26 Ekim 2017 Perşembe

Modern Müslümanlık ve Peygamber Örnekliği



“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (sünnet) vardır” (Ahzâb 21).

Mekke’deki genel durumdan çok rahatsız olan Muhammed bin Abdullah, biraz olsun o çirkefliklerden uzak kalabilmek için sık-sık Nûr dağındaki Hira mağarasına gidiyordu. Özelde Mekke, genelde ise tüm arap-yarımadası ve hattâ Dünyâ’nın mevcut durumu nedeniyle kahroluyor, fakat ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğini düşünemiyordu, bil(e)miyordu. Mekke toplumunda tanınan ve çok güvenilir olarak bilinen ve kendisine “El Emin” denilen bu kişiyi şehir-merkezinden dağlara iten neden, onun peygamber seçilmesinin de nedeniydi. Zîrâ hayâtın doğal olmayan zorluklarına ve çirkefliklerine bu kadar kafayı takmış olması, nefsiyle çıkarıyla değil, rûhu ve vicdânıyla ilgiliydi. Çünkü El Emin toplumun en ahlâklı kişisiydi. Toplumun en ahlâklı kişisinin, diğerleri gibi toplumda cereyân eden kötü ve çirkef olaylara seyirci kalması düşünülemezdi. Zîrâ o zaman onun da diğerlerinden farklı kalmazdı. O hâlde peygamberler, toplumun içindeki en huzursuz, en hassas, en duyarlı, en temiz, en vicdanlı ve en önemlisi de en ahlâklı olanlarından seçilirdi. Toplumun en ahlâklı olan kişisinin; ahlâksızca, vicdansızca işlerin ayyuka çıktığı yerlerde rahat ve huzûr içinde olması düşünülemez. İşte, Muhammed bin Abdullah’ın da huzûrunu ziyâdesiyle kaçıran, çeşitli adâletsizliklerin-zulümlerin yaşandığı Mekke şehrinde huzurlu bir şekilde yaşaması mümkün değildi. Çünkü diğerleri gibi kâlbi kararmamış, merhâmeti azalmamış, vicdânı sönmemişti. Zîrâ o, modern müslümanlardan çok farklı olarak; vicdan, merhâmet, dirâyet sâhibi ve büyük bir ahlâk üzere olan edeb-timsâli biriydi.

Hiç kıvırmaya ve farklı te’vil etmeye gerek yok. Çok açık ve yalın gerçek şudur ki, son 200 yıldır müslümanların durumu hiç de iyi değildir ve İslâm’dan kaynaklanan izzetli-îtibarlı duruşlarını kaybetmişlerdir. Bu durum “modern çerçeve” içine alındığı için çoğunluk tarafından fark edilmese de, içler acısı durum modern/post-modern tarzda devâm etmekte ve sürdürülmektedir. Dünyâ-gündemini belirlemede müslümanların neredeyse hiç-bir dahli yoktur. Hele ki ilmî alanda orijinâl bir fikir-düşünce üretemedikleri için batı’ya tam bağımlılığı sürmektedir. Peki neden?.

Tabi ki Kur’ân idrâk edilecek şekilde okunmamakta ve vahyin bilincinden mahrûm kalınmaktadır. Bu nedenle de doğru ve tutarlı yorumlar yapılamamakta, düşünceler üretilememektedir. Fakat asıl neden, İslâm’ın kaynağı olan Kur’ân’ı okumaktan uzak durmak değildir aslında. Çünkü özellikle son 30 yıldır Kur’ân büyük bir kesim tarafından okunuyor ve yoğun bir şekilde meâl-tefsir-te’vil-yorumu yapılıyor. Üstelik teknoloji aracılığı ile Kur’ân insanın gözünün içine-içine sokulup durmaktadır. Kur’ân’a ulaşmak artık çok kolaydır ve bu bir noktada “iyi” bir şeydir. Artık geriye, Kur’ân’ı okuyup onu idrâk etmek ve vahyin bilincine ulaşmak kalıyor.   

Bilincin kaynağı Kur’ân’dır. Fakat, özellikle günümüzde Kur’ân sürekli okunup araştırılmasına, kılı kırk yararcasına incelenip tefsirleri yapılmasına rağmen, özellikle müslümanların mazlûmiyeti olmak üzere, Dünyâ’da mazlûmiyetler bir türlü son bulmuyor. Zulümler ayyuka çıkmış durumda. Zîrâ Kur’ân, gün geçtikçe çok daha fazla okunan bir kitap olmasına rağmen bir türlü bilgiden bilince geçilemiyor ve yaralara merhem olamıyor. Çok mekanik okumalar yapılıyor. Her-hangi bir düşünce, bilinç ve faaliyet gerçekleşmiyor. Çünkü yapılanlar bir “etkinlik”ten öteye geç(e)miyor. Bu durumun nedeni sürekli araştırılıyor ve bundan kurtulmak için sürekli yeni-yeni fikirler ortaya atılıyor, plânlar yapılıyor fakat değişen bir şey yok. Çünkü İslâm’ın diğer bir yüzü göz-ardı edilmekte ve Kur’ân’ın sâdece edebiyatı yapılmaktadır. İslâm’ın bahsettiğimiz diğer yönü, “Peygamber örnekliği”dir. Peygamber örnekliği, “Kur’ân’ın hayâta dönük tarafı”dır ve vahyin hayâta nasıl ve ne türlü hâkim kılınacağının kodlarını içerir. Evet; sünnet, vahyi hayâta hâkim kılmanın kodlarını içererek güzel bir örneklik sunar; Nebevî örneklik. Zâten sahabe ve ilk İslâm nesli de Kur’ân’la bilinçlendikten sonra bu örnekliği de tâkip ederek îmanlarını arttırmışlar, bilince-amele-eyleme-hicrete-devlete ulaşmışlar ve bir medeniyet sürecini başlatmışlardır.

İşte modern dönemlerde bizi ezik ve etkisiz bırakan neden, “Peygamber örnekliğini tâkip etmemek”tir. Vahye yöneliş ve Kur’ân çalışmaları, yolu taçlandırarak “güzel örnekliği” diriltmeyi neden sağlamıyor?. Çünkü modernizm/post-modernizm/kapitâlist/liberâl/demokratik/konformist sistem buna çeşitli şekillerde engel oluyor. Bu engeller müslümanları da modernleştiriyor ve modern düşünce tarafından kuşatıldıkları için güzel örnekliği göz-ardı ettikleri için ihyâ edemiyorlar. Böylece İslâm “yarım” kalıyor ve zihinlere-kâlplere  hapsedilmiş olarak hayattan uzak tutulmuş olunuyor. Bunun nedenini; müslümanların korkak, pısırık, dirâyetsiz ve zayıf îmanlı olmalarından daha çok, güzel örnekliği tâkibe ve ihyâya bir türlü başlayamamalarında aramak gerekir. Zîrâ bunu başlatacak ve sürdürecek sûni engeller vardır ve toplumu-ümmeti diriltecek ve sürükleyecek dirâyetli mü’min lîderlerden mahrumdurlar. “Başlamak bitirmenin yarısıdır derler” ya; işte “başlayamamak”tır buna engel olan şey. Peygamber ve sahabenin yaşadığı sürecin benzeri bir süreçten yâni “Peygamber örnekliği”ni tâkipsizlik, müslümanları mahrûm ve mazlum bırakmakta ve ölen, feryâd eden ve zulme uğrayanlar da bu nedenle en çok da müslümanlar oluyor genelde. Tabi müslümanlarda, modernizmin ve konformizmin verdiği rehâvetten dolayı bu süreci başlatmanın “niyeti” yok en başta. Zîrâ bedelleri var. Canlarla ve mallarla mücâhede-mücâdele etmek var, ölmek var. Bu nedenle sağlam bir âhiret inancı şart. Bu bedelleri ödeme korkusu, Müslümanları, vahyi farklı şekillerde yorumlamaya ve te’vil etmeye yöneltiyor. Fakat Peygamber ve sahabenin yaşadığı sürecin bir benzerini yaşamadan, “öncekiler”in başına gelenler bizim de başımıza gelmeden aslâ kurtuluşa çıkılamayacaktır:

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

Demek ki bizim modern hâl ve tavırlardan kurtularak İslâmî hâl ve tavırlara sâhip olmamız gerekmektedir. Zîrâ “güzel örneklik” bunu gerektirmektedir. Câbir b. Abdullah'tan gelen rivayete göre, Allah Resûlü bir hutbesinde şöyle diyordu: “Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı; hâl ve tavrın en güzeli ise Muhammed’in hâl ve tavrıdır…” (Nesâî, Îdeyn).

Modernizm müslümanları kuşatmıştır ve hattâ esir etmiştir-etmektedir. Bu durumdan kurtulmak için güçlü silkinişler yaşamak şarttır. Fakat bunun için yapılması gereken şey ilk başta sağlam bir “bilinç-îman bütünlüğü”, “vazgeçebilme dirâyeti” ve “delikanlılık”tır. Maldan-mülkten, yeme-içme-giymeden, mal ve candan vs. bir-çok şeyden vazgeçilmesi gerekebilir-gerekir de. Padişah gibi yaşayarak Peygamber örnekliği diriltilip ihyâ edilemez. Takvâ hâriç her-şeyde diğer insanlarla eşit olmayı göze alamayanlar bu örnekliği sergileyemezler. Asıl mutluluk-diyârının Dünyâ değil de âhiret olduğunu kabûl edememişler için bu süreçte yol almak imkânsızdır. İslâm-kardeşliğini kurmadan ne Allah yardım edebilir ne de bu yardım olmadığı için bir duruş sergilenebilir. Kardeş olmak, “eşit olmak” demektir.

Peygamberimiz, yanına gelen bir adamın heyecandan titremesi üzerine; “Rahat ol be adam!. Ben kral değilim, güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” (İbni Mâce, 29/30, II/1101) demiştir. Yâni “ben de sizin gibiyim” demek istemiştir. Peygamber, normâl halk gibi olmaktan gocunmamış ve bunu da seslendirmiştir. 

Yine peygamberimiz sahabe ile oturduğu bir sırada o’ndan bir şeyler sormak isteyen bir kişi, o ortama gelerek Peygamberi arar ve “hanginiz Muhammed?” diye sorar. Zîrâ Peygamberimiz görünüşünden, hâlinden, tavrından tanınmamaktadır. Çünkü “diğerleri” gibidir. Mü’min kardeşleri gibidir. “Güzel örneklik”in bir yönü de budur.  

İşte asr-ı saadet sürecini bu tutum başlatmış ve sürdürmüştür. En nihâyetinde de zafere-kurtuluşa böyle bir süreçten sonra varılabilmiştir. Şimdi de; eğer yeryüzünün lânetlisi-eziği-mahrumu ve mazlumu olmaktan kurtulmak isteniyorsa benzer süreç yeniden yaşanmalıdır ki “Peygamber örnekliği” budur. Zaman ve mekân ne kadar değişmiş olursa-olsun fark etmez. Kur’ân tüm zamanların ve mekânların kitabı ve sünnet de vahyin kılavuzluğunun tüm zamanlarda ve mekânlarda ilhâm alınacağı örnekliktir ve bu bağlamda “Peygamber örnekliği” olan sünnet de evrenseldir. Kur’ân’ın şu âyetleri tüm zamanlar ve mekânlar için geçerlidir.

“Ey îman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine îman edin ki, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nûr (güzel örneklik) kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Hadîd 28).  

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar (insanlar) kendi nefislerine zulmettiklerinde şâyet sana gelip Allah’tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabûl eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslîmiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 64-65).

Sorunumuz, modernizm kıskacından kurtulup Peygamber ve sahabe gibi ahlâk-timsâli bir toplum olamamak ve bunun sonucunda da “güzel örneklik” olan sünneti sergileyerek diriltip ihyâ edememek ve o mâlum süreci tekrar yaşayamamak yada yaşamayı göze alamamaktır. Çünkü hem ahlâklı olmak için ödenmesi gereken bedelleri ödemeye yanaşmıyoruz hem de îman ve ahlâkı tevhid edip de “güzel örnekliği” sergileyemiyoruz.

Hem müslümanlar arasında hem de tüm Dünyâ’da mazlum ve mahrumların mahrûmiyetten ve mazlûmiyetten kurtulmalarının yegâne şartı, vahyin kılavuzluğunda ve bilincinde “Peygamberlik örneği”ni yeniden sergilemekten geçer. Başka bir çâresi yoktur ve bu “örneklik” olmadan yâni amele-eyleme geçilerek vahiy hayatta görünür kılınmadıkça da perişanlık devâm edecektir.

Unutulmasın ki şeytan insana merhâmet etmeyeceği gibi, onun uşakları olan tâğutlar da merhâmet etmez ve bu nedenle de her zaman kaybedenler ilk başta ve en çok müslümanlar olur.

Kur’ân’ın bizden istediği, “Peygamber’i taklit etmek” değil, “Peygamber’i örnek almak”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2017



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme