23 Haziran 2016 Perşembe

Entelektüalizm ve Âlimlik


“Kulları içinde Allah’tan ancak âlim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır” (Fâtır 28).

Entelektüel; “Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş kimse” olarak tanımlanırken; Âlim ise, “bilen kişi” olarak tanımlanır. Âlimin bilmesi, eylemesindendir. Yâni “âlim, eylediğini bilir” ki “bilmek, eylemek demek”tir. Eylem-amel olmadığında o şey bilmenin değil, bilginin konusu olur sâdece ve eyleme-amele dönüp de bilginin sağlamasını yapmadığı müddetçe de o bilginin netliği-doğruluğu kesin ol(a)maz. O hâlde bilgi, “kesin olmayan”dır. Yada, “kesin olup-olmadığı bilinmeyen”dir.

Entelektüel “bilgi” ile ilgiliyken, âlim, “bilmek” ile, “bilinç” ile ilgilidir. Sonra da “eylemek” ile. O hâlde bilgili olmak, sâdece “bilmek” demek değildir. Bildikten sonra “eylemek” demektir. Bilgi, bilmenin nesnesidir sâdece. Meselâ din ile din-kültürü gibi. Din-kültürü din değildir. Dînin kültürüdür sâdece. Bu nedenle din-kültürü dersi alanlar, o derste çok başarılı olmuş olsalar da dîni öğrenmiş sayılmazlar. Dînin kültürünü bilirler sâdece ve zâten bir şeyin aslını değil de kültürünü bilmek, o şeye bağlamaz kişiyi, o şeyin bilgisine bağlar sâdece. Bir şeye bağlanmak ise, o şeyin sorumluluğunu almak demektir. Bir berberi düşünelim; saç-sakal kesmeyi biliyor ama hiç berberlik yapmıyor. O hâlde o kişiye berber demenin bir anlamı yoktur. Buna göre, bir bilgi hayatta pratik olarak yaşanıyorsa o bilgi ilim olur, onu yaşayanlar da âlim olur. Fakat hayatta bir karşılığı yoksa o şey sâdece bir bilgidir ve o bilgiye sâhip olanlar da âlim değil, entelektüeldirler. 

Entelektüeller beşer-merkezli düşüncelere İslâm’dan tuz-biber ekerek onu İslâm diye halka anlatırlar. Fakat onun mutlak anlamda bir hayat-sistemi olduğunu kabûl etmezler. Âlimler ise, İslâm’ı mutlak hayat-sistemi olarak kabûl ederler ve beşerî sistemlerin ise sâdece İslâm’a, vahye aykırı olmayanlarını onaylayabilirler.

Âlimler vahiy/sünnet-merkezli dinden ödün vermezlerken; entelektüellere eklektik bir din anlayışı ve inanışı câzip gelmektedir. Âlimlerle entelektüeller arasındaki bâriz fark, eylemde ortaya çıkıyor.

Entelektüeller yorum-merkezli, âlim ise çözüm-merkezli düşünür ve çalışır. Entelektüeller “canlı harddisk”lerdir. Buna Kur’ânî tâbirle “kitap yükü eşekler” de denebilir. Âlim ise kitap değil, amel taşır. Bilgisini hayata aktaran, “bilgisinin sağlamasını hayatla yapan” kişidir âlim. Bünyamin Zeran:

“Âlim olmak ve entelektüel olmak arasında çok büyük bir fark vardır. Âlim Kur’ân’ın kullandığı bir kavram olup Allah’ın vahyini bilen ve ona uygun yaşayan, sorunların çözümünü vahye uygun şekilde yapan ve hayâtını Allah için adayan kimsedir. Bu kimse yaratılış fıtratı üzere olduğu dîne yâni İslâm’a bağlıdır. Entelektüel ise yalnızca bilgi alanında etkili olup ameli sahada hiç-bir sorumluluk yüklenmeyen kimsedir. Kur’ân’ın tanımına göre “kitap yüklü eşektir”. Tevhidi mücâdele yalnızca dergilerde, sitelerde, gazetelerde yazmakla olmaz. Yalnızca konferans ve seminerler vermekle de olmaz. Bunlar bütünün parçalarıdır, hiç-bir zaman tek-başına yeterli olmaz. Âlim olmak tüm bunların yanında etrâfında olan pisliğe, çağın kirliliğine vahiyle çözüm üretecek bir zihne ve ameliyeye sâhip olmaktır.

Kur’ân’a âlim gözüyle yaklaşmakla entelektüel gözüyle yaklaşmak arasında fark vardır. Kur’ân’a âlim gözüyle yaklaşmak Allah’ın murâdını anlamaya gayret edip hayâtını onunla şekillendirebilme hassaslığıdır. Entelektüel gözüyle Kur’ân’a yaklaşmak ise onu en ince parçalarına kadar ayırıp, ameliyat yapıp her bir parçasından yeni bir din ortaya koyma telâşıdır. Çünkü meşhûr olmaları, gündemde kalmaları buna bağlıdır. Büyük bir kesim ilâhiyatçı yazarları entelektüel kısmında değerlendirmek yanlış olmaz kanaatindeyim” der.

Toplumda âlim olarak tanınanların çok büyük çoğunluğu aslında âlim değil, entelektüeldirler. Âlimliğin değil entelektüalizmin gereklerini yerine getirmektedirler zîrâ. Ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayanlar âlim olamaz, entelektüel olur. Âlimler ise, “elleri sürekli bir taşın altında olanlar”dır. İbni Haldun bu konuda şunları söyler:

“Hz. Peygamber’in ‘âlimler peygamberlerin vârisleridir’ sözünce, genel olarak çağımızdaki âlimlerin yaptıkları ibâdetlerle ve diğer hususlarla ilgili şer’i hükümleri sözlü olarak ihtiyaç sâhiplerine aktarmaktan ibârettir. En büyüklerine varıncaya kadar durumları budur. Onların çok az bir kısmı -ve bâzı durumlarda- sözlü olarak naklettikleri bu hükümleri, pratik hayatlarına yansıtmaktadırlar. Oysa ilk müslümanlar ve takvâ sâhipleri -Allah onlardan râzı olsun- şeriatı ve onun hükümlerini, hayatlarında yaşamak sûretiyle (başkalarına) taşıyorlardı.

İşte şer’i hükümleri sâdece sözlü olarak değil, onları özümseyerek ve bizzat hayatlarında yaşayarak nakleden âlimler peygamberlerin vârisleridir. Bu iki özelliği kendisinde toplayanlar (şer’i hükümleri sözlü olarak ve hayatlarında yaşayarak nakledenler) gerçek âlimlerdir ve peygamberlerin vârisleridir. Eğer bir âlim bu iki özellikten sâdece birini kendisinde taşıyacak olsa, peygamberlere vâris olmaya, (bildiklerini yaşayan) âbid, bildiklerini yaşamayıp (sâdece sözlü olarak aktaran) fâkihten daha lâyıktır. Çünkü âbid, en azından bir sıfatı ile peygamberlere vâris olmaktadır. Bildiklerini yaşamayan fâkihin ise vâris olabileceği herhangi bir şey yoktur. O sâdece işlerin şer’i hükümlere göre nasıl yapılacağını aktaran bir sözcüdür. Çağımızın fâkihlerinin çoğu böyledir. ‘Îman edip de iyi işler yapanlar müstesnâ. Bunlar da ne kadar az’ (Sa’d 24)”.

Zamânında halk, Haçlıların, Moğolların işgâlleri altındayken ve çeşitli şekillerde zulüm görürlerken; herkesin “büyük âlim” zannettiği tasavvuf büyükleri(!), sapık düşünceler üretiyor, zulmü yapan zâlimleri; velî, kutlu kişi ve hattâ peygamber îlan ediyorlardı. İbn-i Teymiye gibi âlimler ise, yalın-kılıç savaş meydanlarında cenk ediyorlardı. Moğolların-Haçlıların işgâllerini, yıkımlarını, tecâvüzlerini; “kader”, “Allah’ın sopası” vs. olarak görenler, onları “potansiyel müslümanlar olarak değerlendirip, lîderlerini velilik ve hattâ peygamberlik konumuna sokuyorlardı. Bu hâl el-an devâm etmektedir. Entelektüeller zâlimlere alan açıp uşaklık yaparken, âlimler ise, mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler.

Birileri diğer birileri için, olmadık ifâdeler kullanabilmektedir ve bu kişiler âlim olarak tanınmış olanlardır. Zâlimlerin mühürdarlığını yapanlar âlim değil, olsa-olsa entelektüellerdir ve Kur’ân onlara, bilgilerinin gereğini yapmadıkları için “kitap taşıyan eşekler” der. Âlimler tüm varlıklarını Allah’a adarlarken, entelektüeller, tüm varlıklarını iktidarlara adarlar.

Ali Şeriati: “Entelektüel, beyni ile çalışan kimsedir. Âlim-Aydın ise, son Peygamberden sonra, Peygambere benzeme çabası ve eylemidir” der.

Aydınlar “sistem”in sözcüleridir ve sözlerini seküler paradigma çerçevesinde sistem yararına söylerler. Abdurrahman Arslan bu konuda şöyle der:

“Aydın/entellektüel hiç kuşkusuz varlığını modern döneme borçludur ve bu dönemin sâdece sözcüsü değil, ama aynı-zamanda mîmârı da sayılmaktadır. 18. yüzyılda kilise düzeninin ve hâkimiyetinin çökmesi ile toplumda meydana gelen boşluğu dolduracak yeni çeşit bir kılavuz ortaya çıkar, artık insanlara karşılaştıkları sorunları nasıl çözeceklerini, neler yapmaları gerektiğini bu insanlar, aydınlar söylemeye başlar. En azından iki yüzyıldan beri aydınların etkisi dünyâmızda giderek artmıştır. Bu seküler kılavuzların -aydınların- Dünyâ’nın şekillenmesinde anahtar rôl oynadıklarını, hattâ Dünyâ’nın bir bakıma onların ellerinde günümüzdeki ‘haline’ ulaşmış olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın târihinde ilk kez toplumun karşılaştığı meseleleri salt kendi ‘aklının’ (intellect) gücü ile çözebileceğini güvenle iddiâ etmeye başlayan bu kılavuzlar, geçmişin tüm tecrübe ve bilgeliğini işe yaramaz, safsata ve kör gelenek kabûl ederek red etmişlerdir. Onları bu kadar kendinden emin yapan, temsilcisi oldukları yeni çeşit bilginin (modern) gücüdür. Aydınlar kendilerinden öncekiler gibi -din adamları- Tanrı’nın gönderdiklerini tefsir etmek görevi üstlenmediler, aksine kendilerini Tanrı’nın yerine ikâme ettiler”.

Mevcut çağ, âlimliğin yerine entelektüalitenin öne çıktığı ve onun dizayn ettiği bir Dünyâ’dır. Fakat entelektüellerin Dünyâ’yı ne hâle getirdiği de ortadadır. Entelektüeller hayâta içinden ve ortasından bakmadıkları, tam tersine, fildişi kulelerinden baktıkları ama bir-çok şeyi göremedikleri ve de görmek istemedikleri için hayâtı doğru olarak okuyamazlar ve hayat hakkında doğru yargılarda bulunamazlar. Entelektüeller, dînin ılımlılaşmasına ve de laytlaşmasına da zemin hazırlarlar ve bu konuda iktidarları desteklerler. Bir şirk sistemi olan demokrasiyi, binbir taklalar atarak İslâm’ın hedefi olarak gösterirler. İslâm’ı, “demokratik İslâm” olarak îlan ediyorlar. Entelektüeller hükümdârın dînindendirler, Allah’ın değil. Bu nedenle iktidarlar da entelektüelleri destekleyip onlara alan açtıklarından, âlimlerin sesi hem kısık çıkar, hem de çıkan sesler tatlı-sert şekilde bastırılır. Günümüzde âlimlikten yada âlim söyleminden uzaklaşarak entelektüel söylemine kapılanlar da vardır ki bunlar âlimken zâlim olmuşlardır. Zâlimlere arka çıkanlar da zâlimdirler zîrâ. Bu bağlamda mevcudun desteklenmesi ve seslendirmesini yapan entelektüeller zâlimdirler, çünkü “mevcut durum” halkın canını çıkardığından, buna çanak tutan entelektüeller zâlim olarak fişlenmeyi hak ediyorlar.

“Allah’tan en çok âlimler korkar” denilirken, âlimin bu korkusu “bilmeden” değil, îmânın vermiş olduğu haşyetten doğan korkudur. Haşyet, “Allah’ın ilgisini kaybetme korkusu”dur. Yoksa bir şey hakkında bilgi-sâhibi olmak o şeyden kormayı da yanında getirmez. Bilmek ayrı, korkmak ayrı şeylerdir. Filozof da bilir fakat korkulması gereken şeyden korkmaz. Allah korkusu, bilmeden ziyâde haşyet ile alâkalıdır ve âlim, bir bilginden çok, “haşyet-sâhibi” olandır. Bu korku yâni haşyet, onu fildişi kulesinde eylemsiz olarak oturmaktan men eder. Âlim, etliye-sütlüye karışmamaktan çok korkar. Bu nedenle hayâtın tam ortasında sözünü söyler ve eylemini gerçekleştirir.

Dünyâ âlimlere ve onların düşüncelerine ve amellerine çok muhtaç durumdadır. Bu nedenle mü’minler yeniden içlerinden “âlimler” çıkartmalı ve bâzı entelektüelleri âlimliğe terfî ettirmelidir. Aynen, Firavunun sihirbazlarında olduğu gibi.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme