23 Haziran 2016 Perşembe

Câhiliye



“Câhiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakînen bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide 50).

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda; İslâm toplumu câhiliye toplumu, câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun gösterildiği gibi olduğunu zannediyor. Sonuçta ise müslümanlardan başka zarar gören yok. İşte bunu tersine çevirmenin yolu, hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak ve bâtıl olarak açığa çıkmalıdır. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes görsün.   

Cehâlet, insanın dünyevî olanı bilmemesi ve onlardan habersiz olması demek değildir. Cehâlet bir “kendini bileme” hâlidir. Bu kendini bilmeme hâli, vahiyden habersiz olmaktan ve onu bilmemekten doğar. Dolayısı ile “Kur’ân’ı-vahyi bilmeyen kendini bilmez” denebilir. Tasavvufta bu söz şirk olarak şu şekilde söylenir: “Kendini-nefsini bilmeyen Rabbini bilemez”. “Rabbini bilmeyen kendini bilemez” dese tamam, “Rabbini bilmeyen neyi bilir ki” diyebiliriz. Fakat Rabbin bilinmesi şartını, kendinin bilinmesine bağlıyor ki, bu durumda kendisi -hâşâ- Rabb’den daha üstün oluyor. Zîrâ etken kendisi iken edilgen Rabb oluyor. Ulûhiyet ve Rubûbiyetin kime âit olduğu karışıyor. Böylece şirke ve cehâlete düşülüyor. Yâni kişi bir “kendini bilmez”, câhil oluyor. Zîrâ Rabbini hakkıyla takdir edemiyor.

Seyyid Kutub:

“Bu dînin (İslâm), yada daha genel bir ifâdeyle târih boyunca gelen bütün resûllerin tebliğ ettiği “Allah dîni”nin ele aldığı temel sorun, yeryüzünde ulûhiyetin ve kullar üzerinde rubûbiyetin kime âit olacağı sorunudur.

Câhiliye sâdece, yaşanmış bir târihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz-konusu olan bütün hayat-sistemleri ve nizamları câhiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat-sistemleri ve düzenleri istisnâsız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar; düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kânunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle câhiliyenin ta kendisidir. Bâzısının bâzısını Allah (Subhânehu ve Tealâ)’dan başka rabler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esâsına dayanan câhiliye... İslâm ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kânunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegâne mercî Allah olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

Câhiliye, belli bir zamâna özgü târihi bir dönem değildir. O, bir durum ve vaziyettir. Ve câhiliye bugün, yeryüzünün her tarafını sarmıştır. Bütün gruplar, ideolojiler, mezhepler, düzenler ve rejimler, Allah’ın kullar üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddederek, kulların kullara hâkimiyeti esâsı üzerine kâim olmuşlardır. Bütün sistemler, insanın görüşü olmakla, insanı ilahlaştırmışlardır. Dolayısıyla insanlara hükmetmek için indirilen ilâhi şeriat, hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu nizamların şeklî görünümleri, amblemleri, işâretleri, isimleri, sıfatları, taraftarları ve metodları farklı da olsa, Allah’tan başkasının uydurması olmaları bakımından aynı karakteri paylaşmaktadırlar. Hepsi de câhiliye vasfıyla belirginleşmektedir. Buna göre, yeryüzünün câhiliye tarafından istilâ edildiği, beşerin hayâtına câhiliyenin hükmettiği ve İslâm’ın hayattan uzaklaştırılıp, sâdece ismen vâr olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Câhiliye; ‘Allah’tan başkasının ulûhiyetine inandığı için veyâ aynı-şekilde Allah’tan başkasına ibâdetlerini sunduğu için değil; fakat, hayat-pratiğinde yalnızca Allah’a ubûdiyet etmediğinden dolayı’ câhiliyedir. Câhiliye; Allah’tan başkasının ulûhiyetine îtikat etmekle birlikte, ulûhiyetin en belirgin özelliğini Allah’tan başkasına vererek, Allah’tan başkasına boyun eğmektedir.

Dünyâ’da iki sistem vardır. Bunlardan birincisi “İslâm”; ikincisi de; demokrasi, sosyâlizm, komünizm vb. tüm beşer-aklının ortaya koyduğu sistemlerdir ki, bunların hepsi de câhili sistemlerdir” der.

İslâm câhili sistemi düzeltip güncelleştirmeye gelmemiştir, tam-aksine, bir zulüm sistemi olan bu câhili sistemi yıkıp, yerine ilâhi sistemi yerleştirmek için ve Dünyâ’da hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ortamını kurmak için gelmiştir. Bahsedilen eşitlik, “üslûp ve muâmelatta herkes için olan bir eşitliktir” elbette. Yoksa eşitlik, Allah’ın murâdına aykırıdır. Kimi durumlarda da zulüm olur.  

Câhiliye, “rubûbiyet hakkını Allah’a vermemek” demektir. Otorite, terbiye, yönelme ve hâkimiyet demek olan Rubûbiyet hakkı, tek-başına Allah’a âittir. Haram kılan kim ise “Rab” de O’dur. O hâlde yalnızca Allah, Rab olmaya müstahaktır. “De ki, gelin size Rabbinizin neyi haram kıldığını anlatayım. Ona hiç-bir şey ortak koşmayınız...”.

Câhiliye ile İslâm arasında hiç-bir zaman uzlaşma olmaz. Seyyid Kutup:

“İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki câhiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü câhiliye için olduğu gibi, bu-günkü câhiliye için de, yarınki câhiliye için de geçerlidir. İslâm ile câhiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz-konusu değildir” der.

Câhiliyeden hicret etmek yâni onların coğrafyasından, sisteminden, ölçülerinden, kânun ve yasalarından ayrılıp uzaklaşmak peygamberlerin sünneti ve temel misyonudur ki bu, hak ile bâtılın mutlakâ ayrılması gerektiğinin bir işâretidir. Hakkın gerçek anlamda açığa çıkması için bu ayrılış, olmazsa-olmazdır. Ancak ve ancak böyle bir ayrılış ile “hak” apaçık olarak ortaya konacak ve insanlar hak ile bâtılın ne olduğunu çok net bir şekilde görebilecekler ve tercihlerini yapabileceklerdir.

Çağımızda câhiliye, “kültürlü câhiliye”dir. Câhiliye, sanki eskiden hiç-bir şey bilinmiyormuş da tam da şimdi bilinmeye başlamış gibi davranarak, birilerinin bir zamanlar içtihad kapısını kapattığı gibi, şimdi de “târihin sonu tezleri”ni ortaya koyuyor. Eskiden bilinmeyen şey niye şimdi bilinmiş olmuş olsun?. Zaman mı bitti?. Allah’ın ilmi ne eski devirde ne de şimdiki devirde, ne de ileriki zamanlarda tam olarak anlaşılabilir. Seyyid Kutup da: “Allah’ın şeriatının hikmeti, herhangi bir dönemde bütünüyle anlaşılamaz” der.

Câhiliye, başta kânunlar olmak üzere, sosyâl hayatta olsun özel hayatta olsun, her konuda “Allah’a göre olmayan” demektir. Allah’a göre olmayan ve insana göre olan şey câhiliyedir. Bütün Dünyâ’daki insanlar bir konuda % 100 görüş-birliğine vararak bir noktada birleşse ve insanların hayatlarına etki edecek vahye atıf yapmayan bir kânun-kural çıkarsalar, o toplum yine de câhiliye olur ve onların yaptıkları yine de şirk olur. Zîrâ ilahlık taslamış olmaktan kurtulamazlar. O hâlde câhiliye, ilahlığın yâni yönetimin, Allah’tan alınıp insana verilmesidir.

Câhiliye bir “kendini bilmeme” hâlidir. Bir zıvanadan çıkma hâli. Yoksa câhiliyede okuma-yazma oranı çok yüksektir. Hattâ bir matematik kültürüdür câhiliye. Matematik salt Dünyâ ile, dünyevilik ile ilgili olduğundan, matematik-merkezli anlayış yâni sâdece tek-dünyâlı olarak dünyevî bir anlayıştır câhiliye. Câhiliye bir popülist sistemidir. Câhiliyede her-şey sözde halka dönüktür. Fakat halka dönük olan popülizmde halk sürekli sömürülürken, perde gerisindekiler ise sürekli olarak semirir.

Ramazan Yazçiçek:

“Kur’ân’ın ifâdesiyle, Allah’ın hükmünün dışında aranan çözümler “câhiliye”dir. Dolayısıyla İslâmî olmayan her bir yaşam-tarzı câhiliyedir. İslâm ise tam bunun karşısında bir kurtuluş hareketidir. Istılah olarak câhiliye, Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabûl etmeyip, bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere îman etmektir. Kezâ cehâlet ilimden öte hilmin zıddı olarak İslâm’ın tam karşısında yer alır. İnsanı insanın kulluğundan kurtarma hedefli olan İslâm, câhiliyenin her türünü ortadan kaldırmaya dönüktür. “Yoksa onlar İslâm öncesi câhiliye idâresini mi arıyorlar?. Yakin sâhibi (gerçeği görebilen) bir toplum için, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide 50). Cehâlet, ilmin değil daha çok hilmin zıddı olması îtibâriyle kurtuluşun tam karşısında yer alır. Kezâ kurtuluş, baskıdan, sömürüden, ahlâksızlıktan, hevâ ve hevesin arzularına esâretten, bireysel ve toplumsal olarak Allah’tan başka ilâhlık iddiasında bulunanların tasallutundan, ekonomik ve kültürel alanda fıtratı bozucu her tür adâletsizlikten; dil, ırk, coğrafya putçuluğundan kurtulmaktır. İşte tam anlamıyla câhiliyeden İslâm’a geçmek de budur. Dolayısıyla çözüm vahyin dışında aranılırsa, bir câhiliyeden çıkılırken câhiliyenin başka bir formuna geçilir.

Dünyevileşmek fakirliğe mukâbil zenginleşmek değildir. Dünyevileşmek, insana, hayâta dâir her-şeye maddî açıdan bakma, ben-merkezli algı ve bunu yaşam-tarzı hâline getirmedir. Dünyevileşme, Kur’ân’ın ısrarla sakındırdığı bir sapmadır. İnsanın yüz-yüze olduğu bu tehdit, târihsel serüven içerisinde peygamberî mesaja hep konu olmuştur. Bu durum günümüz gerçekliğinde de aynıdır” der.

Câhil cesur olur. Fakat bu cesâret câhil cesâretidir ki kişinin hem kendisini hem de toplumu ifsâd eder.

“O, dönüp gitti mi (yâhut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).
Asr-ı saadette, maddî infâk yapacak adam bulmak zor iken, modern câhiliye devrinde mânevi (sözel) infâk yapacak adam bulmak zordur. Bu-gün bir-çok müslümanın uygarlık olarak algıladığı/bildiği şey, İslâm’i gelenekte câhiliye diye bilinen değerlerin uyanışıdır.
Câhiliyenin tavrını şu âyet iyi açıklar: “Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Şâyet Rabbimin huzûruna götürülürsem, hiç şüphe yok ki, bundan daha hayırlı bir âkıbet bulurum” (Kehf 36). Hâlbuki bu kişi müşriktir: “(Derken) onun ürünleri (âfetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: ‘Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım” (Kehf 42).

Câhiliye, doğru olanı değil, kabûl ettiğini üstün tutar. Bu kabûl etme, “nefis-merkezli bir kabûl etme”dir. Kabûl ettiğini doğru olarak görürken, kabûl etmediğini de yanlış olarak görür. İsterse ilâhi olan; doğru olarak kabûl ettiklerine yanlış, yanlış olarak kabûl ettiklerine doğru desin, yine de fark etmez.

Cehâlet, (câhiliye) “körü-körüne olan bağlılık” demektir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme