3 Şubat 2015 Salı

Beş Adımda İslâm Medeniyeti


Batı’nın Fransız Devrimi ile başlattığı seküler dünyâ-görüşü, müslümanlara da resmî olarak, 1839’da Tanzimat Fermânı; 1856’da da Islahat Fermânı ile birlikte sirâyet etti. Artık bundan sonra müslümanlar devlet ve medeniyet düşüncesini vehedefini bir-tarafa bırakarak, batı bakış-açısı ile Dünyâ’yı yorumlamaya ve şekillendirmeye başladılar. Tabî ki bu bakış-açısı ve şekillendirme seküler bir bakış-açısına sâhip olduğu için İslâm’ın özüne aykırıdır. İslâm-dünyâsında artık müslümanları hakkıyla savunacak güçte bir devletin olmaması da bu durumu hem hızlandırmış hem de benimsetmiştir. İşgâl edilen yerdeki insanlar, bir-süre sonra işgâlcilerin dînine inanmaya başlarlar çünkü. O-zamanki şartlarda bu durum belki bir nebze makûl görülebilir. Çünkü batı’nın oluşturduğu seküler sinerji çok güçlüydü ve enerjisi de sürekli artıyordu. İnsanlarda bulunan “nefs” denen olgu ise buna hem fazla ses çıkaramıyor, hem de çıkarmak istemiyordu.

Ama Dünyâ artık o 100-150 yıl önceki Dünyâ değil. Resmî rakamlara göre 63 tâne müslüman ülke var ve nüfûsu 1.57 milyar. Dünyâ GSMH’sı yaklaşık “65 trilyon 820 milyar dolar” iken, İslâm ülkelerinin GSMH’sı 8 trilyon dolar civârındadır. Dünyâ-rakamlarına göre bu servet küçük görünse de yabana da atılamayacak bir rakamdır bu ve bu nüfus ve servetle Dünyâ’nın “değişmesi” sağlanabilir. Fakat bir sorun var: Müslümanların böyle bir değişim hedeflememesi ve  istememesi. Batı’nın oyalama taktiği hâlâ olanca hızla devâm ettiği için bu zillet de devâm ediyor. Tabî ki bu değişimi şiddetle isteyenler de bir-hayli çok ve bu konuda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğinin tartışmaları sürekli yapılıyor. Biz de bu konuda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini “Asr-ı saadet” merkezli düşüncelerimizi ortaya koyarak paylaşmak istiyoruz..

Allah tüm Dünyâ’yı ve tüm kâinâtı çok esaslı (hak) bir amaç için yaratmıştır. Bu amaç da Allâh-u âlem 5 aşamada gerçekleşecek bir değişimin sonunda oluşacak olan İslâm Medeniyeti’dir. Medeniyet kurmak şarttır. Çünkü sâdece bilgi ile insanların zihinlerini etkileseniz bile yanlış yaşamlarını istisnâlar dışında değiştiremiyorsunuz. İslâm’ın bize bildirdiği örnek yaşama-şeklini hayâta aktarmamız lâzım ki insanlar bu medeniyetin içinde İslâm’ı solusunlar ve onu tüm varlıklarında hissetsinler.

Îman ön-şartına bağlı olan bu beş-aşama şu şekildedir:

1-Bilgi Aşaması

Müslümanlar için “bilgi”nin kaynağı kayıtsız-şartsız Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân bilgisini elde etmek için yapılması gereken şey; disiplinli, gayretli, samîmi, ciddî ve hedef-merkezli, zaman açarak/ayırarak ve illâ ki “odaklanarak” yapılacak derin okumalar yapmaktan geçer. Kur’ân bu tarz okumalar/çalışmalar yapan kişilere çok cömert davranacaktır. Kur’ân’ı canlı bir kitap olarak görmek ve kişinin Kur’ân’ın ilk muhâtabının kendisi olduğunu düşünerek okumak elzemdir, çünkü sonuç verir. Kur’ân’da müteşâbih âyetler vardır ve bunların en doğru yorumunu sâdece Allah bilebilir. İlimde derinleşenler ise sâdece “Allah’ın bildirdiği kadarını” bilebilirler. Şunu bilelim ki Kur’ân bir “sırlar kitabı”, “ölüler kitabı”, “şifreler kitabı”, “sonsuz anlamları olan bir kitap” değildir. En âliminden en câhiline kadar herkesin okuyunca yada duyunca ne dediğini idrâk edebileceği bir kitaptır. Tabî ki Kur’ân, okundukça  zihni/kâlbi/rûhu güçlendireceği için daha gayretli olanlara daha fazla şeyler söyler. Kur’ân’ın bir bilinci, bir rûhu, bir bakış-açısı, bir temel-konusu ve bir hedefi vardır ve bu hedef insanlık için kemâl derecede bir hedeftir. Ancak o hedef (İslâm medeniyeti) gerçekleşirse, başta insanlar olmak üzere canlı-cansız tüm varlık zulümden kurtularak mutlu olabilir ve fıtratına uygun yaşayabilir. Bilgi konusunda Kur’ân’ın bu hedefini yakalayabilmemiz gerekir.

Kur’ân okumaları aslında “Kur’ân-merkezli okumalar”dır. Çünkü Kur’ân, insanları çeşitli adreslere gönderir:

“..Hiç yer-yüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar?. Korkup-sakınanlar için âhiret-yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (Yûsuf 109) ve;

“Yer-yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı?. Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, mâdenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin îmar ettiğinden daha çok îmar etmişlerdi. Elçileri de onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı” (Rûm 9) diyerek târihe;

“Yer-yüzünde bir bakmadılar mı ki, biz onda her güzel (kerim) çiftten nice ürünler bitirdik” (Şuârâ 7) diyerek bitki-bilime (botanik);

“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı?. Biz, onu nasıl binâ ettik ve onu nasıl süsledik?. Onun hiç bir çatlağı yok” (Kâf 6) ve;

“O, biri diğeriyle tam bir uyum (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir çelişki ve uygunsuzluk (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 3-4) diyerek gök-bilime (astronomi);

“Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?” (Ğaşiye 17) ve;

“Onlar, üstlerinde dizi-dizi kanat açıp-kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı?. Onları Rahmandan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir” (Mülk 19) diyerek hayvan-bilime (zooloji);

“Bakmıyorlar mı dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu?. Yere; nasıl yayılıp-döşendi?” (Ğaşiye 19-20) diyerek dağ-bilime (oroloji) ve yer-bilime (jeoloji) adres gösterir ve bu konularda araştırmalar yapılmasını önerir.

Bu âyetlerin gönderdiği adreslerdeki olası yanlış bilgiler Kur’ân-merkezli okumalar tarafından açık hâle gelecek, bâtıl olan bilgiler okuyucular tarafından hemen fark edilecektir. Kur’ân’daki bilgiyi almak ve bir sonraki aşamaya geçmek için Kur’ân-bütünselliği çok önemlidir. Çünkü Kur’ân nüzûl olarak, konu-vahyi şeklinde değil, hayâta aktarıla-aktarıla gelmiş ve bu şekilde tamamlanmıştır. Elimizde olan Kur’ân şu-an ”tamamlanmış” bir kitap olarak bulunduğu için bütünsel bilgiyi yakalamaya çalışmalıyız. Bizce bunun en iyi yolu, odaklanarak yapılan günlük okumalardır. Böylece Kur’ân hayat ile birlikte okunmuş olur. Günlük olarak yapılacak yaklaşık 2-3 sayfalık (1-2 konu arası) okumalar bile kişinin (kültürel durumuna ve gayretine/odaklanmasına göre değişir) 4-5 yıl sonra artık Kur’ân’ın rûhunu/bilincini/hedefini/bakış-açısını/temel-konusunu idrâk edebilmesine yetecektir. Bilinmelidir ki bilgilenme hiç-bir zaman bitmez. Çünkü:

“De ki: Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dâhi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi” (Kehf 109).

“Eğer yer-yüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Lokman 27) âyetlerine göre Allah’ın ilmi tükenmez. Kervan biraz da yolda düzülür. Bu bir yürüyüştür ve hedefin -çok uzun zamanlar gerektirmeyecek- aşamaları vardır.

2-Bilinç Aşaması

Bilincin kaynağı da Kur’ân’dır. Ama bilinç, hayâtı da gözeterek yapılan okuma biçimidir. Artık îman desteklenerek bir hayli sağlamlaşmıştır. Okuma-aşamasından sonra artık bilinç-aşaması geliyor ki zâten bilgi-aşamasının bir sonucudur bu. Bu-aşamada kişi hayat ile iç-içedir. Kur’ân okumalarını hayâta, siyâsete, ekonomiye vs. vurarak yapmaya devâm eder. Bu-aşama, Kur’ân’ın önermeleri, söylemleri, tutumları, anlayışları ve ideâlleriyle; mevcut hayattaki önerme, söylem, tutum, anlayış ve ideâller arasındaki derin uçurumun görülmesi aşamasıdır. Bu-aşamada başta insanlar olmak üzere canlı ve cansız tüm varlığın nasıl da bir zulme mâruz kaldığını vahyin kazandırmış olduğu ferâsetle ve “kerim bir öfke” ile bilecek ve görecektir. Kur’ân bu zulümden şu şekilde bahseder:

“O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yer-yüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Kişi bu âyeti artık çok iyi anlar ve gözlemler. Bu zulmün böyle süremeyeceğini bilir ve görür. Çünkü ortada Allah’ın, Kur’ân’ın, İslâm’ın görüşüne taban-tabana zıt bir durum ve hayat vardır. Kişi; okumalarını, fikirlerini, düşüncelerini, yazılarını, konuşmalarını, eleştirilerini, îtirazlarını, isyanlarını artık bu minvâlde yapar. Bu iş eylem olmadan zinhar düzelmeyeceği (ıslah) için, bir eylem-plânı hazırlamayı düşünmeye başlar. Bu-arada kişi müslümanların söylem/düşünce/davranışlarındaki aykırı tutumları görmeye başlar. Onu en çok da bu üzer ve karamsarlığa düşürür. Çünkü müslümanların geneli İslâm’ın bilinç ve eylem yönünü neredeyse tamâmen unutmuş, sâdece bilgi-edinme peşinde koşturuyor, ama bunu da hakkıyla yerine getirmemektedirler. Bu kişiler Kur’ân’ı bir “sırlar-kitabı” olarak gördükleri için ve (tek bir yer hâriç) Kur’ân’ın bahsetmediği ve çok da önem vermediği “anlama” peşine, “anlam devşirme” peşine düşerek oyalanmaktadırlar.

Hâlbuki buna gerek yoktur. “Îman sâhibi” herkes için açıklanmış ve kolaylaştırılmış bir kitaptır Kur’ân: Kamer: 17, 22, 32 ,40; Duhan 58; Meryem 97. âyetleri bunu çok açık bir şekilde ortaya koyar. Aksi tutumlarda bulunanlar şu âyetlerle mahkûm edilirler:

“Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünyâ-hayâtı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim âyetlerimizi yok sayarak tanımadıkları gibi, biz de bu-gün onları unutacağız.

Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; îman edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık.

Onun te’vilinden başkasına bakmazlar mı?. (Onun yalnız te’vilini gözetirler). Onun te’vilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar, diyecekler ki: Gerçekten Rabbimizin elçileri bize hakkı getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçiler var mıdır?. Veyâ geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak. Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrâna uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır” (A’raf 51-53).

Evet; bu uyarılara kulak vererek bu tarz davranışlardan uzaklaşmalı ve bilgi ve bilinçten sonra artık eylem-aşamasına geçmek gerekmektedir.

3-Eylem Aşaması

Bu aşamada cemaatten “hareket”e geçilmiştir artık. İslâm’i bir hareket. Bu-aşamanın kaynağı sünnettir. Eylemin kaynağı sünnettir çünkü. Peygamberin gelen vahiylerden sonra ne yaptığı çok önemlidir. Peygamber yeni gelen vahiyler karşısında nasıl bir tutum benimsemiş, ne yapmış olduğunu bilmek îcab eder. Bu-konuda Peygamberin o zamâna/coğrafyaya/insanlara-has olarak yaptıklarını değil; o âyetler karşısında nasıl bir tavır takındığıdır önemli olan. O tarzı yakalamak önemlidir. Peygamberin sünneti, âyetler karşısında gösterdiği tavır ve tarzlardır. Sünnet budur zâten ve bu evrenseldir. Âyetler karşısında takınılan tavır ve tarz evrenseldir. Sünnet bu demek olduğu için, sünnet evrenseldir.

Sâdece soyut/teorik ilimle mutlak-anlamda bir îman/mutmainlik olmaz. Hz. İbrâhim örneğindeki gibi: Hani İbrâhim: Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster demişti. (Allah ona:) İnanmıyor musun? deyince, Hayır (inandım), ancak kâlbimin tatmin olması için dedi” (Bakara 260). Hz: İbrâhim inancının sağlam olmasına rağmen eylem olarak da bunu görmek istiyor. Soyut bilgilerle de bir inanç oluşabilir fakat gerçek tatmin/îman, eylem/yaşanmışlık ile birlikte olabilir ancak. İllâ ki yaşanmışlık olması gerekir.

Bu-aşama îmanın artık eyleme zorladığı bir aşamadır. Sabır, sebat ve cesâret aşamasıdır. Artık bu-aşamada “adanmışlık” gerekir. Adanmış şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Artık bu aşama “adanma” aşamasıdır: De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163). Bu-aşamada biat edilmiş bir “imam”ın belirlenmesi zarûridir. Fakat eylem de öyle bodoslama olmaz. Eylemin de aşamaları vardır. Kişinin ilk-başta kendine bir çeki-düzen vermesi gerekir. İslâm’a, Kur’ân’a aykırı tüm davranışlarından vazgeçecek, Allah’ın istediği ibâdetleri (başta namaz, oruç, infâk olmak üzere) hakkıyla yerine getirecek, insanlarla ilişkiye geçecektir. Bu-aşamada ilk-önce kendini belli bir oranda tezkiye ettikten (temizledikten) sonra, en yakınları ile temâsa geçip onlara bilgi-bilinç-eylem aşamalarını anlatıp bilinçlendirecektir. Âilesini uyarmak ilk-başta yapacağı iştir. Bununla birlikte artık çevresindeki duyarlı arkadaşlarıyla, cemaatlerle ve  kişilerle temâsa geçip bilgi-bilinç paylaşımı yapacaktır. Eyleme geçilmesi ve eylem adına neler yapılmasının konuşulacağı bu toplantılar bir-süre devâm edecek ve bir tarz ortaya çıkacaktır. Ortak-bilinçteki o ortamlarda meydana gelen samîmiyet ve kardeşlik şuuruyla birlikte neler yapılabileceği kararlaştırılarak uygun adımlar atılacak ve bu çalışma çeşitli kanallarla insanlara duyurulacak ve insanlar da bu eyleme dâvet edilecektir.

Ali Şeriati:

“Ümmetin siyâsî felsefesi ve rejimi, kelle demokrasisi, sorumsuz ve gâyesiz liberâlizm, balçık aristokrasisi, halk düşmanı diktatörlük, oligarşi değil; toplumun dünyâ-görüşü ve ideoloji temelleri üzerinde, insanın yaratılış gâyesine uygun bir şekilde harekete geçirilmesinden sorumlu olan inançlı ve devrimci bir önderliktir. İmâmet’in gerçek anlamı budur” der.

Bilgi-bilinç-dâvet-devlet-medeniyet süreci Fetih 28’de kısaca şu şekilde gösterilir: “Ki O, elçilerini hidâyetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şâhid olarak Allah yeter” (Fetih 28).

İslâm’i olmayan otoriteye îtiraz/eleştiri/isyân şarttır bu aşamada. Hz Mûsâ örneğinde olduğu gibi: Allah Hz. Mûsâ’yı Firavun’a âsâ ile birlikte gönderir. Âsâ “isyân” demektir. “Fe kezzebe ve asâ. Fakat o, yalanladı ve isyân (âsâ) etti” (Nâziat 21).

Bu-aşamada eylemin en bâriz görünümü olan îtirâz, eleştiri ve hattâ isyânî sözler ve davranışlar olabilecektir tabî ki. Siyâsete, ekonomiye, adâlete, eğitime, sağlığa vs. yönelik konularda olan yanlış işlere karşı olan eleştiriler ve îtirazlar yazılı, sesli ve hareket içeren eylemler şeklinde gerçekleştirilecektir. İsyân, insanın özelliklerinden biridir. Hz. Âdem cennette bile isyân etmişti. İnsan isyân eden varlıktır.

“Allah’ın; samîmi, ciddî ve gayretli olanlara yollarını açacağı inancı”yla yapılan bu işlere Allah da rızâ gösterirse mü’minlerin önleri açılacak ve yeni bir duyarlıklık ve yeni bir çığır açılabilecektir. Allah bize bu-aşamada şu âyetleri öneriyor:

“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik” (Sebe’ 28).

“Rabbine dâvet et” (Kasas 87).

“Hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır” (Nâhl 125).

“Sizin içinizden hayra çağıran iyiliği emredip kötülükten vazgeçiren bir topluluk bulunsun” (Âl-i İmran 104).

“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz iyiliği emreder ve Allah’a inanırsınız” (Âl-i İmran 110).

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü güzel bir şekilde önle” (Fussilet 34).

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzle öğütle çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et” (Nâhl 125).

“İnsanlara hatırlat. Çünkü hatırlatma îmanlı kimselere fayda verir” (Zâriyât 55).

“Ben mü’minin deyip, sâlih-amel işleyip, insanları Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır” (Fussilet 33).

“Allah’ın dînine yardım ederseniz. O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz” (Muhammed 7).

“Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek duâ ediniz): Ey Rabbimiz!. Unutur, yada yanılırsak bizi sorumlu tutma!. Ey Rabbimiz!. Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz!; bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!. Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara 286).

“Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevâbından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter” (Nîsâ 85).

Bu âyetlerin de yönlendirmesiyle müslümanlar, Mekke müşriklerinin zulmünden kurtularak İslâm’ın ön-gördüğü biçimde özgürce yaşayabilmek amacıyla Habeşistan’a hicret etmişlerdir. Müslümanlar, ilki Hz. Muhammed’in peygamberlikle görevlendirilişinin beşinci yılında (614), ikincisi de altıncı yılın (615) başlarında olmak üzere iki defâ hicret ettiler. Bu hicretler “birinci Habeşistan hicreti” ve “ikinci Habeşistan hicreti” olarak adlandırılır. Daha 5. yılda, İslâm’ın Mekke’nin o zamanki ortamında İslâm’ın hakkıyla yaşanamayacağını gören mü’minler, Peygamberin emri ile Habeşistan’a hicret ederek orada İslâm’ın yaşanmasının mümkün olup-olmamasını denetlemek ve mü’minlerin en azından bir kısmının rahat bir şekilde inancını yaşayabilmesi için hicret etmişlerdir. Çünkü İslâm, zinhar hayâta aktarılmadan yaşanabilecek bir din değildir. Habeşistan’da rahat bir şekilde hem inançlarını hem de hayatlarını yaşayabilen mü’minler, Habeşistan’ın dâvete karşı olumsuz bir tutum takınmamasına rağmen, oturmuş bir devlet-düzeni olduğunu ve devlet-içinde bir devletin olamayacağını gördükleri için Habeşistan’ın Dâr-ül İslâm olması düşüncesinden/umûdundan vazgeçmişlerdir. Peygamberimiz daha sonra aynı amaç için 10. yılda çok uygun iklimi ve şartları olan Taif’i denedi. Taif daha ilk-başta bu “fırsatı” tepti. Medîne o dönemde Evs ve Hazreç kabîlelerinin arasındaki savaş nedeniyle ilk-başta düşünülmemişti. Daha sonra Allah Medîne’yi nasip etti müslümanlara Dâr-ül İslâm olarak.

“Tarafımdan söyle: Ey îman eden kullarım, Rabbinizden korkun!. Bu dünyâ-hayâtında güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik var. Allah’ın toprağı/yer-yüzü geniştir. Sâdece sabredenlere, ücretleri hesapsız ödenecektir” (Zümer 10).

Eyleme kadar îman/inanç ve ahlâkla donanmak şarttır. Eylem ile birlikte artık hicret ve cihad başlar. Evet; çok gayretli çalışmalarla, varını-yoğunu ortaya koyarak gösterilecek çabalarla ve tabî ki Allah’ın izni ile Allah bu işin sonunu “devlet”e çıkaracaktır.

4-Devlet Aşaması

Bu-aşamanın gerçekleşebilmesi için çok-çok uzun olmayan ama kısa da olmayan bir süre geçmesi gerekecektir. Bu-aşamaya gelindiğinde nitelik ve nicelik olarak bir kitle olması kesin şarttır. Çünkü artık ortada “idâre” edilmesi gereken bir devlet vardır. Eylem aşamasında kazanılmış ve destek alınmış halk bu-aşamanın en büyük yardımcılarıdır. Eylem-aşamasının sonunda devletin kurulmasının hangi yoldan olacağı coğrâfî, kültürel, politik, ekonomik vs. nedenlere bağlıdır. Fazla gürültü-patırtı çıkarmadan Hak-merkezli bir devlet olamayacağı için bâzı gürültüler çıkması kaçınılmazdır. Hattâ bazıları ağır bedeller ödemek zorunda kalınabilir. Bu bedeli en çok da “kurucu kadro” ödemelidir. Allah Kur’ân’da:

“Şüphesiz îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Bakara 218).

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran 142).

“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir” (Âl-i İmran 186).

“Ey îman edenler!, içinizden kim dîninden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak-gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Mâide 54).

Bu aşamada savaş da vardır. Hoşunuza gitmese bile:

Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

“Ey îman edenler, sizi acı bir azapdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resûlü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” (Saff 10-12).

Ramazan Kayan:

“Toplumlar savaşlar ile yok edilmezler, korkularıyla yok olurlar” der.

“Elçilerini hidâyet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslâm’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile” (Saff 9)

 Ahmet Tekin bu âyeti şöyle çevirmiştir: O, Resûlünü bir hidâyet rehberi olan Kur’ân ile ve toplumunuzda hakça düzeni gerçekleştirecek Hak Din ile, âdil bir şeriatla, gerçek medenî kuralları öğretmekle görevli özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderendir. İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında, Allah’a ortak koşan, başka otoriteleri olan müşrikler istemeseler de dînini, düzenini bütün inançlara, medeniyetlere, rejimlere üstün ve hâkim kılmak için göndermiştir”.

Dünyâ’yı fesada boğanların birlik olup berâberce aynı zihniyeti paylaşmaları ve görece bir-birlerine yardımcı olmalarına aldanma!. Onlar, reklâmı iyi yapılmış ve gerçek zannedilen birer seraptırlar:

“Onların gönüllerinde, korku bakımından siz, Allah’tan daha zorlusunuz. Bu böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar/savaşamazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir” (Haşr 13-14).

“Kâfirlerin yer-yüzündeki güçlerinin karşı konulmaz olduğunu sanmayınız. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varılacak yerdir” (Nûr 57).

 Biz, bir-biriyle yardımlaşıp öcünü alan bir topluluğuz mu diyorlar?. Yakında o topluluk bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır” (Kamer 44-45).

  Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır?. Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı?. Öyleyse, sebepler içinde (bir imkân ve güç bularak göğe) yükselsinler. Kabîlelerden oluşmuş, sözüm ona bir ordudur bu; şurada (her-hangi bir yerde) bozguna uğratılacaktır” (Sâd 9-11).

“Allah, yazmıştır: Andolsun, ben gâlip geleceğim ve elçilerim de. Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sâhibidir, güçlü ve üstün olandır” (Mücâdile 25).

“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adâleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizânı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sâhibidir, üstün olandır” (Hadîd 25).

Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

“İnsanlar, (sâdece) îman ettik diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

“Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah bilip (ortaya) çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız?. Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Tevbe 16).

Allah dîni, diğer dinlerin üstüne çıkarmak ister: “Müşrikler istemese de O dîni (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur” (Tevbe 33)

“Ama îman edip îmânı kendisine yarar sağlamış -Yûnus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya!. Onlar îman ettikleri zaman dünyâ-hayâtında onlardan aşağılatıcı azâbı kaldırdık ve onları belli bir zamâna kadar yararlandırdık” (Yûnus 98).

“Hafif ve ağır olarak savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Tevbe 41).

“Allah’a ve Resûlü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” (Saff 11).

Devletin kurulması hicret ile olacaksa, onun gereği olan sünnetten ilhamla davranılması; mevcut ülkede olacaksa ona göre bir tavır takınılması gereklidir. Mü’minler bu-aşamayı “yıkmak için değil, yapmak için” isterler. Tabi kötü bir şeyi yıkmadan yenisinin ve iyisinin yapılması da mümkün değildir. Devlet, İslâm Devleti olarak değiştiğinde ve ana-yasası Kur’ân merkez alınarak yapıldıktan sonra çeşitli düzenlemeler de zamanla yapılabilecektir. Artık kervan yolda düzülecek ve düzelecektir.

İslâm için devlet de bir araçtır. Aslolan İslâm’ın ilkelerinin (vahiy) yeryüzüne hâkim kılınmasıdır.   

5-Medeniyet (Ümmet)

Peygamberin en büyük sünneti, devlet ve medeniyet kurmaktır.

Atasoy Müftüoğlu:

“Müslümanların vâr olduğu, ancak, İslâmî bir toplumun var olamadığı bir Dünyâ’da yaşıyoruz. Bu korkunç çelişkiye ilişkin bir farkındalığa sâhip değiliz. Müslüman olarak vâr olmak mümkün iken, İslâmî bir toplum/Dünyâ inşâ etmek niçin mümkün olmasın diye kendimize sormuyoruz” der.

Evet; nihâyet artık son-aşamaya gelinmiştir. Bu-aşama bir sonuçtur ve Allah’ın bir ödülüdür. Tabî ki bu-aşamada gayretli ve diraâetli çalışmalar yapılmaya devâm edecektir. Zâten Dünyâ bir imtihan-dünyâsıdır. Bir yapıyı yapmak kadar korumak da zordur ve önemlidir. Bu yapı sürekli “el atılarak” ilerletilecek ve yapılandırılacaktır. Bu-aşama da disiplin gerektiren bir aşamadır. Medeniyet ne kadar sağlam kurulursa o kadar uzun yaşayacak ve de insanları mutlu edecektir. Bunun için insanlar artık çok da zor olmayan bâzı gayretleri göstermek ve ufak da olsa bazı dokunuşlar yapmak zorundadır.

Sâdettin Ökten, medeniyet için şöyle der:

“Hedefi olmayan toplum medeniyet yapamaz. Medeniyet tasavvurunun referansları vardır. İslâm medeniyetinin sâbit referansları Kur’ân ve Sünnet’tir. İç-dünyâmızda her-şeyi yerli-yerine koyan, bir-takım değerleri sevdiren, tanıtan ve o değerler doğrultusunda hareket etmemizi sağlayan medeniyet tasavvurudur. Kendiliğinden meydana gelen değişim hattâ dönüşümlerin târihidir medeniyet târihi.

Felsefî sistem orada bir yerde öğretilmek için dururken, medeniyet tasavvuru ise, öğretileriyle birlikte uygulanmak için vardır. Bir davranış-biçimini insanların hayâta geçirmeleri için ona inanmaları lâzım. İnsan inanmadığı bir şeyi yapmaz, yapamaz. İnanmadığınız şey sizin için sâdece bilgidir.

Medeniyet tasavvuru, oldukça ağır bir yüktür. Dolayısıyla tahakkuk edebilmesi için de bâzı ön-şartların yerine gelmesi gerekli. Toplumun ses getiren kesimlerinden birinin/birilerinin alt-yapı oluşturması ve toplumsal mutâbakatı sağlaması şart. İkinci aşamada bu mutâbakatın somut irâdeye dönüşümü gerekli: Değerin hayattaki karşılığını görmeliyiz”.

Bu-aşamadaki en önemli şey şudur: Artık müslümanlar ve insanlar ama özellikle de mazlumlar derin bir “oh” çekecek ve içten bir “çok şükür” diyeceklerdir. Hak-Hakîkât, adâlet-eşitlik bu medeniyetle sağlanmıştır artık. Artık zulümler sona ermiş, bebekler mutlu ve sağlıklı, anaların endişesi, göz-yaşları, korkuları bitmiş, babalar işlerinin-güçlerinin başında, maddi-mânevî fıtrata uygun bir ortamda mutlu-huzurlu bir şekilde yaşamaya başlamışlardır. Tabî ki burası cennet değil, Dünyâ’dır ve Dünyâ’nın fıtrî zorlukları vardır. Artık tüm kurumlar adâlet üzeredir. “Ekin ve neslin” güvenliğini sağlamanın adımları atılmış ve değişim başlamıştır artık. Bu ülke başta diğer müslüman ülkelere olmak üzere diğer tüm devletlere ve tüm insanlara örnek olmak üzere yer-yüzünde boy göstermiştir. Bu İslâm Ülkesi ve Medeniyeti’nden sâdece câhiller ve şerefsizler çekinmekte ve korkmaktadır.

Medeniyet “din-merkezli bir Dünyâ” demektir. Tüm bu aşamalar aslında medeniyet kurmak için değildir. O bir sonuçtur. İlk dört adımdan sonra ortaya çıkar. Tüm bu aşamalardan sonra ortaya çıkan “medeniyet” çok önemlidir fakat mü’min için nihâi bir amaç da değildir. Nihâi amaç, Allah yolunda vahyin gösterdiği istikâmette çalışmak ve netîcede Allah’ın rızâsını kazanarak cennete kavuşmaktır.

İslâm’ın özü olan tevhid, medeniyete ayarlıdır. Tevhid bir-kez harekete geçtiğinde artık onu kimse durduramaz ve medeniyet ile sonuçlanır. Ali Şeriati:

“Tevhid, salt doğa-ötesi idealist bir teori değildir. Tevhid, Allah’ın varlığında tek olduğuna, çoğul olmadığına inanmaktan da ibâret değildir. Tevhid, aynı-zamanda bir dünyâ-görüşüdür. Târihî, sosyâl ve insânî bir görüştür. Varlıkla birliğin, ırksal-sınıfsal birliğin alt-yapısıdır tevhid. Grupsal, düşünsel, sınıfsal ve ulusal şirkin inkârcısıdır.

Medeniyet: Mûsa’nın yaptığı iş. O, esir, zelil köleliğe râzı ve alışkın, düşkün, paraya tapan, hakir ve bireysel çıkarlarını önemseyen bir topluluktan böyle bir târih yaptı. Medeniyet; Hz. Muhammed(a.s.)’in yaptığı iş. Cehâletin, fakirliğin ve bedevî kinciliğin egemen olduğu bir sahrada, dağılmış vahşî bir topluluktan, Dünyâ’nın doğu ve batısının en büyük emperyâlist güçlerini darmadağın edenleri ve insan târihinin bütün medeniyet ve kültür mîmarlarını vâr etti” der.

Medeniyet, “yeni bir medeniyet kurmak” demek değildir. O kadim İslâm medeniyeti -ki Hz. Âdem ile başlar- yeniden diriltmektir.

Lütfi Bergen:

“Batı’lı teknik-bilim, batı-dışı dünyânın sömürülmesinin ve ham-maddelerinin Avrupa’ya taşınmasının sonunda ortaya çıktı. “Bu kadar ham-maddeyi nasıl yeniden Dünyâ’yı işgâl etmek için kullanalım” düşüncesinin ürünüdür bu teknik ve bilim. Batı’nın kullandığı tüm teknik araçlar batı bilmeden önce İslâm vahyinde ve bu vahyin yüzlerce yıl içinde etkili olduğu coğrafyalarda bilinmekteydi. Yâni Zülkarneyn’i târihten çıkarırsanız Çin’de hikmet nâmına bir şey kalmayacaktır. Çin, pusula ve barutu Avrupa’dan çok önce biliyordu. Ancak bu barutla öteki toplumları boyunduruk altına almayı düşünmemişti. Pusula ile Dünyâ’yı işgâle yönelmemişti. Kısaca teknik gelişme ile “medeniyet” oluşmayacaktır; oluşsa idi zâten Avrupa’da buna dâir işâretler olurdu. Yâni Yûsuf (as) nasıl buğday dolu siloları insanlığın açlık meselesini çözmek için tahsis etmişse, batı da örneğin kapitâlizm gibi bir tatbikâta bu kadar üretim bolluğu içinde yakalanmamalıydı. Teknik, ahlâkî değer üretmez. Medeniyet değildir. Teknik eğer ahlâkî değer üretse idi, Afrika’da açlığa bir çözüm bulunurdu. Bu çerçevede “yeni ve köklü bir medeniyet inşâsı” şeklinde tanımlama, bizim “medeniyet” fikrimizden kopuktur. Çünkü bizde medeniyet “yeni” olanı değil tek ve Âdem’den bêri gelip Hz. Peygamber (asv) ile kemâle ermiş bir müslüman toplum olma irâdesini ifâde eder. Yâni medeniyet Âdem ile başlar. Buna göre ilk insan olan Âdem’in vahşî bir adam olduğunu ileri süren batı paradigmasından kopmamız gerekecektir. Müslümanlar ders kitaplarında ilk insanların vahşî olduğunu çocuklarına anlatıp duruyorlar. Sonra da çocuklarına ilk insan olan Âdem’in peygamber olduğuna inanmalarını istiyorlar. Âdem’in vahşî olmadığının ilk delîli onun hayâ duygusu ile örtünmüş bulunmasıdır. Çocuklarımıza bunu anlatmamız gerekir. Âdem ve çocukları mağarada yaşamadılar, çünkü Kâbe’nin inşâ edicisi Âdem idi. İlk müslüman toplum olan Âdemoğulları nikâh akitleri ile bir-birine bağlıydılar, vahşî değillerdi. Üretim ehli idiler, çünkü kurban sunmuşlardı. Yâni kurban vererek mallarını kendilerine verenin Allah olduğunu gösteriyorlardı. Bu malları emekle elde etmişlerdi. Kurban koç olduğuna göre bir ehlileştirme yapılmış olmalıdır. Süt ve yün de değerlendirilmiş olmalıdır. İlk insanlar vahşi ve toplayıcı değillerdi. Bir şehirleri, mekân duyguları vardı. Bugün kent yapılaşması câmi-merkezli değildir. Oysa insanlığın atası olan Âdem’in mekân algısı, mescid-kıblegâh merkezli idi. Müslümanlar şehirlerini bu gerçeklikten başlayarak oluşturmalıdırlar. Bizim kaybedilmiş ilk hikmetimiz mekân algısıdır. İslâm Medeniyeti’nin doğuşu ancak ahkâmı yaşayan bir İslâm toplumunun ortaya çıkışı ile mümkündür. Medeniyet, müslümanların toplumsal varlığının tez+ahürüdür” der.

Şeyhülislâm Mûsa Kâzım, bir toplumda ilimlerin ve eğitimin yaygınlaşmasını “medeniyet” vâsıtaları olarak görmez. Bu tür bir iddiaya şöyle cevap verir:

1) Bir insanın bir ilim-sâhibi olması ancak hayâtının bütününü bu meseleye hasretmesi ile mümkündür. Hâlbuki bir toplumu, bir milleti teşkil eden fertlerin bütününün tüm zamanlarını ilim ve fenleri öğrenmeye ayırması, kendilerini geçindirecek, ihtiyaçlarını giderecek kimse bulamamalarına neden olur.

2) İnsanlar dirâyet ve kâbiliyet bakımından farklı olduklarından, bir toplumu meydana getiren fertlerin tamâmı tüm zamanlarını ilim ve fenne hasretseler bile, hepsi o yüksek mertebeyi elde edemez; belki binde biri o rütbeye nâil olur ve geri kalanları yine kendilerini behîmiyetten (hayvâniyet) kurtaramaz.

3) Eğer eğitimin yaygınlaşması demek herkese okuma-yazma öğretmek demek ise, bu da amacın gerçekleşmesinde yeterli olmaz. Çünkü onlar nefsânî ihtiyaçlarını ve hayvânî şehvetlerini daha genişletmiş olacağından, kendilerinin insâniyeti korumaktan ziyâde, hasîs menfaatlerine hizmet ve onlara ulaşmak için her türlü vâsıtaya müracaat edecekleri âşikardır.

Mûsa Kâzım ilim ve fen ile “insâniyet”in tahakkuk edeceğine kanaat etmez. O’na göre insâniyet demek; istikâmeti, ciddiyeti, merhâmeti, şefkati, âtıfeti, her hususta adâleti, kısaca bütün yüksek ahlâkı ve fâzıl sıfatları gerektiren “insanlık” demektir. Bu ise, dînin, mezhebin, itikâdın teferruatındandır. Yâni dîni, îtikâdı olmayan her-hangi bir şahıs kendini hayvanlıktan kurtaramaz; o yüksek ahlâk ile ahlâklanamaz, fazîletli sıfatlarla muttasıf olamaz, şahsî çıkarları uğrunda aşağılık iş yapmaktan kaçınamaz.

Medeniyetler “Kitap”tan başka kılıçla (demir) kurulur. Bir makâlede şöyle denir:

“Hz. Muhammed’i diğer bir-çok peygamberden ayıran en önemli başarısı, savunduğu dâvâyı, silahlı bir insan-gücünü örgütleyerek zafere ulaştırmış olmasındadır. Ve o dâvâ, medeniyet dâvâsı idi. Nitekim bir-çok batılı bilim-adamı, bu açıdan Hz. Muhammed’i bir medeniyet kurucusu olarak târihteki yerine oturturlar”.

Abdurrahman Arslan:

“İslâm iki şeyi düzenler, zamânı ve mekânı” der.

Ali Şeriati:

“Doğru düşünce olmadan doğru bilgi; doğru bilgi olmadan da inanç olmaz. Bu üçü, uyanık bir şuur veya teori ve pratikte mükemmele ulaşmak isteyen bir hareket için mutlakâ gereklidir. Bilmeden inandığımız yüzeysel inançlar, çok geçmeden fanatizme ve bâtıl inançlara dönüşür, toplumsal yapıyı olumsuz yönde etkiler. Toplumda ideolojik dönüşüm başarılmadan, hiç-bir köklü dönüşüm gerçekleştirilemez. Hızla gelişen çağdaş-dünyâda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de, işte bu ideolojik ve fikri dönüşümdür. Bu tür bir dönüşüm, yaygın bir hareket hâline gelmeden önce, ferdin hayâtında ve şuurunda kök salmış olmalıdır. Ancak bu yolla, “kutsal” kurumlar adı altında donup katılaşmış olan hareketsiz yapılar, toplumun varlık hamlesinde etkin bir rôl oynayan canlı ve hareketli unsurlar hâline gelebilir” der.

İslâm=Îman-Hicret-Cihat’tır: “Îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır” (Tevbe 20).

“Ey îman eden kullarım, şüphesiz benim arzım geniştir; artık yalnızca bana ibâdet edin. Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 56-57).

Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır (korkmayın). O, işitendir, bilendir” (Ankebût 60).

İşte Allah’ın vaadi: “Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle berâberdir” (Ankebût 69).

Ali Şeriati:

“Târihte bildiğimiz yirmi-yedi medeniyetin hepsi, bir hicretten sonra ortaya çıkmışlardır. Bunun bir tek istisnâsı bile yoktur. Bir başka deyişle, ilkel bir topluluğun, yaşadığı yurdu bırakıp bir başka yere göçmeden medenileşebildiğini gösteren bir örnek yoktur. En sonuncusundan (Amerika), en eskisine (Sümer) kadar bildiğimiz bütün medeniyetler, hicretlerin ardından kurulmuşlardır. Her defâsında ilkel bir topluluk, ana-yurdunu terk-etmediği sürece ilkel olarak kalmış; ancak hicret edip kendine bir başka yurt edindikten sonra medeniyete ulaşabilmiştir. O hâlde bütün medeniyetler, ilkel toplulukların hicretinden doğmuştur” der.

“Neden bu konuyu bu kadar irdeliyorsun”? diyorlar; çünkü vicdanlar rahatsız. Dünyâ yanıyor. İnsanlık perişân. Bunu Kur’ân da söylüyor: Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn, Le teravunnel cahîm”. “Kesinlikle hayır!. Eğer kesin (yakîn) bir bilgiyle bilmiş (bakmış) olsaydınız, cehenneme (uçuruma) doğru yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz” (Tekâsür 5-6). “Kim kaçınır (menittekâ) ve düzeltirse (asleha) o zaman onlar için korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir (fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne)” (A’raf 35). âyet düzeltmek emrini içerir. Yâni böyle bir yazı yazmamın sebebi, baktığım/durduğum yerden görülen şeyin zulümden başka bir şey olmamasıdır. Beni en çok karamsarlığa kaptıran şey ise, beş adımdan oluşan böyle bir süreç ve hedefin talep edilmemesi ve anlatıldığında da çeşitli nedenlerle ilgisiz kalınmasıdır. Fakat bunlar yazmamam için sebep olamazlar. Çünkü bir; “söylemeyeyim de öleyim mi?” durumu var. Lâkin, Fuzûli’nin dediği gibi: “Konuşsam têsiri yok, sussam gönül râzı değil. Yine de Cem Karaca’nın çok güzel seslendirdiği Nazım Hikmet şiirinde söylendiği gibi söylemeye devâm edeceğim: “İnsanlar gülüyordu de; Trende, vapurda, otobüste; Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle.. Hep kahır, hep kahır, hep kahır; Bıktım be!.. 

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dînini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey îman edenler!. Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi?. Allah’a ve Resûlüne îman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (Saff 8-13).          

Ahmet Kalkan:

“Bir-çok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bâzıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır?. Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünyâ-ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; “Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!” diye yalvardı” (Kamer 10). O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece-gündüz (îmâna) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (îmâna gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan-açığa, hem de gizli-gizli konuştum” (Nûh 5-9). Hem de, dile kolay; tam 950 sene. (Ankebût 14).

Ama, hakîkatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sâdece kulluk yapmak için (Zâriyât 56), Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?.

Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimâli var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiç-bir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hîlesi zayıftır” (Nîsâ 76). Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabûl edilirler.

Zafer sabra bağlıdır; Müslüman için kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır. Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nispetindedir. Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir. Bâzı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir. Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa-olsun onu başarırsınız. Fakat, Dünyâda en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir. Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir. Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sâhipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir. Ve… Yenileceğinden korkan dâima yenilir.

Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız Dünyâ’da uzun zamandır siyâsî ve sosyâl alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabûl edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür” (Âl-i İmrân 139). İnsan, savaşı önce içinde kazanır yada kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Resûlünün ve O’nun hizbinin (safını ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç-dünyâmızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya çıkacaktır” der. 

Ramazan Kayan:

“Rüyâsı olmayanlar, kâbuslardan kurtulamazlar. Rüyâ görmek; hedef belirlemek, yüce ideâllerin, ulvî gâyelerin adamı olmak demektir. İdealleri çökmüş, iddiaları bitmiş, irâdeleri tükenmişlerin ne rüyâsı olacak?. Rüyânın gerçekleşmesi için, öncelikle uykudan uyanmak gerekir. Hareket hâlinde olanların rüyâsı haktır. Âkıbetleri hayırdır. Unutmamak lâzım ki; Yûsuf’un Mısır diye bir rüyâsı vardı. Hz. Mûsâ’nın Firavun’un zulmü altında köleleştirilen İsrâiloğulları için ilk günden gördüğü bir özgürlük rüyâsı vardı. Hendek’te açlıktan mîdesinin üstüne taş bağlayan Hz. Muhammed(sav)’in Kayzer’in, Kisra’nın, Yemen’in saraylarının kapısının bu ümmete açılacağına dâir bir rüyâsı vardı. Hudeybiye’den önce fethin rüyâsını görmüştü. Selahaddin-i Eyyübi, Kudüs’ün rüyâsını görmeseydi Kudüs’ü fethedemezdi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un rüyâsını gördükten sonra Konstantin İstanbul oldu” der.

Ali Şeriati de:

“Yüzyılların getirdiği donukluk, bâtıl inanışlar ve lekelerden kurtulup, canlı bir ideoloji hâlinde uygulamaya konulduğu zaman, en önemli ve gerekli görev kuşkusuz İslâm’ın olacaktır.

Bu, gerçek İslâm aydınlarının görevidir. Yalnızca bu yolla, İslâm -bir inanç rönesansı ve tepkiyle, yalnızlıktan kurtulduktan sonra- günümüzdeki inançlar savaşına katılabilecek ve özellikle, merkeze hükmederek, yeni insânî rûhun yeni bir Dünyâ ve yeni bir insanlığa başlama aracı peşinde koştuğu çağdaş düşünceye bir örnek olma hizmeti görecektir.

Bu, hiç de olmayacak bir öneri değil, bir görevdir. Yalnızca İslâm’ın aslî çağrıları bunu gerektirmekle kalmaz, aynı-zamanda Kur’ân bunu, İslâm’ın gerçek izleyicilerine açıkça emreder: “Doğu da Allah’ın, batı da... Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır, insanlara karşı şâhidler olasınız, peygamber de sizin üzerinize tam bir şâhid olsun diye” (Bakara 142-143)

Hakikati aramak, özgürlüğü elde etmek ve insanı kurtarmak yolunda çaba göstermek hayâtın kendisi ve mutluluğun ta kendisidir” der.

Atasoy Müftüoğlu ise:

“Biz yer-yüzüne İslâm’i düşüncenin, İslâm’i vâr-oluşun, İslâm’la kavganın, eylemin, ufkun, bilincin, hayat-tarzının, dünyâ-görüşünün özneleri olmak için gönderildik. “İslâm’i vâroluş bilincine sâhip olan sorumluluk sâhibi müslümanlar, bütün bir Dünyâ’yı tanır ve bu Dünyâ üzerinde kendi sistemlerini nasıl inşâ edebileceklerine, bu sistemi nasıl gerçekleştireceklerine ilişkin bir yol belirlerler. İslâm’i vâroluş bilincine sâhip olmayanlar ise, küresel sistem tarafından Dünyâ’yı ve olayları nasıl tanımlamaları isteniyorsa, Dünyâ’da nasıl yaşamaları isteniyorsa o yönde hareket ederler. Bu konuda nesne yada eşyâ muâmelesine mâruz kalmakta bir sakınca görmezler. Sorumlu özne gerçeği görür, gerçeğin peşinde koşar, sorumsuz nesne ise, hiç-bir şeyi doğru göremez. Neden biz târihin dışına sürüldük?. Neden târihin nesnesi haline geldik?. Neden biz bu-günün târihinin öznesi değiliz?. Hâlbuki yeryüzüne gönderilişimizin nedeni târihin öznesi olmak içindir. Târihin/toplumun/siyâsetin/bilginin öznesi olmak için biz yeryüzünde bulunuyoruz. Allah’ı temsil etmek, O’nun hakîkatini temsil etmek, ilâhi hakîkatin bilincinde ve farkında olarak yaşamak demektir” der.

Ahmet Kalkan:

“Zahmetsiz rahmet olmaz. Allah sebeplerin mahkûmu değildir ama, Dünyâ’yı bir sebepler kânununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar”. Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yâni fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kânunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
  
Aynen böyle; kul, Allah’a, yâni O’nun dînine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin (Muhammed 7). Îman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffâkiyet/başarı yoktur (Hûd 88). Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet-sâhibi Allah’ındır (Âl-i İmrân 126). Allah dilediğine yardım edip zafer verir (Rûm 5). Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sâhipleri için büyük bir ibret vardır (Âl-i İmrân 13). Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır (Rûm 47). Îman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih (Saff 10-13).  

Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda Dünyâ’nın en büyük gücüne sâhip olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dînine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyâkat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmâl edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.

Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir?. Kur’ân bu sünnetullahı bir-çok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla berâber îman edenler, nihâyet “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” dediler. İşte o zaman (onlara): “Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın” (denildi).” (Bakara 214). Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlar için Dünyâ’da ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, îman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, dâima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, Şeytan’dan uzak olmaktır. Ey müslümanlar!. Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşı’nda müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.

Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hattâ, hak etmek için, liyâkat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lütfuyla muâmele eder, fazlaca nîmetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar-atmaz Allah kapılarını açacak, Dünyâ’da izzet ve devlet, âhirette sonsuz nîmet ve cennet verecektir” der.    

“Böyle bir devlete-medeniyete ulaşılamaz, târihte İslâm’i bir devlet kurulmamıştır, zâten İslâm’ın da bir devlet talebi yoktur” vs. gibi asılsız boş laflar edenlere müslümanların kurduğu devletlerin listesini verecek değilim. İsteyenler bunu internetten çok kolay bir şekilde bulabilirler. Ama şunu söyleyeyim ki, târihte en çok devlet kuran din, İslâmiyettir. Fakat İslâm’ın devlet talebini bildiren âyetleri vermemiz îcab eder:

 “Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası (medeniyet) vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır” (Yûnus 25-26).

“Allah, içinizden îmân edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır. Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz” (Nûr 55-56).

“Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yer-yüzünde halife (yönetici) kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır” (Sad 26).

“Gerçek şu ki, îmân edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. Îmân edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiç bir şeyle velâyetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle aralarında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir” (Enfâl 72).

“Şüphesiz, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hâinlerin savunucusu olma!” (Nîsâ 105).

 “Ey îmân edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir-sâhiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şâyet Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. Onlara Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin denildiğinde, o münâfıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün” (Nîsâ 59-61).

“Biz elçilerden hiç-kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şâyet sana gelip Allah’tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabûl eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, îmân etmiş olmazlar. Eğer gerçekten biz, onlara: Kendinizi öldürün (adayın) yada yurtlarınızdan çıkın diye yazmış olsaydık, onlardan az bir bölümü dışında, bunu yapmazlardı. Onlar, kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu şüphesiz onlar için hayırlı ve daha sağlam olurdu. Biz de onlara, o zaman yanımızdan büyük bir ecir (devlet) verirdik. Ve onları mutlaka dosdoğru yola yöneltip-iletirdik” (Nîsa 64-68).

“Sonra seni bu emirden bir şeriat üzerine kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâ (istek ve tutku)larına uyma” (Câsiye 18).

“Yoksa O’nun dışında bir-takım veliler mi edindiler?. İşte Allah; veli O’dur, ölüleri dirilten O’dur. O, her-şeye güç yetirendir. Hakkında ihtilâfa düştüğünüz her-hangi bir şey; artık onun hükmü Allah’ındır. İşte Rabbim olan Allah. Ben O’na tevekkül ettim ve yalnızca O’na dönüp-yönelirim” (Şûrâ 9-10).

“Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona bir şâhid-gözetleyici olarak Kitab’ı (Kur’ân’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her-biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevâlarına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için diye onlardan sakın. Şâyet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir-kısım günahları nedeniyle onlara bir musîbeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır. Onlar hâlâ câhiliye hükmünü mü arıyorlar?. Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Mâide 48-50).

Allah bizden Dünyâ’da iktidâr olmamızı istiyor. Bunu çeşitli âyetlerde şu şekilde ifâde ediyor:

“Uğrumuzda cihad edenleri, kesinlikle bize ulaştıran yollara erdiririz. Hiç kuşkusuz Allah iyi işler yapanlarla berâberdir” (Ankebût 69).

“Allah, dinden Nûh’a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsa’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimiz, “Allah’ın dînini hayâta egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin” direktifini sizin için bir hayat-düsturu olarak ön-gördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûra 13).

“Resûlünü, hidâyet ve hak dinle gönderdi ki o hak dîni, bütün dinlere üstün kılsın. Şâhid olarak Allah yeter” (Fetih 28).

“Biz Peygamberlerimizi kesin kanıtlarla gönderdik, insanlar arasında âdil bir düzen kurulsun diye onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik. Ayrıca büyük caydırıcılığı ve sertliği yanında insanlara yönelik bir-çok faydaları olan demiri indirdik. Böylece kimlerin görmedikleri hâlde Allah’ı ve Peygamberi destekleyeceklerini ortaya çıkarmak istedik. Hiç kuşkusuz Allah güçlü ve üstün irâdelidir” (Hadîd 25).

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki zâlimler istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemese de dînini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur” (Saff 8-9).

“Allah, içinizden îmân edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır. Dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz” (Nûr 55-56).

Devlet diyoruz cennet demiyoruz. Kurulacak İslâm devletinde bâzı aksaklıkların çıkması doğaldır ve olasıdır. Hâkim uygulamaları, kânunları, kuralları, İslâm/Kur’ân belirledikten sonra bâzı aksaklıkların yaşanması o devletin İslâm Devleti olarak anılmasına mâni değildir. Dünyâ’nın doğal bir yükü/zorluğu vardır ve mücâdele kıyâmete kadar sürecektir.  

Hiç kimse “İslâm’ın devlet talebi yoktur” falan demesin. Allah, hem, fertlerden hem de topluluklardan “ancak devlet bulunduğunda geçerli olabilecek ve uygulanabilecek” şeyleri emredecek ve isteyecek, hem de devlet olmadan gerçekleşmesi imkânsız olan bu istekler ve emirler için devlet istemeyecek.. böyle bir şey olmaz.

Peki neden devlet olmalı?. Medeniyet için. İslâm’ın/Kur’ân’ın yaşanması için. Yaşanmayan yada yarı-yaşanmaya çalışılan Kur’ân ve İslâm, hiç yaşanmayan bir Kur’ân ve İslâm’dır. Çünkü İslâm’ın/Kur’ân’ın bütünlüğü bozulamaz.  

Hayrettin Karaman şöyle der:

“İslâm, kendisine inanan ve hayâtını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde veya topluma yönelik bir-çok şey arasında- belli ölçülerde dinlerini, onun ana-kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayâta geçirmek için gerekli bulunan din-eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslâm’ın bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır, yâhut da müslümanlar’ın sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkân verecektir. Devlet bir-yandan müslümanların okumalarını ve kamu-görevi almalarını, diğer yandan da din-eğitimini ve Kur’ân öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa, İslâm ile devlet, mü’minlerin yerine getirmek mecbûriyetinde oldukları “dinin emir ve talepleri” ile devletin talepleri arasında çatışma ortaya çıkar. Mü’minler açıkça dînin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usûlüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da -lâiklik ilkesi gerekçe gösterilerek- din ka’le alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş/çıkarılmış olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.

Böyle bir durumda müslümanlar’ın şunları yapmaları beklenir:

1- Sivil itaatsizlik (yâni kânunun hukûka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, cezâ alsa da dînin talebini yerine getirmeye devâm etmek.

2-Kâmil mânâda din ve vicdan hürriyeti veren bir devlet/iktidâr talep etmek, bunun için elden gelen meşrû gayretleri göstermek.

3-Başka inanç ve hayat-tarzı sâhipleri ile anlaşarak böyle bir iktidârın oluşturulması mümkün olmazsa -başkalarına da din ve vicdan hürriyeti tanımakla berâber- İslâm’ı önceleyen, onu hak diğerlerini bâtıl olarak değerlendiren devleti ve iktidârı oluşturmak.

İslâm’ın ve müslümanların devlet ve iktidâr ile ilişkisini bilmek isteyenlerin teoride boğulmak yerine dînin taleplerinden yola çıkmaları gerekir; böyle bir yolculuğun varacağı menzil ise yukarıdaki gibidir. Aksini iddia edenlerin en azından bir kısmının yaptığı ilim değil, yağcılıktır ve güneş, yağı bırakın balçıkla bile sıvanamaz.

Müslümanların maddî ve mânevî varlıklarını, değerlerini korumaya, düzene ve adâlete ihtiyaçları vardır; bu ihtiyaç neyi gerektiriyorsa (kurum, kuruluş vb.) onu gerçekleştirmek dînî vazîfedir; “farzı (vâcibi) tamamlayan şey de farzdır” cümlesi, fıkıhta bir genel kâidedir. Bu tezi haklı olarak savunanlara göre kaynaklarda devlet ve hükûmetin şekli, kurumların detayları ile ilgili bilgi ve talîmatın bulunmaması ihmâl değil, hikmet eseridir; hikmet ise müslümanlara, içinde bulundukları şartlara uygun olarak amaca ulaştıran şekli seçme imkânı vermekten ibârettir”.

“İyi ama bu işin bedeli çok ağır, çekiniyoruz” diyenlere şu âyeti hatırlatmak isterim:

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; Allah’ın yardımı ne zaman? diyordu. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

Bu değişimin gerçekleşmesi için öncelikle şu âyetlerin bahsettiği bir toplumu oluşturmak şarttır: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmrân 104). 

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; mâruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a îman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden îman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır” (Âl-i İmran 110).

“Tamam ama biz çok güçsüz bir durumdayız. Korkuyoruz” diyorsanız, imdâdınıza şu âyetler yetişiyor: “Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu hâlde Allah’tan sakının ki O’na şükredebilesiniz” (Âl-i İmran 123).

Korkmayın çünkü: “…Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez” (Nîsâ 141).
             
Hz. Mûsâ’nın kavmi de “bir avuç” olmasına rağmen Firavun’a/diktatöre baş-kaldırdı. Firavun onlar için şöyle söylüyordu: “Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur; buna rağmen elbette bize karşı büyük bir öfke beslemektedirler” (Şuârâ 54-55). Peki sonuçta ne oldu: Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; hazînelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrâiloğullarını mîrâsçı kıldık” (Şuârâ 57-59).

Çünkü Allah’ın bir maksadı vardı: “Biz ise, yer-yüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyorduk. Ve (istiyorduk ki) onları yer-yüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım, Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim” (Kasas 5-6).

Bu yolda mü’minler yalnızca Allah’a güvenmelidir:Ey îman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü. Allah’tan korkup-sakının. Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler” (Mâide 11).

Bu yol Hakîkat yoludur. Tabî ki de güçlükler vardır. Meselâ şehitsiz olmaz: “Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).  

Yol budur, çâresi yok: “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-İ imran 142). Peygamberlerin kitap ve hikmet öğretmesi bu demektir.

Allah müjdeyi veriyor: “Ancak îman edenler, sâlih amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (veya öçlerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir devrimle inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir” (Şuârâ 227).

Bu sistemi yerleştirecek ve yürütecek önderlerden mahrumuz ne yazık ki. Bunun nedeni îman problemidir: Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı” (Secde 24).

Fakat: “Allah’tan ümîdini kesenler ancak kâfirlerdir” (Yûsuf 87). Bu sebeple dediğimiz şeyin yada benzerinin olacağına inanıyoruz ve ümîdimiz de var. Artık iş, her konuda gösterilecek gayretlere bağlıdır. Şu âyetler de bize bu hedefi gösteriyor:

“Allah, içinizden îmân edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır. Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz” (Nûr 55-56).

“Dediler ki: ‘Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık’. (Mûsâ:) ‘Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek’ dedi (Â’raf 129).

Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır. Öyleyse sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Ve onları seyret; (azâbı) yakında göreceklerdir” (Sâffât 171-175).

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyorduk. Ve (istiyorduk ki) onları yeryüzünde iktidar sâhipleri olarak yerleşik kılalım’, Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, sakındıkları şeyi gösterelim” (Kasas 5-6).

İnsanın özü ancak bu aşamalardan sonra ortaya çıkabilir. O öz, İslâm’i bir özdür. O özün ortaya çıkması, İslâm’ın ortaya çıkması demektir.

Ahmet Kalkan şöyle der:

“İslâm’ın hiç-bir kurumu, sâdece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiç-bir esâsı, insanları fikir ve hayâl dünyâsında gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabûl edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat nizâmıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman-diliminde tatbik edilebilecek yapıdadır. “Halifelik de, târihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem olursa-olsun, bu-günkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur” diyen kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet, Resûlullah’ın âhirete irtihâlinden 1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrâfında toplayan mıknatıslı bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.

Umûdu, hedefi, ideâli olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan eyyamcı tip, reel-politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır.

Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır (İnşirâh 5). Kim takvâ sâhibi olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir (Talâk 4). İnsanlara emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır (A’lâ 6-9). Bu konudaki İlâhî sünnet, îman-takvâ-infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir (Leyl 5-7). Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir  (Leyl 8-10).

“Ey îman edenler!. Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi. Allah’a ve Resûlü’ne îman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele” (Saff 10-13).

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162)”.

Ali Şeriati:

“İnsan hür irâdesiyle nefsini ve karşılıklı ilişkileri içinde toplumu değiştirme mücâdelesi verecek ve böylece temel koşul yerine geldiği için, Allah da üst-belirleme ilkesi gereği toplumu ve târihi değiştirecektir. Böylece hür-irâdesine dayalı seçimler üzerinden insanın kendisi târihin motoru hâline gelecektir. Ancak unutulmamalıdır ki bir ilâhi üst-belirleme olmaksızın bu motor hiç-bir işe yaramayacaktır” der.

İnsan bunu gerçekleştirebilir. Zor bir süreçtir ama insan da zâten zorluklar içinde, zorluklara uygun yaratılmıştır: “Andolsun, biz insanı bir zorluk içinde yarattık” (Beled 4) Bu yolda ölmek de var kalmak da. Ne zamana kadar yaşamak istiyorsunuz ki?. Uzun yaşamak her-zaman iyi bir şey mi?. Hayır!: “Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı? (Yâsin 68). Karınca misâli, sonuca ulaşılamazsa, hedefe varılamazsa.. o yolda ölünür. Fakat şu âyeti dâima akılda tutmak gerekir: “Gerçekten zorlukla berâber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır” (İnşirâh 5-6).

Hâbil-Kâbil ile başlayan mücâdele, ütopya (İslâm Ülkesi Vahdetya) kurulana kadar devâm edecektir. “Ütopya”yı çok da fazla olağan-üstüleştirmeye gerek yok. “Asr-ı saadet zamânı” bir ütopyadır meselâ ve doğal bir hayat vardır orada. Bir-kaç kısa süreli (Hz. Süleyman’ın dönemi gibi) zaman-dilimleri de aynıdır.

“Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?. De ki: ‘Fetih günü, inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz’. Öyleyse, sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; gerçekten onlar da beklemektedirler” (Secde 28-30).

“Şüphesiz îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Bakara 18).  

Malcom X in dediği gibi, “zaman şehitlik zamânıdır”.

Medeniyet din-merkezli bir Dünyâ demektir. Tüm bu aşamalar aslında medeniyet kurmak için değildir. O bir sonuçtur. İlk dört adımdan sonra ortaya çıkar. Tüm bu aşamalardan sonra ortaya çıkan “medeniyet” çok önemlidir fakat mü’min için nihâi bir amaç da değildir. Nihâi amaç, Allah yolunda vahyin gösterdiği istikâmette çalışmak ve netîcede Allah’ın rızâsını kazanarak cennete kavuşmaktır.

Evet; insanlık yeniden bir “İslâm medeniyeti”ne gebedir. Fakat insanlar en nihâyetinde, ebedi saadeti yaşayacakları cennete muhtaçtır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.      

(Not: İslâm devletinin şekillenmesi konusunda ayrıntı için “İslâm Ülkesi Vahdetya” isimli kitabımıza bakılabilir. http://777has444.blogspot.com.tr/2015/02/İslâm-ulkesi-vahdetya.html)

Hârûn Görmüş
Nîsan 2015
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme