9 Haziran 2016 Perşembe

Modernizmin Kıskacındaki Müslüman


“Ey insan, ‘üstün kerem sâhibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir?” (İnfitâr 6).

İslâm bir hayat-nizâmıdır. Hz. Âdem ile başlayan ve Hz. Nûh ile yeni bir sürece giren İslâm, Allah’ın sözünü-yasalarını (sünnetullah) Dünyâ’da hâkim kılmak için, seçilmiş peygamberler ve gönderilen vahiylerle düzenlenen bir dünyâ-nizâmıdır. Bu sistemde vahiyle belirlenmiş direktifler tam olarak uygulandığında, aynen kâinattaki tüm yıldız-gezegen-galaksi vs.nin düzeni gibi ve Dünyâ’daki mükemmel doğal düzen gibi bir düzenin sağlanacağı garanti edilir. Yâni sözlü âyetlerle kevnî âyetlerin, “insan âyeti” ile bütünleşmesi, tüm kâinatta mükemmel bir uyum oluşturacak ve başta Dünyâ olmak üzere tüm kâinat bir huzur-diyârı olacaktır. Fakat şunu unutmayalım ki Dünyâ Dünyâ’dır ve cennet değildir. Bu nedenle bu huzur-diyârının sağlanabilmesi ve korunabilmesi için çok çeşitli zorluklar-imtihanlar da olacaktır. Zîrâ Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır. İnsan bu Dünyâ’ya, “denenmek için” gönderilmiştir. “Bakalım Allah’ın murâdına uygun mu davranacak yoksa aykırı mı?” diye.

Bilindiği şeytan insana secde etmemiştir ve hâlen de etmiyor ve kıyâmete kadar da etmeyecek. Bu, insana sürekli bir zorluk çıkaracağı anlamına geliyor. Bu zorluğu vesveseleriyle, ayartmalarıyla, fısıltılarıyla yapacaktır-yapıyor. İmtihana mebnî olarak, insanda bulunan nefs yada negatif durumdan dolayı, insan bu vesveselere açık hâldedir. Fakat aynı-zamanda insan bir rûh, vicdan ve merhâmet sâhibidir de. İlk insandan bêri, Allah insanı korumak ve yeryüzünde de sünnetullahı tam olarak uygulamak için insanlar içinden peygamberler seçmiş ve melek (Cebrâil) aracılığı ile gönderdiği vahiylerle emirlerini-isteklerini iletmiştir. Demiştir ki; “bunlara uyarsanız yeryüzünde yaratılışınıza uygun bir hayat yaşarsınız, aksi-hâlde büyük zorluklarla karşılaşırsınız ve hayat size zindan olabilir”:

“Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, îman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir” (En-âm 125).

‘Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz” (Tâ-hâ 124).

Dünyâ’da şeytanın ve onun uşakları olan tâğutların etkisiyle zaman-zaman bozulan ve zulme dönüşen yaşam, Allah’ın gönderdiği peygamberler ile düzeltilmiş ve iyileştirilmiştir. En son peygamber Hz. Muhammed’in ve Kur’ân’ın gönderilmesiyle de bu iş kemâle ermiş ve vahiy-Kur’ân ve Peygamber-sünnet merkezli bir hayat yaşandığında, Dünyâ’daki sıkıntıların ve şeytanın-tâğutların üstesinden kolayca gelineceği, aksi-takdirde dağılıp perişan olunacağı söylenmiştir:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46.

“Gerçekten Allah’a ve Resûlü’ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp) başkaldıranlar, kendilerinden öncekilerin alçaltılması gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz apaçık âyetler indirdik. Kâfirler için küçültücü bir azap vardır” (Mücâdile 5).

Son Peygamberden sonra Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısına kadar müslümanlar durumu iyi götürdüler. Fakat şeytanın fısıldamaları devâm ediyordu ve en ufak bir açık bile yetiyordu vesvesenin içeriye girmesi için. İşte şeytan bu dönemden sonra bâzı açıklıklar buldu ve zehrini boşalttı müslümanların içine. Bundan sonra ara-ara bâzı ferâsetli ve dirâyetli kişilerin gayretleriyle sakinleşmeler yaşandıysa da, en büyük fitne kaynağı olan maddiyat-çıkar (para) işin içine girmişti ve ümmetin -halk tabanında olmasa da-, yönetim tabanında çatlamalar ve kırılmalar baş-gösterdi. Bu durum yanında, Kitabı ve Peygamberi geri plâna atmayı getirmişti ki felâket budur zâten. Tüm felâketlerin başı da ortası da, sonu da; Kitap (Kur’ân) ve Peygamberin (sünnet) geri plâna atılması ve çıkar-merkezli bir yola girilmesidir. Nefs ilk başta buradan vurur insanı. “2S” ve “2Ş” tâbir edilen; servet-siyâset ve şöhret-şehvet belirleyici unsur oldu. Ferâsetli ve dirâyeti bâzı kişileri saymazsak İslâm âlimleri de buna engel ol(a)madı. Böylece artık kitap-sünnet merkezli değil, kitap ve sünneti de tümden yok saymayan ama servet-siyâset, şehvet-şöhret (2S 2Ş) merkezli bir yönetim ve hayat başladı.

Kitaptan ve sünnetten kopma, çok uzak olmayan vâdede büyük kopuşu ve yıkılışı da yanında getirir. Fakat İslâm’ın temelleri çok sağlam atılmıştı ve “halk tabanı” da samîmiyetini hâlâ sürdürüyordu. Bu arada “gönüllerin fethinden” bağımsız “toprakların fethi” tüm hızıyla devâm ediyordu. “Gönüllerin fethinden” önce “toprakların fethine” kilitlenilmişti. İşte bunun sağladığı güç ile, dış etkiler çok da zorlanılmadan bertarâf edilebiliyordu. Yunan felsefesiyle gelen kültürel dalga ve haçlı-moğol saldırıyla gelen askerî-siyâsi dalga bu sağlam temel ve kitap ve sünnete hâlâ îtîbar edildiğinden dolayı bertarâf edilebildi. Fakat özellikle ikinci dalga çok sarstı ve büyük yıkımlar getirdi. Aslında kanımca, haçlı seferleri ile yıpratılıp moğol işgâlleriyle gelen yıkım, devleti olmasa da medeniyeti durdurmuş, hattâ büyük oranda yıkmıştır. Osmanlı belki biraz bunu tersine çevirebilmiştir fakat o da, askerî-siyâsi-yönetim-mîmâri-edebiyat yönünden çok zengin olsa da, ilim yönünden zayıf olduğu için medeniyeti yeniden diriltememiştir. Medeniyet sâdece savaşla-devlet ile kurulmaz zîrâ. Bir ilim, kültür, vicdan merhâmet de üretilmesi ve yayılması gerekir. Moğolların yıkımları içinde bilindiği gibi kütüphâneler de vardır. Bir kütüphânenin yıkımı bir devletin yıkımı gibi kötü sonuçlar doğurur. İşte moğol işgâlleri ve saldırıları ilmi ve dolayısı ile medeniyeti sekteye uğrattığı için, devletler de sekteye uğradı ve sâdece dış yönü kurtarmanın yoluna düşüldü.

Tüm bunlar İslâm medeniyetini zayıflattı ve yıkımın eşiğine getirdi. Artık “son dalgaya” dayanacak gücü pek kalmadı. Batı’nın Rönesans ile başlayan, Aydınlama, Sanâyileşme ve Fransız Devrimi süreçleri ile birlikte maddî anlamda görece ilerlemesi ve güçlenmesi, zamânın cihangir devleti olan Osmanlı’yı da güçsüzleştirdi. Osmanlı da bu yıkılışa karşı koyamadı. Çünkü dediğimiz gibi, ilim yönünden zayıf olması, onun ilim-merkezli yeniden yapılanmasını önlüyordu. Böylece mecbûren dışa bağımlı bir devlet oldu ve bilindiği gibi dışa bağımlı olanlar, bağımlı olduklarına göre hareket etmek zorunda kalırlar. Osmanlı Tanzimat’tan sonra 19 yy.’ın sonu îtibâriyle modernizmin kıskacına girmişti. Osmanlı en güçlü çağında eğer Endülüs’ün bakiyesi ile birleşebilseydi, zannımca şu-andaki Dünyâ çok farklı olabilirdi.

Fransız Devrimi ile zirveleşen batı gücü ve ilerlemesi, son dalgaydı ve müslümanlar bu dalganın ve selin önünde duramadılar ve çok da uzun olmayan bir zaman sonra yenilgiler ve zayıflıklar sonunda dağıldılar. Geriye yapılması gereken şey olarak, gâliplerin mukallitliği kalıyordu. Artık gâliplerin ideolojileri, yönetim-şekilleri, felsefeleri, düşünceleri, kültürleri vs., her şeyleri dağılmış ve 70 parçaya bölünmüş müslüman ülkelerin ideolojileri, kültürleri, düşünceleri oldu. Artık müslümanlar batı’nın kötü birer fotokopileri oldular. Onların güdümüne girdiler. Akıllarını, zihinlerini, kâlplerini, vicdanlarını, kültürlerini kötüleyip bir paçavra gibi atıp onlara teslim ettiler ve yerine de, şeytan fısıltılarından oluşan tâğut derlemelerini alıp baş-tâcı yaptılar-yapıyorlar. Böyle-böyle batı’nın yâni modernizmin kuşatması altına girdiler. Öyle bir kuşatma ki, her taraftan sımsıkı sarılmış ve neredeyse hareket edilemeyecek duruma getirilmiş bir kuşatma. Bu, modernizmin kıskacına girmek demektir. Artık Dünyâ-müslümanları ve mazlumları batı modernizmi tarafından kıskaca alınmış hâldedir. Öyle ki, birazcık kımıldamaya kalktığında, kıskaç daha fazla daralıyor ve daha fazla bir sıkışma oluyor. Yâni nereden baksan perişanlık.

Fakat ilginç olan bir şey var; 2. dünyâ-savaşından sonra yâni dümenin başına ABD geçtikten sonra, özellikle de 80’lerin sonunda komünist bloğun da yıkılmasıyla, kıskacın ekonomik yönü olan kapitâlizm Dünyâ’yı tam olarak sarmalayınca ve kapitâlizm (akıllı-uzlaşmacı kapitâlizm) yanında bâzı görece nefis-merkezli iyilikler(!) de getirince ve kıskaç bu siyâset gereği biraz aralanınca halk görece rahatladı. Bu gevşeklikle berâber insanlar, kapitâlizmin yâni modern ekonomik kıskacın ürünleriyle neşelendi. Aslında sonunda zulme dönüşecek olan dünyevî metalar ile büyülendi, zamanla bu metalardan daha fazla yararlandığı için bu metalarla sarhoş oldu ve kendisini kuşatan, sarıp sarmalayan ve neredeyse hareket imkânı bırakmayan bu kıskaçlara âşık olmaya ve onları samîmi bir şekilde savunmaya başladı (Stockholm Sendromu). İşte böyledir; insan, uzun süre zulüm altında kalınca, o zulüm etkeni onun dîni olmaya başlar. Ve artık, dînini-îmânını-milletini-ümmetini-devletini-medeniyetini-kültürünü-kavmini ve en sonunda da haysiyetini ve şerefini küçümsemeye ve ondan nefret etmeye başlar. Aklı başından gitmiş, dirâyetini dik duruşunu kaybetmiştir zîrâ. Aklını modernizme teslim etmiş, rûhunu da şeytana satmıştır. Artık ne yapacağını bilmez hâldedir ve ancak kendi-kendini kandırmanın âcizliği içindedir.

“…O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik bırakır” (Yûnus 100).

Peki bu durumdan kurtulmanın bir yolu yok mu?. Tabî ki de var ve zâten târih bunun örnekleriyle dolu. Fakat bâzı bedelleri var. İlk önce o bedelleri göze alabilecek dirâyet lâzım. O kıskaçtan kurtulmak için bâzı şeylerden ferâgat etmek, bâzı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Çünkü kıskaç çok sıkı ve ondan kurtulmak çok zor. O hâlde açlığa-susuzluğa katlanarak biraz zayıflamaya ne dersiniz?. Böylece kıskaçta bir boşluk oluşacaktır. Kıskaçtan kurtulmak bir kez başladığı anda artık gerisi gelecektir. Yapılması gereken şey çok basit, fakat yapması o kadar kolay değil. Dirâyet ister, fedâkârlık ister, gâzi ister, şehit ister.. İlk önce o kıskacın büyüsünden kurtulabilmemiz lâzım zihnen, aklen ve kâlben. O kıskacın yarârımıza değil zarârımıza olduğunu görebilmemiz lâzım. Sonra da kanatmasına aldırmadan kıskacı gevşetecek hareketler yapmalıyız. Belki bâzıları bu uğurda kolundan bacağından olabilir. El-birlik kıskacı birazcık gevşetip oradan sıyrılmaya başladığımızda, Allah beşbin melekle yardımımıza gelecektir. Haa, Allah’ın yardımını unutmayalım sakın. O’nun yardımı olmazsa zâten olmaz:

“Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu hâlde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz. Sen mü’minlere: ‘Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?’ diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da âniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kâlpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sâhibi olan Allah’ın katındandır” (Âl-i İmran 123-126).

Düşünsenize; biz bir adım atınca Allah on adım atıyor. Bu adımların karşısında kim durabilir?. Evet, ilk önce Allah düşmanı kişilere-toplumlara-ideolojilere güçlü bir “Lâ” çekmemiz gerekiyor. Zihinlerimiz bilincimiz vahiy/sünnet-merkezli bir inşâdan sonra eyleme geçme zamânıdır. Artık Allah’ın yardımı yanımızdadır. Yeter ki bize dost gibi görünen düşmanlarımız arasına bir mesâfe koyalım ve onlardan ayrılalım. Hak ile bâtılın ayrılmasıdır bu ve bu ayrılık olmadan Allah’ın yardımı ulaşmaz. Zâten Allah bizden ilk önce bunu bekliyor:

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşîretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kâlplerine îmânı yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir” (Mücâdile 22).

Dünyâ’yı yeniden bir huzur-diyârına dönüştürmenin yolu, kıskacı gevşetebilmekten geçiyor. Kıskaç kendi-kendine gevşemez. O hâlde biz onda, vazgeçişlerimizle boşluklar oluşturacağız. Bir boşluk oluştuğunda, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir Allah’ın izni ve dilemesiyle.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016








Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme