3 Şubat 2015 Salı

Sözler

Âhiret
Âhiret bilinci ve korkusu olmadığında, insanın yapmayacağı pislik yoktur.
Âhireti hesâba katmayan Dünyâ, bir “tiyatro salonu”dur.
Âhiretin delîli bu Dünyâ ve kâinattır.
Âhiret-merkezli yaşamayanlar, “Dünyâ ile cezâ”landırılırlar.
Âhirette “cennete kadar” sıçrayabilmek için, Dünyâ’da “1.400 yıl öncesine kadar” gerilmek gerekir.
Âhirette; “modern-seküler devlete olan bağlılığımız”dan değil, “Allah’a olan sorumluluğumuz”dan hesâba çekileceğiz.
Âhiretteki “büyük gelecek” için hiç kaygı duymayanlar, Dünyâ’daki “küçük gelecekler” için bunalımdan-bunalıma girmek zorunda kalırlar. 
Âhiretteki cennetten vazgeçmeden “cenneti Dünyâ’da kurma cinneti”ne kapılmak mümkün değildir.
Çalışmak bir araçtır. Modern zamanlarda insanlar onu amaç edindi. Bir de âhiretten şüphesi olanlar amaç edindi.
İki çeşit insan vardır. Bu insan tipleri, hayâtı hangi merkezde yaşadığına göre ayrılır: 1-Dünyâ-merkezli yaşamayı seçenler. 2-Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler. Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler Dünyâ’dan nasiplenebilirler, fakat Dünyâ-merkezli yaşamı seçenler âhiretten olumlu faydalanamazlar.
Kul-hakkı bu Dünyâ’da geçerlidir. Kul, bu Dünyâ’da iken affeder yada affetmez. “Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir” (Şûrâ 43). Âhirette söz Allah’ındır artık. (Mâliki yevmiddin). Hak-Hakîkat O’nun elindedir.
Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O hâlde kâinâta âit olan bilgi mutlak değildir. Buna vahiy bilgisi de dâhildir. Vahiy bilgisi, insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?.
Rönesans yâni “yeniden doğuş”, âhiretin yâni gerçek “yeniden doğuş”un inkârıdır. Bu nedenle cenneti bu Dünyâ’da kurmak isterler. Fakat sâdece kendileri için. “Diğerleri” için ise Dünyâ’da cehennemi kurmaktadırlar.
Terâzi burada bozulduğunda âhirette de bozulur.
Ahlâk
Acısı olmayanın ahlâkı da olmaz.
Ahlâk eyleme geçmediğinde yapılan şey “ahlâk” değil, yavşaklıktır.
Ahlâk, babadan-oğula geçen genetik bir aktarım değildir.
Ahlâk, fedâkârlıkla ve vazgeçişle ilgilidir. Ahlâk, yaptıklarından çok, yapmadıklarınla alâkalıdır.
Ahlâk, halâk-hulûk, “yaratılış” ile ilgilidir. Allah’ın yaratılmış değildir ki “Allah’ın ahlâkı” olsun.
Ahlâk, tam da Allah’ın istediği ve emrettiği gibi yaşamaktır.
Ahlâken gerilemenin yaşandığı bir dünyâda hiç-bir “ilerleme”den bahsedilemez.
Ahlâkın olmadığı yerde “serbest piyasa ekonomisi” bir “kurtlar sofrası”dır.
Ahlâki bir davranış, eğer “bilinçli olursa” ahlâki sayılır. Aksi-hâlde otomat olur. Bir robotun da programlanarak, şeklen ahlâki davranış göstermesi sağlanabilir.
Ahlâklı davranma plânı ahlâkî değildir. Ahlâk, içten gelen bir yaptırım gücüdür. 
Ahlâksızlıklar, ahlâksızları rahatsız etmez.
Ahlâktan tâviz vermeden modernleşme olmaz.
Anlamsızlığın sonu ahlâksızlıktır.
Birbirine zıt iki farklı ahlâk olmaz. Onlardan biri “ahlâk(î)” değildir.
Birileri; Kur’ân’ı çok iyi anlayınca ahlâklı bir insan-müslüman olacağını zannediyor. Lâkin ahlâkın bilgisi ahlâk değildir.
Eğer ahlâk yerlerde geziyorsa, ülkenin her-yanı betonun farklı şekilleriyle bezenmiş olsa da, yine de büyük bir “gerileme” yaşanıyor demektir.
Hareket öncesinde, bilgi ve bilinçlenme aşamasını tam olarak tamamlamış İslâmî bir toplum olamayacağı gibi; “tamamlanmış bir İslâmî hareket metodu”ndan da bahsedilemez. “Kritik eşik” aşıldıktan sonra “kervan” yolda düzülecektir. Zâten Peygaberimiz’in örnekliğinde de bu vardır. Kur’ân’ın daha yarısı inmemişken yâni bilgi, bilinç, ahlâk ve din henüz tamamlanmamışken, hicret-devlet-cihad-şehâdet aşamasına geçilmişti. 
Hz. şeklinde yazılan “hazret” ifâdesi, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklananların titridir.
İsyân, bir ahlâkın sonucudur.
Potansiyel ahlâk, ahlâk değildir. Ahlâk, “kanıtlanmış olan”dır. Ahlâk, “ortaya konulduğunda” ahlâk olur.
Tepeden-inme bir ahlâk olmaz.
Âile
Âile, en küçük devlet biçimidir.
Âile-içi olarak seküler-modern hayâta karşı bir “devrim” yapılamıyorsa; toplum olarak bir inkılâp ve devrimin yapılabilmesi imkânsızdır.
Âilenin bozulması; kreşlerle başlar, kadının çalışmasıyla gelişir, huzur-evleriyle sonuçlanır. Sonuçta ortada âile-maile kalmaz.
Hükümdârın dîni halkın dînidir, halkın dîni âilenin dînidir, âilenin dîni çocuğun dînidir.
Akıl
Akıl ile din -sözde- uzlaştırılınca, din ortadan kalkar. Akla bire-bir uygun olan bir vahiy varsa, vahye gerek yoktur. Çünkü akıl da bire-bir vahye uygundur ve akıldan sâdır olan her-şey de vahiy gibi olur. Varılan yer artık “deizm”dir.
Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi-hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi.  
Akıl kullanılmadığında üzerimize “pislik” yağacağı (Yûnus 100) gibi; akıl ilahlaştırıldığında da üzerimize “pislik” (modernite) yağar.
Akıl sonsuzluktan bahsedemez. Çünkü onu kavrayamaz. Bu nedenle ona bir isim bile verememiştir ve “sonsuz” yâni “sonu olmayan” demiştir. Fakat o sonu olmayanın ne olduğunu idrâk edemez. Bu nedenle de ona bir isim bile veremez.
Akıl ve deney ile deneyimlenmeyen şeyleri yok saymak, “modern küfür”dür.
Akıl ve mantık yürütme, “teslîmiyet”in yâni “gayba îmân”ın önüne geçtiğinde tahrif ve inkâr süreci başlar.
Akıl, Allah’ı bulmak için değil, dîni idrâk edip uygulamak içindir.
Akıl, Allah’ı, “O’nun ne olduğunu bilerek” değil, “ne olmadığını bilerek” idrâk edebilir.
Akıl, kendisinin yâni aklın ne olduğunu bile açıklayamaz.
Akıl, yaşam-tarzına tâbidir. En üstün akla, “İslâmî yaşam-tarzı”yla ulaşılabilir. “Akleden kâlb”e ancak bu şekilde sâhip olunur.
Akıl; doğu’da “Allah’ın kontrôlü”nde iken, batı’ya-Yunan’a gidince “nefsin kontrôlü”ne girmiştir. “Akıl-merkezlilik” aslında, “nefis-merkezlilik”tir. 
Akılcılık, “vicdânı akla tâbi kılmak” demektir ki, böylece “vicdâna hapsedilmiş din” de, aklın nesnesi yapılmaktadır. 
Akıl-merkezlilik bir “sapma”dır.
Akıl-merkezlilik, Dünyâ yaşamı ile sınırlıdır.
Akıl-ötesine (gayb) îman, bir “şuur-kaybı” değildir.
Aklı erdiği hâlde eli ermeyenler mi daha değerlidir, yoksa aklı ermediği hâlde eli erenler mi daha değerlidir?.
Aklı ve düşünceyi Allah’tan bağımsızlaştırmak, seküler aklı ve düşünceyi ilahlaştırmak ve hatta “en yüce ilah yapmak anlamına gelir.
Aklın ortaya çıkardığı teknoloji, aklı yok ediyor.
Aklın yetersizliğinin delîli, Dünyâ’nın hâl-i pür melâlidir. İş Allah’a kalmıştır.
Bâzıları “Kur’ân üzerinde akıl yürütme”yi, “Kur’ân’da açık aramak” zannediyor.
Bâzıları, nefislerini “akılları” zannediyor. Bunlara göre akıllı yaşamak, “nefsine göre yaşamak”tır.
Bir şey bir şeye uyarsa, uyan şey uyulan şeyin nesnesi olur. Bu bağlamda din için, “akla uygun” demek yanlıştır; “akılla anlaşılabilir” demek gerekir. Zîrâ din, aklın üstündedir.
Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. Niçin?. Çünkü akıllılar kuyuya inmekten korkarlar. Bu nedenle o taşı yine bir “deli” çıkarabilir ancak. İşte biz o “deli”den mahrumuz. 
Mevcut “akıl çağı”nda her-şeyin ifsâd olmuş olması, “aklın îmândan kopuk olması” nedeniyledir.
Milletin “üst akıl” zannettikleri kişilerin her zaman doğru davranacağını zanneden ahmaklar var.
Yûnus 100. âyetin bahsettiği, “kullanılmadığında pisliğe gark olacağımız” akıl, nefis-merkezli olan “modern akıl” değildir.
Ahlâk
Acısı olmayanın ahlâkı da olmaz.
Ahlâk eyleme geçmediğinde yapılan şey “ahlâk” değil, yavşaklıktır.
Ahlâk, babadan-oğula geçen genetik bir aktarım değildir.
Ahlâk, fedâkârlıkla ve vazgeçişle ilgilidir. Ahlâk, yaptıklarından çok, yapmadıklarınla alâkalıdır.
Ahlâk, halâk-hulûk, “yaratılış” ile ilgilidir. Allah’ın yaratılmış değildir ki “Allah’ın ahlâkı” olsun.
Ahlâk, tam da Allah’ın istediği ve emrettiği gibi yaşamaktır.
Ahlâken gerilemenin yaşandığı bir dünyâda hiç-bir “ilerleme”den bahsedilemez.
Ahlâkın olmadığı yerde “serbest piyasa ekonomisi” bir “kurtlar sofrası”dır.
Ahlâki bir davranış, eğer “bilinçli olursa” ahlâki sayılır. Aksi-hâlde otomat olur. Bir robotun da programlanarak, şeklen ahlâki davranış göstermesi sağlanabilir.
Ahlâklı davranma plânı ahlâkî değildir. Ahlâk, içten gelen bir yaptırım gücüdür.  
Ahlâksızlıklar, ahlâksızları rahatsız etmez.
Ahlâktan tâviz vermeden modernleşme olmaz.
Anlamsızlığın sonu ahlâksızlıktır.
Birbirine zıt iki farklı ahlâk olmaz. Onlardan biri “ahlâk(î)” değildir.
Birileri; Kur’ân’ı çok iyi anlayınca ahlâklı bir insan-müslüman olacağını zannediyor. Lâkin ahlâkın bilgisi ahlâk değildir.
Eğer ahlâk yerlerde geziyorsa, ülkenin her-yanı betonun farklı şekilleriyle bezenmiş olsa da, yine de büyük bir “gerileme” yaşanıyor demektir.
Hareket öncesinde, bilgi ve bilinçlenme aşamasını tam olarak tamamlamış İslâmî bir toplum olamayacağı gibi; “tamamlanmış bir İslâmî hareket metodu”ndan da bahsedilemez. “Kritik eşik” aşıldıktan sonra “kervan” yolda düzülecektir. Zâten Peygaberimiz’in örnekliğinde de bu vardır. Kur’ân’ın daha yarısı inmemişken yâni bilgi, bilinç, ahlâk ve din henüz tamamlanmamışken, hicret-devlet-cihad-şehâdet aşamasına geçilmişti. 
Hz. şeklinde yazılan “hazret” ifâdesi, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklananların titridir.
İsyân, bir ahlâkın sonucudur.
Potansiyel ahlâk, ahlâk değildir. Ahlâk, “kanıtlanmış olan”dır. Ahlâk, “ortaya konulduğunda” ahlâk olur.
Tepeden-inme bir ahlâk olmaz.
Âile
Âile, en küçük devlet biçimidir.
Âile-içi olarak seküler-modern hayâta karşı bir “devrim” yapılamıyorsa; toplum olarak bir inkılâp ve devrimin yapılabilmesi imkânsızdır.
Âilenin bozulması; kreşlerle başlar, kadının çalışmasıyla gelişir, huzur-evleriyle sonuçlanır. Sonuçta ortada âile-maile kalmaz.
Hükümdârın dîni halkın dînidir, halkın dîni âilenin dînidir, âilenin dîni çocuğun dînidir.
Akıl
Akıl ile din -sözde- uzlaştırılınca, din ortadan kalkar. Akla bire-bir uygun olan bir vahiy varsa, vahye gerek yoktur. Çünkü akıl da bire-bir vahye uygundur ve akıldan sâdır olan her-şey de vahiy gibi olur. Varılan yer artık “deizm”dir.
Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi.  
Akıl kullanılmadığında üzerimize “pislik” yağacağı (Yûnus 100) gibi; akıl ilahlaştırıldığında da üzerimize “pislik” (modernite) yağar.
Akıl sonsuzluktan bahsedemez. Çünkü onu kavrayamaz. Bu nedenle ona bir isim bile verememiştir ve “sonsuz” yâni “sonu olmayan” demiştir. Fakat o sonu olmayanın ne olduğunu idrâk edemez. Bu nedenle de ona bir isim bile veremez.
Akıl ve deney ile deneyimlenmeyen şeyleri yok saymak, “modern küfür”dür.
Akıl ve mantık yürütme, “teslîmiyet”in yâni “gayba îmân”ın önüne geçtiğinde tahrif ve inkâr süreci başlar.
Akıl, Allah’ı bulmak için değil, dîni idrâk edip uygulamak içindir.
Akıl, Allah’ı, “O’nun ne olduğunu bilerek” değil, “ne olmadığını bilerek” idrâk edebilir.
Akıl, kendisinin yâni aklın ne olduğunu bile açıklayamaz.
Akıl, yaşam-tarzına tâbidir. En üstün akla, “İslâmî yaşam-tarzı”yla ulaşılabilir. “Akleden kâlb”e ancak bu şekilde sâhip olunur.
Akıl; doğu’da “Allah’ın kontrôlü”nde iken, batı’ya-Yunan’a gidince “nefsin kontrôlü”ne girmiştir. “Akıl-merkezlilik” aslında, “nefis-merkezlilik”tir. 
Akılcılık, “vicdânı akla tâbi kılmak” demektir ki, böylece “vicdâna hapsedilmiş din” de, aklın nesnesi yapılmaktadır. 
Akıl-merkezlilik bir “sapma”dır.
Akıl-merkezlilik, Dünyâ yaşamı ile sınırlıdır.
Akıl-ötesine (gayb) îman, bir “şuur-kaybı” değildir.
Aklı erdiği hâlde eli ermeyenler mi daha değerlidir, yoksa aklı ermediği hâlde eli erenler mi daha değerlidir?.
Aklı ve düşünceyi Allah’tan bağımsızlaştırmak, seküler aklı ve düşünceyi ilahlaştırmak ve hatta “en yüce ilah yapmak anlamına gelir.
Aklın ortaya çıkardığı teknoloji, aklı yok ediyor.
Aklın yetersizliğinin delîli, Dünyâ’nın hâl-i pür melâlidir. İş Allah’a kalmıştır.
Bâzıları “Kur’ân üzerinde akıl yürütme”yi, “Kur’ân’da açık aramak” zannediyor.
Bâzıları, nefislerini “akılları” zannediyor. Bunlara göre akıllı yaşamak, “nefsine göre yaşamak”tır.
Bir şey bir şeye uyarsa, uyan şey uyulan şeyin nesnesi olur. Bu bağlamda din için, “akla uygun” demek yanlıştır; “akılla anlaşılabilir” demek gerekir. Zîrâ din, aklın üstündedir.
Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. Niçin?. Çünkü akıllılar kuyuya inmekten korkarlar. Bu nedenle o taşı yine bir “deli” çıkarabilir ancak. İşte biz o “deli”den mahrumuz. 
Mevcut “akıl çağı”nda her-şeyin ifsâd olmuş olması, “aklın îmândan kopuk olması” nedeniyledir.
Milletin “üst akıl” zannettikleri kişilerin her zaman doğru davranacağını zanneden ahmaklar var.
Yûnus 100. âyetin bahsettiği, “kullanılmadığında pisliğe gark olacağımız” akıl, nefis-merkezli olan “modern akıl” değildir.
AKP
AKP’nin politikaları için hiç-bir eleştirisi-îtirâzı olmayan ve tam-aksine yanlış uygulamalarını bile şiddetle savunanlar, AKP’yi Rab-İlah edinmiş olup Allah’a şirk koşmaktadırlar. 
AKP’ye oy veriyor diye kendini “dindar” zannedenler var.
AKP’ye, yâni liberâl demokrasiye oy veren müslümanlar, 28 Şubat’ın çözüp dağıttığı kişilerdir.
CHP’nin adamakıllı bir muhâlefet yap(a)mamasının nedeni; Erdoğan’ın, AKP’nin ve AKP’lilerin de zâten lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl ideolojileri benimsemiş olmasındandır. Bu durumda CHP neye karşı çıkacak ki!.
Kendilerini “FETÖ câhiliyesi”nden kurtaranlar, “Allah’a sığınmak” varken, “AKP câhiliyesi”ne sığındılar. Buna, “bâtıldan bâtıla kaçmak” denir.
Allah
Allah (sınırsızca) farklı-farklı yarattığında eşitlik; insan (sınırsızca) ayrı-ayrı ürettiğinde eşitsizlik/adâletsizlik meydana gelir.
Allah “amaç”ı da yaratandır. “Bir amaç ortaya Koyan”dır. Bu nedenle “Allah’ın amacı-hedefi” olmaz. Bu durumda “Allah kâinatı niçin yarattı” sorusu sorulamaz.
Allah “takvâda yarışın” derken, birileri, Allah’tan başkalarına “tapma”da yarışıyorlar.
Allah âlemi “yokluk”tan yaratmamıştır, “yok” iken yaratmıştır.
Allah almadan verir; ama biz, vermeden alamayız.
Allah bilin(e)mez. İnanılır.
Allah bizim rabbimizdir, -hâşâ- uşağımız değil.
Allah Dünyâ’ya iki şekilde müdâhale eder. 1-Rahmetiyle, 2-Azâbıyla..
Allah her insana özel bir yetenek-beceri vermiştir. Fakat kapitâlist sistem, insanları tek-tipleştirip “işçisi” yaparak insanların bu yeteneklerini baltalamaktadır. Sonuçta ortaya beceriksiz bir toplum-devlet çıkıyor.
Allah için yaşanmayan hayatlar “bereketsiz” olur.
Allah iki kişiye acımaz: 1-Müşrik olana. 2-Aklını kullanmayana. İkisinin üzerine de pislik yağdırır.
Allah ile kul arasına hiç kimse ve hiç-bir şey giremez diye-diye insanları deist yaptılar.
Allah kâinâtı örneksiz yaratmıştır âyetine binâen; Allah kâinâtı öyle bir yaratmıştır ki, bu yaratılış, şuna-buna benzemez, “şunun gibi olmuştur”, “bunun gibidir” gibi sözlere yer bırakmaz, çünkü bir şeye benzetirsek “örnekli yaratma”dan bahsetmiş oluruz.
Allah katında din İslâm iken (Âl-i İmran 19), modernizm katında din, demokrasidir.
Allah katında tek geçerli din İslâm’dır. Modern-dünyâda tek geçerli din ise kapitâlizmdir.
Allah katında üstün olanlar “takvâca üstün olanlar”dır, “akılca üstün olanlar” değil.
Allah Kur’ân’da; “namazlarınızı titizlikle yerine getirin”, “yalvara-yalvara duâ edin”, “ana-babanıza “öf” bile demeyin” vs. gibi emirler verir. Peki bu emirleri %100 olarak değil de, %90 olarak yerine getirdiğimizde, yaptıklarımız kabûl edilmez ve boşa mı gider?. Şöyle ki; teori, -bâzı sınırlı zamanlar hâriç- hiç-bir zaman %100 pratiğe dökülemez. Kur’ân’ın gösterdiği “ulaşılabilir olan” bir “hedef” vardır. Fakat o hedefe bir-anda ulaşılamadığı gibi, çokları ulaşmaz da. O hâlde İslâm; o hedefe ulaşma yolunda tüm güçle samîmi bir şekilde gayret sarf etmektir. Fakat.. bir de “tevhid” vardır ki, ya %100 olur, yada %0. Tevhid yâni “şirksizlik”, yarım-yamalak olacak şey değildir. Tevhid %100 olmadığında Allah’ın yardımının ulaşması söz-konusu bile olmadığı gibi, azâbı her yönden kuşatır bizi.
Allah nasıl ki vahyi bir insan (peygamber) üzerinden yayıyorsa, nîmetlerinin de insan (zengin) üzerinden yayılmasını ister.
Allah olmasaydı, herkes ve her-şey Allah olurdu. Allah vâr olduğu için, O’ndan başka ilah-Allah yoktur.
Allah rızâsı için yapılmayan işler, nefsin rızâsı için yapılır.
Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz.
Allah rızâsına uygun yapılan en küçük bir amel-eylem; aklın ortaya koyduğu en ileri “soyut” teoriden üstündür.
Allah tarafından “seçilmiş millet”in olmadığı bir çağda yaşıyoruz
Allah, Dünyâ’daki “doğal düzen” dâhil kâinattaki her-şeye, her işleyişe karışacak da; insanların hangi hükümlerle yönetileceğine mi karışmayacak?.
Allah, her müslümanı tek-tek Peygamber gibi olmaya içten-içe çağırırken, müslümanlar buna direniyor.
Allah, ilminin mahkûmu değildir.
Allah, îmânın konusudur; bilmenin değil.
Allah, İslâm’ı istemeyenleri İslâm’sız bırakarak cezâlandırır.
Allah, peygamberleri, Dünyâ’nın altını üstüne getirsinler-çevirsinler diye gönderir.
Allah, post-modern insanın “en yüce ilahı” olmaktan çıktı. 
Allah, vahiy aracılığı ile peygamberler üzerinden; bir şahsiyet modeli, bir ahlâk modeli, bir duruş ve direniş modeli, bir İslâmî Hareket metodu-modeli, bir toplum modeli, bir devlet modeli ve bir medeniyet modeli ortaya koymuştur. Kıssalar, bu örnek modellerin anlatılarıdır. Bu “örnek model” son olarak Hz. Muhammed üzerinden ortaya konmuştur. İşte “usvetun hasenetun” yâni “güzel örneklik” denen ve adına literatürde “sünnet” denilen şey, bu örnek modeldir. Bu “örnek model”, yapılan yanlışların Allah tarafından vahiyle düzeltilmesiyle meydana gelmiş en ideâl modeldir. “Allah kotrôlünde” ortaya konmuş bir modeldir. En ideâl örneklik ve “yaşanmışlık”tır (Ahzâb 21). Güzel örneklik, Kur’ân’ın ete-kemiğe ve söze bürünmüş hâlidir. Kur’ân’ın pratiği gösterilmiştir bu örneklikle. Bu nedenle bu modelin-örnekliğin göz-ardı edilmesi yanlıştır. Bu “güzel örneklik”, “amel ve eylemin kaynağı” olmak bakımından kıyâmete kadar bağlayıcıdır. Kur’ân, “bilgi ve bilincin kaynağı” iken, sünnet ise, “amel ve eylemin kaynağı”dır.
Allah, varlığı yasalarıyla/ilkeleriyle yönetir. Kendisi bizzat ilke/yasa değildir.
Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir; fakat yasaları ve sanatı ile her yerde hazır ve nâzırdır.
Allah: “Cum’a günü alış-verişi bırakın (Cum’a 9)” derken; “Balack Friday”=”Kara Cuma”, “sınırsız alış-veriş edin” diyor.
Allah; samîmiyete, ciddiyete ve gayrete bakar. Lâyık bulursa yardım eder. Yardım ettikleri gâlip olur.
Allah’a “gönüllü teslîmiyet” göster(e)meyenler, sisteme “koşulsuz teslim” olmak zorunda kalırlar.
Allah’a “mutlak itaat”in zorunlu sonucu, hayâtın sosyâl-ekonomik-kültürel-siyâsî alanında İslâm’ın hâkim olmasıdır.
Allah’a esir (teslim) olmadan, gerçek anlamda özgür olamazsınız.
Allah’a îman varsa, zulme isyân da vardır.
Allah’a şükretmenin en âlâsı, garibanı sevindirmektir. 
Allah’a teslim olana kadar “Allah’lık” iddiasından kurtulamazsınız.
Allah’a ve âhirete inanmayanlar “sözünü tutmak” gibi bir sorumluluk duymazlar.
Allah’a, âhirete, gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir sürü cümle kurulabilir. Bu sözleri Şeytan ilhâm edecektir. 
Allah’ı akıl değil îman görür. Akıl sâdece îmâna ulaştırır. Akılla görmeye çalışma, boşuna yorulursun, Aklını, îmânını geliştirmek için kullan ve îmânını arttır. İşte o zaman göreceksin ki, her yerde Allah var.
Allah’ı hesâba katmayanlar, Allah’ın cezâsını da hesâba katmamaktadırlar. Sonra da “bu başımıza nereden/neden geldi” derler. “Allah’ı hesâba katmadığınız için” geldi.
Allah’ı inkâr etmeden kendi ilahlığınızı îlan edemezsiniz.
Allah’ı inkâr, “Peygamber’i inkâr” ile başlar.
Allah’ın “ne demek istediği”, “ne dediği”dir. Ne dediği ise Kur’ân’daki âyetlerle apaçık gösterilmiştir. Allah’ın “dediği”ni yapmayanlar, “acaba ne demek istedi”nin derdine düşmüşlerdir-düşmektedirler.
Allah’ın açık emrine rağmen mantığa başvurmak şeytandandır.
Allah’ın apaçık hükmüne rağmen akıl üretmek “akıllılık” değil “akılcılık”tır. Şeytan, Allah’ın secde emrine “akılcılık” edip de uymadı ve “akılcılık” edip secde etmekten kaçtı.
Allah’ın bir şeye izin vermesi, kişinin canını almayarak, özgür irâdesini devâm ettirmesidir.
Allah’ın birleştirilmesini istediği iki şeyi ayırdığınızda, o iki şey de “tapınmanın nesnesi” olur.
Allah’ın bizden istediği şey, “gayba îman” ve Dünyâ’da, îmâna taâlluk eden aklın vahiy-merkezli kullanılarak Dünyâ’yı bu minvâlde inşâ etmemizdir. Sorun; bir kesimin hem gaybı hem de Dünyâ’yı “salt îman” ile, diğer kesimin ise “salt akılla” idrâk ve idâre etme düşüncesidir. 
Allah’ın bizi “halife” seçmesinin nedeni, yeryüzünde nasıl davranacağımızı görmesi içindir: “Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık” (Yûnus 14).
Allah’ın dışındaki sığındıklarınız, o bağlılığınızı mutlakâ istismâr eder.
Allah’ın dînini hayâta hâkim kılmak adına vahiy-merkezli amel ve eylemde olunmadıkça, “temiz” kalmak imkânsızdır.
Allah’ın ehadiyetinden verdiğiniz tek bir tâviz, tüm varlığın -hâşâ- Allah olduğu kabûlüne yâni “sınırsız şirk”e kadar gider. 
Allah’ın iktidârı karşısında başkalarının iktidârını desteklemek şirktir.
Allah’ın istediği “değişik”liği yapmayanlar, “Allah’a rağmen” değişiklikler yapmaya başlarlar.
Allah’ın istediği gibi bir Dünyâ kurulabilmesi için, bir neslin kendini adaması-fedâ etmesi gerekir.
Allah’ın kânunları yerine beşerin çıkaracağı (sistem-içi) kânunlarla iyiliğe gidileceğini sanmak, derin bir cehâlet ve ağır bir ahmaklıktır.
Allah’ın kânunları, beşerin nefsine uyana kadar yorumlanıp değiştirilirken, beşerin kânunlarının değiştirilmesi teklif bile edilemiyor. Şirk denen pislik budur işte.
Allah’ın kriterleri yerine, kişilerin-hiziplerin-devletlerin kriterlerini onaylamak ve benimsemek şirktir.
Allah’ın olmadığı bir yere gidilemez.
Allah’ın peygamber gönderdiği kavimlerin tamâmı Allah inancına sâhipti. Sorun, “mutlak hâkimiyeti Allah’a vermemek” idi.
Allah’ın sana bir mesajı var: Kur’ân.
Allah’ın seçtiği (Peygamber) konuşunca şirk oluyor, insanın seçtikleri (meclis) konuşunca kânun oluyor.
Allah’ın size rûh üflemesini istiyorsanız Kur’ân okuyun; o rûhun hayatta görünür olmasını istiyorsanız, Kur’ân’ı amele-eyleme dökün.
Allah’ın sünneti (sünnetullah), O’nun yasaları ve vahyidir. İnsanların sünneti ise, sünettullaha göre yaşamak yada yaşamamaktır.
Allah’ın varlığına inanıp da yaşamında o îmânı hesâba katmayanların îmânı sorunludur.
Allah’ın yarattıklarının içinde nîmet olmayan bir şey yoktur. İnsanlar o nîmetleri külfete çeviriyorlar.
Allah’ın zâtı düşünüldükçe Allah inancı zayıflar, oysa yaratılmış varlık düşünüldükçe inanç artar.
Allah’ın zâtını aşırı kurcalamak, çok-tanrıcılığa kapı açar.
Allah’ın, direkt Cebrâil ile vahyi bildirmemesinin nedeni, “bir meleğin örnek alınamayacak olması”dır.
Allah’sız değişimler, yakın-uzak vâdede mutlakâ insanın aleyhine olur.
Allah’sız zaferlerin sonu hüsrân olmuştur.
Allah’sız zihniyet, insanın târifini târih boyunca şu şekilde yapmıştır: “İki ayak üzerine kalkan hayvan; “âlet yapan-kullanan hayvan”; “düşünen hayvan”; “konuşan hayvan”; vs. Modern zamanlarda ise dile getirmeseler de zımnen şunu söylüyorlar: “İnsan, çalışan hayvandır”.
Allah’ta yok olduğunu (fenâ) zannedenler, aslında  şeytanda yok (fenâ) olmuşlardır. Fenâfillah değil, “fenâfişşeytan” durumundadırlar.
Allah’tan bağımsız “iş yapma isteği” şirktir.
Allah’tan başka mehdî yoktur.
Allah’tan gayrı aşırı bağ(ım)lılıklar, idrâkı blôke eder.
Allah’tan habersiz ölünemez.
Allah’tan şüphe ettiğimde, diğer varlıklardan niye şüphe etmeyeyim?. Ey bu yazıyı okuyan kişi!; senden niye şüphe etmeyeyim?. Bir sınır yoksa hiç-bir sınır yoktur.
Allah-bağının dışındaki tüm bağlar, insan için ayak-bağıdır.
Allah-merkezli olmayan her-şey, ancak bir oyalanmanın konusu olabilir. 
Amel
Amel ve eylemin zorluğunu göze al(a)mayanlar, “Kur’ân’ı anlayarak okuma”yı hayâtın tek amacı yapıyor.
Amelden-eylemden yoksun ve kopuk “salt ilmî çalışmalar”la bir şeyin düzeltilemeyeceğinin örneği, “modern-entelektüel İslâmî çalışmalar”dır. 
Amele-eyleme dökmedikten sonra, Kur’ân’ı, dönüp-dönüp anlamayarak “arapça okumak”la dönüp-dönüp anlayarak “türkçe okumak” arasında bir fark yoktur.
Amel-eylem hâlinde olmayan din, hurâfelerle kuşatılır.
Ameli-eylemi belirleyen Rabb’tir. Amelinizi-eyleminizi kim belirliyorsa, Rabbiniz odur.
Amelle yorulmadığımız için, bizde bir “inanç yorgunluğu” oluştu.
Ameller niyetlere göredir, peki niyetler neye göredir?. Îmâna göre.
Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı gibi; îman olmayan yerden de amel çıkmaz. Yada “amel çıkmıyorsa îman da yok gibidir”.
Belli bir sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik hayat şekli, belli bir düşünce şekli oluşturuyor ve o kişi artık ona göre düşünüyor ve hareket ediyor. Vahiy ise, müslümanlar için tüm durumlarda düşünce ve amel-eylemin kaynağıdır.
Bir düşüncenin sağlamasının doğru olarak yapabilmesinin tek yolu, o düşüncenin amel-eylemde nasıl tezâhür ettiğine-edeceğine göre olabilir ancak. Yoksa bir düşüncenin başka bir düşünceyle doğru olarak sınanması zordur. Zîrâ o düşüncenin de sınanmaya ihtiyâcı vardır. O hâlde amel ve eylemle sınanmamış düşüncelerin “kesin doğruluğuna” güvenilemez.
Biz Kur’ân’ı okuduktan sonra amel-eylem olarak “güzel örneklik”i tâkip etmediğimiz için, Dünyâ’ya “güzel örnek” olamıyoruz.
Bizim söylemlerimizin doğruluğu yada yanlışlığı, amele-eyleme dönmediği için açığa çıkmıyor.
Daha ne zamâna kadar kelimeleri süsleyip-püslemeye devâm edeceğiz?. Ne olursa, başımıza ne gelirse bu işten vazgeçip de amele-eyleme döneceğiz?.
Duâ, “eylemin niyeti”dir. İlk önce niyet ile namaza başlanır. Sonra da amele-eyleme geçmeden önce duâ ile eyleme niyet edilir.
En doğru söz Allah’ın sözüdür (Kur’ân), en doğru amel ise Peygamber’in amelidir (Sünnet).
Etkinlik, “amel-eylem” değildir.
Her bilginin içeriğinde bir bilinç vardır. O bilinçtir kişiyi amele-eyleme sevk eden. O hâlde bilgilenmedikçe, sonra da bilgimiz bilince ve nihâyet de amele-eyleme dönmedikçe bir şey değişmeyecektir.
İhtiyâcımız olan şey, “kırılgan olmayan” sözler ve amellerdir.
Kâlpler sâdece söz ile değil, söz ve amel bütünlüğü ile mutmain olur.
Kubbede hoş bir sedâ bırakmak yetmez. Dünyâ’da “devâm eden bir amel” (sadaka-i câriye) bırakmak önemlidir.
Mebzûl miktarda tekrarlanıp duran; “Kur’ân bize yeter” sözü, eğer “salt Kur’ân”dan bahsediliyorsa yanlıştır. Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, amel ve eylemin kaynağı ise Sünnet’tir (hadis değil). O hâlde bize yetecek olan ne salt Kur’ân, ne de salt Sünnet’tir. İkisi birliktedir. Modern zamanlarda müslümanların perişân hâllerinin nedeni, Kur’ân’ı okuyup da sünnet örnekliği ile amelde-eylemde bulunmamaktır. Kur’ân bize yeter ise neden yetmiyor da perişân ve sefil bir hâlde yaşıyoruz?.
Muhkem âyetlerin tefsiri-te’vili değil, ameli-eylemi yapılır.
Niyeti olmayanın, ameli-eylemi de yoktur.
Nutuk ile amel etmek “in”, Kur’ân ile amel etmek “out”.
Sahih sünnet, “Kur’ân makâmındaki amel”dir.
Tevrat’la amel edeceğine söz verip de “Cumartesi Yasağı”nı çiğneyerek sözünden dönen yahudiler, “maymun ve domuz” oldular. Şimdi müslüman(!) olarak sözümüzde durmadığımız için, biz de “maymun ve domuz” mu oluyoruz acaba?. Allah’a verdikleri “söz”ü tutmayanlar maymunlaşırlar ve de domuzlaşırlar.
Allah’ın Hükmü
Allah’ın hükmü sâdece “fert” noktasında değil, “toplum” ve “devlet” noktasında da geçerlidir.
Allah’ın hükümleri “oylamaya sunulamayacak” olan hükümlerdir: “Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).
An îtibârıyla Allah’ın hükümleriyle hükmediliyor olup-olmamak, câhillerin-müşriklerin-kâfirlerin-zâlimlerin-fâsıkların umurunda bile değildir.
Ancak 2 maddeden oluşacak bir anayasa zulmü ber-tarâf edip adâleti sağlayabilir: 1-Anayasa Kur’ân’dır. 2-Kur’ân’ın uygulaması Peygamber örnekliğine (sünnet) göre olur.
Değiştirilmesi teklif edilemeyecek ve hattâ düşünelemeyecek olan tek kânun, “Allah’ın kânunları”dır.
Dünyâ’da adâletsizlikten, eşitsizlikten ve dolayısı ile zulümden kurtulmanın tek yolu, Allah’ın hükümleriyle hükmetmektir.
Dünyâ’da Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler, âhirette Allah’ın ağır hükümlerine mâruz kalırlar.
Hukuğu yapanlarla “hayâtı yapanlar” aynı olmadığında, adâletsizlik kaçınılmazdır.
Hukûkun üstünlüğü sözü, sâdece “Allah’ın hukûku” söz-konusu olduğunda geçerlidir. Beşerî hukukta ise, hukuğu hazırlayanlar, hukuktan da üstündür.
Hukûkunu nereden alıyorsan, dînini de oradan alıyorsun demektir.
Hüküm sâdece Allah’a âit olduğu için, insan için kullanılan “hükümdar”=”hüküm sâhibi” kelimesi “şirk”tir.
Kamera karşısında; “Kur’ân’ın tek bir âyeti bile iptâl edilemez” diyenler, mecliste Kur’ân’a aykırı nice hükümler çıkarıyorlar. 
Kânunlar ikiye ayrılır: 1-Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın mutlak kânunları; 2-Bir-takım kaprisli insanların, çıkarları için uydurdukları değişken yasalar.
Kânunları tek bir kişinin belirlemesi “yanlış” görülürken, tek-tek kişilerden oluşan çoğunluğun belirlemesi neden “doğru” görülüyor?. Ne değişiyor ki?.
Referandumlar; halkın tümünün “hüküm koymaya” ortak olarak, “tanrılaştığı” şirk faaliyetleridir.
Sâdece Allah’a ibâdet etmek, “sâdece O’nun kânunlarıyla hareket etmek” demektir. “Hükmün sâdece Allah’a âit olması” budur.
Şûra, hüküm koymada değil, işleri yapmada (yürütme) geçerlidir/uygulanır.
Apartman
Apartman denilen modern sözde evlerde kadını tutmak imkânsızdır.
Apartman hayâtı, mahremiyetin kalktığı yaşam-biçimidir. Herkes herkesin kaç kere yellendiğini bile bilir.
Apartman mîmârisi, “mahalle arkadaşlığı”nı bitirdi. Yeni nesil, “mahalle arkadaşlığı”nı bilmiyor.
Asgarî Ücret
Asgari ücreti “açlık sınırı”nda bırakmak, “yoksulluğu modernize etmek” ve “güncellemek” anlamına gelir. 
Asgari ücreti belirleyen, Allah değildir.
Asgari ücretin miktârı (azlığı), bir “kader belirleme”dir.
Asgarî ücretliler; lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-modernist-demokratik olamaz.
Konuşma sırasında “asgari ücret çok yetersiz bir para” dediğimde, birileri de çıkıp; “yetmiyorsa, o zaman daha çok çalışacak” diyor. İyi de adam zâten çalışıyor. Ne yapacak yâni?; çalışacağım diye kendini mi paralayıp öldürecek?. Ah şu “tuzu kuru” olanlar!..
Aşırılık
Aşırı bağlılık, kişiyi 2+2’nin 5 olduğuna bile inandırabilir.
Aşırı bağlılıklar, bir çeşit “at gözlüğü”dür. Sâdece “bağlı” olduğu yönü görür.
Aşırı bağlılıklardan kaynaklanan körlükleri, yaşanacak “aşırı acılar” açabilir ancak:  “O pek acı azâbı görünceye kadar ona inanmazlar” (Şuârâ 201).
Aşırı bir yurt-severlik duygusu, yurtta meydana gelen adâletsizliklerin görül(e)memesine yada göz-ardı edilmesine neden olu(yo)r.
Aşırı duygusallık, insanın psikolojisini bozar.
Aşırı eleştiri, yanında haksızlığı da taşır.
Aşırı fikir zehirler.
Aşırı inceleme, incelenen şeyde mutlakâ bir hatâ açığa çıkarır. Zîrâ “aşırı inceleme”, o şeyi “parçalayarak bütününden koparmak” demektir. Parçalanan şey eksiktir. Çünkü “parça” eksiktir. İşte modernizm ve psikoloji, insanı da çeşitli şekillerde aşırı bir incelemeye tâbi tuttu, yâni parçaladı. Artık modernizm için “insan” demek, “hatâ ve eksiklik” demek oldu.
Aşırı kâr, bereketi öldürür.
Aşırı müslümanlık, “küresel sisteme çomak sokan müslümanlık”tır. Bu bağlamda tüm peygamberler “aşırı müslüman”dırlar.
Aşırı nezâket, insanlar arasındaki samîmiyeti öldürür/öldürüyor.
Aşırı sorgulama, teslîmiyeti bozar.
Aşırı sorgulamak, cevâbı öteler ve imkânsızlaştırır. Bâzı cevaplara, “sorgulamamakla” ulaşılır.
Aşırı yorum, mutlakâ belirsizlikle sonuçlanır.
Aşırı yorumlamakla eşeği deve yapabilirsiniz.
Aşırı yorumlanan “Kur’ân kavramları” üzerinden İslâm ve Peygamber düşmanlığı yapılıyor.
Aşırı zenginlik insana mutlakâ şu iki şeyi söyletir: “Bu bana Allah’ın bir hediyesidir”; “bu, aklımı çalıştırmamın karşılığıdır”.
Her-şeyin aşırısı zararlıdır. Buna “araştırma” da dâhildir. Doğruyu bulmak için yapılan aşırı araştırma (yada didikleme), yanlış sonuçlar verir. Zîrâ araştırılan şeyin rûhu parçalanmaktadır.
Ateizm
Ateist olsam bile, Evrim Teorisi gibi aptalca bir teoriyi kabûl etmezdim.
Ateistlerin kabûl etmediği tanrı “tek ilâh” olan tanrıdır. Yoksa ateistler, politeist/pagan ve çok-tanrılıdırlar.
Ateizm, bir şeyin açıklamasının yine sâdece o şeyin kendisi ile olduğunu savunan görüştür.
Ateizm, deizm, agnostizm vs. gibi akımlar, Allah’ın ve dînin Dünyâ’yı düzenlemesi gerektiğine yapılan bir îtirazdır.
Ateizm, kendini kandırmaktır.
Ateizmin, sonra da modern-seküler-lâik düşüncenin ana dayanağı, insanların bir zamanlar “ilkel” oldukları zannıdır. Fakat insan ilk baştan bêri “vahiy aldığı için” hiç-bir zaman “ilkel” olmamıştır.
Batı
         13. yy.’dan sonra batı, bizim dînimizi aldı, kendi dînini bize verdi.
1789 Fransız Devrimi, insanlık târihinin en büyük gericiliğidir. Eski Roma’ya dönüştür. 
1950’den sonra batı’nın; 1980’den sonra ise genelde doğu’nun, özelde müslümanların ve Türkiye’nin “yeme-içme alışkanlığı” değiş(tiril)miştir.
Arkalarına almışlar şerefsiz-zâlim batı’nın argümanlarını, sürekli olarak 1.400 yıllık İslâm târihine vuruyorlar. Bunu da “iyi müslümanlık” zannediyorlar.
Avrupa’nın çok övündüğü Rönesans-aydınlanma-sanâyi devrimi gibi zirve çağları, insanları köle olarak alıp-sattığı yıllardı.
Aydınlanma Çağı denilen çağ, “dinden kurtulma çağı”dır..
Aydınlanma denilen şey, Dünyâ’nın küçük bir bölümü hâriç, “tüm Dünyâ’yı karanlıkta bırakmak” demektir.
Aydınlanma(!) ve modernizm ile birlikte aklı aşırı yüceltmek ve onu dîn-üstü bir konuma çıkarmak, “aklın yanılmazlığı” zannından dolayıdır. 
Batı düşüncesinin temel özelliği, peygamberleri yok saymasıdır.
Batı gibi üretim-tüketim yapanlar, batı gibi sömürü de yaparlar.
Batı gibi zengin olmak istiyorsanız; hırsızlık, sömürü ve köle ticâreti yapmanız gerekir.
Batı için en üstün değer “birey”dir. Batı’ya göre insan-birey demek “uygarlık” demektir. Bu nedenle batı, insana yapılan saldırıyı, uygarlığına yapılmış bir saldırı gibi görmektedir.
Batı öne geçmedi, müslümanlar ağır davrandı ve geri kaldı.
Batı uygarlığı, hristiyanlığın ve İslâm medeniyetinin “anti”sidir. Yâni “bâtılın tersi”. Bâtılın “kaynak” sorunu yoktur. “Hakk”ın tersini yapar.
Batı uygarlığı, ortaçağ düşüncesinin tam aksini yaparak kurmuştur düşüncesini ve uygarlığını. Bu bağlamda Evrim Teorisi de; Hz. İsa’yı tanrılaştırmanın zıddıdır. Batı bir dengesizlik uygarlığıdır. İnsanı ya tanrı yapar yada hayvan. Bir türlü “insan” olarak kabûl edemez.
Batı ve batı zihniyetine sâhip olanlar, ahlâken dibe vurmuşlardır ve bunalıma düşmüşlerdir. Bu bunalımdan kurtulmak için de maddî gelişmeyi “tampon” olarak kullanmaktadırlar. Fakat içten çürüme fazlalaştıkça dışarısı da çürümeye başlayacak ve sistem günü geldiğinde -sünnetullah gereği- bir fiskeyle yıkılıvereceklerdir. Çünkü batı, Hz. Îsâ’nın diliyle söylersek; “badanalanmış kabirler” gibidir.
Batı, Dünyâ’da gerçekleştirdiği kötülükleri ve pislikleri, “İslâm’ı öcü gibi göstermekle” kapatmaya çalışıyor. 
Batı, Dünyâ’nın bir yarısında, diğer yarısını perişân ederek kendine bir “cennet” kurdu. O cennetten çıkmak istemiyorlar ve o cennetin yok olabileceği düşüncesinden dolayı bunalıma giriyorlar.
Batı, kendisi ile doğu arasındaki farkı ve karşıtlığı oryantâlizm ile sağlamıştır.
Batı; “Hristiyanlık dîni”nden vazgeçti fakat, “Hristiyanlık kîni”ni sürdürüyor.
Batı’lılaşmak (modernizm), “batı’nın hastalıklarını ithâl etmek” demektir.
Batı’nın “karanlık çağ” dediği çağ aslında “aydınlık çağ” (asr-ı saadet); “aydınlık çağ” dediği çağ ise aslında “karanlık çağ” (modern çağ) dır.
Batı’nın “keşif” dedikleri şey “işgâl”; “kâşif” dedikleri kişiler ise “işgâlci”lerdir.
Batı’nın ekmeğini yiyenler, demokrasinin düdüğünü çalarlar.
Batı’nın geçtiği merhâlelerden geçenler, batı’nın geldiği noktaya varırlar. Zîrâ benzer hareketler, benzer sonuçlar doğurur.
Batı’nın ilmî serüvenini tâkip etmenin sonu, batı gibi ahlâksız ve zâlim olmaktır.
Batı’nın kalkındığı gibi kalkınmak, batı’nın sömürdüğü gibi sömürmeyi de yanında getirir.
Batı’nın Osmanlı’yı yıktıktan sonraki plânı, cumhuriyet târihidir.
Batı’nın, İslâm’ı sürekli olarak “öteki” olarak göstermesi bir nedeni de, kendisinde bulunan yozlaşmış (b)ilimin “saf hâli”nin İslâm’dan kaynaklanmasıdır. 
Batı’nın, kadim bilimden koparak oluşturduğu modern-bilim anlayışı, Newton’un, “şu-anda yanlış olduğu ispatlanan” sonuçlarına bakarak oluşturduğu bilim anlayışıdır. 
Batı’nın, müslümanları Endülüs’ten kovması, hem müslümanlardaki (b)ilimi kıskanmaları, hem de batı’nın ürettiği modern-bilimin, “İslâm-kaynaklı (b)ilim” olduğu gerçeğini örterek, modern-bilimi -sözde- “özgün(!)” kılmak içindi.
Batı’ya karşı batı’nın silahlarıyla kesin bir başarı kazanıldığı vâki değildir.
Batı’ya meftûn ve râm olanlar, İslâm’ı “kötülüğün kaynağı” zannetmeye başlarlar.
Batı’yı “batı” yapan “İslâmafobi”dir.
Batı’yla ancak yine onların silahları gibi silahlarla mücâdele edilebilir düşüncesi çok yanlıştır. Batı’nın silahlarını edinirsem, ben de onlar gibi zâlim olurum. Batı bizi bilgiden ziyâde silah ile sömürüyor. Silahı olmasa bilgisini de takmayız.
Batı’lılara göre bir yeri keşfetmiş olmak demek, orayı “sömürgeleştirmiş olmak” demektir.
Celladına (batı) âşık olmuşsa bir millet, önü de zillet, sonu da zillet.
Doğu’yla şirk koşunca şirk oluyor da, batı’yla şirk koşunca şirk olmuyor mu?.
Dümeni yerinde olan ilâhiyatçılar modernist oluyorlar. Artık yargılarını batı’ya göre yapıyorlar. Dümenlerinin bozulmasını istemiyorlar çünkü.
Genel anlamda batı: Siyâsette Roma, düşüncede Yunan’dır. Yunan düşüncesi pagan/çok-tanrılı; Roma siyâseti de emperyâlisttir. Batı bu iki olguyu modernleştirmiştir. Fakat sonuçları aynı olmuştur/oluyor.
Halifeliğin kaldırılması batı’nın isteği ve zorlamasıyla olmuştur. “Çimento” işlevi gören halifelik kalkınca Osmanlı/Türk’ün müslüman-dünyâ ile ilişkileri kesilecek, İslâm-dünyâsı zayıflayacak ve sonunda da müslüman-coğrafyada bulunan yer-altı ve yer-üstü zenginlikler bir baskı ile karşılaşılmadan batı tarafından kolaylıkla sömürülebilecektir ve de aynen böyle olmuştur. Fakat bu projenin tutması için milletleri bir-birine düşman etmek gerekiyordu ki bunu da çeşitli söylemler ile gerçekleştirdiler. Meselâ Türklere: “Araplar sizi arkadan vurdu/vuruyor” derlerken; Araplara da: “Bu Türkler de dinden çıktı ve sizi kendi hâlinizde savunmasız bıraktı” dediler. Bunu uzun zamandır sünnî-şiî düşmanlığı olarak devâm ettiriyorlar. İslâm-dışı (seküler) öğretiler ve kültürle bu düşünceler ve düşmanlıklar çok kolay oluşturulabildi. İslâm-dünyâsının hâl-i pür melâlinin nedeni budur (birliğin bozulması). Gerisi hikâye…
Hurâfeye; Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil de, modern seküler batı-merkezli eleştiri ve îtirazda bulunmak, “tersinden hurâfe üretmek”tir. “Klâsik hurâfe” yerine, “modern hurâfe” ortaya çıkar böylece. Modern müslümanların gittiği yön-yol budur.
İki çeşit müslüman toplum vardır; batı modernitesini kabûl edenler ve etmeyip de savaşanlar.
Küçük yaşında batı’nın çizgi-filmleriyle; gençliğinde de sinema-filmleriyle yetişenlerin, modern dünyâya bir eleştiri, îtirâz ve isyanlarının olmadığı çok net görülen bir şeydir.
Muâsır batı’ya yüzünü çevirmeyi yanlış anlayan cumhuriyetçiler, yüzlerini çevireceklerine kıçlarını çevirmişlerdir. O kıç artık tekrar doğu’ya dönmüyor.
Protestanlık yoluyla tahrif olmuş hristiyanlığı vicdanlara gömen batı’da, kiliseler “nikâh sarayı”na dönmüştür.
Şahsî fikrim, M. Arabi’nin, felsefesini batı aklıyla ve göreviyle yaptığıdır.
Tanzimat Fermânı ile başlayan ama cumhuriyet dönemi ile birlikte yoğunlaşan bir, “arap-doğulu düşmanlığı” ve “batı hayranlığı” ortaya çıktı. Lâiklik bunun üzerine mum dikti.
Tayyip ve AKP, Türkleri-müslümanları batı’nın yörüngesine sokmakta CHP’den daha başarılı olmuştur.
Tek bir din vardır: İslâm.. Dünyâ’nın merkezinde (ortadoğu) ortaya çıkmış ve yaşanmıştır İslâm. İslâm Hz. Âdem’den bêri doğuya doğru gittikçe mistikleşirken, batıya doğru gittikçe sekülerleşmiştir.
Ticâret, “aldatıcılık” değildir. Batı, ticâreti aldatıcılık olarak görüyor. Müslümanlar da onları taklit etmeye başladı.
Bâtıl
Bâtıl dinlerin tapınakları, târih boyunca ekonomik ve siyâsi güç sağlamak için kullanılmıştır.  
Bâtıl dinlerin tapınakları, târih boyunca ekonomik ve siyâsi güç sağlamak için kullanılmıştır.  
Bâtıl üzre olanlar, hakkı “bâtıl”, bâtılı “hak” olarak görürler.
Bâtıla meftûn olmuş çağımız müslümanı, doğrulardan rahatsız oluyor. Öyle ki, körü-körüne aşırı bağlı olduğu yapıyı eleştirmek için “doğru” bir söz söylenince yüzünün rengi atıyor.
Bâtıldan geriye bir tek acılar kalır.
Bâtıldan geriye bir tek acılar kalır.
Ben bir sapığım. Bâtıldan sapmış.. Böyle bir sapış, sünnettir.
Bir devletin “adâlet devleti” olması için, “İslâm Devleti” olması şarttır. “Yarı-adâlet”, “adâlet” değildir.
Bir devletin “dinli” olması için, yasalarının dîne dayanması gerekir.
Bir devletin en önemli sac-ayağı, “siyâset, ticâret ve ordu-asker”dir. Bunların üçü birden sağlamsa ancak, devlet sağlamdır.
Bir dînin adının “İslâm” olması önemli değildir, eyleminin İslâm olması önemlidir.
Dört duvar arasına sıkıştırılan düşünceler, mutlaka bâtıla meyleder.
Meşrûiyetini İslâm’ın belirlemediği tüm alanlar bâtıldır.
Milliyetçilik, ne lâik ne de “müslüman” olamayan kişilerin meylettiği bâtıl bir ideolojidir.
Sürekli olarak iyi yönde bir ilerleme yoktur. Hak ve bâtıl arasında bir döngü ve değişim vardır.
Beşerî Sistem
Beşerî anayasalara göre değil, Allah’ın yasalarına göre hesâba çekileceğiz.
Beşerî kânunlar ve kurallar; küresel güçleri, sermâyedarları yâni tâğutları “halktan korumak için” hazırlanmış metinlerdir.
Beşerî kânunlar, “ayrıcalıklı(!)” olanların, “ayrıcalıklarını korumak için” uydurduğu metinlerdir.
Beşerî kurallara aşırı bağlılık, kişiyi aptallaştırır.
Beşerî sistemler, “kula kulluk” sitemleridir.
Beşerî sistemlerde adâlet, sâdece birileri” için adâlettir.
Beşerî sistemlere oy vermek, “kânunları Allah’tan değil de, bâtıl batı’dan almaya devâm etmek” demektir.
Gayri-İslâmî bir yapı “inkılâp” ile değil, “devrim” ile İslâm’a çevrilebilir ancak.
Gayri-meşrû cinsel ilişki “karşılıklı gönüllük”le yapılsa da zinâdır.
Gayri-İslâmî düşüncelerle mücâdele etmeyen iktidarlar, bir zaman sonra, “gayri-meşrû eylemler”le mücâdele etmeye başlarlar.
Gayri-İslâmî düzenlerde, gariban hep “dış kulvarda” kalır ve “iç kulvar”dakiler ona sürekli “tur” bindirir.
Gayri-İslâmî sistemlerde devletlere düşen şey, “küresel güç”ün politikalarını çözmeye çalışmaktan ibârettir.
Gayri-İslâmî sistemlerde iktidarlar “düşman”sız yapamazlar. İslâm’da ise ebedî düşman “şeytan”dır.
Gayri-İslâmî sistemlerde kânunları çıkaranlar kânunlardan üstündür. Prens prensipten üstündür.
Gayri-İslâmî sistemlerde seçimler, “insanların kendilerini sömürecek olanları” seçmesidir.
Gayri-İslâmî sistemlerde yaygın eğitim-öğretim(!), “sisteme ve sistemin taşeronlarına kulluğun nasıl yapılacağı müfredâtı” programıdır.
Gayri-İslâmî sistemlerde yönetici olmakla “zâlim” olmak arasında çok da fark yoktur.
Gayri-İslâmî siyâsî târih, “âileler-hânedanlar mücâdelesi”nin târihidir.
İlâhi sistemlerin dışındaki ve karşısındaki beşeri ideolojiler, “ölümlerden ölüm beğenme”nin diğer adıdırlar.
Kimin kânunlarına göre hareket ediyorsan, onun dînindensin. Türkiye’de Allah’ın kânunlarına göre hareket etmek kânûnen yasak ve suçtur. (Anayasanın 24. maddesi). Fakat Atatürk kânunlarına göre hareket etmek şarttır. Bu durumda Türkiye’nin ilahı kimdir?.
Küfür; “İlâhi metod” yerine, “beşerî metod”u hayat-tarzı (din) yapmaktır.  
Mecliste kânun çıkaran vekiller, “aleyhlerine olacak bir kânun” çıkarırlar mı?. Tabî ki de çıkarmazlar. O hâlde çıkarılan kânunlar, “vekillerin lehlerine” olan kânunlardır.
Tüm beşerî sistemlerin kânunlarında “boşluk” varken, bir tek Kur’ân’ın kânunlarında “boşluk” yoktur.
Bilim
Bâzıları bilim-târihini bilmeyi “bilimsellik” zannediyor.
Beşerî bilim demek, “kesinlik” diye bir şey yoktur, “kesin bilgiye ulaşılamaz” demektir.
Big-Bang Teorisi, bilimsel bir mitolojidir.
Big-Bang Teorisi, -hâşâ- Allah’ın estetikten anlamadığını söylemektir. 
Bilim adına ortaya atılmış manşetler “bilim” değildir. Modern yalanlardır.
Bilim bir yorumdur. Dolayısı ile bir yorum olan bilim ile Kur’ân mutlak olarak yorumlanamaz. Yorum ile yorum yapılamaz.
Bilim denilen şeyin çoğu sapıklıktır.
Bilim haz verir ama mutlu etmez.
Bilim ile ispat edilemeyen bir şeyi yok saymak, “bilimi ilahlaştırmak” anlamına gelir.
Bilim ve felsefe, dîn etkisizleştiğinde etkili olur.
Bilim ve teknolojinin de “sevap” ve “günah” olanları vardır.
Bilim, “eşyâyı konuşturmak”tır. Fakat doğasına aykırı bir şekilde konuşturmaya kalktığınızda eşyâ kendisini yanlış tanıtır.
Bilim, büyük oranda, doğaya meydan okuma küstahlığıdır.
Bilim, kırmızı rengin “kırmızı” olduğunu ispatlayamaz.
Bilim-adamları, evrenin materyâlini incelemekle kâinâtı incelediklerini zannediyorlar. Hâlbuki sâdece, kâinâtın içindeki maddeleri incelemektedirler.
Bilimin bulmaya çalıştığı “Her Şeyin Teorisi” (The Theory of Everything), İslâm’dır.
Bilimin doğru sonuç alabileceği çalışma alanı çok dardır.
Bilimin her-şeyi açıklayabileceğini zanneden dindarın varacağı yer “deizm”dir.
Bilimsel ilerleme denilen şey, bir isim değişiminden ibârettir. Eskiden “rûh” dediklerine şimdi “kuvvet” diyorlar.
Bilmem kaç milyon ışık-yılı uzaktan Dünyâ’ya bakınca, insan “toz zerresi” gibi görünür diyorlar. Bu düşünce insanı “hiçleştirme” ameliyedir. Zirâ insan, “âlemlere rahmet” olabilecek olan varlıktır.
Materyâlst-pozitivist bilim, madde ile mânâyı, arasına derin uçurumlar koyarak ayırdı. Artık modern insana göre madde başka bir şey, mânâ başka bir şey oldu. Hâlbuki bir ağaca baktığınızda eğer “odun” görüyorsanız maddeyi, ağaca baktığınızda “hârika bir sanat” görüyorsanız mânâyı görmüş olursunuz. İşte modern insan bu bakış-açısını kaybetti. 
Modern bilim ve teknoloji, “bilinçsiz zekâ”nın (yapay zekâ) peşinde. Artık bilinçsiz zekî insanlar daha popüler hâle gelecek.
Modern bilim, “bilim çöplüğü”dür. Tüm teoriler, kısa bir zaman sonra bu çöplüğün çöpü olmaya mahkûmdur. O hâlde modern bilim, “çöplük bilimi”dir.
Modern bilim, “yalanlanma” üzerine kuruludur. O hâlde modern bilim, bir “yalanlar târihi”dir.
Modern bilim, Allah’a karşı bir meydan okumadır.
Modern bilim, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Zîrâ modern bilim parçalayıcıdır. Parçalanan şey anlamsızlaşır.
Modern bilim, dîne savaş açtığı ve onu karaladığı ölçüde yıkılmaktan korunabilir.
Modern bilim, hakîkati perdeliyor.
Modern bilim, sâbitesini-ilkesini kaybettiği için krize girmiştir. Bu nedenle 1950’den bêri örneği olmayan bir şeyin îcâdı yapılamıyor.
Modern bilim, şeytanın fısıldadıklarıdır.
Modern bilim; bir dönem tartışmasız kabûl edilen bir önermenin, bir sonraki dönemde tartışmasız reddedilmesidir.
Modern bilim-adamlarının çoğu, her-şeyi lâboratuvarda inceleyip deneyimleyebileceğini zanneden, hayattan soyutlanmış ahmaklardır.
Modern bilim, “bilim için bilim”dir. Halbuki bilim, mânevî olan için olmalıdır.
Modern bilimin “bilindiği gibi” dediklerinin % 99’u, aslında “kabûl edildiği gibi” anlamındadır.
Modern bilimin en büyük destekçisi “emperyâlizm”dir.
Modern bilimin hakîkate ulaşmak gibi bir derdi yoktur. Onun derdi, seküler paradigmanın yalakalığını yapmaktan başkası değildir.
Modern bilimin temeli yoktur. Zîrâ modern bilim, “bilimin ifsâd edilmiş şekli”dir.
Modern bilimin yarısı filmdir.
Modern bilimsel teoriler, “henüz çürütülememiş” teorilerdir.
Modern bilimsel teorilerin çoğu, bilimsel değil, siyâsi teorilerdir. Seküler siyâset, kendine nasıl bir teori lâzım ise, bilim-adamlarına o şekilde bir teori sipariş ediyor.
Mutlak gerçek olan Allah’ın varlığı bile sorgulanırken, modern bilim niçin hiç sorgulanmıyor?.
Neden “vahyin ışığında bilim” değil de, “modern bilimin ışığında vahiy”?. Niçin “vahyin ışığında bilim üretmek”ten değil de, “modern bilimin ışığında vahyi anlamak”tan söz ediyoruz?.
Rûhun bilgisine ilim, bedenin bilgisine bilim denir.
Şu-anda ideolojiler üzerinden koşulan şirkin iki katı, bilim ve teknoloji üzerinden koşuluyor.
Varlık ve varlığın işleyişi (sünnetullah), “modern bilimin târif ettiği kadar” değildir.
Yağmur damlalarının bilimsel-rasyonel açıklaması, yağmur damlalarının her-birini meleklerin indirdiğini söylemekten daha çarpıcı değildir.
Bilgi
Belli bir seviyeden sonra bilginin artması için, insanın sosyo-kültürel alanda “değişmesi” gerekir. Değişemiyorsa, bulunduğu ilmî seviye kişinin zirvesidir. Artık orada yatay seyirler yapabilir ancak.
Bilgi, “gözümüzün önündekini” görmemizi sağlar.
Bilgi, hareketin bir sonucudur. Hareket değiştikçe meydana gelen şekil, bir bilgi oluşturur.
Bilgiye sâhip olmak yetmez, onu doğru istikâmette kullanmak gerekir. Aksi-hâlde bilgi saptırır.
Bilgiye ulaşmak, “bilince de ulaşmak” demek değildir.
Bilinçlenmek için “bencil zamanlar” zarûridir.
Bilinçsiz kitleler, mîdelerini doldurmaktan ve hazlarını arttırmaktan başka bir şey düşün(e)mezler. Eğer bunları yapabiliyorlarsa onlar için “sorun” yoktur.
Bilinen hiç-bir şey Allah’ın zâtı, yâni “mutlak varlığı” ile ilgili değildir. Bu bağlamda “sevgi” de Allah’ın zâtı ile ilgili değildir. Allah sevgiyi de yaratmıştır zîrâ. Allah’ın niteliğini yâni ayırıcı özelliğini bilemeyiz. Meselâ yaratmanın nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Bilmek için bilmek gerçek bir bilme değildir. Gerçek bilme, eylem hâlindeyken olur.
Bilmenin zirvesi îmandır.
Bir bilgi eyleme geçirmiyorsa, o bilgi eksik ya da yanlış bir bilgidir.
Biriktirilmiş bilgi bir işe yaramıyor. Eyleme geçmedikten sonra bilgi bir işe yaramaz, ha bi eğlencedir. Oyun ve oyalanmacadır.
En doğru bilgi, inancın ışığında ulaşılan bilgidir.
Gereği yapılmayan bilgi, önemsiz bir mâlûmattan öteye gidemez.  
Gerekli yere bir çivi çakmak, bir milyon kitabın bilgisine sâhip olmaktan üstündür.
Güdümlü bilgiler, güdümlü bombalardan daha güçlü ve tahripkârdır.
Halka hitâp etmeyen bilgi eyleme dönüşemez; Eyleme dönüşmeyen bilgi devrime dönüşemez; Devrime dönüşmeyen bilgi devlete dönüşemez; devlete dönüşmeyen bilgi medeniyete dönüşemez.
Helva yapmanın bilgisi var, helvayı yapacak malzeme de var; fakat ortada helva yok. Çünkü helvayı yapacak kimse yok.
Herkesin bilgisi kendine, vahyin bilgisi herkese.
İki çeşit bilgi vardır: 1-Şartların oluşturduğu bilgi; 2-Vahyin vermiş olduğu bilgi.
İki tip insan vardır. 1- “Kesin ve değişmez bilgi yoktur” diyenler; 2-”Kesin ve değişmez bilgi vardır” diyenler.
Karşılıklı sohbet yazıdan daha etkilidir. Sohbet sırasında bâzen bilgi bir-anda tecelli ediverir.
Kişi, bilgisidir. Bilgi eylemin motorudur. Kişinin bilgisi neye göre ise, eylemi de ona göre olur. Kişinin eylemi ise, o kişinin dînidir. Kişi, dînine göre eylemde bulunur.
Kültürü içinde yaşamadığınız şeyin, bilgisini de hakkıyla idrâk edemezsiniz. Bu nedenle de onu gerçek anlamda benimseyemezsiniz.
Mâkûl bir süreçten sonra “hareket”e geçirmeyen bilgi, yozlaşmaya ve yozlaştırmaya başlar. “Hasat”a zamânında başlanmalıdır. Aksi-hâlde çürüme kaçınılmazdır.  
Meleklerin secdesi, Âdem’in bilgisineydi. Yoksa kara-kaşına kara-gözüne değil.
Ne kadar çabalarsanız-çabalayın, şeytan kadar bilgili olamazsınız. Âdem, şeytandan “secde etmekle” üstün oldu.  
Sezgi ile ulaşılan bilgi eyleme dön(e)mez.
Siyâset bir “devrim” ile değişmedikçe; bilgi bir şeyi değiştiremez.
Sürekli okumak, kişisel bilgiyi sürekli güncellemek demektir.
Yanlış, hattâ şirk içeren bilgi bile, “Allah’a îman”ı engellemiyor. Fakat yanlış ve şirk içeren bilgi, kişinin ibâdetlerinde ve yaşayışında yanlışa ve şirke düşmesine neden oluyor. Müşrikler de o “mutlak varlık” olan Allah’a îman ediyorlardı. Fakat Allah, kişinin sâdece îman etmesine değil, îmânına şirk bulaştırıp-bulaştırmadığına bakıyor. “Sırf inandık” demekle olmuyor yâni.
Cehâlet
Başınıza gelen kötü şey iki nedenden biri sebebiyle gelmiştir: Garibanlık ve cehâlet. Bunlar bir-birinin “neden-sonuç”udur.
Bir kişiyi tekfir etmek için o kişinin sâdece cehâlet içinde küfür işlerle iştigâl ediyor olması yetmez, küfrün azgın bir savunucusu ve uygulayıcısı da olması gerekir.
Bir şeyin bilinçli yapıldığının delîli, onun eyleme dökülmüş olmasıyla anlaşılır. Eyleme döküldüyse bilinçlidir. Aksi-hâlde cehâlettir.
Câhil halkın desteği olmadıkça, tâğutlar adım bile atamazlar.
Câhil toplumları kontrol etmek için dâima yeni mitolojilere ihtiyaç duyulur. Her grup ve devlet, kendi mitolojisini uydurarak varlığını devâm ettirebilir.
Câhilce, “bana hiç kimse ne yapacağımı söyleyemez” diyenler, şeytanın her emrini yerine getirdiklerinin farkında değiller.
Câhil, bilgi ile değil, duygu ile yönetilir.
Câhil; “kötü olan şey”i, “başına gelmedikçe” idrâk edemeyen kişidir. Dolayısı ile, toplumun geneli (ekser-un nas) câhildir.
Câhil; belâyı ancak, başına gelip de kendisini kuşatınca fark edendir.
Câhiller idrâk edemese ve fâsık, zâlim, kâfir, müşrik, münâfık ve şerefsizler kabûl etmese de, Dünyâ ancak vahyin hükümleriyle düzene kavuşabilir.
Cehâlet mutlulukmuş; hayır!; cehâlet, ahmaklıktan başka bir şey değildir.
Cehâlet, diploma ile giderilemez.
Cehâletten kurtulmak demek, “entelektüel olmak” demek değildir; nice okuma-yazma bilmeyenler vardır ki “irfân” sâhibidirler.
Çoğu kişi için hayat, ya “hayâtın zorlukları”ndan yada “cehâletten” dolayı “ıskalanmış hayatlar”dır.
Kirâsını ödeyemediği hâlde “saray”ı desteklemek, aptal bir cehâlettir.
Sahabeler, ateistliği terk edip mü’minliğe değil; cehâleti ve şirki terk edip mü’minliğe geçtiler.
Ulus-devlet adına ölmeyi kahramanlık ve şahâdet olarak görenler, din için ölmeyi yobazlık ve cehâlet olarak görüyorlar.
Zorluk iki çeşittir. “Doğal olan zorluklar” (sıcak-soğuk, ağır, mesâfe vb.) ve “insanların çıkardığı zorluklar”. Doğal zorluklar kaderdir. İnsanların çıkardığı zorluklar ise, cehâlet değilse mazlûmiyettir.
Cehennem
Cehennem bir “durak” değil, bir “son durak”tır.
Cehennem, -yanlış bilindiği şekliyle- belli bir süreliğine girip-çıkılacak bir yer değildir. Oraya giren ebedî olarak orada kalır.
Cehenneme doğru keyifle yol alanlara hiç-bir îkaz tabelası fayda etmiyor/etmez.
Kendimizi o kadar cennetlik sayıyoruz ki, cehennemden korkmuyoruz artık.
Neden cennet ve cehennem var?. Çünkü Dünyâ var.
Sapık bir yolda giden kişi, cehenneme girene kadar, gittiği yolun doğru olduğunu zanneder.
Cennet
Asr-ı saadet bir cennet-yaşamı değil, tevhid-merkezli bir mücâdele çağıdır.
Biz cennetten kovulmadık, uzaklaştırıldık.
Biz Dünyâ’ya cennetteymiş gibi yaşamaya değil, “cennette yaşamayı kazanmak için” geldik.
Bu dünyâ, müslüman için “imtihan dünyâsı”dır. “Zevk ve sefâ sürme yeri” değil. Zevk ve sefâ cennete olacak inşaallah.
Bu dünyâda “cennet-vâri bir yaşam isteği”nin karşılığı yoktur.
Cennet için yaşamayan, cinnet içinde yaşar.
Cennet, “yol geçen hanı” değildir.
Cennet, birilerinin zannettiği gibi, bir kerhâne değildir.
Cennet, bitki ve ağaçların bolluğundan dolayı dibi gözükmeyen bahçedir. İşte modern insan bu bahçeden (cennet) mahrumdur.
Cennet, elini-kolunu sallaya-sallaya gidilecek yer değildir.
Cennet, materyâlizmin en yüksek seviyede yaşandığı mekân değildir.
Cennet, nefsin değil, “rûhun tatmin olduğu yer”dir. Rûhun tatmin olmadığı her yer cehennemdir.
Cennet, stresin olmadığı yerdir.
Cennete “ölünce” gidilir, ölmeden cennete gidilemez.
Cennete gayr-ı meşrû yoldan girilemez.
Cennete sâdece “müslüman” olanlar girecektir. Fakat bu müslümanlar, “yaşayışlarında müslüman olanlar”dır, nüfus kâğıtlarında “müslüman” yazanlar değil.
Cennete; nüfus kâğıdında “müslüman” yazanlar değil, kâlbinde “müslüman” yazanlar ve ona göre amel işleyenler girecektir.
Cennetle müjdelenen sahabiler (aşere-i mübeşşere) Cemel Savaşı’nda birbirleriyle (Ali’ye karşı Talha ve Zübeyr) savaşmışlardı.
Cennette çok-katlı binâ (apartman) yoktur.
Cennette hûrilerle sınırsız cinsel hayat yaşanılacağını düşünmekle; cehennemde cehennemlik kadınlarla sınırsız cinsel hayat yaşanılacağını düşünmek arasında ne fark var?.
Cennette para geçmez.
Cennetten kovulmadıkça, “idrâk edilmesi gereken şey” idrâk edilemez.
Çok söylenegelen; “müslümanlardan başkası cennete girmeyecek” sözü kesin doğru bir sözdür. Fakat bu, “gerçek müslümanlık” için geçerlidir; “kimlik müslümanlığı” için değil. O hâlde bu sözün Muhammedî, Îsevî, Mûsevi olmakla alâkası yoktur.
Hiç kimse, cennetten daha iyi bir teklif sunamaz.
İlle de bir şeyin milliyetçisi olunacaksa, ben cennet milliyetçisiyim.
Mars’ta su mu varmış?. Uzayda başka yaşanacak yer var mıymış?. Dünyâ’yı ifsâd edenler, başka dünyâlar arıyorlar. Bulsalar kısa sürede orayı da ifsâd edecekler. Dünyâ’ya zarârı dokunmayanlar ise, “Dünyâ’yı nasıl yeniden “cennet”e çeviririm” derdinde olanlardır.
Ölene kadar “anlama” ile uğraşacağına, ölene kadar cihad (yapma) ile uğraş daha iyi. Amacın cennet değil mi?.
Cemaat
Cemaatin bereketi, çözüm-noktasında açığa çıkar.
Cemaatler, yaptıkları modern etkinlikleri, “dînî faaliyetler” zannediyorlar.
Cemaatler; tek-başına -gücümüz yetmediği için- yapamayacağımız şeyleri, “birlikte yapma” yerleri olmalıdır. Aksi hâlde cemaat toplanması ha bi eğlencedir.
Ehl-i sünnet vel cemaat yolu, kendisinin “0” yanlışı olduğunu iddiâ eden akımdır.
Ey cemaatler-vakıflar-dernekler!; lâik-seküler “sistem” tarafından rahatsız edilmediğiniz oranda, -İslâm’a göre- yanlış yoldasınızdır.
Kurumlaşma, devlet tarafında teftiş edilme, denetlenme ve kontrôl edilmeyi gerektirir. Devlet tarafından denetlenmek ise, “devlete göre hareket etmek” demektir. O hâlde kurumlaşmak -devlet İslâm devleti değilse- şirktir. Zâten İslâm’da “kurum” değil “cemaat” vardır.
Cumhuriyet
Cumhuriyet dönemi, 1950’ye kadar İngiltere ve Fransa’ya, 1950 sonrası ise ABD’ye domalma dönemidir. Zâten iktidar ve muhâlefetin çekişmesi de, kime domalınacağı ile ilgilidir.
Cumhuriyet Târihi, “batı uygarlığı”na girişin târihi” değil, “İslâm Medeniyeti”nden çıkışın târihi”dir.
Cumhuriyet târihi, “dînî olan”dan uzaklaşıp, “uygar olan”a (medenî değil) yönelmenin-yöneltilmenin târihidir. Fakat Türk insanı uygar (muâsır) olamadığı gibi, dindarlığı da epey bir zayıflamıştır.
Cumhuriyet târihi, “İslâm dînine açılmış savaşın târihi”dir ve bu süreç hâlen devâm ediyor.
Cumhuriyet târihi, “İslâm’la hesaplaşma”nın târihidir.
Cumhuriyet târihi, İslâm’a karşı açılmış savaşın târihidir.
Cumhuriyet târihini anlatan pek kitap yoktur. Zîrâ yazılanlar gerçek değil, yalandır.
Cumhuriyet târihini öve-öve bitiremeyenler; -câhil değillerse- dîni sevmeyenler ve özgürce/şeytanca yaşamak isteyenlerdir.
Cumhuriyet, demokrasi, lâiklik dâhil tüm ideolojiler, İslâm’a karşı kurulmuş “paralel dinler”dir.
Cumhuriyet, korkular üzerinde duran bir ideolojidir: “Geriye dönme” korkusu. Bu nedenle sürekli olarak; “geriye dönmeyelim” söylemi yapılır ve bu sürekli güncel tutulur.
Cumhuriyetin 10 yılda yetiştirdiği 15 milyon gencin bakiyesi, günümüzdeki “bozuk gençlik”tir.
Deizm
Deistler, deizmden yola çıkarak dinleri terk etmemişlerdir; “dinleri terk ettikleri için” deist olmuşlardır.
Deizm çoğaldı diyorlar. “Allah; sosyâl, kültürel, ekonomik ve siyâsi hayâta karışmasın” diyen herkes deisttir zâten.
Deizm, “sözde- “Allah’ı göklere hapsetmek”tir.
Deizmin tanrısını inkâr ediyorum!.
Demokrasi
1930-1945 yılında 6 yılda 60 milyon insan öldü. Bunların ölümüne neden olanlar, demokrasiyle başa gelenlerdi.
An îtibârıyla Dünyâ’da “sayılar”ın (demokrasi) iktidârı var.
Bir şeyi demokrasiyle çözemediklerinde “daha fazla demokrasi” diyorlar. Bu nasıl bir ahmaklıktır!.
Birilerini F-16’larla bombalayıp öldürünce “demokrasi getirmek/silah gücü/savunma hakkı vs oluyor; fakat kişi kendisini (mecbûren) canlı bomba yapıp patlattığında ve karşı taraftan birilerini öldürdüğünde “terör” oluyor. Ve kendisine müslüman diyenlerin büyük çoğunluğu buna inanıyor ve bunu kabûl ediyor. İşte medya/teknoloji büyüsü bu. Bu oyuna ancak câhillerle ahmaklar inanır ve katılır.
CHP’nin “altı ok”u, lâik-seküler-profan demokrasi ve liberâl-kapitâlist sömürü yine yürürlükte.. Eee, ne değişti ki?
Demokrasi “at gözlüğü”dür. Görmekten çok görmemeyi sağlar.
Demokrasi bir “din”dir.
Demokrasi bir “fırsat eşitsizliği”dir. Gariban hiç-bir zaman zenginler gibi fırsat yakalayamaz.
Demokrasi bir “hırs kavgası”dır.
Demokrasi bir “mutlu azınlık” sistemi ve yönetimidir.
Demokrasi bir “sürü sistemi”dir. Baştaki çoban, binlerce “koyunu” güder.
Demokrasi bir “uyandırma” değl, “uyutma projesi”dir.
Demokrasi hiç-bir zaman iyi bir Dünyâ kuramaz. Çünkü herkes aynı olamaz.
Demokrasi kapsamında verilen oylar, gayr-ı ilâhi sistemlere ve onun taşeronluğunu yapanlara gider. 
Demokrasi ve onun eylem şekli olan oy kullanma, İslâm’ın hükümleri göz-ardı edilmeden savunulamaz.
Demokrasi ve oy kullanma, “mutlu azınlık değişimi” savaşıdır.
Demokrasi, “%49’u iplememek”tir. Zîrâ %49, -demokrasiye îman etmiş olsa da-, sonucu aslâ kabûl etmeyecektir.
Demokrasi, “Allah’a îman” iddiâsına bir şey demiyorsa da, “Allah’a itaat” edilmesine zinhar izin vermeyen bir sistemdir. 
Demokrasi, “beyaz müslümanlar”ın ve “mutlu azınlıklar”ın sigortasıdır.
Demokrasi, “birileri” tarafından kullanılan bir puttur. O “birileri”, demokrasiyi paravan yaparak ilahlık taslayanlardır.
Demokrasi, “devlet yükü”nün halkın omuzlarına yüklendiği sistemdir.
Demokrasi, “gündemi İslâm’ın belirlemesine izin vermeme” ideolojisidir.
Demokrasi, “halkın kendi-kendini yönetmesi” değil, “halkın kendi-kendini uyutması”dır.
Demokrasi, “halkların afyonu”dur.
Demokrasi, “hayâl kırıklıkları toplamı”dır.
Demokrasi, “hevâ ve heves oy-unu”dur.
Demokrasi, “kula kulluk sistemi”dir.
Demokrasi, “küçük devletler”in yönetim şeklidir.
Demokrasi, “mücâhit”leri “müteahhit” yapar.
Demokrasi, “oligarşi”yi gizleyen bir paravandır.
Demokrasi, “vahiy-merkezli dîni işlevsiz bırakmak” ve yerine, “kâlplere-vicdanlara ve zihinlere hapsedilmiş bir din yapmak” demektir.
Demokrasi, batı’nın ve küresel güçlerin, yeni pazarlar arama projelerinin ideolojisidir.
Demokrasi, bir “derin devlet” yönetimidir.
Demokrasi, bir “iç savaş”tır.
Demokrasi, hakka-hakîkate, adâlete-eşitliğe düşmandır.
Demokrasi, halkın kendi-kendini yönetmesi değil, halkın kendi-kendini kandırmasıdır.
Demokrasi, ilk düğmenin yanlış iliklenmesidir.
Demokrasi, insanı pasifleştirme ideolojisidir. Artık 5 yıl boyunca insanın “gık”ı bile çıkmaz.
Demokrasi, insanları monarşiden kurtarıp(!), “çok erk”li bir yapıya mahkûm etmiştir.
Demokrasi, İslâm’a “yama” yapılmaya çalışılan “paralel bir din”dir. Oysa İslâm yama kabûl etmez. 
Demokrasi, İslâmî-fıtrî kânunların iptâli; şeytânî-tâğûtî-nefsî arzuların ikâmesidir.
Demokrasi, kapitâlizmin maşasıdır.
Demokrasi, monarşiye karşı oluşturulmuş bir “çoğunluk sistemi”dir.
Demokrasi, nazarî (teorik) seviyede kalmaya mahkûmdur. Hiç-bir zaman tam anlamıyla pratiğe dökülemez.
Demokrasi, Samîri’nin biraz ordan biraz burdan katarak ortaya çıkardığı böğüren bir buzağıdır.
Demokrasi, şûrâ’nın kanserleşmiş hâlidir.
Demokrasi, tüm insanlara demokrat bir düşünme şekli dayatan baskıcı bir yönetim şeklidir.
Demokrasi: Herkesin aynı düşündüğü, davrandığı bir ideolojidir.
Demokrasi; “körler”in ve “sağırlar”ın birbirini ağırlamasıdır.
Demokrasi; küresel tâğutların, liberâl-kapitâlist sömürü sistemini sürdürmek için kullandıkları bir maşadır.
Demokraside orman kânunları hâkimdir, her zaman “güçlüler” kazanır.
Demokraside şirkten kurtulmak mümkün değildir.
Demokrasiden en çok demokratik ülkelerin lîderleri nefret eder. Onlar alttan-alta monarşiye hayrandırlar çünkü.
Demokrasilerde çıkarılan kânunlar her zaman zenginlerin lehine, fakirlerin ise aleyhinedir.
Demokrasilerde hep, ilâhi yasalara ters yasalar çıkarılır.
Demokrasilerde her zaman iki kesim kazanır: 1- Demokrasiyi kuran küresel tâğutlar ve onların yerel taşeronları. 2- Tevhîdî bilinçle oy kullanmaktan uzak duranlar.
Demokrasilerde kimse kimseye karışamaz; İslâm’da ise, herkes birbirinden sorumludur.
Demokrasilerde makam ve mevkîler, ehliyet ve liyâkat ile değil; parayla alınır.
Demokrasilerdeki iç-çatışma, “bâtıl-bâtıl çatışması”dır.
Demokrasinin istediği vatandaş tanımı: “Ben sâdece demokrasiye uyarım” diyen insandır.
Demokrasinin lîderlerinin otoritesi o kadar ileri ki, hiç-bir padişah ve kral bu derece otorite değildi. Çünkü padişahları ve kralları “din” sınırlıyordu. 
Demokrasinin şeytan-işi bir pislik olduğunu herkes biliyor da... Kabûl etmek istemiyor.
Demokrasinin tutarlı olabilmesi için halkın tamâmının entelektüel olması gerekir. Fakat bu sefer de ortalık çöpten geçilmez hâle gelir.
Demokrasiye “kız” giren “dul” çıkar.
Demokratik sisteme oy vererek destek olanlar, seküler post-modern sisteme göre düşünüp hareket ediyorlar.
Demokratik-beşerî yönetimler, Peygamberimiz’in vahiy-merkezli yönetiminin yanında fiyaskodur.
Diyorlar ki “oy kullanmayanlar ikinci sınıf vatandaştır”. Bu söz liberâl-demokrasiye göre doğrudur. Evet; oy kullanmayanlar ikinci sınıf vatandaştır. Fakat oy kullananlar da “üçüncü sınıf kuldur”lar.
Îtikatta tek kaynak olarak Kur’ân’ı kabûl edenler, amelde de tek kaynak olarak demokrasiyi kabûl ediyorlar.
Rabbim!; bizi seçimlere ulaştır da, oy kullanmayarak “şirk sistemi olan demokrasi”den berî olduğumuzu gösterelim.
Şehitlik, Allah için ve Allah yolunda olur. “Demokrasi şehidi” olmaktan  Allah’a sığınırım.
Zannederler ki demokrasi vahyin himâyesinde; oysa muhâfazakâr için demokrasinin îtibârı AKP sâyesinde. 
Devlet
Bâzı arkadaşlar bana; “sosyâl medyadaki paylaşımların çok tehlikeli, başına belâ alırsın” diyorlar. Merâk etmeye gerek yok. Devlet sosyâl medyaya; “insanlar içindekilerini -sözleriyle- döksünler de rahatlasınlar diye bir şey demez. Facebook, Twitter vs. gibi sosyâl ağlar, insanların “gazlarını almak” için tam da devletin aradığı şeydir. 
Devlet Başkanı’nı ihtâr etmeyenler “âlim” değildirler; “entelektüel”dirler sâdece.
Devlet düzeni, tüm târih boyunca hiç-bir zaman “çok sağlam” olmamıştır.
Devlet; yaptığı isrâfın, kötü yönetimin ve beceriksizliğin faturasını, her-şeye en az %25 zam yaparak halka çıkarmaktadır. Bu bir zulümdür.
Devlet-bütünlüğü kaybolunca, dînî bütünlük de kayboluyor. Tersi de geçerli.  
Devlete karışmayan din, bir din değil, bir felsefedir.
Devleti batı’ya göre dizayn etmek, “batı’ya domalmak” demektir.
Devleti dinsiz bırakmak, dîni de devletsiz bırakmak demektir. Lâiklik bu nedenle çift-yönlü bir zarâra yol açar.
Devletin “değiştirilmesi teklif dâhi edilemeyecek kânunları”na laf edemeyenler, Kur’ân’ın hükümlerinin, “modern zamâna uymuyor(!)” diye değiştirilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Devletin dar gelirli vatandaştan kolayca vergi toplamasının bir yolu da, şans oyunlarının çeşidini arttırması ve bu oyunları, vergi alarak desteklemesi ve teşvik etmesidir.
Devletlerin de gençlik ve yaşlılık dönemleri vardır. Yaşlılık dönemlerinde gençlik dönemlerindeki gibi davranmalarını bekleyemezsiniz. 
DİB, Türkiye’de din ve devletin ayrılmadığının ispâtıdır.
Edirne’deki hutbe ile Hakkâri’deki hutbenin aynı olması, diyânetin-devletin, müslümanları sürüleştirdiğinin bir göstergesidir.  
Eğer “sivil” olunmuşsa ve kurumlaşılmışsa, o toplum devlet tarafından denetim altında tutuluyor demektir.
Ey müslümanlar!, samîmice cevap verin; devletlerin yasaları mı daha üstündür; yoksa Kur’ân’ın yâni Allah’ın yasaları mı?.
Fâiz gelirlerinin devlet kasasına girerek “yarar(!) sağlaması, fâizin “şeytan işi bir pislik” olduğu gerçeğini değiştirmez.
Hangi sorunu konuşsak, iş “İslâm Devleti’nin yokluğuna” varıp dayanıyor.
Hiç kıvırmaya gerek yok. İslâm elbette; kâlplere-vicdanlara-zihinlere-ülkeye-devlete-dünyâya-hayâta hâkim olmak isteyen bir dindir.
Huzur İslâm’dadır sözünün tam metni; “Huzur İslâm Devletindedir” şeklindedir.
İki ortak bile bir iş üzerinde anlaşamazken, devletin yönetiminde yüzlerce ortağın (parlamento) anlaşabileceğini düşünmek safdillik olur. Bunların anlaşamamazlığının cezâsını halk çekecektir.
Kurumsallaşıldığında, devletin denetimine/kontrolüne ve güdümüne girilir. Seküler devlet içinde kurumsallaşmak, “devlete bağlanmak”tır ki, bu İslâm’a aykırıdır.
Mürcie; devleti ve lîderi aşırı yüceltmenin ve körü-körüne tâbi olmanın bir sonucudur.
Nasıl ki sağlık konusunda hastalığı tedâvi etmekten ziyâde hastalıktan korunmak önemli ise; suç konusunda da, suçu cezâlandırmaktan ziyâde, suçu önlemek ve önlemeye çalışmak önemlidir. İyi devlet, suçu cezâlandırmaya değil, önlemeye çalışan devlettir.
Paralel’in ihâneti, Türk Devleti’ne olan ihânetten çok, İslâm Dîni’ne olan ihânettir.
Sivil-toplum kuruluşları, devletin kendilerine teorikte tanımladığı ama pratikte vermediği hakları almak için oluşturulmuş toplumsal yapılardır. Fakat “Allah’ın verdiği hakları kullanmak” düşünceleri yoktur. Böyle olunda da Allah’a değil, devlete tapma şekli ortaya çıkıyor.
Şerefsizliğin zıddı, Kur’ân-merkezli İslâm Devleti’dir.
Tepeden-inme devletler, yine ancak bir “tepeden-inme” ile bertarâf edilebilir. 
Totaliter devlet, “farklı” olana imkân ve söz-hakkı vermeyen devlettir.
Ulus-devletler “medeniyet” üretemez.
Din
Ağızdan çıkan her sözü kaydetmek, bir zaman sonra o sözün “din” hâline gelmesine neden olabilir.
Arkeoloji, aynı-zamanda bir “dîne karşı din” projesidir. Eski uygarlıkları İslâm medeniyetinin yerine ikâme etme projesi. 
Bedir, Uhud vs. savaşları, bir “din savaşı”dır.
Bir şeyin din ile alâkasının olmaması demek, Allah ile alâkası olmaması demektir. Allah’tan bağımsız bir şey olamayacağına göre, din ile alâkalı olmayan bir şey de olamaz.
Bozulmanın nedeni din ise, düzeltmenin sebebi de “din” olacaktır.
Çanakkale’de savaşanlar, Kur’ân ve din uzmanı değillerdi.
Çâresizlik, hurâfeyi din hâline getirir. Çâresizlik sırasında insanlar her türlü hurâfeye kolayca inanabilirler.
Çelişkiden din olmaz.
Din “duygusal” değil aklîdir. Zâten aklî olan, insanı kendine getirirken; duygusal olan ise, insanın aklını başından alır.
Din “kutsal” değildir. Yada din kutsaldır fakat kâinat da kutsaldır, insan da kutsaldır.
Din azalınca milliyetçilik başlar. İnsan “değer”siz duramaz çünkü. Gerçeği yoksa sahtesine sarılır.
Din bir “hayat felsefesi” değil, “hayat tarzı”dır.
Dîn bir “mal” hâline gelince, “mallardan bir mal” oldu. Artık o malı alıp-almamak arasında fark kalmadı.
Din devleti yoktur diyenler, “devletin dîni”ne uyanlardır.
Din düşmanlarını rahatsız etmeyenler “âlim” değildir.
Din hayâta hâkim değilse, kötülüklerin-yanlışlıkların faturası dîne çıkarılamaz.
Din hayattan uzaklaştırılıp zihinlere ve vicdanlara hapsedilince, “küresel bir bunalım” sardı Dünyâ’yı.
Din ile ilgisi olmayanlara bu ilgisizliği hatırlatıldığında neden bozulurlar ki?.   
Din ile modern-bilim arasında çatışma var mı? diye tartışılıyor. Yav çatışma zâten din ile modern-bilim (ilim değil) arasındadır.
Dîn mevcut dünyâya göre değil, mevcut dünyâ dîne göre yorumlanıp değiştirmelidir ki bu, eleştirel bir yorum ve değiştirme olacaktır.
Din ve devlet işlerinin ayrılması (lâiklik), “dînin göz-ardı edilmesi ve Dünyâ’ya öncelik verilmesi” projesidir.
Din ve devlet işlerinin ayrılması lâikliğe yetmez, lâiklik, dînin devlet güdümüne sokulmasını ister.
Din, “en doğru olarak”, okumakla değil, yaşamakla öğrenilir.
Din, “kırmızı çizgi” (sınır) demektir
Din, “neyse o”dur.
Din, “Peygamber’in yaşadığı”dır.
Din, bir disiplindir. Ne kadar disiplinli iseniz, o kadar dindar olursunuz.
Din, bir yönetim-şeklidir; iç âlemin ve dış âlemin yönetimi için.
Din, devletten soyutlanınca, insanların kâlbinden de soyutlanıyor.
Din, ilim ve ameldir. İnsan rûhu, ancak ikisi birlikte olursa mutmain olur.
Din, inattır; dinsizlik gibi.
Din, siyâset, para.. Bu üçünün uyumu, iyi bir yönetimin ve güçlü bir devletin varlığını sağlar.
Din, tâğutların sömürüye ara verdikleri dönemde ilgilenilecek bir konu değildir.
Din yâni İslâm vicdanlarda kalmalıysa; Atatürkçülük niye vicdanlarda kalmıyor da hayâtın jandarmalığını yapıyor?.
Din/İslâm muhabbeti, geyik-muhabbeti değildir.
Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir.
Din-adamlarının elinden kurtulup, tahrif olmuş dinlerine dönen batı’lılar, Dünyâ’yı şimdiki mevcut hâle getirdi. Demek ki tahrif olmuş metinler, din-adamlarından bile daha tehlikelidirler.
Dinde muhâfazakâr, Dünyâ’da modern olmak, “modern-muhâfazakâr müslümanlık” denilen şeydir.  
Dinde zorlama yoktur, ama dinsizlikte zorlama vardır.
Dinden nefret eden müslümanlar var.
Dinden neş’et etmeyen tüm fikirler ya hatâlıdır, ya eksiktir, yada yanlış.
Dîne düşmanlık, doğal-fıtrî olana düşmanlıktır.
Dîne karşı din, “şeytanın vahiyleri”nden oluşur.
Dîne teslim ol(a)mayanlar; dîni teslim almaya kalkarlar.
Dîne zulmeden cemaatlere karşı bir “cemaat” lâzım.
Dîni “çağa uygun olarak” yorumladığınızda, artık “çağ” özne, “din” ise nesne olur. Oysa din çağa değil; çağ dîne uymalıdır. Müslümanların görevi çağı dîne uydurmaktır.
Dînî bir sapıklığın cezâsı, “dünyevî sapıklık”tır.
Dîni değerler yitirildiğinde, kör bir milliyetçilik başlar.
Dîni devletin içinden uzaklaştırmak (lâiklik), “Allah’ı (dolayısıyla da adâleti) devletten uzaklaştırmak” anlamına gelir.
Dîni doğru anlamanın ilk şartı, “îman”dır.
Dîni hayattan koparmak, “sünneti hayattan koparmak” ile olu(yo)r.
Dîni kaldırdığınızda, geriye sapıklıktan başka bir şey kalmaz.
Dînî olana, hiç sorgulamadan-araştırmadan, yâni körü-körüne bağlanmak nasıl dogma ise; lâik-seküler-demokratik-liberâl-kemalist-kapitâlist-konformist sistemlere de hiç sorgulamadan körü-körüne bağlanmak dogmadır.
Dîni olmayanın, îmânı da olmaz.
Dîni sapıklığın şamarını yemiş olanlar, dünyevî sapıklığa sığınmak zorunda kalı(yo)rlar.
Dîni sekülerleştirdiğinizde yâni dîni dinden-Kur’ân’dan bağımsız yorumlamaya başladığınızda ortaya felsefe-tasavvuf çıkar. Felsefe-tasavvuf, dînin fesada uğratılmış şeklidir.
Dîni vicdanlara hapsetmek “vicdansızlık”tır.
Dînî yada dînin geçerli olduğu bir devirden, dînin terk edildiği bir devire geçmek, “ilerleme” değildir.
Dîni, hayattan uzaklaştırıp vicdâna hapsedenler, “bir cezâ olarak” mutlakâ sapıtırlar.
Dînî-İslâmî şiddet, seküler şiddetin yankısı-yansımasıdır. Bu seküler şiddet çok fazla sofistike (karmaşık, yanıltmalı) olduğundan, insanlar onu şiddet olarak görmüyor.
Dînin aleyhine verilen her tâviz, şirkin lehine kapı açar. 
Dînin değerlerine aykırı olan “doğru”lar “kötü”dür. Dînin değerlerine uygun olan “yanlış”lar “iyi”dir.
Dînin en güzel şekilde nasıl uygulanacağı, “Kur’ân’a bakarak” değil, “Peygamber’e bakarak” anlaşılır ve öğrenilir.
Dînin fıkhını Kur’ân’dan değil de mezhepten/târikattan alırsanız, zulüm yapmanız kaçınılmaz olur.
Dînin gönderiliş nedeni, “dînin nedeni” değildir.
Dînin hayattan bağımsızlaşması, “dînin Dünyâ’dan bağımsızlaşması” anlamına gelir.
Dînin kânûnen yürürlükten kaldırılması olasılığından rahatsız olmayacak olanlar, sâdece “psikolojik müslüman”dırlar.
Dînin meşrûiyetini bilime bağlamak, “dîni bilimin nesnesi kılmak” anlamına gelir. 
Dînin olmadığı bir yerde medeniyetin ne işi var?.
Dînin tahrifi ve tahribi, “dindar(!)”ın dönüşümü ve tahrifiyle başlar. 
Dînin; sosyâl, ekonomik, kültürel ve siyâsal olarak hayâta yansımasını istemeyenler, aslında “dîni çok da takmıyorlar” demektir.
Dîniniz, “kabûl ettiğiniz”dir.
Din-kültürü ile ilgili etkinlikler yapmak, din ile ilgili işler yapmak demek değildir. İslâmî hareket ise hiç değildir.
Dinler-arası diyaloğa gerek yok, Müslümanlar-arası diyalog gerekli.
Dinsiz siyâset, “halkı kandırma sanatı”dır.
Evrensellik iddiâsı olan tek din İslâm’dır.
Herkese hitap etmeyen şey din olmaz.
İki çeşit din vardır: 1-Uydurulan ve yönlendirilen din. 2-İrticâ da denen (indirilen) gerçek din.
Milliyetçilik, “dinden verilen tâvize” yapılan “yama”dır.
Muâsır medeniyet seviyesine ulaşmanın şartı, dinden tâviz vermektir.
Tüm zamanlarda insanlar, dîni hayatta uygulamayı bırakıp, hayatta “uygulanmakta olan”ı “din” olarak kabûl etmiştir.
Uygulanmayan din, birileri tarafından “babalarının malı” gibi kullanılı(yo)r.
Yaratılışı değil de evrimi savunmak, “biyolojiyi din edinmek”le sonuçlanır.
Diyânet
Diyânet de “dîne karşı din”dir.
Diyânet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçe 6.5 milyar (2018 îtibârıyla 6.5 Katrilyon) TL’dir. Bu para aslında, “İslâm’ı hayattan uzaklaştırıp, vicdanlara hapsetme”ye ayrılan paradır.
Diyânet, lâik bir kurumdur.
Diyanetin görüşleri vahiy değildir. Buna rağmen insanların o görüşlerle kesin vahiy gibi inanmalarının nedeni, resmiyete olan güvenlerinden dolayıdır.
Doğallık
Bir şeyin etkisi varsa yan-etkisi de vardır. Her-şeyin yan-etkisi zararlı değildir. Doğal şeylerin yan-etkileri zararsızdır. Zîrâ Allah’tan “kötü” sâdır olmaz.
Doğal olan ev, “sâhibiyle birlikte ölen ev”dir.
Doğal olan, “sürdürülebilir” olandır.
Doğal olmayan eşyâ stres yapar.
Doğal sesler bizi rahatsız etmez, çünkü müslümandırlar.
Doğal ve normâl toplum, “tarım-hayvancılık ve küçük esnaf şeklindeki toplum”dur.
Doğala, normâle ve fıtrata aykırı olan her-şeyin bereketi azalır ve mutlakâ bir sıkıntı yapar.
Fıtrata-doğala-normâle aykırı bir iş yapılacak ve bir sorun çıkmayacak.. Bu imkânsızdır.
Gariban, hem doğal yaşamdan, hem de modern yaşamdan mahrumdur.
Kafeste kuş, akvaryumda balık beslemek doğru değildir. Çünkü bu “onların alanlarını daraltmak ve onları doğal ortamından koparmak” demektir. Buna, saksıda çiçek yetiştirmek bile dâhildir. Çiçek, saksıdayken alanı daralır ve doğal ortamından kopmuş olur.
Kanserin en önemli belirtisi “büyüme”dir. Doğal olmayan ekonomik büyümeler de “sosyâl kanser”dir.
Normâlde ve doğallıkta insanların her-birinin kokuları farklıdır. Modernizm, ürettiği parfümlerle insanların kokularını bile benzer hâle getiriyor.
Son 250 yılık târih, “doğal-fıtrî olan” üzerine, “doğal-fıtrî olmayan”ın tahakkümünün târihidir.
Şu koca evrende bir tek Dünyâ’da kötülük var. O da doğal değil.
Uzun zorunlu eğitim süreçleriyle insanlara bir beceri kazandırmaya çalışıyorlar. Oysa bu uygulama “doğal beceri”leri köreltmektedir.
Zararlı olan şeyler aşırı bağımlılık yapar. Tüketimleri de “doğal” değildir. 20-30 sigarayı arka-arkaya içebilirsiniz ama 20-30 bardak ayrını arka-arkaya içemezsiniz.
Doğru
Bâzı doğruları söylemek “itici” olabilir. İtici olması o doğrunun “doğru” olduğu gerçeğini değiştirmez, fakat doğruyu da doğruca ve güzelce söylemek gerekir.
Bir fikrin doğru-olup-olmadığı, hayâta geçirildiğinde görülüp bilinebilir.
Bir teori oluşturduğunuzda, artık tüm hayâtı o teoriyle yorumlayabilirsiniz. Fakat bu yorumlar genelde yanlıştır. En doğru yorumlama ancak İslâm-merkezli yorumlama ile olur.
Birbirine zıt olan doğrular olmaz. Fakat birbirine aykırı olmayan bir doğrudan daha doğru olan doğrular vardır.
Doğru bilgi kendini belli eder.
Doğru yolda gittiğinin delîli, peygamberlere yapılan suçlamaların benzerinin sana da yapılmasıdır.
Doğru, herkese göre değişen bir değer ölçüsü değildir. Doğru, “Allah’a göre doğru” olandır.
Doğrunun bir ağırlığı ve dolayısıyla bir yükü vardır. O yükün altına girmek istemeyenler yalanlara sığınırlar.
Doğruyu tatlı dilden ziyâde öfke daha iyi dile getirir. İki kere ikinin dört olduğunu sert bir şekilde söylersiniz meselâ.
Herkesin “kendi doğrusu”nun olduğu bir toplumda, hakîkati anlatmak ne kadar da zor.
Hiç-bir şeyin tam karşısında ve tam yanında olmamak lâzım. Çünkü hiç-bir şey %100 doğru ve %100 yanlış değildir. Zulümler hâriç tabî ki. Ancak Kur’ân/vahyin %100 yanında olmak lâzım ki, Kur’ân, Hak-Hakîkat ve Adâlet-eşitlik yanındadır. Böyle olunca Kur’ân’ın “birilerinin” tarafında olmadığı ortaya çıkar.
Sınavlarda 3 yanlış 1 doğruyu götürür. İslâm’da ise, tek bir şirk, tüm doğruları götürür.
Sürekli döngü ve değişim hâlinde olan evrene bakarak “doğru”ya ulaşılamaz, ancak “şüphe”ye ulaşılabilir. Doğruyu aramak isteyen, vahye bakmalıdır.
Şu-anda insanların en büyük doğruları, insanlık târihinin en büyük yalanlarıdır.
Varlık, araştırdıkça karmaşıklaşan bir özelliğe sâhiptir. Zîrâ en doğrusunu sâdece Allah bilir. 
Doğu
Doğu medeniyeti ile Dünyâ’ya yüzlerce yıl hâkim olan Türkler-Müslümanlar, batı uygarlığı ile, hatırı sayılır bir başarı bile yakalayamadılar.
Doğu, batı tarafından târih boyunca “öteki” olarak görülmüştür.
Doğu’da ve İslâm ülkelerinde savaştan kaynaklanan “zulüm nedeniyle” babasız kalan çocukların “bir cezâ olarak” karşılığı; batı’daki, “evlilik-dışı” doğumdan dolayı yâni “ahlâksızlık nedeniyle” babasız olan çocuklardır.
Doğu’nun batı karşısında (modernizme göre) gerilemesinin nedeni, “doğu’nun gerilemesi” değil, “batı’nın hızlı ilerlemesi”dir. Doğu’nun o “hızlı ilerlemeye” ayak uydur(a)mamasının nedeni ise, batı’nın ilerleme tarzının din-merkezli olmadığından dolayı zulüm üretecek olmasıydı ki bu modern ilerlemenin faturasını mazlumlar ağır bir şekilde ödemişlerdir-ödüyorlar. Yâni doğu, batı tarzında ilerleseydi, batı gibi zâlim olurdu. 
Doğu’yla şirk koşunca şirk oluyor da, batı’yla şirk koşunca şirk olmuyor mu?.
Orta-doğu’da olan şey, bir sömürgeleştirme ve sömürge olmaya direnme mücâdelesidir.
Son 2.000 yıllık ortadoğu târihi, “Haçlı Seferleri” târihidir.
Dünyâ
Barışın olmadığı bir Dünyâ, “savaş” meydanıdır.
Bâzıları, felsefe ve sosyolojiyi gereksiz alanlar olarak görüyorlar ve matematiğe yönelinmesini savunuyorlar. Bilmiyorlar ki, Dünyâ şu-anda, 1.700 ve 1.800’lü yıllarda yaşayan filozof ve sosyologların düşünceleriyle yönetiliyor.
Bir günahın Dünyâ’daki cezâsı, “daha fazla günah”tır.
Bir nesli tam “düzelttik” ve “yetiştirdik” derken, düzeltilecek ve yetiştirilecek yeni bir nesil yetişmiş olur. Böylece insanı düzeltmenin ve yetiştirmenin sonu gelmez. Sonuçta da Dünyâ düzeltilmeden kalmış olur. Ne Dünyâ’yı düzeltmeden insanı, ne de insanı düzeltmeden Dünyâ’yı düzeltebilirsiniz. İkisinin berâber düzeltilmesi şarttır. Nitekim Peygamberimiz de Kur’ân (düzeltici) tamamlanmadan yâni daha yarısı inmemiş iken Dünyâ’yı düzeltme işine (hicret) başlamıştı.
Biz bu Dünyâ’ya ölmeye değil, yaşamaya geldik. Kur’ân-merkezli yaşayanlara selâm olsun!.
Bu Dünyâ/âlem ile yetinen insan, zavallı bir insandır.
Bu Dünyâ’ya bir format atmak lâzım. Bu format, “vahiy penceresi” (Windows Vahiy) işletim sistemi olmalıdır.
Buhranlar içindeki Dünyâ’nın tek çâresi, “çıtayı düşürmek”tir.
Dünyâ 80-90’lı yıllarla birlikte üretim-merkezli olmaktan çıkıp tüketim-merkezli bir yola girdi. Çünkü bu süreci başlatan Avrupa ülkelerinde tarım yapacak alan ve iklim müsâit olmadığından, ticârete yöneldiler. ABD ise zâten bir tüketim kültürüdür.
Dünyâ aslında bir törpüdür.
Dünyâ bir “imtihan dünyâsı” olduğu için, târih boyunca “aydınlık dönemler”den ziyâde, daha çok “karanlık dönemler” yaşanmıştır.
Dünyâ bir “maskeli balo salonu”dur, “maske” takmayı kabûl etmeyenler salona alınmazlar.
Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve bundan kurtuluş yoktur. Fakat müslümanlara ne oluyor ki, dünyevileşerek imtihanı zorlaştırıyorlar ve hayâtı çekilmez bir hâle getiriyorlar?.
Dünyâ cenneti, İslâm Devleti’dir.
Dünyâ egemenliği döngüseldir. Doğu’dan başlar, batı’ya doğru kayar; daha sonra daha da batı’ya kayar ve en sonunda en batı’ya kayarak yeniden doğuya gelir.
Dünyâ genelinin mevcut genel politikası, “ABD’nin çıkarlarını korumak” üzerine seyrediyor.
Dünyâ hayâtını âhirete tercih etmek günah ve suçtur. Bu suçun bir cezâsı vardır ve bu suçun cezâsı bizzat o şeyin kendisidir. Yâni âhirete rağmen Dünyâ’yı tercih etmek bir cezâdır.
Dünyâ kronik bir hastalığa yakalanmıştır, ilaç tedâvisi işe yaramıyor. “Ameliyat” (operasyon) şart oldu.
Dünyâ seni kesmiyorsa, sen Dünyâ’yı kes.
Dünyâ son 150 yıldır “modernizm seli”nde boğulmaktadır.
Dünyâ şu-anda, “hırs”ın kuşatması altındadır.
Dünyâ târihi, “iktidar mücâdelesi” târihidir.
Dünyâ ve madde “karanlık” gibidir, karanlığın aslî varlığı yoktur, karanlık ışığın yokluğudur, ışık gelince karanlığın olmadığı anlaşılır, ölüm gelince de maddenin “el hak” olmadığı anlaşılır, hak gelince bâtıl yok olur. Yada “el hak” gelince “hak” yok olur.
Dünyâ, “reel politik”in cenderesinde sömürülüyor.
Dünyâ, “yaşanmışlık” manzarasını, “kirlenmişlik” manzarasına bıraktı.
Dünyâ, -çok azı müstesnâ- 8 milyar “fabrikasyon insan” ile doldu.
Dünyâ’da bir “bereketsizlik” var.
Dünyâ’da bir eşitlik oluşturulmak isteniyor. Fakat bu eşitlik, “adâletsiz bir eşitlik”tir.
Dünyâ’da çoğu zaman insanın “gönlüne göre” olmaz, zîrâ Dünyâ “cennet” değildir.
Dünyâ’da hak-hakîkat ve adâlet-eşitlik ancak, Allah’ın kânunları olan Kur’ân ile hükmedildiğinde gerçekleşir.
Dünyâ’da iki tür insan vardır: 1-Onurlu ve orta-hâlli bir hayat yaşamak isteyenler. 2-Refah ve zevk içinde yaşamak isteyenler.
Dünyâ’da sınırsızca yaşamanın bir karşılığı yoktur.
Dünyâ’da ütopya kurmaya çalışmak, distopya ile sonuçlanır.
Dünyâ’da ve kâinatta ilkel bir şey yoktur ve hiç-bir zaman bir ilkellik yaşanmamıştır. Mükemmellikten bir-önceki hâl hiç-bir zaman yaşanmamıştır.
Dünyâ’da, “değiştirilemez” zannedilen ne “beşerî kânunlar” çıkartıldı ki, şu-anda esâmisi bile okunmuyor.
Dünyâ’daki bütün bilgileri toplasanız, “sahih bir îman”ın yerini tutmaz.
Dünyâ’daki savaş, silah üreticileri ile, teknoloji-yazılım-internet üreticileri arasında sürüyor. Biri savaş isterken diğeri barış istiyor. İkisi de, “kendi istedikleri ortam olduğunda” zenginliklerine zenginlik katabiliyorlar çünkü.
Dünyâ’daki sorunların ana nedeni, “ilâhi sistem” yerine, “beşerî sistemler”e uymaktır.
Dünyâ’daki sözde çözülemeyen ve tartışılıp duran dîni sorunların çoğu hristiyan dîninden kaynaklanır. İslâm’ın sorunları değildir o sorunlar.
Dünyâ’dan ferâgat etmeden cennet hak edilemez. Peygamberlerin içinde göbeğini kaşıya-kaşıya yaşayan bir peygamber örneği yoktur.
Dünyâ’dan kısmadan, İslâm’ı-Müslümanlığı yükseltemezsiniz.
Dünyâ’lık dertlerin çâresi, mânevi dertlerdir.
Dünyâ’nın %99’u, Dünyâ’nın %1’ini memnun etmek için çalışıyor.
Dünyâ’nın “büyük bir feth”e ihtiyâcı var.
Dünyâ’nın altını üstüne getirmeye cesâret edemeyenler, “altın”ı üstün hâle getirirler. Sonra da başlarlar ona tapmaya.
Dünyâ’nın çok azı “yaşamak” için değişiklikler ararken, büyük çoğunluk ise “hayatta kalma”nın peşinde.
Dünyâ’nın demokratik eksende olmasının nedeni, 2. Dünyâ savaşı’nı “demokratik cephe”nin kazanmış olmasıdır. 3. Dünyâ Savaşı’ndan sonra ise ne olacağı belli olmaz.
Dünyâ’nın en kolay şeyi “yalan söylemek”tir.
Dünyâ’nın en zengin ve en güçlü(!) ülkesi, “en çok tüketen”lerin ülkesidir.
Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı, âhiret ve cennetin ise ebedî bir saadet yurdu olduğuna inanan bir mü’minin “kaybedeceği” bir şey yoktur.
Dünyâ’nın güç dengeleri, savaşların sonucunda oluşur ve değişir.
Dünyâ’nın güç dengesi ya ekonomik krizler ile, yada savaşlar ile değişir.
Dünyâ’nın hem kendisi hem de içinde yaşayanlar boşlukta yüzüyor.
Dünyâ’nın kaynaklarını dibine kadar tüketmek isteyen zihniyet, doğal olarak evlenmek ve çocuk yapmaktan korkuyor ve kaçınıyor. 
Dünyâ’nın konumunun mükemmelliği, tüm kâinâtın konumunun mükemmelliğinden 2 kat daha fazladır. Çünkü Allah gökleri 2 günde düzenlerken, yeri 4 günde düzenlemiştir. Yâni yere ayrıca bir önem vermiştir.
Dünyâ’ya “nefsin penceresinden” bakmaya alışmış olanlar, nefse uygun olmayan şeyleri idrâk edemezler.
Dünyâ’ya bağlılığın derecesi, “âhirete îmân”ın zayıflığıyla ters orantılır.
Dünyâ’ya istikâmet veren modern bilim, “hırsızlık”ın yanlış olduğunu dinden bağımsız olarak delillendiremez.
Dünyâ’ya tamah etmeme düşüncesi aşırıya kaçınca ters teper.
Dünyâ’yı “mal” toplamakla geçirenler, âhireti “nal” toplamakla geçirirler.
Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhiret şüphesinden kaynaklanır.
Dünyâ’yı İslâmî yönde değiştirmek çok zor bir şeydir. Fakat bunun bir kısa-yolu da vardır: “Allah’ı râzı ederek O’nun yardımını celb-etmek”. İşte ancak O’nun yardımı ile başarabilirsiniz bu işi. O yardım ederse mutlakâ olur. Aksi-hâlde aslâ!.  
Dünyâ’yı kaosa çevirmiş olanların, bizi kaostan kurtaracağını beklemek ahmaklığın kemâlidir.
Dünyâ’yı keşfetmekten ziyâde, Dünyâ’yı fethetmek önemlidir.
Dünya’yı siyâsî alanda Fransa, felsefî alanda Almanya, ahlakî alanda İngiltere, askerî alanda da ABD bozmuştur/bozuyor.
Dünyâ’yı sorgulamayanlar, âhireti sorgulamaya başlarlar. Haz-merkezli mevcut Dünyâ’dan şüphelenmeyenler, âhiretten şüphelenmeye başlarlar.
Dünyâ-dışı uzay “modern” değildir. Bu nedenle orada bir “uygunsuzluk” görülmez.
Dünyâ-konforu yerinde olanların, kafa-konforları da yerindedir. Fakat kafa-konforları yerinde olanlar, yâni hiç-bir şeyi kafaya takıp da konforunu bozmayanlar, insan görünümlü hayvanlardır. Belki de onlardan daha aşağıdırlar.
Dünyevî haz, dinden verilen tâvizlere bağlıdır. Dinden ne kadar tâviz verirseniz, Dünyâ’dan o kadar haz alırsınız.
Dünyevileşmenin bir göstergesi de, “yapma”yı bırakıp “bilme” peşinden koşmaya başlamaktır.
Eğer Dünyâ’da İslâm hâkim değilse, Dünyâ, çeşitli senaryoların oynandığı bir tiyatro salonudur.
Ey Dünyâ’yı değiştirmeyi düşünenler!.. Bilin ki, yaşadığınız ülkenin/Dünyâ’nın kânunlarına ters hareket etmeden yâni “suç işlemeden” o değişimi gerçekleştiremezsiniz.
Ey mü’min; sen hem Allah’a ve Peygambere râm olmayı; hem  de bu Dünyâ’da “gönlünce” yaşayabilmeyi mi istiyorsun?
Garibanlık, “Dünyâ’nın hızına yetişememek” demektir.
Haz ve “hız”ın dinleştiği Dünyâ’da, yüksek hızda giderken bir şeyleri görüp fark-edebilmek çok zorlaştı. Dünyâ’nın “acı bir fren”e çok ihtiyâcı var. 
Her-şeyin çok kırılgan olduğu bir Dünyâ’da en kırılgan olacak olan insandır tabî ki.
Kahramansız bir Dünyâ’da yaşamak ne kadar da zordur.
Kandil mesajı atmayı dindarlık zanneden insanların olduğu bir ülkede-Dünyâ’da yaşıyoruz.
Kırmızı ışıkta geçmeyi bile göze alamayan insan, Dünyâ’yı kurtarma hayâlleri kurmasın boşuna. Dünyâ “kurallara uyularak” kurtarılamaz çünkü.
Mazlum, Dünyâ’yı yaksa günaha girmez.
Ne yapmak gerektiğini mi soruyorsunuz: “Herkes bir başkası için yaşayacak”. Ancak bu şekilde Dünyâ “barış yurdu” olabilir.
Şu-an Dünyâ’da, Greko-Romen hâkimiyeti var.
Şu-anda Dünyâ’daki politika ve modern insandaki düşünce: “Güçlüysen haklısın” anlayışıdır.
Şu-anki Dünyâ’nın (2015) her yaptığının/söylediğinin %90’ına îtiraz etmeyen/eleştirmeyen kişiler, İslâm dîninin ne olduğunu hiç anlamadıkları gibi, Kur’ân’dan da bi-haberdirler.
Tüm kâinat Allah’ın akorduna göre güzel bir ses çıkarır. İnsan ise Dünyâ’yı bir-türlü akord edememekte ve acının sesinden başka bir ses çıkmamaktadır.
Tüm mü’minlerin şöyle bir hayâli olmalıdır: “Keşke tüm Dünyâ’yı bir “barış yurdu”na (Dâr-üs Selam) çevirebilsem”.
Eleştiri
Bir düşüncenin, sözün, eleştirinin; pratiğe döndüğünde teorik etkisi azalır, pratik etkisi artar.
Eleştiri yapmak için bilginin kırıntısına bile sâhip olmayanlar, işi mecbûren şova dökerler.
Eleştiri, îtiraz ve isyân bilinci olmayan toplumlarda hükûmetler, zamanla şirketleşmeye başlar.
Eleştirilmekten nefret edenler, övülmeyi çok sevenlerdir.
Eleştirilmeyen düşünce sapmaya başlar.
Eleştirmemek, “leş”leşmektir.
Eleştirmeyen adam câhildir.
Ey dostlar! Beni söylemlerimle değil, eylemlerimle yargılayın ve eleştirin.
Kurulacak İslâmî sistem, üzerinde mutâbakata varılmış ve halk tarafından da eleştiriye-öneriye açık olan vahiy-merkezli bir sistem olunca, halk artık bu sisteme ya seve-seve, yada sike-sike uyacak.
Küfre ve şirke karşı “gık”ları bile çıkmayan ”medyatik hocalar”, sıra hadis ve rivâyet eleştirisine gelince “bülbül” kesiliyorlar.
Tüm zamanlarda ilâhi mesaj ve tebliğ-dâvetler, “servet eleştirisi” ile başlamıştır.
Erkek
Anne ol(a)mayan kadınlar erkeksileşiyor.
Doğurganlığı olanlar dişi, olmayanlar erkek, bu duruma karşı olanlar da sapıktır. Bu kadar basit.
Erkeğin tâciz-tecâvüzü, çoğu-zaman kadının tahrikinin bir sonucudur. Tâciz suç olduğu gibi, tahrik de suç olmalıdır.
Erkek çocuğu olmayanların soyları kesilmez, “soyları zirveye ulaşmış” olur.
Erkek ve kadın arasında yaşanan, evlilik dışındaki hiç-bir ilişki “mâsum” değildir.
Erkek, “sen yaparsın” şeklinde “gaz vererek”; kadın, “süper yapmışsın be!” şeklinde “yağ çekerek” motive olup harekete geçer. Yâni erkek yapacaklarıyla; kadın ise yaptıklarıyla övülmelidir.
İyi kadın, içinde Allah, dışında erkek korkusu olan kadındır: Nîsâ 34.
Şimdiki kadınların çoğu cinsini değiştirmiştir. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmiş oldular. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelmişlerdir.
Eskiden
Bir düşünceyi ve hedefi, eskide yaşanmış bir ideâle bağlamayıp da, mevcut pisliklerden birine mi bağlayacağız?.
Eski devletler “çok dinli” idi. Şimdiki devletler ise “hiç dinli” (dinsiz) dir.
Eski gelenekten kurtulma isteği, “yeni geleneğe kolayca bağlanma durumu”ndan kaynaklanır.
Eski putperestlik, bâzı kadınları “tanrıça” yapmıştı; modern putperestlik ise, tüm kadınları “tanrıça” yapma yolunda.
Eski savaşlarda iki taraftan biri kesin gâlip gelirdi. Modern savaşlar, netîcelen(e)meyen savaşlardır.
Eski slogan olan “Türkiye lâiktir, lâik kalacak” sloganı öldü; yaşasın(!) “Türkiye sekülerdir, seküler kalacak” sloganı.
Eski Türk’lerin Tanrı inancı “Gök Tanrı” inancıydı. Yeni Türk’lerin Tanrı inancı da aynıdır.
Eski Türklerin dîni, “gök-tengri” dîni idi. Bu dindeki tanrı; adı üstünde; “gök-tanrı”=“göğün tanrısı” idi, “yerin tanrısı” değildi. “Yerin tanrısı”, sonu “han” ve “kan” ile bitenlerdi. Bu nedenle de eski türk dîni, lâikti. Lâikliğe geçiş, “batı lâikliği”nden çok, “eski türklerin lâikliği”ne bir geçiştir. Türkiye’de farklı bir lâikliğin olmasının nedeni budur.
Eskiden “usta”lar vardı, şimdi ise “uzman”lar var. Ustalar işine-söylediklerine “rûh” da katarlarken, uzmanlar işin sâdece maddî-mekanik yönünden anlıyorlar. Bu nedenle de sorunu tamâmen ortadan kaldıramıyorlar.
Eskiden gecekondu üzerinden yapılan rant, şimdi de apartman üzerinden yapılıyor. Değişen bir şey yok, şehirler yine keşmekeş.
Eskiden Güneş’in ve gezegenlerin, Dünyâ’nın çevresinde döndükleri söylenirdi. Güneş ve gezegenler Dünyâ’nın çevresinde dönmezler ama bunların yerleri-konumları Dünyâ’ya göredir. Bu nedenle Dünyâ tüm kâinâta göre “merkez” konumdadır.
Eskiden İslâm Devleti, haksız vergi koyanları îdam ile cezâlandırıyordu. Şimdi ise bizzat devletin kendisi haksız vergi uygulayarak halkı cezâlandırıyor. Böylece devletler, insanlara “ömür-boyu Dünyâ hapsi” vermiş oluyor.
Eskiden kadın ve erkekler birbirlerinin gözlerinden etkileniyorlardı. Şimdi ise elbiselerinden etkileniyorlar. Böyle olunca da “marka” tekstil ürünlerine rağbet artıyor ve bunları üretenlere gün doğuyor.
Eskiden Kur’ân’ın bir yorumu için “sünnete uygun mu” diye araştırılırken, şimdi ise, “şu hoca nasıl çevirmiş” diye araştırılıyor. Hocalar Peygamber’in yerine geçmiş-geçirilmiş.
Eskiden niçin çok Tanrı vardı?. Çünkü eskiden yöneticilere Tanrı deniyordu. Tanrı “yönetici”dir çünkü.
Eskiden tek kanal vardı. Aynen şimdi olduğu gibi. Bakmayın bir-sürü farklı frekansların olduğuna, hepsi aynı şeyi söylüyor, tek-kanallı yıllarda olduğu gibi.
Geçmişteki bir savaşın kutsallığı, yeni savaşla(rla) azalıp biter. Yeni savaşlar yap(a)mayanlar, eski savaşları kutsallaştırarak avunurlar.
Gelenek ve görenekler, aslında o halkın eski dinlerinin uygulamalarıdırlar.
Ev
Bahçe evin tesettürüdür. Bahçesi olmayan evden Allah’a sığınırım.
Bir sokağı temizlemek istiyorsanız, ilk önce kendi evinizin önünü süpürmek zorundasınız.
Ev (Dünyâ)deki hesap (matematik), çarşıya (evren) uymaz.
Ev, kadının doğal ortamıdır.
Evi-mekânı dar olanın, gönlü de dar olur doğal olarak. Peygamber bu nedenle “evlerinizi geniş yapın” demiştir.
Eviniz; işyerine, okula, hastâneye, eczâneye, câmiye, pazara, marketlere, anneye-kaynanaya vs. yakın ise, siz o bölgeye “haps-olmuşsunuz” demektir.
Evrim
Baba tarafından rahme boşaltılan meni içindeki spermlerin en güçlülerinin yumurtayı delip içine girmeyi başardığı bu-gün empoze edilen bir düşüncedir. Dikkatlerden kaçan ise, bu düşüncenin Evrim Teorisi’ni destekler mâhiyette olmasıdır. Bu-yüzden bu düşüncenin evrimciler tarafından ortaya atıldığından şüphelenilmelidir. Bizim düşüncemize göre ise, en güçlü olan sperm değil, mâneviyata en uygun spermin yumurtayı döllediğidir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sorusuna, fiziksel olarak en güçlü olan değil, mâneviyata en yatkın sperm, “kâlû belâ = evet” diye cevap verebilir.
Evrim Teorisi “küresel evrim” iken; Big-Bang Teorisi ise, “kâinatsal evrim”dir.
Evrim Teorisi masalı, Big-Bang Teorisi masalının devâmıdır.
Evrim Teorisi, “güçlünün hayatta kalması” (Sosyâl Darwinizm) prensibini savunur. Bu bağlamda; garibanların Evrim Teorisi’ni kabûl etmesi ahmaklıktır.
Evrim Teorisi, eşitsizliği ve adâletsizliği normâlleştirme ameliyesidir.
Evrim Teorisi’ne göre Dünyâ, güçlünün zayıfı yediği “küresel bir orman”dır.
Evrimcilerle evrimci müslümanlar ortak bir yerde buluşuyorlar. Birileri evrim sürecine “tesâdüf” derken; diğeri de aynı sürece “tasarım” diyor. Fakat süreç aynı süreçtir. Yâni evrimci müslümanların savunduğu teori farklı değildir.
Evrim Teorisi’ne inananların maymun kadar aklı yoktur.
Eylem
Altı çizilecek sözler etmekten daha çok, altı çizilecek eylemlerde bulunmak önemlidir.
Bir düşünce ve inanç kişiyi eyleme yönlendirmiyorsa, o düşünce ve inanç sahtedir.
Cinsellik, bir çeşit şiddet eylemidir. Hayvanca olmadan cinsellik olmaz.
Dâvâsından tâviz verenler, kısa bir süre sonra, tâviz verdikleri düşünceyi, hizbi, ideolojiyi ve eylemi savunmaya başlarlar.
Diller ile kâlpler ve sonra da eylemler arasındaki “çelişki” ortadan kalkmadıkça hiç-bir şeyin düzelmesi mümkün değildir.
Eylemden vazgeçenler, sonsuz tâvizler vermeye başlarlar.
Eyleme dönmediğinde dile vurur.
Eyleme dönmediğinde, bilgide çelişki kaçınılmazdır.  
Eyleme dönmeyen hiç-bir şey İslâmî değildir/olamaz.
Eyleme dönmeyen söylemlerin bir nefeslik canı vardır.
Eyleme dönük olmayan Kur’ân çalışmaları, “dostlar alış-verişte görsün” türündendir.
Eyleme dönüşmeyen bilgi, kuru bir mâlûmattır.
Eyleme dönüşmeyen Kur’ân ilmi, “âyetleri yalanlama” ilmidir.
Eyleme geçmeyen düşünce ve bilgi, sonsuz soruların kuşatmasından kurtulamaz.
Eyleme geçmeyen Kur’ân, mü’mine belâ olmaya başlar.
Eylemin tohumu sözdür. Kötülük ve iyilik, konuşarak başlar.
Eylemin yorumu olmaz, zîrâ eylemin kendisi fiîli bir yorumdur.
Felsefe “eylemi olmayan şey”dir. Vahiy de eylemden koparıldığında felsefeye döner.
Fikirde farkındalıktan ziyâde, eylemde farkındalık önemlidir.
Kendinde olanı elden çıkarmadan, başkasının elinde olması gereken şey için kaygılanamazsın. Bu nedenle de eyleme geçemezsin.
Samîmiyet, söz ile değil, eylem ile belli olur.
Sıra-dışı durumları değiştirmek için, sıra-dışı bilinç sâhibi olup, sıra-dışı eylemler yapmak gerekir.
Vâr-olmak eylem hâlinde (aktif) olmak demektir. “Eylem gösterebiliyorum, öyleyse varım”. Fakat bu sözün daha da doğrusu şu şekildedir: “Ümmetçe eylemdeyiz, öyleyse varız”.
Zihinlerin ve kâlplerin inşâsı, Kur’ân ile başlayıp eylemlerle tamamlanmadıkça, müslümanlık da tamamlanmış olmaz.
Gerçek
Acı gerçek şu ki; acı gerçektir.
Acı mı daha gerçektir, acının yokluğu mu?. İlki daha gerçektir, o acıyı her an yaşarsın çünkü.
Alışkanlıklarınızdan doğan sûni ihtiyaçlarınız, gerçek ihtiyaçlarınız değildir.
Bir haberi gerçek olarak öğrenmek için, olayın olduğu yerde bulunmak gerekir.
Gerçek anlamda “bir arpa boyu” bile yol almamış olanlar, “uzun ince bir yoldayım” türküsü söylüyorlar.
Gerçek hayâl, imkân dâhilinde kurulan hayâllerdir. İmkânsız hayâller kurmak, Şeytan’ın oyuncağı hâline gelmek demektir.
Gerçek hayatlar yaşa(ya)mayanlar, boş hayâllerle avunurlar.
Gerçek isyân “alttakilerin” yaptığı isyandır.
Gerçek özgürlük, ibâdet etmekle açığa çıkar. “Sâdece Allah’a ibâdet” etmekle. Çünkü “sâdece Allah’a ibâdet” etmek, başka şeylere ibâdetten koruduğu için kişiyi özgür kılar. Bu bağlamda; “Ben insanları ve cinleri “sâdece Bana” ibâdet etsinler (ki özgür olsunlar) diye yarattım” (Zâriyât 56) der Allah.
Gerçek sevgi bencil olamaz.
Gerçek, Şeytan’ın söylediklerinden başkadır.
Gerçeklik en yoğun şekilde, savaş meydanlarında yaşanır.
Gerçekten vâr olan; yok olmayacak olan (bâki) Allah’tır. Çünkü, her-şey yokken vâr olur ama bir tek O, yokken vâr olmamıştır. Zîrâ O, “başlangıcı olmayan var”dır.
Gölgenin bağımsız gerçek bir varlığı yoktur, fakat o bile Allah’ın büyük bir nîmetidir.
İlkel gerçekler (postulat, konut, koyut) modern gerçeklerden! daha gerçektirler.
Kâğıtlarda yazılanlar, gerçekliklerin önüne geçiriliyor.
Noktanın gerçek bir varlığı yoktur.
Roman-merkezli kitap okuyanlar İslâm rûhuna uygun davranmıyorlar. Zîrâ romanlar genelde “gerçek” ile ilgili değildirler.
Sanal dünyânın değil, gerçek dünyânın “fenomen”i olmak önemlidir.
Sen domalmışsan eğer, arkana kimin geçtiğinin ne önemi var?. Gerçek sorun senin “domalmış” olmandır.
Sûni-sanal para, gerçek paranın değerini düşürüyor.
Günah
Bâzı günahların cezâsı daha Dünyâ’da iken ödenmeye başlanır. Meselâ fâizle para alanlar, fâiz ödemekle cezâlandırılırlar.
Günah aynı-zamanda bir cezâdır.
Günah işleyemeyecek olma olasılığı insanları korkutuyor.
Günah, “profesyonelce” işlendiğinde “günah” olmaktan çıkmaz.
Günah, suç, haram, ayıp, kötü, çirkin, çirkef vs. gibi gayrı-meşrû olan şeyler; aşırı izlenmeyle, okumayla, dinlenmeyle, konuşmayla meşrûlaştırılıyor.
İki çeşit günahkâr vardır: Tok günahkârlar, aç günahkârlar. Aç günahkârları tok mü’minlere çeviremiyorsak, tok günahkârlara çevirmek gerekir.
Lüks, günaha dönüktür.
Sana interneti ve sosyâl medyayı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük bir günah, hem de bâzı yararlar vardır. Fakat günahları yararlarından daha büyüktür”.
Suç, günahtan, hattâ şirkten bile üstün tutuluyor.
Şefaat istemek günahkârlara yakışır. Bir suçu var ki şefaat istiyor.
Yasaklar, günahlardan daha çok etki ediyor. Oysa yasağın cezâsı kolay, günahın cezâsı zordur.
Günümüz
Günümüz müslümanları; kapitâlist, liberâl, milliyetçi, muhâfazakâr, demokratik ve modernite içinde kendilerini kaybetmiş durumdadır.
Günümüzde (2015) mü’min olup da “huzurluyum” diyen, münâfıktır.
Günümüzde artık sağlıklı beslenebilmek için yeniden “avcılık ve toplayıcılık” yapmak gerekiyor.
Günümüzde İslâm’ın “inkılapçı-devrimci” kavramlarından “naftalin kokusu” gelmektedir.
Günümüzde köyler mi taşra, şehirler mi taşra tartışılır.
Günümüzde lâik-seküler-demokratik sistem, “Kur’ân’cılık” ile korunuyor.
Günümüzde, “tam müslümanca yaşamak”, “mal gibi yaşamak” olarak görülüyor ve gösteriliyor.
Günümüzdeki (2016) cemaatler, “yarı-İslâmî” topluluklardır.
Günümüzdeki müslümanların sohbet mekânları, vicdanların tokatlandığı yerlerdir.
Günümüzdeki müslümanların tek bir sorunu vardır: “Çeşitli sebepler-korkular-çıkarlar yüzünden, vahyin ne dediğini açıkça ortaya koy(a)mamak”.
Günümüzdeki müslümanlık, “müslümancılık oyunu”dur, “evcilik oyunu” gibi.
Hak-Hakîkat
Hak dinden sapanlar, Allah’ın da iktidardan yana olduğunu zannederler.
Hak düşünceden sapma, kişilerin yüceltilmesi ve ilahlaştırılmasıyla başlar.
Hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder.
Hak olanı “halk” değil, “Hak” tâyin eder.
Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakkı göze alıp-alamama önemlidir. Eğer göze alamıyorsan.. bırak gitsin.
Hak, “Hak”tan gelendir, şeytânî bir ideoloji olan demokrasiden değil.
Hakîkat, “apaçık olan”dır. Hakîkat, “bâtın”da falan değildir. 
Hakîkati sâdece bilmek yetmez, onu dile getirmek de şarttır. “Emine Şahin” gibi..
Hakîki dertleri olmayanlar, her-şeyi dert ederler.
Hakîki İslâm, siyâset bölünmesiyle (sünnî-şiî) bölündü ve zayıfladı, yine siyâsetle dirilecektir.
Hakkı apaçık bir şekilde ortaya koymadıktan sonra, sürekli olarak bâtıldan bahsetmenin bir yararı olmaz.
Hakkı söyleyen 1 kişi, bâtılı söyleyen 1 milyar kişiden üstündür.
Hakkın ortaya konması “kânun” ile mümkün olmayınca, devreye “orman kânunu” girer.
Hakkın yolu birdir. Tüm peygamberler o yolu tâkip etmiştir.
Hakkıyla yapılan secdenin izi kişinin alnında değil, hayat-tarzında görülür.
Haklı gibi görülenler, “haklı olanlar” olmayabilir.
Haklı olmak, “duruma göre” önemini kaybedebilir. Artık orada başka şeyler önemli ve değerli olur.
Hastâne-Hasta
Bir besinin sâdece organik olması yetmez. Aynı-zamanda “helâl” de olması gerekir. Aksi-takdirde bedenler sağlıklı olsa da ruhlar hastalıklı olur. (Bakara 168)
Check-up, “hastalık üretme mekanizması”dır. Böylece sağlam adam bir-anda hasta(!)” hâline getirilir.
Doktorlar, hastayı değil de tahlil kâğıdını tedâvi ederken, öğretmenler de öğrenciyi değil karneleri eğitiyor. İnsana değil de kâğıda bakılıyor.
Hastânede (âcil, yoğun-bakım) ölmek, “modern bir ölme biçimi”dir.
Hastân”ler, “hasta-hâneler” ve “hastalık-hâneler” hâline geldi.
Hastalık, günahın dışa-vurumudur. Bir hastalık bâzen, toplumsal günahların bir kişi üzerindeki görünümü olur.
Hastâneler “bataklık” hâline geldi; bir giren bir daha kurtulamıyor.
Hastâneler arttı, hastalıklar-hastalar arttı; Adliyeler arttı, adâletsizlik ve suçlular arttı; Okullar arttı, cehâlet arttı;  Para arttı, ahlâksızlık arttı; Kur’ân okuyanlar arttı, Kur’ân’ı hayât rehberi yapmayanlar arttı. Zulüm arttı, zulmü destekleyenler arttı.
Kendini “rakipsiz” ve “vazgeçilmez” sanmak bir hastalıktır: Kibir hastalığı.. 
Kesme de bir düzeltme şeklidir. Hastanelerde keserek (cerrâhi) düzeltme işlemleri yapılmaktadır.
Polis-sayısının artması, “toplumsal bozukluğun” bir göstergesiyken; hastâne-sayısının artması, “toplum sağlığının bozukluğu”nun bir göstergesidir. Toplumun sağlığı bozuk ve huzûru yoksa, “güzel” olan ne vardır ki?.
Hayâl
Alternatif için hayâl kurmaya bile cesâret edemeyenler, mevcudun yalakalığını yapmaya mahkûmdurlar.
Bir insanın değişmesi, ilk önce hayâllerinin değişmesiyle başlar. İnsanın hayâli, onun “ne” olduğunu gösterir.
Hayâl ile gerçek arasındaki fark, var ile yok arasındaki fark kadardır.
Hayâl kurmak bana gerçekliği hatırlatıyor. Çünkü hayâl gerçek değildir.
Hayâl kurmasını bilmeyenlerin işleri iyi ve kaliteli olmaz, en azından eksik yada hatâlı iş yaparlar.
Hayâl kurmaya mecbûrum, çünkü gerçeklikler bana yetmiyor, beni kandırmıyor.
Mars’a gitmek istenmesinin gerçek nedeni, tâğutların Mars’ın da sömürülebilecek bir yer olduğu hayâli ve umûdudur.
Sıradanlık, insanların hayâllerini yarı-yolda bırakır. Çünkü hayâl ettiği şey kısa bir zaman sonra sıradanlaşır.
Sinirli adam, hayâlleri olan adamdır.
Hayat
Eğer siz hayâtın içinde adım-adım yer almaktan kaçarsanız, gün gelir hayat üzerinize çöker.
Hayat (yada Kur’ân) tarafından eleştiriye uğramamış olanlar, hiç-bir eleştiriye katlanamazlar.
Hayat, iki gözyaşı arasındaki kısa-yoldur. Doğarken biz ağlarız, ölürken başkaları.
Hayâta geç başlayanlar, doğal olarak hayâta geç kalırlar.
Hayâta hitâp etmeyen İslâm “dinlerden bir din”; hayatta uygulanmayan Kur’ân ise “kitaplardan bir kitap”tır.
Hayâtı kışa çevirmektense bahara çevirmek daha iyidir. Fakat bahar, “kış”ın ardından gelir.
Hayâtın kazâsı olmaz.
Hayâtın tam ortasında yaşama geçirilerek sindirilmeyen bilgiler, şirke alan açar.
Hayatınızı neye göre programlıyorsanız, dîniniz odur.
Ses çıkarmak, hayatta olunduğunun kanıtıdır. Hayâtı dibine kadar yaşamak ise, zulme isyân etmekle (ses çıkarmak) olur.
Televizyon ile yaşanan hayat, birbirinin aynasıdır. Birbirlerini şekillendirirler.
Hayvanlar
Çıplaklık, hayvanlıktır.
Hayvanın dîni olmaz. Buna göre dîni olmayanlar hayvandır.
Hayvanın, taşın-toprağın, suyun vs. bir dili vardır. Bitkilerin dilini botanikçi, taşın dilini jeolog anlar. İşte Hz. Süleyman da karınca ve kuş-dilini, hayvan-dilini bu şekilde biliyordu. Meselâ ben de bir elektrikçi olarak elektriğin dilini bilirim.
Hayvanlar insandan önce yaratıldıysa, koyun ve keçilerin kılları-yünleri uzadıkça ne oluyordu?.
Hayvanlara karşı duyulan “aşırı sevgi”, insanlara gösterilmesi gereken şefkati azaltıyor.
Hayvanlarda “kıdemcilik” vardır.
Haz-merkezli yaşamayı (hayvanlık) seçenlerin en iyi arkadaşı, yine bir hayvan olan “domuz” olacaktır.
Kurnazlık, hayvanlara özgüdür.
Vejetaryenizm (et yemeyi içi almamak değil) reenkarnasyonun bir sonucudur. Çünkü ruh-göçünde, ölen kişinin rûhu bir hayvana da geçebilir ve o hayvan avlanıp/kesilip yendiğinde, kişi belki de anasının-babasının etini yemiş olacaktır. J
Hicret
Hicret bir “kültür değişimi”dir.
Hicret etmeden medenî olmak, yâni göçmeden bir devlet-medeniyet kurmak mümkün değildir.
Hicret etmeyen hayvan yoktur.
Hicret, insanlığın kaderidir.
Hicret; “İslâm’ı hayâta hâkim kılma”nın başlangıcıdır.
Hicreti göze al(a)mayanlar, put kıramazlar.
Hicri takvim, İslâm Devleti’yle başlar.
Hümanizm
Hümanizm “insana inanma dîni”dir. İlâhi sisteme karşı beşerî sistemlerin din edinilmesi bu yüzdendir.
Hümanizm, Homo Sapiens’in doğasında “kendine has bir kutsallık” olduğuna inanmanın sonucunda, insanın ilahlaştırılmasıdır.
Hümanizme göre kâinatta bir “anlam” yoktur. Kâinâta o anlamı “modernleşmiş Homo Sapiens” verir.
Hümanizme göre, yapılan kötü-çirkin-ahlâksız bir şey insanı rahatsız etmiyorsa, “sorun” yoktur.
Hz. Muhammed
Hz. Muhammed; “Medîne İslâm Devleti” başkanıydı.
Hz. Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecek olmasının nedeni, vahyin ışığında numune bir kültür ve medeniyetin oluşmuş olmasıdır. Artık müslümanlara düşen şey, o kültür ve medeniyeti vahiy ve sünnet merkezli olarak yeniden diriltmektir.
Hz. Muhammed’in “Resûl-Nebî olarak” 23 yılda yaptıklarına “sünnet” denir.
Hz. Muhammed’in “son peygamber” olarak gönderilmesi, Allah’ın zımnen, “bu sizin son şansınız” demesidir.
Hz. Muhammed’in, “Kur’ân’ın birebir uygulaması” olan sünnetini (yâni hayat tarzını) inkâr edenler, eski-yeni önderlerinin yada lîderlerinin bâtıl batı’dan ilhamla ortaya koyduğu sünnetini (yâni hayat tarzını) harfiyyen yerine getirmekten geri durmuyorlar. Zâten Resûl-Nebi’ ayrımı yapılıp, “Nebi’nin -güyâ- örnek alınmasına gerek olmadığı”nı kabûl ederek sünnetinin inkâr edilmesinin nedeni de budur.
Hz. Muhammed’in “güzel örneklik” denilen “en ideâl vahiy pratikliği” olan sünneti, “aşılamaz bir örneklik”tir.
Modeli Allah îlan ederse “âlemlere rahmet” olur. Mustafa Kemal’i insanlar, Muhammed Mustafa’yı Allah model göstermiştir.
Muhammed-i Arâbi varken, Muhyiddin-i Arabi’ye uyma!.
İktidâr
Bir müslüman için, şeytanın iktidârını çok sağlamca kurduğu modern dönemde yada özellikle son 50 yılda yaşıyor olmaktan memnun olmak çok büyük bir ârızadır.
İktidar kavgaları eski târihlerde yapılıp bitmiş olaylar değildir.
İktidar, “gayri-İslâmî düşünceler”e karşı çıkmazsa, o düşünceler bir zaman sonra “gayri siyâsî eylemler”e dönüşür.
İktidâra yaklaştıkça “iştah” artar. İştah arttıkça “hırs” artar, hırs arttıkça “din” azalır.
Medyatik hocalar, “iktidârı eleştirecek cesârete sâhip olmadıkları için”, mevcut bir yanlışlığın faturasını dîne kesiyorlar.
İlerleme
İlerleme demek “değişme” demektir. Yoksa ilerleme diye bir şey yoktur. Çünkü onun da bir-ilerisi, “ileri”nin “ileri” olmadığını gösterecektir. O hâlde döngüden kaynaklanan değişimler vardır sâdece.
İlerleme zannedilen şey, insanın doğal, fıtrî ve normâl olana dönme çabasıdır. O hâlde normâl, fıtrî ve doğal olmayan bir yönde yol almak gericilik ve ilkelliktir.
İlerleme, işlerin insan yerine makineler tarafından yapılmasıdır. Yâni ilerleme, işlere “rûh” katmaktan vazgeçilmesidir.
İlerlemenin çok hızlanması, düşüşün giderek daha da hızlanıyor olmasındandır. Hızlı olan düşüştür, çıkış yavaş olur. İnsanlar bu hızlı düşüşü “ilerleme” zannediliyor.
İlim
Bir ilmin değerini takdir edebilmek için yine bir ilim gerekir.
Edebe yöneltmeyen ve ulaştırmayan ilim, “ilim” değildir.
Gerek ilköğretimde gerekse de üniversitelerde öğretilen temel şey “şüphe”dir. Fakat artık her-şeyden şüpheleniliyor ve ilim, “şüphe etmek” zannediliyor. Yeni nesil ne kadar da şüpheci.
Hikmet, ilim ve ferâsetin seviyesini, “güzel davranışlar” yükseltir (Yûsuf 22).
İlim (dînî olan) ile bilim (dünyevî olan) ayrıldığında, bilim vahşîleşir.
İlim süreci uzadığında, ilim ile eylem arasına sürekli “başka şeyler” girer ve bir türlü eyleme geçilemez.
İlim, önemsiz zannedilen şeylerin önemli olduğunu, önemli zannedilen şeylerin önemsiz olduğunu ortaya çıkarır.
İlmî yetersizlik giderilmediğinde, dalâlet başlar.
İlmin doğru sonuç alabileceği çalışma alanı çok dardır.
Zulme karşı “dik bir duruş” sağlamayan ilim(!), lakırtıdan ibârettir.
Îman
Apaçıktır ki, îmanlı bir yaşam, îmansız bir yaşamdan daha anlamlıdır.
Bâzı şeyleri anlayabilmek için îman etmek şarttır.
Fazlası “dert” olmayacak tek şey “îman”dır.
Îman “gayba îman”dır. Gaybı ise sâdece Allah bilir. Gayb bu nedenle sorgulanamaz. O hâlde îman, “sorgusuz-suâlsiz olan bir teslîmiyet”tir; Allah’a teslîmiyet. 
Îman ediyorum!, öyleyse varım..
Îman etmeden önceki eski kötü alışkanlıkları îmandan sonra da devâm ettirmek; müslüman olmadan önceki eski dinlerinin âdetlerini İslâm’a taşıyıp devâm ettirmek gibidir.
Îmân etmek demek, “kabûl etmek” demektir.
Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir.
Îman etmek, “îmâna göre yaşamak” demektir. Neye/kime/nasıl îman ediyorsanız, ona ve o şeye göre yaşarsınız.
Îman etmek, “îmânın gereğini yapmak” demektir.
Îman etmenin ve îmânın gereğini yerine getirmenin bedelini ödemeye yanaşmayanlar, rûhun tatmini için nâfile bir şekilde “bilgi”ye yumuluyorlar. 
Îman ile sınırlanmayan akıl, nefsin güdümüne girer ve ancak fitne üretir ve ifsâd eder.
Îman kardeşliği, “kavim kardeşliği”ni yenmedikçe İslâm hayâta hâkim olamaz.
Îman sınırsız, akıl ise sınırlıdır. Modernizm bunu tersine çevirerek; aklı sınırsızlaştırıp, îmânı sınırlandırdı.
Îman umdeleri “sorgulanacak” türden değildir.
Îman ve inanç ayrı(lmalı)dır. Çünkü inanç eyleme yöneltmezken, îman ancak amele-eyleme döndüğünde ispatlanır.
Îman ve sâlih amel üzre olmak, “hakîkatin bulunmuş olması” durumudur.
Îman zaafiyetinin en önemli göstergesi, “Dünyâ’yı ıskalama korkusu”dur.
Îman, “Allah’tan başka bir ‘ilah’ın olmadığı”na îmandır. 
Îman, “imtihanı kabûl etmek” demektir.
Îman, “uğruna çabaladığın şey”dir.
Îman, aynı-zamanda bir “bilgi”dir.
Îman, bedel ödemeye zorlayan şeydir. Seni bedel ödemeye ve harekete geçmeye zorlamıyorsa, îmânında sorun var demektir.
Îman, bilişsel bir mesele değil, eylemsel bir dinamiktir.
Îman, dikiş kabûl etmez. Îman, “dikişsiz îman”dır.
Îman, gerekçelenmeye ihtiyaç duymaz.
Îman, Kur’ân; İslâm, Peygamber’dir.
Îman, masa-başında değil, mücâdele meydanında artar.
Îman, pasif bir kabûlden ibâret bir şey değildir.
Îman, riske girmektir.
Îman, sorgulan(a)maz. 
Îman; “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhiret gününe kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir. 
Îman; “uğruna ne yaptığınla” alâkalıdır. ,
Îman; her-şeyiniz elinizden alındığında geriye kalan şeydir.
Îmâna taâlluk etmeyen akıl ve mantık, hevâ ve heves üretir.
Îmâna taâllûk etmeyen akıl, nefsin güdümünde olacağından dolayı, ancak ifsâd eder.
Îmânın denetiminde olmayan akıl, “şeytanın oyuncağı” hâline gelir.
Îmânın derecesi, Allah için yapılan işle (amel) belli olur. “Bu-gün Allah için ne yaptın?” demek, “îmânında bir artma var mı?” demektir.
Îmânın ispâtı “sâlih amel”dir. 
Îmânın ispâtı ve bilginin sağlaması, ancak amel-eylem ile yapılabilir.
Îmânın kendisi en büyük kanıttır.
Îmânın şartı 6’dır: Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe îman etmek ve “cihad etmek”.
Îmânın ve dolayısı ile amelin önündeki en büyük engel, şirktir.
Neye-kime göre hareket ediyorsanız, ona îman ediyorsunuz demektir.
Sağlık her-şeyin başı diyorlar. Fakat “îman” ondan daha önemlidir. Îmanlı ölmek, sağlıklı ölmekten değerlidir.
Süper îman, “süper-men”den üstündür
İmtihan
Başına gelen kötü bir şeyin sebebini bulduğunda yada anladığında, o şey “imtihan” olmaktan çıkar.
İmtihan dünyâsında değil de, sanki cennetteymiş gibi davranıyoruz.
İmtihan; gâlip gelmek yada mağlûb olmaktan ziyâde, direnip-direnmemek ile alâkalıdır.
İmtihanın şiddeti, îmânın şiddeti ile orantılıdır.
İmtihanınızı kendiniz seçersiniz. Eğer “Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılma” yolunda olursanız tüm dünyevî imtihanlarınız önemsizleşir. Fakat bu yolda olmazsanız, önemli-önemsiz bir-çok dünyevî imtihanlarla boğuşur durursunuz.  
Sürekli “imtihan”da olmak, “sürekli olarak imtihana çalışmak” anlamına gelir.  
İnanç
Bir şeye karşı yapılan fedâkârlık artınca, o şeye olan inanç da artar.
Gözümle görmediğime inanmam diyorlar. Ben de: “Gözümle gördüğüme inanmam” diyorum. Çünkü inanç zâten görünmeyene olur. Görüp durduğumun nesine inanayım?. İnanmak için, bir de “inanmama durumu” olması gerekir. Görüp durduğum şeyin gördüğüm gibi olduğuna inanmama durumu yoktur?.
İnançta başlayan küçük bir gerileme; tasavvurda, düşüncede, sözde ve amel-eylemde krizlere neden olur.   
İnandığınız şeyin ne olduğunu bilmiyorsanız, o inanç körü-körüne olan bir inançtır.
İnanılan her-şey “din”dir. İşte bu dinlerin en üstünü ve tek “hak” olanı, Allah’ın dîni olan İslâm’dır. Sâdece hak din olan İslâm, insanları hem Dünyâ’da hem de âhirette gerçek kurtuluşa götürebilir.
İnanmanın bizzat kendisi, sonsuz problemleri çözecek formüle sâhiptir. Îman, problem çözme potansiyeline sâhiptir.
İnanmaya hazır olduğunuzda, inanmayacağınız şey yoktur.
İnanmayacak olana delil yetmez; körü-körüne inanacak olana da hurâfe yetmez.
İnfâk
Asr-ı saadette, maddî infâk yapacak adam bulmak zor iken, modern câhiliye devrinde mânevi (sözel) infâk yapacak adam bulmak zor.
İnfâk ile tüketmeyenler, isrâf ile tüketirler.
İnfâk kâlpte başlar, niyette devâm eder, elde sonlanır.
İnfâk olmayınca israf başlar.
İnfâk, aslında kendine infâk etmektir. Vermek “kendine vermek”tir.
İnfâk, isrâfın panzehiridir.
İnfâkın hesâbını yapmak ayıptır. Bu nedenle de 40’da1 vermek ayıp olur.
İnsan
90 öncesi ile 90 sonrası, sanki M.Ö. ile M.S. gibi farklılaştı. 90 öncesi insanlar “küçük hedefler” ile mutlu olabilirlerken, 90 sonrasında yaşayan insanlar, “sonsuz hedefler” nedeniyle buhrâna girmekte. 
Âlemleri ve kişinin kendisini yaratan Allah’a göre yaşamayanlar “ikinci sınıf insan”dır.
Artık insanları tanımak için, sosyâl(!) medyadan tâkip etmek gerekiyor.
Ben Allah’ım demek, “mutlak anlamda bir Allah yoktur” demektir. Çünkü insan mutlak değildir. 
Bir insan âlemlere rahmet olabilecek potansiyele sâhiptir: “Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107).
Bir insanın değeri, “halkın gözündeki kadar” değil, “Hak’kın katındaki kadar”dır.
Bir insanın dîne mi, Dünya’ya mı oynadığı, “neci” olduğunu belli eder.
Bir insanın en üst-düzeyde yaşayabileceği hâl, “kulluk hâli”dir.
Bir insanın gerçekten dostunuz olup-olmadığını öğrenmek istiyorsanız, onun size bir “sır” verip-vermediğine bakın. Bir insanın güvenilir olup-olmadığını anlamak istiyorsanız da, verdiğiniz bir sırrı tutup-tutmadığına bakın.
Bir insanın hayâtı ne ise, dîni de odur.
Bir şey insana dayanırsa, her insana göre farklı olur. O hâlde insan-merkezli olan mutlakâ fitne üretir.
Daha çok ihtiyaç sâhibi olmak değil, “daha yüce ihtiyaç sâhibi olmak” değerli yapar insanı.
Ey insan!; Allah’ın dînini kendine uydurmayı bırak; Allah’ın dînine uy!..
Hiç-bir insan başka bir insana “hak” veremez-sunamaz. Hakkı bir insana ancak Allah verir. Hak, o zaman “hak” olur.
İki çeşit insan vardır: 1-Değer-merkezli yaşayanlar; 2-(Seküler) kural-merkezli yaşayanlar.
İki tür insan vardır: 1-Savaşanlar. 2-Sıvışanlar.
İki tür insan vardır: 1-İslâm’dan yana olanlar; 2-“Sistem”den yana olanlar.
İnsan “sentez” bir varlık değildir; “orijinâl” bir varlıktır.
İnsan “yarı-mahrûmiyete uygun” yaratılmıştır. Refah onu hasta eder. Hele “sahte refah” (aslında refah içinde olunmadığı hâlde refah içindeymiş gibi yaşama) ise, “aptal hasta” eder. Dünya şu-anda bu durumdadır. İnsan, “özlem odaklı” yaratılmıştır. Bu özlem “cennet özlemi”dir. Dünyâ’da hiç-bir zaman oluşamayacak ve tatmin edemeyecek olan cennet. Âhirete has olan. Mahrûmiyet insanın fıtrî bir terapisidir. Refah, insanları hasta etti. “Yalancı refah” ise insanları perişân etti. İnsanlar mahrûmiyetten mahrumdur.
İnsan aklı ve irâdesi, dînî ve siyâsi lîderler tarafından yok sayılıp aşağılanıyor.
İnsan bildiklerini bilmez-bilmeyen durumuna gelebilir, ama yaptıklarını “yapmamış” durumuna gelemez.
İnsan bildiklerinin değil (çünkü bilmez durumuna gelebilir), yaptıklarının toplamıdır.
İnsan bir sanattır; En Mükemmel Sanatçı tarafından yaratılan.
İnsan boş bırakılmaya gelecek bir varlık değildir.
İnsan değersizleştirilip, Dünyâ yüceltiliyor. Hâlbuki tam tersi olması gerekir.
İnsan en çok bir şey hakkındaki “zan”nından korkar. Çünkü zannettiği şey aslında o kadar korkunç değildir. Zihnini ele geçiren şeytan, onunla “billur” geçmektedir.
İnsan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, hasta hakları, işçi hakları, hayvan hakları, doğa hakları, düşünce hakkı, mülkiyet hakkı, yaşama hakkı, işçi hakları vs. vs. bir-çok haklar vardır. Aslında bu durum, “hakk”ın parçalanmasıdır. İslâm’da “hakk” böyle parçalanıp ayrılmaz. “Hak” deyince önüne-arkasına bir ek koymaya gerek duymaz İslâm. İslâm’da hak, tam mânâsıyla “hak”tır.
İnsan hareketsiz olamayacağına göre, ya hakka göre hareket eder, yada bâtıla göre.
İnsan için kullanılan “hiç kimseye muhtâç olmasın” (Samed) düşüncesi şirktir. Zîrâ kimseye muhtâç olmayan tek varlık Allah’tır.
İnsan iki şeyden dolayı İslâm’ı özümseyemez: 1- Cehâlet. 2- İnad.
İnsan iki yoldan beslenir: 1-Ağızdan ve cinsel organından; 2-Zihninden ve kâlbinden. İnsanların çoğunluğu ilk beslenme çeşidinin peşine düşmüşlerdir.
İnsan öleceğini anlasa bile öldüğünü anlayamaz.
İnsan târih boyunca “hisleri” aracılığıyla şirk koşmaktadır. İnsanlık târihi, “Allah’a îman” karşısında, “hislere tapma”nı târihidir.
İnsan vahiy-merkezli İslâm’a uymuyorsa, ya cehâlette yada dalâlettedir.
İnsan vazgeçemediği şeyin (mal-can) kölesi olur.
İnsan ya düşüncelerine göre, ya duygularına göre yada dürtülerine göre yaşar.
İnsan yalnız kalınca doğal olarak Allah’ı düşünmeye başlar. Bu nedenle modernizm, insanı hiç yalnız bırakmak istemez. Televizyon, biraz da bu nedenle vardır.
İnsan yapı olarak “profesyonellik”e uygun değildir.
İnsan yetiştirmek çok önemlidir. Ama çok daha önemli olan, “adanmış insan” yetiştirebilmektir. Bu kişileri yine “adanmış” olanlar yetiştirebilir ancak. Böyleleri çok azdır.
İnsan, “Dünyâ’yı ıskalamamak uğruna Dünyâ’yı yakabilecek” varlıktır.
İnsan, “şartları değiştirebilen” demektir. Mevcut şartları değiştirmeyi, hayvanlar düşünmez/düşünemez.
İnsan, “tecrübeye müteâllik” yaratıldığı için, hiç-bir modeli “tam” olarak “masa-başında” üretemez.
İnsan, “anı biriktiren” bir varlıktır. İşte âhirette biz o anılardan (yâni yaptıklarımızdan) sorulacağız.
İnsan, bilgisinin nesnesi olmaktan kurtulup bilgisinin öznesi oluncaya kadar hiç-bir şey düzelmeyecek.
İnsan, birbirini gömen varlıktır. Siz birini gömersiniz, sizi de birisi..
İnsan, isyân eden bir varlıktır. Bu isyân ilk-insanla başlamıştır.
İnsan, kişinin et ve kemik tarafı değil, rûh ve bilinç tarafıdır. Et ve kemik tarafına “beşer” denir.
İnsan, yapmadığı şeyin muhabbetini yapar.
İnsan, zamânı uzağa atmayı sever. Der ki; “insanın yaşı 2 milyon yıldır, Dünyâ’nın yaşı 4.5 milyar yıl, kâinâtın yaşı ise 13.8 milyar yıl”. Hâlbuki bir zaman-makinesiyle meselâ 4 milyar yıl geriye gitsek, Dünyâ’nın yaşı için “500 milyon yıl yaşındadır” denmezdi ve yine “4.5 milyar yıl yaşındadır” denilirdi. 
İnsan; iç-âlemi ile dış-âlemi sürekli çatışan bir varlıktır. İslâm (barış), iki âlemi barıştırma dînidir.
İnsana kıyasla büyüklenmek, şeytandandır.
İnsana tapma şirkinin bedelini ağır bir şekilde ödeyenler, Allah’a sığınmak yerine, ahmakça davranıp tâğutlara sığınıyorlar.
İnsandaki “desinler diye” duygusu ne kadar da güçlü. “Desinler” diye savaşmayı bile göze alabilenler var.
İnsandan rûhu, bilinci, mâneviyatı çıkarırsanız, geriye “çamur mâmûlü” kalır.
İnsanı “evliyâ” yapan şey, bilgisi değil eylemidir. Hiç kimse oturduğu yerde evliyâ olamaz.
İnsanı gerçek anlamda mutmain edecek tek şey, Allah yolunca yapılan “cihad”tır.
İnsanı ilah edinenler, evrensel anlamda “bir toz zerreciği”ni ilahlaştırmış olurlar.
İnsanı mutmain edecek olan şey “bilgi” değil, “îman”dır. 
İnsanı öldüren, günahlarıdır. Günahsız olanlar ise ölmezler. Meselâ şehitler ölmez. Onlar diridirler.
İnsanı sapıklıktan alıkoyacak tek şey, kişinin rûhen ve bedenen hak dâvâya adanmasıdır.
İnsanı Tanrı gibi görürseniz (hümanizm), insanın hatâ yapmasını yada mükemmel olamamasını kabûl edemezsiniz.
İnsanı; okunmuş prinç, okunmuş su, okunmuş sakal, okunmuş muskalar vs. değil; “okunmuş Kur’an” kurtarır ancak.
İnsanın (hâşâ) Allah olduğunu söylemek, egonun/bencilliğin zirvesidir. Narsizmin zirveleşmesidir. Kendini o kadar sever ve önemser ki, sonunda kendini Allah îlan eder. 
İnsanın Allah olduğunu söylemek, materyâlizmi zirveye çıkarmaktır.
İnsanın anılarında kalan “hazlar” değil, “mutluluklar”dır.
İnsanın cüz-i irâdesi, İslâm’ı seçmeye meyyâldir.
İnsanın davranışlarına da yansıyan öyle günahlar vardır ki, onları “bilgi” değil, ancak “sürekli yapılan ibâdet” affettirebilir.
İnsanın dîni, “bildikleri” değil, “uyguladıkları”dır.
İnsanın dîni, varlığı onunla anlamlandırdığı “şey”dir.
İnsanın düşüncesi, amaçladığı hedef ile şekillenir. Hedefi olmayanın ise, zâten düşüncesi de yoktur.
İnsanın görüp durmadığı bir kâinat hiç-bir zaman vâr olmamıştır. Kâinat insan ile yaşıttır.
İnsanın ilerlemesi, bilimin sözde ilerlemesine dayalıdır. Hâlbuki bilim ilerledikçe(!), insan gerilemektedir.
İnsanın kendini bilmesi, ilim ile değil, kendini tutmasıyla olur. “Kendini bilmek”, “kendini tutmak” demektir.
İnsanın ne olduğu, önceledikleri ve öteledikleri ile belli olur.
İnsanın ne zaman tepki vermeye başladığı, ne olduğunda ve ne olunca isyân edip harekete geçtiği, onun dînini-inancını ortaya çıkarır. Neyi ilahlaştırıp taptığını belli eder.
İnsanın Tanrı olma olasılığı sıfırdır.
İnsanın ulaşamadığı şey, gözünde büyür.
İnsanın, doğuştan gelen özelliklerini değiştirme şansı ve hakkı yoktur.
İnsânî yasalar tabulaştırılmadan, ilâhi yasalar göz-ardı edilemez.
İnsanlar “akıllarına göre” düşünceler ürettiklerini sanırlar. Oysaki ürettikleri bu düşüncelerin büyük bir çoğunluğu, “nefislerine göre” ürettikleri düşüncelerdir.
İnsanlar “kendini yaşatmak” için değil de, “karşıdakini yaşatmak” için uğraşırsa, herkes mutlu olur. Çünkü “kendini yaşatmak” isteyen kişi, kendini yaşatabilmek için icâbında karşısındakini öldürebilir. Fakat herkes karşısındakini “yaşatmaya” çalışınca kimse kimseyi öldürmez. Gerçek güvenlik ortamı ancak bu şekilde kurulabilir.
İnsanlar “önemli” olanları; Allah, “değerli” olanları sever.
İnsanlar “özne” olmaktan korkuyor ve “edat” (kendi başına bir şey ifâde etmeyen) olmayı seçiyor. Böyle olunca da birilerine yada birşeylere yaslanmak zorunda kalıyorlar.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1- Mevcut durumu “görüşü” olarak sunanlar; 2- Temennisini “görüşü” olarak savunanlar. 
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-Başkası için kendi canını verenler; 2-Kendi canı için başkasının canını alanlar.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-Dînin (Kur’ân) hizâya soktukları insanlar; 2-Seküler-lâik demokrasinin hizâya soktukları insanlar.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-İlhâmını “hayattan” alanlar; 2-İlhâmını “Kur’ân’dan” alanlar. Bu ikinciler ne kadar da az.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-Yanlışı hemen görenler, 2-Yanlışı iş işten geçtikten sonra fark edenler.
İnsanlar algılarını kapattılar. Başkalarının algılarıyla hareket ediyorlar.
İnsanlar ama özellikle müslümanlar bir karar vermelidir. Küresel güçlere göre mi kendini konumlandıracak, yoksa sonsuz kudret sahibi olan Allah’a göre mi?.
İnsanlar artık “niçin yaşıyorum” sorusunu değil, “nasıl yaşıyorum” sorusunu sorup duruyorlar. Îmanlı bir “niçin” sorusuyla, ahlâklı bir “nasıl” sorusuna ihtiyâcımız var.
İnsanlar artık yüce fikirlere inanmıyor; sâdece katılıyor.
İnsanlar cennete gitmeye korkuyorlar.
İnsanlar daha önce hiç-bir zaman, zamânımızdaki kadar; tembel, korkak, uykucu, konformist, alıngan, israfkâr, yalancı vs. olmamıştı.
İnsanlar doğaya egemen olamazlar. Doğaya egemen olma düşüncesi, aslında “insana egemen olma” isteğidir.
İnsanlar fotoğraf makineleriyle, cep telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekip duruyor. Hâlbuki gözler, sınırı olmayan ve kaybolmayacak olan bir hard-diske yapılan kayıtla sürekli fotoğraf çekip duruyor.  
İnsanlar gerçekleri duymak istemiyor. Çünkü gerçekler eyleme dönüktür ve bir bedeli vardır.
İnsanlar için çok önemli olan o kadar çok şey vardır ki, bunlar kâinat döngüsü için hiç önemli değildir. Meselâ biz şu-anda milenyum çağında yaşıyoruz ya, bu kâinâtın umurunda bile değildir.
İnsanlar iki çeşittir: Yük olan ve yük alan.
İnsanlar 2’ye ayrılır. 1- “Alarak” kendini iyi hissedenler; 2-“Vererek” kendini iyi hissedenler.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-“İslâm ahlâkıyla yaşama”yı savunanlar; 2-“Kapitâlist etik ile yaşama”yı savunanlar.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-Bilinç ile düşünüp hareket edenler. 2-Bilinç-altı ile düşünüp hareket edenler.
İnsanlar 2’ye ayrılır: 1-Zorbalar; 2-Zorbalıklara mâruz kalanlar.
İnsanlar kişileri, îmânına, ihlâsına, ameline göre yada düşüncelerine-zihnine göre değil, malına-mülküne, parasına ve makâmına göre değerlendiriyor.
İnsanlar masalları ve hurâfeleri daha çok ve çabuk benimser ve ezberler.
İnsanlar modern-dünyâda teoriye göre ölçüp biçiyorlar. Hâlbuki bir şey teoride ayrı, pratikte ayrı sonuç verir. De Facto her zaman farklıdır. Modern insanlar bunu göz-ardı ediyor ve teori ile pratiği aynı zannediyorlar. Soyut ile somut birbirine tam benzemez. 
İnsanlar o kadar ağır bir gaflet hâlindeler ki, onları güzellikle ve hafif-tatlı sözlerle uyandırmanız mümkün değildir. Dürtmeden uyandıramazsınız.
İnsanlar o kadar çok “maddeye kesmiş” ki, hiç-bir madde o derece “madde” değildir.
İnsanlar otomatlaştırıldıkça ilerlediklerini zannediyorlar.
İnsanlar öyle bir noktaya gelmiş ki, “iki taraftan biri”ni seçmekten başka bir şey düşünemiyor.
İnsanlar paraya güvendikleri kadar hiç-bir şeye o kadar güvenmezler. Bu güven “îman”a dönüşmüştür.
İnsanlar seküler kânunların “suç” dediğinden korkuyorlar da, Allah’ın “günah” dediğinden korkmuyorlar.
İnsanlar son 200 yıldır, ekonomik büyüme (modernite-kapitâlizm) ile kandırılıyor.
İnsanlar târihte hiç-bir zaman evsiz yaşamamışlardır. İlk defâ modern dönemde evsiz kalınmaktadır.
İnsanlar tüketme şekline göre düşünürler ve hareket ederler.
İnsanlar yaptıkları şeylerle tanınırlar.
İnsanlar zamânın çarçabuk geçtiğini, doğanlar ve ölenler üzerinden ne kadar zaman geçtiğine bakarak anlayabiliyor.
İnsanlar, “alışkanlıklarının köleleri”dirler.
İnsanlar, “modern dünyâ yükü”nün ağırlığı altında bitâp düşmüş durumdalar. Bellerini doğrultamıyorlar.
İnsanlar, bırakın Allah’ı görmeği; Allah’ı görmenin ne demek olduğunu bile bilemezler.
İnsanlar, boşa giden geçmişlerine yanacaklarına, ileride yaşayacakları hazlara kanıyorlar. “En ilerisi”ni düşünmeden.
İnsanlar, Dünyâ’daki “uzun yaşamı”, cennetteki “ebedî yaşama” tercih ediyorlar.
İnsanlar, kendilerini Yaratan’ın değil de, sömürenin dinlerine uyuyorlar.
İnsanlar, modern tıbbın sunduğu “hastalıkların kontrôl altında sürdürülmesi” tuzağına râzı oldular.
İnsanlar, resmî olan; uyuşturucu, alkôl, sigara, fâiz, kumar, fuhuş, yalan, yolsuzluk, israf, hırsızlık, şiddet, ölme-öldürme vs.ye göz yumuyor.
İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlakâ aralarında hüküm verilmiş olurdu (Yûnûs 19). Sürekli olarak “ileri” gidildiğinden bahsedilir hep. “Sürekli olarak bir ilerleme vardır” denir. Oysa bu yanlıştır. İlerleme olduğu gibi, (günümüzde yaşandığı şekilde) gerilemeler de vardır. İlerleme neyde ilerleme, gerileme neyde gerileme?. Modern insan bu soruya, “hazda ilerleme-gerileme” diye cevap vermeye meyyâldir. Eğer sürekli bir “ilerleme” olsaydı, o zaman peygamberlere/kitaplara (vahye) gerek kalmazdı.
İnsanlar; “Dünyâ’da ne kadar rahat edersem, âhirette de o kadar rahat ederim” zannediyor.
İnsanlara kölelik yapanlar “köle” olarak kabûl edilirken, sisteme kölelik yapanlar “köle” olarak kabûl edilmiyor da onlara “vatandaş” deniliyor.
İnsanlar-arası ilişkiler hâriç, Dünyâ’da ve kâinatta herhangi bir uygunsuzluk (tevâfüt) yoktur. O hâlde sorun, insanlar arasındaki yönetim ve düzenleme sorunudur.
İnsanlarda “gözetleyen ilah” duygusu vardır. Modern insanın “gözetleyen ilah”ı ise kameradır. Onu görünce kendine bi çeki-düzen veriyor.
İnsanları harekete geçiren şey, bilgiden ziyâde, öfkelerdir. Öfkenin en hayırlısı “kerîm öfke”dir.
İnsanları mırıltılar uyandırmıyor. Ama artık maalesef feryatlar da uyandırmıyor.
İnsanların “geyik muhabbetleri”ne olan düşkünlüğü, aslında ne kadar da mutsuz olduklarını gösterir.
İnsanların “yasama yetkisi” yoktur. Yasama yetkisi sâdece Allah’a âittir. İnsanlar Allah’ın yasalarına göre “yargı” ve “yürütme” yapabilirler ancak.
İnsanların ana-yanlışı, “En Büyük Güç” varken, “sözde güçlüler”den medet ummasıdır.
İnsanların çoğu fâizle iştigâl ediyor diye fâiz meşrûlaşmış olmaz.
İnsanların çoğu kendilerine putlardan bir put bulmuş tapıp duruyor; üstelik o puta kendisi gibi tapmayanları “kâfir” îlan ediyor.
İnsanların demokrasiyi matah bir şey zannetmesi, vahiyden ve İslâmî yönetimden ve İslâm medeniyetinden bi-haber olmalarındandır.
İnsanların ekserisi, tüketememenin ızdırâbını yaşayan insanlardır.
İnsanların kötü alışkanlıklarından/yanlışlarından vazgeçmesi ve kendine gelmesi için, “ağır belâlara uğramaları”ndan başka yol yoktur.
İnsanların savunduğu ve izinde gittiği yollar, “yaşadıkları hayâta uygun olan” yollardır. Fakat İslâm’a uygun olmayan yollar “yol” değildir. 
İnsanların siyâsetleri ne kadar ciddiyse, dinleri ve inançları da o kadar ciddîdir.
İnsanların zihnî değişimi, “duymak istedikleri”nden farklı şeyler söylemekle gerçekleşir.
İnsanların, “Allah’ın doğal saati”ne (Güneş) göre değil de, “insanların ürettiği yapay saat”e göre hareket etmek zorunda kalması zulümdür.
İnsanların/müslümanların sorunları bir-birleriyle yakınlık kuramamaları, bir-birleri için fedâkârlık yapamamaları ve bir-birleri için zorluğa katlanmamaları nedeniyledir. Çünkü bir-birleri için yapacakları fedâkârlıklar ancak onları bir-birlerine yakınlaştıracaktır. “Meşakkat ile yakınlık hâsıl olunur” denir.
İnsanların-Müslümanların büyük çoğunluğu artık şunu deme noktasına geldi: “Artık Dünyâ bildiğimiz mevcut durumda. Bu dünyâyı sorgusuz-suâlsiz ve seve-isteye kabûl edelim, modern dünyâyı “kazanımımız” olarak görelim ve İslâm’ı da mevcut modern Dünyâ’ya göre yorumlayalım ve yaşayalım. Modern dünyâya karşı çıkmanın bir anlamı yok”.
İnsanların-Müslümanların büyük çoğunluğu, İslâm’ı “namaz ve oruçtan ibâret bir din” zannediyor. İlginçtir; bu düşüncede olanlara namaz ve oruç çok zor geliyor.
İnsanlığın bu çağda en büyük sorunu, bedeninin=nefsinin hoşuna giden şeylerin “doğru” olduğunu zannetmesidir. Tabi bedene sıkıntı veren şeylerin de “kötü” olduğunu zannetmesidir.
İnsanlığın kadim yanlışlarından biri de; Allah’ın, “güçlü olan”ın yanında olduğu zannıdır.
İnsanlık bir-zaman sonra mecbûren doğal-ilâhi sisteme dönmek zorunda kalacaktır. Sünnetullah bunu gerektirir. Fakat bunun ne zaman olacağını bilmediğimizden, müslümanlar bu doğal-ilâhi durumu bir-an önce ortaya koymak zorundadırlar.
İnsanlık dönemleri 2’ye ayrılır: 1-Allah’ın merkeze alındığı dönem; 2-İnsanın merkeze alındığı dönem.
İnsanlık târihi, “göç târihi”dir. 
İnsanlık târihi, “pasta”dan pay kapma târihidir. İslâm târihi ise, “pasta”yı, adâletli şekilde bölüştürmenin gayretinin verildiği târihtir.
İnsanlık târihi, ayrıcalık (imtiyaz) isteyenlerle eşitlik (adâlet) isteyenlerin çatısmasının târihidir.
İnsanlık târihi, bâtılın “hakîkat” diye gösterilmesi ve mü’minlerin buna karşı çıkmasının târihidir. 
İnsanlık târihi, Hâbil ile Kâbil’in mücâdelesinin tekrârıdır.
İnsanlık târihi, tâğutların, “İslâm’ı sınırlandırmaya çalışması”nın târihidir.
İnsanlık târihi, zenginlerin, “çıkarlarını koruma” târihidir.
İnsanlık târihi; “dînin sâdece vicdanlarda mı, yoksa hayâtın her alanında mı hâkim olacağı” tartışmasının ve savaşının târihidir.  
İnsanlık târihinde hiç-bir zaman Dünyâ’da şu-anda olduğu kadar para-kapitâl olmadı ama bu para bereketsiz bir paradır.
İnsanlık târihinde zengil ile yoksul arasındaki servet farkı, hiç-bir zaman modern dönemde olduğu kadar açılmamıştı. 
İnsanlık târihinde, (İslâm hâriç), mazlum ve mahrum-merkezli bir anayasa hiç yapılmamıştır, hiç-bir zaman da yapılamaz. Zîrâ hiç kimse Allah gibi merhâmetli olamaz.  
İnsanlık târihinde, ilk defâ “ultra modernizm” döneminde “tek-adam”ların karşısına “hakîki bir âlim” çıkmamaktadır.
İnsanlık târihindeki hiç-bir düşmanlık, “dîne yapılan düşmanlık” kadar şiddetli olmamıştır. Dîne olan düşmanlık, kişinin tüm Dünyâ’yı yakmasına bile yol açabilecek kadar şiddetli olabilir. 
İnsanlık târihinin en büyük devrim sloganı, “Lâilâheillallah” sözüdür.
İnsanlık, yeniden Kur’ân ile yapılandırılıp güncellenmedikçe, zilletten kurtulamayacaktır. 
İnsanoğlu; en nihâyetinde “kötek”i yemeden aklı başına gelmeyen varlıktır.
İşgâl edilen yerdeki insanlar, bir-süre sonra işgâlcilerin dînine inanmaya başlarlar.
İyi insanların göstergeleri, büyük dertlerle karşılaşmalarıdır.
Kelimelerin rûhu yüreğe hitâp etmedikçe, anlamları insanı harekete geçirmez.
Kör inat, insanı olmadık te’villere götürür.
Makinelerin, insan elinden daha “kıymetli” eserler ortaya çıkarabilecekleri inancı, sapıklıktır.
Mekke müşrikleri İslâm üzerinden müslümanlara düşman oluyorlardı. Modern insan ise, müslümanlar üzerinden İslâm’a düşman oluyor.
Mesele, “bir insanın parası cebinde mi, yoksa gönlünde mi” meselesidir.
Mevcut zaman ve mekân, “insan” olarak kalmanın neredeyse imkânsız olduğu bir zaman ve mekândır.
Ne ilginçtir ki insan göklere bakarak içindeki Allah’ı bulur.
Rasyonâlizme göre vahiy, insanın Tanrı’ya ilişkin arayışının bir sonucu oluşan “bilgiler bütünü”dür. 
Sözler iki yolla karşıdaki insana geçer. 1- Dilden dile. 2- Kâlpten kâlbe. Bir söz, insanın neresinden çıkarsa, karşıdaki insanın da orasına gider.
Sürekli relâks durumda olmak, insanı aptallaştırır.
Tanrının inkâr edilmesinin bir sonraki aşaması, tanrı yerine konan insanın inkâr edilmesidir. Yapay zekâ yaygınlaştıkça insan inkâr edilecektir.
Testler, insanları “bir-örnek” hâle getirir.
Tüm insanlar üzerinde aynı etkiyi yapan şey, “gelişme” değildir.
Tüm sapık düşüncelerin arkasında, “insanı ilahlaştırmak” yatar.
Tüm zamanlar boyunca, insanlar ya vahye uymuştur, yada nefsine.
Varlık âleminde düzensizlik, sâdece insanın idâre ettiği alanlarda oluyor. İslâm’a göre idâre etmediği için.
Vicdânını yitirmiş olan modern insan, “dîni vicdanlara hapsetmek”le(!), aslında dîni yok saymaktadır.
İslâm
ABD’nin Türkiye’de uyguladığı “Ilımlı (sınırlı) İslâm Projesi” başarılı olmuştur.
Altın çağ, robotların değil, İslâm’ın-tevhidin hâkim olduğu-olacağı çağdır.
Artık bir şey, müslümanlar(!) tarafından bile; “İslâm’a uyup-uymaması” ile değil; “moderne uyup-uymaması” ile ölçülüp değerlendiriliyor.
Başkalarına göre “daha az kötü” olanlar “iyi” değildir. Sâdece “daha az kötü”dür. Başkaları nasıl kötüyse, onlar da kötüdür. “Az kötü”, “iyi” demek değildir. “Az kötü”dür sâdece. İslâm’da ehven-i şer yoktur, iyi ve kötü vardır. Azı-çoğu olmaz. Kötü kötüdür, iyi de iyidir.
Ben şahsen İslâm Ülkesi yetimiyim.
Ben, “İslâmî ön-yargı”ya sâhip biriyim. Bu ön-yargıya uymayan şeyler benim için zırvalıktan başka bir şey değildir.
Bir yerde İslâm’ın olması demek, o yerde İslâm medeniyetinin-kültürünün olması/yaşanması demektir. Halkının müslüman olmasına rağmen o yerde İslâm medeniyeti-kültürü geçerli değilse, yâni yaşanmıyorsa, orası Dâr-ül İslâm/İslâm Yurdu değildir.
Bu dînin nasıl anlaşılacağı ve yaşanacağının güzel bir örnekliği olan Peygamberimiz varken; bu örnekliğe zıt düşünceler ve yaşayışlar İslâm’dan değildir.
Bu-gün bir-çok müslümanın uygarlık olarak algıladığı/bildiği şey, İslâmî gelenekte câhiliye diye bilinen değerlerin uyanışıdır.
Çiğ-köfte yerken, çay-kahve içerken ortaya atılan fikirlerle İslâm adına hiç-bir şey yapılamaz.
Çok kullanılan Türk-İslâm” sözü, “İslâm’ı kültüre indirgemek” anlamına gelir.
Ekonomik ve sosyâl zorluklar İslâm’ı “hakkıyla” öğrenip uygulamaya engel olur ve bu zorluklar içinde olanlar hurâfelere sığınırlar.
Emr-i bil mâruf ve nehy-i anil münker=“iyiliği emir ve kötülüğü kaldırmak” İslâm’ın ana kuralıdır. Bu nedenle İslâm’da lâiklik olmaz; müslüman da lâik olamaz.
Ezan, İslâm’ın “evrensel bildirisi”dir.
Ezanın Türkçeleştirilmesi İslâm’dan bir kopuşken, “yeniden arapçalaştırılması” da farklı bir kopuştu.
Gemileri yakabilmeyi göze alabilecek bir toplum oluşmadıkça, İslâm hayâta hâkim olmayacaktır.
Gönüllü olarak İslâm kimliğini seçmeyenler, “dayatılmış kimlikler”e mahkûm olurlar.
Her gün İslâm-merkezli olmayan yeni bir anayasa yapsanız da, adâletsizlik ve eşitsizliği yine de değiştiremezsiniz.
Hiç-bir ilmî tartışma netîcelenemez. Son karârı her-zaman ancak siyâset verir. Bu siyâset İslâm siyâseti olursa ne âlâ.
Ilımlı İslâm, “kapitâlist bir proje”dir.
İçtihad demek “devrim” demektir. Bir şey üzerinde içtihad yapmak, o şeyi (anlayışı) devrim ile devirerek yerine yenisini (yeni bir anlayışı) koymak demektir. İslâm’ı devirmekten (hâşâ) değil, artık işe yaramayan eski İslâmî anlayışı devirmekten söz-ediyoruz. İslâm devrimci (içtihâdÎ) bir dindir. İçtihad kapısının sözde kapatılması, İslâmî devrimin durdurulması demektir ki, bunun sonucunda İslâm’ın Dünyâ’daki lîderliği durdurulmuştur. Bu devrim/içtihad tekrar diriltilmedikçe de müslümanların hâl-i pür melâli devâm edecektir.
İçtihad kapısını açmak, kafaları moderniteyle sulanmış olanların, İslâm’ı modernize etmeleriyle sonuçlanacaktır.
İslâm (vahiy-sünnet) merkezli bir hayâta tüm zamanlarda yapılan ortak eleştiri ve korku: “İslâm’a göre yaşarsak aç kalırız”.
İslâm “kendini tutma dîni” iken; modernizm ise “kendini salma dîni”dir.
İslâm “layt” bir din değildir.
İslâm “olağanüstü” bir din değildir. Bu nedenle de “uygulanamaz” bir din değildir.
İslâm “sâdece bir din” değildir.
İslâm “vazgeç” derken, modernite ise “vazgeçme” diyor; hiç-bir tutkundan vazgeçme..
İslâm 1.000 yıl boyunca hiç devletsiz olmamışken, “İslâm devlet ister mi?” tartışması yapmak, ağır bir ahmaklıktır.
İslâm âleminde din, en iyi Türkiye’de yaşanıyormuş.. diyorlar! Türkiye’de “yaşanan” bir din (İslâm) var mı ki?.
İslâm âleminde-ülkelerinde, hayatta olanlara; İsviçre, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın lâik kânunları; ölenlere ise İslâm’ın kânunları uygulanıyor. İslâm’ın kânunları bir-tek ölüler için uygulanıyor. 
İslâm bir “dünyâ dîni”dir, “cennet dîni” değil. “Doğal bir din”dir. Bu nedenle İslâm’ı aşırı ideâlleştirmek ve mükemmelleştirmek yanlıştır.
İslâm bir kültür üretebilir fakat İslâm, salt bir kültürden ibâret değildir. Yüzü devlete ve medeniyete dönüktür.
İslâm bir tâviz dîni değildir. Tâvizin olduğu yerde tevhid olmaz.
İslâm bizim çağrımıza uymayacak, biz İslâm’ın çağrısına uyacağız.
İslâm coğrafyasında Kur’ân’ı ve Sünneti “tam anlamıyla” merkeze alamama sorunu var.
İslâm coğrafyasındaki sorunlar, “yeterince bâtı’lılaşamamak”tan değil; “yeterince İslâm’laşamamak”tandır.
İslâm coğrafyasının en büyük sorunu, örnek alabilecekleri bir devlet, bir siyâset ve topluluğun olmamasıdır.
İslâm çok kıskanç bir dindir. Yanına başka bir din/görüş/ideoloji istemez ve kabûl etmez.
İslâm demek “sınır” demektir. Sınırsızlık düşüncesi şirktir. Müslüman, “Allah’ın sınırlarına göre hareket eden” demektir.
İslâm demek, “sınır” demektir. Bu, “haddini bilmek” sözüyle ifâdesini bulur.
İslâm devlet-dîni değildir ki; devlet İslâm-devletidir. Devlet-dîni değil; din-devleti.
İslâm Devleti konusunu çıkardığınızda, seküler-lâik devlette din adına konuşulacak çok da fazla bir konu kalmaz. Zâten konuşulsa ne olacak ki?. 
İslâm devleti, içinde müslümanların olduğu devlet değil, müslümanlığın “yaşandığı” devlettir. Müslümanlık yapmadıktan sonra müslüman olmanın bir önemi yoktur. Bir berberin berberlik yapmamasına rağmen berber olduğunu söylemesinde olduğu gibi.
İslâm Devleti’nde, İslâm’ın toplumsal kurallarının çiğnenmesine izin verilmez. Kişisel kurallarıysa, “tâkip edilemeyeceği için” çok da sorgulanamaz.
İslâm Devleti’ni-medeniyetini bilmeyenler, modern demokratik devletleri ve uygarlıkları bir bok zannediyorlar.
İslâm Devleti’nin olmadığı yerde İslâm Fıkhı da yoktur.
İslâm dîni “sunum dîni”ne dönüştü, herkes bir şeyler anlatıyor ama kimse yapmıyor.
İslâm Dîni adına yaptığınız şeyler nefsinize zor gelip de sizi zorlamıyorsa, yada İslâm, hayâtınızı dîne göre programlamaya yönlendirmiyorsa, yaptıklarınız “dinden” değildir.
İslâm dîni sâdece bir haber değildir, olaydır da.
İslâm dîni ve Kur’ân, klâsik veyâ modern, hiç-bir zamanda ve mekânda sınırlandırılamaz.
İslâm dîni, pasifliği sembôlize eden bir felsefe değildir.
İslâm dîni; anti-cehâlet, anti-şirk ve anti-zulüm sistemidir.
İslâm Dîni’nin târih boyunca amansız düşmanı, “çıkar dîni”dir.
İslâm dîninin gelişmeye ihtiyâcı yoktur. Zîrâ İslâm, ilkel bir din değildir.
İslâm doğu’da ortaya çıkmıştır. Müslüman doğu’ludur. İslâm’ın kültürü doğu kültürüdür. Batı’lı olan biri müslüman olduğu anda doğu’lu olmuş olur. Işık doğudan yükselir, batı’dan batar.
İslâm fantastik bir din değildir.
İslâm Fıkhı’nın olmadığı yerde, “isyân fıkhı” olmalıdır.
İslâm hakkında modernizm ile uyumlu öyle yorumlar yapılıyor ki, günaha girmek mümkün değil.
İslâm hatır-gönül dîni değil, îman ve eylem dînidir.
İslâm hayâta hâkim kılındığında, her tarafa: “İnsanlık, ilâhi sistemden ayrılmanın bir sonucu olarak ciddî bir sapmadan kurtarıldı” diye yazılacaktır.
İslâm hayâta karışmayarak sâdece vicdanlarda kalmalıymış. Hâlbuki Allah, dînini, vicdanlara hapsolmaktan kurtarıp, İslâm’ı hayâtın tam ortasında hâkim kılmak için göndermiştir. Peygamber-örnekliği de bunu gösterir. İslâm bir “hayat dîni”dir. Hayatta hâkim ol(a)mayan bir din, “ölmeye başlamış” demektir. Dîni hayâta hâkim kılmak için çalışmayanlar da, dinden-îmandan haberleri olmadığından dolayı “ölü”dürler. 
İslâm için “nefret dîni” diyorlar. Evet; İslâm zulümden nefret eder.
İslâm için, mevcut seküler modern sapmanın “eski sapmalar”a göre farklılığı, kullandığı araçların daha kompleks olmasıdır. 
İslâm içinde yaşarken birbirlerinin kılına bile dokunmayan müslümanlar, modernite ve milliyetçilik içinde yaşarken birbirlerinin boğazına sarılmış durumdadır.
İslâm ilâhi bir “tez”dir. Anti-tezlerle hiç-bir zaman senteze girmez.
İslâm ilerlemez ve gerilemez. Müslümanlar ilerler ve geriler.
İslâm kânunları olmadığında, yasalar, “zenginleri koruma kânunları”dır.
İslâm kânunlarının olmadığı yerde, her zaman “orman kânunları” vardır.
İslâm kısaca; “gözü ve götü zorlamak” demektir.
İslâm medeniyeti, müslümanların “tezâhür etmiş ibâdeti”dir.
İslam Medeniyeti’nden bi-haber olanlar, Avrupa’yı-Batı’yı; bilimin, insânî değerlerin, gelişmenin vs. beşiği zannederler. Oysa bunları başlatan İslâm, ifsâd eden ise Avrupa-Batı’dır.
İslâm medeniyetinde yaşamanın huzûrundan ilmel-yakîn de olsa haberi olamayanlar; modern yaşamın hazlarıyla büyülenmiş durumdadırlar ve modern dünyâyı “cennet” zannetmektedirler.
İslâm medeniyetinin hâkim omadığı şehir, şeytanın iktidâr alanıdır.
İslâm modern çağa “uygun” değildir; çünkü modern çağ İslâm’a uygun değildir. 
İslâm modernizme tepki olarak değil, modernizm İslâm’a tepki olarak doğmuştur.
İslâm olmak, “başını ‘belâ’ya sokmak” demektir.
İslâm pragmatist bir din değildir. Bâzen “devlete yararlı” olduğu hâlde İslâm’a göre “yanlış” olan şeyler vardır.
İslâm sâdece, “kötü-yanlış-çirkin olan şeyi yapmamak” demek değildir. İslâm; “kötü-yanlış-çirkin” olan şeyi yapmaktan uzak durduktan sonra; “iyi-doğru-güzel” olan şeyi de yapmak demektir. Ancak o zaman Allah’ın emri “tamam” olur ve hakkıyla müslüman-mü’min olunur. Peygamberimiz peygamberlikten önce de; “kötü-çirkin-yanlış” olan şeyi yapmıyordu. Fakat, Allah için bu yeterli değildi. Bu nedenle de Peygamberimiz’e “ağır bir yük” yükledi. Allah, mü’minleri, kötü-çirkin-yanlış olan şeyleri yapmadıktan sonra; “iyi-doğru-güzel” olan şeyleri de yapmaya sevk-eder ve bunu emreder.
İslâm şeriatını takmayanlar, gidip-gidip Allah’ın zâtıyla uğraşırlar.
İslâm târihinde ahlâka dönme teşebbüsleri ne yazık ki hemen her zaman ters tepmiştir. Çünkü İslâm salt ahlâk-sistemi değildir. İslâm bölünme kabûl etmez.
İslâm târihinde “hadis” adı altında uydurulmuş olan bir-çok söz, rivâyet ve zırvalıkların ortaya çıkmasının nedeni; Peygamberimiz’in, Kur’ân’ın pratik temsilciliği olan sahih sünnetinin yaşanmamasıdır.  
İslâm târihinden kopuk Kur’ân okumaları insanı sapıklaştırır. 
İslâm târihinden tüm -sözde- evliyâları kaldırsanız, İslâm yine aynı İslâm olurdu.
İslâm toplumlarında, ideâl olanı arayıp gerçekleştirmektense, mevcut olan’ı “normâl” ve “makbûl” sayma alışkanlığı oluştu.
İslâm toplumu-devleti-medeniyeti, “akıntıya karşı kürek çekmek”le başlayan bir süreçtir.
İslâm ülkeleri, hicretten önceki Evs ve Hazrec gibiler ve birbirlerini öldürmekle meşgûller. Yâni “ateş çukuru”nun tam kenarında duruyorlar.
İslâm ülkelerine matbaanın geç gelmesini “yobazlık” olarak görenler!; son bir yılda kaç kitap tâne okudunuz?. (Kitap bir matbaa ürünü ya!).
İslâm ve Kur’ân, sakinleştirici bir ilaç gibi kullanılamaz. Tam-aksine Kur’ân, okuyucusuna “kerîm bir öfke” kazandırır.
İslâm yolunda ölmek, “pisipisine ölmek” demek değildir.
İslâm, “ataların sünneti”nden, sünnetullaha ve Peygamber sünnetine (güzel örneklik) dönüştür.
İslâm, “çoğulculuk-merkezli” değil, “tevhid-merkezli”dir.
İslâm, “dînin ‘dar’ olduğu yerde” değil, “dînin ‘dâr’ (yurt) olduğu” yerde hakkıyla yaşanır.
İslâm, “hayâta hâkim kılınamaz” ve “yaşanılamaz” bir din değildir.
İslâm, “insanı değiştiren” şeydir. Hem müslüman olunacak, hem de hayat-tarzı ve davranışlar değişmeyecek.. bu mümkün değildir.
İslâm, Kitap-merkezli bir dindir.
İslâm, “lüks mal”a artı bir vergi koyarak, onu dolaylı yönden iptâl eder.
İslâm, “türedi bir din” değildir.
İslâm, “vahye uyarlanmak” demektir. “İdeolojiye-devlete-ırka-hizbe-şeyhe-lîdere uyarlanmak” değil. 
İslâm, alt-yapısını hazırlamadığı şeyi emretmez. Böylece emrettiği şey gayri-meşrû bir şekilde gizlice yapılmaz.
İslâm, ancak îman-amel-eylem ile birlikte açığa çıkar. Amel-eylemden kopuk olan inanç-şekline müslümanlıktan ziyâde “haniflik” demek daha doğrudur. Hanif: “İslâmiyetten evvel Allah’ın birliğine inanan ve Hz. İbrâhim’in dîninden olanların vasfı”dır.
İslâm, bilgiden çok daha fazlasıdır.
İslâm, bir “ölme yolu”dur. Ne zaman ve ne şekilde ölüneceğini sâdece Allah bilir. Müslüman, “İslâm yolunda ölen” kişidir.
İslâm, bireysel alanda “akîde ve inanç”, toplumsal alanda ise “din ve şeriat”tır.
İslâm, doğaya ve fıtrata en uygun ve en “normâl” olandır. Onu moderniteye göre normâlleştirmek, İslâm’ı “laytlaştırmak” anlamına gelir.
İslâm, gizli-gizli yaşanacak bir din değildir.
İslâm, göze alamadığınız şeylerin toplamıdır.
İslâm, hak ile bâtılı kaynaştıran değil; hak ile bâtılın arasını “uzlaşmaz bir şekilde” ayıran bir dindir. Zîrâ hak geldiğinde bâtıl yok olur gider: (İsrâ 81).
İslâm, insanı “kendinden geçirmek” için değil, “kendine getirmek” için gönderildi.
İslâm, insanın vâroluşunu siliklikten ve siniklikten kurtarır-kurtarmıştır.
İslâm, kâğıt üzerinde kalan soyut bir teori değildir.
İslâm, kapitâlist-liberâl sistemin isim değiştirmiş şekli değildir.
İslâm, konjonktüre uydurulabilecek bir din değildir. İslâm, mevcuda uymak için değil, mevcudu kendine uydurmak için vardır.
İslâm, kuru bir laf değil, bir hayat-tarzıdır.
İslâm, kuru bir mâneviyat dîni değildir.
İslâm, Mekke’nin Fethi’nden sonra Roma’yla cedelleşmeye başlamıştır. Bu cedelleşme “modern Roma” şeklinde hâlen devâm ediyor.
İslâm, romantizmin konusu değildir.
İslâm, sâdece “özel şartlar”da ve “özel alanlarda” yaşanacak bir din değildir.
İslâm, salt bir “ahlâk dîni” değildir. İslâm Dîni, sosyâl ve siyâsal bir “hayat tarzı”dır.
İslâm, salt bir “mânevî alan dîni” değildir. Kâlplerden sonra, sosyâl, ekonomik ve siyâsal alana da hitâp eder.
İslâm, târih boyunca “hâkim ideolojik zırh”a karşı savaşmıştır. Bu, “İslâm’ın kaderi”dir.
İslâm, uzak-doğu dinleri gibi salt soyut “düşünce dîni” değildir. Aksine İslâm, “somut”a dönüşmeyi hedef edinen bir dindir.
İslâm; “müslümanların temel esasları”ndan ayrılıp, “İslâm’ın temel esasları”na dönmeden hâkim olamaz.
İslâm; “zenginden alıp fakire vermeyi (zekât)” esas alırken; kapitâlizm; “fakirden alıp zengine vermeyi” esas alır.
İslâm; anti-tez ve sentez kabûl etmeyen bir “tez”dir.
İslâm; modern müslümanların elinde “kültürel ve aklîlikten”; tasavvuf ve târikatın elinde ise “yanlış tevekkülden” kaynaklanan bir miskinliğe dönüşmüş durumdadır. 
İslâm; özel anlamda “kıtâl”, genel anlamda ise “cihad dîni”dir. Kıtâlsiz cihad olmaz.
İslâm; yürürlükteki mevcut işleyen sisteme çomak sokan bir dindir. Çomak sokması için gönderilmiştir.
İslâm; zulme, adâletsizliğe, şirke ve küfre eleştiri-îtirazla başlar, süreç isyanla devâm eder ve “hak” ile sonuçlanır.
İslâm’a adanmaya yanaşmaktan bile korkan müslümanlar, büyük bir şevk ile kapitâlizme adandılar/adanıyorlar.
İslâm’a birebir aykırı olan modern yorumlar, Kur’ân’a “etimolojik işkence” altında söylettirilen sapık sözlerden oluşur.
İslâm’a düşman olan bir-çok müslüman(!) var.
İslâm’a en büyük zarârı “Dünyâ’nın yuttuğu müslümanlar(!)” veriyor.
İslâm’a girenler, hemen ertesi gün “kavga”ya başlamalıdır.
İslâm’a göre “üstünlük” takvâda iken; lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-bireyci-demokratik-emperyâlist sistemde üstünlük “tüketim”dedir.
İslâm’a göre yaşamayan toplumların kaderini, “küresel sermâyedarlar (bankalar)” belirler.
İslâm’a göre, Allah’ın kânunlarına rağmen bir kânun, teklif bile edilemez.
İslâm’a göre; alt-yapısı hazırlanmamış olan şey emredilemez. Zîrâ İslâm’ın emirleri “uygulanamaz” olan emirler değildir.
İslâm’a hakkıyla sâhip çıkanlar olmazsa, hakka aykırı şekilde sâhip çıkanlar olacaktır.
İslâm’a inanıyor fakat demokrasiye hizmet ediyor.
İslâm’a rağmen kurulan tüm sistemler İslâm’ın düşmanıdır. Çünkü onlar İslâm’a düşmandır.
İslâm’a yapılacak en büyük hakâret, onun kuru-kuruya “sâdece îman edilecek” bir din olduğudur.
İslâm’cılık, İslâm’ın tüm zamanlardaki ideolojisidir.
İslâm’da “günah işleme özgürlüğü” vardır ama, Dünyâ’da ve âhirette o günaha cezâ kesmek de vardır.
İslâm’da aklın kullanılması, “aklın İslâm-merkezli kullanılması”dır. Bunun aksi ise günümüzde olduğu gibi, “aklın nefis-merkezli kullanılması”dır. Bu tür akıl(!) ancak fitne üretir ve ifsâd eder.
İslâm’da besmele sâdece mânevi değil, sosyâl-siyâsal-kültürel-ekonomik alanın da ilk adımıdır. 
İslâm’da halk, yanlış yolda olan hükümdârı “istediği zaman” azl edebilir. Bunun için 4-5 sene beklemesine gerek yoktur.
İslâm’da ruhbanlık olmadığı gibi, “ilâhiyatçılık” da yoktur.
İslâm’da savaşın sâdece “savunma savaşı” olduğu düşüncesi, cihadı blôke eder-ediyor.
İslâm’da seçim vardır. Bu seçim “Lâilâheillallah” sözünde ifâdesini bulur.
İslâm’da tefrikanın ilk ortaya çıkmasının nedeni, Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısında, devlet-içi görevlendirmelerde ehliyet ve liyâkatin göz-ardı edilmesi ve görevlendirmelerde hatır-gönül ve yakınlığın aranmasıydı. Bu durum ileride çok daha büyük sorunlara yol açmıştır.
İslâm’da tüketmek, “Allah yolunda tüketmek” iken (infâk), modernizmde tüketmek, “isrâf yolunda tüketmek”tir.
İslâm’da, “temel ihtiyaç ürünleri” devletin tekelinde yada sıkı denetimindedir.
İslâm’da, bâtıla ve zulme hoşgörü olmaz. Modern müslümanların hoşgörüsü ise, “zulme ve bâtıla”dır. 
İslâm’da, dünyevî kavramların içi boşaltılarak içi İslâmî anlamlarla doldurulurken; sekülerizmde ise, İslâmî kavramların içi boşaltılarak içi dünyevî anlamlarla doldurulur.
İslâm’da; gayri-müslimlerle bir-arada yaşamak, ancak “cizye” ve “zımmî” kuralına göre mümkün olabilir.
İslâm’dan başka bir yerde şeref arayanlar, şerefsizin önde gidenleridir.
İslâm’dan verilen tâviz(ler), kişiyi yakın-uzak vâdede “İslâm düşmanı” yapar.
İslâm’ı “İslâm düşmanları”ndan öğrenenler “İslâm düşmanı” oluyorlar. Oysa İslâm, Kur’ân’la öğrenilir, Sünnet ile uygulanır.
İslâm’ı “olduğu gibi” anlayın, “olması gerektiği” gibi değil.
İslâm’ı bilmek, onun “dâvâsını anlamak” demektir.
İslâm’ı hayâta hâkim kılma amacı ve hedefi olmadığında, Dünyâ bir oyun ve oyalanma alanıdır.
İslâm’ı hayâta hâkim kılma direncini gösteremeyenler; “çağ sana uymuyorsa sen çağa uy” terânesini tekrarlayıp dururlar.
İslâm’ı hayâta hâkim kılmak “suç”; kılmamak ise “şirk”tir.
İslâm’ı hayattan dışlayan tüm ideolojiler tâğuttur. 
İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak(!), “tek ilah inancını (tevhid) hayattan uzaklaştırmak” anlamına gelir.
İslâm’ı işlevsiz bırakmanın en popüler yollarından biri de, “resûl-nebî ayrımı yapmak”tır. 
İslâm’ı kabûl etmek, İslâm’ın zıddını terk-etmek demektir. 
İslâm’ı Kitap ve Sünnet-merkezli olarak öğrenip benimseyemeyenler ve İslâm’ı bir hayat-tarzı yapamayanlar, önlerine çıkan klâsik yada modern her sapıklıktan etkilenirler.
İslâm’ı seçerek “ben müslümanım” diyenler, İslâm’ın yüklediği sorumlulukları kabûl etmiş olurlar. Müslümanlık iddiâsının ispâtı, bu sorumlulukları yerine getirmekle olur.
İslâm’ı sürekli olarak “zamâna uydurmaya” çalışıyorlar. Hiç, “zamânı İslâm’â uydurma”ya çalışan yok.
İslâm’ın “belirleyici” olmadığı yerde, “şeytanın vahiyleri”ne göre hareket edilir.
İslâm’ın “devrimci rûh”unu diriltmeden, İslâm’ı hayâta hâkim kılmanız mümkün değildir.
İslâm’ın “kendini tutmak”tan kaynaklanan “medeniyet”i, batı’nın “kendini tutmamak”tan kaynaklanan “uygarlığı”ndan kat be kat üstündür.
İslâm’ın “modern seküler çağ”a uymaması, onun “geriliği”nden değil, “şerefinden”dir.
İslâm’ın “yaşanmadığı” her yerde sürekli bir kriz vardır.
İslâm’ın anti-modernistliği, moderniteden üç farklı özelliği ile ayrılır: 1-Meşrû cinsellik, 2- Meşru para kazanma şekli, 3- Irkçılık yapmamak.
İslâm’ın baskısı olumlu, câhiliyenin baskısı olumsuz sonuçlar doğurur.
İslâm’ın belirmediği bir dünyâ, tâğutların cirit attıkları seküler bir alandır.
İslâm’ın bir “hayat tarzı” olduğunu göremeyenlerin, vahyi hakkıyla anlayabilmesi mümkün değildir.
İslâm’ın devlet talebi vardır. Zîrâ İslâm, “sığıntı” olabilecek bir din değildir.
İslâm’ın devlet talebi yoktur, adâlet talebi vardır diyorlar. Peki İslâm olmadan adâletin olamadığını görmüyorlar mı?.
İslâm’ın devleti, “devletin İslâm’ı” demek değildir.
İslâm’ın dışındaki seküler kânunlar, “çifte standart”a sâhip kânunlardır.
İslâm’ın emirlerinden birine bile düşman olan, “İslâm’a düşman olmuş” demektir.
İslâm’ın en ağır yükümlülüğü, “dâvet”tir.
İslâm’ın evrensel değerleri seküler bir yorumlamaya tâbi tutularak ve nefse uygun hâle getirilerek, “beşerî değerler” olarak sunuluyor.
İslâm’ın hâkim olduğu bir yerde insanlar ikiye ayrılır: 1-Mü’minler; 2-Münâfıklar.
İslâm’ın hâkim olmadığı bir ülkede-dünyâda yaşamak, insanca bir yaşama değildir.
İslâm’ın hâkim olmadığı Dünyâ, bir “fitne ve fesat yuvası”dır.
İslâm’ın hâkim olmadığı ve hayâtı belirlemediği târih, “saçmalıkların târihi”dir.
İslâm’ın hâkim ve iktidâr olmadığı ülkeler, “kleptokrasi” (hırsızlık) rejimi ile yönetilir.
İslâm’ın hâkimiyeti “meşrû” yoldan olmalıdır, zîrâ “yasal” yoldan olmaz.
İslâm’ın hükümleri coğrafyadan-coğrafyaya değişmez; coğrafyadan-coğrafyaya, imtihanlar değişir.
İslâm’ın hükümleri, Dünyâ’nın “sâdece bir kısmında uygulanması” için gelmemiştir.
İslâm’ın Hz. Âdem’den bêri ana görevi, Dünyâ’yı; “insan-merkezlilik”ten, “Allah-merkezlilik”e çevirmektir. 
İslâm’ın ideolojisi demokrasidir diyenler, “İslâm’ın özgün olmadığını” söylemiş olurlar.
İslâm’ın iktidâr olmadığı yerde Cum’a namazı kılınmaz. Zîrâ anlamsız olur.
İslâm’ın kânunları yerine beşerî kânunlarla Dünyâ’nın bir “barış yurdu”na döneceğini beklemek, “boşuna bir bekleyiş”tir.
İslâm’ın kavramları, modernite nedeniyle “anlam genişlemesi”ne uğratılmakta ve bu da mânâyı değiştirmektedir.
İslâm’ın kavramlarının hakîki mânâsına ulaşmak için, o kavramların anlamları İslâm’ın kendi iç-dinamiklerine göre belirlenmelidir.
İslâm’ın keffâretleri (oruç, fakir doyurma-giydirme, köle azad etme) “cezâ” gibi değildir. Kişiye zevk verir çünkü.
İslâm’ın mesajı tüm zamanlar ve mekânlar için net ve kesindir. Fakat müslümanların çoğu bu mesajı, “zamânın telâkkisi”ne uyarlamaya çalışıyor.
İslâm’ın modern dünyâdan geri(!) kalması, beceriksizliğinden değil, “moderniteye inanmadığından ve onu istemediğinden” dolayıdır.
İslâm’ın modernite içinde kurumsallaşması, “İslâm’ın kültüre indirgenmesi”ne neden oluyor.
İslâm’ın onaylamadığı “vazgeçilmezleriniz”, ateşinizdir.
İslâm’ın simgesi olan hilâl, doğal bir simgedir.
İslâm’ın siyâsî yönünü savunmak, “devlet kurumlarının İslâm’ın referanslarına göre düzenlenmesi”ni savunmaktır. Yoksa “kamusal alanda İslâm’ın simgelerinin yozlaştırıldıktan sonra görünmesini savunmak” değil.
İslâm’ın sosyâl, siyâsal ve ekonomik yönlerininin de olduğunu konuşmak “aşırılık” olmuş. Rivâyet ve tasavvuf eleştirisi ile yetiniliyor.
İslâm’ın sosyâl-siyâsal-ekonomik yönüne en çok karşı çıkanlar, yerleşik düzenden nemalananlardır. 
İslâm’ın zıddı, tüm zamanlarda ve mekânlarda uygulanan beşerî sistemler ve yönetimlerdir.
İslâm’ın, “şirk ortamı fıkhı” yoktur.
İslâm’ın; îman, câhiliye, tâğut, şirk, infâk, hicret, cihad ve şehâdet gibi ana kavramları, modernitenin etkisiyle “yeniden yorumlama”ya tâbi tutularak unutturuluyor yada yok sayılıyor.
İslâmî olmayan bir ülkede-Dünyâ’da, insanlar her mekânda ve her alanda farklı rôllere bürünürler. Lâiklik budur işte!. İslâm’da ise, insanlar nerede olursa-olsun, aynı ve benzer hâl ve tavırlarda olurlar.
İslâmcılık; Kur’ân’ın anayasa olduğu İslâmî bir yönetim şekli ve bir “İslâm Medeniyeti istemek” demektir.
İslâm-devleti olmadığında Dünyâ’yı tâğutların iktidârı kuşatır.
İslâmî “tez”in karşısındaki tüm anti-tezler bâtıldır. İslâm, bâtıl anti-tezlerle senteze izin vermez.
İslâmî devrim yap(a)mayanlar “evrim” geçirerek “sistem”e uyarlar.
İslâmî hareket, “akıntıya karşı yüzmek”le başlar.
İslâmî hareketin bir reçetesi yoktur-olmaz. İslâmî hareket, adı üstünde; “hareket” ile başlar.
İslâmî hayat ve modern hayat karşısında ikilimde kalan müslümanlar, İslâm iddiâlarına rağmen modern hayâtı seçtiler. Böylece “îtikatta İslâm”, “amel ve eylemde modernite” olarak absürd bir durum ortaya çıktı.
İslâmî ilim, Kur’ân’ın anlaşılmasından çok (zîrâ Kur’ân kolay anlaşılır bir kitaptır), Kur’ân’ın hayâta aktarılması için gereklidir.
İslâmî kânunların dışındaki tüm kânunlar, deneme-yanılmayla çıkarılır. Fakat yanılgılar hiç-bir zaman bitmez.
İslâmî olmayan sistemlerde her dâim olan şey, “mutlu azınlık”ın, “kazan-kazan oyunu”dur.
İslâmî olmayan tüm yönetim-şekillerinde, halk, sistemin ve yöneticilerin “gayri resmî köleleri”dir.
İslâmî sistemden gayrı tüm sistemler, “dikiş tutmaz birer yama”dır.
İslâmî siyâsetten kaçmanın cezâsı, “seküler siyâset”tir.
İslâmî siyâsetten vazgeçildiğinde, seküler siyâsete râm olunur.
İslâmî toplum ve hareket (cemaat), “tek başıma evimde yapamayacağım şeyi birlikte yapmak için” olmalıdır.
İslâmî yaşam-tarzı, modern yaşam-tarzına boğduruluyor.
İslâmiyet, seküler batı’nın ve bâtılın ortaya çıkardığı sorunlara cevap üretemiyorsa, o hâlde bâtılı alaşağı etmek gerekir.
İslâm-merkezli hadiselere dayalı olmayan hadisler “hadis” değildirler.
İslâm-müslüman dünyâsında, “düalizm” hâkimiyeti var.
İslâm-öncesi Türkler, Çin ve Îran medeniyetlerinin etkisindeydi.
İşe İslâm’ı karıştırmadan sağlanacağı zannedilen adâlet ve eşitlik beklentisi, ahmaklığın daniskasıdır.
İzzetinizi ve şerefinizi İslâm’dan-Kur’ân’dan almazsanız, onu size hiç kimse veremez. Şerefsizlerden şeref beklemeyin.
Kerîm öfkelere sâhip olmadan hiç-bir düzeltme yapılamaz, dolayısıyla İslâm hayâta aktarılamaz.
Korku ile İslâm’ın bir-arada bulunması biyolojik olarak mümkün ise de, teolojik olarak söz-konusu olamaz.
Kriter olarak Allah’ı-Peygamber’i-Kur’ân’ı yâni İslâm’ı kriter almayanların kriterleri “nefs”tir.
Mantık çok basit: Eğer İslâm yeryüzüne hâkim değilse, Kur’ân okunuyor olsa da “uygulanmıyor” demektir.
Mekke’yi fethetmedikçe insanlar akın-akın İslâm’a girmeyeceklerdir.
Müteahhitlikle İslâm aynılaştırıldı. İslâm müteahhitlik değildir.
Ortada bir İslâm medeniyeti yokken yada böyle bir yola girilmemişken, İslâm adına yapılan tutarlı bir şey olamaz.
Platon felsefesinin İslâm’casına “tasavvuf” denir.
Resûlün vahiy-merkezli örnekliğini (Ahzâb 21) hesâba katmayanlar, İslâmî yönetim şeklini idrâk edemiyorlar.
Son moda trend, “İslâm’a Kur’ân ile düşmanlık etmek”tir.
Sosyo-ekonomik ve kültürel farklar, İslâm’ın farklı yorumlanmasına neden oluyor. Fakat bu durum zamanla çatışmaya dönüşecek oranda farklılaşıyor. O hâlde ekonomik farklılıklar İslâm’a büyük zararlar veren nedenlerin başındadır.
Sükülerizm, İslâmî hareketler “sosyâl hareketler”e dönünce; “İslâmî taleplerin sosyâl taleplere dönüşmesi”dir.
Uygulanmayan İslâm, müslümanları geriletir.
Yeni bir İslâmî hareket için, yeni Ammar’lara, yeni Bilal’lere ihtiyaç vardır.
Yeni müslümanlar; anlayışta İslâm, yaşayışta moderndir.
Kadın
Birer Yûsuf olup kadınların ayartmasından zindana sığınacağımıza, kadınlar kendilerine çeki-düzen versinler.
Genel-evler, kadınların “pazarlandığı” yerlerdir.
İstisnâlar hâriç modern kadın, “götü kaldırılmış” kadındır.
Kadın evden dışarı adımını attığı anda kapitâlizmin kucağına düşer.
Kadın, önce Allah’a, sonra da erkeğe karşı haddini bilmedikçe bu Dünyâ düzelmez.
Kadının değişimi, Dünyâ’nın değişimidir.
Kadının erkeğe üstün olduğu tek şey anneliktir. Cennet “annelerin” ayakları altındadır.
Kadının kariyerinin zirvesi “annelik”tir.
Kadının, aptallıktan (saflık) kurtuldukça merhâmeti azalır.
Kadınlar gençken güzellikleriyle, yaşlanınca da hastalıklarıyla uğraşırlar. Sonuçta hayatları boyunca hep bedenleriyle uğraşmış olurlar.
Kadınlara çiçek yerine bir bardak su vermek daha iyidir. Çünkü kadınlar zâten çiçektir, çiçeğe çiçek verilmez, su verilir.
Kadınları ne kadar mutlu etmeye çalışırsanız, o kadar mutsuz olursunuz.
Kadınların hayâtı erkek-merkezli bir hayattır. Bu durumun doğal olanı fıtrîdir. Allah kadınları mûnis olarak yaratmıştır çünkü.
Milenyum sonrası nesil, “çalışan kadınlar”ın eseridir.
Tesettür, kadının dîninin direğidir.
Kâinât
Kâinâtın imamı Allah’tır, “başkası” değil.
Kâinâtın tek hükümdârı (hüküm sâhibi) Allah’tır.
Kâinâtın yaratılmasını ve idâre edilmesini Allah’tan başka üstlenen yoktur.
Kâinatta “sünnetullah”a uymayan tek varlık “insan”dır.
Kâinatta insanın alâkalı olmadığı hiç-bir şey yoktur.
Kâinatta kaos (kargaşa), sâdece insanlar-arası ilişkilerde görülür. Yoksa Allah, kaotik bir durum yaratmaz.
Kâinatta, insanın karışmadığı her alanda muazzam bir düzen ve âhenk vardır. İnsan ne zaman ki İlâhi-merkezli olmayan bir düşünce ve eylemle bu âhenge el atıyor, işleyiş hemen bozulmaya başlıyor.
Kâinâttaki her-şeyin doğal işleyişi, onun secdesidir.
Kapitâlizm
Başörtülü, kapitâlist-demokrat-liberâl-konformist-lâik ile; başörtüsüz, kapitâlist-demokrat-liberâl-konformist-lâik arasında bir fark yoktur.
Bir ülkenin kapitâlist olup-olmadığı, en düşük gelire sâhip olan işçilere bakarak anlaşılabilir.
Bireycilik, seküler-kapitâlist sistemi beslemek için topluma giydirilmiş bir “deli gömleği”dir.
Fâizcilerin kurduğu lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik sisteme îtirâzı ve isyânı olmayanların fâiz karşıtlığı samîmi değildir. 
Kapitâlist sistem önce “sûni ihtiyaçlar” üretir, sonra da o sözde ihtiyaçlara uygun üretimler yapar.
Kapitâlist-liberâl ticâret, İslâmî duruşun ve kişiliğin solmasına sebep oluyor.
Kapitâlizm çok çalışıp üretenlerin değil, şeytânî zekâya sâhip hırsızların sistemidir.
Kapitâlizm ve modernizm, umûdu bitirdi.
Kapitâlizm yiyip, liberâlizm içenler, Allah’ı -hâşâ- kendileri gibi “modernist” zannediyor. 
Kapitâlizm, “israfla kalkınmak” demektir.
Kapitâlizm, “tüketmek için rekâbet etmek” demektir.
Kapitâlizm, bir “bereketsizlik ekonomisi”dir.
Kapitâlizm, herkesin kazanması için, zenginlerin (üsttekilerin) çok-çok daha fazla kazanması gerektiğini söyleyen şerefsiz bir sistemdir.
Kapitâlizm, hristiyanlığın “kapitâlizme karşı sesini kısma” sürecidir. Şimdi de “kapitâlizme karşı İslâm’ın sesini kısma” süreci işliyor.
Kapitâlizmde, parayı veren düdüğü çalar.
Kapitâlizme göre âhirette ilk sorulacak soru: “Dünyâ’da kaç para kazandın?” sorusudur.
Kapitâlizme göre insanın en iyi yapabileceği şey “almak”tır.
Kapitâlizmin “tuzak” sözlerinden biri de şudur: “Zenginin kârı senin de kârındır”.
Kapitâlizmin âyeti: “Paranız yoksa kıymetiniz yoktur”. Kur’ân’ın âyeti: “Duânız yoksa kıymetiniz yoktur” (Furkân 77).
Kapitâlizmin bir görünümü de, bilgiyi (hayâta geçirmek yerine) biriktirmektir.
Zarar dosttan yapılır. “Para dosttan kazanılır” sözü kapitâlist bir sözdür. “Dost”lar arasında paranın lafı olmaz.
Kent
Büyükşehirler/kentler “memleket” değildirler.
Kent demek, rant demektir.
Kentlerde ölüm bir trajedi gibi görlür. Zîrâ kentlerde, ölüm pek görülmez ve gösterilmez. Doğal ortamlarda yaşayanlar ise, ölümü kanıksamışlardır. Çünkü doğanın sürekli doğup-doğup öldüğünü gözleyip dururlar.
Kentlerin ve şehirlerin de kâfiri-müslümanı vardır. Bir de müşrikleri.
Kentsel dönüşüm projesi aslında “kente dönüştürme” projesidir. Şehrin kente dönüşümü.
Kentsel Dönüşüm, yoksulları kent-merkezlerinden “siktir etme” projesidir.
Şu taşlaşmış modern kentlere (şehir değil) bakıyorum da, neyini seveceğim ki?. 
Kitap
Ana-teması yanlış olan birinin, ne kadar çok olursa-olsun tüm bildikleri boşa çıkar. Bu aynen; içinde milyonlarca e-kitap barındıran bir bilgisayarın, bir virüs yüzünden çökerek, tüm kitapların silinmesi gibidir.
Bir yanda “kitap yüklenmiş eşekler” varken; diğer yanda “Kitab’ı yüklenmeyen eşekler” var.
Eğer Kur’ân; “iç-âlemleri aydınlattıktan sonra”, siyâsal, sosyâl ve ekonomik hayâta karışmayacak bir Kitap’sa, olsa da olur, olmasa da olur.
E-kitaplar çıktı, hâlâ “matbaa geç geldi” muhabbeti yapılıyor. Okuyan mı var?.
Kitap okumaktan daha zor olan şey, “okunacak” kitap bulmaktır.
Kitap okuyabilmek için ilk yapılması gerken şey “oturmak”tır. Oturamayanlar okuyamazlar.
Kitap, kişiyi sanata ve kültüre zorlar.
Kitaplar yeni baskı yaptıkça canlılıklarını/ruhlarını kaybederler. Zamanla da etkisizleşirler. Fakat buna vahiy kitapları ve en önemlisi Kur’ân dâhil değildir.
Kitaplar, makâleler, “yazılı düşünme”nin birer sonucudur.
Kitaplardaki vahiy mushaf, hayattaki vahiy Kur’ân’dır .
Kitapta (ve yazılarda); kitabın tertibi ve imlâ kuralları, kitabın anlaşılması için çok önemlidir.
Tek dikey kitap Kur’ân’dır ve diğerleri yataydır. Yatay olanlar dikey olanlara her zaman gıcık olur.
Klâsik
Gerek klâsik dönemde gerekse de modern dönemde bâzı müslümanlar, Kur’ân’ın bâzı âyetlerinin nesh edildiği için, yaşadıkları dönemde geçerli olmadığını söylemişlerdir.
Klâsik “kader” anlayışı, yaşanmış olaylara senaryo yazmaktan ibârettir.
Klâsik dönemde dîne “klâsik isrâiliyat” sızmıştı; Modern dönemde ise dîne “modern isrâiliyat” (Darwin, Freud, Marx, kapitâlizm, liberâlizm) sızıyor.
Klâsik döneme âit “uydurma rivâyetler” olduğu gibi, modern döneme âit “uydurma rivâyetler” de vardır.
Klâsik insan “geçmiş”in daha iyi olacağına inanırken, modern insan ise “geleceğin” daha iyi olacağına inanıyor.
Klâsik insan, “borçluluk bilinci”ne (deyn) göre yaşarken, modern insan, “kredi-borçlanma-fâiz” bilinçsizliğine göre yaşıyor. 
Klâsik olana yapılan aşırı düşmanlık, klâsik olanı iyi bilmekten değil, modern olana meftûn olmaktan kaynaklanıyor.
Klâsik, “yerde kökleşmek ve yer etmek” isterken; modern, “yerden olabildiğince yükselme”nin peşindedir.
Klâsikten nefret edenler, modern olana râm oldu.
Kötülük
Bir kötülüğe yapılan îtiraz, ancak “iyi” tarafından olursa anlamlı ve tutarlı olur. Yoksa kötüye, diğer bir kötülük tarafından yapılan îtiraz hem anlamsız, hem de tutarsızdır.
Hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunmadığında, müslümanların parçalanması kesindir: Âl-i İmran 104-105
İyi olmak için “kötülük yapmamak” yetmez, kötülük yapmadıktan sonra bir de “iyilik yapmak” gerekir.
İyiliği istiyorsanız, kötülükten uzak durmanız gerekir.
Kötü eylem, eylemsizlikten iyi değildir. Kötü söz de sükûttan iyi değildir.
Kötü ve zâlim yönetimler, çeşitli fraksiyonlar/hizipler ve gruplar ortaya çıkarır. Bu, fitnenin başlamasıdır.
Kötü yönetimler, sapık fikirler doğururlar.
Kötü yönetimlerin sopası ihtilâl, seküler yönetimlerin sopası ise İslâmî devrimdir.
Kötülük fazla araştırılırsa, ya o kötülüğün şiddeti görece düşer yada o şey görece “kötülük” olmaktan çıkar.
Kötülük, insanın nefsi ile ilgilidir, fıtratı ile değil. Zîrâ insanın fıtratı İslâm’la birebir örtüşür.
Zerdüştlükteki Ehrimen ve Ahura Mazda ikiliğindeki “kötülük tanrısı”, “şerrin Allah’tan gelmeyeceği” inancından kaynaklanır. “Şer Allah’tan gelmiyorsa, o hâlde şer de ilahtır” düşüncesidir bu ikiliğin sebebi. Hâlbuki şer ârızidir ve beşerden kaynaklanır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme