23 Haziran 2016 Perşembe

Son Moda Din Anlayışı: Irk Dîni


“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucûrat 13).

Modernizm ile birlikte, din-merkezli anlayışlar ve yorumlar yerine, insan/akıl-merkezli anlayışlar ve yorumlar gündemdedir. Bu yorumlar modernizmin zorlamasıyla, “dîni modernizme uydurma” yolundadırlar. Artık dînin özünden bahsetmekten nerdeyse utanılacak bir duruma gelinmiş ve dînin özü yerine, modern/post-modern yorumlarla sentezlenmiş yeni dîni anlayışlar oluşturulmuştur. Bu yeni anlayışa, -aslında o da modern bir yorum ve anlayış olan- ırk-merkezli “milli İslâm’cılık”, “Türk İslâm’cılığı”, “Anadolu İslâm’cılığı” gibi “İslâm’cılık” adı altında yeni görüşler eklenmektedir. Bu bağlamda vatan-millet telâkkisiyle bu düşünceyi araştırıp savunanlar da oluyor. Tabi bu düşünce biçimi, İslâm’ı evrensellikten çıkarıp, yerelliğe iten ve ırka hapseden bir anlayış olmakla sonuçlanıyor.

İslâm hiç kimsenin babasının malı değildir. Buna benim de mensup olduğum Türk kavmi de dâhil. İslâm öyle ırka-millete bakmaz. Takvâya bakar. Baştaki âyette söylendiği gibi, takvâca üstün olanlar “insanlar arasındaki üstünler”dir. O hâlde ırk, liberâl, ılımlı, çoğunluklu, demokrasi, siyâsal (?), millî İslâm’cılık yerine, “takvâ İslâm’cılığı”nı savunuyoruz.   

“Türk Müslümanlığı” denilen ve gündem edilen şey, Ahmed Yesevi tasavvufunun modern şeklinden başkası olmayacaktır. Fakat bu, Kur’ân/sünnet-merkezli hakîki İslâm’a karşı bir bâtıl bir din olmaktan aslâ kurtulamayacaktır. Zîrâ tasavvuf, İslâm-dışı bir felsefî sistemdir. Ahmet Yesevi’nin dîni, zâten şu-andaki Türkiye Cumhuriyeti’nin dînidir. Türkiye Cumhuriyeti, İslâm dînini silip, yerine Yeseviliği getirmiştir. Daha doğrusu getirmeye çalışmıştır. Tasavvuf dîni, İslâm’a uymak için değil, onu dönüştürmek için yola çıkmış çıkarılmış bir şirk düşüncesidir. Nâmık Kemal Zeybek bunu şöyle ifâde eder:

“Türkler İslâm ve öteki dinlere girdiklerinde ‘öz inançlarını’ koruyarak yeni girdikleri din içinde bunu sürdürmüş ve ‘kendilerine göre’ girdikleri dîni de dönüştürmüşlerdir”.

Mehmet Aydın bu konuda şöyle der: 

“Hicaz’dan Anadolu’ya bakınca Suud’lu bir âlim, bizim müslümanlığın önemli bir kısmının halk tasavvufunun etkisiyle özden uzaklaştığını söyler. Buradan oraya bakınca da o müslümanlığın ne kadar lafzî, ne kadar dar ve ne kadar kültür fukarâsı olduğu öne sürülür. Bütün bunların temelinde açıkça ifâde  edilen veyâ edilmeyen şu kanaat vardır: ‘Biz onlardan farklıyız ve bizim müslümanlık, onlarınkine nisbetle daha çok İslâm’dır’.

‘Modern Târihte İslam’ adlı ünlü eserin müellifi Wilfred Centwell Smith, bu eserde adını vermediği bir Türkün şu görüşünü iktibas ediyor: ‘Angilikanizm nasıl bütünüyle İngiliz tarzında bir Hristiyanlık ise, biz de bizim olan, (yeni) toplumumuzla ilgili, onunla entegre olmuş bir ‘Türk İslâm’ı’ inşâ etmek arzusundayız. Angilikanizm ne İtalyan’dır, ne de Rus. Buna rağmen kimse onu hristiyanlık olmamakla suçlamıyor. Biz niçin kendimize âit olan bir İslâm’a sâhip olmayalım?’. Smit’e göre böyle bir tutum İslâm târihinde yenidir. Türklerin dışında kalan müslümanlar açısından da şok edicidir. Hâlide Edip Adıvar’ın da benzer bir duygu içinde ‘biz İslâm dünyâsının protestanları olacağız’ dediği kayıt edilmektedir.

Kanaatim odur ki, ‘Türk müslümanlığı’ (yahut ‘Türk İslâm’ı’) söylemi (veyâ fikri) tâ başından bêri ideolojik bir boyutu -dolayısiyle bir anlamda değer koyucu bir özeIliği- içermektedir. ‘Türkleşme, İslâm’laşma ve muâsırlaşma’nın Türk düşünce gündemine oturduğu günlerdeki ‘İslamlaşma’, modern bir proje idi. Müslüman bir toplumun müslümanlaşması, İslâm’ın özellikle Türk milliyetçiliği ve çağdaşlaşma karşısında yeniden tanımlanması ve yorumlanması zorunluluğunu ortaya çıkarıyordu”.

Allah aşkına!; milli İslâm’cılığı, Türk İslâm’cılığını hangi dille-kültürle şekillendirip oturtacaksınız?. Türkün dili-kültürü için son 90 yıldaki dil ve kültürü söyleyecekseniz hiç bu işe girmeyin derim. Zîrâ o zaman o İslâm’cılık “Türk İslâm’cılığı” değil, basbayağı “batı İslâm’cılığı” olur. Fransız-İngiliz-İsviçre İslâm’cılığı. Her-şeyimizi onlardan aldık ya!. Bahsettiğiniz Türk İslâm’cılığını öz Türk-dili ile yapamazsınız. Çünkü Türkçe’de en çok kullanılan kelimeler olan “hiç” Farsça, “şey” Arapça’dır. Bunları çıkardığınızda Türkçe’yi doğru düzgün konuşamazsınız bile. Bu dili kullandığınızda da olan şey Türk Müslümanlığı olmaz, Arap ve Fars-Îran müslümanlığı olur. Dîni Türk’e özgün kılacaksanız, o zaman Türk olmayan her-şeyi de çıkarıp atarak yapmalısınız bunu. Çünkü isim “Türk dîni/Müslümanlığı”.

Yapılmak istenilen şey İslâm değil, şeytanın arzusunu, tâğutların modern isteklerini kolayca yerine getirebilecekleri bir alan açmak ve “mallaşmış bir zihin” inşâ etmek. Zamânında Celâleddin Rûmi’nin, Moğollara karşı halkı pasifleştirmesi gibi. Bahsedilen Milli-Türk İslâm’cılığının târihi de yenidir zâten. En geride Yahyâ Kemâl’e kadar gider. O hâlde millî İslâm’cılık, Türk İslâm’cılığı da “modern İslâm’cılık” olacaktır. Bu durumda “modernizmi mıh gibi Türkiye’de yerleştirmek”le sonuçlanır bu işin sonu.

Papa II. Baschalis tarafından söylenen; “Müslümanlar eşittir Türkler” ifâdesi vardır. Fakat bu, “Türklük (yada diğer bir ırk) eşittir Müslümanlık” anlamında gelmez. Zîrâ müslümanlık aslâ bir ırkla alâkalı olmak zorunda değildir ve zâten hiç-bir ırkın kapasitesi İslâm’ı kuşatmaya yetmez. Zîrâ bu “İslâm’ı sınırlandırmak anlamına gelir. Oysa İslâm hiç-bir şekilde sınırlandırılamaz.  

Bırakın Türk İslâm’cılığını, Osmanlı devleti bile bir İslâm’cılık kuramadı. İslâm’cılık sâdece câmi, köprü, kervansaray yaptırmak değil ki. Kevâkibi, Osmanlı için;

“Güzel câmiler yaptı, iyi devlet-adamları ve iyi komutanlar yetiştirdi, iyi şiirler yazdılar, iyi şairler yetiştirdiler. Fakat ilmî noktada Osmanlı ne yapmıştır ki” diye sorar.

Her yörenin kendine has doğal bir müslümanlık-şekli vardır fakat müslümanlığı bir ırka hasretmek yanlıştır. Zîrâ daha hemen o anda diğer ırkların müslümanlıklarını ister-istemez ötekileştirmeye başlarsınız ve böylece başkalaşma ve çatışma kaçınılmaz olur.

Türk İslâm’ı, “kökü dışarıda ve ithâl” diye tanımladığı diğer İslâm düşüncelerini, sûni sınırların dışından geldiğinden dolayı “öteki” olarak görür. Hâlbuki Türkiye’ye göre İslâm da ithâldir. Çünkü sınırların ötesinden gelmiştir. Mısır, Pâkistan ve Îran’dan gelen İslâm modellerini (siyâsal İslâm) “ithâl” olarak gösterenler, Türk müslümanlığının da ithâl olduğunu bilmelidirler. Birilerinin önerileri ve gündeme getirmeleri ile popüler olmuştur bu. M. Ali Kirmâni, bu konuda yazdığı bir yazıda bundan şöyle bahseder:

“Ortadoğu Forumu Başkanı Daniel Pipes, gerçek çatışmanın İslâm’ın farklı versiyonları arasında yaşandığını ileri sürmüştür. Terörizme karşı sürdürülen mücâdelede hedefin, İslâm Dîni’nin kendisi değil, siyâsal versiyonu olduğunu belirten Pipes’e göre, bu mücâdelede başarılı olabilmek için öncelikle siyâsal İslâm ortadan kaldırılmalı, ikinci aşamada yapılacak iş, en güzel örneğini ‘Türk Müslümanlı’ğının oluşturduğu İslâm’ın modern versiyonunu inşâ etmek olmalıdır; zîrâ Türkiye seküler ve demokratik yapısıyla gerçekten İslâm dünyâsında eşsiz bir örnektir”.

Türkler; gök-tanrı (sâdece göklerin tanrısı); şamanizm-toyonizm; budizm; mûsevilik; hristiyanlık; maniheizm; zerdüştizm; ve en nihâyet İslâm dînini seçerek târih boyunca çeşitli dinlere girip çıkmışlardır. İslâm’a girdiklerinde ise; şiilik, mistisizm-tasavvuf ve sünnilik düşüncelerine daha sıcak bakmışlardır ve bir türlü Kur’ân ve Sünnet merkezli bir düşünce ve yaşayışa yönelmemişlerdir. Din değiştirmede zorlanmamaları “demokrasi dîni”ni de kolayca benimsemelerine neden olmuştur. Zîrâ Türkler din konusunda biraz “gevşek”tir. Bu durumun farkına varan batı, “Türk Müslümanlığı” teorisi üzerinden İslâm’ı yozlaştırmak istemektedir. Fakat unuttukları şey şudur ki; İslâm’ın evrenselliği bir “ırk İslâmı”na zinhar izin vermez. İslâm Özkan:

“Millî bir din yaratma, İslâm’ın evrenselliğini devletin millîliğiyle manipüle etme, seküler devletin kullanabileceği şekilde bir din anlayışı yaratmak olduğu görülür” der.

Irk dîni yada “halk İslâmı”, vahyi ve Peygamber örnekliğini (sünnet) büyük ölçüde göz-ardı eder ve bâtıl da olsa “halkın dîni anlayışı” üste çıkar. Allah “ırk dîni” yâni “halk İslâmı” yerine, vahiy ve onun pratik şekli olan sünnet-merkezli evrensel bir dîni yâni İslâm’ı önerir ve emreder. Zîrâ ancak bu şekilde zulümlerin ve adâletsizliklerin önüne geçilebilecektir. Ahmet Yaşar Ocak bu “halk İslâmı”nı şöyle tanıtır:

“Halk İslâm’ı terimiyle bizim burada anlatmak istediğimiz, bir inanç ve bir sosyâl hayat-tarzı olarak yorumlanan ve yaşanan, İslam’ın kitâbî esaslarına “belli ölçüler içinde” sâdık kalmakla berâber, daha ziyâde geleneksel yaşantının belirlediği, kısmen hurâfelerle karışık bir müslümanlık-tarzıdır. Bu müslümanlık-tarzı ortodoks ve heterodoks İslâm yorumları temelinde şekillenir. Türk halk müslümanlığının da; biri ortodoksiye, öteki heterodoksiye dayanan iki boyutu vardır”.

İslâm demek Kur’ân demektir. Osmanlı’nın Kur’ân-merkezli, -yarım kalmış bir-kaç tefsir çalışması hâricinde- bir çalışması bile yoktur. Türkler bu yönden kısırdır zâten. Daha yeni-yeni bir çıkış var fakat o da maalesef “modern merkezli” çalışmalardır. Zîrâ Türkler, İslâm’ı ana-kaynakları olan Kur’ân ve sünnetten değil, yukarıda söylendiği gibi, kadim dinleri şamanizmi Îran-Horasan tasavvufuyla sentezleyerek ve yanına da genelde sözde İslâmî uydurma sözleri ve hurâfeleri ekleyerek edindikleri bir inançtır. Bunu günümüzde modern eklemelerle zenginleştirmektedirler.

Türk müslümanlığı da Osmanlıcılık-Türkçülük akımlarıyla birlikte düşünülen ve cumhuriyet ile birlikte hayâta aktarılmak istenen fakat başarılamayan bir düşünce olmasıyla moderndir. Cumhuriyete yada en geride Nâmık Kemâl ve Yahyâ Kemâl’e kadar gidebilecek bir düşünüştür. Din-merkezli değil, ırk/kavim/millet-merkezli bir anlayıştır ki ilahi olmaktan çok sekülerdir. Batı’da Fransız Devrimi’yle başlayan bu oluşum, Osmanlı’da tanzimat ile birlikte düşünülmeye başlamıştır ve şimdilerde yeniden körüklenmek istenmektedir.

Bu bağlamda, hem bir “ırk müslümanlığı”ndan, hem de bir Millî-Türk İslâm’ından bahsetmek abesle iştigâl etmektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme