26 Ekim 2017 Perşembe

Tedbirde Aşırılık



“Sana iyilik dokunursa, bu onları fenâlaştırır, bir musîbet isâbet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler. De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç-bir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler” (Tevbe 50-51).

Tedbir lûgatta: “Bir şeyi te’min edecek veyâ def edecek yol. Cenâb-ı Hakk’ın Hakîm ismine uygun hareket, riâyet. Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık” anlamındadır. Tedebbür ise: “Görünmeyen tarafı görmeye çalışmak, bakmak, dolayısıyla tedbirli olmak” demektir. Tedbir, “istikbâl” ile ilgili olandır, gelecek zaman=tedebbür, tedbir, dübür=arka taraf” anlamlarına gelir.  

Tedbir, Tedebbür: Bir işin iyi ve sıhhatli olması için önünü-arkasını gözeterek takdir ve idâre etmektir. Bütün evreni yönetmek, her işi evirip çevirmek. Tabî düzenini ayakta tutmak, kânunların işlemesini sağlamak” anlamlarında olduğundan, mutlak anlamdaki tedbiri ancak ve ancak Allah alabilir. Çünkü ancak O’nun gücü yeter buna. Zîrâ her-şeyi O yaratmıştır ve O, yarattıklarına mutlak hâkim olandır. O hâlde insan, elinden geldiğince tedbirini alacak ama aldığı bu tedbire değil de, aklı yaratan, ona o aklı veren ve o akılla tedbir almasını sağlayan Yaratan’a tevekkül edecektir. Modern insan tevekkülü neredeyse mutlak anlamda unutmuş gibidir. Böyle olunca yâni unutunca da, aşırı tedbire yöneliyor ve en olmadık tedbirleri bile almaya çalışıyor fakat netîcede yine de başına gelecek olan şey gelebiliyor. Çünkü Allah yerine, tedbire güveniyor. Aşırı tedbir almaya kalkmak bir nevî Allah ile cedelleşmek ve “aşık atmaya kalkmak” anlamına da gelir. -Hâşâ-, “senin azâbından tedbir ile kurtulurum” demeye gelir. Oysa hiç-bir tedbir Allah’ın azâbından emin kılmaz. O hâlde yapılması gereken şey, aklın istikâmetinde tedbiri aldıktan ve üstüne bir de tedbirin sözlü şekli olan duâyı ettikten sonra artık Allah’a tevekkül etmektir. Çünkü hiç-bir tedbir imtihanı öteleyemez ve erteleyemez. Aşırı tedbir almak, “imtihandan kurtulmak” anlamına geleceği için, sünnetullaha aykırı hareket etmek anlamına gelir. Sünnetullaha aykırı hareket etmek ise, hiç-bir tedbirin işe yaramamasına neden olur.  

Yazının başındaki âyette denmek istenen şey, “ne yaparsanız-yapın, kader icâbınca başınıza ‘önceden yazılmış’ olanlar gelecektir” demek değildir. “Allah’ın yazdıkları” demek, “sünnetullah” demektir. Sünnetullah ise, Allah’ın yasalarıdır ve bu yasaları bilmek insanı hem Dünyâ’da hem de âhirette kurtarır. Sünnetullahı bilmek bir tedbirdir. Fakat söylemek istediğimiz şey şudur ki, insan, sünnetullahı hem yeterince hem de hakkıyla hiç-bir zaman bilemeyeceği için, her türlü musîbetten emin kılacak bir tedbiri de sonuna kadar alamaz ve bu nedenle de her zaman Allah’ın rahmetine, affına ve korumasına muhtâcız. Zâten böyle olması, imtihan gereğidir. Fakat buna rağmen uzun-uzadıya ama boşu-boşluna düşünüp durup da her türlü tedbiri almaya çalışmak yanlıştır ve bu tutum zamanla tedbiri ilahlaştırmasına ve kişinin şirke düşmesine neden olur. Zâten hiç-bir zaman tedbir mutlak anlamda işe yaramaz.

Yakından tanıdığım iki kişinin 20 yıllık yaşamlarını düşündüğümde şöyle bir hayat hikâyesi ortaya çıkıyor: Birisi, devletin bir işyerinde, yerini sağlamlaştırmak ve o işten emekli olana kadar çalışabilmek için, dînî inancını da zedeleyebilecek tâvizler verdi ve tercihlerde bulundu. Kendisini olduğunda daha farklı göstermeye çalıştı. Lâik bir devlete karşı böyle tedbir alıyordu fakat ayrıntılarda bu tedbir işini çok abartmıştı. Diğeri aynı işyerinde çalışıyor fakat o da bâzı tedbirler almakla berâber, inancını açıkça yaşıyor ve bu konuda daha fazla tevekkül ediyordu. Zâten herkes de onun durumunu biliyordu. İlginçtir ki, ikisinin de, çalıştıkları işlerinden başka dışarıda da bir işyerleri vardı. Yâni işten atılsalar bile bir güvenceleri vardı. Bu durum 20 yıl sürdü ve sonra, inancını açıkça yaşayan ve bunu herkesin de bildiği kişi, emeklilik süresini doldurdu ve hem yüksekçe bir miktar olan kıdem tazminâtını aldı, hem de yüksek miktardaki emekli maaşı kendisine bağlandı ve şu-anda gâyet rahat bir hayat sürüyor. Diğeri ise, ondan hemen bir-süre sonra emekliliğini doldurmasına rağmen biraz daha bekledi ve memleketin başındaki “deprem etkisi yaratan olay”la ilişkilendirilerek işten uzaklaştırıldı ve an îtibârıyla ne kıdem tazminâtını alabildi, ne de emekli maaşını. Kânun yoluyla bunların ikisini de alabilir büyük ihtimâlle, fakat bu durum hem bir süreç alacak, hem başına gelen olay siciline işlenecek ve çocuklarına da zarar verecek ve hem de bu-arada büyük masraflara ve sıkıntılara girecektir. Bunun böyle olmasının nedeni kanımca, sıkıntıya düşen kişinin tedbirinin aşırı olmasına rağmen, tevekkülünün zayıf olmasıydı. Çünkü -biraz da mecbûriyetten- aşırı tedbir alıyor ve olmayacak şeyleri bile yapabiliyordu. Yâni aşırı tedbir alıyordu ve bu davranış ona bir sıkıntı ve cezâ olarak dönüyordu. Çünkü aşırı tedbir şirktir ve şirk mutlakâ cezâlandırılır. Önemli olan, bu olaydan ders alınması ve şirkin cezâsının âhirete kalmamasıdır.   

Tedbir almamak ahmaklıktır, fakat, aşırı tedbir almak da şirktir. Bu şirk “gizli şirk” denilen şirk türüdür. Gerçi şirk, bilen için hiç-bir zaman gizli olmaz. Aşırı tedbirin şirk hâline gelmesinin nedeni, tedbire fazla güvenerek, Allah’a güvenmeyi ihmâl etmek ve unutmaktır.  

Aşırı tedbir Allah’a karşı yapılan küstahlıktır. Aşırı tedbir almak, bilerek yada bilmeyerek; “senin korumana ihtiyâcım yok” anlamına gelir. Kişi aşırı tedbir almakla zımnen; “ben tedbirimi aldım, artık bana hiç-bir şey olmaz” demek oluyor. Zamânında Titanik adlı gemi için de her türlü “önlem” ve “tedbir” alınmış ve Dünyâ’nın en büyük ve en sağlam gemisi yapılmıştı ve her-şey en ince ayrıntısına kadar da plânlanmıştı. Yâni güyâ muhteşem bir tedbir alınmıştı. Zâten bu nedenle: “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” deniyordu. Büyüklüğüne, sağlamlığına, her türlü önlemin alındığına, her-şeyin inceden-inceye plânlandığına yâni çok aşırı bir tedbir alındığına güveniliyordu da, bir tek Allah’a güvenilmiyordu ve; “Allah’ın izni ile varacağımız yere varacağız” denmiyordu. Bunu söylemeyi engelleyen şey, tevekkülü yâni Allah’a olan güveni unutmak ve hesâba katmamaktandı.

“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feverân ettiği zaman, dedik ki: ‘Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, âileni ve îman edenleri ona yükle’. Zâten onunla birlikte çok azından başkası îman etmemişti. Dedi ki: ‘Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir’. (Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nûh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma’. (Oğlu) Dedi ki: ‘Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur’. Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur’. Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu” (Hûd 40-43).

“Dedi ki: ‘Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır” deniyor. Yâni, geminin yüzmesi, suyun kaldırma kuvvetiyle, geminin uygun bir şekilde yapılmasıyla yâni “aşırı tedbir” ile değil, Allah’ın ismi ve izni iledir. “Tamam, bahsedilen faktörler de önemlidir ve olmazsa-olmazdır fakat yeterli değildir” demeye getiriliyor. Yine, “söz geçmiş olanlar dışında, âileni ve îman edenleri ona yükle” denerek, “Allah’ın emrine göre yaşayanları yâni aşırı tedbiri ilahlaştırmayanları kurtaracak bir gemidir bu, ona göre yaşamayanlar gemiye binse de helâk olacaktır” denerek, sâdece îman edenlerin Gemi’ye binmesi isteniyor. Zâten, Hz. Nûh’a îman etmeyen oğlu da son âna kadar îman etmemiş yâni Allah’a güvenmemiş, Allah yerine tedbire ve aşırı tedbire güvenmiş ve bu tedbiri dağ üzerinden yaparak şöyle demiştir: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur”. Allah’ın koruyuculuğunu (Hafîz) unutarak ve yok sayarak, dağa güvenmiş ve dağa çıkarak tedbir almayı ve kurtulmayı ummuştur. İşte bu, dağı ilahlaştırmak demektir. Güyâ tedbir alarak dağa çıkacak kurtulacaktır. Çünkü ne de olsa tedbir almıştır yada almaktadır. Tedbir aldıktan sonra ona bir şey olmaz. Fakat Hz. Nûh: “Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur” diyor, yâni “bugün hiç-bir tedbir, aşırı bir tedbir olsa da bir fayda sağlamaz” demeye getiriyor. Zîrâ bugün îman ve tevekkül zamânıdır. “Tedbire iman etmek” yerine, “Allah’a îman etmek” zamânıdır. Ve kötü son: “Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu”. Tedbir ve hattâ “olağan-üstü bir durum olduğu için” aşırı tedbir hiç-bir işe yarmıyor ve olan oluyor.

İlginçtir ki, aşırı tedbire güvenenler, hiç-bir uyarıyı da dinlemezler. İsterse bu uyarıyı yapan bir Peygamber olsun. Nûh Tûfânı, Allah’a güvenmek yerine, aşırı tedbire güvenenlerin helâkini anlatan bir kıssadır. Bu kıssada verilmek istenen bir mesaj da; “Nûh Tûfânı, alt-yapı yetersizliğinden dolayı meydana gelmedi, Allah’a güvenmek yerine aşırı tedbir almaktan dolayı meydana geldi” mesajıdır. Yâni Nûh Kavmi’nin yaşadığı yer, süper-ötesi bir alt-yapıya da sâhip olsaydı, yine de hiç-bir işe yaramayacaktı. Aynı şey, “evlerini kumların üstüne yaptıklarından dolayı” helâka uğradığını zannedenlerin, yâni yeterli tedbir almadıklarını düşünenlerin, daha sonra evlerini kayalara yapması (Semûd Kavmi) fakat bunun da hiç-bir işe yaramaması kıssasındaki gibidir. Demek ki asıl sorun, evlerin yapıldığı zeminin yumuşak olması değildi. Asıl sorun, Allah’ın istediği gibi yaşamamaları ve hattâ Allah yerine aşırı tedbire aşırı bir şekilde güvenerek şirke düşmeleridir. Şirkin cezâsı da hemen yetişmiştir. Üstelik bunun bir âhiretteki sonsuz azâbı vardır.

İbni Haldun: “Bilin ki, tedbir de yıkıcı bir sonuca yol açabilir. Bu, kişiyibildiğini uygulamaktan ve düşünmekten alıkoymak şeklinde olur” der.

Soğukkanlı insanlar aşırı tedbir alırlar. Hiç-bir şeyi riske at(a)mazlar. Zîrâ güven duyguları zayıftır. Çünkü zâten soğukkanlı insanlar dostluk kurmakta zorlanırlar. Bu nedenle kendi başlarına kalırlar ve bunu severler.

Aşırı tedbirin sonu yoktur. Nûh Tûfânı’nın nedeni yeterli tedbir alınmaması değildir. Gerçek tedbir, Allah’ın istediği ve emrettiği gibi yaşamaktır. Doğal olan tedbir alındıktan sonra artık Allah’a tevekkül edilir.

 “Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için îman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar” (Yûnus 100).

Aklını kullanmayanların ve aklını kullanarak yeterli tedbir almayanların başına her türlü pislik gelir. Bu nedenle tedbir almak olmazsa-olmazdır. Fakat bu tedbiri almak da Allah izni iledir. İlk başta Allah’ı hesâba katmalı ve “inşaallah”=”Allah’ın izni ile” demek gerekir. İşte gerçek tedbir budur. 

Akıl tedbire yönlendirir ve “tedbirini al” der. Aklın kullanılarak tedbir alınması lâzım fakat tedbir aşırılaştığında, “Allah’a güvenme” yerine “Allah’a güvenmeme” durumu açığa çıkar. Aşırı tedbir alınan şey ilahlaştırılmış olur ve şirke düşülür, bu şirk, görece “gizli şirk”tir. Bu nedenle Peygamberimiz: “Ümmetimden en korktuğum şey, gizli şirke düşmeleridir” der. Tedbir almak Allah’ın emrini gözetmek demek ilen, aşırı tedbir, “gizli şirk”tir.

Bir de, târih boyunca îmânâ ve mü’minlere karşı tedbir alınmıştır ve bu tedbirler genelde “aşırı tedbir” şeklindedir.  Fakat bu tedbirler târih boyuca hiç-bir işe yaramamıştır. İskender Pala: “Bir gerçeğin farkına vardım. Dünyâ’nın hiç-bir tertip veyâ tedbiri, îmâna giden yolları kesemiyor, oraya açılan caddeleri tıkayamıyordu” der.

Allah Kur’ân’da tedbir almayı şöyle emreder:

“Ey îman edenler!, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük-bölük çıkın yada topluca çıkın” (Nîsâ 71).

“İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtiânız (erzak ve mühimmâtınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veyâ hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kâfirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır” (Nîsâ 102).

Allah, “Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veyâ hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur” diyerek, “sizin bir nedenden dolayı alamadığınız tedbirlerin olası kötü sonuçlarından sizi Ben koruyacağım” diyor. Yâni “insânî tedbir”, “ilâhi tedbir”i celb ediyor. 

Tedbir almak insanın gönlünü rahatlatır fakat sünnetullahı değiştiremez. Bu konuda Kur’ân’da şu âyet güzel bir örnektir:

“Ve dedi ki: ‘Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı-ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler’. Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yâkub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah’tan gelecek olan hiç-bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sâhibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler” (Yusûf 67-68).

Tedbirle ilgili bâzı sözler şöyledir:

“Takdirle yazılan, tedbirle bozulmaz” (İmam Rabbâni).

“Gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa râzı demektir” (Cenap Şahâbettin).

“Tedbirde aşırıya kaçmanın korkaklık anlamına geldiğini, korkaklığın ise başarısızlığın anası olduğunu, ayrıca tembelliğin insanı tükettiğini biliyor musunuz?” (Yavuz Bahadıroğlu).

“Deveni bağla ondan sonra tevekkül et” (Hadîs-i Şerif).

Hz. Ali’den rivâyetle Peygamberimiz şöyle demiştir: “Tedbir hayâtın yarısıdır..” (1826. 3:280, Hadîs No: 3399). Yâni tedbir, hayâtın tamâmı değil, yarısıdır. Çünkü Allah vardır.

Asıl tedbir alınması yâni önünün-arkasının iyice düşünülmesi gereken şey ise Kur’ân’ın şu âyetidir:

“Kur’ân’ı iyice düşünmezler miydi?. Yoksa bir-takım kâlpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?”. (E fe lâ yetedebberûnel Kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ). (Muhammed 24).

Evet, hiç-bir tedbir Allah’ın azâbını öteleyemez ve erteleyemez. Azâbı erteleyecek olan gerçek tedbir, “insâni tedbir” alındıktan sonra, “Allah’a güvenmek ve Kitab’a sarılmak”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme