26 Ekim 2017 Perşembe

Medeniyet



“Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası (medeniyet) vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır” (Yûnus 25-26).

Lûgatta medeniyet: “Adâletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san’atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. İslâmiyetin emirlerine göre, usûlü dâiresinde yaşayış” şeklinde tanımlanır.

Medeniyet ile Uygarlık kelimelerini ayırmak gerekir. “m.d.n.” “din” kökünden gelmektedir, dolayısı ile; din-Medîne-medeniyet olarak ortaya çıkarken, temelde belli bir yaşama biçimine vurgu yapmaktadır. Dînin mekânsal tezâhürü Medîne’dir, bu nedenle de kavram dîne âittir. Medeniyet din-merkezlilik anlamına gelirken, uygarlık ise din-dışılık anlamına gelir. Abdurrahman Arslan:

“Arapçadaki m.d.n. ‘şehre gelmek; bir yerde iskân etmek’ anlamına geldiğinden, bu yol izlenerek Medîne’den medeniyet türetilmiştir. Türetilen kavram tümüyle dîne âit bir kavram özelliğine sâhiptir” der.

Modernite bir “insan-altı uygarlık”tır. Modernitede merkeze alınan şeyler, insandan aşağı olan şeylerdir. İslâm ise, insan-üstü medeniyettir. İslâm medeniyetinin kaynağı Allah’tır. Medeniyet (uygarlık değil), ille de dış-dünyânın değil, “dış-dünyâ ile birlikte iç-dünyânın da dengeye ve huzûra kavuşması” demektir.

Modernite, beşerî seviyeye indirgenemeyen akıl-üstü ve insan-üstü bir kaynağa bağlı (medeniyet) olan ve prensiplerini “ilâhî olan”dan alan hiç-bir hayat ve devlet-şekline yaşam-hakkı tanımamaktadır.

Uygarlık ve Medeniyet kelimelerinin aynı anlama geldiği söylenir. Hâlbuki aralarında çok fark vardır ve hattâ birbirlerinden farklı şeylerdir. Bu fark özetle; “dînî olan” ve “dînî olmayan” şeklindedir. Uygarlıkta uygarlığın “dînî” olması şart değildir. Uygar bir toplumda bilim-sanâyi-teknoloji-mîmâri-müzik-kültür-sanat vs. görece gelişmiş ve belirli bir düzeye gelmiş olabilir. Fakat uygarlıkta bunlar hak/din-merkezli değildir. Bu nitelikler ya bâtıl ve şirk-merkezlidir yada din ile hiç alâkası olmayan, insan-merkezli, ilâhi olana değil de insana ve akla dayanan niteliklerdir. Fakat sünnetullah gereğince ilâhi olana dayanmayan her-şey, yakın-uzak vâdede mutlaka zarar vermeye ve zulmetmeye başlayacağı için illâki yıkılır gider. Bu nedenle de insanlığa “gerçek bir yarar” sunamaz. Medeniyet ise, adından anlaşıldığı gibi, “dînî olan” demektir. “Medenî”, “dînî olan Dünyâ” anlamındadır. Mehmet Âkif Ersoy:
“Avrupa medeniyeti, bir medeniyet-i fâzıla, bir medeniyet-i hakîkiye-i insâniye değildir. Batı medeniyeti (daha doğrusu uygarlığı) Allah ve insan merkezli bir medeniyet değildir, rûhu sağır, kâlbi hissizdir. Batı medeniyeti ikiyüzlüdür. Gerçekte kahpe ve yüzsüz, hayâsız ve sefildir. Bu medeniyetin mensupları güvenilmez, alçak, sömürgeci ve İslâm milletlerine düşmandır ve batı’ya dâima temkinli yaklaşılmalıdır” der.

Medeniyet, baştan tasarlanacak ve plânlanacak bir şey değildir. Fakat onu kâlplerinizde taşırsınız. Vahiy-merkezli olan ideâl uygulamalar, işler, adâlet vs. “medeniyet” ile sonuçlanır. O hâlde medeniyet bir “sonuç”tur.

Medeniyet İslâm ile alâkalıdır ve medeniyet “İslâm medeniyeti”dir. İslâm medeniyetine uzunca bir süreçten sonra ulaşılır. Bilgi-bilinç-eylem-devlet süreçlerinden sonra medeniyet açığa çıkar ve artık İslâm’a uygun bir dünyâ-hayâtı başlar ki, İslâm’a uygunluğu cennete bir köprünün kurulması demektir.

Ahmed Doğan İlbey, medeniyeti hakkında şunları söyler:

“Kur’ânî mânâda tek medeniyet İslâm medeniyetidir. İslâm-dışı sosyâl organizasyonlara, batı’dan mülhem seküler ve teknik gelişmelere medeniyet denemez. “Kur’ân ve sünnete tâbi olmakla meydana gelmiş toplum yâhut milletin Dünyâ’yı İslâmca şekillendirmesi”dir medeniyet. İslâm medeniyetinin varlığı ancak müslüman toplumun varlığı ile kâimdir. Dolayısıyla bir beldede müslüman bir toplum ahkâmı yaşamak için ortaya çıkmazsa medeniyet oluşmaz. Ahkâmı yürümeyen müslümanların varlığı medeniyet oluşumu için yeterli değildir. Bundandır ki Mekke’de müslümanların varlığı medeniyet meydana getirmemiştir. Medeniyet, İslâm ahkâmını yaşamak için Medîne’ye hicret eden müslümanlarca oluşturulmuştur”.

Medeniyet; tevhid, adâlet, hak-hakîkat, huzur, bilgi-bilinç, paylaşmak, haddini bilmek vs. anlamına gelmekle berâber, aynı-zamanda kültür, sanat ve zanaat demektir. Medeniyette sanat ve zanaat gerçek anlamını bulur ve uygarlıktaki gibi amacı salt “çıkar” olmadığından, rûhun tüm incelikleri ancak medeniyet olduğunda yansır ve ortaya muazzam ahenkli eserler çıkar. Târih bunun şâhididir. Medeniyetin meyvesi olan sanat ve zanaat, kişide bir sorumluluk duygusu geliştirdiği gibi bir incelik duygusu da geliştirir. Sanat, kaba-insanı inceltir ve rûh ve duygu dolu biri hâline getirir. Bu nedenle İslâm medeniyeti içinde yaşayan insanlar kaba-saba olmamalıdır. İslâm medeniyeti toplumlarının fertleri, birer huzur iklimidirler.

Sanata değer vermeyen toplumlar medeniyete tam anlamıyla ulaşmazlar. Medeni toplumlarda insanlar (okuma-yazma bilmeme anlamında) “câhil” olsalar bile o medeniyetin kazandırmış olduğu ahlâk, incelik, nezâket gibi insana has özelliklere sâhip olurlar. Medeniyet bunu zorlar çünkü. Medenî bir ortamın kazandırmış olduğu bir bilgelik vardır medenÎ toplumlarda.

Uygarlığın sanatı ile medeniyetin sanatını ayırmak gerekir. Medeniyetin sanatçısı haddini bilir ve en büyük sanatının karşısında kibre kapılmaz ve kibir eseri ürünler ortaya koy(a)maz. Çünkü her-şeyde olduğu gibi sanatında ve zanaatında de bir sınır vardır ve o sınır, medeniyetin sanatını ve inceliğini daha da bir hoş ve anlamlı kılar.

Uygarlığın eserleri gözü yorar ve bıkkınlık kazandırır. Zîrâ büyük oranda rûhun aktarımı eksik kalmıştır. Oysa İslâm’da sanat ve zanaat buram-buram rûh kokar ve rûh tüter. İslâm mîmârisine baktığımızda, üzerinden onca zaman geçmiş olmasına rağmen o rûh canlılığını korumaktadır. İşte o rûhtur insana gerçek huzûru veren şey. Oysa modern uygarlığın yapmış olduğu mîmâride bir huzursuzluk vardır. Zîrâ çıkar amaçlıdır, doğayı, insanı, tabiatı hesâba katmadan yapılmıştır ve bu nedenle çok çabuk bıkılır. Alexis Carrel:

“Çağdaş uygarlık kendini zor bir durumda bulmaktadır. Çünkü o ilmî keşif hayâlleri, insanların aşırı arzuları, vehimleri, görüşleri, eğilimleri altında doğmuş olduğu ve bu medeniyet, yaratılış karakterimizin gerçek yönlerinden habersiz olarak kurulduğu için bizim bünyemize uymuyor. O, bizim zoraki gayretlerimizle ortaya çıkarılmasına rağmen bizim bünyemize ve şeklimize uygun değildir” der.

İslâm medeniyetinde sanat ve zanaatın bir taslak üzerine olması da şart değildir. El yatkınlığı ve incelik zevki sanatı ve zanaatı ortaya çıkarabilir. “Weber, İslâm mîmârisi diye bir-şey kabul etmez ve kriteri formülasyonu yok der. Versailles Sarayı ile Topkapı Sarayı’nı karşılaştırdığınızda veya Türk bahçesiyle Fransız bahçesini kıyasladığınızda gâyet net olarak görebileceğiniz bir şeydir bu. Çünkü İslâm medeniyetinden ilhâm alan İslâm mimârisi, özgündür. Bizde güzel, aynı zamanda “iş görür” ve “faydalı” olandır. Zâten faydasız ilimden Allah’a sığınılır” (Eraslan).

Sanat “sanat” için değildir. Böyle ahmakça bir laf mı olur?. Sanat toplum içindir. Toplumun estetik zevkini karşılamak içindir. Zâten toplumun takdiridir biraz da sanatı ve zanaatı geliştiren. Sanat ve zanaat gelişince medeniyet de böylece gelişir. Medeniyet ve sanat birbirlerini besler.

İslâm medeniyetinin kökleri Endülüs üzerinden Avrupa’ya taşınmıştır. Fakat ne kadar üzücüdür ki, bugünün müslümanı batı uygarlığına (medeniyet değil) hayranlık duymaktadırlar. Oysa batı’nın temsil ettiği “tahrif olmuş” hristiyan uygarlığında “medenî” bir uygulama bulmak zordur. Amin Maalouf:

“Bir İslâm uygarlığına bir de Hristiyan uygarlığına bakalım. Hangisinin farklı kimlik ve farklı etnik yapılarla yaşama sicili daha düzgün?. Hristiyanların kutsal kitabı İncil’de, farklı inançlarla bir-arada yaşamalarına dâir hiç-bir ibâre yoktur. Hepimiz Ortaçağ’da, Hristiyanlığın karanlık dönemlerinde farklı inanç mensuplarına yönelik engizisyonları hatırlıyoruz” der.

Buna rağmen müslümanların, uygarlıkların her-şeylerine özenmesi ve tutku ile bağlanması anlaşılmazdır. Medeniyet köreldiğinde uygarlığın ortaya koydukları muhteşem gibi görünür. Bu, “koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi derler” sözünün tezâhür etmesidir. Cafer Keklikçi:

“İleri medeniyetler seviyesi denilen medeniyet kendi medeniyetimizi ortadan kaldıranların medeniyetiyken, hâlen onun esas alınıyor olması ne kadar geride kaldığımızı kanıtlıyor. Medeniyetlerin kökeninde her zaman din vardır. Batı medeniyeti tahrif edilmiş hristiyanlığa dayandığı için müslüman milletlere verebileceği herhangi bir medeniyet seviyesi yoktur. Refahını sömürüye dayandıran bir medeniyetle (aslında uygarlık H.G.), refahını adâlete dayandıran bir medeniyet aynı olamaz. Batı medeniyeti sömürüye dayanan bir medeniyetken, İslâm medeniyeti adâlete dayanan bir medeniyettir” der.

İşte bu nedenle İslâm medeniyeti Dünyâ’ya uzun yıllar huzur getirebilmiş ve adâlet dağıtabilmişken, batı uygarlığı ise yıkımdan ve zulümden başka bir şey getirmemiştir.

Medeniyet, müslümanların içine kapanması demek değildir. Tam-aksine, tüm Dünyâ ile sıkı bir ilişkide olmayı mecbur kılar. Atasoy Müftüoğlu:

“Hiç-bir medeniyet kendi başına vâr olamaz. Müslümanlar karşılaştıkları toplumlarda kendilerine uygun olanı aldılar, o topluma faydalı olacak şeyleri verdiler. Ne zaman ki kendi içine kapandılar, o zaman çökme başladı. İslâm medeniyeti, İslâm imparatorluklarının bünyesinde barındırdığı bütün halkların çok-yönlü katkılarıyla gerçekleşti. Bu halkların bugün birbirlerinden uzaklaşmaları, medeniyet fikrine, düşüncesine, rûhuna, tasavvuruna yabancılaşmalarıyla da ilgilidir” der.

Bir yazıda şöyle denir:

“Medeniyetler teknolojiyle, ticâretle, şiddetle değil, sevgi ve merhâmetle inşâ edilir. Aksi-takdirde robot ve hayvan medeniyetleri de olurdu. Ticâret ve şiddeti kullanarak bilgi toplumları, endüstriyel kentler ihdâs edebilirsiniz, hattâ Varşova Paktı, Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi menfaat klüpleri kurabilirsiniz ama medeniyet kuramazsınız. Her-şeyin fiyatını bilen ama hiç-bir şeyin değerini bilmeyenlerle yola çıkarsanız bu noktadan daha ileri gidemezsiniz”.

Sorunumuz yeni bir medeniyet kurmak değildir. Medeniyeti yeniden diriltmektir. O sürece girmektir. Zîrâ şu-anda Dünyâ bir medeniyetten mahrumdur. Çünkü İslâm’dan mahrumdur. Bülent Akyürek:

“Bizim medeniyetimiz var, batı’nınki ise medeniyet değil teknoloji. Bize; “sizin kişi-başına düşen buzdolabı sayınız şu kadar, bilgisayarınız bu kadar. Siz üçüncü dünyâ ülkesi vatandaşsınız” dediler. Bir sabah uyandık ve psikolojik olarak karatahtada yenildik. Ben de diyorum ki; müslümana göre bu böyle değil. Bize göre âilemizden biri hastalandığında bir saat içinde refâkatçi olmak için hastâne bahçesinde toplanan kişi sayısıdır medeniyet. Güç de, medeniyet de budur. Âilenizden biri vefât ettiğinde bir saat içinde bir ölü başına düşen diri miktârıdır. Biz kendi değerlerimizde diretebilirsek bu terâzi bunu tartamayacak. Onlar tank, top diyecek, biz refâkatçi diyeceğiz. O zaman da oturup tekrar medeniyeti tartışacağız. Ortada 2 medeniyet yok, bir tâne var; o da İslâm Medeniyeti” der.

Faruk Çakır:

“İnsanlığı ve insâniyeti dışlayan bir medeniyet ancak ‘mim’siz medeniyet olur ki o da ‘deniyet’dir, “alçaklık” anlamına gelir. Medeniyet değilse de ‘mimsiz medeniyet’in yâni ‘deniyet’in çökmesi haktır. İnsanlığa ‘deniyet’ değil, ‘medeniyet’ lâzım” der.

Sezai Karakoç:

“İslâm Medeniyeti, ölü toprağın üzerinden atıldığı, diriliş destânının yazıldığı bir medeniyettir. Nice büyük ilimlerin doğuşuna ev-sâhipliği yapan, muazzam eserlerin sâhibi, insanlığa adâlet duygusunu soyut ve somut olarak yaşatan, zulmün ayaklar altına alınıp hâk ile yeksân edildiği, diriliş manzûmesini nakış-nakış işleyen medeniyet ‘İslâm Medeniyeti’dir” der.

İslâm’ın “muâsır medeniyet”e ulaşma hedefi yoktur, olamaz. Zîrâ İslâm medeniyeti tüm zamanların muâsır medeniyetidir. O hâlde müslümanların da “muâsır uygarlık”a (medeniyet değil) ulaşmaya çalışması İslâm’dan kopmadan olmaz. Zâten “muâsır medeniyet” denilen uygarlıklar, İslâm’a karşı çıkarılmış “modern barbarlıklar”dır. İnsanlık, İslâm medeniyetinin ne olduğunun bilgisi ve bilincine sâhip olmadığı için, zamânın barbarlıklarını medeniyet zannediyor.   

Medeniyet günümüzde ütopya gibi görülse ve medeniyetten çok bahsetmek yersiz görülse de, medeniyet bilinci ve özleminin diri tutulması gerekir. Bir medeniyet tasavvurumuz her dâim canlı olmalıdır. O hâlde müslümanlara düşen şey; kültür, sanat ve zanaat anlamında tüm yaptıklarını ve yapacaklarını medeniyet tasavvuru ve hedefi içinde yapmalarıdır. Zîrâ bu, yapılan şeyi anlamlandıracak ve kültür, sanat ve zanaat bu minvâlde gelişecektir. Bu bir “hedef” olarak belirlenmelidir. Bu hedef doğrultusunda gayretli çalışmalar yapıldığında kitlesel bir medeniyet tasavvuru ortaya çıkacaktır. Artık ne yapılıyorsa, o hedefe ulaşma yolunda bir sinerji ile birlikte yol alınacaktır.

O hâlde, bu tasavvurla müslümanlar baştan-savma kaba-saba bir şekilde kültür, sanat ve zanaat ortaya koymamalıdırlar. İşin hakkını vermelidirler. Bu zihniyetle yola çıktıklarında taklit etmekten de kurtulacaklarından, kendi potansiyellerini açığa çıkarabileceklerdir. Böylece daha iyi düşünecek, okuyacak, yazacak, sanat ve zanaat ortaya koyabileceklerdir. Bu yöntem bilgi-bilinç-eylem-devlet sürecinden sonra medeniyete çıkacaktır. O medeniyet İslâm medeniyeti olacaktır.

Evet; medeniyetin göstergesi, kültür, sanat ve zanaat başta olmak üzere her-şeyin hakkıyla en iyi şekilde yapılmasıdır. Göklerdeki medeniyetin izdüşümü ancak bu sâyede Dünyâ’ya da yansıyabilecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2017




















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme