26 Ekim 2017 Perşembe

İsim Koyma Üzerine



“…O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’ân’da) da sizi ‘müslümanlar’ olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şâhid olsun, siz de insanlar üzerine şâhidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlânız O’dur. İşte, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcı” (Hac 78).

İnsanı yücelten bizatihi ismin kendisi değildir. İnsanı yücelten îman etmek ve sâlih amel ve eylemlerde bulunmaktır. Allah katında önemli olan şey “sâlih ameller”dir. Allah, isminizin ne olduğuna, kim olduğunuza değil, nasıl bir davranışta bulunduğunuza bakar.

Dünyâ’da insanların çok üstün tuttukları “isim yapmış” kişiler vardır ki, eğer yaptıkları işler Allah rızâsı için olmayan şeyler ise, onların isimleri ancak Dünyâ hayâtında geçerli olur ve âhirette ise beş para etmez. Çünkü ahirette, sâlih amel sâhiplerinin isimleri öne çıkacaktır. Âhirette isminiz ne olursa-olsun, makâmınıza, mevkînize, şöhretinize, zenginliğinize değil, ne yaptığınıza bakılır.

İnsanlar isim koyarken târih boyunca bâzı şeyleri göz-önüne almışlardır. Meselâ eskiden büyük atanın ismi devâm etsin diye dede-nine isimleri koyulurdu. Yine müslümanlar İslâm’a uygun olan ve aykırı olmayan isimleri koyarlar. Bâzıları seslendirmesi havalı olan isimleri tercih eder. İsim koymada önemli olan şey, ismin iyi bir anlamının olması ve kötü bir anlamının olmaması yada anlamsız olmamasıdır. Çünkü insanın ayırıcı özelliği, anlamlandırma özelliğidir ve bu nedenle insana anlamsız işler yapması yakışmaz. Bir de, kendi dîninden olmayan bir kavmin ismini kullanmak moda olmuştur ki, bu isimler hiç de hoş görünmemektedir ve üstelik sırıtmaktadır da.

Peygamberimiz: “Çocuğun, babasının üzerindeki hakkı, ona güzel bir koymasıdır” der.

Müslümanların yaptıkları bir isim koyma şekli de vardır ki çok da doğru değildir. Şöyle ki; Kur’ân’ın herhangi bir sayfasını açıp, herhangi bir yere parmak basarak, orada yazılan kelimeyi isim olarak koymaktır ki bu bâzen çok yanlış isimlendirmeler yapılmasına neden olur. Bunların en meşhurları; “Kezban” ismi gibi “yalanlayan” anlamı olan yanlış isimlendirme ile, hiç-bir anlamı olmayan ve “aleyhine”, “üstüne” anlamına gelen aleyna ismidir. Yine “put” anlamına gelen “sanem” ismini çocuklara vermek de yanlıştır. Yine Hz. Ebubekir’e nispeten, “Ebubekir” ismi koyuluyor ama bu isim de aslında anlamsızdır. Çünkü Ebubekir ismi, “bekir’in babası” anlamındadır. Ebubekir, Hz. Ebubekir’in ismi değil, halk arasında kendisini tanıyanların ona büyük oğluna nispetle seslendiği ismidir. Zâten Ebubekir’in ismi Abdullah’tır ve bu ismi ona Peygamberimiz vermiştir. Aslında Ebubekir’in asıl ismi Abdulkâbe idi. Peygamberimiz, Allah’tan başkasına kulluğu çağrıştıran tüm isimleri değiştirmiştir. Ebubekir’in ismini de Abdulkâbe iken Abdullah olarak değiştirmiştir. 

Son zamanlarda çok kullanılan Rumeysâ isminin anlamı da uygun değildir. Süleyman Ateş, bu ismin anlamı hakkında şunları söyler:

“Sâd harfiyle Rumeysâ, rams kökünden abartı bildiren sıfat isimdir. Rams, hastalık dolayısıyla gözün çapaklanması olayıdır. Bir hastalık veyâ herhangi bir sebeple gözün çapaklanmasına rams denilir. Rumeysâ gözü çapaklı kız veyâ kadın anlamına geldiği gibi iki Zirâ Yıldızı’ndan birine de Rumeysâ denilir. Cılız ışığından dolayı o yıldıza bu ad verilmiştir”.

Yine çok kullanıla-gelen Melis-Melisa gibi isimlerin mânâsı İslâm’a uygun değildir. Melisa; Yunan mitolojisinde “Zeus’u büyüten Girit kralının kızı olan bir peri”dir. Yine bâzı isimlerin kullanılması hoş görülmemiştir. Hayrettin Öztürk:

“Resûl, Nebi, Cebrâil, Azrail, Mikâil, İsrâfil isimleri konulmamalı, hoş değil. Samet ismi, “hiç kimseye muhtâç olmayan” demektir. Bu sâdece Allah’a mahsus bir durumdur, isim olarak kullanılamaz. Gülsüm “gariban, zavallı, kimsesiz” anlamındadır. Julide, Farsça’da “dağınık, perişân” demektir. Cennet-bahçesi olarak bilinen İrem ise, Allah’ın gazâbına uğrayan sahte cennettir. Bâde ismi “içki” demektir. Hannas ismi şeytanın ismidir. Alara, Rosa, İlayda isimleri ise İslâm isimleri değil, gayr-i müslim isimleridir ve çocuklara konulmamalıdır. Anlamı kötü olan, anlamsız şeyler de çocuklara isim olarak konulmamalıdır” der.

İsmin iyi bir anlamının olması, o ismin havalı olmasından daha önemlidir ve önemli olmalıdır müslümanlar için.

Eski Türklerin dîni, “gök-tengri dîni” idi. Bu dindeki tanrı; adı üstünde; “gök-tanrı”=“göğün tanrısı”ydı, “yerin tanrısı” değildi. “Yerin tanrısı”, sonu “han”, “kan” ve “ğan” ile bitenlerdi. “Serkan” (ser-kan=baş tanrı), dengiz=deniz=Cengiz han” (denizlerin tanrısı), “kağan” (yerin tanrısı=tanrıların tanrısı) gibi. Bu nedenle Türkçe isimlerin bâzıları uygun isimlendirmeler değildir. Zîrâ İslâm’dan önce Türkler çok-tanrılı yada düalist idi (gök tanrı-yer tanrı). Bu nedenle de Türkçe isimlerin arasında, anlamları çirkin ve doğru olmayanlar vardır. Tabi biz bunu İslâmî hassasiyetle değerlendiriyoruz. İsmin hakka uygun olan bir anlamı olmasını savunuyoruz. Yoksa hak ve anlamı takmayanlar kendilerine “şeytan” ismini bile koyabilirler. Türkçe’deki; Barış, Mert, Özgür, Sevgi gibi isimler ise anlamlı ve güzel isimlerdir. Her dilde olduğu gibi Türkçe’de de güzel isimler vardır.

Toplumun kız ve erkeklere verdikleri alışılmış isimler de vardır. Fakat bâzen bâzı isimler hem kızlara hem de erkelere birlikte verilebilmektedir ki bu doğru değildir. Erkek ve kızların isimleri belirgin şekilde farklı olmalıdır ve isim seslendirildiğinde, seslenilen kişinin erkek mi kız mı olduğu açıkça belli olmalıdır. Yine bâzen sâdece erkeklere yada sâdece kızlara verilen isimler vardır ki bu isimlerden dinle ilgili olanlara dikkat etmek gerekir. Mesela Melek ismi niye sâdece kız çocuklarına isim olarak veriliyor?. Aslında bu bir müşrik zannıdır. Melek ismini sâdece kızlara verilmesinin ardında putperestlik vardır. Şöyle ki; putperestler melekleri dişi addederlerdi. Melekleri dişi sayarlar ve hattâ -hâşâ- melekleri Allah’ın haremi olarak kabul ederlerdi. Tabi Allah da “erkek” kabûl edilmiş oluyor. O hâlde Melek gibi isimlerin erkeklere yada kızlara verilememesi gerekir:

“Onlar ki, Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi yaptılar, onların yaratılışlarına şâhit mi oldular?. Onların şâhitlikleri yazılacak ve sorulacaklardır” (Zuhrûf 19).

Bu bağlamda, meleklerin isimleri, erkek yada kızlar için kullanılmamalıdır. Çünkü bu da, “meleklerin cinsiyetini belirleme” olur.

Fakat isim koymada en önemli olan şey, sâdece Allah’a mahsus olan ve olması gereken isimleri insanların da kullanmalarıdır. Özellikle müslümanlar buna çok dikkat etmelidirler. Bu yazıyı yazmamamızın asıl nedeni budur. Allah’ın “esmâ-ül hüsnâ” olarak belirlenen isimlerini, “önüne “abd” öneki getirilmesi gerekenler”, “hiç kullanılmaması gerekenler” ve “kullanılabilecek olanlar” olarak ayırmak gerekir. Biz bunu şu şekilde yaptık:

  İnsanlar, Allah’ın şu isimlerini, önüne mutlakâ “abd” ön-eki getirerek isim olarak kullanmalıdır. Aksi-hâlde çok yanlış bir isimlendirme yapmış olacaklardır. Aslında insanlar “esmâ-ül hüsnâ”daki tüm isimlerin önüne “abd” ön-eki getirilerek isim olarak kullanılabilirler fakat tüm isimler bu şekilde pek kullanılmamıştır. Allah’ın isimlerinin önüne “abd” ön-eki getirilerek kullanılması gereken isimler genelde şunlar olmalıdır.

Allah:              “Eşi benzeri olmayan, bütün noksan sıfatlardan münezzeh tek ilah, Her biri sonsuz bir hazîne olan bütün isimlerini kuşatan özel ismi. İsimlerin sultânı”
Rahmân:         “Dünyâ’da bütün mahlûkâta merhâmet eden, şefkat gösteren, ihsân eden”.
Rahîm:            “Âhirette, mü’minlere sonsuz ikrâm, lütuf ve ihsanda bulunan”.
Melik:              “Mülkün, kâinâtın sâhibi, mülk ve saltanâtı devamlı olan”.
Selâm:            “Her türlü tehlikelerden selâmete çıkaran”.
Azîz:                “İzzet sâhibi, her-şeye gâlip olan”.
Cebbâr:           “Azâmet ve kudret sâhibi. Dilediğini yapan ve yaptıran”.  
Hâlık:               “Yaratan, yoktan vâr eden”.
Gaffâr:             “Günahları örten ve çok mağfiret eden”.
Kuddûs:           “Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdise lâyık olan”. 
Vehhâb:          “Karşılıksız hîbeler veren, çok fazla ihsân eden”.  
Fettâh:             “Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran, darlıktan kurtaran”.
Alîm:               “Gizli açık, geçmiş, gelecek, her-şeyi en ince detaylarına kadar bilen”.
Bâsıt:               “Dilediğine bolluk veren, açan, genişleten”.
Semi:              “Her şeyi en iyi işiten”.
Latîf:                “Lütuf ve ihsân sâhibi olan. Bütün incelikleri bilen”. 
Gafûr:              “Affı, mağfireti bol”.
Hasîb:              “Kulların hesâbını en iyi gören”.
Celîl:               “Celâl ve azâmet sâhibi olan”.
Kerîm:                         “Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikrâm eden”. 
Mecîd:             “Her türlü övgüye lâyık bulunan”.
Metîn:              “Kuvvet ve kudret kaynağı, pek güçlü”.
Hamîd:            “Her türlü hamd ve senâya lâyık olan”.
Macîd:             “Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsânı bol olan”.
Vâhid:             “Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan”.
Samed:           “Hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan, herkesin muhtâç olduğu”.
Kâdir:              “Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan”.
Nûr:                 “Âlemleri nurlandıran, dilediğine nûr veren”.
Hâdî:               “Hidâyet veren”.
Bedî:               “Eşi ve benzeri olmayan güzellik sâhibi, eşsiz yaratan”.
Bâkî:                ‘‘Varlığının sonu olmayan, ebedî olan”.
Reşîd:              “İrşâda muhtâç olmayan, doğru yolu gösteren”. 
Rezzâk:           “Bütün mahlûkâtın rızkını veren ve ihtiyâcını karşılayan”. 

Şu isimler de sâdece Allah has isimlerdir ve başkasına verilemez. Önüne “abd” ön-eki getirilerek kullanılabilir. Fakat yaygın olmadığından, genelde pek kullanan da yoktur:

Müheymin:      “Her-şeyi görüp gözeten”.
Mütekebbir:     “Büyüklükte eşi, benzeri olmayan”.
Bâri:                “Her-şeyi kusursuz ve uyumlu yaratan”.
Musavvir:         ‘‘Varlıklara şekil veren”.
Kahhâr:           “Her-şeye, her istediğini yapacak sûrette, gâlip ve hâkim olan”. 
Kâbıd:             “Dilediğine darlık veren, sıkan, daraltan”.
Hâfıd:              “Dereceleri alçaltan”.
Râfi:                “Şeref verip yükselten”.
Mu’ız:              “Dilediğini azîz eden, izzet veren”.
Müzil:              “Dilediğini zillete düşüren”.
Basîr:               “Gizli açık, her-şeyi en iyi gören”.
Hakem:            “Mutlak hâkim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmetle hükmeden”.
Adl:                 “Mutlak âdil, çok adâletli”.
Habîr:              “Olmuş olacak her-şeyden haberdar”.
Azîm:               “Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce”.
Şekûr:             “Az amele, çok sevap veren”.
Aliyy:               “Yüceler yücesi, çok yüce”.
Kebîr:              “Büyüklükte benzeri yok, pek büyük”.
Hafîz:               “Her-şeyi koruyucu olan”.
Mukît:              “Her yaratılmışın rızkını, gıdâsını veren, tâyin eden”.
Rakîb:              “Her varlığı, her işi her an görüp-gözeten, kontrôlü altında tutan”. 
Mucîb:             “Duâları, istekleri kabûl eden”.
Vâsi:                “Rahmet, kudret ve ilmi ile her-şeyi ihâta eden”.
Hakîm:             “Her işi hikmetli, her-şeyi hikmetle yaratan”.
Vedûd:            “Kullarını en fazla seven, sevilmeye en lâyık olan”.  
Bâis:                “Ölüleri dirilten”.
Şehîd:             “Her zaman her yerde hazır ve nâzır olan”.
Hakk:               “Varlığı hiç değişmeden duran. Vâr olan, hakkı ortaya çıkaran”.  
Vekîl:               “Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi netîceye ulaştıran”.  
Kaviyy:            “Kudreti en üstün ve hiç azalmayan”.
Muhsî: “Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen”.
Mübdi:             “Maddesiz, örneksiz yaratan”.
Muîd:               ‘‘Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan”.
Muhyî:             “İhyâ eden, dirilten, can veren”.
Mümît:             “Her canlıya ölümü tattıran”.
Hayy:               “Ezelî ve ebedî hayat-sâhibi”.
Kayyûm:          “Varlıkları diri tutan, zâtı ile kâim olan”.
Vâcid:              “Kendisinden hiç-bir şey gizli kalmayan, istediğini, istediği vakit bulan”.
Muktedir:         “Dilediği gibi tasarruf eden, her-şeyi kolayca yaratan kudret sâhibi”.
Mukaddim:      “Dilediğini, öne alan, yükselten”.
Muahhir:          “Dilediğini sona alan, erteleyen, alçaltan”.
Evvel:              “Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan”.
Âhir:                “Ebedî olan, varlığının sonu olmayan”.
Zâhir:               “Varlığı açık, âşikâr olan, kesin delillerle bilinen”. 
Bâtın:              “Akılların idrâk edemeyeceği, yüceliği gizli olan”.
Vâlî:                “Bütün kâinâtı idâre eden”.
Müteâl:            “Son derece yüce olan”.
Berr:                “İyilik ve ihsânı bol, iyilik ve ihsân kaynağı”.
Tevvâb:           “Tevbeleri kabûl edip, günahları bağışlayan”.
Müntekim:       “Zâlimlerin cezâsını veren, intikâm alan”.
Afüvv:              “Affı çok olan, günahları affetmeyi seven”.
Mâlik-ül Mülk: “Mülkün, her varlığın sâhibi”.
Zül-Celâli vel ikrâm: “Celâl, azâmet ve pek büyük ikrâm sâhibi”.
Muksit:             “Her işi birbirine uygun yapan”.
Câmi:              “Mahşerde her mahlûkâtı bir-araya toplayan”.
Ganiyy:            “Her türlü zenginlik sâhibi, ihtiyâcı olmayan”.
Mugnî:             “Müstağni kılan, ihtiyaç gideren, zengin eden”.
Mâni:               “Dilemediği şeye mâni olan, engelleyen”.
Dârr:                “Elem, zarar verenleri yaratan”.
Nâfi:                “Fayda veren şeyleri yaratan”.
Vâris:               “Her-şeyin asıl sâhibi olan”.
Sabûr:                         “Cezâ vermede acele etmeyen”.

Şu isimleri koymanın ise çok bir mahzuru olmamakla berâber, önüne “abd” ön-eki getirilmesi daha uygundur:

Mü’min:           “Güven veren, emin kılan, koruyan”.
Halîm:             “Cezâda, acele etmeyen, yumuşak davranan”.
Veliyy:                         “İnananların dostu, onları sevip yardım eden”.
Raûf:               “Çok merhâmetli, pek şefkatli”.

            Peki mahzurlu isimlere sâhip olanlar ne yapacak?. Cehâletle yapılan şeyler için Allah âyetlerde şu hükmü verir:

“…Eğer vazgeçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa, önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (onların başından da) geçmiş olacaktır” (Enfâl 38).

“Allah, onların (Dünyâ’da) yaptıklarının en kötüsünü temizleyip-giderecek ve yaptıklarının en güzeliyle ecirlerini verecektir” (Zümer 35).

“(Benden onlara) De ki: ‘Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü aşan kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir” (Zümer 53).

Evet; Allah, güzeliyle değiştirildiği takdirde geçmişte olanları bağışlar-bağışlamıştır.

Allah bizi müslüman olarak isimlendirmiştir. Tabi Dünyâ hayâtına has kullandığımız geçici isimler de vardır ve bu isimlerin, Allah’ın bizi isimlendirdiği “müslüman” ismine uygun olması gerekir. Fakat isim ne olursa-olsun, asıl önemli olan, Dünyâ’da, sâlih amelde bulunmak ve iyi bir örneklik bırakmaktır. Zâten isminiz de ancak o zaman hatırlanır ve cenneti de ancak sâlih amallerinizle hak edersiniz.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2017



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme