30 Kasım 2016 Çarşamba

Kur’ân’ın İzâfileştirilmesi


“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır” (Bakara 2).

İslâmî hareketlerin görece etkisinin azaldığı ve müslümanların ılımlılaşmasıyla birlikte Kur’ân’a yöneliş ve Kur’ân çalışmaları fazlalaştı fakat bu çalışma-şekli sâdece “ilmî çalışma-şekli” olarak kaldı ve bir türlü ahlâka-amele-eyleme dönüşmedi. Yâni sâdece masa-başında olan, “meydana inmeyi” zinhar istemeyen ve Kur’ân’ı-İslâm’ı hayâta hâkim kılmayı aslâ düşünmeyen ve düşlemeyen kişilerin yaptığı bir çalışma-şeklidir bu. Doğal olarak bu tarz çalışma-şekli yâni amelden-eylemden kopuk olan çalışma-şekli, Kur’ân’ın ilmî-teorik yönüne aşırı yönelinmesine neden olmuş ve her grup ve hattâ herkes Kur’ân’ı farklı anlamaya başlamıştır. Netîcede Kur’ân’ın sonsuz yorumları ortaya çıkarak Kur’ân izâfileştirilmiştir. Bu izâfilik bâzılarına Kur’ân’ı “şüpheli bir kitap” olarak göstermektedir.

Bu çalışma-şekline, Kur’ân’ın rûhu değil de, kelimelerin-kavramların anlamları-mânâları, aşırı bir incelemeye tâbi tutulmakta ve “kelle-başı yorumlar” ortaya çıkmaktadır. Bu farklı yorumların fazlalaşmasının nedeni, Kur’ân’a söylemediği şeyleri söyleterek oluyor tabi. Yoksa Kur’ân anlaşılması zor olan bir kitap değildir.

“Şüphesiz onlardan bir grup var ki, dillerini Kitapla eğip bükerler, siz Kitap’tan sanasınız diye, oysa o Kitaptan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ oysa o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler” (Âl-i İmran 78).

Kur’ân’ı çeşitli okuma-biçimleri oluşmuştur. Târihselci, evrenselci, hermönetik, etimolojik, filolojik, bilimsel, modernist vs. Bu okuma-şekilleri Kur’ân’ı izâfileştiriyor. İzâfileşmesinin nedeni, amele-eyleme dönük olmayan ve sünnetten kopuk okuma metotları nedeniyledir. Oysa Kur’ân izâfi anlamları olan bir kitap değildir. Kur’ân’ın kolay anlaşılır bir kitap olduğu, sünneti de hesâba katarak yapılan okumalarda çok açık olarak gözüküyor. İzâfi olmayan okuma-biçimi, Kur’ân-sünnet birlikteliği ile olur ancak; sünnete dönük okumayla.

Târihselci, evrenselci, hermönetik, etimolojik, filolojik, bilimsel, modernist metotların hepsi zâten birer yorumdurlar. Dolayısı ile bir yorum olan bu metotlarla Kur’ân yorumlanamaz. Yorum ile yorum yapılamaz zîrâ. Yorum üzerine yapılacak yorumlar, Kur’ân’ı tahrip ve tahrif eder. Artık Kur’ân hayâta dâir bir şey söylemeyen bir kitap şeklinde tanınmaya başlanır ve insanlar da Kur’ân’ı sâdece ilmin ve zihnin bir konusu zannederler. Kur’ân’ın arapçasını ezberleyenlere ve sürekli arapçasından okuyup duranlara kızanlar, başlarlar Kur’ân’ı ana-dillerinde ezberlemeye. Hâlbuki Kur’ân “ezberlensin” diye değil, “yaşansın” diye gönderilmiş bir kitaptır ve bizim “güzel örnekliğimiz” olan Peygamberimiz de vahyi “dibine kadar yaşamış” birisidir. Onun “güzel örnekliği” (sünnet) budur zâten.

İlginçtir ki, başta tasavvuf olmak üzere bilimsel ve diğer yöntemler hep Hindistan kökenlidir. Seyyid Ahmed Han, Muhammed İnâyetullah (el-Meşrıqî), Gulam Ahmed Perviz gibilerinin ortaya koyduğu şekilde. Bunun nedeni, İngilizlerin ve batı’nın baskıları ve etkisi nedeniyledir. Batı tarafından gözleri kamaşanların ortaya koydukları yöntemlerdir bunlar. O hâlde, Kur’ân’ı sâdece salt ilmin konusu olmaya zorlayan şey, Kur’ân’ın kendi iç bütünlüğünden kaynaklanmıyor, dış mihrakların etkisi ve baskısı yüzünden oluyor. Tabi bir de hâinlerin yüzünden.

Kur’ân’ı izâfileştirenlerin bir türlü lafları-sözleri bitmiyor, karşıdaki dinleyenler de dinledikçe kendi yetersizliğini görerek komplekse kapılıyor. Âdem Güneş: “Olumlu da olsa, sözün çokluğu, “ben algısı”nın bozulmasının en belirgin sebebidir” der. Kur’ân’ı izâfileştirenler, insanları da izâfileştiriyorlar. İnsanların kafaları karışıyor ve neyin doğru olduğunu bilemiyorlar ve hangi yolu izleyeceklerini şaşırıyorlar.  

Birileri, birilerini rahatsız etmemek için âyetlerin bir-çoğunu gizlemektedirler. Bunu ya o âyetlerden hiç bahsetmeyerek yada o âyetleri aşırı yoruma tâbi tutarak ve anlam kaymasına uğratarak yapmaktadırlar.

“Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz-ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır” (Bakara 174).

Ramazan Yılmaz:

“Bir düşünce yada dîne ve bağlılarına yapılacak en büyük kötülük, o düşünce yada dînin ihtiva ettiği muhtevâyı değiştirmektir. Muhtevâyı değiştirmenin en kolay yolu ise, kavramların ifâde ettiği mânâya olduğundan başka anlam vermektir. Böylece insanlar, şeklen bâzı değerlere sâhip olacaklar, ancak içerik ve anlam olarak bu değerler onlara hiç-bir şey ifâde etmeyecektir.

Bir düşünceye yada bir inanış biçimine âit kavramları değiştirmek, o inanç ve düşünceyi etkisiz kılmanın, yaşanır hâlden çıkarmanın, hattâ olduğundan başka bir hâle dönüştürmenin en etkin ve en kısa yoludur. Böylece hiç-bir baskı ve şiddet kullanmadan bir toplum, istenildiği gibi yönlendirilecek, her istenilen şekle sokulacak, hiç-bir hassasiyet taşımayan, ruhsuz bir hâle gelmiş olacaktır. Günümüzde kendilerini İslâm’a nispet eden birey ve toplumların içerisinde bulunduğu durum, ne acıdır ki böyledir. İslâm düşmanı küfür, şirk, fısk ve nifak gibi sapık düşünceler, yüzyıllar boyunca güç yetirip hayattan kaldırmaya muvaffak olamadıkları İslâm nizamını, ona hayâtiyet veren kavramların içini boşaltarak, anlamlarını değiştirerek amaçlarına ulaşmışlardır.

Îman etmek, sözel bir iddia yada söylem değil; düşünce, söz ve eylemsel boyutu ile ortaya konulan bir yaşam ve harekettir. Kur’ân-ı Kerim’de 386 âyette ortaya koyulan “îman edip sâlih amel işleme” bütünlüğünün dayandığı temel gerçek, îmânın ancak eylemle doğrulanacağıdır” der.

Fudayl bin Iyaz; “Allah Kur’ân’ı insanlara okuyup anlasınlar ve onunla amel etsinler diye indirdi. İnsanlar ise Kur’ân’ı okumayı amel edindi” demiş tâ o zamanlar. Hüseyin Alan:

“Modern çağın İslâmcısının en bâriz özelliği, Kur’ân’a ve Sünnet’e dönüş çağrısıdır. Bu dönüş kendi içinde sorunlarını da birlikte taşıyarak yapılan bir dönüştür. Bu bağlamda mahzuru ve hasârı yeterince fark edilememiş iki tip sorun vardır. Bunlardan ilki, modern zihniyetin yapısını fark etmeksizin doğrudan yapılan dönüş, doğrudan gerçekleştirilen Kur’ân okuma faaliyetidir. Modern değerlerin, ölçülerin ve kültürün etkisiyle Kur’ân’a dönenler, sanki Kur’ân nâzil olmamış, hakîkat bildirilmemişçesine modern bir okuma-biçimiyle ellerinde vâr olan yazılı bir metni kendi şartlarına uygun olarak yeniden inzâl ettirmek istiyorlar.

Bu okuma-biçimi, işitip itaat etmeye, hakîkati kabûl etmeye ve şekillenmeye dayalı sahih bir okuma-biçimine yükselmiyor. Onun yerine bizi hakîkati yeniden tanımlamaya yönlendiriyor. Tercüme ve literatür kısırlığının da beslediği bu tarz okuma-biçiminde öznesi kendisi olan okur, okuduğunu sandığı Kur’ân ile aslında bir metin tahlilini yaptığını, okuduğu metni kendisince biçimlendirdiğini fark etmiyor. Bu tarz okuma tekrâr ettikçe kelime ve kavramlarla sınırlandırılan anlam-dünyâsında “fantastik” âyet yorumlarına geçiliyor.

İkincisi, bu zihin, usuli’d-din, usul-i fıkıh, kelâm, hadis ve siyer konusunda yeteri kadar bilgi-sâhibi olmadığı, yaşadığı çağı doğru değerlendiremediği, buna da gerek duymadığı için, zamânı ve târihi aşarak doğrudan Kur’ân’a gitmek zorunda kalıyor. Bu gidiş, İslâm’ı anlamaktan çok târihsellik tuzağına düşmesine sebebiyet veriyor. Modern çağın İslâmcısı, döndüğü şartları ve dönemi fark etmediği için de soyut, âfâki tartışmalar ve hayâli çatışmalarla zaman kaybediyor” der.

Kur’ân, bütünlüğünden koparılarak, yâni hem sûre ve Kur’ân bütünlüğünden, hem de sünnet, İslâm târihi, devlet-medeniyet bütünlüğünden koparılarak okunduğunda izâfileşiyor. Kur’ân’ın izâfileştirilmesi insanları Kur’ân’ın özünden uzaklaştırıyor ve “İslâm’ın yeniden hayâta hâkim olması hedefi ve isteği”ni baltalıyor. Umûdu söndürüyor yâni. Bu nedenle Kur’ân, okundukça ahlâka dönüşmeli, okundukça hayâta geçirilmelidir. Aksi-hâlde sâdece Kur’ân izâfileşmekle kalmayacak, ümmet ve en nihâyetinde de tüm insanlar izâfileşecek ve de Dünyâ’da gerişi dönüşü imkânsız bir kaos oluşacaktır. Bu kaos belki de kıyâmeti celb-edecektir.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2016




Devamını Oku »

Rûh Üzerine


“Sana rûhtan sorarlar; de ki: ‘Rûh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir (İsrâ 85).

 

İnsanlık târihinde belki de en kadim tartışma; madde-rûh, beden-bilinç konusudur. İnsanın gerçekten de bir rûhu-bilinci var mıdır?, varsa vücûdunun neresidir yada neresindedir?. Yoksa rûh/bilinç/öz-benlik denilen şey bedenin bizzat kendisi midir?, bedenin yâni maddî varlığın içinde mündemiç (özdeş) olarak mı vardır?. Yoksa ateist-materyâlistlerin dedikleri gibi öyle bir meta-fizik, madde-ötesi bir varlık yok mudur?. (Epifonomonalizm=rûh maddenin sonucudur diyen felsefe). İnsanlar farklı ve üstün yaratılışlarının bir sonucu olan düşünme-duygu vs. özelliklerinden dolayı mı böyle bir varlık inancını edinmişlerdir?. Atomcu Demokritos da rûhu maddeden ayırmaz; “rûhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir” der. İnce atomların birleşimine “rûh” dediği gibi “akıl” da der. “Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur” der.

 

Bunların ayrı-ayrı hepsine inananlar vardır. Tabi tatmin edici bir açıklama yoktur. Zâten tatmin edici bir açıklama beklemek de yanlıştır. Çünkü idrâk etmeye çalıştığımız şey maddî bir şey değildir. Aksi-hâlde çoktan bulunurdu. Sâdece hissedilebilen bir şeyden bahsediyoruz. Buna “şudur” denecek bir şey yoktur. Bedenimizdeki bir organı meselâ kâlbimizi hissettiğimiz gibi bir hissetme değildir rûhumuz-bilincimiz hakkında hissettiğimiz şey. Gözümü kapayıp odaklandığımda karşımda-içimde bir varlık duruyor. O şey sürekli olarak orada. Onu her zaman duyumsayabiliyorum. Kendimi hissettiğim o şeyin bir öz-varlık olduğu kesindir. Fakat insanlık târihinde kimsenin bilemediği gibi biz de onun ne olduğunu bilemiyoruz. Fakat şurası kesin ki, hissettiğimiz bir varlık var. Ve o bizim bedenimizle aynı şey değil. Bu nedenle tasavvuf câmiâsının Peygamberimizin hadisi diye söyledikleri: “Ruhlarınız vücutlarınızdır, vücutlarınız ruhlarınızdır” sözünü hiç kâle bile almıyoruz.

 

Eğer rûh, maddî vücûdun, meselâ nöronların etkileşimim bir sonucu olarak zuhûr eden bir şey olsaydı, Kur’ân’da; “size rûh hakkında az bir bilgi verildi” denmesi abes olurdu. Çünkü biz vücudun işleyişi ve beyin organı hakkında epey bir bilgiye sâhibiz. Tabi buna rağmen yine de o bilinç hakkında hiç-bir şey bilinmiyor.  

 

Rûh, algılayan şeydir. Maddî olmayan, kendine has olan o şeydir rûh, ve bilincimiz rûhumuz demektir. Maddî olanı idrâk edebilecek olan şeyin maddî olmayan bir şey olması şarttır. Zîrâ madde maddeyi idrâk edemez.

 

“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve rûh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler” (Kadir 4-5).

 

Buradaki rûhun Cebrâil olduğu söyleniyor ama Cebrâil de bir melek olduğundan, “melekler ve melek Cebrâil” gibi anlamsız bir ifâde çıkıyor. Hem Kur’ân’da meleklerin özelliklerinden üstü kapalı bir şekilde de olsa bahsedilir. “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah’ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, her-şeye güç yetirendir” (Fâtır 1). Bu melekler hakkında bir bilgidir ve “az bir bilgi” değildir. Zîrâ şekillerinden bahsetmektedir. En-âm 8’de meleklerin çok güçlü olduğundan; En-âm 9’da ise insan şeklinde olmadığından vs. bahsedilir. O hâlde Kadir Sûresi’nde bahsedilen rûh, olsa-olsa vahiydir. Cebrâil denmesinin nedeni de, vahyi taşıyan melek olmasından olsa gerek. Netîcede bize az bir bilgi verilen şey, vahiydir. İlginçtir ki, vahiy elimizde olmasına rağmen onun mâhiyetini tam olarak kavrayamıyoruz. Rûh hakkında az bir bilgi verilmesi belki de bir rahmettir. Belki de rûh hakkında fazla bilgi verilseydi o bilgi bizi aşırı zora sokacaktı ve o ağır yükün altına girmek zorunda kalacaktık. Zîrâ rûh gaybın konusudur ve gaybın konularını biz net olarak idrâk edemeyiz. Buna kudretimiz yetmez. Sâdece, Allah’ın bizim idrâk edebileceğimiz kadarını bildirmesiyle bâzı gaybî konuları bilebiliyoruz. Allah, gaybın konusu olan bilgileri idrâk edemeyeceğimiz için, “size rûh hakkında az bir bilgi verildi, çünkü çok bilgi verilseydi bile anlayamazdınız ve idrâk etmek için ömrünüz boyunca uğraşıp dururdunuz da yine de idrâk edemezdiniz ve böylece ömrünüzü boşa tüketirdiniz” demeye getiriyor.

 

Allah’ın istediği, rûhun ne olduğunu bilmek değil, rûh sâhibi olmamızdır. Rûh vahiydir. Vahyin vermiş olduğu bir heyecan, idrâk ve şevktir. Vahiyle samîmi bir şekilde ne kadar ilgili olursanız o derece rûh sâhibi olursunuz. İnsan rûh ile kemâlini bulur. Rûhtan yâni vahiyden uzak olanlar ruhsuzlaşırlar ve Kur’ân tarafından; “hayvan gibi” hattâ bâzen de “hayvandan daha aşağı” olarak görülürler. Kur’ân, vahye uymayanları rûhtan mahrûm hayvanlara benzetiyor. İnsan beşer olmaktan bu rûha ermekle yâni vahyi bilmekle kurtulabilir. İnsanlar vahye göre yaşamadıkları için ruhsuzlaşırlar ve dolayısı ile rûha-vahye göre değil de güdülerine göre yaşadıklarında aynen hayvanlar gibi olurlar. Kâinatta her-şey vahye göre hareket ettiği için muazzam bir düzen ve âhenk vardır. Dünyâ’da da benzer bir düzenin olmamasının nedeni, insanların rûha-vahye göre yaşamamalarıdır. Ruhsuzlaşınca yâni vahye göre yaşamayınca her-şey sarpa sarmaya başlıyor ve Dünyâ bir zindana dönmeye başlıyor.  

 

Seyyid Kutup İsrâ 85. âyet hakkında şunları söyler:

 

“Bâzıları Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- rûhun ne olduğunu soruyorlardı. Kur’ân’ın bu tür konularda izlediği metod, en sağlıklı metoddur. Bu metoda göre, insanlar ihtiyaç duydukları konuları araştırmalıdırlar. İnsanın kavrayabileceği ve bilgisine ulaşabileceği konular üzerinde çalışmalıdırlar. Allah’ın kendilerine bağışlamış olduğu aklî gücünü sonuç vermeyen, verimsiz alanlarda tüketmemelidirler. Vâsıtalarına sâhip olmadığı ve algılayamadığı konulara dalmamalıdır. İşte bu nedenle müşrikler Peygambere rûhun ne olduğunu sorduklarında Allah ona, rûhun Allah katında bir olgu olduğunu ve Allah’ın dışında kimsenin onun hakkında bilgi-sâhibi olmadığını bildirmesini istedi.

 

İnsan, bu yeryüzünde pek-çok şeyleri keşfetmiş ve önemli îcatlarda bulunmuştur. Fakat o, gizli bir sır olan rûh karşısında hep başarısız kalmıştır. Onun ne olduğunu, nasıl geldiğini, nasıl gittiğini, nerede olduğunu ve nerede olacağını bir türlü kestirememiştir. Her-şeyi bilen ve her-şeyden haberi olan Allah’ın Kur’ân’da bildirdikleri hâriç.

 

Bu âyet, insan aklını çalışmaktan alıkoyan, zihnî donukluğu yürürlüğe koymuyor. Sâdece akla kendi sahası içinde çalışması gerektiğini kavrayabileceği alanlara yönelmesini ifâde ediyor. Zîrâ boşu-boşuna çöllerde dolaşmanın anlamı yoktur. Kavrama imkân ve araçlarına sâhip olmadığı alanlara yönelip gücünü-enerjisini harcamasına gerek yoktur. Rûh da aklın sınırları dışında kalan Allah’tan başkasının kavramasına imkân olmayan, Allah’ın gayb konularından biridir”.

 

Rûh hakkında aşırı araştırma yapmak bir şey kazandırmaz ama vahiy-merkezli bilgilenmek ve o bilgi ve bilinçle amelde-eylemde bulunmak insana rûh kazandırır. Allah bu nedenle, “rûh hakkında tartışmayın, ama size rûh kazandıracak işlerle uğraşın” demeye getiriyor. “Gaybı araştırmak” üzere yapacağımız her teşebbüs bizi her zaman araştırma konusunun inkârına götürecektir. O yüzden rûhu araştırmak ve sonunda doğal olarak maddî bir şey bulamamak, rûhun inkârına sebep olmuştur ve olur. Zîrâ rûh gaybın konusudur ve ona inanılır. Tabi rûh, özel bir şekilde bizim hissedebildiğimiz de bir şeydir.

 

Peki rûh bâki midir?. Allah’tan başka her-şey fânidir ve bir tek Allah’tır bâki olan: “Ve Allah ile berâber başka bir ilaha tapma!. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zâtından) başka her-şey helâk olucudur. Hüküm Onun’dur ve siz O’na döndürüleceksiniz” (Kasas 88)

 

 Allah evrende zâtıyla ve fiilleriyle değil, yasalarıyla ve sanatıyla vardır ve tüm âlemi bu şekilde kuşatmıştır. Allah âlemde Bâkî yönüyle yoktur. Çünkü âlem fânidir ve âlem fenâ bulduğunda Allah da -hâşâ- fenâ bulmuş olacağından, Allah kâinatta bâki olan yönüyle bulunmaz. Rûh ise insandadır ve maddî olanlar gibi kâinâtın fenâ bulmasıyla fenâ bulmaz ama o da bâki değildir ve âhirette yine fâni olarak yaşayacaktır.

 

İnsanın rûhu vardır, fakat bozulan şey rûh değildir. Bedensel bir bozulmadır psikolojik bozulma. Zîrâ rûh bozulmaz. İnsanlar rûhlarını beslemedikleri yâni ruhlarına yönelik şeyler yapmadıkları zaman psikolojik işlevleri bozulur. Bu bozulma bedende korku, kaygı, endişe gibi sıkıntılar meydana getirir. Zâten rûh-bilimi mümkün bir şey değildir. Çünkü rûh hakkında bize az bir bilgi verilmiştir. (İsrâ 85). Rûh Rabbin emrindendir.

 

Psikolojik tedâvi rûhu tedâvi etmez, zâten rûh bildiğimiz anlamda hastalanmaz. Rûh maddî olmadığı için maddî ilaçlarla tedâvi edilemez. Psikolojik ilaçlarla, insanın zihin karışıklığı ve beyin buhranı tedâvi edilmeye çalışılır.

 

Rûh, “yer kaplamayan”dır. O hâlde kâinat mekânına insan ile bağlıdır. İnsan öldüğünde rûh da kâinattan sıyrılıp çekiliveriyor (Allah-u âlem). Descartes, gerçeği ‘cismin dünyâsı’ ve ‘rûhun dünyâsı’ diye ikiye bölmüştü: “Cisim ile rûh iki ayrı tözdürler, yapı ve özce birbirinden kökten ayrılırlar: cisim yer kaplar, rûh düşünür. Bunlar da birbiriyle bağdaşamayan niteliklerdir: Bilinçli olan (düşünen) yer kaplamaz, yer kaplayanın ise bilinci yoktur. Ama bu iki ayrı töz, insan adını verdiğimiz varlıkta bir-arada bulunmaktadırlar; insanın örgüsü bu ikisinden dokunmuştur” der.

 

Rûhun vahiy yâni Kur’ân olduğunun delillerinden biri de şu âyettir:

 

“Böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik. Sen, kitap nedir, îman nedir bilmiyordun...” (Şura 52).

 

Descartes rûh ile maddeyi ayıran şeyin, düşünme ve yer kaplama olduğunu söyler ve cisim düşünemez, rûh ise yer kaplamaz der. Peki düşünmek ne ile alâkalıdır?. Beyin ile alâkalı ise, o hâlde beyne düşünme komutunu kim yada ne veriyor?.  Allah-u âlem bu, “rûh” denilen şeydir.

 

Rûh, vahiy-Kur’ân yoluyla bize geçiyor ve kâlbimizde îman olarak yerleşiyor. Yâni îman, vahyi idrâk ettiğimizde fıtratımızla buluşuyor ve açığa çıkıyor. O îman bize hem kendi içimizde hem de dışarıda mücâhede ve mücâdele etme gücü veriyor. Îmânın derecesi ve şiddeti, bizi yeniden İslâm devlet ve medeniyetinin kurulmasına yönlendiriyor.

 

An îtibâriyle müslümanlar vahiyden uzak durdukları yada vahyin pratiğini hayatın tam ortasında uygulamadıkları için, devlet ve medeniyetten yoksun bir şekilde Dünyâ’da “yeryüzünün lânetlisi” olarak bulunmak (yaşamak değil) zorunda kalıyorlar.

 

Rabbimiz, rûh hakkında çok az bir bilgi vermiştir. Bu nedenle rûh hakkındaki yazılar da kısa olmalıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2016

 

 

Devamını Oku »

Lehû’l Mülk



“… zâlikumullâhu rabbukum lehû’l mülkü, lâ ilâhe illâ huve, fe ennâ tusrafûn..

“…İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?” (Zümer 6).

İslâm, mülkiyeti düzenlemeye yâni ekonomik adâletsizliği (kapitâlizm) yıkıp, onu adâlet ve eşitlikle değiştirmeye gelmiştir. Bunu da “lehû’l mülk” yâni “mülk Allah’ındır” sloganıyla yapmıştır ve tüm zamanlarda da yapılmasını emretmektedir.

Nefis her dâim daha fazlasını ister. İşte bu daha fazla isteme duygusu ve hırsı, Allah’ın insanlara eşit olarak verdiği nîmetlerin (Fussilet 10) yâni mülkün, birilerini elinde toplanmasına-birikmesine neden olmuştur-oluyor. Bunlar kendi paylarına düşene râzı olmayarak, diğerlerinin ellerindekini de almanın çeşitli yolarını buluyorlar ve gerek şiddet ve güç ile, gerekse de şerefsizlikle mülkün çoğunu ellerine geçiriyorlar. Gerçi bununla da doymuyorlar ve Dünyâ’nın tamâmının kendilerinin olmasını istiyorlar. Siyon Lîderlerinin Protokôlleri’nde şöyle denir:

“Bizim kuvvetimiz devamlı yiyecek kıtlığı ve işçinin beden zayıflığında gizlidir. Çünkü bütün bunlar bizim arzularımızın kölesi olmasına delâlet eder. O kendi yetkileri içinde bizim arzularımıza karşı koyma kuvvet ve enerjisini bulamayacaktır. Kralların kânunî otoritesinin aristokrasiye verdiği işçiyi idâre hakkını, açlık daha sağlam bir şekilde bize verir. Biz, avam tabakasını açlığın doğurduğu sıkıntı, hased ve kin ile harekete geçirecek ve yolumuzun üzerinde bizi engelleyen ne varsa onların elleri ile silip yok edeceğiz. Silâhlanmanın hızlandırılması ve polis kuvvetlerinin arttırılması, yukarıda bahsedilen plânların yerine getirilmesi için tamâmen elzemdirler. Biz istiyoruz ki Dünyâ’daki bütün devletlerde bizlerden başka ancak proletarya sürüleri, bizim menfaatlerimize bağlı bir-kaç milyoner, polisler ve askerler bulunsun”.

Yâni istiyorlarmış ki, mülkün tamâmını ele geçirsinler de tüm Dünyâ’yı köleleştirsinler. Kur’ân’da buna benzer şöyle bir örnek vardır:

“Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat dedi ve bana konuşmada üstün geldi. (Davud) dedi ki: Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mâli güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecâvüz ederler; ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır. Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip-döndü” (Sâd 23-24).

Peygamberimiz; “kendisi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmeyen, kâmil îmâna erişemez” demiştir.

Mülk konusu insanın en büyük imtihanıdır. Zîrâ mülk, kardeşler arasında bile düşmanlık başlatabilir ve bu durum bir fitneye dönüşerek tüm Dünyâ’yı sarar ve günümüzde de olduğu üzere sarmıştır da. Baksanıza; herkes mülkün çoğunu ele geçirme sevdâsına düşmüş, bunun hayâliyle yanıyor. Öyle bir duruma gelinmiş ki, çok mülk edinenler, isterse şerefsiz olsunlar, toplumların en saygın kişileri olarak görülürken; şerefli, merhâmetli, vicdanlı, nâmuslu tertemiz insanlar ise toplumun en ezikleri olarak görülüyorlar. Kişiler arasındaki üstünlük farkı, Kur’ân’ın söylediği gibi “takvâ” ile değil, mülk-sâhibi olmakla ölçülüyor. Mülke biraz daha çok sâhip olanlar, daha çok arâzi çevirmiş olanlar, daha fazla fâiz-kirâ alanlar ve daha fazla rant elde edenler kendilerini ilah gibi görüyorlar. Onlara yalakalık yaparak mülkten biraz pay kapanlar da kendi-kendilerini avutuyorlar. Elde ettiği mülkle ana-babasına, kardeşlerine, mazlumlara hava atıyor ve üstünlük taslıyorlar. Mülk Allah’ındır. Allah’ın mülkü ile Allah’ın kullarına hava atmak çok büyük bir terbiyesizliktir. Hele ki mülkün verdiği güçle mazlum ve mâsumları ezmek, onları sömürmek âdiliğin daniskasıdır.

Peygamberimiz der ki: “Kim birisinin önünde sırf zengin olduğu için (yâni mülk sâhibi olduğu için) eğilirse (ayağa kalkarsa) dîninin yarısı gider” (Beyhakî)…

Peygamberimize-İslâm’a ilk karşı çıkanlar ve ona savaş açanlar tefecilerdi. Yâni mülkü ribâ-fâiz yoluyla ellerinde toplayanlardı. Zâten tüm peygamberlere en amansız düşmanlığı da “mülk hırsızları” yapmışlardır. Şimdi de öyledir. Kur’ân onlara; “lehû’l mülk”, “mülk sizin değil, Allah’ındır” demişti de kendilerini mülklerinden dolayı ilah zannedenler afallayıp kalmışlardı.  

Târih boyunca tüm fitneler, gelir-uçurumlarından, yâni “rızıkta eşitsizlik”ten dolayı olmuştur-olmaktadır. Zâten şeytan da başta Hz. Âdem olmak üzere insanları en çok da bu şekilde mülk ile kandırmakta ve birbirine düşürmektedir:

“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mülkü lâ yebla) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

Fakat bu çoğaltmanın, ihtiras olarak bir sonu olmasa da, Dünyâ ve de kâinâtın bir sınırı vardır. Bu sınırı “mülkü çoğaltma tutkusu” nedeniyle göremeyenler sonuçta çok pişmân olacaklardır. Zâten şu-anda da o pişmanlığın belirtileri olan bir perişanlık durumu vardır ve “mü’minlerin” de açıkça gördüğü gibi, bu perişanlık bizi uçuruma doğru yuvarlamaktadır:

“Kesinlikle hayır!. Eğer kesin (yakîn) bir bilgiyle bilmiş (bakmış) olsaydınız, cehennemi (uçuruma doğru yuvarlanmakta olduğunuzu) görürdünüz” (Tekâsür 5-6).

İslâmî hareket, yola, “mülkü düzenleyerek” başlamıştır ve bu nedenle infâk ve paylaşma kaçınılmaz olmuştur. Şimdi de aynı metotla hareket etmelidir. Bu hem çok büyük bir imtihan ve hem de çok etkili bir yoldur.  

İnsanların mülk edinmeleri serbesttir ve zâten fıtratlarında da mülk edinme duygusu vardır. Fakat bu, sınırlı kaldığında iyi bir şeydir ve sınırı ve haddini aştığındaysa mutlakâ sorun olmaya başlar. Mülk edinme hürriyeti kapitâlizmi doğurmuş, bu doğrultuda devletler, insanlar sömürülmüştür-sömürülüyor. Çünkü “mülk edinme hakkı”, “gayr-ı meşrû yoldan da olsa her türlü malı-mülkü edinme özgürlüğü(!)” olarak ortaya çıkmıştır. Modern insan ihtiyâcı olmamasına ve aslında o şeyi alacak parası da olmamasına rağmen fâizli alış-veriş yaparak o şeye sâhip olma hırsına kapılmıştır.

İslâm’da bâzı mülkler ortaktır ve onalr para ile satılamaz ve onlardan para kaznaılamaz. Bunlar ateş, su ve meradır. Ebu Davud, İbni Abbas (ra)’dan Nebî (sas)’in şöyle dediğini rivâyet etti: “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar; su, mera ve ateş”. Enes (ra)’ın İbni Abbas’tan rivâyet ettiği aynı hadisin metninde; “ondan para kazanmak haramdır” cümlesi ilâveten rivâyet edilmiştir.

İnsanlar ilk önce mülkten saparlar. Peygamberimizden hemen sonra da ilk sorun mülk paylaşımı olan zekât konusunda çıkmıştı. Hz. Ebubekir, zekat vermeyenlere yâni mülkü paylaşmayıp da ellerinde tutanlara savaş açmıştır. Mülk sâhipleri bâtıl bir iktidar kurarlar, sonra da bu iktidarla rableşirler ve bu nedenle iktidârının yıkılmasından da çok korkarlar. Bunu yıkacak tek güç İslâm olduğundan, İslâm’a düşman olurlar. İslâm’ın en azılı düşmanlarıdırlar mülk sâhipleri. İhsan Eliaçık:

“Size verilen her nîmetten, her emânetten sorguya çekileceksiniz; sıhhatten, sağlıktan, gençlikten, zenginlikten, maldan, mülkten, şandan, şöhretten, makamdan, mevkiden, yediğinizden, içtiğinizden, oturduğunuzdan, kalktığınızdan, hepsinden tek-tek hesâba çekileceksiniz. “Benim” diyenler!, ellerindekini paylaşmayan, yığdıkça yığan, biriktirdikçe şımaranlar iyi dinleyin!; hiç-birisi sizin değil!, mülk Allah’ındır. (lehû’l mülk). Varlık O’nundur. Siz sâdece emânetçisiniz; size “kullanın” diye veriliyor, emânet ediliyor. Kirâcısınız siz, ev-sâhibi değil. Yolcusunuz siz, hancı değil!. İslâm diyor ki, mülk Allah’ındır. Yâni, gelir getirecek yer-altı ve üstü ne kadar kaynak varsa, hepsi kamunundur. Allah’ındır demek, herkesindir, yâni halkındır demektir” der.

Hacc zamânı yaklaşık 5 milyon müslümanın hep bir ağızdan bağırarak söylediği: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnnel hamde venni’mete leke velmülk. Lâ şerike lek” telbiyesinin anlamı şudur: “Buyur Allah’ım buyur!. Buyur ki Senin ortağın (şerik) yoktur. Buyur!. Hamd Sana, nîmet sendendir. Senin mülkte de ortağın (şerikin) yoktur”.

Kur’ân, insanların çok önem verdikleri, peşinden koştukları, uğrunda büyük fedâkârlıklar yaptıkları, kimi insanların, neredeyse tapındıkları mal ve servet üzerinde çok durur ve mü’minleri bu konuda uyararak, mal ve serveti, yüce Allah’ın rızâsı doğrultusunda kullanmalarını emr ve tavsiye eder.

“Ey îman edenler, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımızın iyilerinden infâk edin, kendinizin göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri infâk etmeye kalkmayın. Bilin ki Allah, zengindir, hamde lâyıktır” (Bakara 267).

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe gerçek îmâna ulaşamazsınız. Ne infâk ederseniz Allah onu bilir” (Al-i İmran 92).

 “Lehû’l mülk” mülkün Allah’a izâfe edilmesi, dolayısıyla halka izâfe edilmesi demektir. Allah mülkü halkın tamâmına, “onda eşit olacak şekilde” yaratmış ve vermiştir:

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

İnsanlar servet/mülk edinemezler. “Kendileri mülktür” zâten. Mülkün mülk edinmesi abestir. Allah insanlara malı “emânet” olarak vermiştir. Servet tutarında emânet olmaz.

İslâm’ın mülk-servet hakkındaki hükmü “Kur’ân’ın Kur’ân’ı tefsiri” sadedinde âyetlerin şu sıralamasıyla idrâk edilebilir: 

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bâzı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür. Ve sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaçtan artakalanı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

“Ey îmân edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele (Tevbe 34).

“Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği servette cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır!; bu, onlar için şer’dir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır” (Âl-i İmran 180).

Allah, mülkün birilerinin elinde toplanıp da devlet hâline gelmesini istemez:

“Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır” (Haşr 7).

Çok olunca “yok olmayacağını” zanneden insanlar, çoğaltmanın peşine düşüyorlar. Şeytan, Hz. Âdem’i yok olmayacak bir mülk ile kandırmıştı:

“Derken şeytan, Âdem’in kafasını karıştırıp Âdem’e dedi ki; Ey Âdem, sana ebedilik ağacını, yâni yok olmasından endişelenmeyeceğin bir mülkü göstereyim mi? (mülkü la yebla)” (Tâhâ 120).

Bu âyet el-an devâm ede-gelen bir konuşmadır. Şeytan’ın bu vaâdine kapılan-kapılana.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2016

Devamını Oku »

Râbıta Şirki



“Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz” (Fâtiha 5).

Lûgatta; “Rabteden, bağlayan, bitiştiren, münâsebet, alâka, bağlılık, yakınlık, iki şeyi birbirine bağlayan tertip. Nefsini Dünyâ’dan men edip âhirete, Allah’a bağlanmak. Tertip, sıra, düzen, usûl” anlamına gelen râbıta, tasavvuf ve târikatçılar tarafından anlamı kaydırılıp saptırılarak çok fazla istismâr edilmiş ve edilen bir kavramdır. 

Râbıta aslında, “nöbet beklemek” demektir. Îmânın nöbetini beklemek. Bu nöbet öyle bir titizlikle yapılmalıdır ki, araya şirkin hiç-bir türlüsü ve zerresi bile girmesin. (Râbıta=irtibat=Ribat=nöbet bekleme yeri. Murâbıt: Nöbet bekleyen). Bu nöbet, “Allah ile irtibatlı olarak beklenen bir nöbet”tir. Dikkat edin!; başkasıyla değil, “sâdece Allah ile” irtibatlı olarak beklenen bir nöbettir. Zîrâ kul ile Allah arasına “medet ummak” anlamında girecek her-şey ve herkes şirke sebep olur. Zâten “Allah ile kul arasına girilmez” demek budur. Yoksa, “kimse bana karışamaz” anlamında değildir bu.

Aktarılanlara göre Zemahşerî; “âyetlerde geçen “r.b.t” kelimesi, insanı sabır, sükûnet ve metânette sâbit kılmak, ona bu duyguyu vererek itmi’nâna kavuşturmak demektir” der.

“Ey îman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin (râbitû). Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz” (Âl-i İmran 200).

Âyette de görüldüğü gibi, râbıtanın, târikat ve tasavvufçuların dediği gibi pasif bir anlamı yoktur. Aktif bir anlamı vardır râbıtanın. Ramazan Yılmaz:

“Boğazlarına kadar şirke bulaşmış olan târikatçıların anlamını çarpıttıkları bir başka kavram ise râbıtadır. Târikatçıların örnek verdikleri ilgili âyette râbıta ile, sabretmek ve direnmek için mutlakâ uyanık olmak ve diğer müslümanlarla irtibatlı bulunmak gerektiği vurgulanmıştır.

Oysa târikatçılar, bu âyeti şeyhlerine daha çok tapmak ve onu, Allah’ın konumuna sokmak için çarpıtmaktadırlar. Bunun sonucunda da hem boğazlarına kadar şirke bulaşmaktadırlar, hem de uyuşuk bir hâle düşmektedirler.

Kur’ân, kıyâmet günü hiç kimsenin kimseye yardım etmeyeceğini, her nefsin kendi derdine düşeceğini bildirmekte, insanlardan kimilerinin başkalarına yardım edeceği düşüncesinin şeytandan olduğunu haber vermektedir. O gün, babanın evlâdına, evlâdın da babasına fayda veremeyeceği bir gündür. Kimsenin kimseye yardım edemeyeceği gerçeğini en iyi bilen Resûlullah (as)’da bu konuda kızı Fâtıma (r.anha)’yı uyarıyor ve ona şöyle diyor: “Ey kızım Fâtıma, babam peygamberdir diye bana güvenme, sen kendi nefsini Allah’tan satın almaya bak”.

Kur’ân’dan gâfil olan ve cehâlet içerisinde yüzen târikatçılar, şeyhlerini yaptıkları râbıtada yüce Allah (cc) ile kendi aralarına koyarlar. Râbıtada müritler, yüce Allah’ı düşünür gibi görünürler, ancak onlar, gerçekte yüce Allah’ı değil şeyhlerini düşünürler ve mutlakâ şeyhlerini devreye sokarlar. Kesinlikle şeyhsiz râbıta yapmayan müritlerden kimileri de râbıta anında, Allah’ın nûrunu şeyhlerinin kâlbine yada alnına, oradan da kendi kâlplerine aktığını düşünürler.

Özellikle râbıta durumunda yüce Allah’ı tamâmen dışlayıp, üçüncü bir duruma düşüren târikatçılar, şeyhlerini yüce Allah’ın yerine koymakta ve artık her istediklerini şeyhlerinden istemektedirler. “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” (Fâtiha 4) âyeti kerimesine ters düşecek derecede, ‘yalnız şeyhten yardım isteriz ve yalnız ona itaat ederiz’ dercesine, başlarına gelen bir musîbetin yada kendilerine ulaşan her hayrın şeyhlerinden olduğunu hemen bütün târikatçılar iddiâ ederler. Çünkü onlara göre şeyh, onların her hareketlerini görmekte ve düşündükleri her-şeyi bilmektedir” der.

Hayâtında Allah’tan başkasına hiç-bir zaman râbıta yapmayan Peygamberimizin, râbıtayı destekleyen hadisleri olduğunu söylerler ki bu hadisler aslında o kişilerin uydurmasından başka bir şey değildir Bu uydurmaların bâzı şöyledir:

“İbn Abbas (r.a.) Tahiyat’da “Es-selâmü aleyke eyyühennebiyyü” derken kâlp-gözleri önünde Hz. Peygamber’i canlandırırdı. Kendisini Hz. Peygamber’e bağlamaya (râbıta’ya) öylesine vermişti ki, aynaya baktığı böyle bir gün, kendisini değil, Resûlullah’ı görmüştü.

Peygamberimize en candan râbıta yapanların başında hazreti Ebubekir Radıyallahu anh gelmekteydi. Şöyle ki: O, rûhâniyet hasebiyle Resûlullah’tan hiç ayrılmadığından, hattâ kazâ-i hacet için bile Efendimiz’den hâli (boş) bir yer bulamadığından dolayı Peygamberimiz’den çok utanırdı. Bu durumu Efendimiz’e şikâyet ettiğinde, Peygamber efendimiz O’na ruhsat vermişti. (Abedst bozarken dâhi gayr-i ihtiyâri bir şekilde Resûlullah’ı hatırlamasında bir sakınca olmadığını beyan etmiştir) (Risâle-i Halidyye Tercümesi, Mütercim, Şerif Ahmed İbn-i Ali)”.

İbrâhim Sarmış, râbıta konusunda şunları söyler:

“Râbıta” Arapça “rabt” kökünden türemiş bir kelimedir. Sözlükte birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak anlamına gelmektedir.

Tasavvuf kitaplarında râbıta şöyle tanımlanır; “Şuhud ve ıyan makâmına ulaşmış kâmil bir şeyhe kâlbi bağlamaktan ibârettir. Çünkü kâmil şeyh oluk gibi olup râbıta eden müridin kâlbine ondan feyiz akar.

İlâhi ve zatî sıfatlarla muttasıf, müşâhede mertebesine ermiş kâmil bir şeyhe kâlbi bağlayıp huzur ve gıyâbında o şeyhin sûreti, sîreti ve özellikle rûhâniyetini havâlen kendisi ile birlikte farz-ederek, yanında iken takındığı tavrı gıyâben de sürdürmeye çalışmak demektir.

Sâlikin kâmil bir şeyhe kâlbini bağlayıp, huzûrunda ve gıyâbında o şeyhin sûreti, sîreti ve bilhassa rûhâniyetini hayâlinde kendi ile birlikte muhâfaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmesi demektir. Mürid şeyhine râbıta etmekle onun vâsıtasıyla Resûlullah’a, onun vâsıtasıyla da Hak Teâlâ’ya râbıta etmiş olmaktadır. Şeyhin vâsıtasıyla Resûlullah'a, onun da vâsıtasıyla Allah’a râbıta yap­mak. Acaba Yüce Allah’ın karşı çıktığı ve şirk olduğunu belirttiği “aracılarla ibâdet etme şekli” bundan başka bir şey midir?!. İnsanların her zaman Yüce Allah’ın gözetim ve denetimi altında oldukları bilinciyle yaşamaları gerekti­ğini söyleyecekleri yerde, şeyhlerin gözetim ve denetimi altında yaşadıkları­nı söylemek acaba İslâm’a ne kadar uygundur?. Yüce Allah “Nerede olursa­nız O sizinle berâberdir. Allah yaptıklarınızı görür” buyururken, onun ye­rine her-an şeyhlerin rûhâniyetleriyle berâber olmaya çalışmak İslâm mı­dır?.

Râbıtanın kaynağına gelince; Bir-çok târikat kuralları gibi râbıtanın mayasını Patankalizm’den ve Sankara Felsefesi’nden aldığı hakkında çağımız ilim adamlarının artık hiç-bir tereddüdü kalmamıştır. Nakşibendi târikatını Hindistan’dan getirerek Ortadoğuda yaymayı başaran ve müridleri arasında Mevlâna Halid Zülcenahayn unvânı ile şöhret yapan Halid Bağdâdi râbıta bidatinin baş-mîmârı sayılır. Onu izleyenler de bu bidati birbirlerinden devralmışlardır. İzleyenlerin halkalarından biri de Şeyh Abdulhakim Arvasidir. Onun da râbıta ile ilgili bir-takım târif ve açıklamaları bulunmaktadır. Bir tarifinde şöyle demektedir:

“Sâlik tarafından kâmil ve mükemmel sıfatlarına lâyık şeyhin sûretini karşısında tasavvur edip hayâl yolu ile iki kaşı arasına bakmak ve sûretteki rûhâniyete yönelmektir”.

Hâlbuki namaza dururken şeyh veya bir başka şeye değil, Allah’a yöneldiğimizi şu âyeti okuyarak başlıyoruz: “Şüphesiz ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana, hanif ve müslüman olarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun hiç-bir ortağı yoktur. Bana bu emredildi ve ben müslümanların ilkiyim” (En-âm 161-163).

Şeyhlere yapılan râbıta yetmiyormuş gibi, mezarlara da râbıta yapılacağını Abdulhakim Arvasi telkin etmekte ve bunun edeplerini sıralamaktadır”.

Kur’ân’dan ve Peygamberimizin “güzel örnekliği”nden anlıyoruz ki; her türlü sıkıntı, yardım, musîbet karşısında sâdece Allah’tan yardım isteyeceğiz ve sâdece O’na râbıta yapacağız. Zîrâ Allah’tan başka hiç-bir şey ve hiç kimse bize gerçek anlamda yardım edemez.

Bu bağlamda günümüzde yapılan modern râbıtalara da değinmek gerekir. Modern râbıta, “sürekli yapılan bir râbıta”dır. İnsan hiç boş bırakılmaz modernizmde çünkü. Modern insan sürekli olarak birilerine yada bir şeylere râbıta yapar durur. Sâdece insanlara değil, eşyâlara da râbıta yapılır modern dünyâda. Başı sıkıştığında bir eşyâdan medet umar. Eşyâya haddinden fazla değer vermek ve onu haddinden fazla önemsemek, o eşyâya râbıta yapmak demektir. Eşyâya olan aşırı kilitlenme ve odaklanma, o eşyâya yapılan râbıtadır.

Yine birileri de lîderlere rabıta yapıyorlar. Bu lîderlerin ölmüş olması yada yaşıyor olması fark etmiyor. Onların tüm sıkıntıları çözeceğini zannettikleri için “onların bir dediklerini iki etmiyorlar”. Bu nedenle onlara öyle bir kilitleniyorlar ki, artık onu eleştiremiyor, îtirâz edemiyorlar. O lîderlerin kânun ve kurallarıyla hayatlarını yaşıyorlar. Her kararlarında gözlerinin önüne o lîderleri getiriyorlar. Onlara Allah’ın tüm vasıflarını yüklüyorlar. Onları olduklarından çok farklı konumlara ve makamlara koyuyorlar ve böylece onları ilahlaştırıp kulluk ediyorlar. Zâten Allah’tan başkasına yapılan râbıta, “Allah’tan başkalarını ilah edinmek”tir ki, şirk budur.

Yine, İslâm’i düzen dışındaki insan-merkezli ideolojilere, fikirlere, teorilere, izm’lere aşırı bağlanıyorlar ve o ideolojilere râbıta yapıyorlar. O ideolojilere sıkıca bağlanıldığında kurtulacaklarını zannediyorlar. Meselâ demokrasiye aşırı bir bağlılık var. Hâlbuki hiç-bir yaraya merhem olduğu da yok. Bu nedenle demokrasinin pratiği olan oy vermek, Allah’tan başkalarına “râbıta yapmak” demektir.

Kur’ân’da bahsedilen râbıta, kişiyi pasifleştirmez, aksine aktif hâle sokar. Allah’tan başka düzenlere ve kişilere, eleştiri, îtirâz ve isyân sürecini başlatır. Ashâb-ı Kehf de râbıta yaparak yâni îmanlarını güçlü tutarak ve birbirleriyle irtibatlı olarak şirke karşı bir kıyâm gerçekleştirmişlerdi ve şöyle demişlerdi:

“Onların kâlpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik (rabatnâ); (Krala karşı) kıyâm ettiklerinde demişlerdi ki: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi’dir; ilah olarak biz O’ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız” (Kehf 14).

 Ashâb-ı Kehf’i bu kıyâma götüren şeydi râbıta idi. Yine râbıta, “kâlpten sabretmek” anlamındadır:

“Mûsâ’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması için kâlbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) (rabatnâ) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı” (Kasas 10).

“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız” (Kâf 16).

Âyetin söylediği gibi; Allah bize şahdamarımızdan, yâni bize bizden daha yakınken, uzaklarda olduğu için hayâlinden-resminden vs. yardım istemek ve medet beklemek sapıklıktan başka bir şey olmasa gerek.

Evet; râbıta sâdece Allah’a yapılır. Çünkü yazının başındaki Fâtiha 5. âyette de söylendiği gibi; ibâdet sâdece Allah’a yapılır. Sâdece Allah’a ibâdet edenler, râbıtayı da sâdece ona yaparlar. Öyleyse, “kime ibâdet ediyorsanız, râbıtayı da ona yaparsınız” denilebilir. Râbıta, kişinin kimi ilah edindiğini gösteren apaçık bir göstergedir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2016


Devamını Oku »

Ahlâkın Kaynağı



“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç-bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30).

 Arapça bir kelime olan “ahlâk”; “güzel huy, yaradılışa-tabiata göre davranmak (halâk)” anlamındadır.

Ahlâk çoğunlukla “Etik” ile karıştırılıyor ve insan-merkezli düşünülüyor. Ahlâkın kaynağının “insan” olduğu zannediliyor. “Etik”in kaynağı insandır ama “Ahlâk”ın kaynağı “insan-üstü” olandır; Allah’tır. Çünkü ahlâk, “halâk” kökünden olarak “yaratılışla ilgili olan, yaratıcının istediği gibi olan” anlamındadır. Bu nedenle “yaratan” kim ise, ahlâkı veren de odur. Yaratmayı Allah yaptığına göre, yaratılışla ilgili” demek olan ahlâk da Allah’tandır, Allah’tan neş’et eder, Allah’tan kaynaklanır. İnsan, ya îmânından dolayı ahlâkı kullanır yada nefsinden dolayı kullanmaz ve ahlâka göre değil de nefsine yâni “etik” olana göre hareket eder. Bir de ne ahlâka ne de etiğe uygun davranmayanlar vardır ki; Allah muhâfaza..

İnsanın doğuştan getirdiği şeye “ahlâk”, sonradan kazandıklarına “etik” denir. Etik “bâzen doğru”dur. Çünkü mutlak olmayan insanın sentezlerinden doğmuştur. Fakat ahlâk, mutlak doğrudur. Zîrâ “Mutlak Olan”dan gelmiştir.

Etik, “ilâhi-merkezli olmayan, insan-merkezli olan” demektir. Töreye göre, yasaya göre, kurallara göre olmak, bunlara uygun yaşamak anlamında. Dolayısıyla ahlâk, “ilâhi-merkezli olan” iken; etik, “insan-merkezli olan” demektir ki ikisi aynı şey değildir ve hattâ ikisi tam karşıt şeylerdir. İlâhi-merkezli olanda yâni ahlâkta bir adâlet ve eşitlikten bahsedilebilir. Bu eşitlik tabî ki “mutlak bir eşitlik” demek değildir. Zîrâ mutlak eşitlik hem Allah’ın yaratmasına aykırıdır, hem de insanlar için de bir zulüm doğurur. Yine, ahlâkta bir inanç vardır. Kişi inancından dolayı yapar yada yapmaz ve kaçınıp uzak durur. Etik ise inanca gerek duymaz, yapması-yapmaması yasa ve kural korkusu nedeniyledir. Bu nedenle etik olanda “kânun boşlukları” olurken, ahlâkta herhangi bir boşluk olması mümkün değildir. Çünkü ahlâk insanın en derinliklerine yer etmiştir. Vicdan sürekli ahlâkın baskısı ve kontrôlündedir. Bu nedenle etik sınırlıdır, ahlâk ise sınırsız. Etik bir yerden sonra -nefisle mücâdele etmediğinden dolayı- nefsin isteklerini dizginleyemez ve çıkarına göre işler yapar. Ahlâkta ise kişiyi içinden zorlayan bir yapma-yapmama durumu vardır. Bu nedenle ahlâklı kişi, adâleti sağlamak için en sevdiklerinin aleyhine olsa bile adâlet üzerine karar verir. Zâten bu, Kur’ân’ın bir emridir:

“Ey îman edenler!, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şâhidler olarak adâleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adâletten dönüp hevâ (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) yada yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır” (Nîsâ 135).

Modernizm her-şeyi madde-merkezli yeniden yorumladığı için, ahlâkı da madde-merkezli yorumlamış ve böylece ahlâkı da maddîleştirmiştir. Maddî bir anlama büründürmüştür. Bu nedenle de ahlâkın kaynağını insanın maddî yanı zanneder. Oysa ahlâk, et ve kemikten kaynaklanmaz. Modern ideolojiler olan liberâl-demokratik-lâik düşünceye göre ahlâk, insan kaynaklıdır. Zâten bu ideolojiler her-şeyde insanı merkeze alırlar. Bu ideolojilerde insan ilahlaştığı için insanı merkeze almadan bir yorumda ve eylemde bulunamazlar. Bu-arada Dünyâ’nın ve insanların hâl-i pür melâlinin nedeni de işte bu Allah-merkezlilikten, insan-merkezliliğe geçmiş olmaktır. Modern insanın ahlâk zannettiği ve ahlâk olarak adlandırdığı şey, “bir sınırı olan” “etik”ten başka bir şey değildir. “Etik insan”, sıkıştığında etik-metik dinlemez. Bu nedenle etik, çıkar-merkezlidir, nefsîdir. Çıkara dokunduğu an, “etik” denilen “sınırlı olumlu davranış” ânında terk-edilir.    

Tabî ki etiği de tamâmen yararsız saymıyoruz. Fakat etik-merkezli güzel davranışlar ilâhi-merkezli olan ahlâkta zâten vardır. Etik, ahlâkın sınırlandırılmış ve sulandırılmış hâlidir. Fakat ahlâk ne sınırlandırılmaya ne de sulandırılmaya gelir. Ahlâktan bir tâviz verilmesi zinhar söz-konusu edilemez. İnsanlar-müslümanlar ahlâka uymuyorlar diye bunun suçlusu ahlâk değildir, İslâm değildir, insanlardır-müslümanlardır. Bâzıları müslümanlara bakarak İslâm’ı yargılıyorlar.

Etik, dünyâ-merkezli iken, ahlâk hem dünyâ hem de âhiret-merkezlidir. Ama daha çok âhiret-merkezlidir. Âhiretteki cezâ ve ödül, kişinin davranışlarını yönlendirir.

Etik, “sınırlı ahlâktır” desek belki yerinde bir söz olur. Meselâ birini düşünün, çok dürüst olarak bilinen biri. Fakat bu kişi ilâhi olana inanmayan biri olsun. Yâni ahlâkı değil, etiği olan biri. Bu kişinin kimsenin malında-canında-nâmusunda gözü yoktur. Kimsenin hakkını yemez, yalan söylemez, zarar vermez vs. Bu tabî ki iyi bir şeydir. Fakat eğer bu kişi inançsız bir kişiyse ve doğal olarak ölümden sonraki hayâta inanmıyorsa, etiği onu bir yerden sonra korumayacaktır. Meselâ, çok sevdiği birisi; ana-babası yada eşi-kızı-oğlu çok büyük bir suç işlese, meselâ mâsum birisini öldürmüş olsa ve olayı gören de sâdece bahsettiğimiz o etik kişi olsa; bu kişi, çok sevdiği ana-baba-eş-çocuklarının îdam ile yada müebbet hapis ile cezâlandırılmasına göz yumabilir mi?. Bu kişinin meselâ annesi yada oğlu, mâsum birini öldürse ve cinâyeti de sâdece o görse, anasını yada oğlunu ihbâr eder mi?. Çünkü sâdece o görmüştür ve eğer ihbâr etmezse hayat boyunca kimse bilmeyecek ve icâbında 90 yaşına kadar yaşayacak. Âhiret inancı ve korkusu yoksa, anasını yada oğlunu niye ihbâr etsin?. Onu ihbâr etmeye ne zorlayacak?. Toplumun oluşturduğu töre için, birilerinin keyfinden çıkardığı yasalar için mi fedâ edecek sevdiklerini?. Kesinlikle yapmaz bunu. Hattâ olay cinâyet değil de meselâ hırsızlık olsa, yine de ihbâr etmez sevdiklerini. Ben şahsen inançsız biri olsam, kesinlikle fedâ etmem sevdiklerimi. Niye edeyim ki?. Ne de olsa ölünce her-şey bitiyor. Fakat gerçek bir “ölüm sonrası inanç” (âhiret) bunu kesinlikle saklayamaz. Müslümanların güzel örnekliği olan Peygamberimiz, hırsızlık yapan zengin birinin affedilmesi isteği üzerine; “hırsızlığı yapan kızım Fâtıma da olsa vallâhi elini keserim” demiştir. İşte îman, âhiret bilinci, inancı ve korkusundan kaynaklanan ahlâk bunu yaptırır. İnsan-merkezli olan etik göz-ardı edebilirken, ilâhi-merkezli olan ahlâk zinhar göz-ardı edemez.  

H. D. Thoreau gerçek ahlâktan bahsederken bir misâl verir ve şöyle der:

“Batan bir gemiden sağ kalan yaralılardan biriyiz ve yüzmekteyiz. O sıra bir tahta parçasına tutunmuş ve daha rahat yüzerek ilerleyen ve bizden daha zayıf olan birinin elinden tahta parçasını çekip aldık. O tahta parçasını geri verin!. Çünkü size âit değil!. O tahta parçasını geri verebiliyorsanız, evet, siz ahlâklı birisiniz; yok veremiyorsanız, onu verinceye kadar siz ahlâksız birisiniz ve cennet ahlâksızlara haramdır”.

İşte bunu yapacak olan kişi, âhiret bilincine ve korkusuna sâhip olan kişidir.  

Allah, peygamberliği toplumun en ahlâklı olanına verir. Bu kişi, yaratılıştan kaynaklanan yâni ilâhi-merkezli olan ahlâkını bozmamış ve tertemiz kalmış biridir. Zâten toplumun tamâmı da onu ahlâk-timsali olarak tanır. İşte Peygamberimiz de böyle ahlâk-timsali bir kişiydi ve toplum ona bu nedenle “el emin” diyordu. Peygamberimiz kendisine peygamberlik verildiğinde içten içe sürekli olarak, “neden ben” diye sorup duruyordu. Allah bu soru karşısında şu âyeti gönderiverdi:

“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4).

Ahlâk, aslî olan bir duygu ve davranış şeklidir. Ahlâkı aslî bir unsur olarak görmeyen Thomas Hoobs ise şöyle der:

“İstencin en ilkel öğesi “varlığımızı koruma” isteğidir. İnsanın istediği bütün öteki şeyler, bu biricik ereğin az yada çok, incelmiş araçlarından başka bir şey değildirler. Bundan dolayı “ahlâkî” “özgeci” (altruist) denilen duygular, yâni türdeşlerimizin iyiliğini gözönünde bulunduran eğilimler aslî değildirler, anlayış ve alışkanlıktan meydana gelmiş olan bencilliğin (egoizm) formlarıdır”.

Oysa ahlâk, sâdece ahlâklı davranmak için değil, Allah rızâsı içindir de. Bu nedenle insan kendi başınayken bile ahlâklı davranır. Ahlâk haz için de değildir, zîrâ ahlâk ile haz hiç-bir zaman uzlaşamaz. Haz için mutlakâ ahlâktan tâviz vermek gerekir. Ahlâk dinden neş’et eder ve dinden ayrılan ahlâk, acımasız bir bencilliğe varır.

Potansiyel ahlâk, ahlâk değildir. Ahlâk, “kanıtlanmış olan”dır. Ahlâk, “ortaya konulduğunda” ahlâk olur. Ahlâk kişiyi amele-eyleme sevk eder. Kötülüğü eliyle, diliyle yada en azından kâlbiyle düzeltmeye (buğz) yönlendirir. Bunu etik yap(a)maz. Zîrâ etik bencildir, Ahlâk ise kendinden ödün verir. Etik “toplum için”dir ama ahlâk “Allah için”dir.

Etik-merkezli beşerî sistemler kendi aleyhine kânun çıkart(a)mazlar. Bu nedenle de hiç-bir zaman ahlâklı olamazlar. Adâletli olamazlar çünkü. Bu nedenle meselâ işçiye üç kuruşluk zammı çok görürlerken, kedilerine yarı-yarıya zam yapabilirler. Bunu etiğe uydurabilirler ama ahlâka asla. Ahlâkın olmadığı yerde gerçek bir adâlet; adâletin olmadığı yerde ise ahlâk olmaz.

Modernler ahlâkın kaynağını insan zannede-dursunlar, ahlâkın kaynağı her zaman aynıdır ve “din”dir, “kutsal olan”dır. Din ise Allah katında İslâm’dır. O hâlde ahlâkın kaynağı İslâm’dır. İslâm tüm zamanlarda aynı şeyi söylemiştir. Aliya İzzetbegoviç bu bağlamda şunları söyler:

“Ahlâk, aklın mahsulü değildir; prensip olarak da, tatbikat olarak da. Akıl, yalnız şeyler arasındaki münâsebetleri tetkik ve tespit edebilir; ahlâken tasvip veyâ red mevzu-bahis olunca, akıl hakîkî mânâda hüküm veremez. Akıl tümüyle şeyler arasındaki münâsebetleri keşfetmekten başka bir şey yapmağa muktedir değildir.

Ahlak dîne bağlıdır, dinden neş’et eder, din olmasa ahlâk da olmaz. Bu pratikte ve tatbikatta da böyledir. Şu çok önemlidir ki, ahlâk pratikte de dîne bağlıdır fakat ‘dindara’ bağlı değildir. Ahlâk, yasaktan doğmuştur ve bugüne kadar yasak olarak kalmıştır. Yasak ise dînîdir, hem mâhiyeti hem de menşei îtibârıyla. Allah’ın on emri’nden sekizi yasaklardır. Ahlâk denilen şey dâima insan tabiatının hayvânî iç-güdülerine karşı, sınırlandırıcı ve men-edici prensiptir. Ahlâk da, insan gibi akıl-dışı, gayr-ı tabiî, tabiat-üstüdür. Tabiî insan ve tabiî ahlâk mevcut değildir”.

“Nice ateistler vardır ki ahlâklıdır ama nice dindarlar vardır ki ahlâksızdır” deniliyor. Aliya bu konuda da özetle şunları söyler:

“Ahlâklı ateist olabilir ama ‘ahlâklı ateizm’ olmaz. Çünkü ateizmden ahlâk çıkmaz. Bâzı ateistlerin ahlâklı olması, onların çocukluğunda âileleri tarafından iyi yetiştirilmesine ve bâzı dindarların ahlâksız olması da onların çocukken âileleri tarafından kötü yetiştirilmesi nedeniyledir. Din-dışı insanın ahlâklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak geçmişteki eski bir dindir bu. Ve insanın ondan haberi bile yoktur. Bu din; muhit, âile, edebiyat, film ve mîmârînin içinden sayısız şekilde têsir icrâ etmeye ve ışımaya devâm etmektedir. Güneş’in çoktan battığı yerde de gecenin bütün sıcaklığı yine Güneş’tendir. Ocakta ateşin sönmüş olmasına rağmen oda sıcak olmaya devâm eder. Ateistin ahlâkı, zevâl bulmuş dindendir. Dîne borçlu olduğumuz dünyâ vizyonundan ileri gelen davranış tarzıdır bu. Ancak ve ancak geçmiş asırların mânevî mîrâsının tamâmen imhâ veyâ bertarâf edilmesi sûretiyle bir neslin ateist olarak eğitilmesi için, psikolojik şartlar tahakkuk ettirilebilir.

İnsanlık, yirmibin sene aralıksız dînin têsiri altında yaşamıştır ve dolayısıyla din; ahlâk, kânunlar, anlayış ve hattâ lîsan dâhil olmak üzere, hayâtın bütün tezâhürlerine girmiş bulunmaktadır. Bu îtibarla burada şu soruyu sormak yerinde olur: Bütün bu geçmişe rağmen yeryüzünde bugünkü şartlar altında tamâmen ateist bir nesil yetiştirmek mümkün mü acaba?. Haddizatında bu kültür de onun hâmili olan kuşakta olduğu gibi, din ve büyük ahlâkî prensiplerin devamlı ve fakat farkına varılmayan, ama daha az hakîkî olmayan têsiri altında gelişmektedir. Doğrusu, yeni kuşağın sâdece ideolojisi yenidir; terbiyesi ise ahlâkî anlayışlardır. Din olmadan, prensip ve fikir olarak ahlâk olamaz; tatbikatta ise, ‘ahlâklılık’ mümkündür. Ne var ki, bu pratik ahlâklılık atâlet gibidir ve hareket gücünü veren kaynaktan ne kadar uzaklaşırsa kendisi de o kadar güçsüz kalır. Netîce olarak diyebiliriz ki; ahlâk, dînin öbür hâlidir”.

Din hayattan ne kadar koparılırsa, Ahlâk da o oranda azalır. Lâiklik ve sekülerizmle hayattan koparılıp vicdanlara hapsedilmiş olan dînin eksikliği, günümüzdeki mevcut çirkeflikleri açığa çıkarmıştır. Zîrâ din sâdece kâlplerde yaşanabilecek bir şey değildir. Ahlâk, din hayatta hâkim olunca hayâta hâkim olur. Vicdanlara kilitlenmiş olan din bir ahlâk ortaya koyamaz.

Ahlâk “dünya”dan kaynaklanmaz, vicdandan-merhâmetten-inançtan-âhiretten-Kur’ân’dan-Peygamberden, yâni Allah’tan kaynaklanır. Allah’tan kaynaklanan bu ahlâk kullanıldığında ahlâklı olunurken, kullanılmadığında da ahlâksız olunur, ahlâksızlık açığa çıkar ve giderek tüm toplum ahlâksız olur çıkar. Toplum etik olsa bile ahlâklı olamaz. Bu nedenle toplum hiç-bir zaman insan-merkezli olan etik ile düzelemez, ancak ilâhi-merkezli olan ahlâk ile düzelebilir.

Ahlâk bâzen kendi aleyhine karar almayı da gerektir. Fakat etik hiç-bir zaman aleyhine bir karar almaya yanaşmaz. Bu nedenle infâk yapmakta, zekât ve sadaka vermekte çok zorlanır ve çoğu zaman vermez. Çünkü etiğe göre 40’tan 1 çıkarsa 39 kalır, fakat ahlâka göre 40’tan 1 çıkarsa 400 kalır. Zîrâ Allah, kendi rızâsı için verilenin karşılığını 10, 100 ve 1.000 kat fazla olarak geri verir cennette. İlâhi olandan kaynaklanan ahlâk bu nedenle vermekten çekinmez. Etik, malını kolay-kolay muhtaç olanla paylaşmaz, vermez. Verse bile sınırlı bir veriştir bu. Zîrâ dediğimiz gibi, etik sınırlı olandır. Kimseyi kendine tercih edemez. Fakat ahlâk, kendi ihtiyâcı olsa bile onu diğerine verebilir:

“Kendilerinden önce o yurdu (Medîne’yi) hazırlayıp îmânı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar felâh (kurtuluş) bulanlardır” (Haşr 9).

Bunu yapmayı âhiret bilinci-korkusu ile yaparlar:

“Kendileri istekli oldukları hâlde yemeklerini yoksula, öksüze ve esire verirler ve onlara: ‘Bunu size Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz Rabbimizin sert, belâlı bir gününden korkarız’, derler. Allah da onları o günün fenâlığından korur. Yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir” (İnsan 8-11).

Zâten Allah:

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça en iyiye eremezsiniz” (Âl-i İmrân 92) der

Kişinin gerçekten ne olduğunu acıları ve korkuları ortaya çıkarır. Sıkıştığında etiğin kaynağı olan insandan değil, ahlâkın kaynağı olan Allah’tan yardım ister:

“Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgâr gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ‘gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a duâ etmeye başlarlar: Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız” (Yûnus 22).

Kant, yazdığı bir mektupta; “akıl tarafından desteklenen ahlâki ilke ve değerlerin ilk olarak İncil tarafından ortaya konulduğunu” söyler: “Eğer İncil, ahlâk kânunlarını salt bir biçimde daha önce öğretmemiş olsaydı, akıl, bugün tanık olduğumuz yetkinlik içinde onları anlayamayacaktı. Bu kânunlar (vahiy yoluyla) verildiği için, akıl, onların doğru ve gerçek olduklarına başkalarını inandırabilir”.

Ahlâk eyleme zorlayan şeydir. Ahlâk bir felsefe değildir. Ahlâkın bilgisi Ahlâk değildir çünkü. “Din kültürü ve ahlâk bilgisi” dersi ne din öğretir ne de ahlâk. Onun gerçeğini değil de bilgisini öğretmeye kalkarlar ama bunu da doğru-düzgün başaramazlar. Başaramadıklarının delîli, mevcut sapkın gençliktir. Çünkü artık zamânımızdaki insanların ahlâkı yoktur, “etik”i vardır sâdece ama etik, güvenli-huzurlu bir ortam oluşturamamaktadır.

  İnsan, İslâm fıtratıyla yaratıldığı için potansiyel olarak “doğuştan” bir İslâm ahlâkına sâhiptir. Zâten peygamberler de, bu potansiyel ahlâkı en iyi koruyan kişiler arasından seçilirler. İslâm ile alâkası olmamasına rağmen ahlâklı işler yapan insanların ahlâklı eylemlerinin nedeni, işte bu doğuştan gelen potansiyel İslâm ahlâkıdır. Fakat Allah bu potansiyel ahlâkı yeterli bulmaz. Zîrâ ahlâk, “açığa çıkan ahlâk” olursa anlam kazanır. Allah, Mekke toplumunun en ahlâklı insanı olan Peygamberimiz’i ahlâkından dolayı peygamber seçmiş fakat mevcut ahlâkını kemâle erdirmek için onu “kalk” ve “uyar” emirleriyle harekete geçirmiştir. İslâmî ahlâk 23 yıl sonunda Peygamberimizde kemâline Kur’ân ile ulaşmıştır. Hz. Âişe, kendisine Peygamberimizin nasıl bir ahlâka sâhip olduğunu soran Urve b. Hişam’a şöyle cevap vermiştir: “Resûlullah (s.a.v.)’in ahlâkı Kur’ân idi” (Müslim, Müsâfirîn 139). Hz. Âişe, Peygamberimizin ahlâkını târif ederken, “o doğuştan ahlâklıydı” dememiş, “o’nun ahlâkı Kur’ân idi” demiştir. Zîrâ gerçek ahlâk, İslâm’dan-vahiyden neş’et eder.

İslâm salt bir ahlâk-sistemi de değildir. “Ahlâklı yapmalar bütünü”dür İslâm.

Evet; etik insandan neş’et ederken; ahlâk ise Allah’tan neş’et eder, ortaya çıkar. Bu nedenle ahlâksızlık yâni etik, Allah’sızlıkken; Allah’sızlık da, etik, yâni ahlâksızlıktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2016















Devamını Oku »