28 Eylül 2021 Salı

Kün Fe Yekûn Ne Demektir?


“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca, ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir (kün fe yekûn) (Yâsin 82).

 

Modern Kur’ân çalışmalarında ve meâl-tefsirlerde, “kün fe yekûn” cümlesi; “ol der ve hemen olur” yerine, “ol der ve hemen olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” diye çevriliyor. Aslında “kün fe yekûn” cümlesinin geçtiği tüm âyetler, cümlenin akışı içerisinde, gerek okuyucu tarafından okunurken gerekse de dinleyici tarafından dinlenirken, “bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri yalnızca, ‘ol’ demesidir” dendiğinde, arkasından gelecek ve cümleyi tamamlayacak olan kelimelerin; “o da hemen oluverir” şeklinde beklenmesidir. Cümle tamamlanırken beklenti böyledir. Cümlenin yapısı ve akışı bunu gerektirir. Yoksa “ol der olmaya başlar” yada “ol der oluş sürecine girer” gibi kelimeler cümlenin yapısını ve büyüsünü bozuyor, cümlenin enerjisini düşürüyor ve de beklentiyi bozuyor. Bu nedenle; “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri o şeye yalnızca, ‘ol’ demesidir” sözünün arkasından cümleye yakışacak olan söz, “o da hemen oluverir” şeklinde olmalıdır. Çünkü “olmaya başlar” yada “oluş sürecine girer” sözü beklentiyi yaralıyor, sırıtıyor ve anlamı bozuyor. 

 

Peki özellikle akademisyenler ve modernizmle barışık ve dost olan araştırmacılar niçin “kün fe yekûn” cümlesini; “ol der ve oluverir” demek yerine “ol der ve olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” diye çeviriyorlar?. Bunun nedeni elbette modern telakkilerdir. “Ol” diyerek başlayan ve “oluverdi” şeklinde bir-anda olan ve biten yaratmalar mecbûren Allah’ı hatırlatır. Fakat modern-seküler-pozitivist sistem, Allah’ı hatırlamak istemediği hattâ Allah’ı hatırlatan şeylerden nefret ettiği için buna hemen îtirâz ediyor ve bu çevirinin modern-bilime uygun olmadığını söylüyor ve de moderniteye ve modern-bilime uygun bir yorum bekliyor.

 

İşte modernizmle barışık ve hattâ moderniteye meftûn olan akademisyenler ve araştırmacılar, sistemi benimsedikleri ve sisteme sıkıca bağlı olduklarından dolayı, sistemin beklentilerine uygun ve paralel yorumlar yapıyorlar. Bu kişiler özellikle modern-bilime bağlıdırlar. Bu nedenle de düşünceleri modern-bilim nedeniyle çok fazla etkilenmiştir.

 

“Ol der oluverir” sözü modern-bilimin yaratılışla ilgi teorilerine aykırı olduğundan dolayı bu çeviriyi değil, uzun zamanları gerektiren ve gösteren, aşama-aşama olan yaratılışları (Big-Bang ve Evrim Teorileri’nde olduğu gibi) hatırlatacak ve gösterecek şekilde “ol der olmaya başlar” yada “ol der ve oluş sürecine girer” şeklinde çeviriler yapıyorlar. Yoksa “kün fe yekûn” sözü ille de ve zorunlu olarak “ol der oluş sürecine girer” yada “ol der olmaya başlar” anlamına gelmez. Çünkü İslâm târihi boyunca “kün fe yekûn” sözü ezici çoğunluk tarafından “ol der, oluverir” şeklinde okunup anlaşılmış ve bu şekilde çevrilerek tefsir edilmiştir. Diğer çeviriler ise modernitenin etkisinden sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. 

 

“Ol der oluverir” dendiğinde modern-bilim çöker, üstelik modern sisteme ağır bir küfür edilmiş de olur. Zîrâ modern-bilim, Allahsız bir şekilde her-şeyin kendi-kendine yavaş-yavaş ve uzun süreçlerin sonucunda ortaya çıktığını savunur. Bu nedenle de “ol der olmaya başlar” dediğinizde modern-bilim için bir sorun olmaz ve hattâ tam tersine modern-bilime ve sisteme destek vermiş olursunuz. Çünkü bir süreçten bahsediyorsunuzdur ve ilk akla gelen süreçler Big-Bang ve Evrim Teorisi süreçleridir. Çeviriyi bu şekilde yapınca sisteme ve teorilere destek verilmiş olunur. Tabi sistem de kendisine destek verenlere destek vermeye başlar.

 

Evet; “kün fe yekûn” kelimesini “olmaya başlar” yada “oluş sürecine girer” diye çevirmek ilk başta Big-Bang ve Evrim Teorisi’nin ihtiyaç duyduğu uzun zamanlar ve süreçler için mutlakâ gereklidir. Big-Bang ve Evrim Teorileri böyle bir çeviri için baskı yapar. Bu teorilere sıcak bakanlar da artık bu teorilere uygun yada en azından aykırı düşmeyecek şekilde çeviriler ve yorumlar yapmaya başlarlar ve en azından bunun için âyetleri aşırı zorlamaya ve yoruma tâbi tutarlar. Dolayısı ile “kün fe yekûn” sözünü “ol der olmaya başlar” şeklinde çevirmek, Big-Bang ve Evrim Teorilerine, zorlayarak da olsa argüman ve meşrûiyet sağlamış olur.

 

Diyorlar ki “yekûn kelimesi muzâri fiildir ve muzâri filler geniş zamânı ifâde eder”. Oysa muzâri fiiller hem şimdiki, hem geniş, hem de gelecek zamânı ifâde eden fiillerdir. Bir yazıda bu şu şekilde söylenir: “Muzâri fiil; şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zamanda bir iş, bir oluş ve bir hareket bildiren fiillere denir”.

 

Muzâri fiil şimdiki, geniş ve ilerideki zamânı ifâde etmesine rağmen modern anlayışta “geniş zaman” olarak kullanılmak meyli ve isteği vardır. Zîrâ modern-bilimin ağır kuşatması ve etkisi buna zorlamaktadır. Meselâ modern-bilimde kâinâtın 15 milyar yılda, insanın ise 2 milyon yılda yaratıldığı-oluştuğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünceye göre “ol der oluverir” sözü modern-bilimin verileriyle açıkça çelişmektedir. Bu çelişki karşısında müslüman bilim-adamları; “o hâlde modern-bilimin verileri yanlıştır” demek yerine, âyetleri işkence edercesine aşırı zorlayarak tam da modern-bilime uygun olarak yorumlama yoluna girerler. İşin ilginç tarafı, modern-bilimin verilerini hiç yorumlamıyorlar ve tüm veriyi ve teoriyi olduğu gibi koşulsuz-şartsız kabûl edebiliyorlar fakat Kur’ân’ın apaçık âyetlerini, modern-bilime uydurana kadar, âyetlere bin takla attırmak pahasına da olsa yorumladıkça yorumluyorlar. Bu, Kur’ân’dan ziyâde modern-bilime îman etmekten dolayı böyledir. An îtibârıyla olan şey budur. 

 

Şu da var ki, muzâri fiil, mâzi fiilden yapılır. Bu nedenle “kün fe yekûn” sözünü “ol der oluverir” diye çevirmekten ziyâde, “ol dedi oldu” şeklinde çevirmek daha isâbetli olabilir. Zîrâ Allah’ın “ol” demesiyle o şeyin oluvermesi aynı şeydir. 

 

Demek ki buradaki problem, “yekûn” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Türkçe’de bu kelimeyi biz; “top-yekûn” olarak da kullanırız ve bu da “toplam”, “tamâmı”, hepsi” vs. anlamlarına gelir. “Yekûn” toplam/totâl olan/bütünsel demektir. Allah; “kün fe yekûn” demekle, “ol” dedi ve hepsi birden, âniden ortaya çıktı” demek istemiştir. Yâni “yekûn” kelimesi bir süreçten bahsetmiyor. Bahsedilen “yekûn”ün anlamı “tamâmı”dır. Yekûn dendiğinde olan şeyin tamâmının olduğu anlaşılır. Tabî ki, bir şeyin tamâmından bahsedildiği yerde o şeyin tamamlandığından da bahsedilmiş olur. Bu da âni bir oluşum ve vâr etmeyi gerektirir. Âni bir oluşumun olduğu yerde ise, bir süreçten yada aşamadan bahsetmemiz yersiz olur. Zâten “kün” kelimesinin türevleri olan kelimeler de varlığın tamâmına vurgu yaparlar: Kain: Olan, vâr olan, bulunan, mevcut; Tekvin: Vâr etmek, meydana getirmek, yaratmak; Kevn: Hudus, varlık, vâr olmak, vücud, âlem, kâinât, mevcûdiyet. Kâinât “kâinatın tamâmı için” söylendiğinden, “kün” de tamâmına işâret eder.

 

Allah’ın irâdesi mutlak bir irâdedir. “Kün fe yekûn”deki irâde, mutlak bir irâde olduğu için, o şey artık “derhâl” olmak zorundadır. “Kün” emri ortaya konduğunda, emir verilen şey tanzim edilmiş ve düzene girmiş bir şekilde ortada beliriverir.

 

Allah için bir “süreç”ten bahsedilemez. Allah “süreç” ile kayıtlanamaz. Süreç; acziyet sâhibi insan/mahlûk için gerekli ve geçerlidir. Bundan dolayı insan “ol” derse o şey ancak belirli-belirsiz bir süreç içinde gerçekleşebilir. Fakat âcizlikten mutlak anlamda münezzeh olan Allah “ol” derse, o şey ânında olur. Eğer “ol” sözünü insan söylerse, o şey “oluş-sürecine” girer yâni  o şey aşama-aşama olmaya başlar. Fakat “ol” sözünü Allah söylediğinde, o şeyin ânında olmaması düşünülemez. “Kün fe yekûn” ifâdesindeki muzâri fiil; âciz olan insan için kullanıldığında mecbûren gelecek zamânı ifâde ederken; mutlak-kudret sâhibi Allah (c.c.) için kullanıldığında, mecbûren şimdiki zamânı ifâde eder. Allah için sâdece “şimdiki zaman” geçerlidir. Allah’a, geçmiş ve gelecek zaman isnât edilemez. Çünkü bu isnatlar (hâşâ) Allah’ı kayıt altına almak olur. Allah, zamânı yaratandır. Bir şeyin yaratıcısı için, yarattığı şeyin mahkûmu olması ve o şeyle kayıt altına alınması düşünülemez.

 

Oluş-sürecinde olan şey aslında “olma-sürecini” tamamlayamamış ve hiç-bir zaman da tamamlayamayacak olan şeydir. “O hâlde, “olan” ve “olmuş” bir şey yoktur, “olmaya çalışan” bir şey vardır” demek gerekir ki, bu çok saçmadır ve sağ-duyuya da aykırıdır. Böyle bir söz-etmek aynı-zamanda tüm sorumlulukları ortadan kaldırır. Dîni ortadan kaldırır. Çünkü henüz din oluş sürecindedir, her şey oluş-sürecindedir ve tamamlanmamış bir şeyin sorumluluğu olmaz. Belirsiz olan şeyin sorumluluğu olmaz. Herakleitos da, “var dediğimiz her-şey, gerçekte oluş-sürecinde olan bir nesnedir” şeklindeki “akış kuramı”ndan bahseder. Bu “olma süreci” hiç-bir zaman bitmez. Bu yüzden de hiç-bir şey bilinemez. Bilinemediği için de sorumlu olunamaz. Neyden sorumlu olunacak ki?. Fakat hâyır! “oluş-süreci” yok, “olma” var. Bu “olma” derinden bakıldığında her-an olan bir “olma”dır. Allah “ol” dedi ve “ol”du. Bu yüzden biz de sorumlu olduk.

 

Bir şeyin olması için o şeye sâdece, Allah’ın irâdesinin yönelmesi ve “ol” demesi yada bu sözü irâde etmesi yeterlidir: “O da oluverdi”. Kâinat, her-an “ol” sözüne muhâtaptır, “her-an” yeniden yaratılır. Zâten “kün fe yekûn” sözündeki “fa” bağlacı çabukluk ifâde eder. Yâni “ol der, çabucak oluverir” anlamı açığa çıkar. Hattâ “fa” bağlacı çabukluk ifâde ettiği için “ol der olur” diye çevirmek de yanlıştır. “Ol dedi, oldu” yada “ol” der, hemen/derhâl tamâmı olur” diye çevirmek gerekir. Allah “ol” deyince âniden olur. Aynen şu âyetlerde olduğu gibi:

 

“Böylelikle (Mûsâ) âsâsını fırlatınca, ânında apaçık bir ejderhâ oluverdi” (A’raf 107).

 

(Bir de) Elini sıyırdı, o da ânında bakanlara bembeyaz (görünüverdi)” (A’raf 108).

 

“Bu-arada âni bir yer-sarsıntısına tutuldular da oldukları yerde yığılıp kalıverdiler” (A’raf 91).

 

“Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, derhâl (fe-rtedde=hemen geri döndü) gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. Yâkub: Ben size demedim mi?. Allah’ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim” (Yûsuf 96). Buradaki “fe” hemen/derhâl anlamındadır. Çabukluk ifâde eder çünkü.

 

“O ki yaratıp düzene koyandır” (halâka fe sevvâ) (Âlâ 2). “Yarattı  ve sonra düzenledi” diyenler var. Ellezî halâka fe sevvâ: “Yarattı ve ânında düzene koydu” demektir.  “Fe”, “hemen yaptı” demektir. Ol demek ve olmak arasında zaman yoktur. Zemahşerî, Keşşaf”ında şöyle demektedir: “Nun” ve “fa” harfi ile başlayan fiiller geçip gitmek ve sona ermek anlamlarına gelir.

 

Bir süreç içinde yaratma, o şeyin olması için çalışmayı gerektirir. Fakat Allah çalışarak yapmaz. Çünkü çalışarak yapmak âcizliktir, âciz varlıklar için geçerlidir. Bu nedenle Allah bir şeyi vâr etmek için “ol” der yada irâdesini olmasını istediği şeye yöneltir ve o şey hemen oluverir. Ehl-i Kitap, bir şeyin süreç içinde yaratıldığını ve dolayısıyla Allah’ın çalışarak yarattığını zannettiklerinden dolayı, Allah’ın yorulduğu için kâinâtı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmeye geçtiğini zanneder. Zîrâ yaratma zaman içinde olunca (hâşâ) “Allah gayret göstererek yaratma yapmış, bunun için çaba harcamış, dolayısıyla yorulmuş” düşüncesi açığa çıkar.

 

“Şüphesiz, Allah katında Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ demesiyle o da hemen oluverdi” (Âl-i İmran 59).

 

Âyetin de söylediği gibi, Allah, Âdem’i topraktan yaratmış zâten, peki öyleyse “olmaya başlayan” nedir?. Yine başka bir âyette şöyle denir:

 

“İsrâiloğullarına elçi kılacak. (O, İsrâiloğullarına şöyle diyecek:) Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir âyetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir âyet vardır” (Âl-i İmran 49).  

 

Hz. Îsâ, kuş biçiminde bir şey yapıyor ve içine üfürdüğü anda o şey hemen kuş oluveriyor. Peki bu durumda “olmaya başlayan” ve “oluş sürecine giren” nedir?.  

 

“Sana o (Kıyâmet) saatin(in) ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Ona dâir bilgi tamamen Rabbimin katındadır; onu tam vaktinde tecelli ettirecek de O’ndan başkası değildir. O(nun ne zaman kopacağına dâir bilgi), göklerde ve yerde (bulunanlara) ağır gelir. O size ansızın gelecektir. Sanki o senin kârınmış gibi, bunu durup-durup sana soruyorlar!. De ki: Ona dâir bilgi tamâmen Allah katındadır, fakat insanların çoğu bilmez” (A’raf 187).

 

Kıyâmetin yâni son saatin kopması bir göz-kırpması kadar bir süredir. Fakat “oluş süreci” mantığına göre Allah kıyâmete “öl” deyince, aynen “ol” dediğinde olduğu gibi, kâinâtın ölüş sürecine girmesi gerekir ve bir-anda ölmemesi gerekir. Oluşu süreç içinde olacaksa ölüşü de süreç içinde olmalıdır. Bir şeyin zıddıyla tersi aynı şeydir. Allah’ın yarattığı kâinât bir-anda olur ve bir-anda ölür.

 

Son saatin bilgisinin sâdece Allah’a mahsus olmasının nedeni, kıyâmetin yâni kâinâtın ölüşünün, (aynen oluşu gibi) bir-anda olacak olmasından ve ansızın gelen şeyin insana bir bilgi sunmayacağından dolayıdır. Zîrâ ansızın gelenin bir işâreti olmaz.

 

“Ol der oluşum sürecine girer yada olmaya başlar” cümlesi; “ol der (Allahsız bir şekilde) oluşum sürecine girer” yada yine “ol der (Allahsız bir şekilde) olmaya başlar” anlamını verir. Bu çeviri Allahsızca bir “olma”dan bahsetmektedir. Allahsızca olma zâten Allahsız-dinsiz bilimin de söylediği şeydir ve -sözde- Allahlı söyleyenler de aslında Allahsız bilimin söyleminin aynısını söylemektedirler. Sürecin Allah’ın kontrôlünde olup-olmadığını söylemenin bir anlamı yoktur. Çünkü Allahsız-dinsiz bilimin söylediği gibi Allahsız süreç baştan kabûl ediliyor ve çeviri bu şekilde yapılıyor. Sonra da “Allah’ın kontrôlünde ve plânına göre oluyor” deniyor. Oysa ateistler aynı süreç için, “kendi-kendine oluyor” diyorlar. Çünkü olmaya başlayınca yada oluş-sürecine girince gerçekten de Allah’a gerek kalmıyor gibi bir algı ortaya çıkıyor. Oysa “ol der oluverir” sözünde mutlakâ Allah vardır ve bu vâr-oluş yüzde-yüzdür.

 

Bilim “var yok olmaz ve yok da vâr ol(a)maz”, yâni “doğa-üstü bir güç tarafından yaratılmış hiç-bir şey yoktur, yok edilen de hiç-bir şey yok” der. “Her-şey değişim ve dönüşümdür” ifâdelerinde “yaratma” kelimesi yerine “oluşum” kelimesini tercih etmeleri bundan dolayıdır. İşte bilim-perestler bu nedenle yaratmayı apaçık gösteren “olma”yı ve  “olurverme”yi değil de “oluşu” yâni bir süreci gösteren “oluş”u kullanırlar. Zîrâ asıl îman ettikleri şey Allah ve din değil, modern-bilimdir.

 

Yaratma ile “oluş süreciyle olma” aynı şey değildir. Oluş-süreciyle olma yâni belli bir süreçte olma Allahsızdır. Bu sürecin Allah ile bağlantılı olması şart değildir ki ateistler hiç-bir bağ yok derken, deistler ise “Allah sâdece ilk hareketi vermiştir” derler. “İlk hareketi vermekle yada kendi-kendine olan bir süreçte ortaya çıkan şey yaratma değildir, o süreç Allah ile ilgili olmak zorunda değildir” mesajı vardır Oysa “ol der hemen oluverir” sözünde kesin şekilde, bir Yaratıcı’nın olağan-üstü bir yaratılışı vardır algısı ortaya çıkar.

 

“Allah” deyince akla ilk gelen şey yaratmadır ve yaratma olağan-üstü bir şey olduğundan dolayı insanın nasıllığını anlayamayacağı mûcizevî bir olaydır. Yaratma bir-anda yada çok kısa sürelerde olur. Fakat oluşum ve süreç dediğinizde, orada kendi-kendine olma durumu vardır yada böyle bir algı ortaya çıkar. Modernist müslümanlar “yaratma” yerine oluşumdan ve süreçten bahsetmeleri Kur’ân’ı çok iyi idrâk etmelerinden dolayı değil, batı’ya, moderniteye ve özellikle modern-bilime meftûn ve râm olmuş olduklarından dolayıdır. Modern-bilimin kuyruğuna takılınca artık modern-bilimin kavramlarıyla düşünmeye ve hattâ Kur’ân’ı da o kavramlarla okumaya, düşünmeye ve yorumlamaya başlamışlardır. Kur’ân’ı, Allahsız modern-bilimin zihniyetiyle, felsefesiyle ve paradigmasıyla okumaya başlarsınız onun davulunu çalmaya başlarsınız ve sonuçta da yaratma yerine oluşumdan bahsedersiniz. Oluşum, yaratmanın yerine ikâme edilmiş bir boş laftır ve Allah’ı değil, kendi-kendine olmayı hatırlatır ve çağrıştırır. “Yokken vâr olmayı” değil, “bir şeylerden kendi-kendine oluşmayı” çağrıştırır. Beyni ve zihni modern-bilimin yalanlarıyla ve zırvalıklarıyla sulanmış olanların söylemleri elbette Allah’ı değil, Allahsız modern-bilimi hatırlatacak ve çağrıştıracaktır.

 

“Kün fe yekûn” kelimesine “oluş ve süreç” anlamı vermek, bir din değişiminin sonucudur. İslâm yerine modern-bilim dînine intisâp etmiş olmanın bir sonucudur bu. Bu oluş ve süreç söylemin bu kadar meşhûrlaşması ve destek bulması, söylenenler hakîkat olduğundan dolayı değil, oluş ve süreç söyleminin ve bunu söyleyenlerin, şeytan, nefs ve özellikle tâğutlar ve tâğûtî sistem tarafından bil-hassa desteklenmesinden dolayıdır.

 

Etimolojik tahlile ve sonu gelmez ayrıntılara girmeye gerek yok. Zâten etimolojiye bir kere girdiğinizde elmayı armut yapmanız işten bile değildir. Kur’ân bir dilbilgisi ve etimoloji kitabı değildir. O tabi ki kelimelerini özenle seçmiştir fakat bunlar kara zorla ve yoğun uğraşlarla ancak anlaşılabilecek kelimeler-sözler değildir.

 

Lâkin, şu ayrımı da mutlakâ yapmak gerekir. İlk önce konu ile ilgili âyetleri verelim:

 

“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rûm 11).

 

“O, sizi yer-yüzünde yaratıp türetendir” (Mü’minûn 9).

 

“O, yer-yüzü toprağından sizi vâr ederken de, annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de sizinle ilgili her-şeyi bilir” (Necm 32).

 

“Allah sizi(n ilk yaratılışınızı) topraktan, sonra nutfeden/embriyodan yarattı. Sonra da çiftler (çok sayıda oluşturduğu âile) hâline getirdi” (Fâtır 11).

 

Allah’ın “ilk yaratması” ile “sonraki yaratması” bizim için aynı değildir. Bize göre Allah “ilk yaratılış”ı bizim bilemeyeceğimiz ve idrâk edemeyeceğimiz bir şekilde “ol” demekle bir-anda yaratmışken; sonraki yaratmayı (türetmeyi?) bizim izleyip, görüp, idrâk edeceğimiz bir şekilde yavaş-yavaş yapmaktadır. “Benzersiz yaratma” bir-anda, “örnekli yaratma” yâni yaratmayı tekrarlama ise yavaş-yavaş olmaktadır. Tabi bu da aslında sürekli ve sonsuz “ol” emirleriyle olmaktadır. Yâni aslında her-şey sürekli olarak “ol” emrine muhâtap olmakta ve her-şey her-an yeniden olmaktadır. Yâni “ilk yaratma”dan sonraki yavaş-yavaş olan yaratmalar “bize göre” olan aşamalı yaratmalardır. Yoksa Allah’a göre aşama yoktur ve yine bir-anda olan yaratmalar vardır. Çünkü Allah zamanla kayıtlı değildir.

 

O hâlde “ol der ve olmaya başlar” yada “ol der oluş sürecine girer” çevirisi, “bize göre” ve “sonraki yaratılışlar” için geçerlidir, “ilk ve orijinâl yaratılışlar” için değil. Çünkü ilk yaratılış, mûcizevî bir şekilde, “Allah’ın ol demesiyle tüm varlığın tamâmının bir-anda oluvermesi” şeklindedir. Şu da var ki, ilk yaratmadan sonraki, bize göre yavaş-yavaş olan yaratmaların bile her aşaması özel bir “ol” emrine muhâtaptır.

 

Şimdi; ilk yaratma ile sonraki yaratmayı ayırsalar ve; “ilk yaratmada Allah ‘ol der ve her-şey bir-anda oluverir’ tamam, fakat ilk yaratmadan sonraki yaratılışlarda bizim de varlığın oluşunu gözlemlememiz için vâr olma bir süreç içinde olur” deseler anlayacağım. Fakat böyle demiyorlar ve ilk ve orijinâl mûcizevî yaratılış yâni Allah’ın, tüm varlığı “yokken yada yoktan vâr etmesi” için de bir olma ve oluş sürecinden bahsediyorlar ki bu abestir. Âlemlerin Rabbi olan Allah “ol” diyecek ve o şey hemen olmayacak da “oluş süreci”ne girecek ve bu oluş süreci milyarlarca ve milyonlarca yılı kapsayacak.. Böyle bir şey “ilk yaratılış” için söz-konusu değildir. İlk yaratılış “Allah’ın ol demesi ve her-şeyin bir-anda oluvermesi” şeklinde olmuştur. Fakat ilk orijinâl yaratılıştan sonraki tekrar yaratılışlarda, bir süreç vardır ki biz zâten bu süreci gözlemleyip duruyoruz.

 

Allah, hiç-bir şey yokken “kün” yâni “ol” der ve tüm varlık ilk orijinâl hâliyle mûcizevî bir şekilde tamamlanmış olarak hemen ve bir-anda (fe yekûn) oluverir. “İlk yaratma” örneksiz şekilde böyle olur. Biz onun neliğini ve nasıllığını bilemeyiz. Bu zâten bilmenin değil, îmânın konusudur. Fakat Allah bize göstermek ve öğretmek için, “ilk yaratma”dan sonraki “örnekli” yaratmaları yâni türetmeleri de yapar ve bu “tekrar yaratma”lar yada türetmeler gözlemlediğimiz şekilde yavaş-yavaş ve bir süreç içinde olur. İşte “oluş süreci” bu yavaş-yavaş olan “ikinci yaratma”lar için ve ancak bize göre geçerli olabilir. Fakat bu ikinci yaratmalar bile her-an Allah’ın özel bir “ol” emrine muhâtap ve muhtaçtır. Yazı boyunca anlatmak istediğimiz şey budur. Allah, hiç-bir şey yokken; galaksileri, yıldızları, gökcisimlerini ve Dünyâ’yı “ol” diyerek bir-anda yaratmış ve onlara hareketini vermiştir. Bitkilerin, hayvanların ve insanın ilk prototipini ve orijinâlini de “ol” diyerek bir-anda yaratmıştır. Meselâ Allah “ol” demekle buğdayı yada bir ağacı, bizim nasıllığını hiç-bir zaman bilemeyeceğimiz mûcizevî şekilde “ol” diyerek bir-anda yaratmıştır. “İlk yaratılış” böyle olmuştur. Fakat “ilk yaratılış”tan sonraki yaratmalar yada türetmelerde oluş bir süreç içinde olur. Meselâ toprağa buğday ekersiniz yada bir ağaç fidanı dikersiniz ve bir süreç içinde buğday ve ağaç yeşerir ve ürün vermeye başlar. “İkinci/sonraki/tekrar yaratılış” böyle olur.

 

Örneksiz ilk yaratmalar Allah’ın “ol” demesi ve her-şeyin bir-anda oluvermesiyle yâni “kün fe yekûn” demesiyle; sonraki “örnekli yaratmalar” ise, Allah’ın yine “ol” demesiyle ve bir süreç içinde olmasıyla olur. Bu, bizim süreç içinde olan şeyleri gözlemlememiz ve hayâtımızı bu süreçlere göre devâm ettirmemiz için böyledir. Zâten araştırması ve ilmi yapılacak olan da gözlemleyip durduğumuz bu ikinci yaratılışlardır. Zîrâ ilk yaratılış olan mûcizevî durum, bizim bilgimize kapalıdır. Biz hiç-bir zaman “kün fe yekûn” yâni “ol der ve hemen olur”un nasıllığını bilemeyiz, bilemeyeceğiz.           

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nîsan 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

26 Eylül 2021 Pazar

İnanmak ve Güvenmek

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

 

Îman “gayba îman”dır; Allah’a, âhirete, meleklere, vahye ve peygamberlere îman. Îman etmek elbette çok önemlidir ki târih boyunca insanın dalâleti, sapkınlığı ve dolayısıyla perişanlığı îman etmemekten yada bâtıla înanmaktan dolayı olmuştur.

 

İslâm’ın ve peygamberlerin muhâtapları hiç-bir şeye inanmayan ateist, agnostik ve deistlerden ziyâde, -güyâ- “Allah’a ve gayba îman edip kabûl etmesine rağmen, hayatlarını Allah’a, vahye ve peygamberlere göre düzenlemeyen, bunların yerine -aslında bir kısım insanların üzerinden rant devşirmek için öne çıkardığı- putlar, bâtıl değerler, bâtıl düşünceler yâni bâtıl inançlar, hurâfeler, adâletsizlik, ahlâksızlık, şirk, küfür, müşrikler, kâfirler ve dolayısı ile zulümler ve zâlimler”dir. Kur’ân’ın muhâtapları bunlardır. Çünkü Kur’ân, ateistleri yada inançsızları adam yerine bile koymaz ki sürekli olarak onlara bir yaratıcının olduğunu söyleyip dursun. Kur’ân’ın konusu; şirk, küfür, adâletsizlik ve dolayısı ile zulümdür.

 

Putların yâni bâtıl değerlerin, bâtıl düşüncelerin, bâtıl inançların, hurâfelerin, adâletsizliklerin, ahlâksızlıkların, şirkin, küfrün, müşriklerin, kâfirlerin ve dolayısı ile zulümlerin ve zâlimlerin ortaya çıkmasının nedeni, “sâdece Allah’a” inanıp “sâdece Allah’a” güvenerek, “hayatın -noksansız- her alanını Allah’a göre düzenlememek”tir. Hayât Allah’a göre düzenlenmediğinde, (hayat bir boşluk kabûl etmeyeceği için) mutlakâ Allah’tan başkalarına ve başka şeylere göre düzenlenecektir ki işte şirk ve küfür budur. Müşrik ve kâfirler, hayâtı Allah yerine, O’ndan başkasına ve başka şeylere göre düzenleyenlerdir.

 

Hayâtın her alanı; sosyâl, kültürel, ekonomik, askerî, hukûkî ve siyâsal her alanı Allah’a göre düzenlenmelidir. Zîrâ ancak böyle olursa Dünyâ’da ve insanlar arasında -aynen göklerdeki gibi- bir nizam kurulabilir. Bu nizam, İslâm nizâmı ve düzenidir. İşte ancak böyle bir düzen ve nizam kurulduğunda yeryüzünde de şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm biter ve de insanlarla Allah arasındaki engeller kalkar. 

 

“Allah’a îman” olmasına rağmen “Allah’a güven” olmadığında şirk ve küfür ortaya çıkar. Şirk ve küfür çok da uzak olmayan bir vâdede mutlakâ zulüm doğurur. Demek ki şirk, küfür, sonrasında da şirkin ve küfrün ortaya çıkardığı adâletsizlik, ahlâksızlık ve dolayısıyla zulmün olmasının nedeni, Allah’a ve gayba -sözde- îman edilmesine yada “îman ettim” denilmesine rağmen, Allah’a güvenerek O’na ve vahye göre bir yaşam-tarzından uzak durmaktır. Gönderilen tüm peygamberler ve indirilen tüm vahiyler, Allah’a îmandan sonra Allah’a güvenmeyi de tebliğ ve ikâme etmek için gönderilmiştir. Çünkü ancak îman edip güvenmek ile kâlpler huzûra erer ve Dünyâ ancak böyle olunca yaşanacak bir yer hâline gelir.  

 

Modernizme gelene kadar tâ Hz. Âdem’den bêri insanların ezici çoğunluğu Allah’a, dîne, peygamberlere ve vahye yada en azından mânevî ve meta-fizik bir şeylere inanmıştır. Lâkin buna rağmen, yâni bir yaratıcıya inanmasına rağmen insanların çoğunluğu, inandıkları yaratıcıya göre hayatlarını düzenleme yoluna gitmemişlerdir. Çünkü ilahlarına ya hiç yada yeterince güvenmemişlerdir. Bu durum, Hz. Âdem’den bu yana müslümanlar için de geçerlidir. Allah’a inananlar yada inandığını söyleyenler, çoğunlukla O’na güvenmemişler ve bu nedenle de hayatlarını Allah’a göre düzenlememişlerdir ki bu en çok da son 200-250 yıldır yürürlükte olan modernizm ile zirve yapmıştır. Öyle bir yere gelinmiştir ki, Allah’a inandıklarını söyleyenler hayatlarını Allah’a göre düzenlemeyi hiç düşünmedikleri gibi, böyle bir şeyi yapmayı ilkellik, yobazlık ve hattâ teröristlik olarak görmeye başlamışlardır. Zîrâ Allah’a inandıklarını söyleseler de aslında O’ndan başka şeylere güvenmektedirler. İnandıkları Allah’a güvenmeyenlerin, hayatlarını Allah’a göre düzenlemeleri elbette söz-konusu bile olmamaktadır. Îmandan sonra güvenmekten ve îmâna göre yaşamaktan bahsedenler ve bunu savunanlar ekstrem ve aşırı olarak görülmektedir. Çünkü genelde tüm insanlar, özelde ise müslümanlar târih boyunca bir-çok kez kuşatılmaya uğramışlar fakat hiç-bir zaman “modern kuşatma” altındayken olduğu gibi, Allah’a ve İslâm’a güvenleri bu kadar kaybolmamıştı. Sözde, Allah’a îman artmış fakat O’na olan güven kaybolmuştur. Zâten imtihan da aslında budur; “hayât kime-neye güvenerek düzenleniyor” sınavıdır bu.

 

Allah’a inanılmasına rağmen O’na güvenmemek ve bu güvenden dolayı hayâtın istisnâsız her alanını O’na göre düzenlemek olmadığında Allah’a inanmanın da bir değeri kalmaz ve o -sözde- inanç “psikolojik bir inanç” hâline gelir. Allah îmanları zâyî edecek değildir fakat îman etmek “O’na güvenmek”e dönmediğinde sâdece bir söylem olarak kalacak ve pek de bir işe yaramayacaktır.

 

İnsanlar -güyâ- Allah’a inanıyorlar ama O’na güvenmiyorlar. Çünkü başka şeylere çok güveniyorlar. Oysa peygamberler bu nedenle gönderilmişlerdir; “Allah’a inanmak tek-başına yetmez, O’na güvenip, hayâtınızı Allah’a göre düzenlemeniz ve O’nun emirleri ve nehiyleri doğrultusunda yaşamanız gerekir” mesajını vermek için gönderilmişlerdir. Üstelik bunun en güzel örnekliğini de göstermişlerdir. Peygamberlerin düşmanları, “Allah’a inanmayanlar” değil, “O’na güvenmeyenler”dir. Çünkü modern zamanlara gelene kadar târih boyunca insanlar içinde sâdece küçük ve önemsiz bir azınlık ateist/deist/agnostik olmuş ve Allah’ı yada dîni inkâr etmiştir. Allah böylelerini çok da adam yerine koymadığı için Kur’ân’ın ana konusu onlar değildir. Kur’â, şirk ve küfür ile, kâfir ve müşriklerle ilgilenmektedir. Peygamberlerin gönderildiği müşrikler ve kâfirler, o Yüce Yaratıcı olan Allah’a hep inanmışlar ve hattâ O’nu en tepeye yerleştirerek “en yüce ilah” olarak benimsemişler fakat buna rağmen O’na güvenmedikleri yâni hayatlarının her alanını O’nun emir ve nehiylerine göre düzenlemedikleri için O’na şirk koşmuşlardır.

 

Allah, Dünyâ’nın “geçici bir imtihan alanı”, kalıcı yurdun ise âhiret ve cennet olduğunu, bu nedenle de Dünyâ’da helâl ve meşrû olmak kaydıyla yiyip-içmeyi, giyinip-gezmeyi yâni yaşamayı helâl kılmış fakat gayr-ı meşrû olanı yasaklamıştır. Bu yasaklama başta şeytanın, nefsin ve tâğutların hoşuna gitmediği için, fısıldadıkları insanların bir-çoğu Allah’a -güyâ- inanmaya devâm etmelerine rağmen, hayatlarında Allah’ı değil; şeytanı, nefsi ve tâğutları râzı edecek şekilde yaşamışlardır-yaşamaktadırlar. Allah’a değil de şeytana, nefse ve tâğutlara güvenmişler ve hayatlarını onlara göre düzenlemişler ve düzenlemektedirler. İşte bu, “Allah’a inanmak” ama “O’na güvenmemek” demektir ki bu durum el-an devâm ede-gelen bir süreçtir.

 

Allah, kendisine inanmada ve güvenmede tâvizsizlik bekler. Fakat “müslümanım” diyenlerin bir-çoğu, inanmada öyle görünseler de, güvenmede tâvizsiz ol(a)mamaktadırlar. Çünkü güvendikleri şey Allah değil, “peşin olarak önlerine konan ve nefislerini tatmin eden şey”dir.

 

Tüm bu olumsuzluklar, Allah’a inanmak ama O’na güvenmemekten kaynaklanır. Çünkü Allah, Kendisi’ne “sâdece inananlara” değil, inandıktan sonra sağlam bir şekilde güvenenlere ve tâvizsiz bir şekilde o güvene göre yaşayanlara yardım eder. Müslümanların durumlarının bir türlü düzel(e)memesinin ve bir fark ortaya koyamamalarının nedeni, Allah’a inandıklarını söylemelerine rağmen O’na güvenmeyişleridir. Tabi bu durum hep böyle gitmez. Allah kendine güvenmeyenlerin kâlplerinden o pasif inançlarını da alır ki güvenin neredeyse sıfırlandığı günümüzde ateistlerin, deistlerin ve agnostiklerin artmasının nedeni budur. Allah, Kendisi’ne inandığını söylediği hâlde O’na güvenmeyip de hayatlarını Allah’a göre düzenlemeyenlerin o -sözde- inançlarını da kâlplerinden söküp almakta ve onları güvensizliğin bir sonucu olan inançsızlıkla cezâlandırmaktadır. Modern insanın boşluğunun, bunalımının ve buhrânının nedeni budur. Çünkü Allah “sâdece inanılacak” bir İlah değil, “inandıktan sonra sağlamca ve tâvizsiz bir şekilde güvenerek, hayâtın her alanında O’na göre yaşanılması gereken bir İlah”tır. İslâm’ın farkı budur. İslâm; “îman, güven ve bu istikâmette sâlih amel işlemek” demektir.

 

Demek ki Allah, -sünnetullah gereğince- sâdece inançta kalan ve güvene yâni amele-eyleme dönmeyen îmânı kabûl etmiyor, etmediği için de kâlplerden o inancı da bir süre sonra alıyor. Böylece insanlar Allah’a göre değil de güvendikleri her ne ise ona göre düşünmeye ve hayatlarını da buna göre yaşamaya başlıyorlar. Fakat Allah’ın kurduğu kâinâtta ve Dünyâ’da Allah’ın sisteminin yâni dîninin dışındaki bir inanışa ve dîne-sisteme göre yaşamak insan için çok da uzak olmayan bir vâdede mutlakâ bir belâ getireceğinden dolayı, insanlar bir boşluğa, bunalıma ve buhrana düşmektedirler. Allah, kendisine güvenmeyenleri, kendi dışındaki şeylere aşırı güvenip bağlanmakla ve sonunda da o bağlandıkları şeylere îman etmekle cezâlandırmaktadır. Bu cezâ “Dünyâ’da rezil olmak”, âhirette ise “elîm bir azap” şeklindedir.

 

Peki insanlar Allah yerine neye güveniyorlar?. Târih boyunca insanlar -sözde- Allah’a inanmışlar fakat şeytana, nefislerine, tâğutlara güvenmişlerdir ve onlardan bir şeyler beklemişlerdir. Yine insanlar insanlara güvenmişlerdir. İnsana güvenmek “akla güvenmek” demek olduğu için aslında insanlar her zaman akıllarına ve duygularına güvenmişlerdir ve ona göre hareket etmişlerdir. Allah’tan başka şeylere aşırı güvenmek, bir süre sonra güvenilen o şeyi ilahlaştırmakla sonuçlanır.

 

İnsanlar târih boyunca Allah’tan başka her-şeye güvenmişler ve hayatlarını Allah’tan başka her-şeye göre düzenlemişlerdir. Lâkin güvendikleri dağlara hep kar yağmış; sünnetullah, kâinâtın fıtratı ve formatı gereğince ve de İslâm’ın, Kur’ân’ın, Peygamber’in söylemlerine ve apaçık eylemlerine göre yaşamadıkları için hep hüsrâna düşmüşlerdir. Kur’ân apaçık bir şekilde, sâdece O’na güvenildiğinde ve O’na göre yaşandığında ancak, insanın zihnen ve kâlben tatmin olabileceğini söylemiş ve Peygamberimiz de güzel örnekliği ile bunu göstermiş olmasına rağmen insanlar yine de Allah’tan başkalarına ve başka şeylere güvenerek hep aldanmıştır. Üstelik yine de Allah’a inanıp-güvenerek hayatlarını Allah’a göre düzenlememektedirler. Böyle olunca da, şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulmün her türlüsü devâm etmektedir.

 

  Klâsik yada modern, insanlar paraya güvendikleri kadar hiç-bir şeye o kadar güvenmemişlerdir. Bu güven “îman”a dönüşmüştür. “Para var huzûr var” sözünü söyleyip dururlar ama aslında o huzûra hiç-bir zaman tam anlamıyla ulaşamamış ve kavuşamamışlardır. Çünkü huzûr İslâm’dadır ve kâlpler ancak Allah’ın zikri olan Kur’ân ile tatmin bulup huzûra kavuşabilir. Zâten bir-şekilde paraya kavuşanlar, insanlar arasındaki en huzursuz kişiler olmuştur-olmaktadır. Çünkü para gerçek ve tam bir huzûr sağlayamaz. Zîrâ kâlpler ancak Allah ile, vahiy ile yâni İslâm ile huzûr bulabilir:

 

“Bunlar, îman edenler ve kâlpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kâlpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Ra’d 28).

 

Şu kesindir ki, Kur’ân’a karşı duyulan îman ve güven ne kadar güçlü olursa, ondan istifâde de o kadar fazla olur.

 

Lâkin müslümanların kâhir ekseriyetinde de güven sorunu vardır. Allah’a ve gayba îman ediyorlar fakat Allah’a güvenip de hayatlarını Allah’a göre düzenlemiyorlar. Peki ya neye göre düzenliyorlar?. Târikatlara, tasavvufa, cemaatlere, Diyânet’e, hurâfelere, bâtıl din ve düşüncelere, modernitenin her-şeyine ve alıştıkları, kafa ve beden konforlarını bozmayacak olan şeylere göre. Çünkü böylesi çok kolaydır ve bir bedeli de yoktur. Meselâ resmî din görüşü olan Diyânet’e çok güveniyorlar ve hayatlarını ona göre düzenleyip ona göre hareket ediyorlar. Bu en çok da ibâdetler için tâkip ettikleri saat ve takvimlerde açığa çıkıyor. Oysa Diyânet’in görüşleri vahiy değildir. Buna rağmen insanların o görüşlerle kesin vahiy gibi inanmalarının nedeni, resmîyete olan güvenleridir. Resmîyete olan güven, Allah’a olması gereken güvenden kat-kat daha fazladır.

 

Hele Peygamber’e olan güven tümden kaybolmaya yüz tutmuştur. Hattâ artık Peygamber’e itaat etmek bile tartışılmaktadır “Resûl-Nebî ayırımı” yapmaktan dolayı. Oysa Kur’ân şöyle diyor:

 

“Mü’minler, ancak Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yürekten inanıp güvenen kimselerdir; onunla toplumsal bir iş görüşmek için bir-araya geldiklerinde, onun iznini almadıkça aslâ ayrılmazlar. Şüphesiz senden (farklı bir görüş geliştirmek için) izin alanlar (da), Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yürekten inanıp güvenen kimselerdir. İşte bu yüzden, onlar senden bâzı işleri için izin isterlerse onlardan uygun gördüklerine bu izni ver; Allah’tan da onlar için mağfiret dile: Şüphe yok ki Allah, rahmeti bol bir bağışlayıcıdır” (Nûr 62).

 

Tüm peygamberler de şu sözü söylemişlerdir: “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim”.

 

Tabi Allah’a güvenmek demek, O’na “her alanda güvenmek” demektir. Yoksa Allah’a güvenmek O’nun sâdece “rahmetine güvenmek” demek değildir. Hattâ şeytan, insanları en çok da Allah’ın rahmetine güvenerek aldatır. Allah’ın rahmeti her-şeyi sarıp-kuşatmıştır fakat Allah adâleti ve tevhidi de emretmiştir. Bu nedenle şirki, küfrü ve zulmü affetmez. 

 

Hiç-bir garanti, Allah’ın verdiği “mutlak garanti” gibi olamaz. Mutlak garanti, “mutlak güven” de demektir. Mutlak güvenilebilecek olan sâdece Allah’tır. Diğerleri ise sürekli olarak sûnî güvenler vaâd ederler ama güvenler her zaman da boşa çıktığı için Allah’a güvenilmeyen ortamlarda sürekli olarak bir güven sorunu vardır. Allah’sız sistemlerde ve Allah’sız bir hayat-tarzına göre olan yaşamlarda tam bir güvene zinhar ulaşılamaz.

 

Allah’a hakkıyla “kul” ol(a)mayanlar, O’nu kendilerine -hâşâ- “uşak” yapmak isterler. O’na hakkıyla kul olup da îmân edip güvenmeyenler, başları sıkıştığında Allah’ın tüm sıkıntılarını giderivermesini beklerler. Oysa O’na güvenip de hayatlarını O’na göre düzenlemiyorlardı. Allah’a güvenip dayamamalarına rağmen, kendi ellerinin yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşılaşınca, bu kötü sonuçları Allah’a, dîne ve İslâm’a yıkmak istiyorlar. İyi de siz “inanıyorum” demenize rağmen O’na güvenip de hayâtınızı Allah’a göre düzenlemediniz ki!. Şimdi niye O’na kızıyorsunuz!. Başınıza gelen musîbetin sorumluluğu da katlanması da size âittir. Çünkü başınıza gelen tüm iyilikler Allah’tan olmasına karşılık, başınıza gelen tüm kötülüklerin nedeni sizsiniz. Başınıza gelen kötülükler kendi elerinizin yaptıkları yüzündendir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Hayatlarının hiç-bir alanına Allah’ı karıştırmayanların, sâdece Allah’ın çözebileceği bir sıkıntıda O’na dönmeye ve yönelmeye yüzleri ol(a)maz. Çünkü Allah’a güvenip de hayatlarını O’na göre düzenlemeyenlerin başlarına gelen kötülükler ve sıkıntılar zâten bir cezâdır. Allah’a -sözde- inanmalarına rağmen O’na güvenmemelerinin bir cezâsıdır bu.

 

Târih boyunca insanın başına gelen tüm kötülükler, sıkıntılar, musîbetler vs. Allah’a îman ettikten sonra O’na güvenip de hayâtın her alanını O’na güre düzenlememekten kaynaklanır. Allah’a göre olmayan bir nizam, cehennemin Dünyâ’da başlaması demektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2020

 

Devamını Oku »

20 Eylül 2021 Pazartesi

Kur’ân’ın En Doğru Yorumu: Sünnet

 

“Andolsun!; sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Peygamberimiz: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu aslâ şaşırmazsınız: Bunlar, Allah’ın Kitab’ı ve Peygamberi’nin Sünneti’dir” (Muvatta’, Kader, 3.) diyerek, hakkın ve hakîkatin kaynağı olan Kur’ân’ı ve o’nun en doğru yorumu olan Sünnet’ini bize mîras bırakmıştır.   

 

Kur’ân’ın ne dediğinden başka, Peygamberimiz’in Kur’ân’ın dediklerini kavlî ve fiîlî olarak nasıl yorumladığı da önemlidir. Çünkü Kur’ân’ın kavlî ve fiîlî en doğru yorumu Sünnet ile ortaya konmuştur. Zîra Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, Sünnet ise amel ve eylemin kaynağıdır. Çünkü amel-eylem bir pratiklik içerir ve kelimelerden oluşan vahiy metni, ameli-eylemi pratik olarak göstermeye yetmez. Bunun gösterilmesi için bir insana ve bir örnekliğe ihtiyaç vardır ki peygamberlerin olmasının nedeni budur. Zîrâ insana en iyi örnek olacak olan varlık yine bir insan olabilir. İşte o insan, “âlemlere rahmet” (Enbiyâ 107) ve “muhteşem bir ahlâka sâhip” (Kalem 4) olan, Peygamberimiz Hz. Muhammed’tir.

 

Allah, peygamberleri, onlara indirdiği vahyin en doğru yorumunu ve uygulamasını yapmaları ve insanlara güzel bir örnek olmaları için gönderir. Bunun için insanlar içinden en ahlâklı ve dirâyetli olanı seçer ve vahyin hayatta hem teorik hem de pratik olarak yorumlanarak ve uygulanarak güzel bir örneklik ortaya çıkmasını sağlar. Peygamberler bu teorik yorumları ve pratik uygulamaları, vahiy inerken, Allah’ın kontrôlünde ve bâzen bir hatâ ve yanlış olduğunda düzeltilirken yaptıklarından dolayı en doğru yoruma ve uygulamaya ulaşmış olurlar. Böylece bu kavlî ve fiîlî yorumlar “Allah’ın râzı olduğu ve onayladığı yorumlar” olur. İşte bu nedenle, vahiy inerken yapılan ve ortaya konan kavlî ve fiîlî yorum, vahyin en doğru yorumudur. O hâlde vahyin en doğru yorumunu kavlî ve fiîlî olarak ancak peygamberler yapar. Bu nedenle Kur’ân’ı en doğru şekilde yorumlamak ve uygulamak için, Kur’ân’ın “en güzel örneklik ve uygulama” (usvetun hasenetun) dediği ve literatürde “Sünnet” denilen vahyin kavlî ve fiîlî yorumu mutlakâ göz-önüne alınmalıdır. Bu güzel örneklik yâni Sünnet, Ahzâb Sûresi 21. âyete konduğu ve bizim uymamız istendiği için, kıyâmete kadar geçerli ve bağlayıcıdır.

 

İslâm sâdece kâlplerin, zihinlerin, vicdanların inşâsı ve beyin fırtınası yapmak için indirilmiş ve hayâta hiç dokunmayan ve karışmayan bir din değildir. Modern müslümanlar, İslâm’ı uzak-doğu dinleri gibi dört duvar arasında didikleseler ve İslâm’ı bundan ibâret görseler de, Allah, İslâm’ı hayâtın her alanına hâkim kılmak ister ve bunu emreder:

 

   “Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

 

Tabi İslâm Dîni körü-körüne ve paldır-küldür bir din olmadığı için, bu süreç mutlakâ iç-âlemlerin ve kâlplerin inşâsı ile başlar ve vahiy ile kalpler ve bilinçler yanlışlıklardan, pisliklerden, şirkten, küfürden ve zulümden arınana ve îman ve güven ile dolana kadar sürer. Sonunda da kâlpler ve zihinler artık dış-âlemin de inşâsı ve İslâm’ı, hayâtın her alanında hâkim kılmak yoluna girer. İslâm’ın mücâdelesi temelde budur. Yoksa İslâm, sürekli olarak pasiflik hâlinde olan, her-şeye hoşgörü gösteren, iyi-kötü-çirkin her-şeye mâruz kalan ve her türlü beşerî, tâğûtî ve şeytânî hâkimiyeti kabûl etmeyi “iyi insan” ve “iyi dindarlık” olarak gören pasif ve ezik bir din değildir. Böyle olduğu için de hayâtın sosyâl, kültürel, ekonomik, hukûkî, kânûnî, siyâsal, düşünsel, felsefî, yargı-yasama-yürütme vs. her alanına karışır ve bu alanların tamamına hâkim olmak yâni tüm alanları bâtıldan temizleyerek hak ve hakîkatle yâni İslâm ile doldurmak ister. Bu hâkimiyet elbette “Allah’ın hâkimiyeti” olacaktır. Zâten İslâm, göklerde Allah’ın mutlak hâkim olması gibi yeryüzünde de hayâtın her alanında ve mekânında Allah’ın hâkim olması için indirilmiş tek hak dindir. Tüm peygamberler bunun için çalışmışlardır. Hep bu yolda olmuşlar ve bu yolda ölmüşlerdir. Zîrâ tevhid budur, şahâdet de bu yolda olmak ve bu yolda ölmek demektir.

 

İşte Sünnet, hem iç-âlemlerin inşâsı sırasında hem de dış-âlemin inşâsı ve hâkimiyeti sırasında, Allah’ın kontrôlünde olarak ortaya konan “vahyi pratiğe dökme” metodu ve “vahyin pratik örnekliği”dir. Bu pratiklik, vahiy sürekli iniyorken ve bir yanlış yada hata olduğunda Allah tarafından düzeltilirken ortaya konulduğu için en doğru yorum olmuştur. O hâlde Kur’ân’ın en doğru yorumu ve uygulaması ancak Sünnet’tir. İşte bu yüzden bizim Kur’ân âyetlerini okuyup üzerinde düşünürken ve yorum yaparken hem Kur’ân’ın bütünlüğünü hem de Sünnet örnekliğini dikkate almamız ve Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olan ve aykırı düşmeyen yorumlar yapmamız gerekir.

 

Sünnet, Peygamberimiz’in, inen Kur’ân âyetlerini en doğru şekilde yorumlama ve uygulama yöntemidir. Bu yorumda ve uygulamada bir çelişki olmaz. Zâten âyetler sâdece okunmak için değil, yorumlanıp uygulanmak için de gönderilmiştir fakat herkes kafasına ve arzusuna göre uygulayamaz. Eğer öyle olsaydı bir peygamberin gönderilmesine gerek kalmazdı. Allah Kur’ân’ı bir bütün hâlinde bir şeye yazılmış olarak da insanlara buldurabilirdi. Fakat kısa süre sonra herkes onu kendi bilgisine, düşüncesine ve arzusuna göre yorumlardı ve bir örneklik ortaya konamazdı. Böylece Kur’ân şirke, küfre ve zulme karşı çıkamaz, hakkı-hakîkati ve adâleti ortaya koyamaz, bir toplum, bir devlet ve medeniyet başlatamazdı. Peygamberler işte en güzel uygulamayı ortaya koymak üzere gönderilmişlerdir. Tüm peygamberlerin sünneti vardır ve tümü de kendilerine inen âyetlere tam uygun olan en doğru kavlî ve fiîlî yorumu yapmakla görevlendirilmişlerdir. Onlar da bunu hakkıyla yapmaya çalışmışlardır. Zâten bunu yapmadıklarında acı bir azapla korkutulmuşlardır.

 

Sünnet ile hadisi aynılaştırmak yanlıştır. Peygamberimiz’in vahiy yorumları olan sahih hadisler ve vahiy uygulamaları olan sahih Sünnet anlatımları her türlü rivâyetlerle karışık şekilde külliyatların içine girmiş olduğu ve böylece sahih Sünnet’e ve de sahih hadislere bir-çok uydurma, rivâyet ve hattâ zırvalık derecesindeki sözler karışmış olduğu için, “saçma rivâyetleri inkâr edeyim” derken “sahih Sünnet”i ve “sahih hadisleri” yâni Kur’ân’ın en doğru kavlî ve fiîli yorumlarını da inkâr etmek yanlışına düşülüyor ve “sâdece Kur’ân” sloganıyla baş-başa kalınıyor. Böylece kelle-başı Kur’ân yorumu ve uygulaması ortaya çıkıyor. Bir dînin tahrifi ve tahribi böyle başlar ve bir din işte böyle ifsâd olur.

 

Kur’ân’ın kavlî yorumu ve fiîlî uygulaması için kesin ve net doğru bir kriteri (Sünnet) olmayınca yâni sahih Sünnet inkâr edilince, Kur’ân’ın yorumu, başta dînî lîderlerin ve sonra da siyâsî ve ekonomik lîderlerin, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı karıştırdığı kavlî yorumlara ve fiîlî uygulamalara kalıyor. Fakat bunlar herkes tarafından otorite olarak kabûl edilmediğinden ve herkesin otoritesi farklı olduğunda dolayı (çünkü kesin otorite ancak Allah’ın seçtiği peygamberler olabilir) her kesim kendi lîderlerinin ve otorite kabûl ettiklerinin dediğini öne çıkarmaya başlıyor ve sonuçta da çeşitli mezheplere, târikatlara ve cemaatlere ayrılmak kaçınılmaz olmuştur-oluyor. Üstelik hepsi de en doğru yolda olanın ve en doğru yorumun kendi toplulukları tarafından yağıldığına inanmakta, diğerlerini ise bâtıl ve sapkın olarak görmektedirler. Böylece her kesim birbirini tekfir ediyor. Kur’ân bunun yanlışlığını sert bir şekilde ortaya koyar:

 

“Onlar ki, kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 

İşte bu farklılaşma, ümmeti bin parçaya bölmüştür ve aralarında bitmeyecek düşmanlıkların ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Târih boyunca müslümanlar arasında (meselâ şiîler ve sünnîler arasında) sonu gelmez fikir ve uygulama farklılıkları olmuş, bu yüzden de bir-çok çatışma yaşanmıştır. Tüm bunlar farklı ve bambaşka kavlî ve fiîlî yorumların olmasından dolayıdır. Bu düşmanlıklar, kesin otorite (peygamber ve sünnet) yokluğundan dolayı açığa çıkan çok açık ve net bir hakîkat karşısında tam karşıt yorumların ve uygulamaların olmasının sonucudur. Hâlbuki Kur’ân bir tânedir ve ilk indiği ve inişinin tamamlandığı gibi ortada durmaktadır. Öyleyse niçin bu kadar çok farklı ve bambaşka yorumlar ortaya çıkmıştır ve birbiriyle hiç alâkası olmayan ve tam-aksi uygulamalar vardır?. İşte bunun nedeni, tüm peygamberlerin ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in örnekliklerinin göz-ardı edilmesi ve kabûl edilmemesidir. Peygamberimiz’in, Ahzâb Sûresi 21. âyette bahsedilen “usvetun hasenetun” yâni “güzel örneklik” sözüyle ifâde edilen ve “Sünnet” denilen 23 yıl süren İslâmî hareket metodunun yâni Peygamberimiz’in vahyin doğrultusunda ortaya koyduğu en doğru olan kavlî ve fiîlî yorumunun hesâba katılmaması, göz-ardı edilmesi, inkâr edilmesi ve tâkip edilmemesinden dolayıdır.

 

Kur’ân sâdece bir sözdür fakat en doğru yorumu ve uygulamayı da içinde potansiyel olarak taşır. Bu potansiyeli peygamberler açığa çıkartır ki açığa çıkan vahiy-merkezli yorumlara ve uygulamalara Sünnet denir. Peygamberimiz’in o örnek vahiy yorumları ve uygulamaları da Sünnet olarak Kur’ân’da tescillenmiş ve kıyâmete kadar yer bulmuştur. Peygamberimiz’in vahyin kavlî yorumu ve fiîlî uygulamaları göz-ardı edildiği için, herkes kendi kafasına göre yorum ve uygulamalar ortaya koyuyor. Fakat bu yorumlar bir “örneklik” olmayı hak etmediği için güzel ve iyi sonuçlar açığa çıkmıyor ve müslümanların hâl-i pür melâli devâm edip gidiyor.   

 

Bir otorite olmadığından dolayı her kesim hattâ herkes tarafından farklı ve birbirini tutmayan bambaşka yorumlar ve uygulamalar yapılıyor. Sonra da “en doğru yorum benim yorumum” diye tartışmalar, çatışmalar ve ayrılıklar ortaya çıkıyor ve bu ayrılıklar büyüdükçe-büyüyor. Allah’ın seçtiği peygamberler tarafından yapılan yorumlara aykırı ve zıt olan yorumlar elmayı armut yapabiliyor. Böylece elma, armut zannediliyor. Oysa Sünnet yâni “vahyin ideâl yaşanmışlığı”, ”yaşanmışlık” olduğu için yorumlanamamakta ve ancak örnek alınabilmektedir. Çünkü yaşanmışlığın yorumu olmaz ve nasıl yaşanmışsa öyledir. O hâlde Kur’ân’ı iyice okuyup idrâk ettikten sonra, onun kavlî ve fiîlî yorumunda, (Allah kontrôlünde ve düzeltmesinde yapıldığı için) en doğru kavlî ve fiîlî yorum olan Sünnet’i de hesâba katmak gerekir. Yapılan ve uygulanan yorumun Kur’ân ve Sünnet bütünlüğüne uygun düşmesi gerekir. Ancak böyle olursa farklı ve bambaşka yorumların ve uygulamaların ortaya çıkması engellenmiş olur. Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olunca ve aykırı olmayınca, en doğru benzer yorumlar ve uygulamalar açığa çıkar ve çatışma ve bölünme olmaz.

 

Yorumu elbette bir insan yapacaktır. En doğru yorumu yapacak olan ise, Allah’tan vahiy alan ve vahye göre yaptığı konuşmaları ve amelleri yâni vahyin kavlî ve fiîlî yorumunu “Allah’ın kontrôlünde” yapan Peygamber olacaktır. Peki vahiy bir insan aracılığı ile değil de meselâ Kâbe’den vahyi duyuran bir ses olarak gelmeye başlasaydı, herkes oradayken, “ikrâ” diye vahiy başlasaydı ve insanlar “ne oluyor” diyerek şaşkınlıkla gelen sesi dinleseydi ve sonra da her-gün dinledikleri bu vahiyleri yazmaya karar verip kitap hâline getirselerdi ve kitabın adına da Kur’ân deselerdi ne olurdu ve ne değişirdi?. Böyle bir durumda İslâm bir dinden çok felsefe olurdu. Herkes o felsefeye istediği yorumu yapardı ve bâzıları da “Kur’ân güzel bir kitap ama bâzı âyetlerine katılmıyorum” diyebilirdi. Herkes Kur’ân’ı, (aynen şimdi bir-çoklarının yaptığı gibi) üzerinde istedikleri gibi yorum yapılabilecek bir kitap olarak görmeye başlardı. Bakara 85’e göre bu mümkün olmaz elbette. Herkesin farklı ve bambaşka bir yorum yapması ise Rûm 32. âyet ile yasaklanmıştır.

 

İşte bu yüzden Allah, peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin varlığı zımnen; Kur’ân hakkında herkesin istediği gibi bir yorum yapamayacaklarını söyler. Peygamberler, Allah’ın kontrôlünde yapılan “kavlî ve fiîlî yorum örnekliği ve ölçüsü”nü ortaya koymak için gönderilirler. Böylece Kur’ân bütünlüğü söz ve fiil olarak ortaya konmuş olur. Çünkü Kur’ân sâdece sözde kalacak bir Kitap olmadığı için, fiile dökülmekle tamamlanır. İdeâl bir örneklik ortaya koymakla ile tamamlanır. Bütünlük böyle ortaya çıkar. Bu yüzden Kur’ân’a yapılacak yorumlar, Allah’ın onayladığı kavlî ve fiîlî örnek yorumlara (Sünnet) uygun olmalıdır. Kur’ân hakkında yapılan hiç-bir yorum, başta Kur’ân bütünlüğüne, sonra da Kur’an’ın en doğru yorumu olan Sünnet’e aykırı olamaz. Zîrâ Sünnet’e aykırı bir yorum yapıldığında, Peygamber’in Kur’ân’ı -hâşâ- eksik ve yanlış yorumladığı gibi bir durum ortaya çıkar. Üstelik Allah da bu sözde yanlış yorumlara bir şey dememiş olur. Oysa Allah, Peygamberimiz’in yaptığı yanlışlarda o’nu hemen uyarırdı ve düzeltirdi.    

 

İslâm sâdece bilmekle değil, bildikten sonra yapmakla tamamlanan bir din’dir. Yapmak, bilmenin hak olup-olmadığını ortaya koyar. Bilmenin sağlaması “yapmakla” gösterilebilir. Böylece bilinen ve yorumlanan şeyin doğru olup-olmadığı ve doğru şekilde yorumlanıp-yorumlanmadığı ortaya çıkar.

 

Tasavvufçular, Kur’ân’ın en doğru yorumunun mistik-bâtınî-tasavvufî yorum olduğunu söyler. Fakat mistisizm, bâtınîlik ve tasavvuf bir felsefedir ve bunların eylem-şekli yoktur. Hedefi de zâten yine kavlîdir, fiîlî değil. Bu nedenle yaptıkları yorumların doğru olup-olmadığını en kesin şekilde gösterecek olan amel-eylemi ortaya koyamazlar. Tasavvufçular, konuştukları ve sohbet ettikleri yerden kalkıp gidince tasavvufa göre değil de mevcut ideoloji, felsefe ve paradigmaya göre hareket ederler. Çünkü hayatta tasavvufa ve bâtınî yorumlara göre yapılabilecek ve ortaya konulabilecek bir amel-eylem şekli yoktur, olamaz. Zîrâ tasavvufa göre “insan” diye bir varlık yoktur. Kul yoktur ve (hâşâ) herkes Allah’tır. Böylece söz ve amel bütünlüğünü sağlayamamış olurlar. Sonuçta da yorumlarının doğru olup-olmadığını gösterecek bir kriter olmamış olur. Zâten tasavvuf amel-eyleme dönseydi, başladıktan hemen sonra silinip giderdi. Zîrâ tasavvufta konuşulanlar fiîliyata dökülemez. Ancak bir-kaç şekilsel hareketler olarak gözükebilir. Bu nedenle tasavvuf ve bâtınîlikle en doğru yoruma ulaşılamaz. Zîrâ tasavvufî yorum hayatla sınanamaz.

 

Sünnet, bir “ümmet projesi”dir. Böylece Peygamber örnekliği ile başlayan örneklik, İslâm toplumunun oluşturduğu “ümmet örnekliği”ne dönecek ve tüm Dünyâ’ya örneklik edecek ve istikâmet verebilecektir. Böylece ümmet örnekliği tüm insanlar için alternatif bir amel-eylem şekli olacaktır. Böyle bir ümmet, insanların tümü için ideâl, üstün, güzel bir örnek ve kılavuz olur. Onlara, “nasıl insan olunmalı, nasıl ideâl bir toplum oluşturulmalıdır”ın yolunu gösterecektir.

 

Sünnet ve de sahih Hadis, Peygamberimiz’in Kur’ân’a yaptığı sözlü ve fiîli yorumdur. Peygamberimiz’in fiîli ve amelî olarak bizzat yaptıkları, imzâ ettiği ve resmen onayladığı şeyler yada çevresinde yapıldığını görüp de nehyetmediği şeyler, yâni fiîlen teyid ettiği şeylerdir ki bunlar Allah’ın gözetiminde, kontrôlünde ve düzeltmesinde yapıldığı için, “Allah’ın onayladığı” en ideâl söz, amel, eylem ve davranıştır. Sünnet, risâletin gerçekleşmesi ve ortaya konulması doğrultusunda Peygamber’in izlediği çalışma metodudur. Sünnet “yaşayan Kur’ân”dır, hem da hayâtın her alanında. Peygamberimiz bunu: “…Ben sâdece bana vahyedilene uyuyorum…” (En-âm 50) diyerek ifâde etmiştir.

 

En başarılı tefsir, Kur’ân bütünlüğüne ve Sünnet’e uygun olan tefsirdir. Zîrâ tüm tefsirler, Peygamberimiz’in Kur’ân’a yaptığı kavlî ve fiîlî tefsirin izdüşümüdür yada öyle olmak zorundadır. Çünkü Kur’ân bütünlüğüne ve Sünnet’e uygun olmayan ve aykırı düşen tefsirler, İslâm düşüncesini ve İslâm’ın amelî şeklini bozar. Târih boyunca bu durum çok görülmüştür. Kur’ân hakîkatinin doğru-dürüst anlaşılabilmesi ve yaşanabilmesi için güvenilir bir kıstasa ihtiyaç vardır ki bu kıstas elbette, Kur’ân’ın en ideâl ve doğru olan kavlî ve filî yorumudur olan Sünnet’tir. Sünnet, “Allah’ın râzı olduğu amel-eylem ve hareket metodu”dur. Sünnet, Kur’ân’ın “nesnel yorumu”dur.

 

Kur’ân’ın kavlî ve fiîlî en doğru yorumu yâni vahyin en doğru anlaşılması, idrâk edilmesi ve en doğru şekilde uygulanması, Ahzâb Sûresi 21. âyette: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” sözüyle ifâdesini bulan Sünnet ile olabilir. Zâten Allah da peygamberleri bunun için göndermiştir. Peygamberimiz de bu görevini en iyi şekilde yapmış ve tamamlamıştır. “Bu gün size dîninizi tamamladım” sözü, “size vahyin en doğru ve eksiksiz bildirimini yaptım, en doğru yorumunu ve uygulamasını gösterdim” demektir. Allah da bunu kabûl ettiği için Kur’ân’da şöyle der:

 

“Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra elçiye muhâlefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!” (Nîsâ 115).

 

Demek ki Kur’ân ile iç-âlemler aydınlatıldıktan sonra yine Kur’ân’ın gösterdiği istikâmette aynen Peygamber ve örnek toplum olan sahabe gibi hareket edilmediğinde yoldan çıkmak, sapmak ve en başa dönerek yine şirk, küfür ve zulüm yoluna girmek kaçınılmaz oluyor.

 

Evet; İslâm ancak, hak ve hakîkatin tek ve en kesin gerçeği olan Kur’ân ve Kur’ân’ın kavlî ve fiîlî en doğru yorumu olan Sünnet bütünlüğü ile ancak ortaya konabilir. Zâten ümmet ancak bu bütünlükle hareket ettiğinde İslâmî hakkıyla uygulayan bir İslâm toplumu, İslâm kardeşliği, İslâm devleti ve İslâm medeniyetini başlatabilir ve kurabilir. Aksi-hâlde hak ve hakîkati sağlayamayıp kaybedeceğinden dolayı dağılıp parçalanır ve hem maddî hem de mânevî alanda ezik, zavallı ve perişân bir duruma düşer. 

 

En  doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2021

 

 

Devamını Oku »

14 Eylül 2021 Salı

Kendini Aşırı Sevmek

 

“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını-nefsini) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

 

Tüm zamanlar boyunca, insanlar ya vahye uymuştur yada nefislerine yâni kendilerine. Kendine uymak; isteklerine, arzularına, ihtiraslarına, rahatına ve konforuna uymak demektir. Bu bağlamda insanlar ikiye ayrılır. 1- Vahyin peşinden gidenler; 2- Nefsinin yâni kendi düşüncesinin, arzularının, ihtiraslarının ve hazlarının peşinde sürüklenenler. İnsanlık târihinde nefsi tatmin etmek için tüketilen enerji miktârı, başka hiç-bir şey için kullanılmamıştır.

 

İslâm, “Dünyâ ve nefs yerine âhiretin İslâm’ın merkeze ve öne alınması”dır. İslâm, insanın kendi düşüncelerine ve arzularına yâni nefsine göre değil; “Allah’a, vahye ve Peygamber örnekliğine göre bir yaşam-tarzı ve hayat-şekli benimsenmesi” demektir. İslâm; şeytana, tâğuta ve nefse bir “dur” deme dînidir. Müslümanca yaşamak, “nefse göre yaşamak” değil, “Allah’ın emrine göre yaşamak” demektir. Kriter olarak Allah’ı-Peygamber’i-Kur’ân’ı yâni İslâm’ı kriter almayanların kriterleri “nefs”tir yâni çok sevdikleri kendileridir. İslâm’a göre yaşamak istememek, “nefse göre yâni kendi kafasına ve düşüncelerine göre yaşayamayacak olma korkusu”ndan kaynaklanır. İslâm göre yaşamak düşüncesi ve eylemi, kendini aşırı sevenlerin çok endişe ettiği bir konudur.

 

“Nefse zulmetmemek” de vardır İslâm’da. Fakat İslâm’ın, kendisini kabûl edenlere yüklediği sorumluluklar vardır ve bunlar farzdır. Bu sorumlulukları almayınca “müslümanım” demek geçerli olmaz. Zîrâ müslümanlığı (daha doğrusu müslim olmayı) kabûl etmek, İslâm’ın insana yüklediği sorumlulukları almak ve İslâm’ın tavsiye ve emrettiği bir hayat-şeklini benimsemeyi gerektirir. Lâkin bunu yapmak, kılına bile zarar gelmesinden dehşete düşenler, kendilerini çok sevip önemseyenler ve konforlarına-hazlarına tapanlar için pek de mümkün değildir. Zâten böyle kişiler bencilleşmiştir ve başkalarını da gözeten İslâmî sorumlulukları almayı çok da mantıklı gör(e)mezler.

 

Kendini çok sevenlerde aşırı bir tedbir alma düşüncesi ve davranışı da vardır. Fakat aşırı tedbir ve temkinin nefret ettirici bir özelliği vardır. Kendini aşırı seven kişiler resmî kurumlar hâricinde hiç-bir kişiye ve şeye tam olarak inanıp güvenemezler hattâ resmî olmayan kişilere ve bilgilere inanmayı gereksiz gördükleri için, devlet hâricindeki kişilerin ve kuruluşların söylemlerinden şüphe duyarlar. Tabi bu durum onları dostsuz ve arkadaşsız bırakır. Gerçi onlar bunu çok da dert edinmezler ve bu nedenle hiç kimseyle samîmi dost ve arkadaş ol(a)mazlar. Çünkü kendilerini çok önemsemekte ve aşırı sevmektedirler. Bu durum onların bencilleşmesine neden olmuştur. Bu nedenle de “başkası için de bir şey yapmak ve yardımlaşmak, birlikte bir şeyler yapmak” demek olan dostluktan uzak dururlar. Zîrâ dostlukta mutlakâ kendini sevmeye ara verilmesi ve dost için kendinden vazgeçilmesi gereken zamanlar ve durumlar olur.

 

Kendini çok sevenlerin riske girmeleri mümkün değildir, çünkü aşırı tedbirlidirler. Bu nedenle de tevekküllerini kaybetmişlerdir. Allah’ın açık bir emri karşısında bile riske giremezler de ucundan-kıyısından îman ederler. Hâlbuki îman, kişiyi riske girmeye de zorlar. İslâm, kendinden ödün vermeyi, duruma göre zorluğu göğüslemeyi ve hattâ Allah yolunda mallarla ve canlarla ölmeyi bile gerektirebilir.   

 

Kendini çok sevenler en küçük bir eleştiriyi bile kendilerine yapılmış bir düşmanlık gibi görürler. Çok kırılgandırlar. Riske girme oranları çok düşüktür. Birileri için bir şey yapmayı zor ve gereksiz gördükleri gibi, Allah rızâsı için de pek bir şey yapamazlar. Çok güvensiz, şüpheci ve kaygılıdırlar ve bu yüzden de depresiftirler.

 

Kendilerini çok sevenler resmîyete ve devletin kânun ve kurallarına aşırı bağlıdırlar ve resmîyete ve devlete çok güvenirler. Zâten bu nedenle de mêmur ve devlet işçisi olmak ana hedeflerinden biridir. “Kapağı devlete artmak” derdindedirler. Çünkü Allah’tan bile daha çok güvendikleri mercî devlettir. Bu nedenle de Allah’ın kânunlarını uygulama noktasında “yapacak bir şey yok” gibi laflar ederek işi geçiştirirlerken, devletin kânunları karşısında kılı kırk yararak emirleri tam-tamına yerine getirmek için her-şeyi yaparlar. Kudreti sonsuz âlemlerin Rabbi olan Allah’ın, meleklerin pâdişâhı olan Cebrâil vâsıtasıyla “âlemlere rahmet” olan Peygamberimiz’e yedi kat göklerden indirdiği ve sonsuz nîmetler diyârı olan cenneti kazanmak için okunması ve uygulanması farz olan Kur’ân’ı okumak onlara çok zor ve gereksiz gelirken; iş hayatlarında ve emeklilik günlerinde bir miktar daha fazla maaş alabilmek için yüksek-okul mêzunu olmak gerektiğinden dolayı, 3-5 yılı yoğun şekilde okumakla ve ders çalışmakla geçirmeyi zevkle göze alabilmektedirler. Kendini aşırı sevenler, ilk önce bu dünyâda rahat etmenin derdindedirler.  

 

İslâm’ın kânunları karşısında “bir şey yapmaya gerek yok, durum bu” demeye getirecek şekilde konuşurlar. Zîrâ İslâm’ın emirlerini yerine getirmede risk vardır. Kendilerine âşık olanların Allah rızâsı için de olsa böyle bir riske girmeleri söz-konusu bile değildir. İslâm’ı hem bilmediklerinden hem de aslında çok da önemsemediklerinden dolayı “Allah bizden böyle bir şey beklemiyor” zannına kapılırlar.

 

Kendini çok sevenlerin devlete-resmîyete bu kadar bağlı olmasının ilk nedeni, insanın Dünyâ’ya göbeğinden bağlı olmasıdır. Üstelik modern insan, konforuna ve hazzına çok fazla düşkündür. Dünyâ’ya bağlı olmak bir noktaya kadar mâkûl olsa da, bir müslüman-mü’min için Dünyâ bir “imtihan dünyâsı” olduğundan dolayı Dünyâ’ya aşırı bağlanmak, ona sıkı-sıkıya yapışmak ve asıldıkça asılmak doğru olmaz. O hâlde aslında Dünyâ sevgisinin sonucunda ortaya çıkan kendini aşırı sevmek, İslâm’ı hakkıyla yerine getir(e)memekle sonuçlanır.

 

Kendini çok sevenler devlete çok güvenirler ama her zaman da devletten kazık yerler. Zîrâ lâik-seküler-demokratik ülkelerde halk her zaman devletin düşmanıdır.

 

Kendini çok sevenler kendilerini cehenneme yakıştıramazlar ve cennetlik gibi görürler. Ne de olsa kimseye bir zararları yoktur. Fakat kimseye bir faydaları da yoktur. Zâten kimseye zararlı olmadıkları iddiâları, Allah’ın emir ve yasaklarına çok riâyet edip uymaktan dolayı değil, resmî kânunlardan ve kendilerine bir zarar ve sıkıntı dokunmaması için yaptıkları bir şeydir. Yâni çok da bilinçli bir hareket değildir. Çünkü birilerine bir faydalarının dokunması için bir şeyleri göze alabilmeleri yada en azından konforlarını bozmaları yada en azından konforlarını gevşetmeleri gerekir ki bu, kendini çok sevenler için çok zor bir şeydir.

 

Kendilerini çok sevenler, risk içerdiği için âlemlerin Rabbi olan Allah’ın emirlerini-kânunlarını birebir yerine getirmekten kaçınırlar ve hattâ bu emir ve yasakları çok da önemsemezler. Fakat iş beşerin-devletin yâni resmîyetin kânunlarını-kurallarını uygulamaya gelince iş değişir ve devletin dediğini ikiletmezler ve sorgusuz-suâlsiz tam olarak uygularlar ve uygulamak için her-şeyi yapabilirler. Fakat bu şirke girer. Allah’ın kânunlarını es geçerek beşerî kânunlara riâyet etmek ve hayâtı Allah’ın değil de beşerin kânun ve kurallarına göre yaşamak şirktir. Şirk zâten budur.

 

Kendini çok sevenler ve kendi kararlarını çok önemseyenler, bir konu hakkında size danışsalar ve sorsalar da sonunda yine de kendi bildiklerini yaparlar. Size danışmalarının nedeni, aslında danışıyormuş gibi yapıp kendi düşüncelerini onaylatmaktır.

 

Kişisel gelişimciler ve bâzı psikologlar, insanlara sürekli olarak “kendini affet”, “kendini sev”, “kendini önemse”, “kendini ödüllendir” vs. telkini yaparlar. “Nefsine zulmetme” deseler tamam anlaşılır. Fakat kendini affetmek, kişinin kendisine aşırı önem vermeye başlaması ve kendini aşırı sevmesine, bu yüzden de kılına bile zarar verecek risk olduğunda bundan uzak durmayı, kafa ve beden konforunu bozacak her-şeyden alabildiğince kaçmayı da yanında getirir. Öyle ki, kendini aşırı sevenler, kafa konforlarının bozulmaması için genellikle kötü haberlerin verildiği televizyon ve diğer haber kanallarını izlemekten kaçınırlar. Böyle yapmakla güyâ kendilerini affetmektedirler. Oysa insanı affedecek tek mercî Allah’tır. Kişinin kendini affetmesi “kendini ilah îlân etmesi” demektir. Böylece her türlü günahında, suçunda ve yanlışında kendini affedip rahatlayacak ve ona kırmızı çizgi koyacak bir mercî kalmayacaktır. Lâkin şu da var ki, kendilerini sürekli affedenler için öyle bir zaman ve durum ortaya çıkar ki, kendilerini affetmeleri hiç-bir işe yaramaz da çâreyi psikologlarda ve psikolojik ilaçlarda görürler ve kendilerini dandik terapilerin içinde kaybolmuş bulurlar. 

 

Tabi nefs “öldürülmesi” gereken değil “terbiye edilmesi” gereken bir şeydir. Zîrâ nefs bizim hayâtiyetimizi devâm ettirmemizi de sağlar. Arzularımız ve şehvetimiz hep nefistendir. Nefsini öldürmüş olanların dengeli bir yaşam sürmesi pek mümkün değildir. Zîrâ nefse zulmetmek de bir zulümdür. Bu nedenle insanın kendini ölçülü şekilde önemsemesi ve ölçülü bir şekilde sevmesi gerekir. Bizim, yazı boyunca eleştirdiğimiz şey, insanın kendini aşırı şekilde sevmesi ve önemsemesi, dolayısıyla kendine tapması durumudur ki modern insan bu aşırılıklarla mâlûldür.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »