oluşu bir tesâdüf olamaz. Bunun mutlakâ bir anlamı ve nedeni olmalıdır. Kanımca vahyin dağda inmesi, insanın dağda daha iyi odaklanabilmesinden dolayıdır. Dağ, insanı kendi içine döndürür, çünkü dağda tam bir sessizlik vardır ki ilk inen vahye ancak böyle bir sessizlikte odaklanılabilir. Gayb, dağa daha uygundur. 

 

Peygamberleri dağa çeken bir şey vardır. Hz. Nûh bile sudan kurtarılıp dağa çekilmiştir. Yine, Hz. İbrâhim’e, gönlünün mutmain olması için dağ gösterilmiştir ve parçalanan kuşları dağa bırakması emredilmiştir.  

 

Denizde vahiy gelmez, zîrâ deniz, vahyin inmesine uygun bir yer değildir. Çünkü deniz, dağ gibi “kutsal” olmaya uygun değildir. Kutsal dağlar vardır ama kutsal deniz yoktur. Bir şeyin kutsal olması için oynak olmaması ve sâbit olması gerekir. Fakat dağı kutsallaştıran, rakımın yüksek olması değil, vahyin dağda gelmesidir. Nice dağlar vardır ki emâneti yüklenmekten korkar, zîrâ vahyi taşıyamaz ve parçalanır da yıkılır gider. Bu yüzden vahiy dağa değil, “dağda” gelmiştir, “dağdaki” bir insana gelmiştir.

 

Batılılaşma yada modernleşme, din’den ve dağdan vazgeçip, felsefeye ve denize doğru meyletmektir. Batılılaştıkça ve modernleştikçe nefis kışkırtılır ve ruhlar kâlbin bir kıyısına-köşesine sıkıştırılır. Böylece insanın dengesi bozulur. Zîrâ insan beden ve rûh olarak iki özellikten oluşur. Denge kaybolunca ve terâzi bozulunca ise her türlü adâletsizlik, eşitsizlik, ahlâksızlık, şirk, küfür ve zulüm ortaya çıkar ve toplumu yozlaştırıp çürütmeye başlar. İşte din, vahiy ve peygamberlerin gönderilmesinin nedeni budur. Vahiy ve peygamberler, ruhları besler-büyütür ve beden-rûh dengesi kurar. Bu denge elbette vahiy ile kurulur ki vahiyler peygamberlere ilk başta dağda gelir. Zîrâ dağ, nefsi sâkinleştirir, normâlleştirir ve varlıktaki o âhenge odaklar. Varlığın muhteşemliğine odaklananlar mecbûren Allah’ı hatırlar ve O’nu düşünmeye başlarlar. Bu odaklanmayı denizde ve felsefede yapmak ise zor ve sınırlı olur.

 

Felsefe maddeden kurtulamaz ve netîcede maddenin bilgisi olan bilime ulaşır. Bu bilim modern-bilim olur ki modern-bilim sâdece “bilmek için bilmek”tir. İlim ise Allah rızâsını ve âhireti gözetir. Bilim ortaya çıkınca felsefe yavaşlar. Felsefe Dünyâ’ya dönüktür, Dünyâ ile sınırlıdır. Dolayısı ile felsefe sınırlıdır. Oysa din, ilim ortaya çıkarır ki bu hem maddî hem de mânevî bilginin sentezidir. Üstelik âhirete dönüktür. Âhirete dönük olduğu için de din sınırsızdır. Deniz ve felsefe insanı yerin en dibine yakın tutarken, din ve dağlar ise insanı göklere ve cennete yakın tutar.

 

Din, insanın hem bedenine hem de rûhuna yönelik olduğu için kişiyi tatmin ve iknâ eder ve îman etmesine yol açar. Böylece insan eksiklikten kurtulur. Oysa felsefede sürekli olarak soru(n)lar vardır, bu da sürekli olarak boşluk ve eksiklik ortaya çıkarır. Çünkü felsefe sâdece beyne-zihne yöneliktir. Bu yüzden de aradığı iknâ ve tatmin edici cevapları  bir türlü bulamaz da sorar ve araştırır durur. Zîrâ kâlp ve rûh hesâba katılmadıkça ve tam-aksine inkâr edildikçe, zihni zorlamakla ve beyin fırtınası yapmakla o iknâ ve tatmin edici cevâba ulaşmak aslâ mümkün değildir. Felsefecilerdeki ve filozoflardaki o huzursuzluğun nedeni budur. Çünkü sâdece bilgi ile olmaz. Rûhu ve kâlbi hesâba katmayınca bilinç ortaya çıkmaz. Kuru-bilgi kişiyi zinhar teselli etmez. İş, bilmekle bitmez. Dînin ve vahyin kazandırmış olduğu bilinçle kişi amele-eyleme dönmedikçe de bir tatmin oluşmaz. Vahyi ve Allah’ı hesâba katmadıkça yâni bilgi ve bilinç vahiy-merkezli olmadıkça insanın tatmin bulması mümkün olmaz. Zîrâ kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »