23 Haziran 2016 Perşembe

İslâm’da Şiddet Var Mı?



İslâm, gerçek bir hayat dînidir. Kur’ân, hayâtın belli bir kısmına söz söyleyip de diğer kısmını es geçmez. Vahyin, hayâtın her şartı ve her durumu için yâni hayâtın gerek iyi gerekse kötü yönleri için söyledikleri vardır. Birilerinin zannettiği ve beklediği gibi sâdece iyi ve güzel şeylerin sözcülüğünü yapmaz Kur’ân. Zîrâ İslâm, “salt hoşgörü dîni” değildir. Hoşgörülecek şeylerden de bahseder fakat, hoşgörül(e)meyecek şeyleri, lafı dolandırıp da hoşgörmeye yeltenmez. Kur’ân net bir kitaptır. Neyse odur. Allah’ın istediği; gökte olduğu gibi yeryüzünde de bir düzenin olması ve insanların bu düzeni sürdürüp mutlu-huzurlu bir hayat yaşamasıdır. İmtihanı geçerek cennete kavuşmasıdır. Allah’ın murâdı budur. Zâten peygamberlerini ve kitapları-vahyi, düzenin bozulup insanların zulm içinde olduğu zamanlarda göndermiştir. O hâlde kesin olan şey şudur ki; Allah insanların huzûrunu-mutluluğunu istiyor. 

Fakat insanlar insandır ve melek değildir. Bir nefse sâhiptirler ve aldanışa müsâittirler. Bu nedenle insanların sâdece başını okşayarak, tatlı-tatlı konuşarak, öğüt vererek, tavsiyede bulunarak, kırmadan-dökmeden, salt güzellikle yola getiremezsiniz. İnsan ahsen-i takvim üzere yaratılmış olsa da, nefsi de olan bir varlık olduğundan, bâzen hayvâniyeti öne çıkar ve o zaman da ona hayvan gibi davranmak icap edebilir. Başka türlü anlamaz çünkü. Tabi bu durum istenmeyen bir durumdur ve “en son çâre”dir:

“Allah’ın, bâzısını bâzısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir’. Sâliha kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan (itaatsizlik) korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür” (Nîsâ 34).

Şiddet deyince neden akla hemen müslümanlar geliyor?. Son 250-300 yıldır şiddeti ayyuka çıkaran batı ve modernizm hâlen şiddetini artırarak devâm ettirirken, elinde tuttuğu medya ile hem kendi şiddetini önlüyor, hem de diğerlerinin şiddetini olduğundan çok daha fazla göstererek kendisi sanki şiddet karşıtı gibi bir tutum takınıyor. Müslümanların ve mazlumların gösterdiği şiddetler bunun delîlidir. Nasıl oluyor da Dünyâ’da batı ve batı yanlısı modernistler “şiddet karşıtı” oluyor ve müslümanlar ve mazlumlar “şiddet yanlısı” olarak gösteriliyor?. Ölenlerin %99’u müslüman ve mazlumlar iken, ölenlerin çok az bir kısmı bu sözde şiddet karşıtı batı’lılardır.

Kur’ân ve İslâm, şu-anda batı’nın temsil ettiği hayvâniyetten kaynaklanan şiddeti, ismini İslâm-barış koyarak bertarâf etmeye gelmiş bir dindir. Fakat şiddet bâzen farklı boyuttaki bir şiddetle bitirilmek zorunda kalınıyor. İslâm’ın merhâmet-vicdan tarafını es geçen şiddet yanlısı bâzı müslüman(!) grupların yersiz şiddetini onaylamak, İslâm’ın yolu değildir. Müslümanların gösterdiği şiddet iki nedenledir. Biri cehâletten kaynaklanan şiddet, diğeri de mazlûmiyetten kaynaklanan şiddet. Câhil olan adama ne isterseniz yaptırabilirsiniz. İslâm ise cehâlete savaş açmış bir dindir. O hâlde câhillikten dolayı gereksiz yere şiddet gösterenlerle İslâm’ın bir alâkası yoktur.

Bir de mazlûmiyetten doğan şiddet türü vardır ki bu şiddetin başlaması meselâ şöyle oluyor:

Bir-gün işinden evine dönen Filistin’li-Gazze’li-Çeçenistan’lı-Myanmar’lı-Sûriye’li baba, evinin bombalanıp da yıkıldığını görünce nefesi kesilerek hemen eve koşuyor. Molozların arasında, gözüne ilk çarpan, cesedi kanlar içindeki hanımı oluyor. Sonra engelli annesinin fecî şekilde ezilen başını görüyor. Babasını zâten geçen yıl bir direnişte kaybetmişti. Hemen aklına 2’si kız 2’si erkek olan çocukları geliyor ve onların odasına girdiğinde iki erkek çocuğunun aynı oda içinde öldüğünü, kurtarmak için kardeşlerinin yanına koşturduğu belli olan kızının ise tam kapının yanında başına moloz düşerek öldüğünü görüyor. En küçük kızı ise henüz ölmemiştir ama son nefesini vermek üzeredir. Hemen onu kucaklayıp “kızım” diye sesleniyor sessiz bir çığlıkla. Kızı son nefesini babasının gözünün içine bakarak, “baba” diyerek veriyor.

İmdi; batı ve batı zihniyetinin yaptığı bu bombalama; demokratik, lâik, ılımlı, liberâl bir anlayışla yapılıyor ya; sonra onlar oraya “barış, huzur, güvenlik” getirmeye geldiler ya!.. Hem de attıkları bombaları “canlı bomba” şeklinde değil de, son model savaş uçağından bir düğmeye basarak, 2.000 metre yüksekten attılar ya.. işte o zaman şiddet olmuyor. “Profesyonel şiddet” şiddet olarak görülmüyor. Tamam; biraz merhâmetsizce olmuş olabilir ama demokrasinin ve liberâlizmin bir bedeli var dimi ama.. Gerçi sivillere değmeseydi attıkları ahtapot bombaları iyi olurdu, “bu yüzden çok üzgünüz, ölenlere rahmet diliyoruz, ışıklar içinde yatsınlar”... Ne oldu?. Ortada bir şiddet görebiliyor musunuz?. Ulan şerefsizler!, şiddet, “son teknoloji” kullanıldığında şiddet olmaktan çıkıyor mu?. Ahmaklar!, angutlar!.

Anasını-hanımını-çocuklarını toprağa veren acılı baba sonra ne yapıyor?. Hiç-bir şey olmamış gibi mi davranacak?. Elinden başka bir şey gelmeyince, giyiveriyor canlı bomba yeleğini. Aklı başındaysa mazlum halkın arasına değil de, evini bombalayanlar tarafına doğru gidiyor ve çekiyor kelime-i şehâdetini ve basıyor düğmeye.. Boom!!. Peki şimdi ne oldu?. İki yorum: 1-Tâğutlara ve onlara uşaklık yapan câhillere göre; “teröristin biri kendini canlı bomba yapmış ve patlatmış”. 2-Aklı başında olanlara göre: Keşke başka bir yolu olsaydı. “Allah’ım! Ne zaman bitecek bu zulüm ve feryatlar”. İşte televizyondan izlemeye alıştığımız ve artık kanıksadığımız şiddet görüntülerinin arkasında buna benzer olaylar var.       

Kadına şiddet: Erkeklerin kadınlara yaptığı şiddeti onaylamamakla berâber, doğal ve normâl olan her-şeyi alt-üst edip tersine çeviren modernizmin, kadınlara fazla özgürlük(!) vermesinin sonucunda bir hayli artan, “kadına şiddet”ten biraz da kadın sorumludur. Erkeğin kadına gösterdiği “fizîki şiddet”in arkasında, kadının erkeğe gösterdiği “psikolojik şiddet” vardır. Bu durum, erkek ve kadının doğal durumdan çıkarılmasının bir sonucudur. Doğallık, kendisine yapılan aykırılığa yakın-uzak vâdede bâzen de ağır bir şekilde mutlakâ karşılık verir. İslâm, küçük ve önemsiz nedenlerle bile hemen dayak yiyen kadınları korumuş-kurtarmış ve Peygamberimiz, “hem kadınları dövüyorsunuz hem de akşam yanlarına mı yatıyorsunuz” diye sorarak yapılan şeyin mü’minlere hiç yakışmadığını göstermek istemiştir. İslâm, erkeklere bir emânet olarak verdiği ve korunmasını bir sorumluluk olarak yüklediği kadınlara olur-olmaz şiddet gösterilmesini yasaklar.

Doğaya şiddet: İslâm’a göre doğaya zarar vermek çok ağır bir suçtur. İslâm doğayı “Allah’ın bir âyeti” olarak gördüğünden dolayı ona zarar verilmesine katlanamaz. Şehirleri inşâ ettiği gibi, doğayı da inşâ etmek ister. Hattâ bir söz ve emir vardır ki bunu ancak ve ancak İslâm dîninin Peygamberi söyleyebilirdi: “Kıyâmetin koptuğunu görseniz bile elinizdeki fidanı dikin”. Bu sözü ne çevreciler, ne de Dünyâ’nın ileri(!) ülkelerinden birinin başkanı söyleyebilirdi. Kıyâmet koparken elindeki fidanı dikmeyi düşünen birileri olabilir mi?. Böyle bir düşünceyi kim üretebilir?. Bu bağlamda İslâm, doğayı da inşâ etmekle görevlidir, doğaya bir şiddette bulunması ise söz-konusu değildir.  

Hayvana şiddet: İslâm’da hayvanlara şiddet de yasaklanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi bir ümmet, bir topluluk olduğunu ifâde eder:

“Yeryüzünde hiç-bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç-bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç-bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır” (En-âm 38).

Kur’ân-ı Kerîm’de 6 sûrenin ismi hayvan adları taşır: Bakara (sığır, inek), En-âm (evcil hayvanlar), Nâhl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebût (örümcek) ve Fîl (fil). Sûrelere bu hayvanların ismi verilmiştir. Bu da Kur’ân’ın, dolayısıyla İslâm’ın hayvanlara verdiği önemin diğer bir göstergesidir.

Hayvana karşı acımasızlık, sâdece hayvanı öldürmekle yahut onun ölümüne sebep olmakla sınırlı değildir. İslâm, hayvana karşı yapılacak hiç-bir eziyeti kâbul etmez. Hattâ onların doğal ortamlarından uzaklaştırılmasını ve fıtratlarına aykırı davranılmasını yasaklar. Hayvanı aç bırakmamayı da emreder:

Ebû Dâvûd ve İbn Huzeyme’nin Sehl b. el-Hanzaliyye’den rivâyet ettikleri bir hadîs şöyledir: Peygamberimiz, zayıflıktan (açlıktan) karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladı ve şöyle dedi: “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!. Onlara uygun şekilde binin ve onlardan uygun şekilde yiyin”. 

İslam gerektiğinde ölçülü şiddete de başvurur fakat İslâm adı üstünde bir “şiddet dîni” değildir. Kâlpleri iknâ ve inşâ etmeye çalışan bir dindir. Fakat İslâm, târih boyunca zâlimlere ve sömürgecilere yamanan ve onlara karşı çıkma dirâyetinden yoksun olanların söylediği gibi salt bir “hoşgörü dîni” de değildir. Hoşgörü vardır, hoşgörüye dâvet edilen yerler vardır fakat İslâm salt bir hoşgörü dîni değildir. Bir yanağına vurulunca diğer yanağını çevirmez yâni. Zâten kısasa-kısas hükmü vardır.

Bilindiği gibi bir-çok hayvanın nesli tükenme noktasına geldi. Etleri, kürkleri, boynuzları vs. için. Bu hayvanların neslini müslümanlar mı yok olma aşmasına getirdi?. Tabî ki de hayır. Zâlimler şiddetten vazgeçemezler.

Yine İslâm’da, nefsine zulmetme anlamında onu fazla hırpalayarak şiddet göstermek de yoktur. Yâni İslâm, kişinin kendisine şiddet göstermesini de yasaklar.

İslâm, yahudilik gibi; yahudilerin kendilerinden olmayanları hayvan gibi görüp onlara her türlü şiddeti meşrû gören bir din değildir. Hristiyanlar da, Hz. Îsâ’nın çarmıhta kan-revân içinde şiddete mâruz kalmasını ölçü alarak tersinden “şiddet” merkezli bir din yolundadırlar ve bunu hem haçlı seferleriyle hem 1. ve 2. dünyâ savaşlarıyla ve hem de mazlum dünyâ-insanlarının üzerine binlerce metre havadan (çünkü karşı-karşıya savaşmaktan çok korkarlar) attıkları bombalarla göstermektedirler. Hz. Ali şöyle der:

“Şüphesiz bir-gün zâlimler mazlumların önünde diz çökecektir. Mazlumun zâlimlerden öcünü aldığı gün, şüphesiz zâlimlerin mazlumlara zulmünden daha çetin bir gün olacaktır”.

Filmlerdeki, dizilerdeki, spordaki şiddeti hiç gündem eden yok, fakat kendisine tank mermisi atanlara karşı küçük bir taş atan çocuk “şiddet yanlısı terörist” olarak kabûl ediliyor. Bunu böyle görenler ve söyleyenler ya câhildir yada şerefsiz. Kedinin fâreye ezdirildiği bir Dünyâ’dır bu Dünyâ. Fare Jerry, kedi Tom’u ha-bire pataklar. Buradan, “küçük azınlıklar büyük kitleleri de işte böyle pataklar” demeye getiriyorlar ve bunu çocuklara daha küçücükken aşılıyorlar, bu filmlerle bunu kanıksatmaya çalışıyorlar daha çocukluktan îtibâren.

Saat-başı cinâyet-hırsızlık-tecâvüz-gasp vs.’nin yapıldığı batı, tüm bunlara rağmen “uygarlığın ve barışın diyârı” oluyor; yine batı tarafından sürekli bombalanan, insanları öldürülen, kadınlarına tecâvüz edilen, çocukları aç-susuz bırakılan, topraklarının yer-altı ve yer-üstü zenginlikleri yağmalanan başta müslümanlar olmak üzere dünyâ-mazlumları “şiddet yanlısı ve terör” oluyor öyle mi?. Böyle diyenler ve böyle düşünenler, ya câhildir yada şerefsiz!.

Guantanamo ve Ebu Gureyb gibi yerlerde insanlara yapılan nedir?. 1. ve 2. dünyâ-savaşlarını çıkaranlar kimlerdir ve bu savaşlar şiddet değil midir?. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını müslümanlar mı attı?. İnsanlık târihinde savaşlarda ölen insan sayısının, bu iki savaşta ölen insan sayısından daha az olduğunu hatırlatalım.  

“Merhâmet etmeyene merhâmet olunmaz” der Peygamberimiz. (Riyâzü’s-Sâlihîn, 225).

Allah mü’minlerden, birbirlerine karşı merhâmetli, kâfirlere karşı ise şiddetli (eşiddâu) olmalarını ister ve emreder. Ölçülü olan şiddet budur:

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhâmetlidirler” (Fetih 29).

Peygamberimiz, Uhud Savaşı’nda kendisine hakâretler eden Ubey bin Halef’e bir mızrak attı ve onu ensesinden ağır bir şekilde yaraladı. Zâten bir-kaç gün sonra da böğüre-böğüre geberdi gitti. Şimdi Peygamberimiz şedid bir kişi mi oluyor?. Öyle ya; birileri Peygamberi sâdece “rahmet peygamberi”, “sevgi, çiçek (gül), kelebek-böcek peygamberi” zannediyor. 70’e yakın savaş-sefer-gazve-seriyye düzenlediğini hesâba katmıyor. Peygamberlik hayâtının her kırk gününe bir gün savaş düştüğünü bilmiyor yada bilmezden geliyor.

Batı, zulmünü ve sömürüsünü, güyâ demokrasi-liberâlizm-hümanizm-özgürlük-refah adına yaptığından, bu yıkımları, zulmü ve sömürüyü normâl olarak görüyor fakat, “içinde yanan ateşi söndürmek için” tanklara bir taş atan çocuğu “terörist” olarak gösteriyor ve Dünyâ’daki tüm angutlar da bunu batı’nın gösterdiği gibi görüyorlar. Zîrâ onların gösterdiğini görmediklerinde, vicdanlarıyla baş-başa kalacaklar ve ya şereflerini ayaklar altına alarak susacaklar yada bu sömürüye elleriyle, sesleriyle yada kâlpleriyle bir “dur” diyeceklerdir. Yâni bedeli göze alacaklardır.

Kur’ân’da rahmet ile ilgili âyetler olduğu gibi, şiddet içerikli âyetler de vardır. Bu gâyet normâldir. Zîrâ Kur’ân bir “hayat dîni”dir. Hayâtın her konusuna söyleyecek sözü vardır. Allah’ın da; Rahmân-Rahîm-Gafûr-Afüvv isimleri olduğu gibi; Müntakîm-Kahhâr-Celâl isimleri de vardır. Fakat unutmayalım ki Allah’ın Rahmeti Gazâbını geçmiştir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme