23 Haziran 2016 Perşembe

Yazı Yazmamak Üzerine Bir Yazı


“Nûn. Kaleme ve satır-satır yazdıklarına andolsun” (Kalem 1).

İnsanlar 5.000 küsur yıldır yazı yazıyorlar. Şekillere verilen anlamlar bütünü yazıyı ortaya çıkarıyor. Bu 5.000 yıl boyunca niceleri her konuda bir-çok yazılar yazdılar. Evrak kaydını tutmak amacıyla başlayan yazılar, haberleşme ve daha sonra kişilerin özel düşüncelerini yazmak olarak devâm etti. Târih boyunca insanlar hem olayların hem de düşüncelerin kayıtlarını tuttular. Yazı, düşünceyi de zenginleştirdi ve insanlık yazı ile birlikte bir sıçrama yaptı. Sözlü kültürde anlatılanların eksik ve de yanlış olarak aktarılması, o ilk olayın daha sonra efsâneleşmesine neden oldu. Çünkü her anlatan ya üzerine bir şeyler katarak anlattı, yada eksik anlattı. Sözlü anlatımda söz illâ ki değişiyor ve bâzen tanınmaz bir hâle gelebiliyor. Gerçi sözlü kültürde hafıza daha bir canlı tutuluyor ve yazı, hafızayı biraz zayıflatıyor, fakat kayıt orijinâl hâliyle kalıyor. Yazıyla birlikte ilk anlatılan şeyin kaydı tam olarak tutuluyor ve sonraki nesillere aktarılıyor. Bu nedenle yazı, daha güvenilir oluyor. Böylece yazı, insanın olmazsa olmazı olmuştur.

Ne yazılar yazıldı, özlemi, sevgiyi, öfkeyi, acıyı, mâneviyatı, çıkarı anlatan. Birileri yazılarını bütünleştirip kitaplaştırdı. Büyük emeklerle yazılan kitaplar ortaya çıktı ama birileri bunları hiç acımadan yakabildi. Kütüp-hâler tutarında kitaplar yakıldı. Bir kütüp-hâneyi yakmak, bir medeniyeti yakmak demektir. Hülâgü Han, Bağdat’ta 36 tâne kütüp-hâneyi yaktırmıştı. Yazıyı yakmak, düşünceyi yakmaktır, insanı yakmakla aynıdır o hâlde. Yazı düşüncedir, düşünce de insan. Düşüncenin kağıda geçmiş hâlidir yazı. İnsanın kağıda geçmiş hâlidir. Bir devleti-medeniyeti-kültürü yok etmenin kısa-yolu, oranın kütüp-hânelerini yakmaktır. Fakat bunu yapanlar orayı ele geçirmiş olsa da, insanlığından çıkmış olurlar. Bir kütüp-hâneyi yakmak, yazma kapasitesine sâhip binlerce insanı da yakmak demektir. Peki yakılması gereken kitaplar/kütüp-hâneler de var mıdır?. “Fitne adam öldürmekten daha kötü” (Bakara 191) olduğuna göre fitne unsurunu yok etmek bâzen elzem olabilir. İnsanları fitneye düşüren engeli ortadan kaldırmak gerekir ki bâzen bu, kitap yada kütüp-hâne yakmak anlamına gelebilir.

Günümüzde de yazılar yazılmaya devam ediyor ve insanlar düşüncelerini yazıp duruyor. Herkesin farklı bir amacı var. Benim gibilerin amacı ise bir şeyleri değiştirmek, değişmesine katkıda bulunmak. Değişim isteyen “huzursuz” kişiler için ve bir şeylerin değişiminin başlangıcı için yazı iyi bir çıkış noktası. Fakat yazılan onca güzel ve etkili yazılar olmasına rağmen ve bir şeylerin değişmesi zor olduğundan, çok da bir değişiklik görülmüyor. Bu durum yazan için yazmayı anlamsızlaştırıyor. Değişimi görememesi yazarın şevkini kırıyor ve yazmanın bir işe yaramadığını görünce “yazmak ile yazmamak arasında bir fark yok, o zaman niye yazayım ki” diye düşünmeye başlıyor. Ben de zaman-zaman şöyle düşünüyorum:

Yazılan onca yazı bir şeyleri değiştiriyor mu ve ne kadar değiştiriyor?. Yazı yazınca da tağut ve modernizm hâkim, yazmayınca da. O hâlde yazılar bir şeyi değiştirmiyor mu diye soruyorum kendime. Yalan yok, karamsarlığa düşüyorum. Hele insanların okumaya düşünmeye zaman ayırmadıkları ve okumanın ve yazmanın para etmediği günümüz modern zamanlarda. Bir talebin olmaması, yazarın yazmasın önündeki en büyük engel. Öyle bir duruma geliniyor ki artık yazarlar, yazılarını birbirlerine yazmaya başlıyormuş gibi. Onca uğraş ve düşüncenin karşılık bulmaması yazı yazma şevkini kırıyor. Fakat kişi yazmadığında da huzursuz. Bu nedenle bâzen yazılar yazarın kendi için yazılmış oluyor. Aslında yazılar ilk başta yazanın kendisi içindir. Yazar, kendine yazar. “Yazmasaydım ölürdüm” türünden yazılar var. Düşüncenin açığa çıkmak ve bir yerlere kaydolmak gibi bir potansiyeli ve isteği var. İnsan olmanın ayırıcı özelliği olan düşünce, sesli yada yazılı olarak ortaya çıkmayı istiyor. Bir düşüne varsa yazı da olmalıdır o hâlde. Yazmamak için düşünmemek lâzım ki insan bun yapamaz. Düşünce insanın kaderi olduğu için, yazmak da kaderidir.

Bu yazıyı “bundan sonra yazmasam mı” diye düşünürken yazmaya başladım. Çünkü yazıların bir değişiklik yapmadığını gözlemliyorum, hâlbuki yapması lâzım. Fakat bir-anda anladım ki, yazı yazmak, hâlâ bir direncin olduğunu da göstermek demektir. Birileri yazarak hâlâ bir umut taşıdığını, hâlâ bir şeyleri değişebileceğini göstergesi. O hâlde yazmak, şimdilik bir şeyleri değiştirmese de, değiştirme potansiyeli olarak ortada olmalıdır. Yazmak, teslim olmamanın adı oluyor. Yazı pasif gibi görünen aktif ve güçlü bir eylem-ameldir ve İslâm’ı Dünyâ’ya hâkim kılan da, bir yazılar demeti olan Kur’ân’dır. Kur’ân da bir yazıdır yâni. Allah insanla bir iletişim kuruyor ve sözlü olarak kurulan iletişim yazıya geçiriliyor. Kitap hâline gelen o yazılar, insanları yıllarca aydınlatıyor ve Dünyâ’yı değiştiriyor. Demek ki yazı, Dünyâ’yı değiştirebilecek güçtedir. Öyle ki bâzen, kalemler kılıçları yeniyor. Kalem kılıçtan üstün oluyor. O hâlde yeniden kurulacak hâkimiyet de yazı-merkezli olan yazılarla başlayacaktır. Bu nedenle kalemler daha sıkı kavranmalı ve daha iyi yazılar yazılmalıdır. En azından “bir mücâdele ettim, bir îtirâz seslendirdim, bir isyân yükselttim” diyebilmek için.

Yazılar her zaman iyilik için ve doğruyu anlatmak için yazılmayabilir. Ortalığı görece daha fazla bulandırma işlevine de sâhip olabilir. İnsanlık târihinde bu tarz yazılar da milyonlarca sayfa tutarındadır. O hâlde iyi yazı, iyilik için yazılan yazılardır.

Yazmayı anlamsız görmeme sebep olan bir şey de, yazdığım yazılar hep eyleme dönük olduğu ve ben de rahatsızlığım (R.A.) nedeni ile ve hareketsel anlamda, fizîki anlamda eyleme dönük işler yapmaya mecâlim olmadığından, “ben ne yapıyorum ki başkaları ne yapsın” düşüncesine kapılmış olmamdır. Ben kendim bir şey yap(a)mıyorum ki başkaları yapsın düşüncesi. Fakat sözün de eylemin çekirdeği olduğunu düşününce bundan vazgeçtim. Söz olmazsa eylem hiç olmazdı çünkü.

Hem, yazmayı bırakmak için okumayı da bırakmak gerekiyor. Aksi-hâlde okuduğunda içinde oluşan vicdânı-merhâmeti-öfkeyi-cihadı nereye dökeceksin?. Hayâtta bir talep oluşturmak lâzım ve o talebin oluşması için ilk önce kağıda dökülmesi gerekiyor.

Niye okumayayım ve niye yazmayayım?. Okumanın ve yazmanın olmadığı bir hayat benim için çok da fazla bir şey ifâde etmiyor ki.. Okuyup-yazmayıp da ne yapacağım?.

Yazmak yaşamanın önündeki bir engel midir yoksa yazmadan yaşanılmaz mı?. Okuyanlar yazarlar ve yazanlar yaşarlar diyebilir miyiz?. Bir de okuyup yazmadan duyanlar ve yaşayanlar vardır tabi: “Onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidâyete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sâhipleridir” (Zümer 18).

“Okumazsam ölürüm”ün bir ileri noktası “yazmazsam ölürüm” olduğundan, bu ölümü göze alamayarak tekrar yazmaya başlamak okuyanın ve yazanın kaderidir.

Yazmak bir çeşit isyândır. Îtirâz ve eleştirinin arkasından gelen ve feryatlarla açığa çıkan bir isyân. Dizinde dermân olmayanların ellerindeki dermanla yaptıkları bir isyân. “Elinle-dilinle-kalbinle” diyorlar ya.. işte elinle düzeltmenin adıdır yazmak. “Madem dizimde derman yok, belimi doğrultamıyorum ve sesime ses katacak kimseyi bulamıyorum, o hâlde elimdeki dermânı neden keseyim ki” dedim ve vazgeçtim yazmamaktan ve başladım bu yazıyı yazmaya. “Yürekte derman tükenmeden dizde derman tükenmez” sözü yetmezse, “yürekte derman tükenmeden elde derman tükenmez” demenin adı. Düşünüyorum öyleyse varım ama bu vâr oluş tam bir oluş değil. “Yazıyorum öyleyse varım” diyebilmeliyim ve bunu kemâle erdirebilmek için, “eleştiriyorum, îtirâzım var, isyân ediyorum, öyleyse varım” diyebilmenin bir ifâdesidir yazmak.

Ben önce kendime yazıyorum. Kendime yazmadığım şeyi başkasına aktaramam. Mustazaflığımı yeniyorum yazmakla. Kalemle yazmayı öğretene bir karşılık vermedir yazmak. Yazmayı öğretene yazmakla yapılan bir şükür, teşekkür. En azından bir harekettir yazmak. Dizinde dermân olmayanların, elleriyle yaptıkları bir hareket.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016



















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme