15 Ağustos 2016 Pazartesi

Genişleme Merkezi Yanılgısı


“Uzaktaki yıldızlara, galaksilere, kuasarlara ve süper-kümelere bakarken aslında onların yâni evrenin geçmişine bakıyoruz, en son göreceğimiz yer Big-Bang’in ilk ânıdır” diyorlar ve bu düşünceyi Big-Bang’e delil olarak sunuyorlar. Genişlemenin bir merkezi mi var ki?. Evrenin neresinde olursak-olalım hep geçmiş görünür. Hâlbuki bizim “geçmiş”ini gördüğümüz yıldızların/galaksilerin bulunduğu yerden kendi durduğumuz yere yâni Samanyolu Galaksisi’ne baksak, burayı “gelecek” olarak görmeyiz. Yine “geçmiş” olarak görürüz yada zannederiz. Kâinâtın hiç-bir yerinde toplu olarak çok yaşlı ve çok genç galaksiler yoktur. Bu sebeple Meselâ 10 milyar ışık-yılı uzaklıkta gördüğümüz yer oranın 10 milyar yıl önceki hâli değildir, çünkü oraya göre biz de 10 milyar ışık-yılı uzaktayız ve geçmişteyiz. Orası sâdece, bize 10 milyar ışık-yılı uzaklıkta bir yerdir. Bu işin sonu yoktur, çünkü bu sâdece bir yanılsamadır. Bu yüzden kâinâtın hiç-bir yerinden kâinâtın en “geçmiş”i görülmez. Her yer “geçmiş”tir yada her yer “gelecek” tir. Biz en iyisi her yer “şu-andır” diyelim. Allah yaratmanın her türünü bilir ve istediği gibi yaratır.

Müneccimler yıldızlardan bilgi alırlar ve hayatlarını buna göre düzenlerler. Modern müneccimler olan gök-bilimciler de yıldızlara/gök-adalara bakarak bilgiler alırlar ve bu bilgileri kesin bilgiler olarak halka sunarlar. Yıldız/gök-bilimciler yâni modern müneccimler, sürekli gökten/yıldızlardan bilgiler aldıklarını söylerler ama bu bilgiler kesin bilgiler olamaz, çünkü kesin bilgi onlara kapalıdır. Kapalı olmasının nedeni, sürekli bir döngünün olması, hâlden-hâle geçişin olmasıdır. Kesin bir yerde durmadıkları ve kesin hızlarda olmadıkları için kesin bilgi de alamazlar. Hâlbuki vahiy kesin bilgi kaynağıdır.

Bilim-adamları yâni çağdaş Firavun’ların çağdaş büyücüleri, sahte bilimleriyle/yılanlarıyla halkı efsunluyor/büyülüyor ve bu şekilde kandırıyorlar.

Kemâle doğru bir gidiş yok, kemâl içinde bir gidiş vardır. Kâinâtın kendisinin bir hedefi yoktur. Hedef, şuurlu olan insana hastır. Evren sürekli döner ve bu döngülerde değişimler olur. Fakat bu değişimler niteliksel değil, niceliksel değişimlerdir. Maddî anlamda değil, mânevi anlamda niteliksel değişimler olur. Kâinât, tamlığın kendi içindeki devinimi olarak sürekli inkişâf eder. Bu oluşması gereken bir gâyenin tâkibi değil, tamlığın kendi içindeki açılımıdır.

Zorunlu olan şey Herbert Spencer’in dediği gibi “ilerleme” değil, “döngü”dür. Zorunlu bir döngü vardır ve bu zorunlu döngü aslında nîmettir. Evrim yok, tekâmül yok, aşama yoktur. Bunlar sâdece yanılsamalardır. Sâdece döngü vardır. Döngüye bağlı olan değişimler vardır. Bu yüzden de evrende yeni hiç-bir şey yoktur. İyiye doğru bir gidiş ve ilerleme de yoktur. Termodinamiğin ikinci yasasına göre tüm kâinâtta zâten böyle bir süreç vardır. Kâinât eksiksiz bir şekilde yaratılmış ve yaşlanmaya/ölüme/bozulmaya doğru gidiyor. İnsan da böyle; zamanla yaşlanmaya/bozulmaya doğru gidiyor. Sosyolojik alanda da böyledir. Sâdece bir döngü vardır. Bu döngü spiral bir döngü değil, simetrik bir döngüdür. Simetrik ama aynı yerden geçen çizgilerle olmaz bu. Mutlak anlamda aynı yerden geçen çizgilerle tekrâr eden bir döngü değildir. Mutlak anlamda aynı dönüş değildir.

Anlamsız bir döngü de değildir bu. Her turda yeni anlamlar açığa çıkar. Maddî olarak simetrik tekrarlar vardır. Fakat her döngüde mânevi farklılıklar açığa çıkar.

İlerleme, sandığımız gibi yükselme, gelişme değildir. İlerleme; “çemberin etrâfında ilerleme”dir. Özel anlamda ilerleme, modern bir düşüncedir, yanlış bir düşüncedir. Yanılsamadır.

Fizik-yasaları evrensel değildir. Evrenin her yerinde aynı şekilde işlemez. Bunun anlaşılması için olasılık hesaplarına ve evrendeki hassas ayarların gözlemlerine de gerek yoktur.

Kâinâtta her şey döngüseldir. Döngüsel olmak zorundadır. Zaman, maddenin hareketinin bir sonucu olduğundan ve madde sürekli bir döngü hâlinde olduğundan dolayı zaman bile bir döngüdür. Döngüsel bir durumdur. Bu yüzden kâinâtta bir yere doğru gitme yoktur. Belli zamanlarda tekrarlanan döngülerin sonucundaki anlama ulaşmaktır amaç. Bilim ise sürekli olarak bir yere gidildiğinden bahsederek olmayan bir hedefe kilitlenmiştir.

İlerleme diye bir şey yok. Nereye ilerlenecek? Evet; sâdece “döngü” var. Bu döngünün bir sonucu olarak da: “keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner”.

Bir “zen” ustası. “Hayat bir çizgi değil, birbiri ardınca gelen “şimdi”lerden ibârettir” der.

Evet; evrenin bir genişleme merkezi yoktur ve evren zâten genişlemez de. Mikrodan makroya evrensel bir döngü vardır ve yıldız ve galaksiler bulundukları açılara göre bize uzaklaşıp yakınlaşabilirler. Uzaklaştıklarında onlara bakarak evrenin genişlediğini zannederiz ve her-şeyin her-şeye göre genişlediğini düşünürüz.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016





Devamını Oku »

Kitap, Mîzan, Demir


“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adâleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizânı indirdik. Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sâhibidir, üstün olandır” (Hadîd 25).

“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır” (Bakara 2).

Kitap, mîzan ve demir. İslâm’ın Dünyâ’ya hâkim olması ve müslümanların ve mazlumların zulümden kurtulup mutlu-huzurlu olması için gerek üç etken.

Değişim ve dönüşüm tasavvurlarda, zihinlerde ve kâlplerde başlamalıdır. Tasavvuru, zihinleri ve kâlpleri hak-merkezli ve kesin doğru olarak değiştirebilecek kaynak ise, Kur’ân-ı Kerim’dir. Kişinin ilk önce sıkı bir Kur’ân ve Kur’ân-merkezli okuma-düşünme-bilgilenme-bilinçlenme sürecine girmesi gerekir. Öyle bir duruma gelinmeli ki kişinin her düşüncesi Kur’ân’dan kaynaklanmalı, her sözü ve eylemi Kur’ân’a uygun olmalıdır.

Kur’ân kişide bir şuur-bilinç oluşturmalı. Nefsini Kur’ân ile kontrôl altında tutmalı, net ve takvâlı bir mü’min olmalı ve kişi bu yolda ilerledikçe bir mîzâna-ölçüye sâhip olmalıdır. Vahiy-merkezli ilâhi bir ölçüye sâhip olmalıdır. Artık bu ölçüye göre konuşmalı ve hareket etmelidir. Bu kişi, “ölçülü müslüman” olmasından dolayı, herkes tarafından güvenilen, saygı duyulan, inanılıp güvenilen bir duruma gelmelidir.

Kur’ân kişiyi sâdece “entelektüel” yapmayı değil, ölçülü-mîzan-sâhibi bir insan yapmayı hedefler. Zîrâ bu hasletlerle donanan müslüman her konuda ölçülü davranır. Bu tarz davranışlara sâhip olan insanlar çoğaldıkça bir toplum oluşur ve bu toplum Allah’ın rızâsını kazanınca ve imtihanlara katlanınca yâni Allah o toplumdan râzı olunca, artık Allah o kişilere “yardım”ını ulaştırır. Zâten ancak böyle toplumlar Dünyâ’da İslâm-merkezli, hak-hakîkat-adalet merkezli uyanışlar ve dönüşümler başlatabilir ve bir devlet-medeniyet kurabilirler. Sâdece bu tarz toplumlar Dünyâ’yı cennetin bir şûbesi kılarak huzur-diyârı yaparlar ve böylece doğal zorluklardan başka bir zulüm kalmaz Dünyâ’da.

Tabi böyle bir Dünyâ kurabilmek için üçüncü bir şart daha vardır: Demir. Demiri kullanmadan sünnetullah gereği bir sonuca ulaşılamaz. Demir sâdece kılıç-silah için değil, her konuda kullanılmalıdır. Teknoloji, ulaşım, iş, araç-gereç vs. Fakat Kur’ân’ın bahsettiği demir, ağırlıklı olarak “kılıç” yâni “silah”tır. Maalesef insan, genelde demirin gücünü ve ağırlığını üzerinde hissetmediğinde zulme bir son vermez ve düşüncesini inanışı sorgulayıp değiştirmez. Demir bu değişime ve sorgulamaya zorlar kişiyi. İşte bu nedenle kitap ve ölçülülük yâni mîzan-sâhibi olunca, demir de ölçülü olarak kullanılacak ve bir zulüm aracına dönüşmeyecektir. Demir, adâlet için kullanılacaktır.  

Allah iç-âlemlerin İslâm’a uygun olarak inşâ edilmesini ister ama dış-âlem de yine yapısına uygun olarak inşâ edilmelidir. İç-âlemi inşâ eden şey Kur’ân iken, dış-âlemi inşâ edecek olan şey demirdir. Kur’ân iç-âlem için araçken, demir de dış-âlem için araçtır. Allah Kur’ân’da dış-âlemi inşâ için kitap ve mizandan başka, demir-merkezli hazırlıklar yapılmasını da ister:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız” (Enfâl 60).

Âyette bahsedilen atlar savaş atlarıdır ve âyetin söylediği, “silahlar” anlamına gelir. Bu silahlar savaş için yada caydırıcı güç olarak bulunmalıdır. Demir, caydırıcı bir güçtür. İslâm-dîni boşluk-dîni değildir ve bir çelişki ve boşluk yoktur İslâm’da ve Kur’ân’da. Gerçekçidir çünkü İslâm ve Kur’ân. Nerede neyin kullanılması gerektiğini açıkça söyler.

“Peygamberimiz peygamberlik süresi boyunca 67 seriyye-gazâ-savaş tertiplemiş yada yapmıştır”. Peygamberimiz aynı-zamanda “savaşçı” bir peygamberdir. Bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç/demir vardır ki “mîzan/düzen” ancak ikisinin birlikteliğinde sağlanabilir. Peygamberimizin ismi ile anılan sûre olan Muhammed Sûresi savaş sûresidir, zâten bir adı da “kıtâl sûresi”dir bu sûrenin. İslâm’da kaynak, kitap ve sünnettir. Kitap bilincin kaynağı iken, sünnet de eylemin kaynağıdır. Kitap, Allah’ı; kılıç-demir ise Peygamberi yâni eylemi temsil eder. Biri bilinç-şuur (kitap), diğeri de eylem (sünnet) olarak. Uygulama bâzen söz ile, iyilik ile olabileceği gibi, bâzen de demir ile olabilir. Sünnet bunun delîlidir.

Âyette de söylendiği gibi; Allah Kur’ân’da sâdece mîzânı değil, demiri de indirdiğini söyleyerek sâdece yumuşaklığı değil, yerine ve zarûrete göre (ki bu, nerede olursa-olsun zulmü ber-tarâf etmek demektir) demiri kullanarak sertliğe de baş-vurulabileceğini söyler.

İslâm’da savaş-süreci şu şekilde işler: Savaşmamak; savaş açanlara karşı savaşmak; engelleri, zulümleri ortadan kaldırmak için saldırı savaşı (cihad/fetih). Bu süreç için olmazsa-olmaz şart “demir”dir.

Müslümanlar kültürel/sosyâl/siyâsal/askerî alanda sürekli savunma durumunda kaldıkları ve 200 yıldır bu bakış-açısı kâlplerine de işlediği için savaşı da sâdece savunma-savaşı olarak görmeye başladılar. Lâkin, demir ile yapılan zulüm, yine ancak demir ile giderilebilir. Çünkü demiri ancak yine demir köreltir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016















  


Devamını Oku »

Kentsel Dönüşüm



Yüksek bir tepeye çıkıp şöyle kenti (şehri değil) seyrettiğinizde ne görüyorsunuz?. Nasıl bir manzara var?. İç-açıcı bir manzara görebiliyor musunuz?. Seküler-modern-konformist-kapitâlist-liberâl ideolojileri kana-kana içmiş birisi için belki de olağan-üstü bir manzaradır görülen şey. Peki müslümanlar yada İslâm için de böyle midir?. Yâni fıtrata uygun mudur görülen resim?.

Görülen manzara aşağı-yukarı şu şekildedir: Çeşitli yükseklikteki, bir katında 2,3,4,5,6, dâire olan, 4-5-6-7-8-10-15-20-30-40..katlı binâlar ve 50 ile 200 metre-kare büyüklüğündeki dâirlerden (“ev” değil) meydana gelmiş, apartman aralarında, asfalt yollar ve küçük çapta parklar olan, aşırı gürültülü, kalabalık, puslu, soğuk ama ışıltılı, modernizme alıştırılmış kişiler tarafından orada yaşamanın bir ayrıcalık olduğu zannedilen bir mekân. Uzaktan bakınca pek belli olmayan; huzursuzluklar, asık suratlar, bozuk psikolojiler, bunalımlar, hastalıklar, harcanan hayatlar, açlık, sefâlet, suç, ayıp, günah ve türlü çirkeflikler, o mekâna daha yakından bakınca ve içine girince çok net bir şekilde görülebiliyor. 

Bu kentler kimin için iyidir?. Bence can-alıcı soru budur. Çok az olumlu yanları olmasına karşın bir-çok olumsuz yönleri olan bu kentlerden memnun olanların çok büyük çoğunluğu, İslâm/fıtrat-merkezli yaşamayan ve bu düşünce içinde olmayan, veyâ bu konuda bilgisi olmadığından dolayı, ama kentin o bir-kaç özelliğinden dolayı orada bulunmak zorunda kalanlardır.

Hadi gece-kondular ve kaçak ve çarpık yapılar çeşitli projelerle (kentsel dönüşüm gibi) bir nebze olsa da değiştiriliyor. Gerçi yeni yapılar, güzel bir şehir yapısı için değil de rant ve kapitâl-merkezli bir zihniyetle yapıldığından, yeni ve sağlam binâlar olmasına rağmen, sokaklar, uzunluğuna göre belki de 200-250 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde “surlar”la çevrilmiş oldu-oluyor. Evler yüksek katlı oldu sâdece.

Osmanlı-Anadolu evleri ise şöyleydi: Büyük bir avludan girilen büyük âilelerin yaşadığı mekânlardı buralar. 3-5 âilenin ki, bu kişiler kardeşler, anne-babalar-büyük atalardan oluşan büyük âilelerdi. Ortak kullanılan mutfak, banyo ve tuvaletlerden başka, her âilenin ayrı odalarının olduğu, çocuklar büyüdüğünde ayrı odalarının bulunduğu, alt katı banyo-tuvalet-mutfak-depo vs. olarak kullanılan ve büyük avlusu olan evlerdi. Erkekler sabah erkenden işlerine giderken, büyük atalar torunlarla yada kendilerine has işlerle uğraşırlar ve câmiye gidip-gelirlerdi ve zamanlarını bu şekilde geçirirlerdi. Kadınlar ise, bu evlerin arka taraflarındaki meyve ağaçlarının olduğu ve sebzelerin yetiştirildiği bahçelerle ilgilenirlerdi. Yine evlerin bâzılarında tavuk-inek-koyunun bulunduğu ahırlar vardı. Kadınlar bunların günlük bakımlarıyla ilgilenir; yüksekçe duvarlarla çevrilmiş olan ve bir çeşit tesettür-mahremiyet görevi gören bu büyük avlularda kışlık ürünlerini (salça, turşu, bulgur, pekmez, kurutmalık, tarhana vs.) hazırlarlar, ağaçlarına-bahçelerine-hayvanlarına bakarlar, yemeklerini büyük tencerelerde hazırlarlar, komşularıyla çay-kahve içerler, sohbet ederler ve günlerini dolu-dolu yaşarlardı. Bu nedenle kadınlar çarşı-pazar hâricinde sık-sık çıkıp bir yerlere gezmeye gitme isteği duymazlardı. Basit çarşı-pazar işlerini, -zâten çarşı-pazarda çalışan- eşler karşılardı. Bu avlular, onların hayatlarını büyük ölçüde doldururdu ve tüm komşular da bir-birlerini iyi tanır ve her konuda yardımlaşır, dertleşir, paylaşırdı.

Modern kentlerde ise bu tarz şeylerin yaşanması mümkün değildir. Apartmanlar insanları birbirinden koparıyor. Eskiden 3-5 sokak ileride oturanlar bile “komşu” olurken, şimdi aynı kattaki yan dâirede oturanlarla bir komşuluk ve tanışıklık yok. Zâten pek de karşılaşılmıyor. Uzun yıllar aynı katta oturup da birbirlerini tanımayanlar var. Bir keresinde mahallemizdeki yan apartmandan bir cenâze çıkmıştı ve mahallenin eski sâkinleri, kimin öldüğünü anlayamamıştı.   

Allah insanlardan yeryüzünü “îmar” etmelerini ister fakat istenen bu îmar-şekli, mevcut modern mîmârinin yaptığı değildir.

“O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Kemal Sayar:

“Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil, bir fâhişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiç-bir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fâhişe. İnsan ve tabiat arasında bozulan denge aslında insanla Tanrı arasında bozulan âhengin bir yansımasıdır” der.

Kentsel dönüşümün yaptığı başka bir dönüşüm daha var; “insan dönüşümü”. Kentsel dönüşüm sâdece mîmâriyi (gerçi buna mîmâri denemez) değiştirdiği gibi, insanları da değiştiriyor. Bu değişim “fıtrata aykırı olan değişim” şeklindedir. İslâm’a aykırı bir değişimdir. İnsan yaşadığı topluma ve mîmâriye göre düşünür. Yaşadığı mîmârinin oluşturduğu algı-şekli insana sirâyet eder ve insan, kuşatıldığı şekil tarafından etkilenir. Modern insan, modern mîmâri şeklinden başkasını hayâl edemiyor ve bu nedenle de standart bir mîmâri şekli çıkıyor ortaya ve bu nedenle Mîmar Sinan gibi dâhi mîmarlar da yetişmiyor. Yapılan eserler bu nedenle kalıcı olamıyor. Modernizmin mîmâri anlayışı keskin hatlara sâhip olan mîmâri şeklidir. İslâm’da ve Osmanlı’da ise mîmâri yapılar ovâldi ve yumuşak dönüşler olurdu. Keskin hatlar yoktu. Bu, insanlara da sirâyet etmiş ve bu nedenle hiç kimsede vahiy-merkezi olmayan düşünüşler olmazdı. İslâm’da “kesinliği sâdece Allah belirleyebilir düşüncesi” hâkimdir zâten.

Mîmâri, ahlâkı da belirler. Modern kentlerdeki dâirelerde sıcak bir ortam yoktur ve herkes bir kenara çekilir ve kendi hayâtını yaşar. Çekirdek âileye ve bireyciliğe uygun olan modern mîmâri çekirdek-âile yapısını ve bireyselliği ortaya çıkardığından, toplumun genelinde bir bencillik ve umursamazlık vardır. Böyle toplumlarda “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapılamaz. “Sana ne” ve “bana ne” sözleri ayyuka çıkar modern kentlerde. İslâm’da ise bu sözler geçersizdir.

İslâm’a uygun mîmâride ise bir sıcaklık, kucaklaşma, yardımlaşma ve “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” (iyiliği emretme ve kötülüğü def etme) vardır. Mîmâri buna zorlar insanları. İslâm’a uygun olan mîmâri biçimlerinde kişiler “umursamaz” davranamaz. İslâm’i mîmâride yaşandığında kreş, anaokulu, çocuk yuvası, huzur-evi ve psikologlar olmaz. Zîrâ herkes birbirinden hem sorumludur hem de sürekli sıcak ilişkiler hem kişileri rahatlatır hem de insanlar güven içinde yaşayarak mutlu-huzurlu bir toplum oluşmuştur.

Kentsel dönüşüm, insanları da dönüştürdü. Bu dönüşüm hayırlı bir dönüşüm değildir ve toplumun “sâdece belli bir kesimi için kazanç anlamında iyi” olmuştur. Belki biraz da üretimi ve istihdâmı arttırmıştır. Fakat 40 yıllık komşular bile birbirlerine düşman olmuşlardır. Zâten kıyıda-kenarda devâm eden komşuluklar-ahbaplıklar bitmeye yüz tutmuştur. Aşırı bir kıyaslama yapılmaya başlanmış ve fitne-fesat alabildiğine çoğalmıştır. Artık herkes birbirlerine yalan söylemektedir ve çıkar-merkezli bir “dönüşüm” yaşanmaktadır. “Benim istediğim gibi olsun da başkaları nasıl olursa olsun” düşüncesi oluşmuştur. Oysa bu tutum çok yanlıştır. Çünkü herkes böyle düşünürse hiç kimsenin “istediği gibi” olmaz. Fakat İslâm’a uygun olarak “herkesin istediği gibi olsun, herkesinki güzel olsun” anlayışı ve düşüncesi olduğunda, “herkesin istediği gibi” olur.  

Kentsel dönüşüm, modernleşmenin son aşamasıdır. Artık bundan sonra modernleşmek için bir baskıya da gerek kalmayacaktır ve insanlar “dönüşen kentler”de modernizm lehine dönüşeceklerdir, zîrâ kentsel dönüşüm, yapılardan ziyâde insanların dönüştürülmesini amaçlar. Hüseyin Alan:

“Türkiye’de kentsel dönüşümle varılacak yerin modernleşmede finali temsil edeceğini, bununla müslümanların yapı-sökümüne uğratılacağını söyleyebiliriz” der.

Kentsel dönüşüm projesi, bu ilişki-biçimi yok etmiştir ve bu yok etmenin, “plânlı bir yok etme” olduğundan şüphelenilmelidir.

Eski şehirler ve yaşam-biçimleri mumla aranır olmuştur. Kentsel dönüşüm ile birlikte kentler artık “yaşanılan yerler” değildir, “bulunulan yerler”dir.

Kentsel Dönüşüm ile modernleşen kentler “şehir” değildir; modern kentler “memleket” değildir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016


Devamını Oku »

Mehir ve Nafaka


“Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin..” (Nîsâ 4).

“(Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla zarar vermeyin. Eğer onlar hâmile iseler, ‘yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar’ onlara nafaka verin. Şâyet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda mâruf (güzellikle ve İslâm’a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası emzirebilir” (Talâk 6).

Mehr: “Müslüman bir erkeğin nikâh esnâsında eşine vermeyi kabûllendiği mal veyâ para” anlamındadır.

Nafaka: “Geçinmek için gerekli olan şeylerin bütünü, geçimlik. Birinin geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimselere, mahkeme karârıyla bağlanan aylık” anlamındadır.

İslâm’a göre evlenmek için gerekli şartlardan biri, erkeğin kadına vermesi gereken mehirdir. Böylece mehir kadının bir-nevî sigortası olacak ve erkeğin ciddiyeti de açığa çıkmış olacaktır. Mehir, kadının hakkıdır, kadının âilesinin değil. Bu nedenle mehir yerine kullanılan “başlık parası”, kadının âilesine değil, kadının bizzat kendisinin olmalıdır. Başlık parası geleneği, yoldan çıkmış ve adâletsiz bir uygulamaya dönüşmüştür. Hem başlık hem de mehir olarak ayrı-ayrı uygulanmaktadır.

İslâm, kendisine hiç-bir hakkın tanınmadığı, bir mal gibi alınıp-satıldığı ve boşandığında orta yerde çâresizce kalan câhiliye Mekke’sinin kadınını, bu zor durumda bırakmamak için mehir uygulaması getirmiş ve düzenlemiştir. Böylece kadının boşandıktan sonra yeniden evlenene kadar (iddet müddetince) kendini geçindireceği bir nafakası olmuş olur. Böylece Allah’ın kendisine para kazanma sorumluluğu yüklemediği kadının geçim sorunu ortadan kalkmış olur. Zâten boşanan kadına iddet süresi bitene kadar ayrıca erkek tarafından nafaka da verilir. Zîrâ kadın mehrini bile-isteye kocasına vermiş ve mehri elinden çıkmış olabilir. İslâm’da boşluk olmaz ve İslâm hiç-bir şeyi göz-ardı etmez:

“Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül-hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da âfiyetle, iç-huzûruyla yiyin” (Nîsâ 4)

Verilecek olan mehrin miktârı kesin olarak tâyin edilmemiştir ve erkeğin maddî gücüne ve cömertliğine göre değişir. Fakat mehrin miktârı aşırı bir şekilde de artmamalıdır.

İslâm’da gelin-adayları yüksek mehir ve abuk-sabuk şeyler isteyerek damat adaylarını zora sokmazlar. Mâkûl bir mehir ve gerekli olan eşyâlarla donatılmış sâde bir ev onlar için yeterlidir. Bu konuda fazla zorlama yapılmamalıdır. Zâten yüksek mehirler evlilikleri sınırlar ki bekâr kalmanın nerdeyse yasaklandığı İslâm’da böyle bir şey hoş görülmez.

“Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiç-bir şey almayın. Ona iftirâ ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız?” (Nîsâ 20).

Bu âyet bağlamında meşhûr bir rivâyet vardır. Hz. Ömer evlilik ve mehir üzerine bir hutbesinde şunları söylüyordu:

“Dikkat edin!. Evlenirken kadınlara vereceğiniz mehirleri yüksek tutmayın. Zîrâ böyle yapmak Dünyâ’da bir cömertlik veyâ Allah Teâlâ indinde takvâya uygun davranış olsaydı, Resûl-ü Ekrem s.a.v. bu konuda sizden daha ileri geçer ve mehri daha yüksek tutardı. Oysa Resûlullah s.a.v. ne evlendiği kadınların, ne de evlendirdiği kızlarının mehirlerini 12 okkadan (dört yüz dirhem gümüş) fazla tutmuştur. Olur ya, bir kimse evlendiği kadının mehrini yüksek tutar da, bu sebeple zora düşer. Sonra da hanımına karşı içinde bir düşmanlık hissi doğar, ‘senin için en ağır yükün altına girdim’ der. Ödediği yüksek mehir sebebiyle maddî sıkıntıya girer ve bu durum evliliğine olumsuz yansır. Dolayısıyla mehirleri yüksek tutmayın. Bu konuşmadan sonra Hz. Ömer’in yolunu Kureyş’li bir kadın kesti ve aralarında şu konuşma geçti:

-Ey mü’minlerin emiri!. Erkekleri, evlenecekleri kadınlara dört yüz dirhem (gümüş) den fazla mehir vermekten sakındırdığın doğru mu?.

-Evet.

-Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da indirdiği âyeti duymadın mı?.

-Hangi âyeti?.

-Allah Teâlâ’nın, “… yüklerle mehir vermiş olsanız dâhi, ondan hiç-bir şeyi geri almayın” (Nîsâ 20) buyurduğunu duymadın mı?.

-Allah’ım bağışla!.. Herkes Ömer’den daha fâkih!.

Bu konuşmadan sonra Hz. Ömer geri döndü, tekrar minbere çıktı ve şunları söyledi:

‘Ey insanlar!. Kadınlara dört yüz dirhemden fazla mehir vermekten sizi sakındırmıştım. (Şimdi bu görüşümden rücû etmiş bulunuyorum). Kim malından mehir olarak gönül hoşnutluğuyla daha fazlasını vermek isterse versin” (Nesâî: Nikâh, 66; Ahmed b. Hanbel , 1/40-41; Ali Ahmed el-Hatîb: Ömer b. el-Hattâb, s. 237-238).

Aslında Hz. Ömer hutbesinde, mehrin miktârını kesin bir ölçüyle belirlemesi dışında haklıydı. Çünkü mehir miktarları aşırı yükselmeye başlamıştı. Fakat Allah’ın kesin ölçülerle belirlemediğini o belirleyemezdi. Hatâ sâdece buradaydı. Eğer rivâyet doğru ise, geri dönüp değiştirdiği fikri de eksiktir. “Ben belli miktarda mehir belirledim ama mehrin miktarını kesin ölçüyle belirlemem yanlıştı. O nedenle aşırıya kaçmamak şartı ile durumunuza göre verin” deseydi daha doğru olurdu.    

Âyette “yüklerle” sözü, “kantar-kantar altın verseniz bile” olarak çevriliyor. Oysa âyette “altından” değil, “yükten” maldan bahsedilir. Zâten âyette “altın” kelimesi geçmez. Kantar, 56,5 kg olan miktar için olan bir ağırlık ölçüsüdür. Kantar-kantar dendiğinde çokluk olarak bundan en az “üç kantar” anlaşılır. Bu da 56.5 X 3= 169,5 kilo yapar. Yâni ortalama 170 kilo. 170 kilo altın da, günümüzde (2019 Ekim) 50 trilyona yakın bir para tutar. Bu kantar tek “1 kantar” olsa bile 15-116 trilyon lira tutar ki bu kadar yüklü bir mehir hem normâl değildir hem de doğru değildir. Zâten zamânın Mekke’sinde bu miktardaki para sâdece 5 kişide bulunuyordu ki onlardan biri de Ebû Cehil idi. Mehir evlilikte erkeğin kadına vermesi farz olan bir bedeldir fakat mehrin miktârı konusunda aşırıya kaçmak da günahtır. 

“Geniş-imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiç-bir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir” (Talâk 7).

Evlilik gibi boşanma da doğaldır, olabilir ve “Allah’ın hiç sevmediği helâl” olsa da kişiler anlaşamadıklarında boşanabilirler. Fakat şu da bilinsin ki İslâm’da evlilik çok kolay, boşanmak çok zordur. Modern zamanlarda ise tam tersi olarak evlenmek maddiyat nedeniyle nerdeyse imkânsızlaştırılmış ve evlilik ise “tek celsede boşanma” olarak aşırı kolaylaştırılmıştır. Neredeyse evlilikler sayısınca boşanmalar gerçekleşecektir.

İslâm’da bir boşanma olduğunda erkek kadına iddet müddetince nafaka vermekle mükelleftir. İddet süresi, adet görmeyenlerde ve adetten kesilmiş olanlarda üç aydır. Kocası ölenlerin iddet süresi 4 ay 10 gün ve hâmile olanların iddeti de doğum yapana kadardır.

“Kadınlarınızdan artık âdetten kesilmiş olanlarla henüz âdet görmemiş bulunanların iddet (bekleme süre)leri, -eğer şüpheye düşecek olursanız (bilin ki)- üç aydır. Hâmile kadınların bekleme-süresi ise, yüklerini bırakmaları (ile biter). Kim Allah’tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir” (Talâk 4).

“İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi-kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresi dolduğunda, artık onların kendi haklarında mâruf (meşrû) bir şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah, işlediklerinizden haberi olandır” (Bakara 234).

“İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların mâruf (meşrû) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sâhibidir” (Bakara 240).

Bu âyetler nafaka sürelerini de belirler. İddet süreleri nafaka süreleridir aynı-zamanda. Öyle modern zamanlarda olduğu gibi evlenemeyen kadına ömür-boyu nafaka bağlanmaz. Modernler, bunu üstelik “kadın ve erkeğin eşit olduğu”nu söylemelerine rağmen yaparlar. Kadın ve erkek eşit ise neden erkek kadına veriyor nafakayı?. Kadın erkeğe verse ya!. Yada kimse kimseye vermesin. Modern zamanlarda şöyle bir şeye rastlamak mümkündür; bir kadın maddî durumu iyi olan bir adamla evlendiğinde ve anlaşamayıp meselâ 6 ay yada bir sene sonra boşandığında ve hayâtının sonuna kadar da “resmen” evlenmediğinde, boşandığı kocası kendisine hayâtının sonuna kadar nafaka vermek zorundadır. Çünkü modernizm, bir “bekârlık uygarlığıdır” ve bir kere boşananlar ikinci kez evlenmeyi büyük oranda düşünmüyorlar. Hayâtı boyunca evlenmeyen yâni resmî evlilik yapmayan kadın, gayr-ı meşrû birliktelikler yaşasa bile zengin olan eski eşinden nafaka almaya devâm eder ve gününü gün eder. Daha yenilerde, o da; “çok kısa süreli olan evliliklerde 2 yılı geçmeyecek olan nafaka ödemesi” yapılmasına karar verildi. Fakat yine uzun evliliklerde ömür-boyu nafaka var.

İslâm’da ise, nafaka süresi, boşanan kadınlar için 3 aydır. Kocası ölenler için 4 ay 10 gün ve hâmile kadınlar için de doğum yapana kadar geçen süredir. Doğum yapan kadın emzirme süresi boyunca erkek tarafından hem barındırılır hem de nafakası têmin edilir. Zîrâ kadın bu süreyi doldurduğunda başkasıyla evlenmelidir ve evlenmek zorunda kalacaktır. Bu, bekâr kalınmaması ve olası sosyâl bozukluklara fırsat verilmemesi içindir. Zâten İslâm’da “nikah altında ölmek” inanışı ve geleneği vardır. Evlenme fırsatı bulamayan kadınların, erkeğin evinde 1 yıla kadar kalması hakkıdır. Dolayısı ile bu süreden sonra evlenme gerçekleşecek ve kadın hem yeni mehrini alacak ve hem de yeni kocası tarafından geçindirilecektir. Bu hükümler, kadına modern zamanlarda bile olmayan haklar verir. Şöyle desek abes kaçmaz: “İslâm dîni gelmiş, kadınlara gün doğmuştur”.

Şunu da söyleyelim ki İslâm’da boşama hakkı erkeğe verilmiştir ama kadının da boşanma hakkı vardır. Sâdece, “kadın boşanmak istediğinde mehrini yada bir miktar malı yada parayı kocasına vermesi şartı” vardır. Zîrâ kadınlar çok duygusal insanlardır ve en ufak bir şeyde soluğu mahkemede alabilmektedirler. Bunun önüne geçmek için böyle bir sınırlama getirilmiştir:

“Boşamak (talâk) iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veyâ güzellikle salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da size helâl olmaz. Ancak Allah’ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkmaları başka. Eğer siz de bunların, Allah’ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkarsanız, kadının, ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın çizdiği hudududur. Sakın bunları aşmayın, Her kim Allah’ın hudûdunu aşarsa, işte onlar zâlimlerdir” (Bakara 229).

Şunu da hatırlatalım ki, Peygamberler mîras bırakmaz, Peygamberimiz de bırakmamıştır, o’nun mîrâsı Kur’ân ve Sünnet’tir.

Evet; gerek mehirde, gerekse nafakada insan fıtratına uygun olan en iyi yöntem İslâm’ın getirdiği yöntemdir. Aksi-hâlde hem yuvalar daha çok dağılacak, hem de kadın ezildikçe ezilecektir. Modernizm târihi bunun örneğidir.

 En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016








Devamını Oku »

Ölüm Hak, Mîras Helâl Mi?


“Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 57).

 

“Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veyâ kız) bir-tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mîrasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir’dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veyâ (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah’tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır” (Nîsâ 11).

 

Allah katında tek geçerli din İslâm’dır ve İslâm, Hz. Âdem ve Havvâ yâni ilk insnlar ile başlayan bir dindir. Güncellenmiş ve tamamlanmış şekliyle İslâm, son peygamber Hz. Muhammed’e ve ondan da kıyâmete kadar mü’minlere “mîras” kalmıştır. Din de bir mîrastır ve müslümanlar mîras konusunda nasıl ince eleyip sık dokuyorlarsa, “dînî mîrâs”a da öyle sâhip çıkmalıdırlar. Nasıl ki mîrâsa aşkla-şevkle sarılınıyorsa, din de bir mîras, hem de “Allah’ın mîrâsı” olduğundan, dîne karşı da aşkla-şevkle ve en ince ayrıntısına varana dek ve eksiksiz bir şekilde sarılmak gerekir.

 

Halk arasında çok bilinen; “ölüm hak, mîras helâl” diye bir ata-sözü vardır. Bu söz ölüm-bilinci için değil de, mîrastan gelecek mal beklentisi ve hırsı ile söylenir genelde. Zâten daha çok da bir ölüm sonrasında dile getirilir. Ölüm ve mîras arasında zıd bir ilişki kurulur ve “ölen öldü, hadi malı paylaşalım artık” anlamında bir deyim olarak kullanılır. Bir atasözü olmasına rağmen bunu Kur’ân’ın bir âyeti zannedenler de vardır. Öyle olmasını isterler. Bu söz maddî hırsın bir ifâdesidir. Neredeyse daha ölüyü gömmeden malını paylaşmak isterler. Ne kadar da tatlıdır “bedâva para” olan mîras. Ölen kişinin “sâdece malı”dır paylaşılmak istenen. Ölen kişi meselâ çok bilgili, ahlâklı ve aktif  biri idiyse fakat aynı-zamanda malı da varsa, genelde malından başkasına mîrasçı çıkan pek kimse bulunmaz. Kimse ahlâka, bilgiye, amel-eyleme mîrasçı olmaz. “Ölüm hak”mış yâni gerçekmiş. Bunu bilmeyen ve inkâr edebilecek kimse var mı ki?. En gerçek ve kesin olan şey ölümdür ve bunu herkes bilir. Bu nedenle bu atasözü kanımca, hem ölen, hem de insan karakterine uygun olmayan ve biraz da terbiyesizce bir sözdür. Tamam paylaşırsın, acele etme!. Bu ne sabırsızlık?. En tembel, en uyuşuk kişiler bile mîrasa gelince bir aslan kesilir. Adâlet-madâlet dinlemez ve pastadan en büyük payı almak ister. Demek ki beleş mal hem hırsı ortaya çıkarabiliyor hem de adâletsizliği körükleyebiliyor.

 

Mîras haram değildir fakat zannedildiği kadar da helâl değildir. Çünkü “insan için ancak çalıştığının karşılığı” vardır. Bunu ben değil, Kur’ân söylüyor:

 

“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur” (Necm 39).

 

Mîrasta bir emek söz-konusu olmadığından, yâni mîras “hazır paraya konma” durumu olduğundan dolayı büyük oranda tartışmalı bir konudur. Mîras aslında, ölen kişinin arkasında bıraktığı gariban ve zayıf çocukları, yakınları ve yetim-öksüzler içindir. Bu bağlamda mîras, başta yakınlar olmak üzere tüm toplumla ilgili olan bir konudur. Bu yüzden Kur’ân şöyle der:

 

Mîrâsın da haram-helâl olanı vardır. Yetim-öksüz ve yoksul ile paylaşılmayan mîras helâl değildir:

 

“Hayır!; aksine, siz yetime ikrâm etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mîrâsı, sınır tanımaz (helâle-harama aldırmaz) bir tarzda yiyorsunuz. Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz” (Fecr 17-20).

 

“(Mîrası) Bölüşme sırasında akrabalar-yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (mâruf) söz söyleyin” (Nîsâ 8).

 

Akrabâlar-yakınlar sâdece mîras taksimini seyretmeye gelmiyorlar oraya. Hakları olan malı almaya geliyorlar. Zîrâ mîras zenginlikle ilgilidir ve zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır:

 

“Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardır (Zâriyat 19).

 

Bir-gün bir akrabâ meclisinde; “mîrasta sâdece ölen kişinin çocuklarının değil, akrabalarının ve yoksulların da hakkı vardır” deyince, orada bulunanlar espri yaptığımı zannettiler ve gülüştüler. Böyle bir şeye hiç ihtimâl vermiyorlardı çünkü. Hâlbuki bırakın akrabâyı, İslâm’da kölelerin bile mîrasta hakkı vardır.

 

Nîsâ 8. âyete göre, mîras bölüşümü sırasında orada bulunanlar sâdece şâhitlik yapmak için değil, “mîrasta onların da bir hakkı olduğu için” orada bulunmamalılar ve mîrastan pay almalıdırlar. Ahmet Tabakoğlu:

 

“İslâm mîras hükümleri, mülkiyeti küçük parçalara ayırmaya eğilimlidir” der.

 

“Ölüm hak, mîras helâl” sözünün anlamı üzerinde düşünülmüyor. Oysa bu söz: “Dikkat edin!; bu söz: “mîrasını paylaşmak istediğiniz kişi öldü, şu-anda onu mîrasını paylaşmak için toplanıyorsunuz. O da bir zamanlar mîras için sıraya girmişti. Ama bakın o şimdi öldü. Çünkü ölüm hak yâni gerçek. İşte şimdi mîras için sıraya girmiş olan sizler de bir-gün gelecek ve öleceksiniz. Mîrasınız paylaşılacak. Bu nedenle mîras konusunda çok da hırs yapmayın. Dünyâ-malı Dünyâ’da kalır. Mezâra götüremezsiniz” demeye gelir. Bu nedenle de; “Tamam, mîras vardır ve helâldir, fakat mîras konusunda bu kadar da kendinizi yırtmayın ve hele haksızlık hiç yapmayın. Mîrası âdil paylaşın ve paylaştırın” şeklinde bir tavsiye vardır.

 

İnsanların en çok zorlandığı, tartıştığı ve dargınlıkların, küsmelerin ve hattâ cinâyetlerin işlendiği konu mîras ile ilgili olandır. Hakkı, adâleti ve ölümü düşünmeyenler bu konuda bir şekilde anlaşamıyor ve kardeş kardeşe düşman oluyor ve hattâ birbirlerini öldürüyor. Kur’ân bu nedenle mîrastan ve mîras hukûkunda çokça söz ediyor. Kur’ân’daki mîras âyetlerine şöyle bir bakıldığında, bu âyetlerin rûhu sanki şunu söylüyor: “Mîras kalan mala çok da ihtiyâcınız yoksa, dağıtın gitsin”. 

 

Mîras, vasiyetten ve borçların ödenmesinden, yakın ve yetimlere de hakları verildikten sonra paylaşılmalıdır. Şu da var ki, mîrasın da bir zekatı vardır ve mîrasın zekatı da verilmelidir. Mîras paylaşımında en çok hatırda tutulması gereken âyet ise şudur:

 

“…Göklerin ve yerin mîrası Allah’ındır….” (Âl-i İmran 180).

 

Allah mîrası helâl kılmasına rağmen, “kişi için çalıştığından başkası yoktur” âyeti gereğince aslında mîras “çabalamadan elde edilmesinden dolayı” bundan çok da râzı değildir. Bu nedenle mîrasın azâmi sayıda kişi arasında paylaşılmasını ister.

 

“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (mîras vermenizi) emreder” (Nîsâ 11).

 

Mîrasta erkeğe ki pay, kadına da bir pay verilmesinde hiç-bir yanlışlık ve absürdlük yoktur. Allah hükmünü modern insanın nefis-merkezli keyfî anlayışına göre işleyen akılına göre verecek değildir. Her-şeyi bilen Allah bunu böyle uygun görmüştür ve uygun olan mîras taksimi, olağan-üstü bir durum yoksa gerçekten de budur. Zîrâ Kur’ân’da çelişki yoktur ve Allah, geçim konusunda erkeği sorumlu tuttuğundan dolayı iki kat pay bu sorumluluğun bir karşılığıdır. Zâten kadının evlendiği koca da “iki pay” aldığından, bir eşitlik oluşacaktır. Yâni bu fark, “erkeğe verilen sorumluluğun farkı”dır.

 

En iyi mîras Allah’ın verdiği mîrastır ki o da vahiydir. Vahiy en iyi mîrastır. Allah, dîni hakkıyla yaşayanlara, âhirette de cenneti mîras kılacaktır:

 

“İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mîrasçı kılındığınız cennet budur” (Zuhrûf 72).

 

Allah, emrine göre yaşamayanları, hakkettikleri şekilde Dünyâ’da dağıtır yada yok eder ve yerlerine başkalarını mîrasçı bırakır:

 

“Onlar nice bahçeler ve pınarlar terk-etmişlerdi; (Nice) Ekinler, güzel konaklar, Ve içlerinde ‘sevinç ve mutluluk içinde’ yaşadıkları nîmetler, İşte böyle; Biz bunları başka bir kavime mîras olarak verdik. Onlar için ne gök, ne yer ağladı ve onlar (ın azâbı) ertelenmedi” (Duhân 25-29).

 

“Onları yeryüzünde ayrı-ayrı topluluklar olarak paramparça dağıttık. Kimileri sâlih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri bunların dışında olan aşağılıklardır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, ki dönsünler. Onların ardından yerlerine Kitab’a mîrasçı olan bir-takım ‘kötü kimseler’ geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünyâ)ın geçici-yararını alıyor ve: ‘Yakında bağışlanacağız’ diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah’a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı?. Oysa içinde olanı okudular. (Allah’tan) Korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?” (A’raf 168-169).

 

Mekke müşrikleri, zayıf-hasta çocuklarına, savaşamadıklarından ve kazanamadıklarından dolayı mîras vermezlerdi. Günümüzde, mîras bölüşümü sırasında askerde olan kardeşe daha az miktarda mîras verildiğinin bir örneği yakından tanıdığım bir âilede var ve bundan dolayı sürekli tartışıyorlar. Mîrâs, çocukların genel durumlarına göre bölüştürülmelidir. Sağlığı kötü olan, geliri düşük olanlara mîrastan daha fazla pay düşer:

 

“Arkalarında bıraktıkları zayıf (küçük, korumasız, özürlü) çocuklardan dolayı kaygı duyanların, (vasiyetleri altında olanlar için de) içleri ürpertiyle titresin. Allah’tan korksunlar ve onlara doğru söz söylesinler” (Nîsâ 9).

 

Mesûdi; Halife Osman'ın öldürüldüğü gün özel varlığının yüz bin dinar (Roma ve Bizans altını) ve bir milyon dirhem (Pers gümüş sikkesi) olduğunu, mülklerinin de yüz bin dinar hesaplandığını ve pek-çok at ile deve bıraktığını söyler. Yine Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Afv, Zeyd bin Sâbit gibi sahabelerde de muazzam servetler birikmişti ki bunları mîras olarak bırakmışlardı. İslâm yolunda olanların bu kadar çok mal bırakmış olmaları İslâm’ın rûhuna ve sünnete uygun değildir ve zâten İslâm devletinin gücünü yitirmesinin nedenlerinin en başında bu gelir. İslâm adâlet-merkezli bir dindir ve halkın tamâmında bu derece mal olamayacağına göre, birilerinde bu kadar servetin birikmesi, ya adâletsizliğin yada infâkın hakkıyla yapılmadığının bir göstergesidir. İslâm’da servete bir sınır konmuştur ve bu bağlamda Kârun eleştirilmiştir. Zîrâ fazla mal, nefs sâhibi olan insanı negatif anlamda mutlakâ etkiler. 

 

Peygamberimiz, açık küfür içinde olana mîrasçı olunmasını yasaklamıştır:

 

“Müslüman kimse kâfir kimseye vâris olamaz; kâfir de müslümana vâris olamaz” (Buhâri, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1, (1614); Muvatta, Ferâiz 10, (2, 519); Ebu Davud, Ferâiz 10, (2909); Tirmizi, Ferâiz 15, (2108).

 

Mîras konusunda hem dînî hem de dünyevî anlayışta çok yanlış bir düşünce, bilgi ve paylaştırma şekli vardır. Bu yanlışlardan dolayı insanlık târihinde mîras nedeniyle nice kardeşlikler, sevgiler yok olmuş gitmiş, şeytana alan açılmıştır. Şeytan en büyük fitnelerinden birini de bu alanda göstermektedir. Şeytan mîras konusunda “hırs” telkini yapar ve mîrasçıları kışkırtır. Allah mîras konusunda yapılan açgözlülükten şöyle bahseder:

 

“Mîrâsı, sınır tanımaz (helâl-harama aldırmaz) bir tarzda yiyorsunuz” (Fecr 19).

 

İnsanın ve de dolayısıyla toplumun değişip düzelmesinin bir aşaması da, mîrâs anlayışının İslâmî yönde değişip düzelmesiyle olacaktır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

14 Ağustos 2016 Pazar

Sevgi ve Öfke


“Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir” (Hûd 90).

Allah’ın “Cemâl” ismi olduğu gibi “Celâl” ismi de vardır. Yâni Allah sever de, kızar ve öfkelenir de. Fakat Allah’ın rahmeti gazâbını geçmiştir. Bu nedenle O, Rahman ve Rahim’dir.

İslâm salt bir “sevgi dîni” değildir. Hem sevgi, hem de öfke dînidir. Fakat sevgi ve rahmet çok daha fazla öne çıkarılmıştır ve İslâm Dünyâ’yı “Dâr-ül İslâm”a çevirmek ister ki, İslâm zâten adından anlaşılacağı gibi “barış” demektir ve İslâm “barış dini”dir. En azından hedefi barışın hâkim olduğu bir Dünyâ kurmaktır. Barışın olduğu yerde ise öfkeden ziyâde sevgiden bahsedilir, zîrâ barış yurdunda sevgi bâriz olarak her yere yayılmıştır. Vahiy ve hikmet, insana bir sevgi de kazandırır:

“Ey Yahyâ, Kitabı kuvvetle tut. Daha çocuk iken ona hikmet verdik. Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik. O, çok takvâ sâhibi biriydi” (Meryem 12-13).

Zâten îman başlı-başına bir sevgi kaynağıdır. Îman edenler birbirlerine doğal bir sevgi beslerler.

“Îman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır” (Meryem 96).

Tabi, sevgiyi bile abartmamak lâzım. “Sevgiyi (meveddet) ilahlaştırdınız” der âyet. Allah’tan başkalarına duyulan sevgi ilahlaştırmaya döner:

“Dedi ki: ‘Siz gerçekten, Allah’ı bırakıp dünyâ-hayâtında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. (putlaştırıcı bir sevgi edindiniz). Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi inkâr edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lânet edeceksiniz. Barınma-yeriniz ateştir ve hiç-bir yardımcınız yoktur” (Ankebût 25).

Kur’ân, Allah karşısında sevgiden ziyâde korkuyu öne çıkarmıştır:

Kulları içinde ise Allah’tan ancak âlim olanlar içleri titreyerek-korkar”(haşyet)” (Fâtır 28).

Sevgi yaratılmış bir şey midir?. Bilinen hiç-bir şey Allah’ın zâtı, yâni “mutlak varlığı” ile ilgili değildir. Bu bağlamda “sevgi” de Allah’ın zâtı ile ilgili değildir. Allah sevgiyi de yaratmıştır zîrâ. “Kulun Allah’ı sevmesi” anlamında bir Allah sevgisinden bahsedilebileceği bile bizce tartışma konusudur. Çünkü ne de olsa seven etken, sevilen edilgendir. Kulun Allah’ı sevmesi O’nu hâşâ edilgen durumuna sokmak anlamına gelebilir. Allah bizi sever, fakat kulun Allah’ı sevmesi konusu üzerinde konuşulmalıdır. “Hubb” kelimesi “sevgi”den ziyâde “bağlılık” anlamına gelir/gelmelidir. Bu yüzden sevgi için daha derin anlam olan “Vedûd” kelimesi belki daha uygundur.

“Yuhubbihüm ve yuhıbbinehu” âyeti, “O onlara karşı muhabbet-meyil duyar, onlar da ona karşı muhabbet-meyil” duyar anlamına gelir. Lûgatta “hub”; “hoş, güzel, iyi” anlamlarına da gelir.

Sevgi bile maddî olana olur. Maddî olmayana nasıl sevgi duyulabilir?. Maddî olmayana duyulan şey “saygı”dır. Sevilen bilinmediğinde, ona duyulan duyguya nasıl sevgi denebilir?. O’nun yaratışına karşı duyulan hayranlık başkadır. O yaratışa saygı duyulur ve hayret edilebilir. Dolayısı ile, sâdece yaratılmış olana sevgi duyulabilir. İnsan, dağ, deniz, toprak, çiçek, böcek vs. gibi şeylere karşı sevgi olabilir ve bu doğaldır. Fakat bunlar maddî olanlardır. O hâlde O’na (Allah) sevgi duyulmaz, îmân edilir ve saygı duyulur. Fakat Allah kullarını sevebilir. Sevgi, “üstün” olanın “düşük” olana, yada “aynı değerde” olanların bir-birlerine gösterdiği merhâmetten kaynaklanan bir duygudur. (Şehvetten kaynaklanana “aşk” denir). “Düşük” olanın “üstün” olana göstereceği duygu ise saygı ve îmandır. Îmân ise fiili olarak gösterilmedikçe ispatlanamaz. O hâlde Allah, kendisi için/adına bir şeyler yapıldığında “râzı” olur. İşte bu nedenlerle Allah’a aşk/sevgi duyulmaz, îmân edilir ve bu îmânın gereği olarak insana sevgi duyulur/duyulmalıdır. Özellikle mü’minlerin bir-birlerini sevmeleri gerekir. Gerçi kâfirlere karşı da şedid olmalıdırlar:

“Ey îman edenler!; içinizden kim dîninden geri döner (irtidât eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği (hub=rızâ?) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Mâide 54).

Sevgi Allah’ın âyetlerindendir:

“Onda sükun bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhâmet kılması da, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Rûm 21).

Sevgi öyle herkese karşı gösterilmez. Bazen birilerine karşı sevgi beslenmesi kötü olabilir:

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşîretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kâlplerine îmânı yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir” (Mücâdele 22).

“Ey îman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz?. Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur” (Mümtehîne 1).

Sevgi eyleme ve emeğe dönüktür. Ne diyordu “Al Yazmalım” filminde Türkân Şoray: “Sevgi neydi?; Sevgi iyilikti; Sevgi dostluktu; Sevgi emekti”.

Sevgi aşırıya kaçarsa aşka dönüşür ki aşk adamı tutuklar ve zıvanadan çıkarır. Sevgi “bilinçli olan”dır, aşk ise bilincin yokluğu hâlidir. Modern zamanda aşırı öne çıkarılan sevgi, bencil bir sevgidir. Bedelsiz sevgi. Böyle sevgiler sağlam olmuyor. Ölene kadar sürecek olan “sevgi”ler, “bedeli ödenen” sevgilerdir.

Maddî şeylere karşı olan aşırı sevgi de kişiyi yozlaştırır. Çünkü aşırı sevgi “Dünyâ sevgisi”dir. Meselâ vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır.

Öfkeye gelince; öfke de insanda bulunan bir duygudur ve yeri geldiği zaman çok gereklidir ve sonuca ulaştırabilir. Bâzı durumlarda öfke olmalıdır. Hattâ mü’min kişi aynı-zamanda “kerîm öfke”ye sâhip olmalıdır. Zîrâ Dünyâ cennet değildir ve adâletsizliklerin sürekli kol gezdiği bir yerdir. Hattâ zulmün ayyuka çıktığı zamanlarda sevgi değil öfke iş yapar. Fakat öfke kişiyi yiyip bitirmemelidir. Aşırı ve zamansız öfke kişinin hem zihnini hem de eylemini yozlaştırır ve sevgiyi, merhâmeti ve sâlih ameli blôke eder. Aynı-zamanda mâzallah, Allah’ı da unutturabilir:   

“Kim, Allah’ın ona, Dünyâ’da ve âhirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın, sonra kessin de bir baksın; kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?” (Hacc 15).

Kur’ân mü’min kişi târifini şöyle yapar:

“Onlar, bollukta da, darlıkta da infâk edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever” (Âl-i İmran 134).

Aşırı öfkede kibrin de payı vardır, bu nedenle kontrôllü öfkedir “kerîm” olan öfke. Kerîm olmayan öfke, kâlbi karartıp mühürleyebilir:

“Ki onlar, Allah’ın âyetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücâdele edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, îman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah her mütekebbir zorbanın kâlbini böyle mühürler” (Mü’min 35).

Kur’ân kişiye kerim bir öfke kazandırır. Bir kişinin Kur’ân’ı idrâk edip-edemediğinin delîli, Kur’ân’ın, okuyucusuna kazandırmış olduğu “kerim öfke”nin ve tersinden bir küfür olan “kutsal küfr”ün o kişide olup-olmadığıdır. Meselâ Kur’ân tağuta küfredilmesini ister:

“Dinde ikrah yok, rüşd, dalâlden cidden ayrıldı, artık her kim Tağuta küfredip (yekfur bittâğûti) Allah’a îman eylerse o işte en sağlam tutamağa yapışmıştır; öyle ki onun için kopmak yok. Allah işitir, bilir” (Bakara 256).

Doğruyu tatlı dilden ziyâde öfke daha iyi dile getirir. İki kere ikinin dört olduğunu sert bir şekilde söylersin meselâ.

İslâm ve Kur’ân, sakinleştirici bir ilaç gibi kullanılamaz. Tam-aksine Kur’ân, okuyucusuna “kerîm bir öfke” kazandırır. Çünkü kerîm öfkelere sâhip olmadan hiç-bir düzeltme yapılamaz, dolayısıyla İslâm hayâta aktarılamaz.

Öfkeli dil, acının sesli hâlidir. Gerektiği zaman öfke olmadığında “yavşaklık” başlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016









Devamını Oku »