9 Haziran 2016 Perşembe

Modern Paradigmaya Eklemlenmek


“Ey îman edenler, yahudi ve hristiyanları (gazâba uğrayanları ve sapmışları) dostlar (veliler) edinmeyin; onlar bir-birlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez” (Mâide 51).

Birini dost edinmek, onun zihniyetini dost edinmek, o zihniyeti benimsemek demektir. Allah, İslâm/vahiy-merkezli olmayan zihniyetleri dost edinmeyi yasaklar. Zîrâ o zihniyet, zulmün çıkış noktasıdır ve zulüm-merkezli düşünür ve çalışır. Zâten kendi zihniyetleri gibi bir zihniyet edinmedikçe yâni “onlar gibi olmadıkça” sizi aslâ dost edinmezler. “Onlar gibi olmak” demek ise, onlar gibi düşünmek, onlar gibi kânun yapmak, onlar gibi yiyip içip giyinmek, onlar gibi konuşmak ve davranmaktır. Yâni onların yoluna-dînine girmek demektir. Fakat böyle olduğunda artık onlar gibi zâlim olmak da normâl görülmeye başlayacaktır.

Modern uygarlığın geçtiği yoldan müslümanların da geçmesi gerektiği, yâni müslüman muhayyilenin modern paradigmayı taklit etmesi (oksidentalizm) gerektiği söylemleri var. Eğer müslümanlar böyle yaparlarsa, bir zaman sonra; batı’nın birilerini sömürdüğü gibi müslümanlar da birilerini sömürmeye başlarlar. Bu sömürme “öldürerek sömürme” şeklinde de olacaktır. Bu durumun İslâm’ın özüyle uyuşması söz-konusu bile olamaz. Batı’nın kalkındığı şartlarda kalkınmak şerefsizliktir çünkü. Allah bunu yasaklıyor ve Kur’ân’da bizi şu şekilde uyarıyor:

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

Modern paradigma nedir ve ürecileri kimlerdir?. Modern paradigma, İngiliz-İsrâil merkezli paradigmadır. İngiliz-İsrâil kafasına göre, onların nefislerine göre düşünmek ve edip-eylemek demektir. Bu paradigma günümüzde neredeyse tüm Dünyâ’nın paradigması olmuştur. Herkes artık nefis-merkezli bu paradigmaya göre düşünüyor ve edip-eylemeye çalışıyor. Hattâ bu paradigmaya uymak için bir yarış hâlindeler. Öyle ki; artık başka yeni düşünceler de üretemiyorlar. Dünyâsını bu paradigma merkezinde en iyi şekilde mâmur etmek isteyen inançsızlar belki kendilerince haklı olabilirler. Zîrâ onlar “tek dünyâlı” olmalarından yâni âhireti hem hesâba katmayan hem de ona inanmayan ve sâdece dünyâ hayâtına-yaşantısına kilitlenmiş olduklarından dolayı, kendilerini hazzın en zirvesine taşıyacak bir paradigmanın peşine takılmaları mantıklı. Fakat dediğimiz gibi, ilkeli değil. Zâten onların bir imtihan anlayışı, değer, duruş ve ilkeleri yoktur ve bir çeşit hayvâniyet yaşamak istemektedirler ve yaşamaktadırlar. İlginç olan ve insanı umutsuzluğa sevk eden ve hattâ utanç verici olan şey ise, başta müslümanlar olmak üzere Dünyâ’ya adâlet yönünde bir şekil vermesi gereken insanların da hızlı bir şekilde bu paradigmaya eklemlenmeye başladıklarıdır.

Paradigma, bir düşünme ve yapıp-etme şeklidir. Thomas Kuhn paradigmayı şöyle açıklar:

“Paradigma, belli bir zaman-dilimi içinde bir grubun yada topluluğun düşünme biçimi ve davranışlarını belirleyen bir dünyâ-görüşü, bir algı dayanağı, bir izlenceler bütünü, bir model, bir perspektiftir”.

Bahsettiğimiz bu modern batı paradigması; laik, seküler, kapitâlist, neo-liberâlist, hazcı, konformist, modernist, bireyci, hümanist, emperyalist, şerefsiz, tağutist bir paradigmadır. Bu paradigma, şeytanın telkin ettiği ve dayattığı, uşaklarının da ne pahasına olursa-olsun uygulamaya soktuğu/sokmaya çalıştığı bir paradigmadır. Bu paradigma, teorilerini, ideolojilerini ve kültürünü tüm Dünyâ’ya dayatıyor ve herkesin bu paradigmayı benimsemesini istiyor. Bu uğurda savaşlar yapıyor ve çeşitli fizîki ve psikolojik şiddete başvuruyor. Zâten şu-anda savaştığı ülkeler, o paradigmayı kabûl etmeyerek karşı çıkan İslâm ülkeleridir. Zîrâ İslâm’ın bu paradigmayı kabûl etmesi söz-konusu bile değildir.

Hangi teorinin/düşüncenin kabûl edileceği, medeniyetin hangi medeniyet olduğuyla alâkalıdır. Batı medeniyeti başka, İslâm medeniyeti ise başka sonuçlar-paradigmalar üretir. Her paradigma kendine-özgü bir toplumsal/kültürel/bilimsel/siyâsal yapı üretir. Mevcut modern paradigma ise, diğer tüm paradigmaları boğarak, sâdece kendi paradigmasını Dünyâ’ya hâkim kılmak istemektedir. Tabî ki tüm insanları köleleştirerek.

Evet; artık müslümanlar ve hattâ bu paradigma tarafından köleleştirilen mazlumlar bile bu paradigmaya meftûn olmaya başlamış ve şeytan-merkezli, tağut-kontrôllü bu paradigmaya kul-köle olmaktadırlar. Tecâvüzcüsüne aşık olan kadın gibi. (Stockholm sendromu). İnsanlara ve hattâ hayvanlara, bitkilere, taşa-toprağa bile zulmeden bu paradigmaya bu kadar kapılmak, insanların bilinçlerini çıkarıp çöpe attığının bir kanıtıdır. Mutlak bir teslîmiyetin göstergesidir. Artık onlar “kendileri” değiller, paradigmayı üretenlerin bir çeşit makineleri, cihazları yâni kuklaları olmuşlardır. Günümüzde yaşanan mültecî krizinin sebebi, modern paradigmayı üretenlerin yaptığı çeşitli çirkeflikler-zulümler yüzünden olmasına rağmen, insanların mülteci durumuna düşerek bu uğurda her türlü sıkıntıya katlanmaları ve hattâ mallarını ve canlarını bu yolda hebâ edebilmeleri ve kendilerini böyle kötü duruma düşürenlerin kucağına atlamaları anlaşılacak gibi değildir. İngiliz-İsrâil-ABD merkezli batı paradigması Dünyâ’yı bir zulüm diyârına çevirmesine rağmen, bu paradigma ile mücâdele edileceğine, yenilgiyi baş-tâcı yapıp onlar gibi yaşamak için onların olduğu diyarlara gitmek istiyorlar. Bunu müslümanların da yapması, hem çâresizliğin boyutunu gösteriyor, hem de dirâyetsizliğin. “Küfredilmesi” gerekenlere ekmek dilenmeye gitmek, müslümanların ve mazlumların dirâyetsizliğini göstermektedir. Artık bir kurtuluş ümîdi yok, bir isyân yok, bir devlet düşüncesi ise ütopik olarak görülüyor. Ömer Yılmaz:

“Batı, üç yüz yıldan fazladır müslümanların ensesinde boza pişirirken, batılı felsefelerin taşıyıcıları, tutunduğumuz son dalı da kesmeye çalışıyorlar. Onların hatırına Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olamayız. İslâm’ın varlığa, insana, hayâta, topluma, târihe bakışı farklıdır, bir başka deyişle İslâm, her açıdan farklı bir paradigma üzerine kuruludur; aklı-başında her müslüman için bu böyledir. Bu açıdan İslâm’ı devletten-siyâsetten, daha geniş plânda hayâtın herhangi bir alanından soyutlamaya yönelik yaklaşımlar, müslüman toplumlar için zararlıdır. Bu yaklaşımla güdülen amaç, yapmak, onarmak, ıslah etmek değil; yıkmak, bozmak, fesat çıkarmaktır. Târih boyunca devlet sâhibi ola-gelmiş bulunan müslümanlar devlet fikrinden vazgeçmeyecektir. Sorun devletin İslâm’i bir bakış-açısı temelinde şekillenen farklı bir felsefî yaklaşımla modern devletten ayrı nasıl inşâ edileceği, nasıl olacağı, nasıl sınırlanacağıdır” der.

Diğer taraftan, durumları görece iyi olan İslâm ülkeleri (daha doğrusu müslüman ülkeler) de bu paradigmaya göbeklerinden ve gönüllerinden bağlanarak eklemlenmişlerdir ve bu bağın kopmaması için kendilerini yırtıyorlar. Hem de icâbında şereflerini de ayaklar altına alarak. Onların ellerinde birer kukla olmuşlar. Her-şeyi onlar belirliyor; neyi nasıl yiyeceğimizi, içeceğimizi, giyeceğimizi, konuşacağımızı, düşüneceğimizi, davranacağımızı. Onların kânunları yürürlükte zâten. Allah, onların kânunlarını reddetmeyi emretmesine rağmen, müslümanlar olarak o kânunları baş-tâcı yapıyoruz ve o kânunlardan hiç-bir ödün de vermiyoruz. Bunu “inançlı” olduğunu iddiâ edenler de yapıyor. Belki de günümüzde en çok da onlar yapıyor:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tağut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

Ebu Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı-kulacına, arşını-arşınına ve karışı-karışına muhakkak tıpa-tıp uyacaksınız. Hattâ onlar, daracık bir keler deliğine girseler, oraya siz de gireceksiniz”. Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü!. (Onlar) yahudiler ve hristiyanlar mı?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular” (Kütüb-ü Sitte 7162).

Müslümanların dînî çalışmaları da artık bu batı paradigmasının düşüncelerine, ideolojilerine, yapısına bir meşrûiyet kazandırma çalışmalarına döndü. Bu şeytâni paradigmanın üretmiş olduğu lânet ideolojilere Kur’ân’dan bir dayanak bulma yarışı var. Modern bilimin nesnesi hâline de getiriliyor İslâm ve Kur’ân. İslâm ve Kur’ân, şeytanın-tağutların sosyâl hayâtına ve siyâsetine cevap yetiştirme yada onay verme dîni değildir. O, kendi sosyâl alanını, siyâsetini kültürünü düşüncesini vs. kurar. Onun bir devlet-medeniyet potansiyeli vardır ve bu potansiyel yeniden açığa çıkarılıp hayâta hâkim olmayı beklemektedir. İslâm dînini, Kur’ân’ı bu lânet paradigmanın nesnesi, mühürdârı hâline getirmek ağır bir şerefsizliktir. Eğer bu şeytâni paradigmaya karşı İslâm’i bir paradigma geliştiremiyorsanız, yada en azından eleştirip îtirâz etmiyorsanız çeklin ve defolun gidin yoldan, parazit yapmayın. İslâm’ı, Kur’ân’ı, sünneti maskaraya çevirmeyin. Onu şamar-oğlanı yapmayın. İslâm hayattan koparılıp sâdece zihinsel orgazmların bir nesnesi hâline getirildi. İslâm salt bir inanç-sistemi değildir sâdece. Hayâtın her alanı için söyleyecek sözü olan, bir bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet potansiyelidir. Hem de bu, adâlet/hak/hakîkat-merkezli olan bir sistemdir. Çıkar ve nefis-merkezli bir sistem değildir modern paradigma gibi.

Bassam Tibi, “bir müslümanın iyi müslüman mı, kötü müslüman mı olduğunu soran Amerikalı bir komutana, ‘iyi müslümanı’ şu şekilde anlatmış: “Karşına aldığın bir müslüman’a “İslâm nedir” diye sorduğunda eğer ‘İslâm bir inanç sistemidir’ diyorsa iyi bir müslüman’dır. Yok eğer İslâm bir ‘yönetim sistemidir’ diyorsa o İslâmcıdır, dolayısıyla zararlıdır”.

İşte durum bu noktaya kadar gelmiştir. Batı’yı ve batı paradigmasını memnûn etmek için söylenen şerefsizce bir sözdür bu. Paradigmanın kulu-kölesi, hattâ iti-köpeği olmak budur işte!.

Yıkmadan yapmakla/tâdilatla da bu iş olmaz. Çürük temelin üstüne sağlam binâ kurulamaz. Bir-zaman sonra çatırdamaya başlar çünkü. Bu yüzden ilk-önce mevcut paradigmanın yıkılması, sonra da İslâm’i hakîkatin ve düzenin hayâtın tam ortasında kurulması gerekir. Çürük bir temel üzerine ancak “gecekondu” yapılır ki, bu virâneyi yıkmak için “kepçe”nin ne zaman geleceği de belli olmaz.

Dîni-İslâm’ı sâdece namaz-oruç-hac-zekat-kurban zanneden bir ümmet oluşmuş durumda. Sanki İslâm-Kur’ân, sosyâl ve siyâsal alanla ilgili hiç-bir şey söylemiyormuş gibi, sanki hiç ahlâktan bahsetmiyormuş gibi bir davranış gösteriyor müslümanlar. Kendileri gerçekten bunlardan haberdar olmadıkları gibi, çıkar-merkezli Dünyâ’nın bir gereği olarak lîderler de bu durumu sürdürecek politikalar ve uygulamalar yapıyorlar. Medya ve sermâyedarlar da buna destek oluyor. Zâten ideolojiler ve modern paradigma, İslâm’ı bu şekilde yıkmanın peşinde.

Ey müslümanlar ve mazlumlar!. Size ne oluyor?. Nasıl bir yenilmişlik psikolojisi bu?. Görmüyor musunuz?, bu paradigma sizi her yönden kuşatmış olarak sömürüyor. Her şeyinizi sömürüyor: Aklınızı-kâlbinizi-vicdânınızı-merhâmetinizi-emeğinizi-haysiyetinizi-şerefinizi vs. vs. Buna bir “dur” demeyecek misiniz?. Bu şerefsiz paradigmadan faydalanmayıverseniz ne olacak?. Mecbur musunuz?. Yada bu mutlak bir mecbûriyet mi?. Bizi bu paradigmaya kilitleyen her şeyden vazgeçme ilkesi kazanmak şarttır. Bizi bu paradigmaya kul-köle eden düşüncelere, sözlere, ürünlere, hocalara, dînî ve siyâsi lîderlere bir “Lâ” çekelim. Aklınızı onlardan geri alın. İslâm’ın, Kur’ân’ın insana sunduğu “kerim öfke”lere sâhip olun. Bu “kerim öfke”ye sâhip olmazsanız, İslâm’a karşı utanç verici öfkelere kapılırsınız. Bu paradigma, insanı modern paradigmaya kul-köle ederken, İslâm’a düşman ediyor, hak ve hakîkate, adâlet ve eşitliğe, iyiliğe ve huzûra düşman ediyor. Gerçekten göremiyor musunuz Dünyâ’nın perişân hâlini?. Acıları-feryatları-ölümleri-zulümleri-açlığı-susuzluğu.. Gittiğiniz yol bir “kurtuluş yolu” değil. Sonu hem Dünyâ’da hem de âhirette hüsranla bitecek yoldur bu. Bakın Allah size başka bir seçenek sunuyor:

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir?. Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Tevbe 111).

Bu gidiş, gidiş değil ey müslümanlar!. Fe eyne tezhebün?. Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016












1 yorum:

  1. Bu gidiş, gidiş değil ey Müslümanların alimleri!
    Bu gidişe dur diyebilmek için şu fikri açılımı yapıp insanlığa servis etmek gerekir.
    ***
    Asıl olan. vakanın eşyadaki özellikleri ile olan ilişkileridir.
    http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2016/01/asl-nedir1-kok-esas-temel-kaide-asl.html?spref=fb
    ***
    Bu gün 2017 bilim ve teknolojinin açığa vurduğu şeyleri 1400 sene evvel Muhammed sas vahiy alarak bir çok şeyi ayet olarak açıklamıştır.
    http://namenstr8bredaholland.blogspot.nl/2017/03/bu-gun-2017-bilim-ve-teknolojinin-acga.html

    YanıtlayınSil