26 Ekim 2017 Perşembe

Allah’ın Üç Âyeti: Vahiy, İnsan, Tabiat



“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?” (Mülk 3).

Vahiy, insan ve tabiat; Allah’ın âyetlerinin üç farklı görünümü. Târih boyunca bu âyetler ne zaman paralel ve uyumlu hâle geldiyse Dünyâ cennetin bir şûbesi olmuş, fakat ne zaman da birbirleriyle çelişmişse, Dünyâ, mazlumların inlediği bir cehennem çukuruna dönmüştür. İnsan, tabiat ve vahiy, temelde mükemmel işleyişe ve nizâma sâhiptirler ve üçü de aslında birbirinin tefsiridir. Bu mükemmellik öyle bir mükemmelliktir ki, en ufak bir düzensizliğe bile izin vermez ve böyle bir düzensizliğin olumsuz sonucu, Allah’ın rahmeti sâyesinde fesada dönüşmez.

Bu üç âyetin aynı olmasının nedeni, İslâm fıtratına göre yada İslâm fıtratıyla uyumlu olmalarındandır. Bu nedenle aslında bu üç âyeti birleştirmek zor değildir. Bunu zorlaştıran tek şey, bir nefse sâhip olan insanın İslâm’a aykırı müdâhaleleridir. İnsan ne zaman ki bu paralelliği bozup İslâm fıtratına aykırı olarak nefsine göre bir düşünce ve eylem ortaya koymuşsa denge bozulmuş ve insan bozulmaya başlandığında da tabiat da bundan az-çok etkilenmiş ve hattâ Kur’ân dışındaki vahiyler tahrif ve tahrip olmuştur. Çok şükür ki Allah’ın bir rahmeti olarak elimizde “korunmuş bir kitap” olan Kur’ân var ve bu dengeyi yeniden sağlayabilecek bir kaynağa ve kılavuza sâhibiz. Üstelik “güzel bir örnekliğe” de sâhibiz ki bu “sünnet” olarak ortada durmaktadır. Tek yapmamız gereken şey, vahiy-sünnet merkezli olarak bilgi-bilinç-eylem sürecine girmektir.  

 Âyetlerde bahsedildiği gibi, varlık “süper düzenli” olarak yaratılmış ve “düzenli olarak” da varlığını devâm ettirmektedir. Bu düzen kâinâtın ve Dünyâ’nın her yerinde çıplak gözle bile görülebilecek bir şekildedir. Düzenlilik sâdece çıplak gözle görülen Dünyâ âleminde değil, mikro boyuttaki atom-altı âlemde ve makro boyuttaki evrende de mükemmel ve hayranlık uyandıracak bir şekilde gözlemlenir. Yaratılmış olanda muazzam bir düzen vardır çünkü. Zîrâ Allah düzensiz bir şey yaratmaz. Düzensiz bir yaratış yapmaz:

“Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutâbakat) içinde yaratmıştır?” (Nûh 15).

“Allah’ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı?. Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah’a secde eder vaziyette döner. Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah’a secde ederler ve büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her-an bir azab göndermeye kâdir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar” (Nahl 48-50).

Peki ifsâd ne zaman ortaya çıkıyor ve “doğal-normâl durum” ne zaman bozulmaya başlıyor?. İnsan da İslâm fıtratına göre yaratılmıştır. Fakat aynı-zamanda imtihanın bir gereği olarak bir nefse de sâhiptir. İşte; insan fıtrata ve sünnetullaha aykırı davranıp nefse ve hevâ-hevesine göre hareket edince, kendi üzerinde ve toplumda yozlaşmalar ve bozulmalar başlıyor. Üstelik karada ve denizde fesâd ortaya çıkıyor. Yâni karanın ve denizin sünnetullaha göre olan döngüsü zedelenmeye başlıyor ve en küçük bir çatlak bile kabûl etmeyen sünnetullah sistemi, bu ifsâda hemen cezâyı kesiyor ve soluduğumuz hava, içtiğimiz su bile ifsâd edilmiş olarak geri dönüp bize zarar vermeye başlıyor.

Dolayısı ile sünnetullaha, fıtrata, İslâm’a, Kur’ân’a, Peygamber’e, kısaca “Allah göre” yaşamayınca insan dâhil tüm kâinât ifsâd olur. Çünkü Allah’a göre yaşanmadığında, mutlakâ nefse-şeytana-tâğutlara göre bir yaşam olacaktır. İşte insanlık-târihi (buna Dünyâ’nın-kâinâtın târihi de denebilir) “Allah’a göre yaşamak” ile “nefse göre yaşama”nın savaşımının verildiği târihtir. Ya gökler gibi mutlak anlamda Allah’a-Kur’ân’a göre hareket edilecek ve en uyumlu bir hayat yaşanacak, yada nefse göre yaşanarak geçici hazlar (mutluluk değil) içinde, huzursuz ve sıkıntılı bir hayat yaşanacaktır.

Şöyle bir iddiam var...

Bu mükemmel kâinat döngüsü çok hassas oranlarda-kriterlerde düzenini korur. Öyle ki; evrendeki galaktik düzen, Samanyolu Galaksisi’nin dengesine bağlıdır. Samanyolu Galaksisi’nde oluşacak en ufak bir yalpalanma (ifsâd), galaktik kümelerin ve en sonunda evrenin kendisinin bozulmasına yol açacaktır. Samanyolu Galaksisi de bu düzenini Güneş Sistemi’ne borçludur. Güneş Sistemi’nde meydana gelecek ufak bir yalpalanmada Samanyolu Galaksisi’nin düzeni de bozulacaktır. Güneş Sistemi’miz ise düzenini Dünyâ’nın varlığına borçludur. Dünyâ’nın yörüngesinde yada yapısında meydana gelecek olan olası bir düzensizlikte Güneş Sistemi olumsuz şekilde etkilenecektir. Dünyâ’nın düzenini korumasına gelince; bu da insanın varlığı sâyesinde olur. İnsanın tasavvurunda ve dolayısıyla eyleminde meydana gelecek bir bozulmada, kısa yada uzun vâdede insan yıkıma uğrayacaktır. İnsan yıkıma uğrayınca da Dünyâ yıkıma uğrayacaktır. Bunun sonucunda ise Güneş Sistemi’nin düzeni-işleyişi bozulmaya başlayacaktır. En nihâyetinde insan da mevcut düzenini mânevi yapısını oluşturan fıtrata (İslâm fıtratı) borçludur. Vahyi göz-ardı ederek fıtratına aykırı bir yaşamı seçtiğinde çok da uzun olmayan süreler içinde insan ve insanlık fesada uğrayacaktır. Bu fesat da yıkımı getirecektir. Çünkü insan aslında bütün enerjisini ve dengesini mâneviyatından alır.

Şimdi; kırılmayla başlayan ve en sonunda kaosla sonuçlanan bozulma serüvenini kısaca anlatacak olursak: Vahiy göz-ardı edilerek yaşandığında ilk önce insan, insanın bozulmasından Dünyâ, Dünyâ’nın bozulmasından Güneş Sistemi, Güneş Sistemi’nin bozulmasından Samanyolu Galaksisi, Samanyolu Galaksisi’nin bozulmasından Samanyolu Galaksisi’nin de içinde bulunduğu galaktik küme, bu galaktik kümenin bozulmasından diğer süper-kümeler ve en nihâyetinde de kâinat yıkıma uğrayacaktır. Budha:

“Cehâlet ve günahlar artınca, yalnızca insan hayâtı kısalmaz, evren de bozulmaya yüz tutar” der.

Tarih boyunca bu “üçlü âyet”ten oluşan denge bir-çok kere sarsılmış ve paralelliği bozulmuş olsa da, fıtratlar henüz modernizm belâsıyla karşılaşmadığı için toparlanabilmiştir. Fakat ne zaman ki Rönesans ve Sanâyi Devrimi ile ve en nihâyet Fransız Devrimi denen şeytânî uygulama ile güç, dîni terk-eden batı’nın eline geçmiş, bu üçlü yapı da bir süreç içinde hiç olmadığı kadar sarsıntıya uğramış ve artık nerdeyse kopma noktasına gelmiştir ve kopması an meselesidir. Aslında belki de bu üçlü âyet sisteminin bozulması “kıyâmetin kopması” demektir. Zîrâ bu muazzam yapıyı koruyan şey İslâm fıtratıdır ve bu fıtrata her geçen gün yapılan zulüm artmakta ve bu bağ zayıflatılmaktadır. İşte hayâtiyetini bu İslâm bağına borçlu olan tabiat, insan ve vahiy yapısının kopması gerçekleştiğinde, artık varlığın olmasının bir anlamı kalmayacak ve ilk önce her-şey ifsâd olacak ve ardından büyük yıkım başlayacaktır. (Allâhuâlem).

O hâlde, hem fıtrat alt-yapısının zorlamasıyla, hem de vahiy üst-yapısının ve Allah’ın emretmesiyle, bu bağın kopmasını önledikten sonra yeniden sıkılaştırmanın çalışması ve gayreti içinde olmalıyız. Bu noktada en büyük yardımcımız, Allah’ın “koruma garantisi” altında olan vahiy yâni Kur’ân’dır. Gökler zâten tam da İslâm’a göre işleyişini şu-an îtibârıyla sürdürmektedir. Tabiat ise depreşip durmakta ve stres altındadır. Üstelik bozulmaya yüz tutmuştur. Hayvanlar ve bitkiler yerinden edilmekte ve yapısı ve işleyişi bozulmaktadır. O hâlde “insanı düzelt ki tüm varlık düzelsin” kuralına göre işe, “insanı düzeltmek”ten başlayacağız ve bu düzeltmeyi teoride vahiy ile, pratikte ise tabiatın işleyişini göz-önüne alarak yapacağız.

Târih; vahiy, insan ve tabiattan oluşan bu üçlü yapının, gevşemesi-gevşetilmesi ve sağlamlaşması-sağlamlaştırılmasının târihidir.

İşin zorluğu, insanı ifsâd eden, İslâm ve fıtrat karşıtı düzene sıkı ve güçlü bir “lâ” çekmektir. Bunu gerçekleştirebildiğimizde ve bilgi ve bilincin kaynağı olan Kur’ân’a baka-baka ve güzel örnekliğimiz Peygamberimiz’in sünnetini uygulaya-uygulaya yeniden insanı tam da İslâm fıtratına ve Peygamber örnekliğine göre ıslah edebileceğiz ve o üçlü yapıyı sağlamlaştıracağız. Bu imkânsız bir şey değildir ve târihte başta Peygamberimiz ve sahabe toplumunun örnekliği olmak üzere, diğer peygamberler ve gayretli kişilerin yaptıkları işler, hedefe tekrar ulaşılabileceğinin kanıtıdır. Üstelik Kur’ân bunun vaâdini de veriyor:

 “Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Gayret bizden, yardım, âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2017

























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme