26 Ekim 2017 Perşembe

İslâm ve Ticâret



“Ey îman edenler!. Birbirinizin malını karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle de olsa haksızlık ve hîle ile yemeyin (de) birbirinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhâmetlidir” (Nîsâ 29).

Bu âyette, altı çizili olan yeri; “rızâya dayanan bir ticâret hâriç” diye çeviriyorlar. Fakat bu çeviride: “ticâretle olan bir rızâ varsa, o zaman haksızlık olabilir” gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Hâlbuki burada, “birbirinizin mallarını, ne olursa-olsun (illâ=ne olursa-olsun, hangi şartta olursa-olsun, her hâlde ) haksızlıkla yemeyin” anlamı vardır. Yâni bir tüccar-esnaf, 1 liraya aldığı malı 10 liraya satsa ve alıcı -ticâretten anlamadığı için- bu durumdan râzı olsa bile, o satış yine de meşrû olmaz. Bir şeyin rızâya dayanması, sâdece satıcının ve alıcının rızâsına değil, Allah’ın da rızâsına dayanmalıdır. Allah’ın râzı olmadığı bir şeyden insanların râzı olmuş olması o şeyi meşrû kılmaz. Meselâ gönül rızâsıyla zînâ yapıldığında, zînâ, zînâ olmaktan çıkmaz. Aynen bunu gibi; bir satıcı, bir malı, fâhiş bir fiyata, tatlı dille ve müşterisini râzı ederek satsa da, o satış yine de meşrû olmaz. Çünkü haksız kazançtır. Ne yâni; müşteri malı yüksek fiyata aldığını anlamadığında fakat satıştan râzı olduğunda o satış meşrû mu olacak?. O hâlde, “tüccar ağzı” ile ve “esnaf kurnazlığı” ile yapılan satış şekli İslâm’da câizdir mi diyeceğiz?. Tabî ki değildir. Zâten ilk başta, vicdan-sâhibi bir mü’min tüccar-esnafın böyle bir satışa râzı olmaması gerekir. İslâm’da ticâret, vicdan-merkezli olmalıdır. İnsan kendisine yapılmasından hoşlanmayacağı şeyi başkasına yapmamalıdır.  

Bir keresinde tanıdığım toptancı bir esnaf bana; “eğer karşı tarafı râzı edersem, 1 liraya aldığım şeyi 10 liraya, hattâ 20 liraya satsam da sorun olmaz, o ticâret meşrûdur, çünkü alan da satan da râzıdır” demişti. Tabi bunu söylerken İslâm’da fuhşiyâtın yâni “ölçüyü aşan bir iş”in yapılmasının haram ve yasak” olduğunu düşünmemişti. O günden îtibâren onunla ilişkimi kesmiştim. Çünkü bana da mal satıyordu. İslâm’da sâdece alan değil, satan da râzı olacak. Fakat hepsinden önemlisi Allah’ın râzı olmasıdır. Kişilerin râzı olması önemlidir fakat “belirleyici” değildir. Belirleyici olan, Allah’ın hükmüdür. Fahiş bir ticâretten, mü’min bir esnaf nasıl râzı olabilir?. Allah’ın râzı olmadığı şeyden râzı olan insan vicdan ve merhâmetten yâni İslâm’dan yoksundur. Bir mü’minin vicdânı buna nasıl elverir?. Kendisi böyle bir şeye mâruz kalsa râzı olur mu?. Bu, insanları “keriz” durumuna düşürmek demek değil midir?.

Âyette, “birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin de birbirinizi öldürmeyin” deniliyor. Çünkü haksızlık yapmak da bir çeşit öldürmek demektir. Burada “ve” bağlacı yerine, “de” bağlacı da konulabilir ve böylece siyak-sibak arasındaki ilişki kolayca kurulabilir. Cümlede kullanılan “ve” bağlacı, “ve böylece” anlamını verir. Zâten “ticâret” ile “öldürmek” arasındaki ilişki de ancak böyle kurulabilir.

1’e alıp 10’a, 20’ye satma düşüncesi, “İslâm’da ticâret, serbest piyasaya göredir” uydurma sözünden dolayıdır. Fakat İslâm’da “serbest piyasa ekonomisi” yoktur. Zâten İslâm medeniyetinde, siftah yapan bir esnaf, müşteriyi, siftah yapmayan esnaf komşusuna gönderirdi. Serbest piyasa “rekâbet” demektir. Eğer serbest piyasa ve dolayısı ile bir rekâbet varsa, iki dükkandaki fiyatlar da farklı olur-olabilir. O hâlde müşteri de, esnaf kendisini diğer komşuya gönderse de fiyatı ucuz olan dükkandan alış-veriş yapmayı sürdürür. Çünkü serbest piyasa “rekâbet” demek olacağı için, hiç-bir esnaf siftah yapmayan komşusunu düşünmez ve kendisine gelmiş müşteriyi komşusuna yönlendirmez. “Serbest piyasa” demek, rekâbet; rekâbet demek ise “hırs” demektir. İslâm’da ise hırs hoş görülmez ve hattâ hırslı davrananlar kınanır ve yaptıkları şey onaylanmaz. İslâm’da hırs değil, tam-aksine “mütevâzı”lık vardır ve zâten ihtiyaç fazlasını biriktirmek de yasak olduğundan, (Bakara 219) hırs yapıp da biriktirme yoluna gidil(e)mez.

“İslâm’da ticâreti serbest piyasa belirler” deniliyor, fakat hem fâhiş fiyatla mal satılamayacağı söyleniyor hem de “narhı (fiyat belirleme) Allah koyar” denerek, sürekli söylenip duran, “İslâm’da ticâret, serbest piyasa ekonomisidir” düşüncesi boşa çıkmış oluyor. Allah hiç-bir şeyi başıboş bırakmıyor ki ticâreti başı-boş bıraksın.

Ticârete dîni karıştırmıyorlar ve “dînin vicdanlarda kalması ve zinhar siyâsete karıştırılmaması” gerektiği gibi, ticâretle dînin de karıştırılmaması gerektiği söyleniyor. Üstelik bunu müslümanlar da söylüyor. Serbest ticâret şekli ve piyasası kutsallaştırılıyor ve birileri de İslâm’ın ticâret anlayışının bu olduğunu söylüyor. Oysa Peygamberimiz, hırsla, kurnazlıkla yapılan ticâreti yasaklamıştır. Bir rivâyette şöyle anlatılır:

“Kayle Ümmü Benî Emmâr anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yaptığı umrelerden birinde kendisine Merve’de yaklaştım ve: ‘Ey Allah’ın Resûlü!; ben alıp-satan bir kadınım. Bir şeyi satın almak istediğim zaman arzuladığımdan daha düşük bir fiyat teklif ediyorum. Sonra yavaş-yavaş artırarak arzuladığım fiyata geliyorum. Bir şeyi satacağım zaman da, önce, almayı arzuladığım fiyattan daha yüksek bir fiyat teklif ediyor, sonra yavaş-yavaş inerek arzuladığım fiyata geliyorum, (böyle yapmama ne dersin?)’ dedim. Şu cevâbı verdi: ‘Ey Kayle, böyle yapma!. Bir şey satın almak istedin mi, düşündüğün fiyatı söyle, sana verilsin veyâ verilmesin’. Aleyhissalâtu vesselâm sonra şunu söylediler: ‘Bir malı satmak istediğin zaman da versen de vermesen de (yüksek fiyat değil) satmak istediğin fiyatı söyle. Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yâni pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veyâ değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması da câiz değildir” (el-Buhârî, Büyû, 58, müslim, Büyû, 14).

İslâm’da kâr oranı genelde %20 olarak belirlenir fakat bu aslında ürünün durumuna ve fiyatına göre değişir. Allah Kur’ân’da müslümanları sürekli uyarır ve ticâretin, âhiret-merkezli bir hayâtı engelleyip de insanların mü’min bir kul olmalarının önüne geçmemesini emreder:

“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşîretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez” (Tevbe 24).

Kur’ân’ın en uzun âyeti ticâretle ilgili olan âyettir. (Bakara 282) Çünkü hem, en çok anlaşmazlık alış-veriş işlerinde çıkar, hem de ticâret, yâni alış-veriş, hayâtın da devâmını sağlar. Nefes alıp-vermek de bir alış-veriş olduğundan dolayı ticârettir. Her nefes alış-verişimizde hayâtımız devâm eder. Ticâret yâni alış-veriş yaparak “döngü”ye katılırsınız ve kendi payınıza düşeni alır ve geçiminizi sürdürürsünüz.

Kur’ân’da, ticâretten bu kadar bahsedilmesinin nedeni, insanlar arasında doğru-temiz bir alış-verişin ve böylece İslâm kardeşliğinin ticâri hayatta da sürmesinin istenmesindendir. İslâm kardeşliğine çok önem verilir ve kardeşlik gerçekleşmediğinde İslâm hakkıyla yaşanmıyor demektir. Bu nedenle ticâretini doğru yapmayanlar çok sert bir şekilde uyarılır ve hîleli ticâretleri ifşâ edilir:

“Eksik ölçüp tartanların vay hâline!. Ki onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında noksansız alırlar. Onlara ölçtüklerinde veyâ tarttıklarında eksiltirler” (Mutaffifîn 1-3).

“Bir insanı tanımanın en kısa yolu, onunla ticâret yapmaktan geçer” denir. Peygamberimiz bu bağlamda şöyle der:

“Bir adamın namazı-niyazı sizi aldatmasın. O adamın dirhem ve dinarla yâni para ile olan ilişkisine bakın”. Başka bir varyantta da: “Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; Dünyâ kendisine güldüğünde, takvâyı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat ânındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin” (Kenzul-Ummal, h. No: 8435)

İslâm’a göre pazarlık yapmak câizdir. Pazarlık yapmak ve fiyatı aşağıya çekmek müşteriyi rahatlatır ve memnun eder, fakat  aşırı pazarlık yapmak da esnafı sıkıp daraltır ve alış-verişin tadını kaçırır. Bu konuda da dengeli olunmalıdır.

İşin en üzücü ve sinir bozucu bir yanı da şudur: Deniyor ki; “ticârette acımasız olcan âbi”. “Acırsan acınacak hâle düşersin”. Bu söylemler liberâl-kapitâlist sistemin söylemleridir. Dîni ve âhireti hesâba katmayan câhillerin zırvalıklarıdır. Tabî ki ticâret yapmanın bir amacı vardır ve bu amaç da bir kazanç sağlamaktır. Fakat kazanç sağlayacağız diye “acımasız ticâret” yapmak da doğru değildir. Bir keresinde bir yakınımıza sorulan; “ticârette nasıl para kazanılır” sorusuna o yakınımız; “ticârette acımasız olcan âbi” demişti. “Acırsan ticâret yapamazsın” şeklindeki başka bir sözü de, 1’e alıp 10’a satan başka biri ekledi. İyi de, niye acımasız olacaksın ki?. Amacınız nedir?. “Köşeyi dönmek” mi?. Bunun daha kolay ve kestirme bir yolu var. Soygun yapın, çalın, yolsuzluk yapın, mafyavâri işler yapın. Böylece amacınıza daha kolay ulaşırsınız. Size normâl bir geçim için yetecek kadar kazanmak kâfi gelmiyor mu?. Normâli yetmiyorsa a-normâli niye yetsin ki?. Bu işin bir sonu yok. “Bir sınır yoksa hiç-bir sınır yoktur” çünkü.

Peki acımasız olmak ne demektir?. Vicdan ve merhâmetten uzak durmak mı?. Yâni müşteriye vicdansız ve merhâmetsiz davranmaktan mı söz ediyorsunuz?. İyi de bunu bir “rôl” olarak yapamazsınız ki!. Eğer ticârette acımasız oluyorsanız, yâni vicdansız ve merhâmetsiz davranıyorsanız, gerçekten de vicdansız ve merhâmetsizsiniz demektir. Siz, vicdansız ve merhâmetsiz olduğunuz için acımasızsınızdır aslında. Şeytan sizi “acımasız ticâret” yoluyla saptırmıştır ve kendi istediği yöne sokmuştur. Artık siz acımasız biri olup çıkmışsınızdır. Artık bunu sâdece ticârette değil, hayâtın her alanında gösterebilirsiniz. Bir de şu var ki; sen acımasız ticâreti savunuyorsan, o hâlde ben seninle niye alış-veriş yapayım?. Merhâmetli, vicdanlı ve kalender birinden yaparım alış-verişimi. Zâten bunu bir tek ben değil, herkes yapar ve bir zaman sonra senin ya işlerin bozulur, yada bir belâya uğrarsın ve o belânın nereden geldiğini anlayamazsın. Hattâ o belâ belki de seni kuşatmıştır bile.

Bir de bu tarz düşüncede olanlar, insanları aptal yerine koyarak aynı-zamanda onları aşağılamış da oluyorlar. Hâlbuki onların ticâri ahlâkının (daha doğrusu ahlâksızlığının) herkes farkındadır. Yine de, hatır-gönül gibi farklı nedenlerle alış-verişini sürdürür. İşin gıcık tarafı da şudur ki, “acımasız ticâret” yapan esnaflar, sâdece müşteriye, yâni genel halk kesimine zarar verirler ve kendilerinin mal aldıkları kişiler yâni “köşe başlarını” tutmuş olanlar, gün geçtikçe servetlerini katlarlar. Çünkü onlar da aslında bu aracılara “acımasız” davranmışlar ve fâhiş fiyat uygulamışlardır. Kendileri de “acımasız ticâret” yapan ve fâhiş fiyat uygulayan esnaflar, kodamanların bu tutumlarına, kendileri de aynı davranışı sergiledikleri için îtirâz edememekte ve durum zamanla tüm insanları ve ülkeyi kuşatmaktadır. Böylece bu, halka da sirâyet etmiş, halkın geneli de acımasız, yâni merhâmetsiz ve vicdansız olmuştur. Bunun en büyük suçlusu, aracı esnaf ve tüccarlardır. 

Peygamberimiz, ideâl tüccardan bahsederken şunları söyler:

“Bir şey satarken onu aşırı bir şekilde övmezler, bir malı da alırken asla yalan söylemezler, kendilerine îtimat edildiğinde ihânet etmezler, borçlarını geciktirmez, vaktinde öderler, alacakları olduğunda, zor durumda olan borçluyu sıkıştırmazlar. Kim bir gıdâ maddesi satın alır ve günün râyiç bedeli üzerinden satarsa, sanki onu yoksullara sadaka olarak dağıtmış gibi sevap alır’’ (İbn-i Mâce).

“Doğru sözlü güvenilir tüccar, âhirette peygamberler, sâdıklar ve şehitler ile berâberdir” (Tırmızi).

‘‘Bir malın ayıbını söylemeden satmak helâl olmaz’’ (Müslim îman: 43).

“İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, kişi malı helâlden mi, haramdan mı aldığına hiç aldırmaz” (Buhârî, Büyû, 7, 23).

Bir rivâyette şu olay anlatılır:

“Resûlullah, buğday satan bir adama rastladı. Satıcıya: ‘Nasıl satıyorsun?’ diye sordu. Adam da kendince anlattı. Peygamberimiz elini çuvala daldırdı ve buğdayın ıslak olduğunu gördü. Bunun üzerine, ‘insanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya!. Aldatan bizden değildir’ (Müslim, Îman, 164) buyurdu”.

Ticâret hayatın her alanında vardır ve zâten bu nedenle “rızkın onda dokuzu ticârettedir” (Münâvî, Feyzü’l-kadir, 3/220)  denilmiştir. Fakat ticâret bir amaç değil araçtır ve hiç-bir ticâret, insanı Allah’ı anmaktan ve âhiret-merkezli yaşmaktan alıkoymamalıdır:

“(Öyle) adamlar ki, ne ticâret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kâlplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak-bullak olacağı) günden korkarlar” (Nûr 37).

Ticâret, “ticâret-merkezli” değil, din-merkezli olmalıdır. Aksi-hâlde o ticâretin içerisinde boğulunur ve yok olunup gidilir. Târihte Fenikeliler ve Soğdlar gibi devletler, dîni ve siyâseti bir kenara bırakıp, büyük oranda ticâreti önceleyince, târih içerisinde eriyip gitmişlerdir.

İslâmî bilgi-bilinç ve amel-eylem, ticâretten daha önemli olduğundan Kur’ân’da şöyle bahsedilir:

“Ey îman edenler!; Cum’a günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi (ticâret) bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Cum’a 9).

Bunun aksi davranışlarda bulunanlar kınanır ve uyarılır. Zîrâ rızkın sâhibi Allah’tır:

“Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslâm’a teslim etmeyenler) bir ticâret yada bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah’ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Cum’a 11).

Ticârette zarar ve kâr etme olasıdır ve zâten ticâreti yâni alış-verişi fâizden ayıran da budur. Fakat “zarar etme ihtimâli olmayan bir ticâret” de vardır. Kur’ân’da “batma ihtimâli olmayan” bu ticâretten şu şekilde bahsedilir:

 “Gerçekten Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk edenler; kesin olarak zarâra uğramayacak (batma ihtimâli bulunmayan) bir ticâreti umabilirler” (Fâtır 29).

Bir de her müslümanı ilgilendiren gerçek bir “ticâret” vardır ki, işte büyük kurtuluşa ancak böyle bir ticâret ile ulaşılabilir:

“Ey îman edenler!; sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resûlü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” (Saff 10-11).

Evet; Allah’ı ve âhireti hesâba katmadan yapılan ticâret, mutlakâ “haksız kazanca” yol açar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2017


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme