28 Haziran 2020 Pazar

Batı’nın Kibri


“Ey îman edenler!; mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

 

Batı, târih boyunca kendini “doğuştan haklı ve üstün” olarak görmüştür. Bunun nedeni nedir?. Batı’da anlamsız bir kibir vardır. Bu kibrin nedeni ilk başta Yunan ve Roma, daha sonra da modernizmdir. Batı, Yunan düşüncesi ve Roma siyâseti ve hâkimiyeti nedeniyle, modernizm ile birlikte de günümüzde Dünyâ’ya hükmediyor olmasından kaynaklanan bir kibre sâhiptir. Oysa târih boyunca Dünyâ’ya hükmeden çeşitli milletler ve uygarlıklar olmuştur. Bunun en hayırlısı elbette İslâm din, kültür, devlet ve medeniyetidir. Çünkü müslümanlar kibirli olmamıştır. Zîrâ kibrin, “Allah’a karşı bir gururlanma” olduğunun farkındadırlar. 

 

Yunanlılar yâni Helen’ler, kendilerini uygar, kendilerinden başkalarını ise “barbar” olarak görmüşlerdir ve bu hâlen de böyledir. Helence konuşmayan herkesi barbar, kendilerini ise uygar görmüşlerdir ki batı’ya bu fikir Yunanlılardan gelmiştir. Onlar bu düşüncelerini, Perslerle yaptıkları savaşlarda aldıkları gâlibiyetlerle kanıtlamış sayarlar. Hâlbuki Pers ordusunda binlerce paralı Helen askerleri de vardı.

 

Yunanlılar yâni Helenler aslında doğu kökenlidir. Yoksa Yunanistan’a uzaydan gelmiş değillerdir. Yunanistan’ın ilk halkı olan Pelasglar’ın (Pelasgiler) doğu Akdeniz’den geldikleri söylenir. Yunancadaki “P” harfi doğu Akdeniz dillerinde “F” olarak söylenir. Platon’a doğu’da “Eflatun” denir meselâ. Pelasgiler olarak da bilinen Pelasglar, “P” harfi “F” ile değiştirildiğinde “Felasglar” yada “Felasgiler” olarak bilinir ki bu adlandırmanın “Filistiler” şeklinde Filistinliler ile bağlantısı olduğu rivâyetleri vardır. Yâni Yunanlılar aslında doğu’ludurlar ve zâten tüm kültürlerini de doğu Akdeniz’den, Fenike ve Mısır’dan almışlardır. Zâten alfabeleri Fenike alfabesinden alınmıştır ki aslında bir-çok şeylerini Fenikelilere borçludurlar. Buna rağmen kendilerini “uygar”, uygarlıklarını aldıkları doğu halkları da dâhil diğerlerini “barbar” olarak görmelerinin nedeni anlamsız bir kibirden başkası değildir.

 

İlginçtir ki Helenler, kendilerini Avrupa’dan bile ayırırlar. Bizzat Aristo Avrupa’yı Yunanistan’dan ayrı tutar ve orada yaşayanların “bir rûh sâhibi olduğu hâlde zekâ ve beceriden yoksun olduğunu” belirtir.

 

İşte batı, kibrini, her-şeyini borçlu olduğu Yunan yada Helenlere borçludur. Şunu da söyleyelim ki Yunanlılar kendilerine “Yunan” demezlerdi. Yunan, İyonya’dan bozma bir kelimedir ve ilk kez Türkler ortaya çıkarmışlardır. Yunanlılar kendilerine “Grek” de  demezlerdi. “Grek” deyiminin batı dünyâsına Latinlerden (Romalılardan) geçmiş olduğu sanılmaktadır. Sözlük anlamı bakımından Grek, “hırsız, hîlekâr” demektir. Bu yüzden Yunanlılar kendilerine “Helen” derlerdi ki bu ad da Hellas=Güneş şehrinden geliyordu. Hellas “Güneş kültü”nün bir isimlendirmesi olabilir. Çünkü Yunanlılar Güneş-merkezciydiler yâni Yunanlılarda Güneş ilahtı. Modern batı’nın ve modern-bilimin “Güneş-merkezli”liği biraz da buradan gelir. Bu düşüncede Güneş merkezdedir ve Dünyâ ve diğer gezegenler onun etrâfında döner.

 

Günümüzde “Grek” deyimi daha çok kullanılmaktadır. Latince sözlüklerde “Grek” kelimesinin karşılığı mecâzi anlamda “fripon, escroc” (hilekâr, dolandırıcı) şeklindedir. Fransızca Larousse’da da aynı anlamda kullanıldığı söylenir. Bu anlam Yunan rûhunu yaraladığı için 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra, Yunan hükümetinin başvurusu üzerine “Grek” kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, “Helen” sıfatını kendilerine daha lâyık görmektedirler.

 

Büyük İskender (III. Aleksandros), yaptığı seferle birlikte Yunan uygarlığını doğu’ya taşımıştır. Doğu medeniyetinin Yunan uygarlığı ile kaynaşması sonucunda “Hellenizm” ortaya çıkmıştır. Bu medeniyetin oluşmasında Yunan, Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Îran medeniyetlerinin katkıları olmuştur. Helenistik Medeniyet M.Ö. 327 ile M.Ö. 30 yılları arasında etkili olmuştur. Bâzıları “geç Helenistik dönem”den bahsederler. Eğer “geç Helenistik dönem”den bahsederek Roma ve Orta-çağı da hesâba katacaksak, o zaman günümüzü de “modern helenistik çağ” olarak adlandırmak gerekir. Ne de olsa modernite bir Greko-Romen uygarlığıdır. “Geç Helenistik dönem” en geç, 381 yılında Roma’nın resmî olarak hristiyanlaşmasıyla biter.  

 

Antik Yunan dönemi, “Hellenik” ve “Helenistik” dönem olarak ikiye ayrılır. İskender’e kadar olan dönem “Hellenik”, İskender ve ondan sonraki dönem ise “Helenistik” dönemdir. Helenistik dönem aslında bir Yunan-Mısır-Pers uygarlığıdır. Helenizm, bir Yunan-Roma-Mısır-Îran-Pers-Mezopotamya sentezi bir uygarlıktır. İskender’le birlikte doğu, Yunan kültüründen etkilendi fakat İskender, doğu’dan daha fazla etkilendi. Zîrâ binlerce yıllık Pers kültürü Yunan kültüründen üstündü. Bu yüzden İskender, Persler gibi giyinmeye ve davranmaya başladı. Devletin ve ordunun yapısını Persler gibi düzenledi. Kendisine Perslerden iki tâne eş aldı. Subaylarına da Pers kadınlarıyla evlenmelerini emretti. Çünkü böylelikle hârika bir sentez uygarlık ortaya çıkacağını düşünüyordu. Zâten askerlerin İskender’e karşı isyân çıkarmak istemesinin nedeni biraz da, İskender’in Yunan kültüründen ziyâde Pers-doğu kültürünü benimsemeye başlaması yüzündendi. 

 

“Hellenik” (Yunanlı yada Yunanca konuşan anlamında, fakat özellikle Kuzey Yunanistan’da yer alan Teselya ile ilgili olarak kullanılan sözcük) ile “Helenistik” kelimeleri ve anlamları farklıdır. Hellenik “sâdece Yunana” özgüdür fakat Helenistik; Mısır, Îran, Hint ve Mezopotamya uygarlıklarının karışımı ve senteziyle ortaya çıkmıştır. Fakat Helenizm özellikle Mısır ve Ptolemaios Krallığı ile ilgilidir. Bir yazıda bu bağlamda şunlar söylenir:

 

“Hellen birliğini sağlayan Makedonyalı Philip’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen Dünyâ’nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Büyük İskender’in askerî seferleri, siyâsî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doğurmuştur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak Doğu’ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki Mısır, Mezopotamya, Îran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaşarak, yeni bir uygarlığı, yâni Hellenistik uygarlığı oluşturmuştur. Fakat Büyük İskender, 323 yılının Hazîran ayında Bâbil’de ölünce, kurmuş olduğu Dünyâ İmparatorluğu, generâlleri arasında paylaşılmıştır. Mısır vâlisi Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını îlân etmiş ve M.Ö. 30 yılına kadar Mısır’a hâkim olacak Ptolemaios sülâlesini yönetime getirmiştir. Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar özellikle Ptolemaios âilesi olacaktır” denir.

 

İskender Pers kıyâfetlerini benimsediğinde bu davranış mâiyetindeki Yunanlıları hoşnut etmemişti. Saraya gelen ziyâretçilerin, -Pers kralları karşısında olduğu gibi- secdeye kapanmak zorunda kalmalarından hoşnutsuzluk duyuluyordu. Yunanlıların kendilerini uygar, diğerlerini ise barbar görmelerinin nedeni, kendilerinin özgür olduklarını sanmalarındandı. Doğu’lular-Persler ise barbardı ve köleydiler. Çünkü krallarının önünde secde ediyorlardı. Secde doğu’da Allah’a yapılan şeydir. Bu davranış daha sonra kendilerini Allah gibi gören krallara yapılmaya başlanmıştır sapıkça bir hareket olarak. İşte bundan dolayı Yunanlılar kendilerini secde etmedikleri için özgür görüyorlardı, özgür oldukları için de uygar olarak kabûl ediyorlardı. Hristiyanların Müslümanlara “kâfir” demelerinin sebebi, müslümanların sürekli olarak namaz ile secde etmelerindendi. Tahrif olmuş hristiyanlığa göre ise kendileri secde etmiyorlardı. Bu düşünce onlarda bir kibir ortaya çıkarıyordu. Çünkü kendileri -sözde- hiç kimseye secde etmiyordu; politika, cumhûriyet ve demokrasi nedeniyle. Oysa panteonda binlerce tanrı vardı ve bunlara tapıyorlardı. Demokratik Yunan ve cumhuriyetçi Roma, secde etmelerinden dolayı, doğu’nun monarşisini küçüklük ve eziklik olarak görüyor ve kendi sistemlerini ise büyüklük ve üstünlük görüyorlardı. Fakat Roma, Sezar’la birlikte imparatorluğa ve monarşiye geçti. Yâni kibirlendikleri şeyin altında kaldılar. Hattâ Sezar karşısında yerlere kapanıyorlardı. Bu tutum günümüzde modern batı’da da bulunuyor. Müslümanları Allah’a karşısında secde ettiklerinden dolayı ezik, ilkel, geri, düşük, köle ve barbar olarak görüyorlar. Kendileri ise özgürler ya, güyâ uygar oluyorlar. Oysa insanlık târihinde hiç görülmeyen derecede modern bir kölelik sergiliyorlar. Bu kölelik, “nefislerinin köleliği”dir.  

 

John Roberts batı’nın kibrinden bahsederken şunları söyler:

 

“Büyük bir güvenle ‘uygar dünyâ’dan bahsedenler, etraflarına baktıkları zaman Avrupa’nın ve yerleşimlerinin ötesinde söz etmeye değer fazla bir şey bulamadılar (gerçi 20. yüzyılda bâzıları Japonya’nın hâkim olan ‘uygarlığı’ paylaştığını düşünüyordu). Adı geçen yerler dışında dünyâ, Avrupalılara göre kâfir, geri kalmış ve câhil insanlarla doluydu. Bunların arasında az sayıda insan, ‘uygarlığı’ kuranların arasına karışmak için çabalıyordu. At-gözlüğü takmış bu çirkin bakış-açısı, daha sonra ortaya çıkacağı gibi Avrupa’nın kültürel ve siyâsal başarısının önemli bir malzemesiydi. Avrupa’nın fikirleriyle değerlerinin ‘doğuştan üstün’ olduğunun kanıtlandığı inancı, insanları dünyâya yeni saldırılar yapmaya cesâretlendirip bu değerleri yeniden kavrayıp yanlış okumaya yöneltti. 18. yüzyılın ilerici değerleri, kökeni dîne dayalı diğer değerleri pekiştirmek için yeni tezler sağladı. 1.800 yılında artık Avrupalılar diğer kültüre karşı saygıyı büyük ölçüde kaybetmişti. Kendi toplumsal uygulamalarının diğer kıtalarda görülen anlaşılmaz barbarlıktan bâriz biçimde üstün olduğunu düşünüyorlardı. Geriye dönüp İslâmiyetle çatıştıkları yüzyıllara, müslümanların İberik Yarımadası’ndan püskürtülmesine, Orta ve Güneydoğu Avrupa’dan geri çekilmeye başlamalarına bakıp gerçek uygarlığın ilerlemesi sonucu müslümanlarla başarılı bir biçimde savaştıklarına karar veriyorlardı. Yada Çin’in anlaşılmaz tepkisizliği ve buna bağlı çürümesi üzerine kafa yoruyorlardı. Avrupalıların Amerika’daki Kızılderili imparatorluklarını yıkması, barbarlığın ve anlamsız zâlimliğin kökünün kazınması olarak görülüyordu.

 

Avrupalıların çoğu diğer kültürlere tepeden bakıyordu. Leibniz ve Voltaire’in takdir ettiği (az yada çok anlayarak) Çin uygarlığına, Viktorya döneminde yaşayanlar küçümseyerek bakıyordu. Bunlardan biri bunu ‘dev, durağan, çekici olmayan, somurtkan bir uygarlık’ olarak tanımlamıştı. Elbette bu hükümler yüzeyseldi. Yabancı kültürler hakkında bunun gibi pek-çok hüküm verilmişti. Örneğin kıtanın kendine özgü ekolojik ortamında yaşayabilmek için karmaşık yöntemlerin üstesinden gelen Afrikalılar hakkında Avrupalılar ‘vahşîler’ diye hüküm verip onları hiçe sayabiliyordu. Avrupa’nın Dünyâ’ya açılması sırasında Avrupalılar yüzyıllar boyunca boyun eğdirdikleri halklardan bir anlamda daha ‘iyi’ olduklarını varsayıp onlara kötü davranmıştı. Hattâ birer hristiyan olarak Tanrı’nın nezdinde kendileriyle eşit olan insanların ruhlarını kurtarmaya çalışırken, hakîkate sâhip olduklarını ve câhillik, ahlâksızlık, vahşîlikle mücâdele ettiklerini düşünüyorlardı. Hristiyan köklerinden lâikleşerek uzaklaşan bu tür fikirler, bu yüzyılda bile ilerleme efsânesiyle lâik misyonerlik azmini koruyarak Avrupa’nın kibrini beslemeyi sürdürdü”.

 

Avrupalılar, Yunan ve Roma’nın ihtişamlı günlerinden sonra egemenliği doğu’ya kaptırmalarının nedeni olarak faturayı hristiyanlığa ve dîne kesmiştir. Yoksa batı’lıların beceriksizliğinden ve doğu’nun üstün olduğundan dolayı değildir bu. Böyle düşünmektedirler. Böyle olunca da dinden nefret ederek uzaklaşmışlardır.

 

Helenizm târihi ve süresi için, İskender’in ölümünden (M.Ö. 323) Kleopatra’nın ölümü (M.Ö. 30) arasındaki 297 yılık süre anlaşılır. Bâzıları İskender’in doğuşu (M.Ö. 356) ile başlatır bu süreyi. Bâzılarıysa M.Ö. 700’lere kadar çıkarır. Roma’nın da Helen olduğunu (ki M.Ö. 30’a kadar yâni imparatorluğa kadar Helen’di) daha sonra da Bizans’ın Helen olduğunu kabûl edersek ve Hristiyanlığı bir Helen dîni olarak görürsek, modern Avrupa’yı ve batıyı yâni tüm Avro-Amerika’yı ve bu zihniyette olan doğu’daki hristiyan ülkelerini de Helen kabûl etmeliyiz.

 

Batı’lı olmak, belli bir bölgede doğmak, yaşamak ve o bölgede bir devlete sâhip olmak demek değil, “batı uygarlığına âit olmak” demektir. Bu sâdece resmî bir şekilde değil, halkın çok büyük çoğunluğunun bunu benimsemiş olmasıyla alâkalıdır. Bu bağlamda Türkiye de batı’lı olmaya doğru gitmektedir. Bu, Helen kibrinin kalıntıları ve sürdürücüsü olarak böyledir ama Helenizm kültürünün en etkili olduğu zamanlar, İskender’in ölümüyle, Kleopatra’nın ölümü arasındaki dönemdir. Helenizm, “iki ölüm arasındaki kibir”dir.

 

Yunanlılar, kendilerine ırk birliğini açığa vuran ‘"Hellen” adını vermeden önce, başka ırktan olanları ve başka dil konuşanları “Barbar es” olarak göstermişler, bu şekilde kendileriyle yabancılar arasında bir sınır çizmişlerdir. Bu sınır kibirlerini daha da arttırmıştır. Zîrâ çizilen her sınır, kibri arttırır.

 

Yunanlıların bu kibri, diğer toplumların “dinlere göre” hareket etmesine rağmen, Yunanlıların “akıllarına göre” hareket etmesi ve akla uymayan şeyleri kabûl etmemeleri nedeniyledir. Aklı kullanmak onları uygarlaştırıyor ve “biricik” yapıyordu. Fakat arka-plânda Panteonda binlerce tanrı ve tanrıcık vardı. O hâlde akıllarını yönlendiren şey bu tanrılardı, yâni nefisleri. Akılları, tanrıların yâni nefislerinin kontrôlünde ve yönlendirmesindeydi. Bu nedenle de akıllarıyla söyledikleri ve yaptıkları şeyler insanlık adına bir iyilik ortaya çıkarmadı-çıkarmıyor. Bu durum modern batı’da da aynıdır. Yunan düşüncesini din yapmış olan modern batı da aynı şeyi yapmakta ve şeytanın ve nefsin inşâ ettiği ve yönlendirdiği akıllarıyla övünmektedirler. Fakat bakıldığında akıllarının bir yaraya merhem olduğu yoktur ve tam-aksine bir-çok yaralar açmaktadır. Bırakın insanlık adına bir iyilik yapmayı, Dünyâ’da büyük bir fitne başlatmış ve ekini-nesli-hayvanları ve bitkileri-doğayı ifsâd etmişlerdir ve etmektedirler. Bunu o çok övündükleri (dinden bağımsız) akıllarıyla yapmışlar ve yapmaktadırlar. O kibirlendikleri akılları onlara ne kötü şeyler yaptırıyor..

 

Yunanlılar-Helenler akıllarıyla her-şeyi bilip her-şeyi yapabileceklerini sanmakla kendilerini tanrı gibi görüyorlardı. Başkaları ise barbar, ilkel ve akılsız kölelerdi. Bu nedenle kendilerinde onlara ilahlık yapma hakkı görüyorlardı. İskender’in “doğu seferi”ni başlatmasının nedenlerinden biri de bu düşüncedir. “Tanrı insanlar”, “köle insanlar”a hükmetmeliydi. İşte kibir buydu. İnsanın ortaya koyduğu en büyük kibir, kendini Tanrı gibi görmesidir. Modern insan ve batı işte bu yoldadır ve artık tanrının öldüğünü  ve tanrı yerine insanı ve aklı koyduğunu, insanın ortaya koyduğu ideolojilerin “din” olduğunu ve uzmanların de peygamberler olduğunu söylemektedirler. Böylece bir fitne ortaya çıkarıp Dünyâ’yı ifsâd eden bir kibir ortaya çıkmaktadır.

 

Yunanlılar uygar olduklarını ve sözde üstünlüklerini İskender’le de gösterdiklerini düşünüyorlardı. Batı’nın kibirli bir şekilde Yunan-Helen ve Roma’ya dayanan kültürünü tüm  Dünyâ’ya yaymasının kökeninde ve arka-plânında, İskender’in “üstün Yunan kültürü”nü tüm Dünyâ’ya yaymak istemesi yatar. İskender; uygar, üstün, özgür demokratik Yunan uygarlığı(!)nı tüm Dünyâ’ya zorla da olsa yaymayı hak olarak gördüğü ve benimsediği için doğu’ya sefere çıkmıştı. İşte modern batı da, aynı nedenlerle uygarlığını yâni moderniteyi tüm Dünyâ’ya zorla da olsa yaymayı bir hak olarak görmektedir. Bunu o kendine has kibri yüzünden yapmaktadır. Üstelik bu uğurda yapılan her türlü çirkefliği ve şerefsizliği de meşrû kabûl etmektedir. Fakat İskender nasıl ki bunu yapmak için çıktığı doğu’da boğulup öldüyse, batı da aynı sonucu yaşayacaktır. Helenizm, Anadolu ve doğu’da boğuldu ve oranın kadim kültürü içinde kayboldu gitti. Geriye bir-kaç şehir isminden başka bir şey kalmadı. Zîrâ paganizm hiç-bir zaman kalıcı olamaz.

 

Paganizm “tek tanrı”yı inkâr ettiğinden dolayı bir kibir ortaya çıkarması kaçınılmazdı. Aynısı modern batı için de geçerlidir. Fakat nasıl ki klâsik paganizm yok olduysa, seküler batı yâni modern paganizm de yok olmaya mahkûmdur. Kibrin sonu budur. Zîrâ fıtrata, doğala, doğaya ve normâle uygun değildir. Hepsinden önemlisi hak dîne uygun değildir. Zâten batı’nın kibri de buradan gelmektedir.

 

İskender’le birlikte Yunan kültürü Mısır, Îran ve daha uzaklara yayıldığı gibi; Îran, Mısır ve daha uzakların kültürü de Yunanlılara sirâyet etti. Yunanlıların Perslere üstün geldiği gibi, daha önce de Persler Yunanlılara üstün gelmişlerdi. Sasaniler Bizans’a üstün geldiği gibi, Bizanslılar da Sasaniler’e üstün geldiler. Bu, Allah’ın sünnetullahı ve imtihanın bir gereğidir ve bu gerçek Kur’ân’da şu şekilde söylenir:

 

“Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veyâ şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).

 

Roma imparatorları secde edilerek tanrılaştırılmıştır ve hattâ resimlerinde başlarındaki hâlleler “güneş-tanrı” anlamı taşır. Fakat kralların kendilerini tanrı îlan etmesi sâdece batı’nın değil, tüm insanlığın ortak kibridir.

 

Daha sonra ortaya çıkıp büyüyen Roma’da da Yunandan mîras aldığı büyük bir kibir vardı. Mütekebbir olan Allah’ın büyüklüğünü hesâba katmayanlar kibirlendikçe kibirlenirler. Fakat müslüman devletlerde bu kibir ya yoktur yada geçici ve çok azdır. Selçuklu, Osmanlı ve müslüman devletlerde bu tür kibirler bulunmaz. Zîrâ müslümanlar günde beş vakit secde etmekte ve “ey Allah’ım!, Sen’den büyüyü yok” demektedir. Secde kibrin panzehiridir. İnsan ne kadar secde etmezse o kadar kibirlenir. Secdesizlik ve kibir şeytandandır. Secde, kibri mahveder.  

 

Modern batı’da “uygar ve barbar” düşüncesi, Evrim Teorisi ve Sosyâl Darwinizm ile “evrimini tamamlayanlar” ve “evrimini tamamlamayanlar” olarak ifâde edilir. Bu nedenle de kendilerini “evrimini tamamlamış uygarlar”, diğerlerini ise “evrimini henüz tamamlamamış olan barbarlar” olarak görmekte ve “uygarların barbarları kullanma ve sömürme hakları olduğunu” söylemektedirler. İskender Helen kibri ile doğu’yu sömürmeyi kendinde hak olarak görürken, modern batı da modern-bilimin zırvalıklarını kullanarak kendilerinde, “evrimini tamamlamışlar” olarak sömürme hakkı görmektedirler. Bu durum şimdilerde de “demokrasi götürmek” olarak kendini gösteriyor. Bir yazıda bu bağlamda şunlar söylenir:

 

Bâzıları Darwinci biyolojinin tezlerini çarpıtarak aksettirdi. Genetik olarak Dünyâ’yı yönetmesi kaderine yazılmış olan beyaz ırkın üstünlüğü nedeniyle emperyâlizmin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyorlardı. İster doğru ister yanlış anlaşılsın, bilimin ‘insan’ denen hayvanın kaynaklara ulaşma mücâdelesinde beyaz ırkın daha verimli olduğunu sözde kanıtlayarak, bu tür iddiâlara destek sağladığı söyleniyordu. Beyaz ırkın daha zekî, mânevî açıdan rekâbete daha yatkın, zihinsel ve belki fiziksel olarak daha üstün olduğu ileri sürülüyordu. Doğuştan gelen ırksal üstünlük ve bundan kaynaklanan doğal yarışmacı rûh konusundaki mantıksız savlar, zamanla yerini ekonomik rekâbet koşullarına uygun açıklamalara bıraktı.

 

Avrupalılar diğer kültürler ve uygarlıklar hakkında aslâ fazla bilgi-sâhibi olmadığından onların kendilerinden ne kadar farklı olduğunu yeterince bilmiyordu. Yabancı kültürlerden öğrenebilecekleri bir şeyler olduğunu neredeyse hiç düşünmüyorlardı. Dünyâ’yı ve târihini düşündükleri zaman Avrupalılar dikkat çekici ölçüde kendini düşünen ve kendini beğenen bir insan topluluğuydu. Kendi gözlerinde onlar ‘uygar dünyânın’ beşiğiydi”.

 

Batı’lı biyologlar, modern batı’lı ırkların farklı köklerden geldiğini ileri sürerek daha üstün soylara âit olduklarını söylerler. Tabi böyle olunca da “diğer ırklar düşük soylara dayanır” derler. Meselâ onlara göre Afrikalılar, kısa bir süre önce ve Homo Sapiens’e “yakın” olan yaratıklardan türemiştir. O nedenle de evrimlerini henüz tamamlayamamışlardır. Batı’lılara göre tüm Avrupalılar, yalnızca yedi kadından oluşan bir kurucu nüfusa “Havvâ’nın Kızları”na dayanır. Kökleri oradadır.

 

Batı dediğimiz, greko-romen temelli kültüre sâhip olan zihniyettir. Zîrâ batı, kültürünü greko-romen kültürü yeniden dirilterek ve üreterek ortaya çıkarmıştır. İşte batı’nın kibri, bu greko-romen kültürden gelmektedir. Greko-romen kültürdeki bu kibir, diğerini ötekileştirmekle ve aşağılayarak ayrımcılık yapmakla kendini gösterir. Bunun sonucunda batı dışındaki insanların köleleştirilmelerini ve sömürülmelerini güyâ normâlleştirirler. Batı’nın o kibirli filozoflarının hemen hepsi de, kendilerini yâni beyaz batılı insanı üstün, diğerlerini ama özellikle zencileri aşağı ırk olarak görürler ve zencilerin ancak kendilerine köle olabileceklerini söylerler. Çeşitli sapıkça sözlerle insanları bunun doğal olduğuna inandırmaya çalışırlar. Oysa Allah katında bir Bilal Habeşi’nin yanında bu filozofların alayının, pislik kadar bile değeri yoktur. Celaleddin Vatandaş bu konuda şunları söyler:

 

“Köleciliğin felsefî temelleriyle ve inanç boyutuyla da sistemli bir anlayışa ulaştığı Antik Yunan toplumunda, Yunanlı olmayan herkesin potansiyel köle olduğu anlayışı egemendi. Yunanlıların üstünlük duygusu ve Yunanlı olmayanları ifâde eden barbarların doğaları gereği güce itaate hazır oldukları düşüncesi, Yunan köleciliğinin temel kabûllerinden birisiydi. Bu anlayışın etkisi iki biçimde açığa çıkıyordu: Birincisi, barbarların doğaları îtibârıyla köleliğe uygun oldukları ve dolayısıyla köleleştirilmelerinin Yunanlılar için bir imtiyaz ve hattâ bir görev olduğu inancı; ikincisi ise Yunanlıların doğaları gereği özgür yaratıldıkları ve köleleştirilemeyecekleri inancı. Yunan toplumunda yaygın olan bu inanç önce kısmen Platon’da (MÖ 427- 347) ve daha sistematik hâliyle de Aristoteles’te (MÖ 384-322) felsefî bir temele kavuşmuştur. Önerdiği yasalarda ve öğütlerinde açıkça gözlendiği üzere Platon, efendi ile köle arasındaki ayrımı, Atina’da mevcut olandan da geniş hâle getirme çabası içerisinde olmuştur. Thomas Aquinas, De Regimine Principum isimli ünlü eserinde, Aristoteles’in görüşünü daha da ileri götürür ve şöylesi tespitlerde bulunur: ‘Doğa, diğer şeylerde olduğu gibi insanların kendi arasında da derecelendirmelere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Doğanın zorunlu gördüğü ve derecelendirdiği bu zümrelere, üstün veyâ aşağı durumdaki insanların hâlleriyle rastlamaktayız, hâkimiyetin her kademesinde üstün olan ile aşağıda kalanlar arasında kurulmuş uyumlu bileşimi görmekteyiz. Tanrı insanları farklı kılarak adâletini göstermiştir’.

 

David Hume (1711-1776), konuyla ilgili olarak şunları söyler: ‘Siyahların beyazlardan daha aşağı olduğunu düşünmeye meyilliyim. Hiç gelişmiş bir medeniyet kurmamışlar. Aralarında eylem ve düşünce olarak öne çıkan biri de yok. Hüner gerektiren bir araçları-gereçleri yok. Sanat yok, bilim yok. Buna mukâbil en barbar ve kaba-saba beyazlarda bile (meselâ eski Germen kavimleri veyâ günümüzün Tatarları) bir tür mertlik, bir yönetim organizasyonu yada başka şeyler görmek mümkün. Doğa tarafından belirlenmiş bir fark bulunmasaydı, farklı coğrafyalarda ve bu kadar farklı zaman dilimlerinde devamlı aynı manzara karşımıza çıkmazdı. Kant (1724-1804), beyaz ırkı insanlığın ulaştığı zirve olarak tanımlamıştır.

 

Irk anlayışı üzerinden, Antik Yunan’da egemen olan anlayışta olduğu üzere, aşağı ırkların üstün ırklara hizmet amaçlı yaratılmış varlıklar oldukları, aşağı ırka mensup olanların ağır ve pis işlerde hiç-bir şekille insânî olmayan şartlarda çalışmalarının doğal olduğu anlayışı savunuldu. Greko-Romen düşüncesinde beyazın olumlu, siyahın olumsuz değerlendirildiği bir renk sembolizmi vardı. Örneğin Ortaçağda Şeytan’ın isimlerinden birisi Siyah Adam (Black Man) idi ve siyah, günahla özdeşleştiriliyordu. Bu imgenin belirleyiciliği bütün ırk kategorilerindeki siyahtan beyaza gidildikçe, hiyerarşik olarak basamakların yükselmesi göz-önüne alındığında ortaya çıkmaktadır”.

 

Üstün ırk oldukları inancı batı’da bir kompleks hâline gelmiştir. Dünyâ’daki şiddetin temelinde işte bu kompleks vardır. Bu kompleks birlerinin batı’ya haddini bildirmesine yada Allah’ın acı bir azap göndermesine kadar sürecektir.

 

Batı’nın siyâseti Yunan demokrasisi ve Roma cumhûriyetine dayanır. Aynen onlar gibi Allah’sız ve pagandır. Batı’nın bilimi de aynen Yunanda olduğu gibi matematik-merkezlidir. Modern dünyâda da bir “matematik kibri” vardır. Hattâ bu, matematikçilerin sosyâlcilere karşı bir kibri olarak da görülür.

 

Batı’nın o çok matah zannedilen değerleri “şarta” bağlıdır. Bu şart, “maddî şart”tır. Madden zenginliği kaybolduğunda değerleri, dolayısıyla kibri de kaybolur gider. Batı için ne kadar maddî çokluk varsa o kadar da kibir vardır. Bu aslında tüm insanlık için de bir ölçüde geçerlidir.

 

Batı’nın kibri aslında, târihin hiç-bir döneminde “tek-tanrı” inancında olmadıklarındandır. Batı, hristiyanlığa bile teslis denen üçlemeden yâni Baba, Oğul ve Kutsal Rûh şeklinde üç tanrının varlığı kabûl edildikten sonra kitlesel olarak râzı olmuştur. Çünkü paganizm yâni şirk ve putperestlik karışmayan hristiyanlığı kabûl edemiyorlardı.

 

Batı siyâsette Roma, düşüncede ve dinde Yunan yâni Helen’dir. Aslında Roma bile siyâsetini putperest Helenlerden almıştır. Roma, büyüklüğüne(!) bakarak kibrini resmîleştirmiştir. Günümüzde de görülen batı kibrinin kaynağı bunlardır. Batı kendini “gelişmiş uygarlık” olarak görürken, diğerlerini ise 2. ve 3. dünyâ ve geri kalmış yada “gelişmekte” olan ülkeler diye ayırır. Bunun sebebi kibirdir. Ne yâni; insanları kitleler hâlinde öldürecek silahlara sâhip olmak uygarlık da, bunlara sâhip olmamak ilkellik midir?.

 

Batı kibri, ten rengiyle de insanları ayırır ve beyaz ve sarı tenlileri uygar, koyu ve siyah tenlileri ilkel görürler ve bunu “onları sömürme hakkı” olarak kabûl ederler. Peki beyaz tenin siyah tenden daha üstün olduğunun delîli nedir ki?. Aslında “koyu ten asıl renktir ve açık ten rengi aslında ârızalı ten rengidir” diyen bilimsel sonuçlar vardır. Tabi bizim müslümanlar olarak buna takılmamız söz-konusu değildir ve mü’minler insanların renklerinin ve dillerinin farklılığını “âyet” olarak görürler:

 

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin (milletlerinizin-ırklarınızın-kavimlerinizin) ayrı olması, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır” (Rum 22).

 

Amerika’lı bir diplomat olan Caleb Cushingi batı’nın ve de batı’lının ırkçılığını ve kibrini şu şekilde gösterir: “Biz mükemmel beyaz ırkın temsilcileriyiz. Beyaz ırkımızın gücü ve ayrıcalığı çok açıktır. Ben ancak benim gibi beyaz bir adamla -benim kanım ve ırkımdan olan- eşit sayılmayı kabûllenebilirim. Amerikan Kızılderilisi, Asyalı sarı ırktan olanı yada Afrika’nın siyah adamını değil”. Başkan John F. Kennedy ise: “Tanrı’dan bizi korumasını ve bize yardımcı olmasını dileyelim ama unutmayalım ki yeryüzünde Tanrı’nın yapacağı işi yapmakla biz görevliyiz”.

 

Haçlı Seferleri’nin maddî külfeti Avrupalıları fakirleştirmiş ve tüketmişti. Zâten batı, ne ziraattan ne de ticâretten pek de anlamıyordu. O yüzden bunlar aracılığı ile yeterli bir geçim elde edemiyordu. Bu nedenle de en kolay yol olarak sömürü ve zulme yönelmeyi seçti. Fakat bunun için en başta dinden vazgeçmesi ve zâten baştan bêri kendilerinde olan kibri çoğaltmaları gerekiyordu. Bunu yaptılar. Sonuçta bu kibir zulme dönüştü ve zulüm; Haçlı Seferleri, Engizisyon, Endülüs zulmü, Amerika Kızılderilileri, Afrika ve Uzak-doğu üzerinde fecî bir şekilde gözüktü. Batı, öldürmeye, sömürmeye ve zulme işte böyle alıştı. 

 

Batı’nın, Avrupa’nın ve batı zihniyetine sâhip olanların kibri, maalesef bir zamanlar Avrupa’nın en ucu ve bâzıları tarafından Avrupa bile sayılmayan tarafında yaşamış olan bizim balkan göçmenlerine bile sirâyet etmiştir. Onlardan “biz Avrupalıyız” sözlerini duyuyoruz. Bunu bir üstünlük vesîlesiyle söylüyorlar. Bir keresinde İzmir Karşıyaka’da yapılan bir tartışmada, göçmen kökenli biri, Denizli’li bir arkadaşa, “tâ Denizli’den kalkmış İzmir’e gelmişsiniz” dediğinde, o da; “hadi biz şuradaki Denizli’den geldik, siz tâ Balkanlardan niye geldiniz?” demişti. Balkanlardan gelmeyi normâl olarak görüyordu. Çünkü ne de olsa Balkanlardan, batı’dan ve Avrupa’dan gelmek normâldi. Oradan her-yere gidebilmek bir haktı. Burada kötü olan şey, bir kibirle “dağdan gelip bağdakini kovmaktır” ki “balkan” kelimesi “dağ” demektir?. Balkan sözünün, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamları vardır. Tabî ki Dünyâ Allah’ın dünyâsıdır. Herkesin her yerde yaşama hakkı vardır. Bakmayın siz ulus-devlet sınırlarının keskinliğine. Balkan kökenli Türk ve Müslüman kardeşlerimizin de her yerde yaşama hakkı vardır. Biz sâdece, o kibirli batı düşüncesinin ve zihniyetinin etrâfa nasıl sirâyet ettiğini göstermek için bu örneği verdik.

 

Batı kibrinin üreticisi Yunanlılar yada Helenler, düşüncenin, felsefenin, bilimin ve siyâsetin kaynağı olarak kendilerini görürler ve diğerlerinin kendi düşünceleri üzerine düşünce, bilim ve siyâset ürettiğini söylerler. Oysa bunlar tüm insanlığın ortak birikimidir. Helenlerin yaptığı, bilginin Allah’sızlaştırılmasıdır ki modernite de bunu yapmış ve yapmaktadır. Allahsız putperestliklerle övünmek abestir. Batı niçin her-şeyin kökenini Helen’e yâni Yunana dayandırıyor ki?. Yunanlılar nereden aldılar bu bilgiyi, düşünceyi ve kültürü?. Elbette Girit’ten, Girit uygarlığından. Peki Girit nereden?. Doğu Akdeniz yâni Fenike, Mısır, Lübnan, Îran, Hindistan, Çin ve sonra da Arap ve Türklerden.

 

Kibrin çıkış noktası “nefs” olmasına rağmen kibirliler, kibirlerini her zaman “tanrının özel kulları ve görevlendirdiği kişiler” olduklarını söyleyerek ortaya koymuşlardır.

 

Batı en temelde kibrini mevcut Tevrat’a ve Yahudiliğe borçludur. Çünkü yahudiler, kendilerini “seçilmiş millet” ve “üstün ırk” olarak görmektedirler. Onlara göre yahudiler tüm insanlardan ve ırklardan üstündür. Onları üstün kılan ise Allah’tır ve bu nedenle de “tüm zamanlarda bu üstünlük sürmelidir” düşüncesinde ve zannındadırlar. Yahudileri ateşleyen ve “dünyâlık” yapan bu düşüncedir. Tevrat’ın âhirete yönelik aktarımları belli-belirsiz bir ahiret inancı verdiğinden (çünkü tahrif edilmiştir) yahudiler Dünyâ’ya yönelmişler ve maddeye odaklanmışlar, bunu sonucunda akıl-zekâ alanında kendilerini geliştirmişlerdir. Fakat onlar akıl ve zekâlarını Allah’tan, dolayısı ile merhâmet ve vicdandan kopuk olarak çalıştırdıklarından dolayı akıl ve zekâları nefislerinin emrine girmiş ve sonuçta da Dünyâ’da büyük bir fitne çıkarmalarına ve Dünyâ’yı ifsâd etmelerine neden olmuştur. Öyle ki, Dünyâ’da ortaya çıkan pisliklerin neredeyse hepsi, şeytânî bir akıl ve zekâya sâhip olan yahudilerin plânlarının bir sonucudur.   

 

Tevrat’ta çeşitli yerde Yahudilere hitâben konuşturulur ve yahudiler övülür:

 

“Sizi çok bir millet yapacağım. Sizi kutsayıp isminizi büyük kılacağım. Sizi kutsayacağım, size düşmanlık yapanın düşmanı olacağım” (Tekvin-Yaratılış 12:2-3).

 

“Siz Tanrınız Yehova için kutsal halksınız. Tanrınız Yehova sizi özellikte kendi halkı olarak seçti” (Tesniye 7:6).

 

Yahudiler Allah tarafından seçilmiş ve -sözde- “üstün ırk-halk” olduklarını sandıkları için, kendilerine yapılan en küçük bir eleştiriyi bile Allah’a yapılmış sayarlar ve bunu kullanırlar-kullanıyorlar. Öyle ki, güçlü oldukları ülkelerde meselâ Amerika’da, kendilerini eleştirenleri yalnızlığa ve fakirliğe mahkûm edebilecek şekilde psikolojik ve ekonomik baskı altına alıyorlar. Onları şu-an îtibârıyla Dünyâ’ya hâkim kılan(!) şey, işte bu kibirdir. Zîrâ insanları ne kadar küçük ve ezik görürseniz o kadar gaddar ve acımasız olur, bu gaddarlık ve acımasızlıkla da insanlara en olmadık zulümleri ve adâletsizlikleri bile yapabilirsiniz. İşte yahudilere bunları yaptıran şey, “üstün ırk” ve “üstün insan” olarak seçilmiş olduklarını sanmaları yaptırmaktadır. “üstünüm, dolayısıyla da her-şeyi yapmaya hakkım var” düşüncesiyle zulümleri yaparlar. Hâlbuki Allah, peygamber gönderdiği her halkı, “peygamber gönderilmiş halk” olduğundan dolayı “o dönem için” diğerlerine üstün tutmuş olmasından dolayı “sürekli bir üstünlük” hiç-bir halk için söz-konusu olmaz. Târih boyunca Allah’ın seçtiği ve peygamber gönderdiği toplumlar içinde îman edenler, diğerlerine üstün olmuşlardır. Fakat bu üstünlük, “tüm zamanlar için ve kıyâmete kadar sürecek bir üstünlük değildir.

 

Sonuçta yahudiler batı’yla karşılaşınca -ki bu karşılaşma ilk başta İskender’in M.Ö. 322’de Filistin’i ele geçirmesiyle başlamıştır- yaklaşık 200 yıl süre boyunca Yahudi ve Helen-Yunan-Batı etkileşimi oldu. Yahudiliğin kutsal metinleri Yunanca’ya tercüme edildi. Daha sonra batı’lılar hristiyanlıktan dolayı Tevrat’ı kabûl ettikleri ve onu okuduklarından dolayı bu kibri benimsemişlerdi. Onların yahudilere olan nefretleri, Hz. Îsâ’yı yalanlamaları ve çarmıha gerdikleri içindi. Fakat zamanla yahudilerin kibirlerinden etkilenmişler, bu kibri kendileri de sâhiplenmişler ve içselleştirmişlerdir. 

 

Werner Sombart, Yahudiliğin izinden Protestanlık’la gidildiğini söyler. Katoliklerin aksine ticâret ve para kazanma konusunda Protestanlar bir-çok yahudi öğretilerini benimsemişlerdir. Meselâ fâiz batı’da, protestanlıkla birlikte meşrûlaşmaya başlamıştır. Sombart, kapitâlizmin doğuşunda ve gelişmesinde yahudilerin önemli bir yeri olduğunu düşünmektedir. Sombart, din ve felsefenin kapitâlizmin rûhunu beslediğini ve hattâ dînin çok eski târihlerde bile toplumsal hayâtı etkilediğini ve Tevrat’ın ve Eski Ahit’in kapitâlist bir rûha sâhip olduğunu vurgular.

 

Martin Lutber’in esas savunduğu nokta Katolik Papalık’ın otoritesini reddetmekti. Katoliklerce “gizli yahudi” olarak tanımlanan Martin Luther, geliştirdiği dînî doktrin için asıl kaynak olarak Tevrat’ı benimsemiş, yahudilerin “seçilmiş halk” olduklarını kabûl etmişti. Artık Eski Ahit de dîni otorite idi. Böylece Protestan hristiyanlar sâdece İncil’i değil, onun yanında Yahudiliğin Kutsal kitabını da dikkate alıp okudular, dînî yorumlarına yahudi görüşlerini de katmaya başladılar. Böylece katolikler’in yahudilere olumsuz yaklaşımı karşısında protestanlar, yahudilere sempati ile yaklaşmaya başladılar. Protestanlar Katolikliğin fâizi yasaklama yönündeki katı görüşlerini de yumuşattılar. Karl Marx, Protestan ve Püriten geleneğinin kapitâlizmle olan ilişkisinden bahsederken şöyle der: “Hristiyanlık Yahudilik’ten doğdu. Şimdi ise Yahudilik’e geri dönmüştür”. 

 

Diğerlerini küçük görme kibri, derin düşmanlıklara neden olur. Dünyâ’daki kötülüklerin kaynağından biri bencillik ve egoistlik olduğu gibi bir diğeri de “kendini ayrıcalıklı ve üstün görmek”tir. Hâlbuki önemli olan “üstün ırk olmak” değil, “hayırlı bir toplum olmak”tır ki, Kur’ân, hayırlı ve dolayısıyla üstün olanların mü’minler olduğunu şu şekilde söyler:

 

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; mâruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a îman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden îman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır” (Âl-i İmran 110).

 

Aslında batı, kültürünü ve bilimini 1.800’lerin başına kadar Mısır ve Çin kökenli olarak görüyordu ve bunu Fenikeliler’in yaymasıyla aldıklarını kabûl ediyorlardı. Ama ne zaman ki ulus-devlet düşüncesini ve kökenini doğu’ya değil de Hint-Avrupa-Ari ırkına ve Yunan düşüncesine bağlama düşüncesi başladı, ondan sonra yön değiştirdi. Zâten bu düşünceyle birlikte “Yunanistan” ve “Yunanlı” diye toplama bir millet ve devlet ortaya çıkardı. Oysa Yunanlılar özgün ırk olarak M.Ö. 200-300’lerde Roma imparatorluğu içinde asimile olarak yok olmuş bir ırk ve kavimdir. Helenizm de zâten M.Ö. 30’da bitti. Modern Yunanlılar ise, Bulgar, Slav ve Türk karışımı bir topluluktur. Kurulan Yunanistan ile Osmanlı’ya karşı bir îtirâz yükseltildi ve Balkan Savaşları çıkarıldı ve bunda başarılı da olundu. Modern Yunanistan batı tarafından, Osmanlı’yı yıpratıp parçalamak düşüncesi ve siyâseti nedeniyle kurulmuştur. Osmanlı’nın Balkanlardaki hâkimiyeti çöktü. Yunanistan ile başlayan Osmanlıdan kopuşun arkası geldi ve Balkanlar Osmanlı’dan koptu.

 

Târih boyunca Türkler ve Müslümanlar batı’yı fethetmişler fakat onlara zulm etmeyip tam-aksine batı’ya düşünce, kültür ve bilimi taşımışlardır. Hattâ Yunan düşüncesini bile müslümanlar diriltip taşımışlardır. Bunu yaparken bir komplekse ve kibre kapılmamışlardır. Bu, İslâmî özgüvenden kaynaklanır. Buna rağmen batı, kibrinden ve özgüvensizliğinden dolayı Türkleri ve Müslümanları bir türlü kabûllenememiştir ve ilk fırsatını bulduğunda da zulmetmiştir. Çünkü batı, putperest kökenlidir ve çok küçük istisnâlar hâriç hâlen de şirk ve küfür üzeredir. Bundan dolayı da kendi dinlerini kabûl etmeyenleri benimseyememektedir. Doğduğu günden bêri panteonlardaki binlerce tanrıya taptıktan sonra hristiyanlığa geçince bile tek-tanrıya tap(a)mamış ve “trinity”ye yâni üç ilahlı tanrı âilesine tapmıştır ve hâlen de tapmaktadır. Modernite ile birlikte de insana, akla, modern-bilime, teknolojiye, uzmanlara, ideolojilere, lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl-feminist-emperyâl moderniteye, cinselliğe, maddenin her türlüsüne vs. tapmaktadır. Hem de ne tapma!. Üstelik bu tapınışı bir kibirle ve üstünlük duygusuyla yapmaktadır. Şirki ve küfrü ile övünmektedir. Zâten tek derdi, bu tapınma şeklini tüm Dünyâ’ya dayatmak ve yaymaktır. Bu tapınma-şeklini kabûl etmeyenleri aynen eskiden olduğu gibi yobaz, ilkel, barbar ve terörist olarak görmektedir. Kendileri uygar ama diğerleri yobaz, geri, ilkel, barbar, 3. dünyâ ülkesi-vatandaşı ve terörist. Oysa küfür-şirk içinde olan ve zulmeden kendisidir. Bu zulüm profesyonel olarak yapılınca “uygarlık, ilerilik ve gelişmişlik” olarak kabûl ediliyor, ama zulme karşı bir direniş olduğunda ise, “barbarlık” yâni modern anlamda “teröristlik” olarak kabûl ediliyor.

 

Batı’nın kibri, her-şeyi bilebileceğini ve yapabileceğini zannetme küstahlığıdır. Batı’nın kibri Yunanlılardan ve de Roma’dan mîras kalmıştır ve aynı zulmü sürdürmektedir.

 

Batı tam bir “dengesizlik uygarlığı”dır. Zamânında Engizisyoncular “insanın rûhunu kurtarmak üzere” bedenini yaktıklarını iddiâ ediyorlardı. Modem engizitörler ise tam tersine, beden için rûhu yakıyorlar.

 

Batı, kibrinin bir sonucu olarak, İslâm’ı batı düşüncesi ve zihniyeti merkezli olarak eleştiriyor ve onu çeşitli şekillerde suçluyor. İslâm’ı hakîkî  mânâda anlamak için onu batı-merkezli anlamak zorunda değiliz. Hattâ İslâm hakkıyla anlamak ve idrâk etmek için, onu batı uygarlığı insanlarının anladıklarından başka türlü anlamak ve idrâk etmek gerekir. Batı bu anlayıştan ve idrâkten yoksun olduğu için kendi anlayışını büyütüyor ve kutsallaştırıyor. Bu da onun kibrini daha fazla arttırıyor.

 

Kibir; “Kendini büyük görme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme” (TDK) demektir.

 

“Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu” (Bakara 34).

 

Müstekbirlerin (kibirlilerin) pîri “şeytan”dır. Tüm kibirliler kibirlerini şeytandan mülhemle ve örnekle yaparlar. Şeytan müstekbirlere, aynen kendisi gibi kibre kapılmalarını telkin eder. Zîrâ Allah’a karşı gelmenin ve isyân etmenin en ileri şekli, kibir-sâhibi olmaktır. İblis’i “şeytan” yapan, Allah’ın “secde et” emrine, kibrinden dolayı karşı çıkmasıydı. Dikkat edilirse, belki binlerce yıl ibâdet hâlinde olan İblis, Allah’ın “Âdem’e secde et” şeklindeki tek bir emrine kibrinden dolayı uymayınca “şeytan” olmuş ve makâmından kovulmuştur. İblis’i şeytan yapıp onu ebedî cehennemlik bir kâfir yapan şey, “tek bir emre itaat etmeyişi” idi yâni. Allah’ın tek bir emrine bile itaat etmemek, kişiyi kibirli bir kâfir yapabiliyor demek ki.

 

Modern batı’nın mevcut kibirli uygarlığı hırsızlığa dayanır. Avrupa hırsızlık ve köle ticareti yâni zulümden kazandığı paralarla kendini görece geliştirmiştir. Batı’nın kalkınması ile kibri birlikte yükselmiştir. Bu yükselmenin başlaması, dinden vazgeçilip yeniden Yunan ve Roma paganizmine dönüşle başlamıştır. Dinden vazgeçince maddeye yönelmiş ve madden zenginleşmiştir. Fakat madden zenginlik yanında ağır bir kibri de getirmiştir. Buna göre madde yükseldikçe mânâ azalır ve mânâ azalınca Allah’a olan kulluk bilinci azalır, yok olur ve kibir başlar.

 

Îran Devrimi batı’nın kibrine büyük bir darbe vurmuş ve onları endişeye sevk etmişti. Batı’nın kibri târih boyunca, aldığı ağır yenilgilerle sönmüştür. Batı’nın aklı ancak, savaşta aldığı yenilgiyle başına gelir ve o kibri de ancak o zaman yerin dibine geçer. Zîrâ Allah’ı hesâba katmayanlar ancak, acı azâbı gördüklerinde kendilerine gelirler.

 

Hiç-bir kibir sürekli değildir, olamaz. Yalnızca Allah’ın kibriyâsı (Kibriyâ=Azâmet. Cenâb-ı Allah’ın azâmeti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü) bâkidir. Tek Mütekebbir olan Allah’tır. Kibriyâ sâhibidir O.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2020

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

25 Haziran 2020 Perşembe

Körü-Körüne Bağlılıklar




“Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine ve elçiye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. (Peki,) ya ataları bir şey bilmiyor ve hidâyete ermiyor idilerse?” (Mâide 104).

Ataları körü-körüne izlemek; aklı, düşünceyi ve davranışı yozlaştırıyor, donuklaştırıyor, durağanlaştırıyor ve ataların yanlışını aynen sürdürüyor. Fakat “ataları bilinçli olarak izlemek”, “tecrübelerinden faydalanmak” anlamında yararlı olabilir. Bir şey körü-körüne izlendiğinde, artık “düşünce”ye gerek kalmaz ve böylece söylenen sözler olsun yapılan işler olsun, ezbere ve körü-körüne yapılmaya başlanır. Öyle ki, söylenen sözün ve yapılan işin kötü sonucu bir-zaman sonra ortaya çıkınca bile yine de ders alınmaz da körü-körüne bağlılıklar artar ve kişiler aynı şeyleri yapmaya devâm ederler.

Körü-körüne söylemenin yada yapmanın bir bedeli yoktur. O yüzden körü-körüne yapmak kolay olur. Çünkü kafa-konforu bozulup da o şey üzerinde düşünülmemiştir. Duyduğunu-gördüğünü, üzerinde düşünmeden ve tahlil etmeden söylemek ve yapmak, o şeyi körü-körüne yapmaktır. Körü-körüne olunca, yakın-uzak vâdede genelde olumsuz  sonuçlar ortaya çıkar.

Körü-körüne bağlılıklar bilinci blôke eder. Böylece kişi artık doğru ve tutarlı düşünemez hâle gelir ve körü-körüne bağlı olduğu şeyi ölümüne savunmaya devâm eder. Bir kişiye yada kuruma olan körü-körüne ve aşırı bağlılık, o kişinin yada kurumun günahlarını-kötülüklerini görmeyi blôke eder. Böylece körü-körüne bağlılıklar devâm eder durur. Bu durum zamanla körü-körüneliği arttırır. Tâ ki bir uyarıcıyla karşılaşana yada bir zaman gelip de “acı azap” ile karşılaşıncaya kadar.

Bâtıla meftûn olmuş çağımız insanı-müslümanı, doğrulardan rahatsız oluyor. Öyle ki, körü-körüne aşırı bağlı olduğu yapıyı eleştirmek için “doğru” bir söz söylenince yüzünün rengi atıyor. Körü-körüne üzerinde olduğu inancı bozmak istemiyor. Çünkü kafa-konforunu bozmak istemiyor. Kafa-konforunu bozmak ve düşünmek kolay bir iş değildir. İnsanı yorar. Oysa körü-körüne olunca ve her-şey belli bir süre yolunda gidince ne de güzeldir ve ne de kolaydır.

Körü-körünelik bir cehâlettir ama bu cehâlet “tahsilli olmak”la çok da alâkalı değildir. Niceleri vardır ki okul bitirmiş ve diploma sâhibidir ama körü-körüne tâkip ettikleri yada bağlı oldukları kişiler yada kurumlar vardır. Bu kişiler bir yanlış gördüklerinde yada duyduklarında, aslında kendilerine ters gelse de yine de o yapıya bağlılıklarını sürdürürler. Çünkü körü-körüne olan bağlılıklar doğruyu ve hakkı boğar ve o kişiden gizler. Böylece artık körü-körüne olan bağlılıklar çoğalmaya başlar. Kimileri “ata”ya, kimileri atalara, kimileri lîderlere, kimileri bilim-adamlarına, kimileri ünlülere, kimileri ideolojilere ve bâtıl sistemlere ve hattâ tâğutlara ve şeytana bile körü-körüne bağlanırlar. Nice sapık lîderlere bağlanılmıştır da onlar insanları uçuruma sürüklemiştir. Fakat gelin görün ki bir-kaç iyi ve doğru gibi gözüken noktalar nedeniyle o siyâsilere ve lîderlere olan bağlılıklar kısmen de olsa devâm eder.

Mürcie; devleti ve lîderi aşırı yüceltmenin ve ona körü-körüne tâbi olmanın bir sonucudur. Zamânımızda mürcie modern bir şekilde devâm etmektedir. Güce meftûn ve râm olanlar “modern mürcie”dirler. Çünkü ne olursa-olsun bağlandıkları yapıya olan bağlılıklarını körü-körüne sürdürmeye devâm etmektedirler. Hattâ bu bağlılık, kendini, ana-babayı, çoluk-çocuğu aşağılamak ve bağlandığı kişiye fedâ etmek şeklinde bile olmaktadır. Yine söyleyelim ki biz burada, körü-körüne olan ve düşünmeyi blôke eden bağlılıklardan bahsediyoruz. Batıl bağlılıklardan..

Dîn zannedilenlere, hiç sorgulamadan-araştırmadan, yâni körü-körüne bağlanmak nasıl ki “dogma” ise; lâik-seküler-demokratik-liberâl-kemalist-kapitâlist-liberâl-konformist-feminist-emperyâl-modern sistemlere de hiç sorgulamadan körü-körüne bağlanmak dogmadır. İnandığınız şeyin ne olduğunu bilmiyorsanız, o inanç körü-körüne olan bir inanç ve bağlılıktır. İnanmayacak olana delil yetmez; körü-körüne inanacak olana da hurâfe yetmez. Körü-körüne bağlanmak aklı ve bilinci blôke eder, düşünceyi durdurur ve kişiyi mankurtlaştırır.

Başta şeytana olmak üzere, tâğutlara, küresel materyâlist sisteme, lâik-seküler-demokratik-liberâl-kapitâlist-emperyâl-modern sisteme bağlananların anlayışları da azalır ve düşünemez hâle gelirler. Bâtıl, potansiyel olarak “düşünceyi durdurma ve etkisizleştirme” potansiyeline sâhiptir. Bâtıla saplananlar beyinlerini ve ruhlarını kilitlemiş olurlar. Bu aslında bir cezâdır. Zîrâ bu kişiler “sâdece Allah’a” bağlanmaz ve Peygamber’i örnek almazlar. Aslında körü-körüne bağlılık, “sâdece Allah’a” bağlanmamanın, Kur’ân’a göre bilgilenip-bilinçlenerek ona göre amel-eylemde bulunmamanın ve Peygamber’i örnek almamanın bir cezâsıdır. Bilinçli bir şekilde “sâdece Allah’a” bağlanmamanın cezâsı, “körü-körüne her-şeye bağlanmak” olur. Meselâ modern insanlar ve de müslümanlar maddeye meftûn ve râm olmuşlar ve bunun sonucunda da bu bağlılık maddeye körü-körüne bir bağlılık hâline gelmiştir. Maddeye olan bağlılık “bağımlılık” şekline dönüşmüştür.

Körü-körüne bağlılık, kişiyi, bağlı olduğunun lehine aşırı yoruma zorlar. Bu yorum haksızlıklarla ve yanlışlıklarla dolu olacaktır. Bir keresinde, uzun zaman önce bir kahvehanede bulunuyorken, televizyonda büyük takımlardan ikisinin birbirleriyle yaptıkları “derbi” denen maç yayınlanıyor ve kahvedekiler de dikkatle izliyordu. Bir-ara bir gürültü koptu ve baktığımda takımlardan birinin futbolcusuna sarı kart gösteriliyordu. Faûl yapan takımın taraftârı olan bir adam, (daha doğrusu bağ(ım)lısı) “ne var orda, bir şey yok ki” diye yüksek sesle bağırdı. Pozisyon ağır çekimde gösterilince yapılan faûlün çok net olduğu belli oldu. Adamın hemen yanındaki arkadaşı, “sizin oyuncu ne biçim dirsek atmış, sarı değil kırmızı kartı hakkediyordu” dedi, ki gerçekten de kırmızı kartlık bir hareketti. Faûl karârının ve kartın doğru olduğunu gören ve içten-içe kabûl eden o takımın taraftârı, körü-körüne olan bağlılığının sonucunda aynen şunu dedi: “Tamam dirsek attı ama diğer takımın oyuncusu kim bilir ne demiştir de dirsek atmıştır”. Yâni tuttuğu takıma o kadar bağ(ım)lı ki, takımından bir oyuncunun yaptığı bâriz bir faûle bile varsayımsal bir mâzeret gösterebiliyor. Çünkü körü-körüne bağlı ve artık bağımlı olmuş. Körü-körüne olan bağlılık, kişiyi bağlı olduğu şeye “bağımlı” yapar. Körü-körüne bağlı olduğu için bir eleştiri ve îtiraz kabûl edemiyor. Laf ettirmiyor takımına ve takımın oyuncusuna. O hâlde körü-körüne bağlılığın “nefsî” bir yanı da vardır.

Fetö’nün 15 Temmuz 2016’da yaptığı, daha doğrusu kendisine körü-körüne bağlı olanlara yaptırdığı bir “kalkışma” var. Burada körü-körüne bağlılığın çok bâriz bir örneği vardır. Sözde okumuş, okulu yüksek derecelerle bitirmiş, iyi matematik çözen, asker ve uçak pilotu olmuş olanlar, bir emirle F-16 savaş uçaklarını havalandırıyor ve o anda ne olduğunu bile tam anlamayan mâsum halkın üzerine bombayı atıyor ve çekip gidiyor. Onlarca kişiyi öldürüyor bir emirle. Peki niçin?. Çünkü bir emir alıyor ve emri veren, körü-körüne bağlı ve bağımlı olduğu kişi ve yapıdır. Sözde dînî bir yapıdır ama Kur’ân ve Sünnet’e göre bir bilgi, bilinç ve düşünme olmadığı için, geriye yaptığı şeyi “körü-körüne bağlılıktan dolayı” yapmak kalıyor. Suçsuz mâsum insanların üzerine hiç acımadan bombayı atıyor ve onları öldürüyor. Belki de bu yaptığı şey için övünüyordur. İşte bu, körü-körüne olan bir bağlılık ve bağımlılıktır ve bu yapıya bağlı olanlar bilinçlerini ve şuurlarını yitirmişler ve artık düşünemez hâle gelmişlerdir. Çünkü kendilerini müslüman ve dindar olarak görmelerine rağmen Allah’ın emrettiği gibi değil, Feto’nun emrettiğine gibi düşünüp eylemde bulunuyorlar. İşte bu şirktir, küfürdür, zâlimliktir ve ebedî cehennemi hak etmektir. Demek ki körü-körüne bağlılıklar, insanı küfre, şirke ve adâletsizliğe sevk edebiliyor. Hâlbuki bırakın Feto’yu, -hâşâ- Hz. Muhammed bile böyle bir emir verse yerine getirilemez.       

Târikatlar ve tasavvufta olan bağlılıklar, körü-körüne bağlılığın zirve hâlidir. Şeyhin önünde “gassalın önündeki meyyit gibi olmak” sözü vardır ki bu, şeyhe kayıtsız-şartsız olan bir bağlılıktır. Oysa böyle bir bağlılık ancak Allah için olabilir. Târikat ve tasavvuf önderlerinin söyledikleri ve yazdıkları genelde, incir çekirdeğini bile doldurmayacak boş şeylerdir. Yâni söyledikleri ve yazdıklarından etkilenerek oluşan bir bağlılık yoktur. Çok konuşan ama kayda değer bir şey söylemeyenlerdir bunlar. Bu kişiler ve kurumlar, “ne kadar çok ve yoğun şekilde yâni körü-körüne bağlılık olursa o kadar “iyi müslüman” olunacağının telkinini yapıp dururlar. Körü-körüne bağlı oldukları bu kişiler, -sözde- kâinâtı ellerinde tespih gibi sallarlar ve kâinâtın tüm kontrôlü de bunların elindedir (kutup gavs) fakat gelin görün ki işe yarayacak bir söz bile etmezler ve edemezler. Yine, bir zorluğu gideremezler ve hattâ kendilerinde olan bir sıkıntıyı bile (meselâ bâsur) giderecek çâreden yoksundurlar. Bir keresinde, hastâneye gitmeyi yanlış sayan târikat müridi olan bir tanıdığım, şeyhi hastalandığında en pahalı ve lüks bir hastâneye gidip ameliyat olmasını, “aslında gitmese de olurdu ve himmet göstererek de tedâvisini kendisi yapardı ama tevâzudan dolayı yapmadı” demişti. Körü-körüne olunca mantıksız laf etmek normâlleşir.

Bir keresinde de hurdacılık yapan târikat müridi bir tanıdığım, Ağustos ayında el arabasını zorlukla taşırken şapka giymediği için kafası sıcaktan yanınca ve ben de ona “bi şapka giyseydin” dediğimde, “âbiler şapka giymenin doğru olmadığını söylediler, o yüzden giymiyorum” demişti. Bu durum ona iyi bir şey yaptığını düşündürüyor ve onu mutlu ediyor olabilir ama mesele şu ki, o âbiler dediği kişiler, kendilerine gelince kıllarına zarar verecek bir şeyi bile yapmazlar ve bırakın Güneş’in altında el arabasıyla hurda taşımayı, klimalı ortamdan çıkmayı bile göze alamazlar.

Yine bir keresinde Türkiye’deki cemaatlerden birinin üyeleri, şehirde kitap tanıtımı-satışı ve yardım toplamak amacıyla Ramazan ayında esnafı ziyârete giderlerken, tanıdığım birine, “gel sen de yardım et” demişler. Tanıdığım kişi de “hadi Allah rızâsı için gideyim” demiş ve oruçlu bir şekilde Ağustos sıcağında başlamışlar gezmeye ve ayrı-ayrı yerlere dağılarak kitap tanıtımı-satışı ve yardım toplamaya. Fakat öğlen olunca sıcak çok artmış ve benim tanıdık “biraz dinleneyim” diye bir gölgeye oturmuş. Oturduğu yer de sandviç vs. satan bir dükkanın yanıymış. Bir-ara bir bakmış, yanında onunla birlikte gelen kişi, yarım ekmek döner yaptırmış, bir de kola almış ve yumulmuş yiyip-içiyor. Benim tanıdık hemen yanına gidip demiş ki, “sen oruçlu değil misin, ne bu?”; diğeri cevap vermiş, “yok âbi ne orucu, bu sıcakta oruç mu tutulur?”. Allah rızâsı için sarıklı-cübbeli bir şekilde yardım (teberrû) toplamaya gidenler Allah’ın apaçık farz olan emrini yerine getirmiyorlar. Tabi bizim tanıdık bir daha adımını bile atmamış ve muhâtap olmamış onlarla. Peki bu kişi oruç tutmamayı neye dayanarak yapıyor?. Çünkü bir sağlık sorunu falan yok. Mutlakâ âbilerinden birini, aynısını yaparken görmüştür. Çünkü cübbe ve sarıklı bir kıyâfetle oruçlu tutmamak pek mümkün değildir. Demek ki körü-körüne olan bağlılık Allah’ın âyetlerini bile yerine getirmekten uzaklaştırabiliyor kişiyi. Hem de “Allah rızâsı” için.

Birileri de, kendi sınırlı akıllarıyla ortaya koydukları mezheplerini-meşreplerini vahiyden üstün görüyorlar ve diyorlar ki, “bizim mezhebimize-meşrebimize uymayan âyetler neshedilmiştir, hükmü kaldırılmıştır”. Yâni, “bizim aklımız vahiyden üstündür” demeye getiriyorlar. Sâdece âyetler de değil, hadislerin de mensuh kabûl edileceğini söylüyorlar. Böylece akıllarını; “Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4) ve “Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107) denilen Peygamber’den de üstün tutuyorlar. Mezheplerine aykırı olan âyetleri ve hadisleri, ya te’vil ederek kabûl edeceklerini, yada mensuh (hükmü kaldırılmış) olduklarını söylüyorlar. Bu bağlamda El-Kerhi aynen şöyle der: “Mezhep imamımızın ve arkadaşlarının görüşüne ters düşen her âyet ve hadis, ya te’vil edilir yahut mensuh kabul edilir” (Risâle fi’l-Fusûl). Kendi mezhebine körü-körüne öylesine bağlanmış ki, Allah’ın âyetlerini bile inkâr edecek duruma gelmiş.

Siyâsette de körü-körüne bağlılıklar çok görülmektedir. Meselâ bâzılarının Türkiye’nin şu-anki lîderine ve lîderin partisine olan bağlılıkları çok da normâl değildir. Zîrâ neredeyse hiç-bir eleştirileri yok ve hiç-bir îtirazda da bulunmuyorlar da desteklemeye devam ediyorlar. Ne yâni, bunların hiç mi yanlışı yok!. Fakat bir yanlış görseler bile destekleyebiliyorlar. Çünkü bağlılıkları körü-körüne bir bağlılıktır. Bağlılıklarının nedeni, hemen bir-önceki kötü yönetim yada “dökülen asfaltların ve atılan betonların çokluğu”dur. Hâlbuki siyâsetin ve siyâsilerin değerlendirmesi bu şekilde yapılmaz. Şöyle ki; Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu’nun 2010 yılında yaptığı bir araştırma var. Bu araştırma ve sonuçları mecliste ateşli bir şekilde tartışılmıştı. Buna göre; 2002 yılında 25.000 (yirmibeşbin) olan “hayat kadını” sayısı 2010 yılında 100.000’i geçmiş durumdadır. “Ekonomide pembe tablolar çizmek, rakamlara takla attırmak, gittikçe artan fuhuş sektörünün bu hükûmet döneminde ulaştığı zirveyi gizlemeye yetmiyor” deniyor. Daha da vahimi, 40.000 kadın da vesîka alabilmek için genelevlerin kapısında bekliyor. Bunlar resmî veriler. Bu rakamlar devletin telaffuz ettiği rakamlar. Ekonomi bozuldukça “hayat kadını” sayısı da artmış.

Mevcut hükûmetin başa geldiği 2002 yılında ülke nüfusu 68-69 milyon iken, vesîkalı hayat-kadını (fâhişe) sayısı 25.000 idi. 2014 yılında nüfus 78 milyona ulaşmasına yâni %12-13 civârında artmasına rağmen, 2014 yılında vesîkalı hayat-kadını sayısı %400 artarak 100.000 sayısını ulaşmıştır. Bu rakam gayr-ı resmî olarak 300.000’dir. Bu kadınlar sâdece zevk nedeniyle mi bu işi yapıyorlar?. Tabî ki de hayır!. İnsanlar ya kıyas yaptıkları görece iyi yaşama ulaşmak için bu seviyesiz işi yapıyorlar ve yapmak zorunda bırakılıyorlar yada ahlâksızlık çok artmıştır. Bir kadının fâhişelik yapmasının iki nedeni olabilir; ya ahlâkı bozulmuş ve mâlûm yollara düşmüştür, yada geçim zorluğuna düşmüş ve mecbûren o yola girmiştir veyâ düşürülmüştür. Eğer hükûmet, iffet kavramına otoyol, demiryolu, gökdelen yapımı kadar önem vermiş olsaydı, şüphesiz tablo bu denli vahim olmayacaktı”.

İşte değerlendirme böyle yapılır ve memleketin gerçekten ne hâlde olduğu böyle anlaşılır. Bir ülkede ahlâk bozulmuşsa, her-şey bozuk demektir. Ahlâkın bozuk olduğu bir toplumda ve ülkede hiç-bir şey iyi ve düzgün değildir.

Körü-körüne târih bilgisi ve anlayışı insanların yanlış düşünmelerine ve yanlış inanmalarına neden oluyor. Bir kişiye, belli bir târihe yada kuruma-ideolojiye körü-körüne bağlıysanız, artık bağlı olduğunuz kişiyi yada kurumu öven târihi, uydurulmuş da olsa baş-tâcı yapıp alkışlarsınız fakat cehâletten kurtulmuş olmazsınız.  

Körü-körüne bağlılıklar nice efsâneleri, destanları, mitolojiyi ve modern yalanları insanların kabûl etmesini sağlar. Körü-körüne inanınca artık o yalanlar insanların gözünde gerçek ve doğru gibi görülür.

Bilim bile bir-çok konuda körü-körüne inançlara ve bağlılıklara sâhiptir ve tâkipçilerinden de bunu bekler. Zîrâ modern-bilim eleştirisi yok denecek kadar azdır. Aslında bilim-adamları teorilerini bağlı oldukları kişilere, ideolojilere ve düşüncelere göre yaparlar. Yâni onlar da birlerine körü-körüne bağlıdırlar. Bu nedenle modern-bilim çok da “bilimsel” değildir. “Her-şeyin en doğrusunu modern-bilim ve bilim-adamları bilir” sözüne bağlıysanız, artık modern-bilime körü-körüne bağlanmışsınız ve modern-bilim sizin için “din” hâline gelmiş demektir. Modern-bilim ve bilim-adamları ne derse onları dinler, teknoloji ne üretirse ona hayrân olup, modern-bilim ve teknolojiyi “en uç gelişmişlik” olarak kabûl edersiniz. Hâlbuki nice insan, modern-bilim ve teknoloji yüzünde perişân olmakta, mâsum ve mazlum hâle getirilmekte yada hayâtını kaybetmektedir.

Sahabeler Peygamber’e körü-körüne bağlı değillerdi ve vahyî-dîni olmayan konularda görüş belirtiyor ve Peygamber’in aldığı bir karar için; “bu doğru değil” diyebiliyorlardı. Mesela Bedir’de ordunun duracağı yer konusunda Peygamber, sahabeden bâzıları konuşlanılan yeri uygun bulmadığı için görüşünü değiştirmiş ve yeni fikre ve tavsiyeye göre hareket etmiştir. Çünkü Peygamber kendisine körü-körüne bağlanılmasını kabûl etmiyor ve izin vermiyordu. “Beni Yûnus bin Metta’dan farklı görmeyin” diyordu. Zâten Allah da Kur’ân’da Peygamber’ine istişâreyi (şûrâ) emrediyordu. O hâlde İslâm’ın hükümleri körü-körüne olmadığı gibi, Peygamber de kendisine körü-körüne uyulacak bir kişi değildir. İslâm’da sâdece gayb ve vahiy konusunda “koşulsuz îman etmek” vardır ki bu da “îmâna taâllûk ettiği için” kişide sorun oluşturmaz. Çünkü kendisinden beklenen şey, îman sâhibi olduğu için sorun teşkil etmez.

Körü-körüne bağlananlar “gözleri kör olanlar” değil, “kâlpleri kör olanlar”dır:

“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kâlpleri ve işitebilecek kulakları olsun?. Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sînelerdeki kâlpler körelir” (Hac46).

O hâlde kâlpler körelince, körü-körüne bir bağ(ım)lılık başlar ve kişi artık düşünerek hareket edemez hâle gelir. Kâlpler aydınlandıkça körü-körünelik biter ve Vahye, Sünnet’e ve akla-mantığa göre hareket edilir. 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2019







Devamını Oku »

22 Haziran 2020 Pazartesi

Diyânete Uymak, Dîne-Âyete Uymak


“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?. Oysa O, size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu-hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (En-âm 114).

 

Diyânet: “Din işleri. Din hakkında beyânat vermek. Din ile ilgili açıklamalar ve bilgiler vermek” anlamındadır. Diyânet İşleri Başkanlığı, din hakkında beyânat vermekle ve açıklama yapmakla görevlidir.

 

Diyânet, dînin kendisini değil, İslâm târihi boyunca ortaya çıkan kültürünü baz alır. Bu nedenle de Sünnî’dir. Düşüncesi Kur’ân’a ve Sünnet’e değil, çoğunlukla müslümanların sorunlu-sorunsuz târihine dayandırır. Zîrâ Diyânet bir “lâik-seküler bir devletin kurumu”dur ve lâik devlete aykırı bir şey söylemeye izni yoktur. Oysa İslâm ve Kur’ân, dîni hesâba katmayan devlete ve yönetimlere bir îtirâz olarak gelmiştir.

 

Normâl yurdum insanı, Diyânetin sanki her işini dîne ve âyetlere göre düzenlediklerini sanarak, diyânete “din-âyet” der. Bu nedenle Türkiye’li müslümanlar, Kur’ân ve Sünnet’e göre değil de, Diyânet’e göre dînlerini yaşıyorlar. Bu, müslümanların, dinlerini “devletin istediği ve sınırlandırdığı kadar yaşamak” demektir ki bu, tüm müslüman coğrafyada aşağı-yukarı böyledir. Hâlbuki diyânetin uygulamaları büyük oranda Kur’ân ve Sünnet’in ifsâd edilmiş şeklidir. Çünkü ilk başta Diyânet zâten dîne ve âyete uymamaktadır. Dîne ve âyete uymak, İslâm’a yâni Kur’ân’a ve Sünnet’e uymak demektir. Oysa Diyânet, Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil, Sünnîlik-merkezli bir din anlayışındadır ve herkese de aynı anlayışla cevap vermektedir. Diyânet, lâik ve muhâfazakâr bir kurumdur ve lîder-merkezlidir. Çünkü hükümlerini Sünnîliğe göre verir. Bilindiği gibi Sünnîlikte devlete ve lîdere bağlılık esastır. Tâ 1924’te, “devlete en çok hangi inanış şekli daha yakındır ve bağlıdır” diye araştırıldığında bunun Sünnîlik olduğu görüldüğü için Diyânet (DİB) de Sünnîlik-merkezli olmuştur. Maksat Sünnîliği savunmak değil, “Sünnîliğin devlete bağlılığını ve lîderi savunmasını” savunmaktır. Atatürk ve CHP zihniyeti bu koşulla Diyânet’i kurmuştur. Türklerde göçebe halk, İsmaillik, Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünnî görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünnîliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin kitleleri yönlendirme açısından çok daha büyük imkânlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünnîliğin, kentli Türkler arasında tutulmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında Selçuklular gelmektedir”.

 

Diyânet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 târihinde, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kurulan, “İslâm dîninin inançları, ibâdet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibâdet yerlerini yönetmekle” görevli kurumdur. Fakat aslında Diyânet, Atatürk ve CHP’nin din-dışı işlerine yönelik olarak, müslümanların, başta Kur’ân ve Sünnet bütünlüğüne, sonra da eleştirel-isyânkâr özelliklere sâhip farklı mezhep, târikat ve cemaatlerin kendilerine has dîn-merkezli anlayışlarına göre yapılanmasının önüne geçmek niyetiyle kurulmuştur. Bu görev, Diyânet’in en önemli ve ebedî(!) görevidir. Arada bir dîne uygun bâzı çıkışlar yapması bile bağımsız bir eyleme değil, devletin ona verdiği tâvize ve izne bağlıdır. Devlet, Diyânet’e verdiği görev için büyük paralar harcamaktan çekinmemektedir. Zîrâ devletin din-dışı ve din-karşıtı ideolojisini en azından belli bir süreliğine koruması buna bağlıdır.

 

Diyânet İşleri Başkanlığı bünyesinde yaklaşık 100.000 imam-müezzin, 20.000 kadrolu Kur’ân Kursu öğretmeni, 20.000 geçici Kur’ân Kursu öğreticisi, 3.000 vâiz ve  1.250 müftü bulunmaktadır. Diyânet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçe 2020 yılı için 11,5 milyar TL’dir. Bu geniş kadro ve yüksek meblâğdaki para aslında, “İslâm’ı hayattan uzaklaştırıp, vicdanlara hapsetme”ye ayrılan paradır. Çünkü Diyânet câhil ve muhâfazakâr müslüman halktan başka hiç kimsenin umurunda bile değildir. Diyânet’e; günlük namazlara ve Cum’a namazlarına giden müslümanları, “onları sisteme bağlı kalacak şekilde yönetmesi görevi” verilmiştir. Öyle ya; Diyânet olmasa insanlar farklı mezhep, cemaat, târikat ve fraksiyonlara katılacaklar ve bunların arasında da sistemi, devleti ve lîderi eleştirip bunlara îtirâz ve isyân eden gruplar olacaktır. Çünkü sistemi, devleti ve lîderi eleştirip îtirâz ve isyân edecek olanlar, din-merkezli olanlar olacaktır ki bu din elbette “Diyânet’in dîni” olmayacaktır. Devlet, hükûmet ve lîderler en çok, kendilerine karşı yapılan kalkışmalardan çekinirler. Nice kalkışmalar nedeniyle güçlü devletler sıkıntılara girmiş ve hattâ zayıflayıp çökmüştür. Bu nedenle bu tür kalkışmalara aslâ meydan vermemek lâzımdır. O hâlde iyi bir “paravan” olan Diyânet’i iyi beslemek şarttır.  

 

Diyânetin görüşleri ve kararları şaşmaz-yanılmaz vahiy değildir. Buna rağmen insanların o görüşlere kesin vahiy gibi inanmalarının nedeni, resmîyete olan güvenleri ve Diyânet’in de resmî bir kurum olmasından dolayıdır.

 

Türkiye’de özellikle cumhuriyetten sonra, lâik sistemi sağlamlaştırmak için, dîni kurumlar olan vakıf ve dernekler, tekke-zâviyeler, şeyhülislâmlık vs. kapatıldı. Fakat mevcut sisteme en çok da kapatılan bu yerlerin müdâvimlerinden eleştiri-îtirâz-isyân geliyordu. Bunun çâresi olarak 1924 yılında Diyânet İşleri Başkanlığı kuruldu. “Kendini bilenler” hâriç, kapatılan hemen-hemen tüm dîni kurumlardaki yetkililer, imam, vâiz, müftü ve “Diyânet İşleri Başkanı” olarak devletin mêmuru olarak atandılar. Bu, başka kurumlarda da aynı şekilde oldu. Devletin mêmuru, âmiri, vekili, müdürü vs. yapılanlar, artık “devletin adamı” oldular ve böylece sistem-yanlısı olarak eleştirmeyi, îtirazda bulunmayı bıraktılar. İsyân etmek ise “zinhar olacak iş değil”di ve düşünmesi bile günah olan bir şeydi artık onlar için. Devletten geçinmeye başladılar, yâni sisteme göbeklerinden bağlanmış oldular.

 

Seküler sistem, sistemin zengin kurucularını sistem karşıtları ve gariban halka karşı korumak için bir mêmur kesim (orta-direk) kurdu. Devlete yâni sisteme bağlı bir kesimdi bunlar. Devlet mêmurlarıydılar. Devlete sırtlarını dayadıkları için mecbûren “devletin adamı” oldular ve böylece bu kesim, zenginlerle yâni sistemin kurucuları ile, “vatanı asıl kurtaranlar” olmalarına rağmen; yalnızlaştırılmış, ezilmiş, zayıf bırakılmış halk arasında bir paravan oluyorlardı. Zîrâ ekonomik-psikolojik-dîni anlamda halkın bu çelişkili duruma îtirazları vardı. “Hani bu yeni devlet ve yeni sistemde daha iyi yaşayabileceklerdi, inançlarına saygı duyulacaktı ve hattâ zâten inançları için savaşmışlardı!”. İşte, “dîne bağlı” olan insanları susturmak, “gazlarını almak” ve “sivri yerlerini törpülemek” için “sisteme bağlı” bir kesim oluşturuldu ve ilk-başta Diyânet devletleştirildi yâni sistem-içi(n) yapıldı, daha sonra da tüm devlet-kurumları ve devlet-kurumlarına mensup kişiler sisteme entegre edildi. Bu durum şu-anda da böyledir. Her parti ve hizip, devlete kendi adamlarını yerleştirmek ister. Fakat daha çok, devlette çalışanların “devlete-sisteme bağlı” olmasını isterler ki “sistemi koruyacak” bir kitle oluşsun ve böylece iktidârı ellerinde tutanlar da iktidarlarını devâm ettirebilsinler.

 

İnsanlar çoğunlukla öne çıkmış birilerinin yada bâzı kurumların söylediklerini-yaptıklarını sorgusuz-suâlsiz doğru olarak kabûl ediyor. Fakat en çok da resmî olan kurumların söylediklerini doğru olarak kabûl ederler. Meselâ Türkiye’de bu, Diyânet ve bilim konusunda çok açık şekilde böyledir. İnsanlar “resmî olan”a çok güveniyor ve söylenenlerin doğru olup-olmadığını hiç sorgulamadan kabûl ediveriyorlar. Bu kurumların belirlemelerini hiç sorgulamazken, diğer birilerinin doğru tespitlerini aşırı sorgulamaya tâbi tutuyor ve kabûl etmiyorlar. Oysa doğruyu aramak ve bulmak isteyenler vahye bakmalıdır. Ancak “Vahiyden onay alan” doğrular “kesin doğru”dur.

 

Siyâsilerin desteği ve izni olmasa, din-adamları istedikleri gibi at oynatamazlardı. Bu durum günümüzde de böyledir. Siyâsilerin özellikle Diyânet’i ve bâzı hurâfeci vâiz ve din-adamlarını desteklemesinin sebebi, kendilerine karşı olan aykırı düşünceleri ve yapılanmaları bertarâf etmek içindir. Fakat bunu yaparken dîni de yozlaştırmaktadırlar. Tüm zamanlarda siyâsiler “klâsik ve modern hurâfeciler”i desteklemiştir ve bu durum günümüzde de aynen devâm etmektedir. O hâlde “klâsik din-adamları”nı suçladıktan sonra, hem resmî kurum olan Diyânet, hem de akademisyenler de dînin yozlaştırılıp başkalaştırılması konusunda suçlanmalıdır. Zîrâ Diyânet ve akademisyenler de dîni modern anlamda yozlaştırmaktadırlar.

 

“…Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın….” (Bakara 187).

 

Âyetin de söylediği gibi oruç, fecr ile başlar. Fecr vakti “günün aydınlanmaya başladığı zaman”dır. O “ilk aydınlanma ânı”dır. Vahyî dînin “siyah iplik beyaz iplik” ayrımı diye söylediği oruca başlama zamânı budur. Fakat resmî dîne yâni Diyânet’e göre oruç, bu vakitten yaklaşık 55 dakîka önce başlar. Oruca erken başlamak orucu bozmaz ama Sabah namazının da erken kılınması söz-konusu olduğu için sabah namazı, vakit girmeden kılınmış olur. Tabi Allah “fecr vaktine kadar” diyorsa (temkini-tedbiri de hesâba kattıktan sonra) fecr vaktine kadar yemek esastır.

 

Diyânet’e göre imsak vaktini belirten ezan okunduğunda, her taraf daha kapkaranlıktır ve ortada siyah yada beyaz iplik ayrımı yapılabilecek bir durum yoktur. Ufukta herhangi bir ışık ve parlaklık yoktur. Oruç açma yâni iftar zamânında da bir fark vardır fakat Diyânet’in iftar zamânı ile Kur’ân’a göre olan iftar zamânı arasında yaklaşık 5 dakîkalık küçük bir fark olduğundan, ondan pek bahsetmek istemiyoruz. Tabi aslında bu da önemli bir durumdur, çünkü aslolan Kur’ân’a göre olandır. İftar vaktinde de aslında Güneş batmasına rağmen hâlen ezan okunmaz ve insanlar özeklikle yazın uzun günlerinde yaklaşık 5 dakîka daha bekletilir. Güneş batmıştır ve iftar vakti girmiştir ama resmî dînin sözcülüğünü (sâdece sözcülüğünü) yapan Diyânet’in keyfi beklenmektedir 5 dakîka daha. Fakat çok ilginçtir ki, insanlar bu duruma cehâletlerinden dolayı îtirâz etmezler ve hattâ doğrusunu delilleriyle gösterdikten sonra bile kabûl etmezler ve 55 dakîka erken başladıkları orucu 5 dakika da geç açarlar. Hem de sâniyesi sâniyesine. Vahyî dînin dediklerini yâni emirlerini savsaklayanlar ve doğru-düzgün yerine getirmeyenler, resmî dînin emirlerini ise mutlak ve kesin anlamda îtirâzsız olarak tam zamânında yerine getirirler. Herhâlde bu, Allah’ın, Kur’ân’dan ayrılanlara ve Diyânet’e kapılanlara bir cezâsıdır. Cezâ kendi türünden olur ne de olsa.

 

Bu durumun yanlışlığını söylediğinizde, “herkes oruca 55 dakîka önceden başlarken ve 5 dakîka sonra açarken yanlış mı yapıyor yâni” îtirâzı ile karşılaşırsınız. Sanki çoğunluğun yaptığı şey her zaman doğruymuş gibi. Kur’ân’a bakılırsa çoğunluğun yaptığı şeyler genelde yanlıştır. Kur’ân boyunca çoğunluğun yaptığı şeyin yanlış olduğunun söylendiği görülür ki bunun en meşhûr âyeti En-âm 116’dır:

 

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

Normâl vakit namazını evde kılınca oluyor da Cum’a namazını evde kılınca niye olmuyor?. Çünkü câmiye girdin çıktın; bir farkı olmadı ki!. Cum’a namazını Diyânet’e göre câmide kılınca bir şey olmuyor ve değişmiyor. Zâten “diyânetin mêmuru” olan imam, “yasak” olduğu için, diyânetin kendisine verdiği hutbeden başka bir metni okuyamıyor ve sâdece diyânetin verdiği metni okumak ve onların dediği gibi namazı kıldırmaktan başka bir sorumluluğu kendinde duymadığı için, hutbede cemaate, Cum’a’nın (toplanma) bir gereği olarak: “Kardeşlerim!, bir derdi sıkıntısı olan var mı?. Yardıma ihtiyâcı olan var mı?. Bir düşüncesini yada başına gelen bir olayı paylaşmak isteyen var mı?” diye sormuyor, soramıyor. Kimse de çıkıp, meselâ; “benim yardıma ihtiyâcım var, kömürüm taşınacak ve ben yaşlıyım taşıyamıyorum, bana yardım edin”; yada “bana bir haftalığına 100 lira lâzım, bir hafta sonra Cum’a da geri vereceğim”; veyâ “şu şu konuda bilgisi olan arkadaş varsa namazdan sonra bir-yerde oturup konuşabilecek var mı” vs. vs. çeşitli insânî şeyler için bir ilişki biçimi olmuyor-oluşmuyor. Bu nedenle içi Diyânet tarafından boşalmış-boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan Cum’a için Cum’a günü câmiye gidilmemesi, gidilmesinden bin kat daha iyi olur. Zâten “somut bir iş” ortaya konmadığı ve iyiliğe dönüşmediği için ortada “sevap” da olmuyor. Gitmeyin daha iyi. Hiç olmazsa diyânetin zırvalarını dinlememiş olursunuz. Hattâ dînin aslına karşı olan söylemlerini dinlemek zorunda kalmamış olursunuz. “Sürü” olmaktan kurtulmuş olursunuz böylece. Lâik-seküler devlet, zihniyetini Diyânet ve Câmi üzerinden dağıtmak projesi olduğundan dolayı resmî bir imamın arkasında namaz kılmak da doğru değildir. Zîrâ bu “din-dışı sistemi desteklemek demek” olacaktır. Bu nedenle câmiye gitmekte ve kendi başına namaz kılmakta sorun olmasa da, Diyânet’e bağlı bir imamın arkasında namaz kılmak doğru değildir.

 

Edirne’deki hutbe ile Hakkâri’deki hutbenin aynı olması, diyânetin-devletin, müslümanları sürüleştirdiğinin ve bir-örnekleştirdiğinin yâni mankurtlaştırdığının bir göstergesidir.

 

Aslında Diyânet üzerinden konuşanlar, seküler-lâik-demokratik devletler ve devlet adamlarıdır. Devlet adamları çeşitli politikalarla yalan da söyleyebildiği içini temkinli olmak ve her konuşulana inanmamak gerekir. Ali Şeriati: “Sâdece devletin konuşma hakkına sâhip olduğu bir memlekette hiç-bir söze inanmayın der.

 

Evet; evimiz, ders-hânemiz, karargâhımız, kardeşlik merkezlerimiz, yardımlaşma derneklerimiz olması gereken câmiler, Diyânet’in kontrôlüne girerek içi boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan ritüellerin-hareketlerin yapıldığı, devletin-diyânetin güttüğü “insan sürülerinin” olduğu devlet kurumlarına dönmüştür.

 

İslâm, günümüzde de diyânetin yaptığı gibi, devleti meşrûlaştırma aracı olarak kullanılan ve sâdece devletin izin verdiği kadar konuşan bir ulemâ sınıfı öngörmez. Ulemâ aslen, halkın Hz. Ömer’e “seni kılıçlarımızla düzeltiriz” demesi örneğinde olduğu gibi, dînî idrâk edip okumak-yazmak-yaygılaştırmak-anlatmakla görevli olduğu gibi, devletin yanlışlarını da ve dîne uygun olup-olmadığını da denetleyip düzenleyen yapıdır. Dîne ve âyete uymak bu demektir.

 

Dîne ve âyete uymayanlar, Diyânet’e uymaya başlarlar ki, Diyânet’e uymak, “lâik, seküler, din-dışı sisteme uymak” demektir. Diyânet’e uymak, “dîne ve âyete uymak” demek değildir. Dîne ve âyete uymak için “Diyânet’e uymamak” gerekir. Zîrâ Diyânet de “dîne karşı din”dir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2020

 

 

 

Devamını Oku »