3 Şubat 2015 Salı

Savunma Savaşı Yanılgısı

 


Müslümanlar; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 2. dünyâ savaşından; özellikle “Soğuk Savaş”ın bitiminden ve 11 Eylül olayından sonra Liberâl, Demokratik, Kapitâlist, Konformist, Ilımlı, Hoşgörülü, Muhâfazakâr, “Dindar” vs. gibi tağutlar tarafından oluşturulan ve yürürlüğe konulan kavramların etkisiyle, sosyâl-siyâsal İslâm’dan vaz-geçtiler ve bunun netîcesinde de Kur’ân’da geçen savaş-âyetlerini bu kavramların doğrultusunda tam da tağutların istediği şekilde meâllendirip tefsir etmeye başladılar. Artık medyanın ve diğer küresel baskıların ve ondan doğan korkuların (haşyet-vâri korkular) da etkisiyle müslümanlar (mü’minler değil), “savaş” denildiğinde sâdece “savunma-savaşı”nı anlamaya ve konuşmaya yöneldiler ve Kur’ân’da/İslâm’da geçen savaş-kavramlarının tamâmının sâdece savunma-savaşından bahsettiğini yoğun ve mükerrer bir dille söylemeye başladılar.

 

Hâlbuki Kur’ân’a ve onun fiîliyata dönük yüzü olan Peygamberimizin uygulamalarına baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz ve anlıyoruz. Evet, Kur’ân’da ve Sünnette “savunma-savaşı” vardır fakat İslâm’da savaş “sâdece savunma-savaşı”ndan ibâret değildir. Zâten, “savunma-savaşı” tâbiri biraz abes bir tâbirdir. Kendilerine savaş açan ve saldıran bir topluluğa karşı diğer toplumun da savaşmaması yada kendisini savunmaması, patolojik bir vâkıa değilse eğer, a-normâl bir durum olur. Kur’ân; “kendinizi savunun”, “size savaş açanlarla siz de savaşın” gibi âyetleri “iki seçenekten birini (savaşma yada savaşmama) tercih edin” anlamında değil, “izin” ve “teşvik” anlamında söyler.

 

Nüzûl sırasına göre Kur’ân’da savaş âyetleri şu şekildedir:

 

Mekke Dönemi:

Furkân              52

Neml                33

Nâhl                 110

Enbiyâ             80

Ankebût            6, 69.

Medîne Dönemi:

Hac                  39, 40, 60, 78

Muhammed       4, 20, 21, 31, 35

Bakara             190, 191, 192, 193, 194, 216, 217, 218, 243, 244, 246, 249, 250, 251

Enfâl                            1, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 24, 25, 26, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 56, 57, 58, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 74, 75

Hadîd               10

Nûr                   53, 55

Âl-i İmran          13, 111,  121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 130, 131, 132, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 186, 195, 200

Saff                  2, 3, 4, 10, 11, 12, 13, 14

Haşr                 2, 5, 6, 7, 8, 11, 12, 13, 14

Mücâdile           21

Ahzâb              9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23

Nîsâ                 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 84, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 101, 102, 103, 104

Mâide               23, 24, 25, 26, 33, 34, 35

Mümtehine        8, 9, 11

Fetih                7, 11, 12, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25

Nasr                 1

Hucurât            9, 10

Tahrîm              9

Tevbe                           5, 6, 12, 13, 14, 15, 16, 20, 24, 25, 26, 27, 29, 36, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 73, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 106, 107, 112, 117, 118, 122, 123

 

272 tâne savaş ve bağlamı ile ilgili âyet var ve bunların sâdece üçte biri savunma-savaşına atıf olarak görülebilir. Bu âyetlerdeki “savaş” ifâde eden kelimeler; Be’si, Kâtele, Harbin, Darabû, İdfeu, İnfirû, Kuffû, Mücâdihûne, Câhedû, Mevâtıne, Haracû gibi kelimeler ve türevleridir. Kur’ân’daki savaştan söz-eden âyetler baskın bir şekilde “savunma-savaşı” ile ilgili değil, “saldırı-savaşı” ile ilgilidir.

 

Hendek, Uhud ve Hattâ Bedir savaşlarını savunma-savaşı olarak kabûl edebiliriz. Fakat Huneyn, Taif, Tebük savaşları, Mekke’nin Fethi ve Gazze’lerin/Seriyye’lerin tamâmı saldırı-savaşıdır. Peygamberimiz hayâtı boyunca 62 tâne (bir rivâyete göre 65) Savaş/Gazve/Seriyye düzenlemiş, bunların 27 tânesine baş-komutanlık etmiştir. 27 gazve, 60 civârında seriyye ile yaklaşık 90 savaş olduğunu söyleyenler de vardır. Hattâ “hayâtının her kırk gününe bir gün savaş/sefer düşmüştür” denir. Bunların da ezici çoğunluğu savunma değil, saldırı-savaşıdır. Hattâ Peygamberimizin vefâtından sonraki halifeler ve 20. yy.’ın başına kadar müslümanların yaptıkları savaşların neredeyse tamâmı saldırı savaşıdır. Çünkü İslâm bir Fetih dînidir ve fazîlet sâdece savunma-savaşında değildir.

 

“Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla berâberdir” (Bakara 194).

 

“İslâm’da savaş savunma savaşıdır” sözüne göre, “Peygamberimiz yaptığı 65 savaşın tamâmını Medîne’de yapmıştır” demek gibi bir safdillikle karşı-karşıya kalırız. Peygamberimiz “savaşçı” bir peygamberdir. Bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç/demir vardır ki “mîzan/düzen” ancak bunlarla birlikte sağlanabilir. Peygamberimizin ismi ile anılan sûre olan Muhammed Sûresi de savaş sûresidir, zâten bir adı da “kıtâl sûresi”dir bu sûrenin.

 

Ali Merad:

 

“Haçlı Seferleri Hristiyanlık için olduğu gibi, askerî fetihler de İslâm’ın târihi imajından ayrılamaz. O kadar ki; İslâm kimi-zaman “kılıç dîni” olarak görülmüştür” der.

 

İslâm’da kaynak; kitap ve sünnettir. Kitap bilgi ve bilincin kaynağı iken, sünnet de eylemin kaynağıdır. Kitap, Allah’ı; kılıç ise Peygamberi temsil eder. Biri bilinç-şuur (kitap), diğeri de eylem (sünnet) olarak.

 

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse evliyau’ş şeytan/şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytan’ın hleli düzeni pek zayıftır” (Nîsâ 76).

 

İslâm’ın başlarında ve peygamberimizden sonraki 15-20 yıllık dönemde çok hızlı fetih hareketleri olmuştur ki, bu kadar kısa-zamanda yapılan fetihlerin savunma-savaşı yapılarak gerçekleşmesi doğal olarak imkânsızdır. Nesîmi Yazıcı:

 

“Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın hilâfetinin ilk altı yılını içeren kısa dönemde, İslâm-târihinin olduğu kadar, belki de dünyâ-târihinin en hızlı fetih hareketlerinden biri gerçekleşmiştir. Bu cümleden olmak üzere, dönemin Bizans’la birlikte en güçlü devletlerinden biri olan Sasani Devleti, kısa-zamanda tamâmıyla ortadan kaldırılmıştır” der.

 

Son zamanlarda “Ilımlı İslâm Projesi”nin de katkısıyla, İslâm’ı “layt” bir şekilde yorumlayarak; “İslâm’da savaş sâdece savunma-savaşıdır” gibi asılsız sözler edilmesi ve diğer bâzı kesimler tarafından da sürekli olarak, özellikle “kırmızı et” öne çıkarılarak proteinden uzak durulması söylemleri, özelde Türk Müslümanları, genelde ise dünyâ-müslümanlarını pasifleştirmiş ve pısırık-korkak-ürkek-çekingen vs. hâle getirmiştir yada müslümanlar bu hâle getirilmek istemektedir. Tasavvuf-bâtıni söylemlerin aşırı öne çıkarılması ve desteklenmesi ile birlikte, İslâm Dîni, Budizme dönüştürülmeye çalışılarak, İslâm sanki “salt bir ahlâk dîni” gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. “Pasifliğin insanın ulaşabileceği en yüce makam olduğu inancı”na dayanan Budizm, târihte başta Uygurlar olmak üzere bir-çok devleti pasif bir hâle getirerek ve edilgen bir duruma sokarak ya diğer devletlerin güdümüne sokmuştur yada yok olmalarına neden olmuştur. GökTürk hâkânı Bilge Kağan’ın, veziri Tonyukuk’tan bir Budist mâbedi inşasını istediğinde, vezirin ona verdiği cevap şöyle olmuştur: "Savaşı ve hayvan eti yemeyi yasaklayan ve miskinlik telkin eden bu dînin kabûlü, Türkler için felâket olur".

 

İslâm’da her-şeyde olduğu gibi, savaş konusunda da bir ahlâk-anlayışı vardır ve “savaş-ahlâkı”, aynı-zamanda bir “tebliğ”i de içinde taşımıştır târih boyunca. Meselâ Türklerin müslümanlaşması ilk-kez, Arap-Türk savaşlarının sonucunda başlamıştır. Savaş, insanlar arasında iyi ilişki biçimleri de doğurabiliyor yâni. Hele ki İslâm’ın savaş-ahlâkı ile olursa tam bir tebliğ olur. Zâten, İslâm’da savaş-fetih, yâni İslâm ile insan arasındaki engellerin kaldırılması için yapılır.

 

İslâm, savaşı, Allah ile insan arasındaki engelleri kaldırmak için yapar. Kendisini savunmak ve korumak, adâletsizliği gidermek, zulmü kaldırmak için yapar. Bunun yolu da kâh savunma, kâh saldırı-savaşı olarak tezâhür eder. Fakat çoğunlukla, amaç kötülükleri kaldırmak olduğu için, saldırı-savaşı yapılır. Oturduğumuz yerde kötülükler kendi-kendine kalkacak değil ya..

 

“Saldırı savaşı” denildiğinde yanlış anlayarak saldırılan yerin “işgâl edilmesi ve insanlara eziyet edilip sömürülmesinden bahsetmiyoruz. Peygamberimizin ve halifelerin örnekliğinde de görüldüğü gibi İslâm “emperyâl” (emperyâlist değil) bir dindir. Cihad-merkezli olduğundan yayılmacıdır yâni. Fakat bu emperyâlllik, işgâl için değil, fetih için, dâvet için, tebliğ için, Allah’ın dînini âleme duyurmak için yapılır ve zâten adına da işgâl/emperyalizm değil, “Fetih” denir. Hiç kimse müslüman olmaya zorlanmaz/zorlanamaz. Sâdece, müslüman olmak istemeyenler cizye ile mükelleftirler. Gerçi gayri-müslimler bu verginin karşılığını da fazlası ile alırlar. “İslâm emperyâldir” derken; Batı’nın anladığı ve yaptığı tarzda bir emperyâlizmden, “yıkıcı emperyâlizmden” değil, “yapıcı emperyâlllikten” bahsediyoruz. Zâten bunun adını Batı’nın koyduğu gibi “emperyâlizm” olarak koymak ve kullanmak zorunda değiliz. Bunun İslâmî dildeki adı “cihad/fetih”tir. Evet; İslâm bir cihad/fetih dînidir. Ve fetih, bâzı küçük yıkıcılıklar taşısa da, aslında ve sonuçta yapıcı bir faâliyettir. Çünkü dînî bir faâliyettir.

 

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve o ezilen erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz?. Baksanıza: “Ey bizim Rabbimiz!, bizleri zâlim olan bu memleketten kurtar!, bize bir yiğit, bir bahâdır gönder!” diye yalvarıp duruyorlar” (Nîsâ 75).

 

R. İhsan Eliaçık bu âyetin tefsirinde şöyle haykırır:

 

“Yâni: Ey Allah ile yürüyenler!, Ey müslümanlar!, size ne oluyor da böyle eli-kolu bağlı oturup duruyorsunuz?. Siz şu kâlpsiz dünyânın kâlbi, insanlığın geriye kalan son vicdânı değil misiniz?. Allah ile yürümenin öyle oturarak mı olacağını sanıyorsunuz?. Bakın Mekke’de kalanlar (bugün de Gazze’de, Mısır’da, Sûriye’de vs.) gözlerini dikmiş sizi bekliyor. Çâresizlik içinde yalvarıp duruyorlar. Zulüm altında inleyen bu insanlar için savaşmazsanız, “Allah ile yürüyen” birileri mutlaka çıkacaktır. O hâlde kalkın ve yürüyün!. Ve siz, ey bu kitabı kendi çağında okuyan herkes!, kendi çağınızın ezilen erkekleri, kadınları ve yavrularından sorumlusunuz. Memleketlerinde zulüm altında inleyen ; baskıdan, zorbalıktan kurtulup özgürlük ve adâlet arayan bütün insanlardan sorumlusunuz. Dünyâ’nın neresinde bir mazlum varsa, neresinde bir “imdat” çığlığı duyuyorsanız, kim olduğuna bakmadan yardımına koşmaya, el uzatmaya mecbursunuz. Dünyâ’nın meydanında “Allah ile yürümek” budur!: Haydi kalkın!. Allah yolunda ve tüm ezilenler uğrunda savaşın!”. 

 

Savaş denince sâdece ok-kılıç vs. gibi savaş aletleriyle yapılan ve ölme-öldürme ile sonuçlanan savaşı anlamaz İslâm. Şeytan’ın ve tağutların işgâl ettiği zihinleri özgürleştirmek için yapılan cehd de bir çeşit savaştır. Zihinlerle/nefislerle/benliklerle/kâfirlerle/münâfıklarla vs. gerek savunmada, gerekse merkez-dışında cehd/savaş yapılır. Bu, İslâm’ın en önemli başka bir yönüdür. Bu “cehd” için de merkezden çok uzaklara bu “savaş”ı yapmak için çıkılır. Tâbir-i câiz ise kâlplere//yüreklere/vicdanlara/zihinlere saldırılır.

 

Ee, İslâm/silm/selam kelimeleri “barış” demek değil mi? diye sorulursa.. Evet, “barış” demektir. Fakat bu barış, “savaştan sonraki barış”tır. (Enfâl 60-61). Peygamberlik örneğinde bunu görüyoruz. Mekke, savaşmadıkça fethedilmedi. “İzâ câe nasrullâhi vel feth, Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ”.. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, (işte o zaman) insanların Allah’ın dinine dalga-dalga girdiklerini göreceksin”. Çünkü İslâm ancak bu şekilde hem gönüllere hem de coğrafyalara yerleşir ve sâbitlenir. Aksi-hâlde sâdece gönülleri fethetmek değildir îman. Îman, yüzdeyüz îmandır. Maddî/mânevi tüm boyutları ile gerçekleştiğinde ancak tam anlamıyla gerçekleşmiş ve yaşanmış olur. Îman/İslâm yaşanmak ister, yaşanmak için coğrafyalar ister. Mücâhidler ile fethedilmiş coğrafyalar. Çünkü sâdece söz ile meydana gelen îman, sâdece ahlâk ile toplanan kalabalık, başka bir sözle, başka bir ahlâkla(!) saf değiştirir. Hemen gidebilir/değişebilir. Allah muhâfaza..

 

“Kur’ân’da savaş ile ilgili âyetlerin bir-çoğu da savunma-savaşı ile ilgilidir” diyorlar. İyi de kardeşim biz bu âyetlerin de gereğini yerine getirmiyoruz ki.. Meselâ “Mavi Marmara” olayında 10 müslümanın/vatandaşın ölümüne neden olan olaya (savaş) karşı hareket (savaş) etmedik. Yâni bize saldırıyorlar ama biz buna karşılık vermiyoruz. Yâni savunma-savaşı yapmıyoruz. Savunma-savaşını da yapmıyoruz ki be kardeşim.. Bunun nedeni, “Kur’ân’da savaş sâdece savunma-savaşıdır” bahânesi değildir. Savaşmaktan korkmaktır. Saldırı-savaşına muhâlif/karşı olanlar, zâten savunma-savaşından da korkanlardır. İslâm’daki savaşın sâdece savunma-savaşı olduğunu söyleyenler, aslında savunma-savaşına da karşıdırlar. Çok gerektiği hâlde bile. Savunma-savaşını ön-plâna çıkaranların ilk-hedefi Kur’ân’a hizmet değildir; Lâik/kapitâlist/neo-demokratik/neo-liberâlist/neo-konformist/modernist/ekonomik/konjonktürel sistemlerin etkileridir. Bu sistemlerin meydana getirdikleri korkaklıktır. Oysa bu korku îman edenler için yersizdir. Bunu Kur’ân söylüyor:

 

“Onların kâlplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu hâlde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli-toplu sanırsın; Hâlbuki kâlpleri darma-dağınıktır” (Haşr 14).

 

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır" (Nîsâ, 76)

 

Ramazan Kayan:

 

“Bir Moğol-askeri bir köye giriyor, tüm köylüleri esir alıyor. O an kılıcı yanında yok, gidip kılıcını alıp getiriyor, bütün esirleri kılıçtan geçiriyor. Köylülere niçin tepki vermedikleri sorulunca, cevap ilginç: “Ama o bir Moğol!”. Moğol korkusu iliklerine işlemiş bir toplum. Yada diktatörlerin, emperyâlistlerin korkusu ile mefluç kitleler. Evet, egemen güçlerin yenilmezliğini kulaklarımıza üfleyen, Şeytâni fısıltılarla kâlpleri ifsâd eden odaklar boş durmuyor. “Kuşkusuz Rabbimiz Allah’tır deyip sonra istikâmet üzere olanlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de”. Ölüm korkusu, rızk endişesi, cezâlandırılma tedirginliği terk edilmeden geleceğe yürüme takâtini kendimizde bulamayız. Ahmet Feyyaz: “Toplumlar savaşlarla, silahlarla yok olmazlar, halklar korkuları ile yok olurlar” der. Tedbir korkaklığın diğer ismi olmuşsa orada durmak lâzım. Bu-gün fincancı katırlarını ürkütmemek adına her-şeyden vazgeçme yanılgısı revaç bulabiliyor. Bu bakımdan tedbirciliğimiz alanı terk etmek, sorumluluktan sıyrılmak anlamına gelmemeli diye düşünüyorum. Çünkü aşırı tedbircilik, takıyyeciliğe, takıyyecilik de zamanla ikiyüzlülüğe neden olabilmektedir” der.

 

Ve Resûlullah’ın uyarısı: "Kim bir zâlime yardım ederse, (savaşmayarak H.G.) Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder".

 

“Kendilerine savaş açılan kimselere (savaş) izni verildi; çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya gerçekten kâdirdir” (Hacc 39).

 

Muhammed Kutub:

 

“Müsteşrikler durmadan İslâm’a saldırıyor ve “İslâm kılıç zoruyla yayılmıştır” diyorlar. Amaçlan bellidir. Bâzı iyi niyetli insanların çıkıp; “kesinlikle... İslâm sâdece kendini savunmak için savaşır” desin ve böylece kurulan tuzağa düşsünler. Yâni  müslümanlar İslâm’ı yaymak için cihad etme düşüncesini akıllarından çıkarsınlar. Çünkü İslâm düşmanları cihaddan korktukları kadar başka hiç-bir şeyden korkmazlar. Kuşkusuz İslâm yüce Allah’ın emri uyarınca kılıç kullanır. Fakat inanç sistemini insanlara zorla kabûl ettirmek için değil, gerçeği insanlardan gizleyen câhiliye rejimlerini ortadan kaldırmak için. Câhiliye düzenleri bertarâf edilince artık insanlar özgürdürler, İslâm inancını kabûl etmeye zorlanmazlar” der.

 

Savunma-savaşı, savaşın ilk aşamasıdır. Kur’ân’da savaş “ilk olarak” savunma-savaşıdır. Fakat burada durmaz, fetihlere başlar. Âyetlerde savaşa, genellikle de saldırı savaşı dediğimiz “Cihad/Fetih için bir teşvik vardır.

 

“Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir” (Bakara 191).

 

Bu âyete göre savunma-savaşı “mutlak anlamda” sâdece Mescid-i Haram’da ve haram aylarda olur.

 

“Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında, Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dîninizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dîninden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) Dünyâ’da da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır” (Bakara 217)

 

Görüldüğü gibi Kur’ân, duruma göre haram aylarda bile savaşa izin vermiştir. Fakat bu aylarda yapılacak savaş sâdece “savunma-savaşı” olabilir.

 

Mute ve Tebük savaşları kesinlikle birer savunma-savaşı değildirler. 100.000 kişiye karşı 3.000 kişiyle yapılmış kahramanca bir “saldırı-savaşı”dır bu savaşlar.

 

Kendisine “yeryüzünde sağlam bir iktidâr” verilen (Kehf 84) Zülkarneyn’in doğudan batıya yaptığı seferler, savunma-savaşı amaçlı değildir.

 

Daha Peygamberimizin vefâtından 33 yıl sonra, Muâviye zamânında İstanbul’u fethetmek için gidilen savaş savunma-savaşı değildir. Kıbrıs’ın fethi de bir savunma-savaşı değildir. “Saldırı-savaşı” sözü ağır gelmiş olanlar bunu “fetih savaşı olarak” değerlendirsin.

 

Yahudilik ve Hristiyanlığın entegrist ve şiddete dayalı dinsel kabûlleri bu-gün bütün şiddetiyle icrâ edilmektedir. Buna mukâbil, öteki yerel her bir dîni söylemden ve husûsiyle müslümanlardan ise, çoğulcu (demokratik) bir yaklaşım sergilemeleri istenmekte; bununla, siyâsaldan soyutlanmış protestan bir İslâm! talep edilmektedir.

 

Askerlikte bir kâide vardır: “Savaşı mümkünse düşman tarafında yapmak”. Böylelikle kendi taraflarındaki yıkımla oluşacak zarârın azaltılması hedeflenir.

 

Peygamberimizin vefât etmeden önce son yaptığı iş, Usame bin Zeyd’i komutan tâyin ederek Bizans’a karşı savaşmaya göndermesidir.

 

Rabbimiz diyor ki: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için berâberlerinde kitabı ve mizânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dînine ve peygamberlerine, gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, dâima üstündür” (Hadid 25).

 

Âyette de söylendiği gibi; Allah Kur’ân’da sâdece mizânı değil, demiri de indirdiğini söyleyerek sâdece yumuşaklığı değil, yerine ve zarûrete göre (ki bu, nerede olursa-olsun zulmü ber-tarâf etmek demektir) demiri kullanarak sertliğe de baş-vurulabileceğini söyler.

 

İslâm savaş-süreci şu şekilde işler: Savaşmamak; savaş açanlara karşı savaşmak; engelleri, zulümleri ortadan kaldırmak için saldırı-savaşı (cihad/fetih).

 

  Seyyid Kutup der ki:

 

“İslâm’da savaş, ‘tahaffuz’dan çok ‘taarruz’dur”.

 

“Ey Peygamber!. Mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp teşvik et. Eğer içinizden sabreden yirmi (kişi) bulunsa iki yüz kişiyi mağlûp edebilir. Eğer içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa bunlar da kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar idraksiz bir topluluktur. Şimdi Allah sizden (yükünüzü biraz) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu da biliyordu. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa (onların) iki-yüzünü (kişi) bozguna uğratır. Eğer sizden bin (kişi) olursa Allah’ın izniyle (onların) iki-binini yener. Allah sabredenlerle berâberdir" (Enfâl 66).

 

Bertolt Brecht:

 

“Savaşan kaybedebilir, savaşmayansa çoktan kaybetmiştir” der.

 

“Gevşemeyin, üstün durumda olduğunuz hâlde antlaşmaya dâvet etmeyin! Allah sizinledir; amellerinizi asla yitirmeyecektir” (Muhammed 35). Kaldı ki “eğer îman ediyorsanız üstün olan sizsiniz” dedikten sonra, “üstünsünüz, barış yapmayın” diyor.

 

“Gerçekten (savaşsız bir) dünyâ-hayâtı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer îman ederseniz ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez” (Muhammed 36). Bu âyette de, savaşı olmayan bir Dünyâ’nın oyun ve eğlenceden ibâret olduğu yada oyun ve eğlenceye dönüşeceği söylenir.

 

Sürekli savunma durumunda kalan toplumların bir-gün gelir savunmaları delinir/yarılır. Sürekli olarak savunma durumunda kalınamaz. Demek ki sâdece savunmayla olmuyor bu iş. Yerine göre saldırı şart. Hayâtın her seviyesini/şartını/durumunu tespit ve kabûl etmeyen bir yaklaşım onu iptal veya imhâ eder.

 

Mü’minlere karşı merhâmetli, kâfirlere karşı ise sert olmayanlar ve ilgili âyetin gereklerini yerine getirmeyenler, bir-zaman sonra tam tersi bir şekilde, “mü’minlere karşı sert/acımasız, kâfirlere karşı merhâmetli” olmaya başlarlar. Bir cezâ olarak kâfirlerle dost olup mü’minlerle savaşmaya başlarlar, değişik şekillerle ve yöntemlerle. Çünkü bir emri yerine getirmeyenler, bir-zaman sonra o emrin aksini yapmaya başlarlar sünnetullahın doğasından ve âyetin ters tepmesinden dolayı. Böylece müslümanlar başlarlar birbirlerini yemeye.

 

Müslümanlar kültürel/sosyal/siyâsal/askerî alanda sürekli savunma durumunda kaldıkları için ve 200 yıldır bu bakış-açısı kâlplerine de işlediği için, savaşı da sâdece savunma-savaşı olarak görmeye başladılar. Oysa demiri ancak yine demir köreltir.

 

Peygamberlerin de zamânın zâlim muktedirlerine saldırmışlardır. Ali Şeriati bunu şu şekilde anlatır:

 

“Hz. İbrâhim’in gönderilir-gönderilmez kalkan kuşandığını görüyoruz. Hz. Mûsa’da çobanlık âsâsını kaldırıyor ve Firavun’un sarayına yürüyor. Kârun’u toprağa gömüp, Firavun’u suda boğuyor. Ve İslâm peygamberi bireysel oluşum biter-bitmez cihadı başlatıyor. On yıl boyunca altmış beş savaşa katılıyor. Yâni her elli günde yeni bir savaş ve yeni bir askerî harekat! Gerçekte bunların mûcizeleri, gönderiliş-gâyelerine işâret eder. Mûcizeleri de çağrılarıyla bir uygunluk içerisindedir. Âsânın ejderhâ oluşu ve büyünün bozulması, Firavun’un tahtına yönelik bir saldırı anlamı taşır”.

 

Başlangıçta Medîne bölgesinin çeyreği veya ondan daha azı müslümanların elinde idi. Devletin toprakları, 10 yıl sonra Hz. Peygamber’in vefâtı sırasında 3 milyon km2’ye ulaşmıştı ki, bu, günde ortalama 845 km2 demektir. Doğaldır ki bu rakamlara salt savunma savaşı ile ulaşmak imkânsızdır. Zâten “fetih”, savunma ile olmaz. 

 

Peygamberimiz: “Her dînin ruhbâniyeti vardır, benim dînimin ruhbâniyeti ise cihattır” der. (İbn Kesir).

 

Sorunumuz “İslâm medeniyetinin yokluğu” sorunudur ve bu medeniyet tekrar kurulmadıkça bir şeyleri değiştirebilecek yeni fikirler ve eylemlerde bulunamayız. İslâm medeniyetinin yıkılması, başka bir medeniyetin ona galebe çalmasının bir sonucu değildir. İslâm medeniyetine ilmî anlamda kimse galebe çalamaz zîra. İslâm medeniyetinin yıkılması; bir sinerji yakalamış savaşçı başka bir milletin İslâm milletine savaşta üstün gelmesi ve İslâm topraklarını/insanlarını/medeniyetini/kültürünü yıkması neticesinde gerçekleşti. Moğol istilâsından bahsediyorum. Selçukluların çöküşünden sonra karşılarında güçlü bir devlet kalmayınca bu fırsatı kaçırmadılar ve istilâya başladılar ve hemen-hemen tüm İslâm ülkelerini harâbeye çevirerek bir medeniyeti çökerttiler. Memlüklülerin onları bir bölgede durdurması da bu yıkımı durdurmaya yetmedi. Bu nedenle tekrar ayağa kalkmak ve medeniyeti yeniden inşâ etmek için ilk-başta tüm İslâm âlemini kapsayan bir güç oluşturmak şarttır. Daha sonra ilim ve medeniyet yolunda çalışılmalıdır. Yıkıldığımız yerden kalkmak böyle olur. Biz, ilimde geri kalmaktan değil, “birlik”in bozulmasından kaynaklanan askerî gücün zayıflaması nedeni ile yıkıldık. Zâten medeniyet yıkıldığı için medeniyetin göstergesi olan ilim geriledi. Zâten moğollar maddî-mânevi bir yıkım yapmışlardır. Kitâbî-İslâm’i bilgiyi zayıflatıp-yıkıp, sezgisel-heretik bilgiyi-inançları bilerek-bilmeyerek çoğalttılar ve sağlamlaştırdılar. Çünkü moğolların önünden kaçan heretik topluluklar aynı yerde buluşunca bir-birlerini bilgi alanında kuvvetlendirdiler. Moğollar ilimde sanki İslâm âleminden daha mı fazla ilerlemişlerdi de İslâm medeniyetini yıkabilmişlerdi? Tabî ki de hayır. Haçlıların savaş-gücü sınırlı idi. Müslümanlar bu saldırıyı püskürttüler. Fakat çok daha güçlü ve savaşçı moğollar karşısında dayanamadılar ve medeniyet yıkıldı/yakıldı. İslâm toprakları harâb oldu. Şimdi; mesele kültür/ilim/bilgi vs. meselesi ise, “haçlılara yeten kültür moğollara mı yetmedi?” sorusu çok yerinde bir soru olur..

 

İbn Hâldun, toplumların yükseliş ve çöküşünü dîne bağlayıp din temelinde îzah etmenin çok da doğru olmadığını söyler. İslâm’i bir medeniyeti kurmanın yolu, mevcut dünyâ-düzenine aykırı radikâl kararlar almak ve eylemlerde bulunmakla gerçekleşir. Bu da ilmin yanında savaşı da göze almakla olur. Hele müslümanların birleşerek kuracakları ilmî/askerî bir güç, Dünyâ’nın gidişâtını ve görünümünü değiştirecek İslâm medeniyetinin tekrar kurulmasını sağlayacaktır.

 

Cihad denince yüzlerinin rengi atan, sesi titreyen, istemsiz bir yutkunmadan sonra cihadı çağ-dışı bir terör gibi gösterecek şekilde konuşan sözde müslümanlar var. Oysa cihad îmânın bir uzantısıdır. 

 

Ahmet Kalkan:

 

“Savaşın, çok-yönlü bir hareketler serisine vücut vereceği açıktır. Başlangıcı meşrû bir kıtâl devresine girildiğinde bunun içinde saldırılar ve savunmalar ardarda gelir. Bunları bir-birinden ayrı düşünemeyiz.

 

Şurası kesindir ki; Kur’ân, bağlılarının silâhsızlanmasına gidecek bir yola onay vermez. Böyle bir şey, Kur’ân’ın insanını, korumak ve yüceltmek zorunda olduğu değerleri savunmada yetersiz bırakır. Kur’ân’ın insanı Allah yolunda savaşacak, ezilip itilen, yurtlarından edilen çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar için didinecektir. Böyle bir mukâtelede/savaşta yer almak Allah’ın sevgisini kazandırır (Nîsâ, 75-76; Saff 4). Böyle olunca, Kur’ân bağlısı, her-an kıtâle girebilecek hâlde olmak zorundadır. Çünkü onun görevi evrensel bir görevdir. O, kendi nefsinin keyfini yerine getirmekle işini bitirmiş olmuyor. Sırtında bir büyük emânet vardır.

 

“Allah yolunda seferber olun” dendiğinde, iğreti hayâtın zebûnu olarak olduğu yere çakılıp kalmak îman adamına yakışmaz. Bu yolu seçenler, rezil ve zelil olurlar ve nihâyet Allah onları siler süpürür ve yerlerine, emâneti yüklenebilecek cihad eri başka topluluklar getirir. (Tevbe 38-39).

 

“Ey îman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Âhiretten (cayıp) dünyâ-hayâtına mı râzı oldunuz? Ama âhirettekine (göre), bu dünyâ-hayâtının yarârı pek azdır. Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiç-bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir” (Tevbe 38-39).

 

Allah yolunda savaşı sevmeyen ve onu çirkin görenler bilmelidirler ki zulme karşı mücâdele ve gerektiğinde savaştan kaçış, fitneyi kökleştirir, yâni insanlığın dirlik ve düzenini bozar. İşte bu, kıtâlden çok daha beter bir sonuçtur. Yâni, fitne, kıtâlden daha kötü ve yıkıcıdır (Bakara, 119, 217). İslâm’da savaş, zorla insanları dîne sokmak için değil; savunma ya da düşmana misliyle mukabele için yapılır. Kur’ân’ın genel içeriğinden anlaşılan budur.

 

Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı tüm kânun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) Dünyâ’ya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın sâdece gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?. Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgûl. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, itler salıverilmiş, ama taşlar  bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, îmânın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin destansı direnişini...     

 

Bu-gün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabûl etmeleri yatmaktadır. Dünyâ’da izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabûl etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

 

Sulh (dâima) hayırlıdır...” (Nîsâ 128)

 

“İslâm” kelimesi, anlamı barış demek olan "silm" kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi türetilmiş olan bir dînin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim, hayâller ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek başka, onun varlığını kabûl etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık târihiyle birlikte vâr olmuş ve vâr olmaya devâm edecektir. Henüz insan yaratılmazdan önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir. Târih de bunu ispât etmektedir. (Halife olarak atanmak, savaşçı olarak atanmak demektir. H.G.)

 

Din karşıtı tavır takınanların ileri sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez.

 

İslâm’i savaş; sebebi, başlayışı, cereyânı, bitişi ve yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.

 

Savaştan korkanların her şeye rağmen bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına gelir. İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. "Cihad" ve "barış", birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu, barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma mücâdelesinin adıdır.

 

Barış güzeldir, ancak barış için savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm Dünyâ’da gerçekleştirmek için İslâm’ı tüm Dünyâ’ya hâkim kılma gayreti gerekmektedir. Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme boyun eğeriz. İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce ifâde etsinler istiyoruz. Biz Hakk’a tâbîyiz ve hak-sâhiplerinin hakkını savunuruz. 

 

Barış kula, ya da devlete, ya da servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabûl etme olayı değildir. Nefsinin esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifâde eder. Barış, bir esâret stratejisi değildir.

 

Peygamberimizi: “Cihad, kıyâmete kadar devâm edecek bir farzdır” der (Ebû Davûd, Cihad, 33).

 

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz. Lüks ve dünyevîleşme kılıçtan beter eziyor bizi. Zâlime merhâmet, mazluma zulümdür. Aç canavara karşı sevgi, merhâmetini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirâsını da ister” der.

 

“Batı’yla ancak yine onların silahları gibi silahlarla mücâdele edilebilir” düşüncesi çok yanlıştır. Batı’nın silahlarını edinirsem, ben de onlar gibi olurum. İslâm’ın yöntemi bu değildir. Araç önemlidir fakat îman daha önemlidir İslâm’da. Batı bizi bilgiden ziyâde silah ile sömürüyor. Bilginin arkasında silahlar var. Silahları olmasa bilgilerini de takmayız.

 

 Şeytan’a kulluk yapanlar Allah’a kulluk yapanlara karşı dâima para ve makâmı kullanırlar, savaş-meydanını kullanmazlar. Çünkü bu meydanda her-zaman yenilirler. Bu nedenle müslümanlar bu meydanı boş bırakmamalıdır.

 

“Savaş hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara Sûresi 216).

 

“Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız, tersine onlar yaşıyor ve Allah katında besleniyorlar” (Âl-i İmrân 169).

 

Sonuçta “megâzi” denilen bir ilim vardır İslâm’da. Bu ilim de sâdece savunma savaşından bahsetmez. Savaşmakla sıvışmayı karıştırmamak lâzım. Savaşmak sıvışmak demek değildir. Şu âyet çok önemli:

 

“Yol, ancak insanlara zulmeden ve yer-yüzünde haksız yere tecâvüz ve haksızlıkta bulunanların aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır” (Şûra 42).

 

Müslümanlar İslâm’i bir, devlet-ülke-oluşum kurduğu anda Şeytan’ın uşakları olan tağutlar sana saldıracakları için (çünkü onlar gayr-ı İslâm’i bir Dünyâ’dan geçiniyor ve zengin oluyorlar) sürekli bir savaş hâlinde olur doğal olarak. Tâ ki gayr-ı müslimler ezilmiş bir hâlde elleriyle cizyeyi verene kadar; din Allah’ın oluncaya kadar:

 

“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dîni (İslâm’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın” (Tevbe 29).

 

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vaz-geçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

 

Bu âyetlerle söylenmek istenen şudur: Din/İslâm Dünyâ’da “yaygın değer” olana kadar cihad!.

 

Salt savunma taktikleriyle savaş kazanılamaz.

 

Sürekli savunma-savaşından bahsedip de hiç zulmü önleme savaşları olan saldırı savaşından (Fetih) bahsetmeyenlere şu âyeti hatırlatmak isteriz: …“Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85). 

 

Müslümanlar özellikle son 100 yıldır savaşmaktan çok korkar hâle geldi. Savaş sözünü duydukları anda şöyle bir yutkunup renkleri değişiyor. Peygamberimiz müslümanların bu duruma gelmesine sebep olan şeyin “vehn” olduğunu söyler:

 

Sevban’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur: “Yakında milletler yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) dâvet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) bir-birlerini dâvet edecekler”. Birisi: “Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi. Resûlullah (asm), “Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çör-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak” buyurdu.

 

Yine bir adam: ya Resûlullah Vehn nedir? diye sorunca: “Vehn, Dünyâ’yı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir” buyurdu. Vehn hadisi olarak bilinen bu rivâyet sahihtir. (bk. Ebu Davud, Melahim, 5) Hadisi Ahmed b. Hanbel de rivâyet etmiştir (el-Müsned, 2/359).

 

Yâni, dünyâ-hayâtını fazla sevdikleri, âhiret hayâtını geri plâna attıkları ve bu sebeple de oraya gidecek yol olan ölümden de korktukları için dirençlerini kaybederler, gereken mücâdeleye ve mücâhedeye girmekten kaçınırlar ve asrın gereği olan maddî imkânları kullanamadıkları için, nüfusça çok olmalarına rağmen uluslar-arası câmiada hiç-bir kıymet-i harbiyeleri olmaz.

 

Düşmanları/zâlimleri böyle bir işi yapmaya cesâretlendiren şey, müslümanların azlığı değil, aksine onların takvâ bakımından güçsüzlüğü ve Dünyâ’ya aşırı düşkünlükleridir. Çünkü ölümden korkan ve Dünyâ’ya fazlaca düşkün olanlar fedâkârlıklara katlanamazlar. Canları ve malları ile katılmaları gereken cihâdı ihmâl ederler. Böylece eskiden olduğu gibi düşmanlara karşı heybetli değildirler ve artık düşmanlar onlardan korkmazlar, çekinmezler.

 

‘‘Biliniz ki, dünyâ-hayâtı oyundan, eğlenceden, süs ve gösterişten, bir-birinize karşı övünmeden, mal ve evlâdı çoğaltma yarışından ibârettir. Bu hayat, ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir-süre sonra kuruyan bu bitki-örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da ot kırıntılarına dönüşür. Âhirette ise bir yanda ağır bir azab, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünyâ-hayâtı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir” (Hadid 20).

 

Hasan En Nedvi ümmetin çöküşünü iki şeye bağlar: 1-İctihadsızlık, 2-Cihadsızlık.

 

Peygamberimiz “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir. Müslümanlardan imdat isteyen bir mazlumun feryâdını işitip de karşılık vermeyen, müslüman değildir!” der.

 

Kur’ân’da savaştan korkanlar/kaçanlar ağır bir şekilde eleştirilir ve onların namazının bile kılınması yasaklanır:

 

“Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: ‘Kesin olarak benimle hiç-bir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı ilk defâ hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun. ‘Onlardan ölen birinin namazını hiç-bir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah’a ve elçisine (karşı) inkâra saptılar ve fâsık kimseler olarak öldüler” (Tevbe 83-84)

 

İslâm’da savaş, “kutsal savaş”tır. İslâm ordusu zulmün olduğu her yere saldırır. Zâten en iyi savunma, saldırıdır.

 

Hüseyin Alan:

 

“Müslümanlar devlet organizasyonuna sâhip oldukları her savaşta her zaman şu üç şartı ileri sürmüştür:

 

1-Bizimle savaşmayın, kardeşler olalım.

 

2-Teslim olun, güvenlik, emniyet ve huzûrunuzu biz têmin edelim, buna karşı bize haraç verin. Yönetiminize ve işlerinize karışmayalım ama bizim, sizin aranızda vahyi yaymamızı engellemeyin.

 

3-Bunları kabûl etmezseniz, Allah ya size ya bize zafer verene kadar savaşalım” der.

 

İncil’de Hz. Îsâ şöyle konuşur: “Yeryüzüne barış getirmeye geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Ve adamın düşmanları kendi ev-halkı olacaktır. Babayı veyâ anayı benden ziyâde seven bana lâyık değildir; oğlu veya kızını benden ziyâde seven bana lâyık değildir…” Matta 10: 34-37.

 

Bünyamin Zeran:

 

“İçinde yaşadığımız Dünyâ’da müslümanların yaşadığı dünyâyla savaşmaları, üzerlerine zâten farzdır. Küfrün kuşatmışlığı bu denli artmışken, müslüman coğrafyalar kâfirlerin şirk düzenleri altında yağma edilirken, insanlar hem bedenen hem zihnen zâlim efendilerin kölesi kılınırken, bir mü’minin rahat olması zâten küfürdür. Bu-gün bize, İslâm barış dînîdir diye vâzedenler aslında kendi rahatlarını bozmak istemeyenlerdir. Bunlar atalar-kültü İsâm’ına inanan kimselerdir. Dillerini eğip bükerler ki konuştuklarını kitaptan sanalım. Müslümanlar bir-bir yok edilirken yalnızca efsunlu duâlar etmeyi önerirler. Onlara göre bu durum karşısında duâ etmekten başka çıkar-yolumuz yoktur. Oysa Allah Nîsâ Sûresi 75. âyette; “Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabbimiz!, bizi halkı zâlim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur) ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ diye yalvaran çâresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” buyuruyor. “İslâm, barış dînîdir” demek yerine; “İslâm, gereksiz yere savaş açmayan, sömürgeleştirmeyi hedeflemeyen ve insanları Allah’a kul etme dışında bir gâye ile savaşmayan bir dindir” demek daha doğru bir tanımdır” der.

 

İslâm, ne savaş dîni ne de barış dînidir. “Savaş ve barış dîni”dir. Savaştan sonraki barış dînidir. Tâ ki Allah’ın sözü Dünyâ’da hâkim oluncaya kadar sürecek bir savaş ve kıyâmete kadar sürecek bir barış. Tevhid budur.

 

Sürekli müdâfa hâlinde bulunmak, sürekli saldırıya mâruz kalmakla sonuçlanır Çünkü sürekli müdâfâda olanlara sürekli saldırılır ve bu saldırılar zamanla artarak çoğalır. En sonunda da müdâfâ yapacak mecâliniz de kalmaz. En iyi savunma saldırıdır. Hücum etmezseniz, savaşı asla kazanamazsınız.

 

Sürekli defansta kalanlar, zorlukla önleyebildikleri ataklardan sonra mutlakâ gôl yerler. İlk gôlü yiyince de diğer gôller arkadan peşi-sıra gelir. Çünkü sürekli defansta olan taraf gôl atmayı unutmuştur ve artık berâberlikten başka bir-şey düşünmez-düşünemez duruma gelmiştir. Zîrâ atağa geçme irâdesi ve cesâreti kaybolmuştur.

 

İslâm devlet anlayışı cihad üzerine kuruludur ve doğal olarak da yayılmacıdır. Savunma durumunda fetih olmaz. Fethin olabilmesi için saldırı da olmalıdır. Fetih bir işgâl ve sömürü hareketi değildir. İmkânların ve îmanların önünü açmak için yapılan sefer hareketidir. Fetihte ille de savaş, kıyım gerçekleşmesi gerekmez. Fakat oturup durulan yerden de fetih olmaz. Peygamberimiz: "Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medîne ise Kur’ân ile fethedilmiştir" dediği kaydedilir (Belâzûrî, Fütûhu’l-Büldân, I/6). “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik” (Fetih 1) meâlindeki âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.

 

“(Hüdhüd’ün mektubu götürüp bırakmasından sonra Saba melikesi Belkıs dedi ki: “Ey önde gelenler!, gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve şüphesiz ‘Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) ‘Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin’ diye (yazılmaktadır)”. ‘Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (her-şeye) şâhitlik etmedikçe ben hiç-bir işte kesin (karar veren biri) değilim’. Dediler ki: ‘Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız)’. Dedi ki: ‘Gerçekten hükümdarlar (krallar) bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur-sâhibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, öyle yaparlar” (Neml 29-34).

 

Ortada fiîli bir savaş-durumu yokken, fakat bir yerde şirkin hükmü sürüyorsa, mü’minler bir tebliğden sonra oraya savaş açmakla yükümlüdürler. Bunun örneği Hz. Süleyman’dır:

 

Hz. Süleyman’ın bulunduğu Filistin ile, Sebe’lilerin bulunduğu Yemen/Mârib arası yaklaşık 2.000 km’dir ve  Hz. Süleyman onlara, “sâdece şirk koştukları için” göz-dağı verip bu şirkten vazgeçmedikleri takdirde ülkelerini işgâl edeceğini söylüyor. Şirk gerekçesi ile sefer hazırlığı yapıyor ki; Sebe’liler alttan almasa 2.000 km. uzaklıktaki bu ülkeye savaş açacaktı. 

 

Belkıs’ın mâiyetindekilerin; “Biz kuvvet sâhibiyiz ve zorlu savaşçılarız” demeleri, Hz. Süleyman’ın mektubunu savaş îlânı olarak anladıklarını gösterir. Hâlbuki onlar Hz. Süleyman’a saldırmamışlardır ama buna rağmen Hz. Süleyman, “şirkten vazgeçmezseniz size savaş açarım” demiştir. Buna göre; “İslâm’da savaş sâdece savunma-savaşıdır ve saldırı-savaşı yoktur” sözü, geçersiz boş bir söz oluyor.

 

Şu âyetler, aykırı bir durum karşısında açık saldırı-savaşı âyetleridir:

 

“Andolsun, eğer münâfıklar, kâlplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. Lânete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler. (Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın” (Ahzâb 60-62).

 

“Burada da bir saldırı vardır, çünkü bâzı aykırı işler yapmaktadırlar, o nedenle bu da bir savunma-savaşıdır” diyorlar. İyi de, o zaman “savunma-savaşı olmayan savaş” hangi durumda yapılır?.

 

Saldırı-savaşı İslâm devletine yapılan bir saldırı sonunda olduktan başka, fitnenin kaldırılması; Allah’ın dîninin yeryüzüne hâkim olması; mazlumların-ezilenlerin kurtarılması ve İslâm’i değerlere ve Peygambere yapılacak sözlü saldırılar sonucunda da yapılabilir.

 

İslâm’i saldırı-savaşı olan fetih, bir terör hareketi değildir. Müslüman terör olmaz. Asıl terör, terör olmayan müslümanları terör gibi göstererek onları Dünyâ’ya îlan edenlerdir.

 

İsrâil ve yandaşları, başta Gazze olmak üzere Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslüman kardeşlerimize saldırıyor. Gazze’liler başta merhum Şeyh Ahmet Yâsin olmak üzere tüm İslâm âleminden yardım istiyorlar. Diğer kardeşlerimiz de aynı şekilde. Kur’ân da diyor ki:

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

 

Savunma savaşı diye-diye bir yerlerini yırtanlar, niçin Gazze’yi savunmak için savaşmıyorlar?. Çünkü İsrâil oraya saldırıyor. Kardeşlerimize saldırıyor. Onları savunsanıza!. Dünyâ’nın en korkak insanları, “savaş yalnızca savunma-savaşıdır” diyenlerdir ve işte onlar “savunma-savaşı”nı da yapamazlar. Hattâ belki de saldırganlar evlerine girip mahremlerine el uzatsa bile savaşamayacaklar. Çünkü başta Gazze olmak üzere Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslüman kardeşlerine sâhip çıkmıyorlar, onları savunmuyorlar. Onlara her türlü tecâvüz yapılmasına rağmen.

 

Peygamberimiz bu konuda bakın ne söylüyor: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din-kardeşinin ihtiyâcını karşılayanın, Allah da ihtiyâcını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyâmet gününde ayıplarını örter” (Buhârî, Mezâlim,3; Müslim, Birr,58).

 

“İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere (savaşarak) karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azap bunlaradır” (Şûrâ 42).

 

Sasani ordularını mağlup eden İslâm ordularının başındaki kumandana sorulan “buraya neden geldiniz?” sorusuna verilen târihi cevap şuydu: “Allah’ın kullarını kula-kul olmaktan kurtarıp yalnız Allah’a kul olsunlar diye buradayız”. Yâni Îran’lılar diyorlardı ki; Taa, Medîne’den kalkıp niye buralara kadar geldiniz?. Ne oldu ki?. Fakat orada zulüm vardı, kula-kulluk vardı. İşte bu sebeple Medîne’den kalkıp Îran’a, bu zulmü defetmeye gelmişlerdi. Ya güzellikle yada savaş ile. Burada olan şeye “savunma-savaşı” denemeyeceği çok açıktır.

 

Putperest Moğollar’ın İslâm’a girip müslümanlaşması, Memlüklüler’den aldıkları ilk yenilgiyle birlikte başladı. Savaşın tebliğ yönü de vardır zîrâ. Çünkü fetih-zafer gerçekleşince insanlar fevc-fevc Allah’ın dînine girerler:

 

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini gördüğünde..” (Nasr 1-2).

 

Cihat olmadığından fitne olur. Nasıl ki nifâkın zıddı infâk ise, fitnenin zıddı da cihaddır. Cihad olmadığında fitne başlar. Müslümanlar düşmanlarıyla “cihad” etmediğinde fitne başlamış ve bir-birleriyle didişmişler ve savaşmışlardır. Aynen günümüzde olduğu gibi..

 

“Savaşın” denilen yerlerin çoğunda “savaş açın” anlamı vardır.

 

“Onlarla savaşınız ki, Allah sizin elinizle onları azaba çarptırsın, kendilerini perişân etsin, sizi onlara karşı üstün getirsin de mü’minlerin kâlb-yaralarını iyileştirsin, su serpsin” (Tevbe 14).

 

“Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamber’in haram kıldığı şeyleri haram saymayan ve gerçek dîni benimsemeyen yahudi ve hristiyanlar ile, bunlar size boyun eğip kendi elleri ile cizye verene dek savaşınız” (Tevbe 29).

 

“Ey mü’minler, size ne oldu da “Allah yolunda savaşa çıkınız” dendiğinde yere çakıldınız. Yoksa dünyâ-hayâtını âhirete tercih mi ettiniz?. Oysa dünyâ-hayâtının hazzı, âhiretin hazzı yanında pek azdır”. “Eğer savaşa çıkmazsanız Allah sizi acıklı bir azâba uğratarak yerinize başka bir toplum getirir. Siz Allah’a hiç bir zarar dokunduramazsınız. Çünkü Allah’ın gücü her-şeyi yapmaya yeter” (Tevbe 38-39).

 

“Allah’ın elçisine muhâlif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: “Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir”. Bir kavrayıp-anlasalardı. Öyleyse kazandıklarının cezâsı olarak az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe 81-82).

 

“Ey mü’minler en yakınınızdaki kâfirler ile savaşınız, bunlar sizde sertlik bulsunlar ve biliniz ki, Allah kendisinden korkanlar ile berâberdir” (Tevbe 123).

 

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi yapayalnız ve yardımsız bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir?. Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler” (Âl-i İmrân 160).

 

Peygamberimiz, bir savaştan dönerken güyâ; “Şimdi ‘küçük cihad’dan ‘büyük cihad’a döndük” demiş ve nefisle cihadın, kâfirle yapılan cihaddan üstün olduğunu söylemiş. Bu, İslâm’ın askerî gücünü kırmak ve İslâm’ın en büyük ibâdeti olan cihadı hafifletmek ve etkisizleştirmek için uydurulmuş bir sözdür. Uydurmadır, zîrâ İslâm’ın ana prensibine aykırıdır. Çünkü İslâm demek; îman, hicret ve cihad demektir.

 

“Öyleyse sen kâfirlere itaat etme ve onlara karşı olanca gücünle (büyük bir cihadla) cihad et” (Furkân 52).

 

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle berâberdir” (Ankebût 69).

 

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaâddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir?. Şu-hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Tevbe 111).

 

İslâm hukukçularının formüle ettiği bir ilkeye göre; cihad görevi, saldırı yapmak için sağlıklı müslüman erkeklerin tamâmına, savunma durumundaysa toplumumun tamâmına düşer. Yâni İslâm’da bir “saldırı-savaşı fıkhı” vardır. Bırakın İslâm’da saldırı-savaşının olup-olmadığını, bu konuda bir fıkıh bile belirlenmiştir. İslâm’da savaş fıkhı vardır ve hattâ ayrı-ayrı saldırı savaşı ve savunma savaşı fıkhı bile vardır. Fıkha göre saldırı savaşında müslüman askerler görevliyken, savunma savaşında tüm müslüman coğrafyasında, eli silah tutan herkes bu savunmaya dâhil olur. İlk dönemlerden îtibâren, zorla alınacak topraklarla, sulh yoluyla, yâni ateşkes yada barışçıl teslim olma yoluyla elde edilecek topraklar arasında yasal bir ayrım yapılıyordu. Meselâ Fedek Arâzisi sulh yoluyla alındığı için, arâzinin yarısı Peygamber’in özel mülkü olmuştur.

 

Savunma savaşı, İslâm’ın daha doğrusu müslümanların batı ve bâtıl karşısında geri çekilmeye başladığı dönemde, gücü ancak ona yettiği için yaptığı savaş çeşididir. Batı’nın ve bâtılın “ilerleme târihi”ne âşık olanlar, bu nedenle “İslâm’da savaş savunma savaşıdır” deyip dururlar. İyi vallâhi!; birileri müslüman coğrafyaya sürekli olarak Haçlı Seferleri düzenlesin, biz de “modernist korkaklara” uyarak sürekli savunma durumunda kalalım.  

 

Zâlimlerle ve düşmanlarla savaşmayanlar, -günümüz müslümanlarında da görüldüğü üzere- kendi aralarında savaşmaya başlarlar.

 

Savaşmayanlar, savaşanların kölesi olmaya başlarlar. Savaşanların “şamar oğlanı” olurlar. Savaşmayanlar korkaklaşır, pasifleşir. Savaşmayanlar şerefsizleşir.

 

Peygamberimiz ve sahabe hiç-bir zaman yağmalamak için “saldırı savaşı” yapmamıştır. Onun yaptığı saldırı savaşları, bir hakkı ortaya koymak yada bir zulmü ortadan kaldırmak içindir. Fazlurrahman: “Hz. Peygamber’in Medîne’den askerî harekât şeklinde aldığı tedbirler, ortada fiili bir savaş durumu olduğu için, genellikle batı’lı yazarların düşündüklerinin tersine, hiç-bir tahrike dayanmadan ortaya çıkan şeyler değildi. Öte-yandan son zamanlarda İslâm savunucularının ileri sürdükleri gibi, Hz. Peygamber’in aldığı her tedbir için Mekke’lilerin belli bir saldırgan fiilinin mevcut olması da gerekli değildir. Genel bir savaş durumunda herhangi bir tarafın kendi askerî harekâtını plânlayıp uygulaması tabîdir. Burada kabûl edilmesi gereken şudur: Kendisine karşı savaşılmayıp, amacını barışla elde edebilseydi, Hz. Peygamber mutlak sûrette savaşa başvurmak arzusunda değildi” der.

 

Talip Kabadayı şöyle der:

 

“Devletler kendilerini savunmak için haklı bir savaşa girebilir; açık ve mutlak tehdit karşısında durup olacakları beklemektense karşı tarafın muhtemel saldırısını engellemek amacıyla yapılan savaş haklı bir savaştır. İnsan-haklarının büyük ölçüde ihlâl edildiği ve toplu katliamların yapıldığı bir ülkeye askeri operasyonlar düzenlemek de haklı savaş kuramı içine dâhil edilmelidir. Ayrıca haklı bir savaşa girilirken, örneğin bir soykırımı durdurmak gibi, iyi niyetli olunmalıdır, zîrâ maddî kazanç, öç alma, zafer kazanma vb. kötü niyetler savaşı tamâmen haksız kılar. İşgâl güçleri, işgâl ettikleri yerlerde yaşayan insanların refah ve iyiliğinden sorumludur”.

 

“İslâm’da savaş sâdece savunma amaçlıdır” görüşü, oryântalistlerin “İslâm, kılıcı bir yayılma aracı olarak kullandışeklindeki sözlerine savunmacı/apolojik bir üslûpla reddiyede bulunma gayretinden kaynaklanmaktadır. Tabi İslâm çok gerçekçi bir din’dir ve yayılmacı bir din olan İslâm, gerektiğinde kılıcı kullanmaktan da çekinmemiştir. Zîrâ bir zulmü önlemede kılıç, olmazsa-olmaz bir araçtır.

 

Sâdece savunma-savaşı yapmak, “savaşı düşmanların istediği sahada yapmak” demektir ki bu durum, askerî metod ve strateji açısından kabûl edilebilir olmasa gerek. Ahmet Kalkan: “İslâm'da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabûl edilir” der.

 

Sürekli savunma savaşı durumunda kalmak, sürekli saldırı korkusuyla yaşamaya sebep olur. Birileri ne zaman güçlenirse ve ne zaman isterlerse saldıracaklar ve biz de sâdece savunmada kalacağız. Atasoy Müftüoğlu: “Hep edilgen ve savunma durumunda olmak, özgürlükten yoksun olmak demektir” der.

 

Müslümanlar, 628 yılından sonra savunma savaşı yerine saldırı savaşına başlamışlardır. Beni Kurayza yahudilerinin bertarâf edilmesi, “son savunma savaşı”dır.

 

Savuma savaşı, yerleşik toplumlar için geçerlidir. Yerleşik toplumlar, yerleşik oldukları yerde, meselâ kalelerde yada yerleşmiş oldukları yere yakın bir alanda savunma savaşında bulunurlar ve yerleşikliklerini korumaya çalışırlar. Göçebe, bozkır ve çöl toplumları için ise savunma savaşı söz-konusu olmaz. Zîrâ canlarından başka savunulacak bir şey yoktur. Bu nedenle meselâ göçebe Türklerde savunma savaşı yoktur.  

 

Şu da var ki, modern savaşlar orantısız gücün kullanıldığı savaşlardır. Savunma-savaşı da olsa modern savaşlar orantısız gücün kullanıldığı savaşlardır. Oysa kılıç-kalkan ile yapılan savaşlarda saldırı yada savunma savaşı ayrımı anlamını büyük oranda yitirir.

 

Son söz olarak;

 

Savuma savaşı da bir savaştır. Saldırı savaşında düşmana ok ve mermi atarken, savunma savaşında gül atılmaz.

 

İslâm’ın kendisi değil ama kurduğu o muhteşem medeniyet; batı’dan Haçlı Seferleri ve doğu’dan da Moğol İşgâli ile birlikte savunma durumundayken zayıflamış ve gerilemeye ve çökmeye başlamıştır.

 

“İslâm’da saldırı savaşı yoktur, hep savunma savaşı vardır” demek, zımnen, “İslâm Devleti’nde bulunan silahların hepsinin “savunma savaşı silahları” olduğunu söylemektir. Buna göre İslâm Devleti’nde saldırı silahı yoktur ve saldırı silahı bulunamaz. Bu ise, “İslâm Devleti’nde savaş uçağı, silahlı hava araçları, uzun menzilli füze sistemleri gibi silahlar olmaz” demektir. Bundan da, “İslâm Devleti’nde uçak olmaz fakat uçak-savar olur” sonucu çıkar.

 

Savaş “savunma savaşı”na indirgendiğinde ve savunma savaşı söylemi abartıldığında, aynen Hristiyanlık’taki gibi “savunma savaşı yapmak” bile kötü görülür. Hristiyanlık başlangıçta, “dîni savunmak için bile, hiç-bir şartta öldürme hakkı yoktur” düşüncesindeydi. 11. yüzyıldan îtibâren Augustinus tarafından geliştirilmiş olan “haklı savaş” bâzı durumlarda, belli şartlarda ve sınırlar içinde hristiyanlara öldürme hakkı verir. En sonunda da savaşa “kutsal savaş”a döner. Haçlı Seferleri bunun örneğidir.

 

İslâm’da “dâvet” vardır. “İslâm’a girme” dâveti. Bu dâveti kabûl etmeyenler “cizye” vermelidir. Onu da kabûl etmeyenlere ise savaş açılır. O hâlde cizye vermeyenlerle yapılan savaş “savunma savaşı” mıdır?. Tabî ki de değildir. Cizye vermeyenlere açılan savaş, “saldırı savaşı”dır.

 

Yine; Peygamberimizin vefâtından hemen sonra zekât vermekten vazgeçenlere Hz. Ebubekir’in açtığı savaş “savunma savaşı” değil “saldırı savaşı”dır. Bizans’a giden bir elçinin öldürülmesi bile savaş nedeni olabilmiştir müslümanlar için.

 

Ey “İslâm’da savaş, sâdece savunma-savaşıdır” diyenler!. Allah aşkına söyleyin.. Sahabeler arasında yapılan yada sahabelerin de katıldığı, kısmen Sıffin, ama özellikle Cemel Savaşı’nda savunma-savaşını yapan kimdi, saldırı-savaşını yapan kimdi?. İslâm’da savaşın sâdece “savunma-savaşı” olduğunu hangi taraf bilemedi ve idrâk edemedi?. İslâm’daki savaşın sâdece “savunma-savaşı” olduğunu Hz. Ali mi anlayamadı; yoksa Hz. Âişe mi?. Onlar anlayamadı da, siz mi anladınız?. Birebir Peygamberimizle muhâtap olan insanlar olarak onlar anlayamadıysa, siz niye anlamış olasınız?. Bu din sizin babanızın malı mı?.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2014

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder