23 Haziran 2016 Perşembe

Ramazân’da Ne Yapılır?



Klâsik din-anlayışına göre Ramazân ayında yapılması gerekenler olarak müslümanların bildikleri şeyler genel olarak şunlardır: Bol-bol namaz kılmak; Terâvih namazı, (terâvihi her-gün başka câmide kılmak?), gece namazı, kadir gecesinde bol namaz kılmak, cumâ namazlarını kaçırmamak. İnfak; Fitre, zekat vermek ve Ramazân’da bol-bol vermek. Hâl-tavır; Daha sâkin olmaya çalışmak, daha az yemek-içmek. Hurâfe; hurâfe merkezleri hâline gelmiş olan türbeleri ziyâret edip oralarda dilekte bulunmak yâni oralardan medet ummak, bâzı hocaların din ile alâkası olmayan ve dedikodu sınıfına giren sözde sohbetlerini tâkip edip dinlemek, -biraz da kara zorla- illâ ki yapmam gerekir düşüncesiyle Kur’ân’ın arapçasını baştan sona bitirmeye çalışmak (hatim), arapça okumasını bilmeyenlerin, parmaklarını sayfalar üzerinde gezdirerek yada “her sayfaya üç kulhü” okuyarak hatim yapmaları. Dâvet; zâten her zaman gördüğü-görüştüğü kişileri büyük hazırlıklarla yemeğe daha doğrusu ziyâfete çağırmak vs. Normâl yurdum insanının Ramazân’da yaptıkları genelde bunlardır.

Ramazân; ne, sâdece bol-bol namaz kılınıp kara zorla hatim-mukâbele okumanın; ne, kırkta birin de kırkta birini zorlanarak vermenin; ne, peşinden eziyet getiren sadakanın; ne, günlere gider gibi mukâbeleleri tâkip etmenin; ne, “açlık ayı” olmasına rağmen normâl zamanlara göre aşırı bir şekilde tatlısı-tuzlusu ayrı-ayrı yemekler hazırlayıp da, zâten bildik-tanıdık ve sürekli görüşülen kişileri -ki onlar o yemekleri yapıp yemekten mahrum değillerdir- yemeğe dâvet ederek iftar yapmanın; ne, -bol paralı olanların- Ramazân’ı umrede geçirmek için turizm şirketlerinin kapısını aşındırmanın; ne, oruçluyum diye günü uykuyla geçirmenin; ne, ekşimsi bir “oruçlu suratı” takınmanın; ne, işyerinde ve yalan-yanlış konuşarak 1’e alıp 5’e 10’a satmanın; ne, gözünü ve dilini sakınmadan sözde oruç tutmanın; ne, elinde telefonla sağa-sola Ramazân mesajları çekmenin ve sosyâl medyalarda ordan-burdan bulduğu yâni kendisine âit olmayan sükseli sözleri paylaşmanın; ne de televizyonda açlıktan-susuzluktan kırılanları seyrederken vicdanları bile sızlamadığı hâlde dilin ucuyla bir “Allah yardım etsin” demenin ayıdır.

Ramazân kültür ile gelenek-görenekle değil, din ile, vicdan ve merhâmet ile ilgili olan bir aydır. Bu ayda “oruç tutuyorum” diye yapılması gerekenin ötelenmesi değil, enerjinin-dirâyetin namaz ve oruçtan alınarak ve bismillah diyerek gayret etmenin başlayacağı ve Allah’ın izniyle Ramazân’dan sonra da tüm ömür boyunca benzer şekilde yaşamaya başlanılacak olan bir aydır. Oruç belki görece dizdeki dermânı azaltsa da, mânevi ve kâlbî dermânı arttıran bir aydır. Kâlpte dermân tükenmedikçe, dizde dermân tükenmezmiş zîrâ. Kur’ân:

“Ey îman edenler, sabır ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle berâberdir” (Bakara 153) diyerek yapılacak olan işler ve bilincimize yüklenecek ağır söz için bir mânevi güç toplama ayıdır. Ayrıca âyetin de söylediği gibi Allah ile berâber olunduğu bilincinin zirve yaptığı yada yapması gereken bir aydır Ramazân.

Ramazân’da Kur’ân tabî ki okunmalı, hattâ orijnâl dilinden de okunmalı ve onu güzel sesle okuyanlardan dinleyerek bir huzûra da varılabilmelidir. Bir meâl, yada meâl-tefsir okunması ve bilincin yükselmesi sağlanmalıdır da. Fakat, Ramazân’da Kur’ân okumaktan başka, zâlimlere meydan okumak da vardır. Dik ve diri durarak, fizîken olmasa da meta-fizik olarak. Çünkü hem kendi ülkemizde hem de İslâm coğrafyasında sahurunu kan ile, iftarını gözyaşı ile yapan kardeşlerimiz var. Bunlara rağmen hiç-bir şey olmamış gibi sâdece “sayıyı arttırmak” için çalışmalar yapmak ve açlığın ve susuzluğun da etkisi ve kışkırtmasıyla çarşı-pazarlardan yiyemeyeceği kadar şeyi almakla geçirilecek bir ay olmamalıdır Ramazân.

Yine bâzılarının yaptığı gibi; “Bayram tâtili 9 gün olacak mı?”, “tatilde nereye gideceğiz?”, “baklava sipârişi verdiniz mi?”; “bayramlıkları ..dan alcaz” hesabının yapıldığı bir ay da olmamalıdır. O ihtiyaçlar-arzular (ihtiraslar değil) bir şekilde karşılanır zâten.

Bunlar, klâsik Ramazân söylemleri ve eylemleridir. Fakat bir de vahiy/sünnet-merkezli bir Ramazân bilinci vardır. Gelenek-görenek ve hurâfeye göre Ramazân’da ne yapılacağını gördük; peki vahye ve sünnete göre Ramazân’da ne yapılır-yapılabilir bir de ona bakalım:

Ramazân, namazı-orucu hem zâhiri-şekli olarak arttırmanın yanında, namazı ve orucu diriltmenin de ayıdır. Odaklanarak ve sabrederek kılınan namazlar, tutulan oruçlar ve duâ, kişinin Ramazân’ı hakkıyla geçireceği bir ay olacaktır. Ramazân’da acıtabilecek oranda infâkın-paylaşmanın, akşama, doğru-dürüst yiyeceği olmayan birini -çok da tanımasa da- iftara çağırmanın, uykusunun hemen gelivermesine rağmen mücâdele ederek inatla okumanın-bilgilenmenin-bilinçlenmenin, uykudan ferâgat etmenin, zamandan-konfordan-rahattan vazgeçmenin, eylemde bulunmanın, birinin bir işini hâlletmenin, birilerine karşılıklı-karşılıksız borç vermenin, çağımızda neredeyse unutulmuş olan “birilerine öğüt verme”nin, birilerini teselli etmenin, dîni anlatmanın, dâvet etmenin, yük olmaktan vazgeçip yük almanın, “gadan alma”nın, …en nihâyetinde savaşmanın-cihadın da ayıdır Ramazân. Ramazân’da hareketlenmesi gereken yerler, çarşı-pazarlar değil, kâlp-vicdan-merhâmet olmalıdır. Diğer taraftan da azim, gayret, fedâkârlık, emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker, kötülükleri eliyle, diliyle, olmadı kâlple düzeltme (buğz) zirve yapmalıdır. Ramazân’da da olmayacaksa bu ne zaman olacak ki?.

Ramazânda güzel örnekliğimiz Peygamberimiz ne yapmıştır?. O da namazını-niyazını-duâsını çoğaltmıştır. Kur’ân’a daha fazla odaklanmıştır. Fakat Ramazân nefsten çekilme ayı olsa da, hayattan çekilme ayı değildir. Ramazân “hiç-bir şey yapmama ayı” değildir. Yapılması gerekeni Ramazân’da ve sonrasında en güçlü şekilde yapmak için, “daha ileriye sıçrayabilmek için bir gerilme ayı”dır. Nefsin etkilerinden kurtularak gerilme ve mâneviyatın etkisiyle yaydan çıkmış bir ok gibi olma ayıdır. Bu minvâlde, namaz-niyaz, okuma-yazma, davet-tebliğden başka, bir eleştiri yapma, bir îtirâz yükseltme, bir isyân etme ayıdır da. Acıtacak oranda mal infâk etme ve nihâyetinde canı pahasına cihad etme ayıdır. Savaş ve şehâdet ayıdır da. Nitekim Peygamberimiz’de bunların tüm örneklikleri vardır.

Evet, Ramazan’da savaş da yapılır. Meselâ Bedir Savaşı hicretin ikinci yılı Ramazân’ın 17’sinde yapılmıştı: (13 Mart 624 Cuma). Ramazân ayında vukû bulan bir savaştır Bedir. Ramazân, şehit olmanın da ayıdır bu bağlamda. Öyle ya; Ramazân’da ne de güzel şehit olunur. Daha başka bir-çok gazve ve seriye vardır Peygamberimizin Ramazân’da tertip ettiği. Nihâyet Mekke’nin fethi Ramazân’da olmuştu: (20 Ramazân/11 Ocak). Kâbe’nin putlardan temizlenmesi Ramazân ayında yapılmıştı yâni. Bu bağlamda Ramazân, her-türlü puttan temizlenme ayıdır da. Yâni Ramazân ayı, Kur’ân’ın dolayısı ile Allah’ın emirlerinin gönderilmeye başlandığı aydır. Bu ayda bu emirlerin sâdece bâzısı değil, tümü uygulanabilir. Ramazân’da Kur’ân’dan sâdece belli sûreler okunmaz ki!. Rahmân Sûresi’nin okunması gerektiği gibi, Enfâl, Tevbe, Âl-i İmran sûreleri de okunmalıdır ki bu sûreler, çeşitli zorlukların işlendiği ve savaşın emredildiği âyetlerin bulunduğu sûrelerdir. Ramazân’ın günümüzdeki gibi yaz aylarına ve sıcaklara gelmesi döngüden dolayı normâl ve doğaldır. Kur’ân açlıktan-susuzluktan kavrulurken de okunur ve de emirleri yerine getirilir. Dünyâ bir imtihan yurdudur ve imtihan, bulunduğun her yerde ve durumda olacaktır. Allah; “şimdi Ramazân ayı, fazla kasmayın, oturun serinliklerde gölgeliklerde, yormayın kendinizi fazla” diye bir şey mi söylüyor ki?. Hayır, tam-aksine şu âyeti indiriyor:

“Allah’ın elçisine muhâlif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: ‘Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir’. Bir kavrayıp-anlasalardı” (Tevbe 81).

Yine Ramazân, bir-çok kişinin yapmayı düşünemediği ve sekülerizmin etkisi nedeniyle fırsat da bulamadığı “itikâf ayı”dır. Özellikle son 10 günde. Bir “kendine dönme ibâdeti” olan itikâf, Ramazân’da diriltilmeli ve cemaatle yapılmalıdır.

Evet, Ramazân “dostlar alış-verişte görsün” türünden geçirilecek bir ay değildir. Ramazân’a ne kadar değer veriyorsanız, Ramazân da size o kadar değer verecek ve Ramazân’dan sonra bu değer-ölçüsü net olarak görülecektir.

Ramazân’a zihnen ve kâlben hazırlanamayanlar, orucun verdiği görece açlık-susuzluk sıkıntısıyla tamamlıyorlar Ramazân’ı ve yapılması gereken bu şeyler böylelikle yine yapılamıyor. Karârı verip de Allah’a tevekkül edip ve Bismillah deyip işe başlanamıyor. Daha sabahında ekşimiş olan suratlar, “akşama da çok var” olduğu gerçeğiyle iyice asılıyor. Öyle bir gard alınıyor oruca ve öyle bir odaklanılıyor ki iftara, kişi başka bir şeyi ne duyuyor ne de düşünebiliyor. Tabi böyle olunca da, “yaşadığı gün-ay, an an Ramazân değil, an an açlık ve susuzluk” oluyor.

Ne tuhaf zamanlardayız.. Oruç tutmayanlar oruç tutmayanları iftara çağırıyor, birlikte masanın başına geçiyorlar ve yemeğe başlamak için (iftarı açmak için!) ezanın okunmasını bekliyorlar. Yemeğe de; ezanla birlikte “hadi Allah kabûl etsin diyerek” başlıyorlar. (Neyy?).. Sonra gelsin yemeler içmeler, tatlılar tuzlular meşrubatlar. Ardından geğirmeler ve ...malar. Ramazân’ı ve orucu bile bir tüketim ideolojisi olan kapitâlizmin nesnesi yapıyorlar. Birileri, Dünyâ’daki açları-susuzları bilmeden, düşünmeden “Ramazân gelse de etli-sütlü yesek” derdinde. (Açlık-susuzluk çekip duranların böyle bir beklenti içinde olmaları normâldir tabî ki).

Evet, Ramazân ayının günleri de diğer günler gibi normâl-doğal günlerdir ve diğer günlerde yapılması gerekenlerin bu ayda da yapılması gerekir, gerekebilir. Diğer günlerde farz olan her-şey, Ramazân ayında da farzdır ve hattâ belki daha fazla farzdır. (Farz-ı ayn). Yoksa Ramazân bir “sinme ayı” değildir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme