21 Haziran 2024 Cuma

Ayrılık Üzerine

 

“…Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır” (Yûsuf 83).

 

Hz. Yâkub, ayrılığın acısıyla böyle diyor. Çünkü yapacak bir şey yoktur. O ayrılık ve acı yaşanacaktır.

 

Ayrılık insanın kaderidir. Babadan ayrılarak annenin karnına yerleşen insan, vakti geldiğinde anne karnından da ayrılarak hiç ayrılmayacağını zannettiği Dünyâ’ya doğar. Bu doğuş, uzun-kısa bir ömürden sonra ölüm ile Dünyâ’dan ayrılmakla son bulur. Tabi Dünyâ’dan ayrılmak aslında “Dünyâ’nın üstünden ayrılmak” demektir, çünkü öldüğümüzde yine Dünyâ’nın altında bir yerlerde oluruz.

 

İnsan zamanla okuldan ayrılır, işten ayrılır, evden ayrılır, eşinden, çocuklarından ayrılır, ölüm gelir, dede-nineden, ana-babadan, kardeşlerden, sevilenlerden, yakınlardan, akrabâlardan, eşten-dosttan, arkadaştan ayrılır insan. Maazallah bir uzvundan ayrılabilir; dişlerinden, saçlarından, gözlerinden, kulaklarından, elinden-ayağından, organlarından vs. herkesten ve her-şeyden ayrılır, ayrılmak zorunda kalır.

 

Yine insan dinden-îmandan ayrılır, Allah’tan ayrıldığını söyler  yada zanneder. Hastalanır sağlığından ayrılır, bildiklerini unutur ve bilmez hâle gelir de bildiklerinden ayrılır, ama yaptıklarından ayrılamaz. Yaptıkları âhirette bile onu bırakmaz. Malından-mülkünden, servetinden-şöhretinden, şehvetinden, siyâsetten, cehâletten vs. insan her-şeyden kopup ayrılabilir. Çünkü ayrılık insanın kaderidir.

 

Kanımca insanın -geçici olanlar dışında- iş, para, aşk, merak ve mâcerâ vs. için sürekli olarak ana-babadan, âileden, eşten-dosttan ayrılması çok saçmadır. Zâten bu modern ile başlamış bir şeydir. İş, eş, okul, merak vs. için sürekli olarak gurbette olmanın normal bir iş olduğunu düşünmüyorum. Bir iş için, para için, gezi için, yada bilgi için belli bir süreliğine ayrılmak mümkündür ve olan bir şeydir. Ama sürekli ayrılık doğru değildir, doğal ve normâl de değildir. Adam Dünyâ’nın uzak bir yerine gitmiş, memlekette ana-babası ona muhtaç durumda yada belki de hasta veyâ ölüm döşeğinde ve bu gurbetteki adam yada kadın işten izin alamadığı için, bilet bulamadığı için yada canı istemediği için ana-babasının hastalığına yada ölümüne bile gelemiyor.

 

Tabi buna mecbur da kalınabilir. Hastalık, hapis, ölüm, savaş, siyâset, düşünce, dava vs. yâni ayrılık hiç olmamalı demiyoruz. Hz. Yûsuf babasından, âilesinden, memleketinden ayrı kalmıştı. Esâsen tüm peygamberler memleketlerinde hicret ederek ayrılmak zorunda kalmışlardır.

 

Çok ilginçtir; ayrılığın insanın içine oturan kötü ve ağır bir etkisi vardır. Hâlbuki (bâzen ölümden beter olsa da) ayrılık ölüm değildir. Yeniden kavuşulabilir yada bir-kaç saat sonra veyâ bir gün sonra modern iletişim araçlarıyla görüşülebilir. Peki buna rağmen ayrılık neden boğazda bir yumru oluşturur ve insanı göz-yaşlarına boğar, içini acıtır?. Gâliba yüz-yüze olmak ile mektup, telefon ve internet aracılığıyla görüşmek o kadar etkili olmuyor ve hasreti gidermiyor. Çünkü ne de olsa ayrılıkta kişiler birbirlerine dokunamıyor, duygularını tam olarak hissedilmiyor.

 

İnsan, doğduğu ve yaşadığı yerin yiyecek ve içeceği ile beslendikten başka; oranın malzemesiyle evini yapmalı, yine oranın havasını solumalı, oranın kadını ve erkeğiyle evlenmeli ve -kısa ayrılmalar hâriç-, orada doğduğu gibi orada ölmelidir. En doğal ve normâl olanı budur. İşte modernite bu yaşam-tarzını yıkarak hâkim oldu. Modernizm bir ayrılık ve ayrılma uygarlığıdır.

 

Eskiden insanlar bir köyde yada kasabada büyük bir evde doğarlar, nine, dede, ana, baba, kardeşler, akrabâlar vs. hep birlikte olurlardı. Ne zaman ne yapacağı da belliydi. Kız-kardeşler yada kızlar bir-iki sokak ilerideki bir eve gelin gider ve gelinler de yine aynı köyden-kasabadan yakın bir yerden alınır. Bir-kaç sokak ötedeki bir mahalleye yada en fazla karşıdaki köye gelin gidilir yada gelin alınırdı ve sık-sık görüşülürdü. Gerçi bu da bir ayrılıktır. Kanımca bir insan, kızı kendi oturduğu apartmanın alt dâiresinde oturacak olsa bile, evlenmesi ve evinin ayrılması hüzün ve acı verir.

 

Modern insan, âilesinin özellikle eğitim ve iş için ayrılmasını iyi bir şey olarak görüyor. Bir keresinde İzmir’de 60’lı yaşlarda, kocası vefât etmiş bir kadınla konuşurken, kadın biraz da öğünerek; “büyük oğlum Amerika’da, kızım İngiltere’de, küçük oğlum da Antalya’da” demişti. Bu durum bana tâ küçüklüğümden bêri ters geldiği için, biraz da düşünmeden, “sizin âile dağılmış” deyiverdim. Kadın bir-anda irkildi ve biraz düşündükten sonra, “aslında doğru söylüyorsun, çünkü biz iki-üç senede bir bir-kaç gün görüşüyoruz” dedi. Bir-anda ne kadar da yalnız olduğunu fark etti. “Ama kavuşması da heyecanlı olur ve çok hoştur” dedim de biraz gülümsedi.

 

Peygamberimiz Mekke’den çıkarken Kâbe’nin yanına gelmiş ve ona bakarak şöyle demişti: “Allah’ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni (zor­la) çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım”  (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 3/283).

 

Zeyd İbn-i Erkam şöyle dedi: “Bir gün Resûlullah ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allah’a hamdü senâdan sonra bize öğüt verdi. Sonra da şöyle buyurdu:

 

“Ey insanlar!; ben de bir insanım. Yakında Rabbimin elçisi bana da gelecek ve ben onun dâvetine uyup gideceğim. Size iki önemli şey bırakıyorum. Biri, insanı doğruya götüren bir rehber ve nûr olan Allah’ın Kitabı Kur’ân’dır. Allah’ın kitabına yapışın ve sımsıkı sarılın”.

 

Ayrılığın acısı vardır ama tadı da vardır. O burukluk tatlı bir burukluktur. Belki de ayrılık acısı ve hüznü duymak insan için iyidir de. Hele tekrar kavuşmak ne kadar da heyecan vericidir. Lâkin ben kendi fikrimce yine de sevdiklerimi her zaman yanımda isterim. Ayrılığın bâzı ödülleri de olabilir ama genelde acıtıcıdır ve olumsuzdur.

 

Ayrılık vakti gelip çatana kadar, sevgi kendi derinliğini bilmez. Ayrılık ânı sevgiyi ve duyguları tümüyle açığa çıkartır.

 

En kötü ayrılık Allah’tan, âhiretten, vahiyden, peygamber örnekliğinden ve İslâm’dan kopup ayrılmaktır. Çünkü insanı âhirette yâni ebedî âlemde sevdiklerinden sürekli ayırır. 

 

Ayrılığın en iyi tesellisi şudur ki, Allah her-an bizimledir. Biz O’ndan ayrılamayız.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

Devamını Oku »

Uydurulmuş Dinden Çıkmak

 

“…Sizden kim dîninden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) Dünyâ’da da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır” (Bakara 217).

 

Târih boyunca tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda her zaman iki çeşit din olmuştur: 1-Allah katındaki tek hak din olan İslâm yâni “indirilmiş ve uygulanmış din (Kur’ân ve Sünnet)”; 2-Beşerî ve dünyevî olan, akla ve insana dayanan uydurulmuş din. İşte târih, bu iki dînin yâni hak ile bâtılın savaşımının târihidir.  

 

Hak yâni indirilmiş din, Allah’ın indirdiği vahiyler ve o vahiylere göre ortaya konan yaşam-tarzı ile tebellür edip belirgin duruma gelir. Uydurulmuş din ise, insanın aklına, mantığına ve düşüncesine göre belirlenir yada böyle olduğu söylenir, fakat aslında şeytana nefse ve tâğutlara dayanır.

 

İndirilmiş dînin mensupları en başta peygamberler, o’nunla birlikte olanlar ve onların tüm zamanlardaki ve tüm mekânlardaki sıkı tâkipçisi olan mü’minlerdir. İşte indirilmiş dînin tâkipçileri ve sürdürücüleri bunlardır. Uydurulmuş yâni Kur’ân ve Sünnet’e değil de birilerinin görüşlerine, bâzı toplumların ve grupların uygulamalarına göre yorumlanmış  ve belirlenmiş dînin tâkipçileri ise, aslında hayatlarının merkezine İslâm’ı değil, muhâfazakârlık yada “güçten yana olmak” diyebileceğimiz, mezhebi, meşrebi, târikâtı, tasavvufu, cemaati, partiyi, hizbi, grubu, akımı, lîderi, önderi, kahramânı vs. yada âhireti değil de Dünyâ’yı, maddeyi, eşyâyı, parayı, malı-mülkü, serveti, çokluğu vs. alanlardır. İslâm’ı kabûl ettiğini söyleyenlerin çoğu “indirilmiş din”den esintiler yaşasa da aslında çoğunlukla “uydurulmuş dîn”in müntesipleri ve bağlıları olmuşlardır. Modernizmin Dünyâ’yı şeytana ve nefse yönelik kışkırtması, insanların bir kısmını dînin her türünden tümüyle uzaklaştırmış olsa da, “uydurulmuş dîn” mensuplarının sayısını ve gücünü de arttırmıştır. Sonuçta bu durum, “indirilmiş dîn”den kopuşu fazlalaştırmıştır.

 

“İndirilmiş din”den kopmanın elbette bir cezâsı da olacaktı ve oldu. Kırıla-kırıla ve kopa-kopa en sonunda 2000’li yıllar ile birlikte, “indirilmiş dîn”den kopan “uydurulmuş din” bağlıları, dünyevîliğin iyice yaygınlaşmasıyla ve “aranan ve beklenen mâzeretler”in de ortaya çıkmasıyla birlikte, “uydurulmuş din”den de bir uzaklaşma ve kopma başlamış ve Dünyâ’da 11 Eylül, Türkiye’de ise 28 Şubat ve 15 Temmuz olaylarından sonra ve nihâyet korona süreciyle birlikte insanlar hem birbirlerinden hem de “indirilmiş din”den sonra “uydurulmuş din”den de uzaklaştı ve kopmaya başladı. Diyeceğimiz o ki, artık “uydurulmuş din”den de çıkılmaya başlandı. Peki neden?..  

 

Bir tepeye çıkıp modern kente ve mekâna bir bakın. O gördüğünüz mekân-kent var ya; işte orada “indirilmiş din”in yaşanması mümkün olmadığı gibi, “uydurulmuş din”in de yaşanması mümkün değildir. Kentlerde İslâm’ın “hakkıyla yaşanması” mümkün değildir. Dînin hasından da sahtesinden de uzaklaşılmasının ve kopulmasının, böylece dinden çıkmanın temel nedeni budur. İnsanın değişimi mekânın değişimi, mekânın değişimi insanın değişimidir. Kente (şehir değil) yaklaşıldıkça, dinden uzaklaşılır ve kent-merkezine ve kent zihniyetine yaklaşıldıkça ise sonunda dinden çıkılır.

 

Şu kesindir ki, din adına yaptığınız şeyler nefsinize zor gelip de sizi zorlamıyorsa o din “indirilmiş din” değildir. İnancınız, hayâtınızı dîne göre programlamaya yönlendirmiyorsa, zâten yaptıklarınız “indirilmiş din” değil, “uydurulmuş din”dir. Çünkü hayâtınızı beşerî-dünyevî merkezde yaşıyorsunuzdur ve şu âyetle ilişkiniz kopmuş demektir: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163).

 

Müslüman olduğunu söylediği hâlde, namaz kılmayan, oruç tutmayan, başörtüsü takmayan vs. kimseler “indirilmiş din”den çıkmazlar; çünkü zâten “dîne hiç girmemiş”lerdir. Fakat dînin gereklerini ve emir-yasakları yerine getirmedikten başka bunu hiç dert etmiyor ve “uydurulmuş dîn”i bile gündeme almıyorsa, artık “uydurulmuş din”den de çıkılmış demektir. 

 

1-Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât vermeyenler, durumu müsâit olmasına rağmen kurban kesmeyenler ve hacca gitmeyenler, Kur’ân okumayanlar, dîni öğrenmek için çabalamayanlar. 2-Kötü alışkanlıkları olanlar, fâiz alanlar, yolsuzluk yapanlar, yalan-dolanla işlerini yürütenler. Birinci gruptakiler dinden çıkmamışlardır; çünkü bunları yapmadıkları için daha “indirilmiş dîn”e girmemişlerdir bile. İkinci gruptakiler de dinden çıkmamışlardır; çünkü zâten o kötülükleri yaptıkları için “indirilmiş din” üzere değillerdir. Bu günahları işlemelerine rağmen kendilerini yine de “uydurulmuş din”in mensubu sayanlar, artık bu mensûbiyeti önemsemedikleri için din’den tamâmen çıkmışlardır. Zâten artık “dinden çıkmak” denince “uydurulmuş dinden çıkmak”            anlaşılıyor. Zîrâ “indirilmiş ve yaşanmış din”in yâni Kur’ân ve Sünnet-merkezli İslâm’ın ne olduğunu bilen bile yok.

 

Artık “uydurulmuş din”den de çıkılmasının bir nedeni de, özellikle modernist ilâhiyatçıların, “indirilmiş dinde yok” diye “uydurulmuş din”deki, mevlit, kandil, cumâ toplantısı, Yâsîn-Tebâreke okumak vs. gibi şeylerden insanları uzaklaştırmaları ama yerine “doğrusunu” ve “indirilmiş din”e uygun olanı göstermemeleri ve koymamalarıdır. Çünkü hem İslâm’a uygun bir uygulama olmadığı için bunu bilmiyorlar, hem de lâik-seküler bir devlette İslâm’a uygun şeylerin yapılmasına izin verilmeyeceğini bildikleri için (çünkü İslâm yâni Allah-merkezlilik ile modernizm yâni insan-merkezlilik birbirlerine zinhar uymaz) bu konuda sus-pus oluyorlar. “İndirilmiş dinde yok” diye insanları “uydurulmuş din”in gereklerini yapmaktan vazgeçirdikleri ama yerine hakka uygun olanı da koymadıkları yada göstermedikleri için, insanlar artık “indirilmiş din”den sonra “uydurulmuş din”den de çıkmaya başlamışlardır ve çıkmışlardır.

 

Aydınlanma Çağı denilen modern çağ, “dinden kurtulma ve çıkma çağı”dır.. Modernite en başta, dinden tâviz vermekle başlamıştır. Modernizm, her-şeyin dinden koparılması ve sözde bağımsızlaştırılmasıdır. Böyle bir dünyâda dinden çıkmak işten bile değildir. Lâiklik de, “dînin devletten ayrılması”dır; yoksa “devletin dinden ayrılması” değildir. Lâiklik, dîni denetim altın almak demektir. Oysa tam-aksine din, devleti denetim ve kontrôl altında tutmalı ve bunu da Kur’ân ve Sünnet ile yapmalıdır. Lâkin modern devlet dinden çıktığı için, modern insan da dinden çıkmıştır. Bu çıkış ilk başta “indirilmiş din”den, sonra ise “uydurulmuş dinden çıkmak” şeklinde olmuştur-olmaktadır.

 

Dinden çıkmak, “amelden kopmak” demektir. Îmana ve amel bir bütündür: Yoksa sâdece “kabûl ediyorum” diyerek dinde kalınmaz:

 

  “İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2) denir.

 

Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı gibi; îman olmayan yerden de amel çıkmaz. Yada “amel çıkmıyorsa îman da yok gibidir”. Bu ise çok da uzak olmayan bir vâdede “uydurulmuş olan din”den bile çıkmaya neden olur.

 

Kendini dînin içinde zanneden ama dinden de nefret eden “müslümanlar” var. Mevcut modern dünyânın sistemini ve eserlerini beğenen ve merkeze alan insan, “dinden nefret ediyor” demektir. Çünkü ikisi modernizm ve din, birbirine zıt ve bambaşka paradigmalara sâhiptir.

 

“İndirilmiş din”den sapanlar ve çıkanlar “uydurulmuş din”e sarılırlar. Fakat (sünnetullah ve imtihan gereğince bir cezâ olarak) bir süre sonra “uydurulmuş din”de de kalamazlar ve “uydurulmuş din”den de çıkarlar. Günümüzde olan şey işte budur.

 

“İndirilmiş din”den çıktıkları için “uydurulmuş din”e sarılanları, “indirilmiş dinde yok” diyerek “uydurulmuş din”den  de çıkaranlar ortaya çıkan boşluğu şu sözlerle doldurmaya çalışırlar: “İslâm hayâta karışmayarak sâdece vicdanlarda kalmalıdır”. Varılan yeri görüyor musunuz?. Hâlbuki Allah, dînini, vicdanlara hapsolmaktan kurtarıp, İslâm’ı hayâtın tam ortasında hâkim kılmak için göndermiştir. Peygamber-örnekliği de bunu gösterir. İslâm bir “hayat dîni”dir. Hayatta hâkim ol(a)mayan bir din, “ölmeye” başlar ve bağlıları onu zamanla terk eder.

 

Peki “indirilmiş din” nasıl yeniden görünür olup hayâta yeniden hâkim olur?. Şu kesindir ki, müslümanlar içinden “kelleyi koltuğa alacak” bir topluluk çıkmadıkça, değişen bir şey olmayacak, insanlar da “indirilmiş din” den sonra “uydurulmuş din”den bile çıkarak Dünyâ’ya sarılacaklardır. Fakat Allah’ın böylelerine âhirette kötü bir sürprizi olacaktır:

 

“Allah’ın ahdîni ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için âhirette hiç-bir pay yoktur, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır”l-i İmran 77).

 

Doğrusu, îmanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabûl edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir”l-i İmran 90).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

Devamını Oku »

Mekruh ve Vâcib

 

 

“Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş olmayanlardır (mekrûhen)” (İsrâ 38).

 

Mekruh: “Çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk” gibi anlamlara gelen kerh (kürh, kerâhet, kerâhiyyet) kökünden türeyen mekrûh kelimesi “içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey” demektir. Aynı kökten türeyen kerîh “çirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey”, ikrâh da “bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak” anlamına gelir. Arapça “krh” kökünden gelen makrûh; “nahoş, çirkin, iğrenç” sözcüğünden alıntıdır.

 

Mekruh, gereksiz ve yanlış olarak “haram “dan farklı bir kategoriye alınarak saçma-sapan bir şekilde ikisinin târifi şu şekilde yapılıyor: Haram; “din kurallarına aykırı olan, dînen yapılması kesinlikle yasak olan fiil ve şeylerdir. Yapılırsa günah ve ilâhî cezâ söz-konusudur”. Mekruh; “kesin şekilde haram sayılmamakla birlikte kötü, pis, zararlı, vs. sayılan şeyler, fiillerdir”.

 

Kur’ân boyunca olumsuz anlamda kullanılan mekruh­=kerih kelimesinin haramı ifâde etmediği gibi bir absürdlükten bahsediliyor. Kötü, pis, çirkin, iğrenç, tiksindirici ve zararlı olan bir şey nasıl olur da haram ve günah olmaz. Kur’ân’da bir-çok yerde Allah’ın küfür, şirk, haddi aşma ve çirkin gördüğü şeyler yada emir ve yasaklar mekruh=kerih kelimesi bağlamında söylenmiştir meselâ onlardan bir bölümü şöyledir: 

 

“Allah ile berâber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun. Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şâyet onlardan biri veyâ ikisi yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: ‘Öf’ bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak-gönüllülük kanadını ger ve de ki: ‘Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge’. Rabbiniz, içinizdekini daha iyi bilir. Eğer sâlih olursanız, şüphesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır. Akrabâya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsrâf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür. Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle. Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın. Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine -genişletir- yayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara ve size biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir hâtâ (suç ve günah)dır. Zinâya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur. Haklı bir sebep olmaksızın Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun velîsine yetki vermişizdir; o da öldürmede ölçüyü aşmasın. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür. Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefâ gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur. Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kâlp, bunların hepsi ondan sorumludur. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca erişebilirsin. Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş olmayanlardır (mekrûhen)” (İsrâ 22-38).

 

Allah katında hoşa gitmeyen ve çirkin yâni mekruh=kerih görülen davranışlar; “geçim endişesiyle çocukları öldürmek, zinâya yaklaşmak, haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın saygın kıldığı cana kıymak, yetimin malını haksız yere yemek, ölçüye ve tartıya riâyet etmemek, hakkında bilgi-sâhibi olunmayan şeyin ardına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek” şeklinde sayılmıştır.  

 

Allah bütün bunları söylüyor ve bu emir ve yasakların yerine getirilmemesine “mekruh” diyor. Peki biz bu durumda “bunlar mekruh olarak söylenmiş, yapmasak iyi ama yapılmasa da olur” mu diyeceğiz?. Hayır’, zinhar. Bunların tamâmı emir ve yasaklardır ve yapılmaması durumu şirk, küfür ve haddini bilmezlik bağlamında haram ve günahtır. Dolayısıyla mekruh da haramdır, haram da haramdır ve ikisi aynı oranda haramdır. 

 

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

 

Kerih-İkrah kelimesi TDK sözlüğünde; “tiksindirici”, “iğrenç”, “tiksinme”, “iğrenme” anlamındadır. Lûgatta ise; “İğrenmek”, “tiksinmek,” “bir işi istemeyerek yapmak”, “birine zorla iş yaptırmak veyâ muâmele yapmak” anlamındadır.

 

Bu âyetin çevirisinde “ikrah” kelimesine; pislik, çirkinlik, iğrençlik anlamı değil de; hatâlı olarak ve modernizm ile uyumlu bir şekilde “zorlama” anlamı veriliyor ve sanki İslâm dîninin uzak-doğu “ahlâk dinleri” gibi ya da Hristiyanlığın “ne yapsan serbest” düşüncesini ve modern-liberâl ideolojilerle uyumlu bir anlamı varmış gibi yansıtılmaktadır. Hâlbuki âyet, “dinde bir iğrençlik, çirkinlik yoktur, çünkü hak ile bâtıl, doğruluk ile sapıklık bir-birinden ayrılmıştır” anlamındadır.

 

Kur’ân’da mekruh-kerih olanın yaptırımları vardır ve bunlar özetle şöyledir:

 

“İşte böyle; çünkü onlar, Allah’ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı” (Muhammed 9).

 

“Ve bilin ki Allah’ın Resûlü içinizdedir. Eğer o, size bir-çok işte uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah size îmânı sevdirdi, onu kâlplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkârı, fıskı ve isyânı çirkin (kerih) gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşâd) olanlardır” (Hucurât 7).

 

“Allah, suçlu-günahkârlar istemese de (kerih görse de), hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir” (Yûnus 82).

 

“İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazaplandıran şeye uydular ve O’nu râzı edecek şeyleri çirkin (kerih) karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı” (Muhammed 28).

 

Görüldüğü gibi mekruh Kur’ân boyunca olumsuz anlamda kullanılır ve mekruh olanın ağır yaptırımlarından bahsedilir.

 

Mekruhun “tahrîmen mekruh” şeklinde “harama yakın” yada uzak olanı falan yoktur. Mekruh düpedüz haramdır. Çünkü iğrençtir, tiksindiricidir, çirkindir, zararlıdır ve pistir. Buna rağmen kalkıp da “mekruh olduğu için, işlendiğinde cezâyı gerektirmediği”ni söyleyebiliyorlar. Düşünebiliyor musunuz; iğrenç, pis, çirkin, iğrenç ve tiksindirici bir şey yapıyorsunuz ama bu yaptığınızın bir cezâsı olmuyor. Peki niye?. Mekruh ile haram keyfî bir şekilde ayrıldığı ve mekruhun cezâ gerektirmeyeceği iftirâsı nedeniyle. Peki kim yapmış bunu?. Bu, güce ve iktidâra yakınlığı ve hayranlığı olanların yaptığı bir şeydir ki en çok da, zaman-zaman çok gevşekçe davranmayı onaylayan Hanefilik’te görülür.

 

Mekruhun en çok da gündeme geldiği yerlerden biri de sigaradır. “Sigara haram değildir, mekruhtur” derler. Eğer İslâm’ın ortaya çıktığı zamanlarda sigara çok yaygın olarak kullanılıyor olsaydı ve meselâ Mekke ve Medîne’de de yaygın şekilde kullanılıyor olsaydı ve her türlü zarârı ve verdiği her türlü rahatsızlık nedeniyle “açıkça” haram kılınırdı. Böyle olmadığı için, pis, zararlı, haram, günah, ayıp ve suç” olarak “genel yasak” kapsamına alınmıştır.

 

“Sigara günah ve haram değildir, sâdece mekruhtur” demek boş bir laftır. İslâm’da mekruh olan her-şey haramdır, günahtır, ayıptır, suçtur ve yasaktır. Mekruh; “iğrenti verici, tiksindirici, iğrenç olan şey” demektir. Kerih görülen, iğrenç, tiksinti verici ve pis olan bir şey elbette haramdır, kullanması günahtır, ayıptır, suçtur ve yasaktır. Kur’ân “kendinizi tehlikeye atmayın” der. O-hâlde insanın kendini düşüreceği her-şey haramdır ve günahtır, yapılması da yasaktır.  

 

İslâm’da haram ve yasak ayrımı yoktur. Bir şey yasaksa haram, haramsa yasaktır. Yine, bir şey pis ise mekruh, mekruh ise pistir. Bir şey haramsa mekruh, mekruhsa haramdır. Üstelik “tahrîmen” falan da değil, direkt olarak mekruhtur. O-hâlde bir şey pis ise ve pislik üretiyorsa o şey mekruh ve dolayısı ile haramdır.

 

Mekruh, câhilce; “şâriin (yâni, Allah’ın) yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil” şeklinde târif edilir. Allah bir şeye pis, iğrenç, tiksinç ve zararlı diyecek ama bunu kesin bir dille söylemeyecek öyle mi?. Böyle bir laf etmek etmek, üstte verdiğimiz âyetler bağlamında cehâletten başka bir şey değildir. “Hile ve tuzak” kelimeleri ile bağlantılandırıp, güce yaltaklanmak için “hile-i şeriyye” yöntemiyle falan nice günahlar “haram değil mekruh” denilerek “günah” olmaktan çıkarılmıştır-çıkarılmaktadır. Bu da müslümanların gevşemesine ve sonra da yavşamasına neden olmaktadır.

 

Vâcib kelimesinde de benzer yanlışlar yapılmaktadır ve vâcib, farzdan ayırılarak yine bir tahrife sebep olunmaktadır. Sözlükte “düşen; meydana geldiği kesinlikle bilinen; sâbit, bağlayıcı, gerekli” anlamlarındaki vâcib (Lisânü’l-ʿArab, “vcb” md.) terim olarak “şâriin mükelleften yapmasını kesin ve bağlayıcı biçimde istediği fiil” demektir. Fakihlerin çoğunluğu bu terimi farz ile aynı mânâda kullanırken Hanefîler, “bir fiilin yapılmasının kesin ve bağlayıcı tarzda istendiğini gösteren delil kat‘î ise bunu farz, zannî ise vâcible ifade eder” diyerek, dînin, babalarının malı olduğunu zannetmeye devâm ederler. Allah’ın “yap” dediği de “yapma” dediği de kesindir ve nettir. Bu nedenle de vâcib ve farz ayırımı yapılamaz. Her vâcib farz, her farz da vâcibtir yâni zorunludur, yapılması mutlakâ îcâb eden şeydir.  

 

Kur’ân’da vâcib kelimesi geçmez ve sâdece Hac 36. âyette; “vecebet”=”düştüğünde” şeklinde geçer. Arapça wcb kökünden gelen wâcib “borç, ödev” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça wacaba “borç veyâ ödev idi, gerekti” fiilinin fâil vezninde etken fiil sıfatıdır. Zorunluluk, görev, vecibe demektir. Zâten Allah’ın mutlak varlığı için “vâcibü’l-vücûd yâni “varlığı zorunlu olan” demektir. Çünkü vâcib, “zorunlu” demektir. Bu nedenle vâcib, “kesin ve bağlayıcı tarzda yapılması istenen şeyler” demektir.

 

Bu-bağlamda vitir namazı için “vitir vâcib” denilerek, hem  “vâcib olduğu için” farz gibi görülmemesine neden olunmuş, hem de aslında “gece namazının bir parçası” olmasına rağmen yatsı namazının arkasına yerleştirilerek vakti değiştirilmiştir. Oysa Peygamberimiz bu namazı hep teheccüd namazından sonra tek rekat olarak kılmıştır. Üstelik kanımca bu namaz farzdır. Vacib denilerek farzlıktan çıkarılmıştır. Gerçi bir yandan da teheccüdün ve vitirin farzlığını tamâmen iptâl etmemek için vâcib demişlerdir ama vâcib zâten farz ile aynıdır. Kur’ân’ı okuduğumda anladığım ve gördüğüm budur. Dolayısıyla aslında namaz 6 vakittir. Teheccüd namazı farzdır ve bu namaz tek rekatlık vitir namazı ile biter. Teheccüd ve dolayısı ile vitir namazının farzlığı şu âyetlerde çok açıktır::    

 

“Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O’na dönüşünüzü) kabûl etti. Şu hâlde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur’ân’dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil 20).

 

“Gecenin bir kısmında kalk, sana âit nâfile (ilâve) olarak onunla (Kur’ân’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makâma ulaştırır” (İsrâ 79).

 

“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar îman eder. Onların yanları (gece-namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler” (Secde 15-16).

 

“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyâma durarak gönülden itaat (ibâdet) eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir?. De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

 

Biz namazlarımızın ayrıntılarını Peygamberimizden öğrendik. Fakat niçin teheccüd namazının ayrıntısını da ondan öğrenmiyoruz?. 5 vakit namazı Peygamberimiz’e bakarak öğrendik ve kılıyoruz. Onun kıldığı 6. vakit olan teheccüd namazını niye “o kıldığı için” kılmıyoruz?. “Sana âit” denince ne anlamalıyız ki?. Sâdece 1.400 yıl önce yaşayan Hz. Muhammed’e midir bu hitâp ve emir?. Bu hitâp ve emir sâdece Peygamberimiz’e ise, şimdi ne oldu?, âyet ve âyetler nesh mi oldu yâni?. Tabî ki de hayır. Âyet şimdi de bize hitâp ve emrediyor ve “teheccüd için kalk ve namaz kıl, Kur’ân oku” diyor. Aksi-hâlde tüm Kur’ân Peygamberimiz’e indirildiğine göre “Kur’ân’ın hiç-bir âyeti bize hitâp etmiyor” anlamı ortaya çıkar. Hayır!; Kur’ân’ın diğer tüm âyetleri gibi teheccüd namazı ile ilgili âyetleri de bize hitâp ediyor ve teheccüdü emrediyor. Görüldüğü gibi teheccüdü emreden âyet bir tâne değil. Beş tâne âyet var teheccüdden bahseden. Dolayısı ile “sana âit” denilirken, ben bu sözü kendi üstüme alırım. Çünkü Kur’ân sâdece târihsel olan bir metin değildir. Lafzı târihsel olsa da hitâbı ve emri tüm zamanlar içindir ve Kur’ân 1.400 yıl önce “sana” derken Peygamberimizi kastettiği gibi, şu-anda “sana” diyerek “beni” kastediyor ve “bana” sesleniyor. Tabi bu hitâp herkese olduğu için tüm ümmetin kastedilmesidir. “Bu namazı kendine âit kıl” diyor. “Teheccüdü kendi özel ilmî ve kalbî gelişimin için yap” anlamında yâni. Evet; teheccüd namazı farz bir namazdır ve sâdece Peygamberimize değil, tüm ümmete ve tüm zamanlar için farzdır. Müzzemmil Sûresi’nde teheccüd namazını kısaltmanın kolaylığı, “hastalar, rızık peşinde koşanlar ve Allah yolunda savaşanlar” nedeniyledir. Yoksa keyfî bir şey değildir. Teheccüd namazı farzdır ve farz olduğu için cemaatle de kılınabilir. Zâten ilk-başta Peygamberimiz ve sahabe cemaatle kılıyorlardı.

Farz olan “vâcib” ile yumuşatıldığı için insanlar farz olanı yapmaktan uzaklaştıkları gibi, günah da “mekruh” ile yumuşatıldığı için insanlar günah olanı yapmaktan imtinâ etmiyorlar. Bu da müslümanların gevşemesine ve takvâdan uzaklaşmasına neden oluyor.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

14 Haziran 2024 Cuma

Lâiklerin Greko-Romen Hayranlığı ve Anadolu’yu Küçük Görmeleri Üzerine

 

“Ey îman edenler, âdil şâhidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kîniniz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır” (Mâide 8).

 

Modernizm, bir “greko-romen hayranlığı” ve greko-romen zihniyetin güncellenmesidir. Modernizm, “greko-romen uygarlığın modernize edilmesi”nden başkası değildir. Türkiye de cumhûriyetle birlikte greko-romen zihniyeti benimsemiş bu uygarlığa girmiştir. Böylece Türkiye İslâm medeniyetinden çıkarak bir “yunan uygarlığı” hâline gelmiştir ve -sözde- muâsır devletler seviyesine yükselmeye başlamıştır.

 

Batı uygarlığının kökeni greko-romendir, yâni Yunan ve Roma’ya dayandırır. Fakat Yunan ve Roma da uygarlığını Mısır, Fenike, Akdeniz ve Mezopotamya’dan almıştır. Bu uygarlık Yunan ve Roma’da yorumlanarak değiştirilmiştir. Zâten modern batı uygarlığı da greko-romen uygarlığın yeniden yorumlanmasının bir sonucudur. O-hâlde modern uygarlık, Mısır, Fenike, Mezopotamya ve Akdeniz uygarlığının “yorumunun yorumu”dur. Modernite orijinâl değil, “suyunun suyu” bir uygarlıktır.

 

Greko-Romen uygarlık ve onun uzantısı modernizmin en temel özelliği, Allah’a ve dîne inanmaktan ve ona göre düşüp davranmaktan vazgeçip, dört elemente göre inanma ve düşünüp davranma uygarlığıdır.

 

Greko-Romen uygarlığı bir kölelik düzenidir. Yunan ve Roma yâni greko-romen uygarlığın ekonomisi köleciliğe dayanıyordu. Bu sistem yıkılınca uygarlık çöktü. Modern greko-romen uygarlık olan batı uygarlığı da modern anlamda köleciliğe ve sömürüye dayanmaktadır. Bu sömürü ve kölecilik çökünce o da çökecektir.

 

Greko-Romen uygarlıkta sâdece seçkinler ve küçük bir mutlu azınlık uygardır, diğerleri ise köledir, köylüdür, “dağdaki çoban”dır. Yunanlılar ve Romalılar, Greko-Romen uygarlığının köklü geleneklerinden nasiplenmemiş olanları ve kendileri gibi “barbar” sözcüğüyle tanımlanıyorlardı. Bu tutum şu-anda da geçerlidir. Modernizm bir greko-romen uygarlıktır. Bu uygarlığa ayak uydur(a)mayanlar barbar, yobaz, ilkel, gerici ve terörist olarak kabûl ediliyor. Greko-Romen zihniyeti benimsemiş ve bu uygarlığa entegre olmuş olan ülkeler-devletler de aynı düşünceye sâhiptir. Modern bir kölelik geçerlidir bu ülke ve devletlerde.

 

Modernizm tüm Dünyâ’ya yayılmış ve her yeri kuşatmış olduğu için şu-an Dünyâ’da, Greko-Romen hâkimiyeti vardır. Fakat greko-romen siyâsî hâkimiyetinden daha kötüsü, greko-romen zihniyettir. Bu zihniyet, greko-romen uygarlığa kapılanan tüm toplumlarda câridir ve Türkiye de buna dâhildir. Bakmayın siz Türklüğün falan övülüp durduğuna, “cumhûriyeti biz kurduk” diyenler dîni-İslâm’ı sevmedikleri gibi Türklüğü de sevmezler, çünkü kendilerini tüm varlıklarıyla batı’lı ve modern olarak görürler. Çünkü bir greko-romen hayranlığı vardır. Bir keresinde bir arkadaşım başka bir arkadaşıma “sen Türklere benzemiyorsun, batı’lı tipi var sende” deyince, batı’lılara benzetilen kişi gülümseyip sevinerek “benzemiyorum değil mi” demişti ve bundan memnun olmuştu. Bunların “bir Türk Dünyâ’ya bedeldir”, Türk’ün Türkten başka dostu yoktur”, Türkün şanlı geçmişi, kutsal târihi, kanı, eti kemiği, vs. diyerek Türklüğü övüp durduklarına, bunlar öteden bêri müslümanları, doğu’luları, Arapları ve Türkleri sevmezler ve onları “câhil köylüler” ve “dağdaki çobanlar” olarak görürler.   

 

Greko-Romen hayrânı lâik kesim, kendilerini ülkenin ve devletin sâhibi olarak görür, Anadolu insanını ve köylüsünü ise adam yerine bile koymaz. Bunlardan biri olan greko-romen hayrânı İsmet İnönü subaylarına-askerlerine; “millet sizin düşmanınızdır” derken bahsettiği millet, Anadolu köylüsü ve dağdaki çobanlardır. Yine “benim oyum dağdaki çobanın oyuyla bir olmaz, çünkü ben vergi veriyorum” diyen câhil de aslında Türk’e, İslâm’a, doğu’luya olan düşmanlığını gösteriyordu ve nefretini kusuyordu.

 

Peki “dağdaki çoban” neden “kentteki manken”den yada bir iş-adamından daha düşük statüde görülüyor?. Statüyü kim belirliyor?. Allah kimi üstün görüyor ve gösteriyorsa üstün olan odur. Allah’ın insanların en üstünü oldukları için peygamber olarak seçtiği ve vahyettiği insanlar hep çobanlık yapmış olana insanlardır. Çobanlık yapmayan bir peygamber yoktur ve insanlar içinde Allah’a göre en üstün insanlar peygamberlerdir. Şerefin göstergesi beşerî makam ve mevkîler değildir. Bir ülkenin en başındaki kişi şerefsiz olabilirken, dağdaki çoban üstün bir şerefe sâhip olabilir. Belki de bu yüzden vahiy “dağda” ve gelmiştir, “dağdaki” bir insana gelmiştir.

 

Greko-romen hayrânı lâik-seküler zihniyet, aslında Anadolu’yu sevmediği için (çünkü Paris’e, Londra’ya, Atina’ya hayrandır) Anadolu’ya uğramazlar bile. Gitmeleri gerekirken küçük gördükleri için gitmedikleri Anadolu’ya ancak türkü yakarlar ve “sen ne güzel bulursun, gezsen Anadolu’yu” türküsü söylerler. “Anadolu’yu yalnız bıraktınız, buraların ne hâlde olduğundan ve burada neler olduğundan haberiniz yok” eleştirileri için de yakılan türküler yakılmıştır ki bunların en meşhuru; “orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” türküsüdür. Oysa bırakın gitmeyi, Anadolu insanını görmek bile istemiyorlar. Çünkü Anadolu insanı ve köylüsü doğayı, toprağı, suyu ve dolayısıyla Allah’ı, dîni ve İslâm’ı hatırlatıyor. Fakat greko-romen hayrânı lâik zihniyet dinlerin ve inançların denizin dibini boylamasını istedikleri ve zâten bunun için çalıştıklarından dolayı bu hatırlatmaya katlanamadıkları için Anadolu’ya adımlarını bile atmıyorlar ki bu hâlen geçerli bir durumdur.

 

Peki bu münâfıklar Anadolu insanını ve köylüsünü ne olarak görüyorlar. Anadolu’yu ve oranın insanlarını, yedikleri etlerin, içtikleri sütlerin, fabrikalarında çalıştırdıkları işçilerin yetiştiği köleler ve çobanlar yurdu olarak görüyorlar. Bunu ise “köylü milletin efendisidir” sözüyle örtmeye çalışıyorlar. Hâlbuki kentteki lâikler yeme, içme, giyme, gezme vs. bakımından köylünün ve Anadolu insanının efendiliğini yatığını insanların gözüne-gözüne sokmaktadırlar.

 

Türkiye’de iyi bir yaşama ulaşmanın tüm zamanlardaki yolu, greko-romen hayrânı bir lâik olmaktan geçer. Tabi bunun “gereklerini” harfiyyen yerine getirmeniz şartıyla. En azından o zihniyeti üstün göreceksiniz ve karşı çıkmayacaksınız ve laf etmeyeceksiniz ki önünüz açılsın ve size imkânlar sunulsun. Peki bu nasıl oluyor yâni greko-romen hayrânı lâik kesime bu alan nasıl açılıyor?. Dominonun taşının bir kere onların lehine devrilmesi yetiyor aslında. Cumhûriyet kurulduğunda vatanın en verimli toprakları ve coğrâfî olarak en uygun yerleri greko-romen hayrânı lâik zihniyeti benimseyenlere verilmiştir. Artık geriye o verimliliği kullanmak kalmıştır ki böylece Anadolu’ya göre bir fark oluşmuş ve bu fark zamanla açılmış gitmiştir.

 

Sistemi benimseyip destekleyenler, sistemi benimsedikleri ve destekledikleri oranda desteklenmişlerdir. Böylece bir “çark” oluşmuş ve dedeye verilen destek toruna da yansımıştır ve yansımaktadır. Baktığınızda, Türkiye’de dağlarından bal, ovalarından yağ akan yerler yâni Manisa, İzmir, Aydın, Muğla, Antalya vs. gibi yerlerde yaşayanların greko-romen zihniyeti ve lâikliği bayraklaştırdığı görülür ki bunun nedeni işte budur. Böylece buralarda yaşayan kesim, Anadolu insanına ve köylüsüne göre daha zengin ve refah içinde olmuştur. Bu refah çocuklarına ve torunlarına da yansıyınca, okuma ve kaymaklı işlere ve yerlere sâhip olmak da yine bunlara kalmaktadır. Böylece Türkiye’de zengin yada en azından orta-direk olan refah içindeki greko-romen hayrânı lâik kesimin hep deniz kenarında ve ülkenin batısında bulunmasının ve yaşamasının nedeni budur. Ticâreti, sanâyiyi, köşe-başlarını tutanlar genelde bu kesim olmuştur. Üstelik bunlar Anadolu insanını ve köylüsüne de tepeden bakarak onları ya dağdaki çobanlar, yada fabrikalarında işçiler olarak görmektedirler.

 

Bu durum sağ-muhâfazakâr partilerin iktidâra gelmesiyle ile biraz değişmiş ve eksen Anadolu’ya doğru kaymıştır ama bu sefer de muhafazakâr-lâik kibir ortaya çıkmıştır. Demek ki bir-şekilde parayı bulunca bir kibir oluşuyor ve o kibir, dedeleri vatan için şehit olmuş olan köylü insanı küçük görmeye başlıyor. Bu durum Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde bile vardı. Devleti kuranlar ve kurtaranlar bir zaman sonra küçük görülüp düşman olunmuştu ve merkezden uzaklaştırılarak onlar için imkânlar doğal olarak kısıtlanmıştı. 

 

Açıkçası Anadolu, başlıca Kınık ve Kayıların yurdudur. Diğerleri yâni Peçenek, Uz, Kuman, Avar Türkleri sonradan buralara gelmişlerdir. Bizanslıların sınır bekçileri olan “Karamanlı” hristiyan Türkler has Anadolu’lu değildirler. Lâkin dağdan gelip bağları ele geçirmişlerdir. Karaman-Osmanlı mücâdelesinin arkasında bile bu vardır.

 

Tabi biz burada sâdece bir tespit yapıyoruz ve insanları yada toplumları birbirine düşman etmek gibi bir niyetimiz yoktur. Ben de zâten ülkenin batı-yakasında İzmir’de yaşayan biriyim. Mülk Allah’ındır ve Allah’ın yarattığı herkes eşit ve benzer şekilde nîmetlerden faydalanmalıdır. Fakat realite de ortadadır ve greko-romen zihniyete hayrân olan lâik kesime pozitif ayrıcalıklar yapılmıştır ve yapılmaktadır da. Yoksa mesele Anadolu insanının câhil ve aptal olması değildir. Fakat fırsatlar ve imkânlar eşit dağıtılmadığı için ülkenin ortası ve doğusu mahrûm kalırken, batı’sı parsayı toplamaktadır. Sorun ülkenin batı’sında yada doğu’sunda yaşamak değil, hangi zihniyete sâhip olmakla alâkalıdır. Eğer İslâm, doğu ve Anadolu zihniyetine sâhipseniz ve hele greko-romen lâik batı zihniyetine düşmanlığınız varsa yada bu konuda eleştirelseniz, yollarınız tıkanıyor, imkânlarınız kısılıyor ve alanız daraltılıyor. Farkında olun yada olmayın, insanlar arasında gayri-resmî olarak, bir-şekilde, en azından köşe-başlarını tutmuş onlalar tarafından bir seçim yapılıyor ve devletin resmî zihniyetini benimsemiş ve desteklemiş olanlar ayrılarak onlara çok daha fazla imkânlar açılıyor. Zâten bilinçli olanlar bu zihniyete hiç yanaşmadıkları için refahtan uzak olmayı ve mahrûmiyeti göze almak zorunda kalıyorlar.    

 

Cumhûriyeti kendilerinin kurduğunu söyleyen, bakıldığında genelde sabetaycı yada mason oldukları söylenen greko-romen hayrânı lâik kesim batı’ya ve batı zihniyetine meftûn, râm ve hayrândır ve de Anadolu’yu, Anadolu insanını ve köylüsünü, (refah ve kibir içinde olduğu için) küçük ve ezik görmektedir. Bu nedenle de vatanın gerçek kahramanları ve kurtarıcıları olan Anadolu’nun vefâkâr ve cefâkâr insanını ya “dağdaki çoban”, ya “fabrikada işçi”, yada evde çocuk bakıcısı ve temizlikçi olarak kabûl edebilmektedir. Bu modern bir efendi-köle ilişkisidir.   

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

Devamını Oku »

İslâmî Zihniyet, Seküler Zihniyet

 

“Onlara âyetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: Bundan başka bir Kur’ân getir veyâ onu değiştir. De ki: Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyân edersem, gerçekten ben, büyük günün azâbından korkarım” (Yûnus 15).

 

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170).

 

Bunlar İslâmî zihniyeti ve seküler zihniyeti gösteren ve tanıtan iki âyettir. Tüm zamanlarda mü’minler birinci âyeti dillendirirken, kâfir ve müşrikler ise ikinci âyete sarılmışlardır. Bu günümüzde de böyledir. 

 

Zihniyet: “Bir toplumdaki yada topluluktaki bireylerde, görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle oluşan düşünme yolu, düşünüş biçimi”.

 

Seküler: “Din’den bağımsız olan, işe dîni karıştırmayan, din-dışı, dîne göre olmayan, dîne değil, Dünyâ’ya âit olan, dünyevî olan” anlamlarındadır.

 

İnsanlık-târihi, zihniyetlerin savaşımının ve mücâdelesinin târihidir. İki çeşit zihniyet vardır ve bir üçüncüsü yoktur. Çünkü hak ve bâtıldan başka üçüncü bir şık yoktur. Zihniyet ya hak zihniyettir ve peygamberler ve mü’minler temsil eder, yada seküler-bâtıl zihniyettir ki insanların çoğunluğu olan câhil, kâfir ve müşrik kesim temsil eder.  

 

İslâmî zihniyet hem dünyevî olanı bilir ve tanır, hem de mânevî-ilâhî olanı bilir ve tanır ve de ilâhî olana aykırı olmadığı müddetçe kabûl eder. Seküler zihniyet ise ilâhî olanı hem bilmez ve tanımaz hem de kabûl etmez ve sâdece beşerî ve dünyevî olana sarılır. Bu nedenle Kur’ân’dan, Sünnet’ten, bilimden, akla ve mantığa uygun istediğiniz delîli getirin, sekülere zihniyete sâhip olan insanların çoğu yine de mevcut zihniyetlerine, alışık oldukları şeylere, hayâllerine, arzularına ve çıkarlarına göre düşünmeye devâm ederler ve buna göre hareket ederler.

 

İslâmî zihniyet Allah, âhiret, gayb, vahiy-Kur’ân, peygamber-Sünnet, din-İslâm merkezliyken; seküler zihniyet, insan, akıl, mantık, doğa, eşyâ, madde, beşer ve Dünyâ merkezlidir. İslâmî zihniyet sınır koyar ve denetler, seküler zihniyet sınırları kaldırır ve alabildiğine serbest bırakır. Laissez Faire, “bırakınız yapsınlar” sözü, seküler zihniyetin, Dünyâ’yı ve insanları uçurumun kenarına kadar getirdiği mottosudur.

 

İslâmî zihniyet rûha, kâlbe, merhâmete, vicdâna, adâlete, eşitliğe, hakka,, hakîkate ve ahlâka yönelikken, seküler zihniyet bunları çok da önemsemez ve şeytan, nefs ve tâğutların kontrôlünde, zevk, haz, neşe, konfor ve eğlencesini arttırmanın derdindedir. Bir insanın düşüncesini, zihniyetini ve inanışını; arzuları, istekleri ve hevesleri belli eder. Bu bağlamda insanların çoğu seküler zihniyete sâhiptir ve dînî inancı ya zayıftır yada hiç yoktur.

 

Allah’sız seküler zihniyet, hakkıyla bir târif yapamadığı için insanın târifini târih boyunca şu şekilde yapmıştır: “İki ayak üzerine kalkan hayvan”; “âlet yapan-kullanan hayvan”; “düşünen hayvan”; “konuşan hayvan”; vs. Modern zamanlarda ise dile getirmeseler de zımnen şunu söylüyorlar: “İnsan, çalışan hayvandır”.

 

Batı’lı ve bâtıl zihniyete sâhip olanlar, ahlâken dibe vurmuşlardır ve bunalıma düşmüşlerdir. Bu bunalımdan kurtulmak için de maddî gelişmeyi “tampon” olarak kullanmaktadırlar. Fakat içten çürüme fazlalaştıkça dışarısı da çürümeye başlayacak ve sistem günü geldiğinde -sünnetullah gereği- bir fiskeyle yıkılıvereceklerdir. Çünkü batı ve bâtıl, Hz. Îsâ’nın diliyle söylersek; “badanalanmış kabirler” gibidir. Seküler olunca mecbûren böyle olunmaktadır.

 

Kur’ân’ın bir zihniyeti vardır. Kişi, hayâtında o zihniyet ile düşünüp, edip-eyleyen biri değilse Kur’ân’ı idrâk edemez ve “mushaf incelemeleri”nden öte bir-şey yapmış olmaz. Bu ise onu harekete geçiremez de meydan seküler zihniyete kalır.

 

Kur’ân kesin bir bilgiye dayanmayan, kişisel tahmin ve ön-görüleri aşmayan, olayların hikmet ve inceliğine bakmadan sâdece sonuçları ile ilgilenen bir zihniyeti “câhiliye zihniyeti” olarak, bu zihniyetin yanlış düşüncelerini ise “câhiliye zannı” olarak isimlendirir.

 

Atatürk’ün ürettiği lâik CHP zihniyeti ile, AKP’nin ürettiği seküler-muhâfazakâr AKP zihniyeti arasında, “lîderleri-kişileri ilahlaştırmak” anlamında bir fark yoktur.

 

Demokrasilerde en üstün güç “demokrasi” değildir. Demokrasilerde en üstün güç, “demokrasiyi ikâme edenler ve onu koruyan zihniyet”tir.

 

İnsanların gerçek düşünceleri ve zihniyetleri, “söylediklerinden” ziyâde “söylemediklerinde” saklıdır. Söylemedikleri, söylediklerinden belli olur.

 

İnsanın sorduğu sorular, onun zihniyetini de belli eder.

 

Modern eğitim, “kapitâlist bir proje”dir. Zîrâ kapitâlist bir zihniyet üretir.

 

Dünyâ’nın kaynaklarını dibine kadar tüketmek isteyen seküler zihniyet, doğal olarak evlenmek ve çocuk yapmaktan korkuyor ve kaçınıyor. Çünkü çoluk-çocuğuyla bile olsa Dünyâ’nın sınırlı kaynaklarını paylaşmak istemiyor.

 

İslâm’ı bilmeyenler, müslümanların yoğun bir zâhitlikle uğraşmaktan başka bir şey yapmamaları gerektiğini düşünürler. Bu zannın arkasında, zâhitlikle kendini açığa çıkaran tasavvuf zihniyeti ve modeli vardır.

 

Modernizm nerede ve ne zaman olursa-olsun hep aynı sonuçları üretir. Çünkü Allahsızdır ve Allahsızlık târih boyunca hep aynı düşünceleri ve sonuçları üretmiştir. Zîrâ küfür tek bir millet ve tek bir zihniyettir.

 

Müslümanların ve doğu’nun batı karşısında -görece- geri kalmasının nedenlerinden biri de, müslümanların ve doğu’nun, batı ile ahlâk-dışı bir yarışa girmek istemeyişi idi. Çünkü İslâm’da ve doğu’da, ahlâk-dışı bir kulvarda yarışmak zihniyeti yoktur.

 

Tasavvur, düşünce ve söyleminizin doğru olup-olmadığının sağlaması ve testi, ancak amel-eylem ve davranışlarla yapılabilir. Son 3-5 yıl içindeki düşünceniz ve inanışınız sizi -İslâmî anlamda- doğruya mı yoksa yanlışa mı götürdü? ona bakmak gerekir. Yâni son 3-5 yıl içindeki düşünceniz ve zihniyetiniz size artı bir katkı mı yoksa eksi bir katkı mı yaptı ona bakmak gerekir. Arttınız mı eksildiniz mi? ona bakın ve ona göre tasavvur, düşünce ve söyleminizin doğru yada yanlış olduğunu anlayın. Sonuçta da İslâmî bir zihniyete mi yoksa seküler bir zihniyete mi sâhip olduğunuzu görmüş olursunuz.

 

Modern-seküler ortamda, kâfir, müşrik, zâlim, fâizci zihniyet her zaman kazanır. Tâ ki; devrimci bir lîder, adanmış bir toplum-nesil ve İslâmî bir devrim olana kadar. Çünkü İslâmî bir devrim olmadan hakîki bir değişim ve dönüşüm de olmaz, hakîki bir iyilik de ortaya çıkmaz. İslâmî bir devrimi yapacak olanlar elbette İslâmî bir zihniyete sâhip olanlar olacaktır ki bu zihniyet elbette Kur’ân ve Sünnet ile ikâme edilecektir.

 

Günümüz, seküler zihniyetin tüm Dünyâ’yı kuşattığı ve baskı Altına aldığı bir zamandır. Bu durum ancak İslâmî zihniyete sâhip olan mü’minlerle değişebilir ve böylece hak ve hakîkat-merkezli İslâmî zihniyet hayâta hâkim olabilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu nedenle Allah şöyle der:

 

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

İşte böyle bir toplum olduğunda ancak, Allah’ın sözü ve dîni hayâta hâkim olabilir ve insanlar nesne durumundan özne durumuna yükselebilirler. Yine ancak böyle olunca hak ve hakîkat tüm Dünyâ’yı kuşatıp sarabilir ve böylece zulümler ve mazlûmiyetler bitip Dünyâ cennetin bir şûbesi (dârüsselâm) olabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »