26 Ekim 2017 Perşembe

“Mutlak Doğru” Üzerine



“Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adâlet bakımından da tastamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek (kimse) yoktur. O, işitendir, bilendir” (En-âm 115).

Doğru; “nefse ve zanna göre doğru olan” değildir. Zâten nefse ve zanna göre bir doğruluk olmaz, ancak yamukluk olur. Doğru “hakka göre olan doğru”dur. Zannınız, “doğrunuz” değildir, “doğru zannettiğiniz”dir. Şeytan, insanı aldatarak doğru yolda olduğunu zannettiriyor. Bir tek doğru vardır, o da, “Allah’ın gösterdiği”dir. Bu doğru, “mutlak doğru”dur:

“Mutlak doğru” diye bir şey olmaz diye bir cümle kuruluyor. Bu özellikle modern/post-modern zamanlarda çok söylenir oldu. Zîrâ modern zamanlarda insanların kafası, çeşitli fikirlerle, ideolojilerle, ürünlerle ve yaşam tarzlarıyla çok karıştı ve artık neyin doğru olduğunu neyin de yanlış olduğunu görülemiyor ve hissedilemiyor. Modern insan, doğrunun yegâne kılavuzu olan vahiyle de ilişkisini kestiğinden, artık “kesin doğru”ya ulaşamıyor ve artık bundan ümîdini de kesmiş durumda. Bir de şu var ki; mutlak olan doğrular, mutlak itaati gerektirir. Bu ise nefse ağır gelen bir şeydir ve bu nedenle, mutlak doğrunun baskısından kurtulmak isteyen, şeytan ve tâğutun kontrôlündeki nefs, çeşitli doğruların ve hattâ sonsuz doğruların dolduğunu söyleyerek ve buna inanarak, kendi yanlış ve sapık düşünce ve gidişâtının da doğru olduğuna hükmedip, mutlak olan tarafından söylenen ve emredilen mutlak doğruya itaat etmekten güyâ kurtulmuş oluyor.

Öyle yanlış ve hattâ sapıkça şeyler yapılıyor ki, bunları yapanlar, yaptıkları şeyleri “doğru” olarak kabûl ediyorlar ve yapılan yanlışı eleştirdiğinizde, “o senin doğrun, bu da benim doğrum” diyebiliyorlar. İki kişi aynı konuda birbirlerine zıt şekilde farklı düşünüyorlarsa, iki düşünceden biri mutlakâ yanlıştır. Zîrâ doğru tektir ve mutlaktır. Modernizm ve modern insan, doğruları çoğaltmakla ve her-şeye “doğru” demekle doğruyu anlamsızlaştırıyor ve ortada bir “doğru” bırakmıyor.

Birbirine zıt olan doğrular ol(a)maz. Fakat birbirine aykırı olmayan bir doğruyu daha iyi anlatan doğrular olabilir. Bir de, doğrunun şiddeti farklı olabilir. Meselâ bir yakınımızı iletişim araçlarıyla arayıp hâlini-hatırını, bir isteğinin olup-olmadığını sormak doğru bir şeydir. Fakat kalkıp bizzat yanına gidip yüz-yüze görüşerek genel durumunu öğrenmek daha doğrudur. O hâlde; doğru tektir, fakat doğrunun dereceleri vardır. Meselâ pamuğun rengi için söylenecek olan şey “beyaz” olduğudur. Pamuğun, -olmayacak şekilde- siyah yada daha başka bir renkte olduğunu söylemek ve “benim doğrum da bu” diyerek -pamuk siyah olmayacağı için- pamuğun renginin siyah olduğunu söylemek kesin olarak yanlıştır. Fakat bâzı pamuklar diğerlerine göre daha da bir “beyaz” olabilir. 

“Yaklaşık doğru” doğru değildir. İki ayrı noktaya farklı yerlerden gidilebilir. Fakat bu yolların ikisi de “doğru” değildir. Doğru olan, “gidilecek yere en kısa yoldan ulaşılan yol”dur. Sağ kulağını sol elle göstermek de “sağ kulağı göstermektir” ama sağ kulağı sağ elle göstermek varken sol elle göstermek doğru değildir. Doğru, iki nokta arasındaki en kısa yoldur.

“Sonsuz doğru vardır” denildiğinde, o “sözde doğruları” söyleyen herkesin sözü “mutlak doğru” olur. Çünkü hangisinin en yi doğru olduğunu ayıramazsınız. Zâten “az doğru” “çok doğru” diye bir şey yoktur. Bir “mutlak doğru” vardır, bir de insanın vardığı, yanlış olmayan ama “mutlak doğru” da olmayan yâni tüm zamanları kapsayan doğrulardan olmayan, “geçici isâbetli kararlar” vardır.

Doğru tektir ve mutlaktır. O da “Allah’a âit olan doğru”dur ve o doğru mutlaktır. Allah’ın sözü “mutlak doğru”dur ve vahiy Allah’ın sözü olduğundan, vahiy mutlak doğrudur. Peygamberin sözleri-hadisleri ise, genelde evrensel olmadığı-olamayacağı için, kendi zamânında ve duruma göre diğer bâzı zamanlarda kullanılabilecek olan isâbetli sözler ve kararlardır. Fakat Peygamberimiz’in Kur’ân’ı hayâta geçirme metodu-tarzı olan sünnet -ki Allah’ın kontrôlündedir ve îkazlarıyla doğrulanmıştır- evrensel doğrulardır. Allah’ın doğruladığı ve onayladığı sözler ve davranışlar evrensel kesin doğrulardır. Peygamberimizin ve zâten tüm peygamberlerin sünnetleri yâni vahyi hayâta dökme metodları evrenseldir. Zîrâ hem Allah’ın kontrôlünde yapılmıştır, hem de ahlâk-timsâli kişiler oldukları için insanın varacağı en ideâl ve en mükemmel örneklerdir.

“Mutlak” sâdece Allah’a has kılınması gerektiğinden dolayı, sünnete mutlak denemese de “kesin ve evrensel doğrulardır” diyebiliriz. Kur’ân’ın sosyâl, siyâsi ve bilimsel yorumları -hâşâ- hem mutlak olamaz, hem de evrensel olamaz. “Kesin doğru” olamaz. Çünkü değişip duran bir Dünyâ’da kesin bir yorum yapılamaz. Tabi vahiy ve sünnet-merkezli olarak en isâbetli doğruya varılabilir. Bilgi ve bilincin kaynağı olan vahiy ve amel-eylemin kaynağı olan sünnet, tüm zamanlarda, işte bu “en isâbetli doğru”ya varmanın kaynaklarıdır. Bu bağlamda vahiy ve sünnet evrenseldir. Diğer insâni bilimler ve alanlar zâten birer yorum olduğu için, bu yorumlarla vahyin yorumu yapılamaz. Meselâ bir yorum olan bilim ile Kur’ân’ın evrensel ve kesin doğru yorumu yapılamaz. Çünkü bilim de  bir yorumdur ve yorum ile yorum yapmak akla ve mantığa aykırıdır. Bu insâni ilim ve alanların bâzıları, sâdece kesin evrensel doğrulara ulaşmada destek olabilirler.  

Şimdi; birileri “herkesin bir doğrusu var” ve “doğrular sonsuzdur” zırvalıklarını bir-anlığına kabûl ettiğimizi düşündüğümüzde, birisi “Allah vardır” derken diğer “Allah yoktur” dediğinde, ikisinin de doğru olduğu kabûl edilebilir mi?. Tabî ki edilemez. Allah vardır dediğinizde artık onu yok sayamazsınız. Zâten Allah’ı “mutlak varlık” olarak isimlendirdiğinizde, O’nu artık yok sayamazsınız. Çünkü O, “mutlak var”dır. Mutlak olarak vâr Olan’a yok denilemez.

Mutlaklık, sâdece “Mutlak Olan” ile ilgilidir ki, O da, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Mutlak olan mutlakâ var olduğu için, mutlak olanın her sözü ve emri de mutlaktır ve mutlak doğrudur.

“Mutlak Olan”ı yâni Allah’ı göremememizin sebebi, bizim gözümüzün “mutlak olan”ı görmeye, aklımızın da “mutlak olan”ı idrâk etmeye programlı olmadığındandır. Zâten mevcut varlığımızın kapasitesi de buna yetmez. Felsefe târihi; filozofların “bir mûcize olarak” yaratılmış olan varlığı net olarak açıklayamayınca, (çünkü en doğrusunu sâdece Allah bilir) varlığı ya “mutlak varlık” olarak görmeleri, yada varlığı yok saymalarının târihidir.

Mutlak bilgi, “hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgi”dir. O hâlde “sâdece kâinâta âit” olan bilgi “mutlak” değildir.

İnsanlar mutlak doğrular ortaya koyamazlar fakat “mutlak yanlışlar” söyleyebilirler. Meselâ tasavvuftaki Vahdet-i Vücûd düşüncesi mutlak olarak yanlıştır. Panteizm yada vahdet-i vücut öğretisi, “mutlak materyâlizm”dir. Maddenin mutlaklığından bahseder. Oysa mutlak olan sâdece Allah’tır ve O’ndan başkası ezeli ve ebedî değildir. Maddeyi ezeli ve ebedî olarak mutlaklaştıran bir düşünce mutlak anlamda yanlıştır.

Mutlak îman, “şirk karıştırılmamış îman”dır. Bir kişinin Mutlak Olan’a îman etmesi, eğer düşüncesine ve amel-eylemine şirk karışmışsa mutlak bir îman değildir. Belki sâdece bir inançtır. Yanlış, hattâ şirk içeren bilgi bile, Allah’a inancı engellemiyor. Fakat yanlış ve şirk içeren bilgi, kişinin ibâdetlerinde ve yaşayışında yanlışa ve şirke düşmesine neden oluyor. Müşrikler de o “mutlak varlık” olan Allah’a îman ediyorlardı. Fakat Allah, kişinin sâdece îman etmesine değil, îmânına şirk bulaştırıp-bulaştırmadığına bakıyor. “Sırf inandık” demekle olmuyor yâni. Yaratılmışların varlığı “mutlak” görüldüğünde ve onlarda da bir güç vehmedildiğinde, şirk kaçınılmazdır ve artık şirk ile karışmış îman “îman” değildir ve sâdece bir inançtır.

Bâtıla meftûn olmuş çağımız müslümanı, doğrulardan çok rahatsız oluyor. Öyle ki, körü-körüne aşırı bağlı olduğu yapıyı, yaptığı çok açık olan bir yanlışı nedeniyle doğru bir söz ile eleştirince yüzünün rengi atıyor.

İnsanlar çoğunlukla birilerinin yada bâzı kurumların söylediklerini-yaptıklarını sorgusuz-suâlsiz doğru kabûl ediyor. Meselâ Türkiye’de bu, diyânet ve bilim konusunda çok açık şekilde böyledir. İnsanlar “resmî olan”a çok güveniyor ve söylenenlerin doğru olup-olmadığını hiç sorgulamadan kabûl ediveriyor. Bu kurumların belirlemelerini hiç sorgulamazken, diğer birilerinin doğru tespitlerini aşırı sorgulamaya tâbi tutuyor ve kabûl etmiyor. Zîrâ aşırı sorgulanan şeyi kabûl etmek çok zor olur. Modern-bilim için de geçerlidir bu. İnsanlar bilim-adamlarından ne duysa onu “mutlak doğru” olarak kabûl ediyor ve hiç şüpheye düşüp de sorgulamıyor ve sorgulayamıyor da. Meselâ bir zamanlar Newton’un yerçekimi kuramı “mutlak doğru” kabûl edilirken, şimdilerde ise Einstein’in kütle çekimi kuramı “kesin doğru” olarak kabûl ediliyor. Oysa sürekli olarak döngü ve değişim hâlinde olan evrene bakarak “kesin doğru”ya ulaşılamaz ve ancak “şüphe”ye ulaşılabilir. Doğruyu aramak isteyen, vahye bakmalıdır. Vahiyden onay alan doğrular “doğru”dur. Doğru, “mutlak doğru” olan vahye uygun olan ve aykırı olmayanlardır.  

Doğru “mutlak doğru” olandır. İslâm “yaklaşık doğrular”a îtibar etmez ve kesin doğrularla ilgilenir ve kesin doğruları gösterir. Zîrâ İslâm’da sâdece; siyah (yanlış-bâtıl) ve beyaz (doğru-hak) vardır. Gri renk yoktur İslâm’da. “Az-biraz doğru” olmaz. Seküler liberâlizm ise, herkese “doğru” olduğunu söyleyerek onları rahatlatıyor ve bulundukları hâl ve yol üzere devâm etmelerini istiyor. Zâten o yolu da sistemin kendisi belirlediği için, gittiği yoldan gâyet emin olan insanlar, o yolda tam da liberâl-kapitâlizmin istediği gibi hareket ederek bir hayat yaşıyor ve bu şeytâni çarka destek veriyorlar. Tabi bu-arada kendisi sürekli “kaybeden taraf” oluyor. Çünkü sistemin târif ettiği yolu “mutlak doğru yol” olarak gördüğü için, sistemin kapitâlizm-merkezli yolda önüne koydukları ürünleri de “mutlak iyi” şeyler olarak görüyor ve onları sâhiplenmek için satın alıyor.

Doğru; “hakka göre doğru olan”dır. “Adamına göre doğru” olmaz. Dostoyevski: “Ne garip; sevdiğimiz insanın her yalanında bir doğru, sevmediğimiz insanın her doğrusunda bir yalan ararız” der.

Bir fikrin doğru-olup-olmadığı, hayâta geçirildiğinde görülüp bilinebilir. Doğrunun sağlaması en iyi şekilde, hayâtın tam ortasındayken pratik sonuçlara bakılarak yapılabilir ancak. Kısa-uzun vâdede kötü sonuçlanan her-şey yanlıştır. Bir zaman önce “en doğru” sanılarak sıkıca yapışılmış olan “sözde doğru”ların ne kadar da yanlış ve kötü sonuçlara yol açtığına bir-çok kez şâhit olmuşuzdur. Hâlbuki doğru, bir zarâra yol açmaz.

Bir önermenin “tam” doğruluğu, sâdece akla uygun olmasıyla değil, akla uygun olduktan sonra kâlbe de uygun olmasıyla belli olur. Kâlpten onay almayan önermeler eksik yada yanlıştır. Zâten doğru bilgi kendini belli eder.

Kur’ân’ın ifâdeleri “mutlak doğru” olduğu için genelde serttir. Çünkü doğrular sert şekilde söylenir. Doğruyu tatlı dilden ziyâde öfke daha iyi dile getirir. İki kere ikinin dört olduğunu sert bir şekilde söylersiniz meselâ. Kur’ân sürekli doğruları ifâde ettiği için dili tâvizsizdir. Doğru olanda tâviz olmaz.

Modern-dünyâda, modern-insanda (artık müslümanların bir-çoğu da dâhil) şu anlayış var: İslâm/Kur’ân/Sünnet adına yapılan her-şey yanlış; şeytan, tâğut, kapitâlizm ve demokrasi adına yapılan her-şey doğru (hem de mutlak doğru) ve güzel. İnsanlar, “modern Dünyâ’nın gösterdiği yamuk yolda gide-gide yamuldular. O “yamuk yolun yükü”nün ağırlığı altında bitâp düşmüş durumdalar. Bellerini doğrultamıyorlar. Yamuk gidilen yolda zamanla insanlar da yamuklaşıyor.

İnsanlığın bu çağdaki en büyük sorunu, bedeninin=nefsinin hoşuna giden şeylerin “doğru” olduğunu zannetmesidir. Kendilerini sıkan ve zorlayan şeyler yanlış, hem de “mutlak yanlış” olarak kabûl edilirken, nefslerine uygun olan her-şey ise “doğru”, hem de “mutlak doğru” olarak kabûl ediliyor. Tabi bedene sıkıntı veren şeylerin de “kötü” olduğu kabûl ediyor. Modern insan; “haz alıyorum, o hâlde yaptığım doğrudur ve bu nedenle de haklıyım” diyen insandır. Modern insan-müslüman aynı-zamanda, “çok” olanın “doğru olduğu”nu da zanneden ahmak kişidir.

Modernizm, doğruların çoğalması ve sonsuzlaşması ideolojisidir. Oysa “doğru” tektir. Herkesin “kendi doğrusu”nun olduğu bir toplumda bir doğru olmaz ve hakîkati anlatmak ne kadar da zor olur. Cehenneme doğru keyifle yol alanlara hiç-bir îkaz tabelası fayda etmez.

Doğru, herkese göre değişen bir değer ölçüsü değildir. Doğru, “Allah’a göre doğru” olandır. Mutlak doğru da, Mutlak Olan’ın dedikleri ve emrettikleridir. Doğrunun bir ağırlığı ve dolayısıyla bir yükü vardır. O yükün altına girmek istemeyenler yalanlara sığınırlar ve o “mutlak yalanlar”ı “kendi doğruları” ve sonunda da “mutlak doğru” olarak îlan ederler ve bir süre sonra da kendi doğrularına “mutlak doğru” olarak inanmaya başlarlar. Böylece bencillik zirve yapar.

En doğru bilgi, inancın ışığında ulaşılan bilgidir. Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O hâlde vahyin onaylamadığı, kâinâta âit olan bilgi mutlak değildir.

“Mutlak doğru”nun yolunda gitmeyen insanlar, yanlışların yolunda giderler ve bu yanlışları da zamanla “mutlak doğrular” olarak kabûl ederler. O hâlde ya “mutlak doğru” vardır, yada “mutlak yanlış”. İkisinin arası yoktur.

Allah’tan gelen her-şey mutlaktır. Meselâ hiç-bir garanti, Allah’ın verdiği “mutlak garanti” gibi olamaz. Mutlak garanti, “mutlak güven” de demektir.

Mutlak olana ve “mutlak doğru”ya ulaşmak, “Mutlak Olan’ın mutlak doğrularını tâkip etmek” ile olur. Bu yolu tâkip endeler mutlakâ cennete ulaşırlar.

Sadakallâhü’l-âzim=Allah doğruyu söyledi.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017








Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme