1 Ağustos 2021 Pazar

İslâm’ı Hayattan Uzaklaştırmak

 

“Ey îman edenler!; size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kâlbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız” (Enfâl 24).

 

Allah’ın kâinâta koyduğu yasaların adı olan sünnetullah, hem kâinâtın ve eşyânın hem de insanın fıtratıyla birebir uyumludur. İnsan ve de eşyâ ise İslâm’la birebir örtüşür. O hâlde kâinâtın her noktasında İslâm merkezdedir ve hâkimdir. Zîrâ İslâm; teslîmiyet, barış, esenlik, “Allah’a göre olmak” demektir ki tüm kâinât Allah’a teslim olmuş ve barış içinde yâni bir kaos olmadan döngüsünü yapmakta ve muhteşem bir nizam içinde hareket ederek İslâm’a uymaktadır.  

 

Tüm kâinatta İslâm’a uymayan tek varlık insandır. Zîrâ İslâm tüm kâinatta merkezdeyken, sâdece insanlar arasında merkezde değildir ve hattâ kıyıda-köşede bile tutulmak istenmemektedir. Zîrâ İslâm şeytana, nefse ve tâğutlara bir meydan okumadır ve en yüce gâyesi, aynen göklerdeki muhteşem bir düzen gibi bir düzeni Dünyâ’da da kurmak yada bu hedef için çalışmaktır. İslâm, Allah’a tam bir teslîmiyetle teslim olmuş olarak barış ve güven içinde yaşamak için indirilmiş bir din’dir ve tüm peygamberler bunun için çalışmışlar ve bunun mücâdelesini vermişlerdir. Lâkin şeytan, nefs ve tâğutlar bunu istememekte ve bu nedenle de İslâm’ı hayattan uzaklaştırarak ve kovarak, kâlplere, zihinlere, câmiye, dört duvar arasına vs. hapsederek onu hayattan uzaklaştırmaktadır.

 

İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak, -güyâ- “Allah’ı hayattan uzaklaştırmak” anlamına gelir ki aslında bunu yapanlar rahmeti, bereketi, hakkı, hakîkati, adâleti, eşitliği, ahlâkı ve tevhidi kendilerinden uzaklaştırmış olarak kendilerine zulmetmiş olmaktadırlar.

 

İnsanlar Dünyâ’ya cennetten uzaklaştırıldıkları için gelmişlerdir. Allah’ın tek bir emrini bile yerine getirmemek onları cennetten uzaklaştırmıştır. Biz cennetten kovulmadık, uzaklaştırıldık. Biz Dünyâ’ya, cennetten uzaklaştık da geldik. Dünyâ’ya olan yabancılığımız biraz da bu yüzdendir. Çünkü cennet de aynen gökler gibi muhteşem bir nizâmın olduğu, İslâm’ın yâni barışın, selâmetin ve güvenliğin her noktada hâkim olduğu yerin adıdır. Biz işte öyle bir yerden uzaklaştırıldık ve imtihanımız başladı. Oraya tekrar yakın olmanın yolu ise İslâm’a yakın olmaktan geçer. İmtihan, İslâm’ı Dünyâ’ya ve hayâta hâkim kılmak ve insanlar arasında İslâm’a göre bir düzen kurmak ve bunun için çalışmakla ilgilidir. Bu uğurda çalışanlar ve çalışmayanların ayrılmasıdır imtihan. O ebedî nîmet diyârı olan cennete ancak bunu gerçekleştirdiğimizde yada en azından bu uğurda gayretle çalıştığımızda ulaşabiliriz.

 

İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak, en başta “dîni devletten uzaklaştırmak” daha doğrusu “dîni devletin güdümünde sınırlı ve kontrôllü bir şekilde yaşanır kılmak”la oluyor. Bu uzaklaştırma modernite ile birlikte 250 yıl, Türkiye’de ise Cumhûriyet ile birlikte 100 yıl önce başlamıştır. Cumhûriyet târihi, “dînî olan”dan uzaklaşıp beşerî olana yönelmenin-yöneltilmenin târihidir. Fakat gelinen süreçte Türk insanı uygar (muâsır) olamadığı gibi, dindarlığı da epey bir zayıflamıştır. Çünkü İslâm’ı hayattan uzaklaştırmış ve hayâtı aslında şeytana, nefse ve tâğutlara göre kurmuştur.  

 

Dîni devletin içinden uzaklaştırmak (lâiklik), “Allah’ı (dolayısıyla da adâleti) devletten uzaklaştırmak” anlamına gelir. Zâten Diyânet bile bu amaçla kurulmuştur. Diyânet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçe 2021 îtibârıyla 13 milyar (eski parayla 13 Katrilyon) TL’dir. Bu para aslında, “İslâm’ı hayattan uzaklaştırıp, vicdanlara hapsetme”ye ayrılan paradır. Diyânet, İslâm’ı hayattan yâni dış-âlemden uzaklaştırıp iç-âleme hapsetmek için kurulmuş bir paravandır.  

 

Târih boyunca insanların dinden uzak durmaları ve nefse uygun düşünmeleri, konuşmaları ve hareket etmeleri, dînin “eğlenceli” olmaması nedeniyledir. Fakat Dünya cennet değildir ve Dünyâ “imtihan dünyâsı”dır. İmtihanın olduğu yerde öyle sürekli olarak eğlencenin olmayacağı ise mâlûmdur.

 

İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak(!), “tek ilah inancını (tevhid) hayattan uzaklaştırmak” anlamına gelir. Fakat din-İslâm hayattan uzaklaştırılıp zihinlere ve vicdanlara hapsedilince, “küresel bir bunalım” sardı Dünyâ’yı. Çünkü İslâm, uzak-doğu dinleri gibi salt soyut “düşünce dîni” değildir. Aksine İslâm, “somut”a dönüşmeyi hedef edinen, iç-âlemlere hâkim olduktan sonra dış-âleme de hâkim olup Dünyâ’nın her alanını Kur’ân ve Sünnet örnekliğine göre düzenlemek isteyen bir dindir. İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak “Kur’ân’ı ve de Sünnet’i hayattan uzaklaştırıp vicdanlara hapsetmek” demektir. Lâkin Kur’ân bir hayat kitabıdır ve Sünnet de Kur’ân-merkezli bir hayat pratiğidir.

 

Kur’ân’ı hayattan uzaklaştırmak, helâli, temiz ve meşrû olanı hayattan uzaklaştırıp; haramı, pisliği, gayr-ı meşrû olanı ve günahı hayâtın her alanına yaymakla sonuçlanır. Çünkü İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak, Allah’ın emirlerini ve nehiylerini görmezden gelerek, şeytanın adımlarını izlemek, “güzel örneklik” olan Sünnet’i de yok sayarak müslümanca nasıl yaşanacağının pratikliğini reddetmek demektir.

 

İslâm tek hak dindir. Tüm peygamberler müslümandır ve getirdikleri din İslâm’dır. İslâm hârici dinler ise birer mâneviyat yolu, mistik düşünce ve felsefe sistemleridir. Hakîkatin sâdece bir kısmı ile meşgûldürler ama bütünlükten kopuk oldukları için sapıtırlar ve bu nedenle de bâtıldırlar. Bunların çoğunun Allah ve âhiret inancı olmadığı gibi, dîni kâlplere, vicdanlara ve tapınaklara hapsetmişlerdir. Hayatla, devletle, milletle, sosyâl, kültürel, ekonomik, siyâsal, hukûkî yönleri yoktur. “Semâvi dinler” dediğimiz ama tahrif olmuş olan Yahudilik ve Hristiyanlıkta da bu böyledir. Tabi böyle olmaları onların tümden vahiy-dışı olduğu anlamına gelmez. Lâkin özellikle Hristiyanlık, manastırlara kapatarak dîni hayattan uzaklaştırmış ve sâdece iç-âleme yönelik bir din gibi hareket etmiştir. Bunu yapmalarında bâzı baskılar da etkili olmuşsa da Hz. Îsâ’ya ilk inen vahiyler ve din de İslâm olduğu için, hayâtın her alanına hitâp eder ve bunun mücadelesinin verilmesinden bahsederdi. Lâkin Hristiyanlık Pavlus’la birlikte farklı bir yola girerek Romalılaşmış ve lâikleşmiştir. Böyle olunca da dîni hayattan uzaklaştırmak zorunda kalmıştır. Bu uzaklaştırma en bâriz şekilde manastır hayâtı ve uzlet yaşamlarında görülür.

 

Meselâ bir manastırda 10 yıl keşişlik yaptıktan sonra toplu yaşama uyum gösteremediği gerekçesiyle oradan uzaklaştırılan Aziz Symeon, 3 yılını bir hücrede geçirdikten sonra, insanlarla bağını bütünüyle kesmeye niyetlenir ve şaşırtıcı bir yönteme başvurur. O, bundan böyle, çölün ortasında inşâ ettiği 17 metre uzunluğundaki ve yarım metre genişliğindeki bir kulenin tepesinde yaşayacaktır. Aziz Symeon, projesini uygulamaya koymuş ve yaşamının son 37 yılını (hiç aşağıya inmeden ve hiç düşmeden) bu kulenin tepesinde duâ ve ibâdet ederek geçirmiştir. Kulenin genişliği yarım metreyi aşmadığı için burada uzanarak dinlenmek mümkün değildir. Aziz, uykusu geldiğinde de oturmak zorundadır. Symeon’u tanımlamak için kullanılan “sytlites” unvanı da Yunan dilinde kule/kolon anlamına gelir. Symeon beslenme ihtiyacını nasıl gideriyordu?. Symeon’un ünü az zamanda bütün Hristiyanlık âleminde yayılmıştı. Onu görmeye gelenler, bir sepete yiyecek koyuyor ve bu yiyeceğin Aziz tarafından yukarı çekilmesini bekliyorlardı. Symeon kuledeki 37 yıllık yaşamını tamamladığında, (elinde kitap) duâ eder vaziyetteydi. Aşağıdan ona hayranlıkla bakanların bilmediği şey, Aziz’in  kuledeki yaşamının ne denli çileli olduğuydu. Symeon’un vücûdu hareketsizlikten iflâs etmişti, tabanında derin yarıklar açılmıştı. Din hayâta dönük olmayınca müntesipleri nefislerine zulmediyor ve Allah’ın emretmediği şeyi (ruhbanlık) yapmaya başlıyorlar.

 

Kente (şehir değil) ve denize yaklaşıldıkça İslâm’dan uzaklaşma başlıyor. Zîrâ kent mîmârisinde İslâm’a alan bırakılmamıştır ve böylece İslâm hayattan uzaklaştırılmıştır.

 

Türklerin İslâm’dan önce doğru-düzgün bir kültürleri ve uygarlığı yoktu. İslâm’a girdikten sonra ise; Cumhûriyet Dönemi’ne kadar, (üzerine İslâm serpiştirilmiş) “Îran kültürü ve uygarlığı’na bağlı olarak” yaşarlarken; Cumhûriyet’ten sonra ise, (dîni devletten uzaklaştıran) “Roma (batı) kültürü ve uygarlığı’na bağlı olarak” hayâtiyetlerini sürdürmektedirler. Oysa İslâm onlara bir Medeniyet sunmuştu. Türkler bir türlü Kur’ân ve Sünnet-merkezli o İslâm Medeniyeti ile barışamamıştır. Barışacak gibi de gözükmemektedir. Çünkü İslâm’ı hayâtın her alanında kabûl edememektedirler. Bu durum Selçuklu ve Osmanlı devletleri zamânında bile sorunluydu. Çünkü İslâm’ın yanına bir de “örf” konulmuştu ki örfe haddinden fazla önem veriliyordu ve örf fazla belirleyiciydi. Tabi buna rağmen İslâm’ın apaçık emir ve nehiylerine karşı örfün de bir gücü yoktur. Bu nedenle İslâm bu devletlerde belirleyici olabiliyordu ve hayâta yansıyabiliyordu. Yâni Türkler, İslâm ile birlikte hayatlarında (mutlak anlamda olmasa bile) İslâm ile birlikteydiler. Tâ ki İslâm’ın hayattan uzaklaştırıldığı pagan Roma icâdı cumhûriyet, lâiklik ve demokrasi hâkim olana kadar.

 

Zamânımızda ümmetin fertleri büyük ölçüde “ümmi”dir. Yâni vahiy kültüründen uzaktır. Zîrâ İslâm hayattan uzaklaştırılmıştır ve şeytan, nefs ve tâğutlar yakınlaştırılmış ve hayâtın merkezine çökmüştür.

 

İyiliği istiyorsanız, kötülükten uzaklaşmanız ama İslâm’a yakın durmanız gerekir. Fakat tam tersi yapılıyor ve şeytana, nefse ve tâğutlara yakın durulurken İslâm hayattan uzaklaştırılıyor. Uzaklaştırılan İslâm’dan bir-çokları da uzak duruyor.

 

İslâm’dan uzaklaşmak vahiyden uzaklaşmak demektir. Vahiyden uzaklaşmak ise, “Allah’a göre olmasın, beşere göre olsun” demektir. Lâkin Allah’a göre olmadığında şeytana, nefse ve tâğutlara ve beşere göre olur ki beşere göre olan şey mutlakâ eksik ve yanlış olmaya mahkûmdur. İnsanlığın buhrânının nedeni budur.

 

Müslümanların İslâm ile ilişkileri “uzaktan-uzağa” olduğu için, onu hakkıyla idrâk edemiyorlar ve hakkıyla yaşayamıyorlar. Çünkü İslâm’ı hayattan uzaklaştırmışlar ve kâlplerine, vicdanlarına ve zihinlerine hapsetmişlerdir. Lâkin kâlplerde-vicdanlarda bile hakkıyla hissedilip yaşanamamaktadır. Hayattan uzak kalan İslâm, insanların hak ve hakîkat üzere olmalarını sağlayamıyor ve İslâm hayattan uzaklaştırılıp kâlplere hapsedilince, aslında İslâm’ın hayattan uzaklaştırılmasına bilerek yada bilmeden destek veren müslümanlar da hayattan uzaklaşmış oluyorlar. Hayattan uzaklaşan müslümanlar(!) sapmaya başlıyorlar ve saptıkları yerin hak olduğunu söylemeye başlıyorlar. Dîni, hayattan uzaklaştırıp vicdâna hapsedenler, “bir cezâ olarak” mutlakâ sapıtırlar ve saptırırlar.

 

Modernizm, İslâm’ın-dînin uzaklaştırılması, Allahsızlığın yerleştirilmesidir. Allahsızlaştırılan hayâta ise şeytan, nefs ve tâğutlar hâkim oluyor. Bunlar İslâm’dan boşalan yere çökmüş oldukları için, ana hedefleri “dînin hayattan uzak tutulması” oluyor.

 

Evet; İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak şeytanın insanlara kuruduğu en büyük tuzaktır.

 

Modern-seküler sistem, doğal-İslâmî sistemi “yıkarak” hayattan uzaklaştırdığı için, doğal-İslâmî sistem de seküler-modern sistemi altını üstüne getirerek ve gürültü ve patırtıyla da olsa “yıkarak” hayattan uzaklaştırmalıdır. Kısasa-kısas’ın sosyâl-siyâsal yönü İslâm’ın devrimci yönüyle böyle tezâhür eder. Zîrâ târih boyunca hiç-bir kötülük sessiz-sedâsız ve güzellikle uzaklaştırıl(a)madığı gibi, hiç-bir iyilik de sessiz-sedâsız ve gürültüsüz-patırtısız ikâme edilmemiştir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2021

 

Devamını Oku »

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Müslümanlıktan Utanmak

 

“(Onlar) Büyük günahlardan ve çirkin-utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlardır” (Şûrâ 37).

 

Mü’minler utanılacak şeyler yapmaktan çok korkarlar. Bu, kendilerinde vahyin inşâ etmiş olduğu hâyâdan dolayıdır. Bu nedenle Dünyâ’da utanılacak şeyler yapıp da âhirette sıkıntıya girmek istemezler. Mü’minler, dinlerinden utanmazlar, utanmamalıdırlar. Müslümanlık utanılacak bir şey değildir ve tam tersine şeref kaynağıdır. İslâm, mü’minlere şeref, izzet, cesâret ve dirâyet verir.

 

Müslümanlıktan utanmak, “insanlara karşı duyulan” bir şeydir. Özellikle uzun yıllar câhilce bir yaşayışla câhiller arasında bulunup da daha sonra bilinçli müslümanlığı seçen ve ona göre yaşayanlar, birilerinin onu bu şekilde görmesinden ilk başta çekinebilir. Çünkü müslümanca bir yaşam, lâik-seküler bir dünyâda gericilik, hurâfecilik, dönmek, hacı olmak gibi kelimelerle yaftalanır. “Ne o döndün mü?”, “hoca mı oldun?, “müslüman mı oldun”, “sakal da bırakcan mı?” gibi sözlerle karşılaştığından dolayı biraz çekinme ve utanma olur. O yüzden İslâmî yaşantısı görülmesin ister. Bu utanmada belki bir de “gösteriş yapmama” isteği vardır.

 

Fakat bir de, aslında İslâmî bir yaşamı olmadığı hâlde, kendisine müslüman içerikli seslenmeler, davranışlar ve teklifler karşısında utanan ve ezilip-büzülen kişiler vardır ki bunlar daha çok gençlerdir. Kendilerine müslümanca selam verilse almak istemezler ve sanki bir espri yapılmış gibi gülerler yada kendileri “selâmun aleyküm” yerine “selâmun hello” gibi saçma-sapan sözler söylerler. Müslümanlıktan utanmak, dediğimiz gibi, aslında temelinde, lâik, seküler ve din-dışı bir ideoloji, sistem, eğitim ve yaşam-tarzının modern toplum tarafından benimsenmiş olması yada benimsenmek istenmesi ve bu nedenle de müslümanlığın “gerilik” olarak görülmesinden dolayıdır.  

 

Artık gençler selam verildiğinde almıyor ve sâdece kafa sallıyor. Modern gençlik; “selâmun aleyküm” sözünü ifâde etmekten utanır bir durumdadır. Eskiden biz ezan okunmaya başladığında “azizallah” sözünü kullanırdık. Şimdikilerde bu yok. Gün geçtikçe İslâmî kelimeler kullanmaktan uzaklaşılıyor. Geriye şimdilik bir tek “elhamdulillah müslümanım” sözü kalmıştır. Oysa meselâ Türklüklerini haykırarak dile getiriyorlar. Başka bağlılıklarını övünerek söylüyorlar. Tuttuğu takımın taraftârı olduğunu bağıra-bağıra dile getiriyor ve hattâ o yüzden kavga ediyor. Bunu yaparken herhangi bir çekinme ve utanma duymuyor. Çünkü bunlar popüler ve güncel olan şeylerdir. Fakat sıra müslümanlığa gelince “müslümanım” demeye bile korkuyor, utanıyor. 

 

Müslümanlar, tanıdığı bir kadının baş-örtüsü kullanmaya başladığını görünce utanıyor, şaşırıyor ve şaşkına dönüyor. “Bu ne lan” der gibi bakıyor. Böyleleri, annesinin-bacısının baş-örtülü olarak yanında yürümesinden utanıyor. Yine baş-örtüsü takmış olan bir kadın ilk başlarda sıkıntı yaşıyor, çekiniyor ve utanıyor. Şaşkın ve kızgın bakışlar altında olmak istemiyor çünkü. Asıl açık-saçık giyinenler utanması gerekirken, örtülü olanlar utanıyor ve utanmak zorunda bırakılıyor. Ne garip bir Dünyâ!.  

 

Namaz kılan ve oruç tutan biri namaz vakti gelmesine rağmen, lâik ve seküler bir ortamda bulunuyorsa namaz kılması gerektiğini söyleyemiyor yada namaz kılmaktan utanıyor. Yine, oruç tutmuyor yada oruçlu olduğunu söylemekten utanıyor. Hâlbuki utanması gerekenler “müslümanım” demesine rağmen namaz kılmayıp oruç tutmayanlardır.

 

Müslümanlar, İslâm hakkında bildiği bir hakîkati başkalarının yanında söylemekten sakınıyor, çekiniyor ve utanıyor. Oysa Allah utanılmaya daha lâyıktır:

 

“Allah, kendisinden çekinmene çok daha lâyıktır” (Ahzâb 37).

 

Giydiği İslâmî elbiseden utanıyor, “bir şey derlerse” diye. Oysa asıl utanması gerekenler, modernlik adına gayr-ı ahlâkî ve açık-saçık giyinenlerdir. Absürd bir şekilde zibidi gibi giyinenler utanmalıdır. Çünkü çıplaklık utanılması gereken bir şeydir. Zîrâ “ilk insanların” ilk hareketi çıplaklıklarını gizlemek olmuştu. Çıplaklıklarından utanmışlardı da üzerlerine hemen bir şeyler örtme çabasına girmişlerdi. Fakat artık insan modern zamanlarda yaşamaktadır ve dinden uzaklaşmıştır. Hâyâ duygusunu kaybetmiş ve utanmaz bir varlık olup çıkmıştır.

 

Çok ilginç; sosyâl medyada bir arkadaşı tarafından İslâmî bir yorum ve paylaşım yaptığında bundan utanıyor ve diğer arkadaşları görmesin diye paylaşımı ve yorumu hemen siliyor. İslâmî bir yorumdan ve paylaşımdan utanıyor.

 

Müslümanlar namazdan-oruçtan değil, İslâm’a uygun olmayan şeyleri yapmaktan, günahtan ve çirkinliklerden utanırlar:

 

“Ki onlar, ufak-tefek günahlar dışında, günahın büyük olanından ve çirkin utanmazlıklardan kaçınırlar. Şüphesiz senin Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir; hem sizi topraktan inşâ ettiği (yarattığı) ve siz daha annelerinizin karnında cenin hâlinde bulunduğunuz zaman da. Öyleyse kendinizi temize çıkarıp-durmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir” (Necm 32).

 

Nice başörtülü ve tesettürlü kızlarımız ve kadınlarımız vardır ki, başörtüleri ve tesettür kıyâfetleri İslâm’a uygun değildir. Başta bir “bir bez parçası”nın olması başörtüsü olmadığı gibi, sırta geçirilen her kıyâfet de tesettür olmuyor. Şu-an kullanılan ve farklı şekillerde bağlanan başörtüleri “başörtüsü” olmadığı gibi, giyilen kıyâfetlerin ekserisi, tesettürün özüne savaş açmış gibidir. Sanki birilerinden utanılmaktadır da, onların beğeneceği bir ucûbe giyim ve örtünme şeklinde başörtüsü ve tesettür kıyâfetleri tasarlanmakta ve kullanılmaktadır. Zîrâ moderniteye uymadığı için, tam da İslâm’ın emrettiği gibi başörtüsü ve tesettür kıyâfetleri kullanmaktan utanılmaktadır. 

 

“El-âlem ne der” diye değil, “Allah ne der” diye utanmak gerekir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek bir şereftir ve tertemiz bir iştir. Oysa insanlardan çekinerek müslümanlıktan utanmak doğru değildir ve hiç gereği yoktur.

 

Müslümanca selam verdiğinizde, giyindiğinizde, ibadetlerinizi yaptığınızda yada İslâmî bir şey savunduğunuzda, karşıdaki kişi hemen “burası Arabistan mı?” deyiverir. Böyle bir sözün söylenme riski nedeniyle hakkı ve hakîkati yapmaktan ve dile getirmekten utanmayın.

 

“Selâmun aleyküm” selamlamasına karşı “burası Arabistan mı, merhaba desene” diyen câhiller olduğu gibi, “Allah rahmet eylesin” demek yerine “ışıklar içinde uyusun”, “inşaallah” demek yerine “umarım” yada yabancı kelimelerin absürdce kısaltılmalarından oluşan kelimelerin kullanılmasının nedeni, kişinin müslümanlığından utanmasından ve de müslümanlığın ona unutturulmasından dolayıdır.

 

Yine müslümanlar, müslüman isimleri kullanmaktan çekiniyor ve utanıyorlar. Kendisini modern göstermek için uydurduğu isimler ve ne anlama geldiğini bilmediği isimleri kullanıyor da, ana-babasının, atasının, Peygamber’inin, üstâdların yada önüne “abd” ön-ekini getirmek şartıyla Allah’ın güzel isimlerini kullanmaktan çekiniyor. Kendisine müslüman ismi verilmiş olan çocuklar bu isimlerden utanıyor. Zâten isimlerini kısaltıyorlar. İbrâhim’e “ibo”, Mahmud’a “maho”, Mehmed’e “memo” gibi. Müslüman isimleri yerine Türk isimlerini kullanıyorlar ama Türk isimlerinin bir-çoğu şirk içerdiğinden dolayı çok da uygun isimler değildir. Tek başınayken hiç çekinmeden yaptığı İslâmî şeyleri başkalarının yanındayken de hiç çekinmeden yapmak önemlidir. Zîrâ Allah, nerede olursak-olalım bizimledir. Gizli-açık her-şeyi bilen Allah, utanılmaya daha lâyık olandır. Hadiste de öyle denir: Allah kendisinden utanılmaya, insanlardan utanmaktan daha lâyıktır”.

 

İslâm’ın ibâdetleri, utanılacak şeyler yapmaktan korur insanı. O yüzden ibâdet etmenin insanlar tarafından görülmesinden utanmayı bırakın ve Kitap’tan vahyedileni okumaya ve namazı dosdoğru kılmaya devâm edin. Çünkü namaz, insanı utanılacak şeyler yapmaktan korur:

 

“Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşâ)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibâdet)tür. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebût 45).

 

İbâdetleri başkalarının yanında yapmaktan utanıp sıkılmanın çâresi, “ibâdetleri her yerde hiç utanıp sıkılmadan yerine getirmek”tir. Çünkü Allah yeryüzünü bize mescid kılmıştır.

 

Hakkı-hakîkati söylemekten ve müslümanca yaşamaktan utanmaya hiç gerek yoktur. Modernler nice utanmazlıkları yapıyorlar ve bunu ulu-orta sergiliyorlar. Yaptıkları utanmazlıkları bağıra-bağıra söylüyorlar. Üstelik her yerde gösteriyorlar da. O hâlde müslümanlar da müslümanlıklarını ve müslümanlığın gereğini hiç çekinmeden ve utanmadan yapmalıdırlar. Hattâ bu her yerde yaygınlaşmalıdır da. Allah nasıl ki hakkı ve hakîkati söylemekten çekinmiyorsa, biz de hakkı ve hakîkati yerine getirmekten utanmamalı ve çekinmemeliyiz.

 

Nasıl ki lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl-feminist-emperyâl-modern insanlar bâl dâvâlarını savunmaktan çekinmiyorlarsa, müslümanlar-mü’minler olarak siz de, “tek Hak din” olan İslâm dâvâsını savunmaktan çekinmeyin ve utanmayın. Hattâ; “Allah katında tek hak din İslâm’dır ve tüm dinlerden üstündür, tüm dinlere üstün olacaktır” diye haykırarak bağırın.

 

Asıl utanması ve çekinmesi gerekenler, utanmazca şeyler yapıp bunu hiç çekinmeden söyleyenler ve gösterenlerdir. LGBT buna en bâriz örnektir. Bir imtihan alanı olan Dünyâ’da, utanmazlar utanmazlıklarını hiç çekinmeden yapabilirlerken, müslümanlar ise yaptıklarından çekinmek zorunda bırakılıyor. Fakat bu, âhirette tam tersine dönecek ve cennetlikler sevinç içinde olurlarken, cehennemlikler pişmanlık ve utanç içinde cehenneme girecek ve sonsuza kadar da utanç içinde yaşayacaklardır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2020

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Görmezden Gelinen Âyet: Ahzâb 21

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Sünnet; “kânun, yol, âdet, tarz, tavır, model” anlamındadır. Özel anlamda ise, “Hz. Muhammed’in Kur’ân’ı uygulama yöntemi” demektir. Ali Şeriati, Sünnet’in târifini şu şekilde yapar:

 

“Aslında Peygamber’in Sünnet’i, sâdece sözleri ve hadisleri değildir. Bilakis, Sünnet’in gerçek mânâsı: Metod, çalışma yöntemi, nereden başlamak gerektiği ve hedefe ulaşmak için hangi seyir-çizgisini, hangi stratejiyi tâkip etmek gerektiğidir”.

 

Sünnet, İslâm’ın örfüdür, geleneğidir. İslâm, sâdece kâlplerin ve vicdanların dîni olmadığı için ve hayâtın her alanında belirleyici olmak hedefi olan bir din olduğundan dolayı, bunu bir gelenek, bir örf yâni bir Sünnet ortaya çıkararak yapmak ister. Tüm peygamberler böyle bir gelenek ve örf yâni Sünnet ortaya koymak için çabalamışlardır ki Kur’ân kıssalarında anlatılan peygamberlerin gerçek hayat hikâyelerinde bu sünnetlerin örneklerini görebiliriz.

 

Sünnet elbette vahiy/Kur’ân-merkezlidir ve aslında Sünnet, “Kur’ân’ın ete-kemiğe büründürülmesi ve hayâtın her alanında hâkim olarak görünür olması” demektir. Sünnet, Kur’ân’a-Dîn’e yeni bir emir ve nehiy eklemek, eksikliklerini tamamlamak” demek değil, “Kur’ân’ı hayâta yansıtmak ve hayâtın her alanında egemen kılmak için yapılan amel-eylem” demektir. Zîrâ Kur’ân bir söz ve yazıdır. Raflarda durarak yada sürekli olarak bilgi amaçlı okumakla (bireysel anlamda sınırlı şekilde insanı değiştirse de) hayâtın değişmesine bir katkı yapmayacak, böylece Kur’ân aynen uzak-doğu dinleri gibi “gönülleri hoş eden bir Kitap”a dönüşecektir. Oysa Allah’ın peygamberleri göndermesinin nedeni, “belli bir süreç içinde vahyi hayatta yaşanır ve hâkim kılmak” içindir. Çünkü İslâm, göklerdeki düzenin bir benzerini yeryüzünde de ikâme etmek ve hâkim kılmak isteyen bir din’dir. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir. İslâm bilgi-bilinç ve amel-eylemdir. İslâm; îman, bilgi, bilinç, ahlâk, amel, eylem, devlet ve medeniyettir. 

 

 Sünnet, Kur’ân’ın amel-eylemi yâni pratikleştirilmesidir. Peygamberler vahiy ile bir örf ve gelenek ortaya koyar. Bu gelenek, içinde yaşadığı için toplumların önceki peygamberlerden devraldıkları vahiy geleneğinden izler taşısa da, aslında yozlaşmış örf ve geleneği eleştirdiği ve düzelttiği için ve de yeni örfler eklediği için “İslâm’a has bir gelenek” olarak ortaya çıkar. Bu gelenek tâ Hz. Âdem ile başlamış ve Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve onunla son bulmuştur. İşte Sünnet denilen İslâm-merkezli örf ve gelenek, Peygamber’in vahyi amele-eyleme dökmesi, hayâta yansıtması ve hâkim kılmasıyla ortaya çıkan bir uygulamadır. Allah, peygamberleri böyle örneklikler ortaya koyması için göndermiştir. Zîrâ vahiy ete-kemiğe bürünüp de hayatta görünür olmayacak olduktan sonra vahyin bir peygamber aracılığıyla insanlara duyurulmasının bir anlamı kalmazdı. Allah başka yollarla da vahyi insanlara iletebilirdi. İnsanlar da vahiy üzerinde okuma-araştırma-anlama çalışmaları yapar dururlardı ve sorgu da “en çok ve en doğru kim anlamış” konusunda olurdu. Oysa Ahzâb 21. âyette emredilen güzel örnekliği tâkip etmek yâni Sünnet ile örnek almamız gereken şey daha ziyâde amel ve eylemdir. Tabi kıssalarda anlatılan önceki peygamberlerin örneklikleri de bizi bağlar. Çünkü Allah, peygamberler tarafından ortaya konan “vahiy yaşanmışlığı” üzerinden insanları değerlendirir. Yoksa kimin daha çok okuduğu, kimin daha iyi bildiği, kimin daha çok yazdığı ve konuştuğu önemlidir ama en önemlisi değildir. Allah, Kur’ân ile bilgi ve bilince erdikten sonra vahiy-merkezli olarak kim ne yapmış ona bakar.

 

Mûsâ Cârullah, Sünnet’in târifini şu şekilde yapar: “İslâm Peygamberi’nin kendi risâletini gerek kendi ümmetine, gerekse bütün insanlığa tebliğ etmek için, nebevî fiil ve davranışları, söz ve ifâdeleri, başkalarının davranışlarını bilerek ikrar ve onaylamaları, kabîle ve krallıklara yazdığı mektupları ile ortaya koyduğu ve tâkip ettiği yol ve yönteme, hayat-tarzına Sünnet denir”. Bir yazıda da Sünnet hakkında şunlar söylenir:

 

“Resûlullah’ın kendi döneminde İslâm toplumunu bireysel ve toplumsal olmak üzere hayâtın çeşitli alanlarında yönlendirip yönetmede Kur’ân başta olmak üzere, esas aldığı ilke ve prensipler bütününün oluşturduğu bir zihniyet ve dünyâ görüşü olarak Sünnet elbette göz-ardı edilemez. Kaynak değeri büyüktür. Ancak bu, hiç-bir şekilde Kur’ân’ı önceleyeceği anlamına gelmez. Aksine Sünnet, kaynak değerini Kur’ân’dan almaktadır. Zîrâ Sünnet’in değeri, Resûlullah’ın Kur’ân’ın ilâhî denetim altında oluşmuş davranış modellerinden meydana gelmesinden kaynaklanmaktadır. Sünnet, Peygamberimiz’in risâlet misyonunun (Kur’ân’ın) eyleme dökülmüş boyutunu temsil etmektedir”.

 

Modern insan, dîni hayattan dışlamış, kâlplere ve vicdanlara hapsetmiş, bu düşünceyi inanç hâline getirmiş ve yeni bir “din inancı” ortaya koymuştur. Bu inançta Peygamberimiz’e bir yer ayrılmamaktadır. Zîrâ Peygamberimiz “güzel bir örneklik” ortaya koymuştur ve bu örneklik “yaşanmışlık” içerdiği için modern konjonktüre uygun olarak yorumlanamamaktadır. Çünkü amel ve eylemin yorumu olmaz. Zîrâ amel ve eylemin zâten kendisi bir yorumdur. Bu yorum modern hayâta zinhar uymamakta ve aykırı düşmektedir. Modern hayâta alışmış ve hattâ moderniteye meftûn ve râm olmuş olanlar, bir söz olan vahyi istedikleri gibi yorumlayarak (daha doğrusu tahrif ederek) günümüze uydurabilirlerken, “vahiy-merkezli yaşanmışlık” olan Sünnet’e “yaşanmışlık” olduğundan dolayı yorum yapamadıkları için “sâdece Kur’ân” gibi mottolarla Peygamberimiz îtibarsızlaştırılmak, önemi azaltılmak ve Dîn’e karıştırılmamak istenmektedir. Fakat bu, Ahzâb Sûresi 21. âyetin de görmezden gelinmesine neden olmaktadır. Sürekli olarak Peygamberimiz’in “din’deki yeri” sorgulanmakta ve o’na bir yer ayrılmak istenmemektedir. Yapılan bir araştırmada, Türkiye’de Peygamberimiz’i “rôl model” kabûl edenlerin nispetinin %63 olduğunu ortaya çıkmıştır. %40 civârında olan bir-çok kişi, Peygamberimiz’i târihe hapsetmiştir ve etkisiz biri olarak görmektedir. Bu nedenle de Ahzâb 21. âyeti görmezden gelmektedirler. 

 

Peygamberimiz’in vahyi hayâta hâkim kılmak amaçlı yaptığı her-şey Sünnet’tir ve Sünnet’i ortaya koyan şey Kur’ân’dır. “İslâmî Hareket Metodu olan Sünnet, bu metodun ilkelerini elbette Kur’ân’dan almıştır.

 

Aslında tüm insanlar, bir süreçte ve bir şekilde ortaya çıkan sünnetlere yâni yaşam-tarzlarına uyarlar. Fakat Allah mevcut sünnetlerin hepsinden râzı değildir ve sâdece İslâm-merkezli olan sünnetlerden râzıdır. Zîrâ Allah’a dayanmayan sünnetler beşerî olmak bakımından eksiktir, yanlıştır, şirk, küfür ve zulüm içerir. Bu nedenle Allah, Kur’ân ile birlikte, toplumları kendi kadim sünnetlerine uyma ve onları rehber edinme konusunda serbest bırakmamış ve onları eski atalarının sünnetlerinden daha doğru olan Peygamber’in Sünnet’ine dâvet etmiştir. Hak Sünnet varken bâtıl sünnetlere yâni yaşam-tarzlarına uymak elbette yanlıştır. Kur’ân’ın “atalar dîni” dediği şey, “ataların bâtıla dayanarak ortaya koydukları din” yâni yaşam-tarzıdır. Kur’ân, önceki sünnetler içinde hakka uygun olanları ıslah ederek almış fakat bâtıl olan sünnetleri de silmiştir.

 

“Kur’ân’da Sünnet yoktur” yada “Sünnet zâten Kur’ân’ın içindedir” sözlerinin pek bir anlamı yoktur. Sünnet elbette Kur’ân âyetlerinin hayatta tezâhür ettirilmesidir. Kur’ân olmasa Sünnet olmazdı. Sünnet Peygamberimiz’in Kur’ân’a göre ortaya koyduğu İslâm pratiği ve İslâmî yaşam-tarzıdır. Sünnet inkârcıları da dâhil, İslâm’ın emirlerini yerine getirenler yada en azından namaz kılanlar aslında Sünnet’i tâkip etmektedirler. Zîrâ namazın rekat sayıları Sünnet’tir, Sünnet tarafından belirlenmiştir.

 

Sünnet’in inkârı yada önemsizleştirilmesi, 150-200 yıl önce hadislerin tümden inkâr edilmesi (hadislerin ve rivâyetlerin %90’ı uydurmadır ve sorunludur), Sünnet’in de inkâr edilmesine yada en azından görmezden gelinmesine sebep olmuştur. Zîrâ hadislerin içinde sahih Sünnet anlatımları da vardır. Hindistan ve Mısır’da ezikliğin, yenilmişliğin ve kompleksin sonucunda şeytanın ayartmasıyla ortaya çıkan “sâdece Kur’ân” söylemi, Peygamberimiz’i yâni İslâm’ın yaşam-tarzı olan ve “güzel örneklik” denilen Sünnet’inin önemsizleşmesine ve görmezden gelinmesine neden olmuştur-olmaktadır. Bunu yapanlar, Kur’ân’ı “hayat-rehberi” olan bir Kitap olmaktan çok, her tür bilginin bulunup ortaya koyulabileceği bir kitap olarak görmüşler ve sürekli olarak okuma-araştırma yapmaya başlamışlardır. Bu tutum, İslâm denilen şeyin okuma ve araştırmadan ibâret bir din olduğu zannını açığa çıkarmıştır. Bu zan da, “Kur’ân ile yetinmek ve Sünnet’in yâni Ahzâb 21. âyetin görmezden gelinmesine neden olmuştur-olmaktadır. Bu bağlamda bir yazıda şunlar söylenir:

 

“Modernleşmeyi hayat-tarzının, sekülerleşmeyi de inanç-tarzının değişmesi olarak tanımlayabiliriz. ‘İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlar’ sözü gereğince insanların hayat-tarzları değişince inanç-tarzlarının değişmesi de kaçınılmazdır. ‘Andolsun ki Allah’ın Resûlü’nde sizin için uyulacak güzel bir model vardır’ buyurduğu gibi din, ‘Peygamber’in getirdiği ve gösterdiği nizam’dır. İnandığı gibi yaşamayan ve modernleşmeyle Sünnet’ten kopan birinin yaşadığı gibi inanması ve sekülerleşmesi kaçınılmazdır”.

 

Sünnet denilen şey, uydurma rivâyetler ve zırvalıklar değildir. Sünnet, vahyin hayâta hâkim kılınması sürecinde Peygamberimiz’in, ağzından çıkan sözlerle ve yaptığı amel ve eylemlerle ortaya koyduğu İslâmî Hareket Metodu’dur. Bu nedenle Buhâri çökerse İslâm çökmez, zâten Buhâri’ye kadar çökmemişti. Fakat Sünnet göz-ardı edildiğinde yâni Ahzâb 21. âyet görmezden gelindiğinde İslâm Kitab’a, dolayısıyla masa-başına hapsedilmiş olur ve hayâta söyleyecek bir sözü olmaz. Tabi bu-arada hayat da tâğutlar tarafından belirlenmeye ve şekillendirilmeye devâm eder. Böylece şirk küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm sürer gider. 

 

İnsanların dîni ve inançları, yaşam-tarzlarında görülendir. Bu yaşam-tarzını kim ve ne belirliyorsa, o dînin kitabı da peygamberi de odur.

 

Kur’ân Allah’ın sözü olduğundan dolayı, aynen göklerdeki gibi, hayâtın tüm alanlarında görünmek ve hattâ tüm zamanlarda ve mekânlarda hayâtın her alanında tezâhür ederek hâkim olmak ister. Bu ise, Kur’ân ile bilgi-bilince erdikten sonra, Sünnet örnekliği ile vahyi hayâta taşımakla olabilir. Allah da böyle istediği için Ahzâb Sûresi 21. âyeti göndermiş ve “güzel örneklik” dediği Sünnet’i kıyâmete kadar bizim için bağlayıcı kılmıştır. Fakat Ahzâb 21. âyet görmezden gelinince ve öksüz-yetim bırakılınca, İslâm sâdece bilmenin konusu oluyor ve yapmanın konusu olamıyor. Çünkü “yap” emrinin nasıl yapılması gerektiği Ahzâb 21. âyet ile yâni Sünnet ile gösterilmiş ve örneklendirilmiştir. Meselâ “namaz kılın” emrine karşı “kaç rekat ve nasıl kılalım?” sorusunun cevâbı Ahzâb 21. âyettir.  

 

Yapmayı, modern-seküler-resmî kânun ve kurallara yâni beşerin-tâğutların hükümlerine göre yapmaya alışmış ve bundan memnun olan insanlar, “yapmak” yâni “İslâm’ı yerine getirmek” demek olan Sünnet’i inkâr etmekte yada görmezden gelmektedirler. Fakat bu, “güzel örnekliği inkâr etmek yada görmezden gelmek” ve nihâyet Ahzâb Sûresi 21. âyeti tınlamamak anlamına gelir. Örneklik, Peygamberimiz’in “vahyi hayâta uygulama ve hâkim kılma örnekliği”dir ki buna Sünnet denir. Ahzâb Sûresi 21. âyette “güzel örneklik” denilerek billurlaşan Sünnet, İslâm’ın ve Kur’ân’ın “hareket metodu”dur. O hâlde Ahzâb Sûresi 21. âyeti görmezden gelmek yâni Sünnet’i göz-ardı etmek, “İslâm’ı hareketsiz bırakmak” anlamına gelir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2021

 

 

Devamını Oku »

23 Temmuz 2021 Cuma

Kokuşmuş Dünyâ’nın Tuzu Olmak

 

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

 

Emr-i bi’l mâ’ruf ve nehy-i ani’l münker=“iyiliği emretmek ve kötülüğü kaldırmak” İslâm’ın ana kuralıdır. İslâm bu kuralı hayâtın her alanında işletir ve hâkim kılmaya çalışır. İslâm’a göre hayâtın hiç-bir alanı İslâm’sız olamaz. Zîrâ İslâm’sız kaldığında yavanlaşır ve tuzu-biberi olmayan bir yemeğe döner. Çünkü İslâm, tüm kâinâtın, tüm Dünyâ’nın ve tüm insanlığın tuzudur, biberidir. Hem tat verir hem de kokmasını önler.

 

İslâm, genelde kâinâtın, özelde Dünyâ’nın ve de insanın tuzudur. Dünyâ’ya ve insana hem tat verir hem de Dünyâ’yı ve insanı bozulup kokuşmaktan korur. Tüm kokuşmuşluklar, İslâm’ın arka-plâna atılması ve bunun yerine insana ve akla tapılmasıyla başlar ve pis kokular yayılır gider. En sonunda da tüm insanlık ve Dünyâ kokuşmuş bir çöplüğe döner de birileri uzayda başka yerler aramaya başlarlar. Zîrâ kokuşmuş Dünyâ’dan en çok rahatsız olanlar, Dünyâ’yı en fazla kokutanlardır.

 

Dünyâ’yı kokutan nedir?. Dünyâyı ve dolayısı ile insanlığı kokutan; doğaldan, normâlden, fıtrattan yâni Allah’tan ve dinden kopmuş ola insandır. Yoksa doğa, insanın etkisi olmadığında kendi yaptığı kokuyu da çöpü de yok eder ve her yıl ve her mevsim Dünyâ’nın hem kokusunu hem de çehresini yeniler. Doğal hâlde bir kokunun “kokuşmuşluk” derecesinde uzun süre durması söz-konusu değildir.

 

Modern insan Dünyâ’yı, düşünceleriyle, sözleriyle, yaptıklarıyla kokutmuştur. Pis düşünceler, kirli sözler ve iğrenç eylemler ile Dünyâ kokuşmuş bir çöplüğe dönmüştür. Modern dünyâ bir “kokuşmuşluk uygarlığı”dır. Buna “uygarlık” demek de ne kadar doğrudur o da ayrı bir konu. Zâten moderniteye “medeniyet” denilemez.

 

Hz. Îsâ; “yeryüzünün tuzu olun, yoksa ayaklar altında ezilirsiniz” der. Çünkü tuz kokarsa her-şey bozulur ve çere-çöpe döner.

 

Modernite bir “tuzsuzluk uygarlığı”dır. Modernitenin tuzu yoktur ki insanları ve Dünyâ’yı tuzlasın da bozulup kokmasını engellesin. Tam-aksine, modernite gün geçtikçe hem ekini ve nesli mahvediyor hem de Dünyâ’yı “çivisi çıkmış” bir yer hâline getiriyor. Temelsiz olduğundan dolayı yaptıklarının bir gün insanlığı ve Dünyâ’yı küresel bir çöplüğe ve hattâ kanalizasyona çevireceğini düşünemiyor. Zâten pek de umursamıyor. Bu nedenle her-şey kokmuştur, bozuktur ve her-yeri bu bozulmuşluğun kokusu sarmıştır.

 

Bu kokuşmuşluğu parfümlerle-deodorantlarla gidermeniz de mümkün değildir. Kozmetik buna çâre olamaz. Zîrâ kozmetiğin kendisi zâten kokuşmuşluğu ortaya çıkaran nedenlerden biridir. Normâlde ve doğallıkta her-şeyde olduğu insanların her-birinin kokuları farklıdır. Modernizm, ürettiği parfümlerle insanların kokularını bile benzer hâle getiriyor. Böylece tüm insanlar aynı yada benzer kokuları koklayınca Dünyâ’nın gülistanlık olduğunu zannediyor.

 

Tuz olmadığında tuzağa düşmeniz kaçınılmazdır. Bir kokuşmuşluğu sûnîlik ile gidereceğini zannedenler, insanlık târihinin en ahmak varlıklarıdır. Dünyâ’yı kokuşmuşluktan kurtarmanın en doğru formülü, onu doğal olan ile temizlemektir ki bu da en basit şey olan tuz ile olur. Lâkin gelin görün ki tuz da kokmaya başlamıştır. Tuzlar kokmuş yada ıslak hâldedir. En kurusu bile topak-topak olmuştur da akmamaktadır.

 

Birde “tuzu kuru olanlar” vardır. Bunların tuzları sâdece kendileri için akar. Bu yüzden tuzu ıslak olanları da kendileri gibi görürler de Dünyâ’yı cennete dönmüş zannederler. Bu körlükten dolayı mottoları şu olmuştur: “Bundan daha iyisi nasıl olabilir ki?”. Oysa birilerinin tuzu akmamakta hattâ tuzluklarda tuz bulunmamaktadır. O yüzden de her-şey kokmaya başlamaktadır. Ah şu “tuzu kuru” olanlar!.. Dünyâ’yı en çok kokutanlar onlardır.

 

Bu kokuşmuş Dünyâ’nın tuzu olacak olan şey İslâm’dır ve vahyi ve nebevî örnekliği benimsemiş olan mü’minlerdir. Kokuşmuş Dünyâ’nın tuzu olacak olanlar vahyi kılavuz etmiş olan mü’minlerdir. Dünyâ işte o yiğitlerden mahrûm olduğu için kokuşmuşluk içindedir. İslâm “vahiy ve peygamber örnekliği” demektir. Bunu en son Vahiy ve Peygamber bağlamında söylediğimizde, Dünyâ’yı ancak Kur’ân ve Sünnet ile tuzlamak kokuşmuşluktan kurtarabilecektir. Bunun yapılabilmesi için de “İslâm’a adanmış yürekler” gerekir. Tüm kokuşmuşluklardan arınmış ve tâbiri câizse “tuza dönmüş mü’minler”dir insanı ve Dünyâ’yı bu kokuşmuşluktan kurtaracak ve doğal hâline getirecek olanlar. Zâten “imtihan” da işte bunu başarmak için çalışmak yada çalışmamakla anlam kazanır ve ahiretteki hesap da bu merkezde olacaktır.

 

Kokuşmuş Dünyâ’nın tuzu olacak olanların bunu nasıl başaracakları hem vahiylerde, Kur’ân’daki kıssalarda, hem de vahyin örnek yaşanmışlığının timsâlleri olan peygamberlerde ve Peygamberimiz Hz. Muhammed örnekliği ve önderliğindeki o nebevî toplumdadır. Onlar üstün çaba ve gayretleriyle Mekke’nin, Arabistan’ın ve ulaşabildiği yerlerin, şirkle, küfürle, adâletsizlikle, ahlâksızlıkla ve zulüm ile kokuşmuşluğuna çâre olmuşlardı ve bir devlet-medeniyet başlatarak, kokuşmuş Dünyâ’yı tuzlamaya başlamışlardı. Fakat böyle “tuzdan mü’minler” olabilmek için büyük vazgeçişler, kararlılık, dirâyet, îman ve sabır olması şarttır. Adanmışlık şarttır. Zîrâ bu iş icâbında, mallardan ve canlardan vazgeçmeyi bile gerektirebilir. Bu nedenle kokuşmuş Dünyâ’nın tuzu olacak olanlar, “cenneti Dünyâ’dan daha fazla seven mü’minler” olacaktır. 

 

Bu iş öyle modern müslümanlarla falan olmaz. Onlar kendilerini tuz olarak görüyorlar ama onlar ancak, minerâlleri alınmış ve rafine edilmiş, böylece yararları kadar da zararları ortaya çıkmış tuz olabilirler. Doğal kaya tuzunda 84 minerâl varken rafine edilmiş tuzda sâdece 2 minerâl (sodyum klorür) bulunur ki bu da insanlara yarardan çok zarar verir. Bu rafine edilmiş tuz en azından tansiyonu yükseltir. İşte “modern müslümanlık” denilen şey, rafine edilmiş tuz gibi olabilir ancak ve kokuşmuşluğu gidermeye kâfi gelemez. Hattâ zamanla bu rafine tuzlar da kokmaya başlar ve tuz kokunca artık kokuşmuşluğu önleyecek ve giderek bir şey kalmamış olacağından dolayı tüm insanlık ve tüm Dünyâ kanalizasyona döner. Tuzun kokması büyük kıyâmetin başlamasıdır.

 

İslâm ve insan düşmanı olan şeytan, nefs ve tâğutlar, bu nedenle “tuzu kuru bir müslümanlık” şekli oluşturmaya çalışıyorlar ve bu işte epey de yol alındı. Çünkü tuzu kuru müslümanlıkta her-şey yolundadır ve her-şey tam da Allah’ın istediği ve dilediği gibi olmaktadır. Zîrâ modern müslümanlıkta her ne kadar Kur’ân-Kur’ân dense de, Sünnet’ten yâni amel-eylemden kopuk olunduğundan ve de İslâm yalnızca zihinlerin nesnesi yapıldığından dolayı, merkezde kokuşmuş Dünyâ’nın kokuşmuş ideolojileri (demokrasi, lâiklik, kapitâlizm vs.), kokuşmuş felsefesi ve en önemlisi de modern-bilim ve teknoloji vardır. Her-şey bunlarla uygunluğuna göre değerlendirilir. Bu yüzden modern müslümanlıkta ve de tüm insanlarda, işin amel ve eylemden, eleştiri-îtirâz ve isyandan, adâletten ve ahlâktan kopuk olan zihnî yanı kalıyor. Böylece “fildişi kulesinden müslümanlık yapanlar” çoğalıyor. Öyle ki artık “müslümanlık” demek, “sâdece bilmek” demek zannediliyor. İş amel-eyleme gelince, eleştiri ve îtirâza gelince yâni tuz olmaya gelince, böyle olanların adı hemen değişiyor ve radikâl yada terörist oluyor.

 

Kokuşmuşluğa alışanlar için tuz bir şey ifâde etmiyor. Onlar sûnî kokularla kendilerini kokuşmuşluktan uzak tutabildiklerini zannediyorlar. Böylece tüm Dünyâ’nın çiçek bahçesi gibi koktuğunu sanıyorlar. Bu bağlamda korona-virüs denilen şey de bir kokuşmuşluktur ve bu kokuşmuşluğa çâre olarak alınan önlem, câhilce ve sûnî bir şekilde ağza ve burna maske takmak oluyor. İnsanlar “kokuyu” yâni kokuşmuşluğu almamak için maske takıyorlar. Oysa maske “kokuyu” gidermiyor ve hattâ kokuyu yoğunlaştırılmış şekilde ciğerlere aktarıyor.

 

Yeryüzünün tuzu olabilmek için tuz kaybetmeyi göze alabilmek gerekir. Bu tuz kaybı en başta, mâsum ve mazlumlar için göz-yaşı dökmekle başlar. Böylece kokuşmuş Dünyâ’yı tuzlu gözyaşlarıyla temizlemeye adım atmış olursunuz. Çünkü Dünyâ, kahkahaların ve sevinçlerin içinde sarhoşluk hâlindeyken değil, bilinçli ve samîmi olan tuzlu gözyaşları dökmekle temizlenmeye başlar. Gözyaşı temizleyicidir. “Yüzünüzü göz-yaşlarınızla yıkarsanız tertemiz olur” derler. Tuzlu gözyaşları ne kadar çok artarsa Dünyâ ve insanlık da o kadar çok ve çabuk temizlenir. Lâkin akıtacak göz-yaşlarınız, gayret ve çaba göstererek dökecek tuzlu terleriniz yoksa Dünyâ’nın kokuşmuşluktan kurtulması mümkün olmaz. 

 

Kokuşmuş Dünyâ’nın temizlenebilmesi ve pislikten arındırılabilmesi elbette mümkündür. Dünyâ’nın kokuşmuşluğu ve kiri ancak tuz ile giderilecektir. Bunu gerçekleştirecek olanlar ise tâbiri câizse “tuz adamlar” olacaktır. Öyle ki bu “tuzdan mü’minler” tüm Dünyâ’yı tuzlayacaklar ve Dünyâ’yı hem kokuşmuşluktan arındıracaklar hem de Dünyâ’ya bir tat vereceklerdir. Bunu en azından başlatacaklardır.

 

“Tuz gölüne düşen domuz tuz olur ve artık onu yemek haram olmaktan çıkar” derler. Bu da kanımca böyle bir şeydir. Dünyâ ve insanlık tuzlandıkça kokusu değişecek ve güzelleşecektir. Tadı da yerine gelecektir. Fakat bu iş epey bir gayret, çaba, samîmiyet, ciddiyet, dirâyet, sabır, vazgeçiş ve tuzun yakıcılığına katlanmayı gerektirir. Bunu ancak “adanmış tevhid erleri” başarabilir. İşte kokuşmuş Dünyâ’yı kokuşmuşluktan arındırabilecek olanlar onlardır.

 

Kokuşmuş Dünyâ’yı tuzlamakla görevli olan mü’minler ilk önce kendilerini tuzlamakla işe başlamalıdır. İlk önce kendilerini Kur’ân tuzuna yatırıp tertemiz hâle gelmelidirler. Sonunda tüm insanlığı ve Dünyâ’yı tuzlayıp temizlemek amacıyla çaba göstereceklerdir. Bunu başarabilecek olanlar ise hem Dünyâ’da hem de âhirette büyük mükâfatlara ulaşmış olacaktır.

 

Kokuşmuş Dünyâ’nın tuzu olan ve olacak olan mü’minlere selâm olsun.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nisan 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

13 Temmuz 2021 Salı

Kerîm Öfkelere Sâhip Olmak

 

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhâmetlidirler” (Fetih 29).

 

Bu âyete göre İslâm ve mü’minler kendi aralarında “öfke-merkezli” ol(a)mazlar. Fakat küfre ve şirke, dolayısıyla zulme karşı içlerinde “kerîm bir öfke” taşırlar.

 

Öfke insanda bulunan bir duygudur ve yeri geldiği zaman çok gereklidir ve sonuca ulaştırabilir. Bâzı durumlarda öfke gereklidir. Hattâ mü’min kişi aynı-zamanda “kerîm bir öfke”ye sâhip olmalıdır. Zîrâ Dünyâ cennet değildir ve adâletsizliklerin sürekli kol gezdiği bir yerdir. Bu nedenle zulmün ayyuka çıktığı zamanlarda sevgi değil öfke iş yapar. Fakat öfke kişiyi yiyip bitirmemelidir. Aşırı ve zamansız öfke kişinin hem zihnini hem de eylemini yozlaştırır ve sevgiyi, merhâmeti ve sâlih ameli blôke eder. Aynı-zamanda maazallah, Allah’ı da unutturabilir:

 

“Kim, Allah’ın ona, Dünyâ’da ve âhirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın, sonra kessin de bir baksın; kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?” (Hacc 15).

 

İslâm tabî ki insanları iyiye, güzele ve hayırlı olan ulaştırmak için vardır. Bu ise merhâmeti, vicdânı ve sevgiyi çoğaltmakla mümkündür. Mü’minler kerîm öfkelerini bile aslında hayra ulaşmak için kullanırlar ve kullanmalıdırlar. Kur’ân mü’min kişinin târifini şöyle yapar:

 

“Onlar, bollukta da, darlıkta da infâk edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever” (Âl-i İmran 134).

 

Aşırı öfkede kibrin de payı vardır, bu nedenle kontrôllü öfkedir “kerîm” olan öfke. Kerîm olmayan öfke, kâlbi karartıp mühürleyebilir.

 

Allah’ın “Cemâl” ismi olduğu gibi “Celâl” ismi de vardır. Yâni Allah sever de, kızar ve öfkelenir de: “Celâl ve ikrâm sâhibi olan Rabbinin adı ne yücedir” (Rahmân 78). Fakat Allah’ın rahmeti gazâbını geçmiştir. Bu nedenle O, Rahmân ve Rahîm’dir.

 

Tabi İslâm ve Kur’ân, sakinleştirici bir ilaç gibi kullanılamaz. Duruma göre Kur’ân, okuyucusuna “kerîm bir öfke” kazandırır. Kerîm öfkelere sâhip olmadan şirk, küfür ve zulmün olduğu bir yerde hiç-bir düzeltme yapılamaz, dolayısıyla İslâm hayâta aktarılıp egemen olamaz.

 

Bir kişinin Kur’ân’ı hakkıyla idrâk edip-edemediğinin delîli, Kur’ân’ın, okuyucusuna kazandırmış olduğu “kerim öfke”nin ve “kutsal küfr”ün (Nîsâ 60) o kişide olup-olmadığıdır. Evet; merhâmet, vicdân ve saygı-sevgi olmadan Kur’ân’ı anlamak eksik kalır fakat, kerîm öfkelere sâhip olmayınca da Kur’ân hakkıyla anlaşılamaz. Çünkü Kur’ân, zulmün ve adâletsizliğin olduğu bir dünyâya inmiştir ve bu iniş yerine göre sert ifâdelerle olmuştur.

 

Öfkeli dil, acının sesli hâlidir. Zulüm görenler, kendisine haksızlık yapılanlar ve adâletsizliğe dayanamayanlar, acılarını öfkeli bir şekilde dile getirirler. Tabi bu öfke “kerîm bir öfke”dir. 

 

Öfke genelde nefisten kaynaklansa da, “kerîm öfke”, Allah’ın vahyinin kazandırmış olduğu bir duygudur. Yanlışa, bâtıla ve cehâlete karşı duyulan bir öfkedir bu. Nefsî bir öfke değildir. Hz. Ali’nin, savaş sırasında yere yıktığı bir düşmanını tam öldüreceği sırada düşmanı Hz. Ali’nin yüzüne tükürdüğünde onu öldürmekten vazgeçmesinin nedeni, o anda nefsinin kışkırtılması ve öldürmeyi nefsi için yapacak olmasındandı. Oysa Hz. Ali onunla savaşmayı ve öldürmeyi şirke, küfre, cehâlete ve bunlardan kaynaklanan zulme karşı duyduğu “kerîm öfke” ile yapıyordu. Kerîm öfke, “Kerem Olan”dan gelen sorumluluk bilincinin bir sonucudur. Bu olay kaynaklarda şu şekilde anlatılır:

 

“Bir harpte Hz. Ali bir düşman askeri ile çarpışıyordu. Rakibi usta bir savaşçı olduğu için bir türlü mağlûp edemiyordu. Tam karşı-karşıya geldikleri bir sırada Hz. Ali: ‘Yâ Allah’ diyerek düşman askeri üzerine hücum edip yere yatırdı. Çıkıp göğsü üzerine oturduktan sonra hançerini çıkarıp öldüreceği sırada düşman, Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. Rakibi bunu, ‘Ali öfkelensin de kendisini daha çabuk öldürsün’ diye yapmıştı. Hz. Ali hemen düşmanın üzerinden kalktı. Onun da ayağa kalkmasına müsâde etti.

 

Düşman şaşırmıştı: ‘Ey Ali, ben seni kızdırmak için yüzüne tükürdüm, sense beni tam öldüreceğin sırada serbest bıraktın. Bunun sebebi nedir’ diye sordu. Hz. Ali kâfire şu cevâbı verdi: ‘Ben bu harp meydanında Allah rızâsı için çarpışıyorum. Sen yüzüme tükürdüğün zaman içimde sana karşı şahsî bir nefret belirdi, seni öldürmüş olsa idim Allah için değil de nefsime yapılan hakâretten dolayı öldürmüş olacaktım. Bundan dolayı seni öldürmekten vazgeçtim’ dedi”.

 

Rivâyete göre düşman askeri, Hz. Ali’nin bu büyüklüğüne hayran kalarak müslüman olmak istediğini söyler. Hz. Ali kelime-i şahâdeti söyletir ve düşman askeri müslüman olur.

 

Öfke tümden kötü değildir. Öfkenin kontrôlden çıkıp hem karşıdakini hem de öfke sâhibini yiyip-bitirecek duruma gelmesidir kötü olan. O yüzden de “nefsî öfke”den değil, “kerîm öfke”den bahsediyoruz.

 

Doğruyu, hakkı ve hakîkati tatlı dilden ziyâde öfke daha iyi dile getirir. İki kere ikinin dört olduğunu sert bir şekilde söylersiniz meselâ. Hakîkat biraz da sert bir şekilde dile getirilir.

 

İnsanları harekete geçiren şey, bilgiden ve sevgiden ziyâde, öfkelerdir. Öfkenin en hayırlısı “kerîm öfke”dir.

 

Bana “niçin bu kadar öfkelisin” diyorlar. Çünkü Kur’ân’ı okuyorum ve sonra mevcut Dünyâ’ya bakıyorum. Aralarında apaçık bir zıtlık olduğunu görüyorum. Kur’ân ile modern hayâtın ve sahabe ile modern insanın kıyasını yapınca mecbûren öfkeleniyorum. Zîrâ Kur’ân, insanın Dünyâ’da Allah’ın emri ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşamasını istiyor ve en iyisinin bu olduğunu söylüyor. Çünkü mutlak anlamda Allah’ın emrine göre işleyen kâinatta her-şey en ideâl bir şekilde hareketini sürdürüyor ve sonuçta kâinatta herhangi bir uyumsuzluk, karışıklık ve kaos olmuyor. İşte Dünyâ’da insanlar arasında da Allah’a göre (sünnetullah) hareket edilirse diyor Kur’ân, aynen göklerdeki düzen Dünyâ’da ve insanlar arasında da âhenkli olur ve insanlar küfürden, şirkten, haksızlıktan, adâletsizlikten, ahlâksızlıktan ve dolayısıyla zulümden uzak olmuş olur. Böylece hem Dünyâ’da rezillikten hem de âhirette acı azaptan emin olunmuş olur. Oysa insanlar arasındaki sosyâl, kültürel, ekonomik ve hukûkî-kânûnî şeyler dışındaki her-şeyi Allah en güzel şekilde idâre etmesine rağmen, insanlar sosyâl, kültürel, ekonomik ve hukûkî-kânûnî konularda Allah’ı işe karıştırmak istemiyorlar da şeytana ve nefse göre hareket ediyorlar. Çünkü baş düşmanımız şeytan ve nefisler düzen istemiyor. Zîrâ nefisler sürekli kışkırtılmak ve azmak istiyor. Bunun için de şeytana ve tâğutlara göre, insanlar arasında adâlet, hak-hakîkat, tevhid yâni vahiy-merkezli bir hayat olmaması gerekiyor. Böylece Allah’ı, dîni, vahyi ve Peygamber’i işe karıştırmıyorlar ve Dünyâ’da sürekli bir kaos ve sürekli bir bulanıklık oluyor. Birileri bu kaos ve bulanıklıktan besleniyor ama insanların çoğu adâletsizliğe, haksızlığa ve zulme mâruz kalıyor. İşte bunu görünce öfkeye kapılıyorum. Bu öfke Kur’ân’dan kaynaklandığı için de “kerîm öfke” oluyor. İşte benim öfkeli ve bir şekilde düşünmeme, konuşmama ve yazmama neden olan şey budur. Kerîm öfkelere sâhip olmayı bu nedenle savunuyorum.

 

Yoksa Dünyâ ve insanların çoğu bu durumdayken gidip de tasavvufun; “sövene dilsiz, dövene elsiz ol” şeklindeki pasif ve sapık sözünü baş-tâcı edecek değilim. “Sövene elsiz ve dövene dilsiz olmak” sözü aslâ İslâm’ın sözü olamaz. Kur’ân’da ve Peygamber örnekliğinde (Sünnet) böyle bir şey de yoktur. İslâm’da “kısasa kısas” vardır. İsteyen ve sabredenler kısas haklarından vazgeçebilirler ama adâlet ne olursa-olsun uygulanmalıdır. Bu söz İslâm’ın değil, tahrife uğramış ve paganizm ile tahrip edilmiş olan hristiyanlığın sözüdür. “Bir yanağınıza vurulduğunda diğer yanağınızı çevirmek” kişinin belli bir süreliğine sabretme amaçlı yapabileceği ve katlanabileceği bir uygulama olabilir fakat bu kesinlikle İslâm’ın bir emri ve sürekli uygulaması değildir, olamaz. Küfrü, şirki, adâletsizliği, haksızlığı vs. kerîm öfkeler önler ancak ve tevhidin hâkim olma süreci de ancak bâtıla karşı duyulan öfke ile başlar. Zâten Allah’ın öfkelenmesi de şirke, küfre, adâletsizliğe, haksızlığa, ahlâksızlığa, cehâlete, bâtıla ve dolayısıyla zulme olan bir öfkedir. Vahyi ve Peygamber’i göndermesinin nedeni, bunlara râzı olmamasından dolayıdır.

 

Her-şeye hemen öfkelenivermek ve olmadık şeyler yapmaktan bahsetmiyoruz. Öfkelenilmesi gereken şeylere kerîm öfkeler gösterilmesi gerektiğinden bahsediyoruz. Aksi-hâlde öfkelenilmesi gereken şeylere “kerîm öfke”yle karşı çıkmamanın ağır sonuçları olacaktır.

 

Aşırı öfke insanın aklını blôke eder ve kişiyi yanlışa düşürür, fakat aşırı sevgi de öyledir. Zâten her-şeyin aşırısı böyledir. Lâkin kerîm öfkelerdir insanı yanlışa karşı dik tutan ve yanlışı düzeltmek için harekete geçiren.

 

Modern insan çok sabırsız ve çok öfkeli. Fakat öfkesi bir yaraya merhem olmadığı gibi nice yaralar açıyor. Çünkü öfkesi “kerîm” değil. “Kerîm öfkeler”dir iyi ve doğru olan. Bu bağlamda tüm peygamberler kerîm öfkelere sâhiptir. Yoksa onlar “sinirleri alınmış ve her türlü çirkefliği hoş gören insanlar” değildir.

 

Çığırından çıkmış olan öfke hayvanlara hastır. İnsana has olanına “kerîm öfke” denir.

 

Kerîm öfkelere sâhip olmak için güçlü bir merhâmete ve vicdâna sâhip olmak gerekir. Kerîm öfke, sâdece onu hak edenlere gösterilmelidir. Bunun için de kişinin dindarlığı ve takvâsı onda bir metânet oluşturacak ve öfkesini kontrôl edebilecektir. Aksi-hâlde kontrôl edilemeyen öfke, öfke duyulmaması gerekenlerin kâlbini kıracağı gibi, öfke duyulması gerekenlere karşı da dik duruşu bozacaktır.

 

Öfke “öf” sözünden gelir. Kur’ân bize ana ve babalarımıza “öf” bile demememizi emreder. Yâni ana-babaya (şirk ve küfür hâriç) öf-ke duyamayız. Öf demeyenler, öfkelenmezler. Fakat şu da var ki, ana-babasına “öf” bile demeyenler, “kerîm öfke sâhipleri”dir. Yoksa öfkesi nefsinden kaynaklananlar her-şeye ve herkese öfkelenirler.

 

Kerîm öfkelere sâhip olmayanlar “çirkin bir öfke”ye sâhiptirler, böylece her-şeye öfkelenirler. Kerîm öfke ise sâhiplerini adâletsizliğe, merhâmetsizliğe, vicdansızlığa, şirke, küfre ve zulme karşı ayağa kaldırır. Kerîm öfke, “sabırlı öfke”dir.

 

Öfke duygumuz olmazsa insan hayatta kalamaz diyebiliriz. Ayrıca öfke bize sınırlar çizer. Bu duygumuz kontrôl edilebilir bir duygudur. İnsanın varlığına, birliğine, onuruna saldırı olduğunda kendisini savunmasıdır. Ayrıca bastırılmış öfkenin olumsuz bir-çok davranışa sebebiyet verdiği bilinen bir gerçektir.

 

Nasıl ki sevgi duygumuzu bastırdığımızda sorunlar ortaya çıkarsa, öfke duygumuzu bastırdığımızda da kişisel ve toplumsal sorunlar ortaya çıkar. Fakat “kerîm” öfkelere sâhip olmakla öfke duygumuzu en doğru şekilde yönlendirebilir ve yönetebiliriz. Çünkü kerîm öfke bir “kin” değildir. Kerîm Olan’dan alınan bu öfkenin nedeni, bâtıla karşı duyulan hasımlıktır. Bu yüzden kerîm öfkelere sâhip olan kişiler, öfke duyulan kişi, toplum yada herhangi bir şey, ortadan kalktığında yada artık öfke duymak için neden kalmadığında affedici olur:

 

“Onlar, bollukta da, darlıkta da infâk edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever” (Âl-i İmran 134).

 

Evet; kerîm öfke sâhipleri Allah’ın emrine göre “bolca infâk edenler” oldukları için, affedici olmayı da bilirler.

 

Allah’ın haksızlıklara ve kötülük odaklarına karşı kullanmak için bize bahşettiği öfke duygumuzu birbirimize kullanmakla isrâf ediyoruz. İsrâf ederek tükettiğimiz öfkemiz böylelikle, kullanılması gerektiğinde tükenmiş oluyor.

 

Ey mü’minler!; merhâmet, vicdan, adâlet ve tevhidten kaynaklanan bir öfkeniz olsun, kerîm öfkelere sâhip olun. Olun ki, adâletsizliğe, haksızlığa, ahlâksızlığa, şirke, küfre, bâtıla, cehâlete ve zulme karşı dik bir duruş gösterebilesiniz, bir ses yükseltebilesiniz. Zîrâ kerîm öfkelerin olmadığı yerde “yavşama” başlar.

 

Derin bir acı duymadan bu Dünyâ’nın hiç-bir şeyi anlaşılamaz; derin bir öfke duymadan bu Dünyâ’nın hiç-bir şeyi değiştirilemez.

 

Küresel lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik şirk ve zulüm sistemlerine karşı içlerinde bir eleştiri, îtirâz, öfke ve isyân besleyip büyütmeyen ve hak, hakîkat, adâlet ve tevhidin yegâne şartı olan bir İslâm Devleti-Medeniyeti hayâli ve hedefi olmayanlar, ya câhildir, yada…

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »