3 Şubat 2015 Salı

Kur'ân'ı Aşırı Anlama-Yorumlama Sorunu

Yapılacak işleri yapmayanlar; yapılmayacak işleri yapmaya başlarlar..



ÖNSÖZ

Milâdi 610 yılında, toplumdaki olumsuz durumlar sebebiyle ızdırap çeken Hz. Muhammed, teselliyi Nur Dağı’ndaki Hira mağarasında buluyordu. Yine Hira’da olduğu bir günde melek Cebrâil’in “oku” hitâbıyla, Peygamberimizin hayâtının sonuna kadar sürecek olan mücâdelesi/mücâhedesi başlıyordu.

O vakitte Mekke halkının çoğu okuma-yazma bilmeyen, hattâ çoğu, hayatlarında kitap bile görmeyenler insanlardı. İnsanların ilk derdi “geçim” olduğu için, hayatlarını kazanç yolunda tüketiyorlardı. Kültürel etkinlikleri ise şiir ve ataların isimlerinin kayıtları ile bâzı sözleri idi. Sözel bir kültür vardı yâni. Vahiy işte böyle bir kültürel düzeydeki kişilere gelmişti. Peygamberimiz belki biraz bu nedenle görevin ağırlığını hissetmişti omuzlarında. Çünkü vahiy, bildirmekle ve dâvet ile başlıyordu. İnsanların çoğu okuma-yazma bilmeyen ve çobanlıkla uğraşan kişiler olmasına rağmen şan ve şeref için de olsa yiğitlik ve cömertlikle anılan kişilerdi. Aslında bu hasletler okuma-yazma bilmekten daha önemlidir. Çünkü Peygamberimize daha çok bu kesimlerden destek geliyordu. Okuma-yazma bilenlerin çoğu tedirgin ve kibirli davranıyordu. Hem zâten Kur’ân peygamberlerin kıssalarını anlatırken daha çok mücâdele/mücâhedeyi öne çıkaran hitaplarda bulunuyordu.  

İşte Peygamberimiz de kendisine inen vahiyden bunu anladığı için tüm peygamberliği boyunca Mekke’de görece pasif, Medîne’de ise aktif mücâdele/mücâhedede bulundu. Kur’ân’ın/Vahyin kâlplere hitâp eden etkisi, onun üzerinde sonsuz yorumlar/anlatımlar/araştırmalar yapılmasına gerek bırakmıyordu. Gelen vahiyler bir kere dinlenildiğinde/okunduğunda bile idrâk ediliyor, artık iş “uygulama”ya kalıyordu. Kur’ân ile daha yoğun ilgilenen Ashab-ı Suffa örneğine rağmen Peygamberimizin gelen vahiyleri okumakla/bildirmekle ve bu âyetlerle ilgili uygulama metotlarını konuşmaktan başka düzenli olarak derin Kur’ân dersleri yaptığı vâki değildir. Bir-tek arada-bir sahabenin ilk-defa duyduğu kelimelerin anlamlarını sorması istisnaydı. Zâten zulmün ayyuka çıktığı zamanlarda derin araştırmalar yapılması çelişki olarak görülür vicdanlara.

Evet; Peygamberimiz ve ashab, bu tarz bir İslâm’i mücâdele/mücâhedede ile 23 yıl sonunda Arabistan yarım-adasında İslâm’i bir barış/selâmet yurdu kurdu. Bu durum bâzı aksamalara rağmen Hz. Ali’nin vefâtına kadar sürdü. Ondan sonra başa gelenler, Kur’ân’ı aşırı yorumlama ile anlam kaybına uğrattılar ve iktidarlarını sürdürdüler. Yaklaşık 100-150 yıl sonra hem maddî hem de kültürel olarak müslümanların çıtası yükselse de, içi boşalmış bir idrâk ve anlayış hâkim durumdaydı. Halk kendi içinde hakîkati korumak istese de iktidar, kültürel etkinlikleri çoğaltarak hem kültürel bir keşmekeşe sebep oluyor, hem de bu kargaşayı kullanarak iktidarlarını güvenceye alıyorlardı. Bu içi boşalmış (yâni eyleme dönmeyen aşırı yorumlama) kültürel etkinlik, 12. yy.ın başında iflâs etti. Artık tam bir kültürel karmaşa hâli vardı. İslâm’ın Kur’ân ile bağı koparılmış ve uydurma hadis/söz/yorumlara bağlanılmıştı. Kılıçların etkisinin sürdüğü 19. yy.’ın başına kadar perişanlık açıkça görünmese de bu târihten sonra bu kopuş kendini acı bir şekilde göstermeye başladı ve 2. Dünyâ savaşından sonra ayyuka çıktı.  

19. yy.’ın sonlarına doğru bâzı kişiler bu kötü durumun nedenini anladılar fakat baskı karşısında çok fazla bir netîce alamadılar. Diğer bâzı İslâm’i hareketlerin gayretleri de gerek karşılarındaki güç, gerekse de iç-destekten yoksunluktan ve bâzı hatâlardan dolayı netîceye ulaşamadı. Bundan sonra artık müslümanlar şu karâra vardılar: “Biz sistemli kültürel etkinlikler yapmadığımız için bu kötü durumlara düştük. Bunu düzeltmek için sistematik kültürel çalışmalar/dersler yapmak lâzım”. Ve sürekli okumalar/yazmalar/sohbetler vs. yapıldı. Bir-zaman sonra Kur’ân-merkezli okumaların yapılması gerektiği doğru olarak anlaşıldı. Bu bir silkiniş dönemi olabilirdi ama çeşitli nedenlerle ve baskılarla bu silkiniş gerçekleşemedi. Bunun sonucunda Kur’ân daha çok okunmaya, okunduktan sonra tekrar okunmaya, sonra yorumlanmaya, te’vil edilmeye, tefsir edilmeye, meâllendirilmeye, kavramlarının ayrıştırılmasına ve araştırılmasına vs. başlandı. Kur’ân tâbir-i câizse didik-didik edildi. Fakat bir-türlü eyleme/harekete dönmüyordu. Kamusal alanda, sosyal hayatta kendini göstermiyordu. Kur’ân profesörleri çoğaldıkça çoğalıyor, Kur’ân konusunda bilgilenme, uzmanlaşma “pik” yaparak en üst dereceye yükseliyor ama değişen bir şey olmuyor, mazlûmiyet bitmiyordu. Müslümanların hâl-i pür melâli devâm ediyordu. Bu süreç değişmediği için artık müslümanların ışığı sönmeye başlamıştı. Artık âlim denilen kişiler bile kolayca tâvizler verebiliyor, iktidardan yana yorumlar yapabiliyor ve İslâm’ın düşman olduğu sistemleri yüceltebiliyorlardı. Tüm bu etkinliklerin başta mazlumlar olmak üzere müslümanlara bir faydası olmadı. Şeytan “sağdan” yaklaşmış ve yine müslümanları Allah ile aldatmıştı.

Evet; müslümanların başına ne geldiyse hep hayattan kopunca gelmiştir. En büyük kopuş hayattan kopmaktır. İşin ilginç yanı, hayâtın tam ortasına inadına-inadına yönlendiren Kur’ân ile yapılmıştı bu hayattan koparılma. Aşırı yorumlama ile yapılmıştı. Kur’ân ısrarla hayâtın içini adres gösterirken, sözde âlimler ise aşırı yorumların yapıldığı dernekleri/vakıfları/zâviyeleri gösteriyordu.

İşte bu kitap bu sorunu gündeme getirmeyi, sonra da doğru okumalar/eylemler yaparak bir bilincin oluşmasını ve hayâtın her alanında İslâm’ın hâkim olmasını isteyecek, hedefleyecek ve bunun gerçekleşmesi için gayret edecek bir toplumun ortaya çıkmasını hedeflemektedir.

Hârûn Görmüş


OKUMAK ANLAMAKTIR

Vahiy, gerçekliği “anında” gözler-önüne serer.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alâk'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sâhibidir” (Alâk 1-3).

“Sana Rabbinin kitabından vahyedileni oku. O'nun sözlerini değiştirici yoktur ve O'nun dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın” (Kehf 27).

“Yâhut buna biraz ekle. Ve Kur’ân'ı ağır-ağır, düşüne-düşüne oku” (Müzzemmil 4).

Görüldüğü gibi Kur’ân, “oku” dedikten sonra bir de “anla” demiyor. Yâni “oku ve anla” demiyor. “Oku” ve “üzerinde düşün”, “anlat”, “açıkla” diyor. Çünkü Kur’ân, “oku”duktan sonra zâten anlaşılan da bir kitaptır.  

Peygamberimiz ve sahabeler ilk iki-üç yıllık bir Kur’ân okuma çalışmasından sonra, hayâta dönerek; eleştiriler/tebliğler/dâvetler yaparak sözlü; mazlumu kayırma/köleleri özgürleştirme/yardımlar vs. gibi etkinliklerle de fiîli hareketlere/çalışmalara başlamışlardır. Hiçbir zaman: “hele bir Kur’ân’ın inişi tamamlansın; hele bir Kur’ân’ın tamamını tam-anlamıyla anlayalım; hele onun bir meâlini/tefsirini/te’vilini yapalım; kavramlarını ayıralım; semantiğe vuralım; hermönetiğini yapalım; çeşitli ders-halkaları kurarak onu topluma yayalım; çeşitli İslâm’i etkinlikler yapalım da, daha sonra eleştiriye dönüp zulümlerle/adâletsizliklerle/eşitsizliklerle vs. uğraşırız” gibi bir düşünceye kapılmadılar ve böyle bir yola gitmediler. (Kur’ân üzerinde denklem çözme çalışmaları bile yapılıyor). Şunu unutmamalıyız: zihindeki mükemmellik dış-dünyâda hiçbir zaman karşılığını tam olarak bulamaz. “İlk önce zihni inşâ edelim” düşüncesi kemâle eremez. Kemâlin zirvesi kendini eyleme döndüğünde gösterir.

Eğer Peygamberimiz ve sahabe, Erkam’ın evinde; inen âyetlerin meâl-tefsirini yapıp, kavramlarını inceleyip, önceki vahiyleri ve peygamberlerin hayatlarını araştırıp inceleme konusu yapsalardı ve İslâm’ı sâdece bu şekilde anlayıp yürütselerdi, Mekke müşrikleri onlara hiç-bir şey demezdi. Fakat peygamberimiz, halkı yönetenlerle, daha doğrusu halka zulmedenlerle uğraşmaya başladı. Onların üzerine gitti ve düzenlerine laf etti. O şerefsiz düzene karşı hak düzenden bahsetti ve bu konuda en ufak bir tâviz bile vermedi. Müşrikler bu yüzden peygamberimizi ve sahabeleri karşılarına aldılar ve çatışma başladı. Bu nedenle derin ilmî çalışmalar, İslâm’ın “en azından başlangıç evresinde” uğraşılacak konular değildir. Zâlimlerle, “sömürgen”lerle uğraşılmalı ki peygamberliğin örnekliği (sünnet) diriltilsin. Hüseyin Alan bu konuda şunları söyler:

“Sabahtan akşama kadar Kur’ân tefsiri yapıp duranlara, âyetlerin anlamı şöyleydi-böyleydi diye metin tahlili yapanlara, lehte veyâ aleyhte hadis konuşarak popülizm yapıp duranlara, “ne diyor bunlar, ne demek istiyor bu adamlar, hangi peygambere benziyor bu adamlar” diye sormalı ve onlara bu gözle bakmalısınız.

Hz. Muhammed’in Mekke’sinde ruhban sınıfı yoktu. Allah’ın son elçisine ve kuluna bir ikrâmıydı bu. Böylece Muhammed (s.a.v), din tartışmasıyla uğraşmak yerine doğrudan Kureyş’in ileri gelenleri, hırsız zenginleri ve alçak soylularıyla uğraştı. Çünkü Allah’a karşı gelenler bunlardı. Allah’a, “sen bizim dünyâ-işimize, ticâretimize, siyâsetimize, putlarımıza ne karışıyorsun” diyenler bunlardı. Ahâliyi yönlendirenler, baskı altında tutup Muhammed’e (s.a.v) düşman edenler de bunlardı.

Muhammed’in (s.a.v) haklı olduğunu ve doğru söylediğini kabûl ettikleri hâlde diğerlerinin etkisiyle ona düşmanlık ederek karşı safları güçlendiren çoğunluğu, Allah, -tevbe edip dönmedikleri takdirde- cehennem ateşiyle uyardı. Kur’ân’da, cehennemde, “Yâ Rabbi, bizleri saptıran kavmimizin ileri gelenleri bunlardı” diye sızlananları örnekleyen âyetler bunlara yönelikti. Bu çoğunluk, dünyâ-hayâtında sâhibine göre kişneyen at misâlidir.

İslâm’dan bahsetmek, hak dîni insanlara duyurmak, kulluk sorumluluğunu örnekleyerek ifâ etmek isteyenler halkla uğraşmaz, onunla didişmezler. Bunun yerine onların kime inandıklarıyla, hangi yolda olduklarıyla, kimlerin peşinden gittikleriyle ilgilenirler ve onlarla uğraşırlar. “Halka gideceğim, halkla birlik olacağım, onları örgütleyeceğim” gibi popülist safsatalar, bu sebeple önemsizdir. Bunun yerine devletlûyla, iktidar-sâhipleriyle, emretme yetkisine sâhip bürokrasiyle, haksızca biriktiren zengin ve ruhban sınıfıyla uğraşıyı esas alırlar. Hakîkati, onlara karşı haykırırlar. Çünkü hem halkı uyuşturan hem de Allah’a karşı çıkanlar bunlardır.

Sahih dinden yana olduğunu söyleyenler bu-günün Türkiye’sinde bu yalın gerçeği haykırmıyorlarsa, iktidar-sâhiplerini, soygun düzeniyle servet biriktirenleri, bürokrasiyi, ilâhiyatları, diyâneti vs. konuşamıyorlarsa, onlar da aldatanlardandır”.

Ali Şeriati:

“Yalnızca inkılapçı bir teşkilâtın aracılığıyla ya da en azından yardımıyla hâkim olan tezgahı ortadan kaldırmanın mümkün olduğunda bir şüphe yoktur. Önemli olan bu inkılapçı işin ne zaman ve nasıl başlayacağıdır. Hiç-bir inkılapçı hareket mutlak kâmil olduğu bir noktadan başlamamıştır. İnkılapçı çevre oluşunca her ne kadar eksik de olsa bir çaba ve bir kıvılcım, işe başlamak için yeterlidir. İşin içinde eksiklikler giderilir, kemal merhâlesi ve başarı muhakkak gelecektir” der.

Kur’ân daha ilk sûresinde eleştirel bir dil kullanarak kaçınılması ve karşı durulması gereken hedefleri göstermeye başlıyor: “Engellemekte olanı gördün mü? Namaz kıldığı zaman bir kulu” (Alâk 9-10). Zâten Mekke “âcil olarak peygamber gönderilmesi gereken bir yer” durumuna gelmişti. Mâlûmdur ki peygamberler güllük-gülistanlık ve hiçbir derdin olmadığı yerlere değil; zulmün/acının/adâletsizliğin/öfkelerin/çığlıkların/feryatların ayyuka çıktığı yerlere gönderilmişlerdir. Bu yerlerdeki zulümlerin tez-elden ber-taraf edilmesi içindir gönderilme nedenleri ilk-başta. O yüzden, ilk-andaki Kur’ân hitaplarıyla başlayan Kur’ân’ı okuma/dinleme çalışmaları sürerken fiîli çalışmalara da başlamışlardır.

“Oku” diye başlayan vahiy süreci, “oku” dedikten sonra bir de “anla” demeye gerek duymamıştır. Çünkü Kur’ân okunduğunda zâten anlaşılabilecek de olan bir kitaptır. Bu yüzden de Kur’ân’ın hiçbir yerinde: “bu Kur’ân’ı okuyun ve anlayın” denmez. “Okuyun ve ibret/öğüt alın”, “okuyun ve düşünün” denir. Hattâ Müzzemmil 20’de: “Kur’ân’dan kolay geleni “okuyun” diye iki kere tekrar yapılır: Gerçekten “Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabûl etti. Şu hâlde Kur’ân'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yer-yüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur’ân'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil 20). İlginçtir ki ilkinde “okuyun” dedikten sonra ikincide de yine “okuyun” der, (fe ikraû) “anlayın” tarzı bir ifâde kullanmaz. Okumak demek anlamak demektir zîrâ. Anlamayı içinde barındırır. Anlama okumanın içinde mündemiçtir yâni. Bu nedenle ayrıca bir “anlama çalışması” yapmak abestir. Kur’ân’da “anla” (fehim) diye bir emir ya da öneri yoktur. Aklını kullan/ibret al/düşün vs. der Kur’ân.

Mustafa Yıldız şöyle der:

“Kur’ân'ın anlaşılmasından söz ettiğimizde gerçekte iki tür anlamadan, yâni ya “fehmetmekten” ya da “fıkhetmekten” söz etmiş oluyoruz. Şâyet Kur’ân'ın “ne dediğini” anlamaktan söz ediyorsak “fehim” düzeyinde bir anlamadan, yok eğer “ne demek istediğini” anlamaktan söz ediyorsak “fıkıh” düzeyinde bir anlamadan söz etmiş oluyoruz.

Fehim düzeyinde bir anlama doğrudan dil ile ilgilidir. Eğer söylenilen söz o dili bilenler tarafından anlaşılıyorsa, “fehim” düzeyinde bir anlama gerçekleşmiş demektir. “Fıkıh” düzeyinde bir anlama ise mütekellimin (sözü söyleyenin) kastıyla alâkalıdır. Mütekellimin bu söylediği söz ile “ne demek istediği” anlaşılmışsa “fehim” düzeyinde bir anlama gerçekleşmiş demektir.

Pek-çok âyette de açıkça belirtildiği gibi; Kur’ân, arapça konuşan bir topluma “apaçık bir arapça” (arabiyyen mübin) ile nâzil olmuştur. Bu-yüzden onun muhâtaplarının, “biz bu söylenileni anlayamıyoruz” demeleri söz-konusu değildir ve olmamıştır da. Nitekim Allah (c) bu duruma işâret etmek için Kur’ân'da şöyle der:

“Eğer biz onu a'cemi (arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur’ân kılsaydık, her-hâlde derlerdi ki: “Onun âyetleri açıklanmalı değil miydi? arap olana, a'cemi (arapça olmayan bir dil)mi?” De ki: “O, ‘iman edenler için bir hidâyet ve bir şifâdır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’ân), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir” (Fussilet 44).

Dolayısıyla Kur’ân'ın apaçık bir arapça ile indirilmiş olması, onun “ne dediğini” anlama konusunda her-hangi bir mâzerete meydan bırakmamıştır. Zâten arap müşriklerinden bu bağlamda her-hangi bir îtirazın vâki olmaması, bilakis onun “ne dediğini” çok iyi anladıklarına ilişkin pek-çok örneğin bilinmesi, Kur’ân'ın ilk muhâtaplarının “fehim” düzeyinde bir anlama sorunu ile karşı-karşıya olmadıklarının göstergesidir. Her ne kadar bâzı sahabelerin bâzı âyetleri yanlış anladıklarına ilişkin bir-kaç rivâyet nakledilse de, bu istisnâi örnekler bu gerçeği değiştirmez. Kaldı ki, her toplumda sözün “hakîki anlamda” mı yoksa “mecâzi anlamda” mı söylendiğini ilk etapta anlama zorluğu çeken birileri de bulunabilir. Nitekim, “Şafağın beyaz çizgisi gecenin siyah çizgisinden ayırt edilinceye kadar yiyip için” (Bakara 187) âyetindeki haytu'l-ebyad (beyaz iplik) ve haytu'l-esved (siyah iplik) kelimelerini peşinden gelen mine'l-fecr (fecrin) ifâdesine dikkat etmeyerek hakîki anlamıyla anlayan Adiy bin Hatem ile ilgili rivâyet bu bağlamda tipik bir örnek teşkil eder. Yine aynı şekilde sahabe arasında Kur’ân'da geçen bâzı kelimelerin bilinen ilk anlamlarının kastedilip-kastedilmediğine ilişkin bâzı anlama zorluklarının yaşanmış olması da bu gerçeği değiştirmez. Bu bağlamda “zulüm” kelimesini bilinen ilk anlamıyla anlayan sahabeye Hz. Peygamberin; “Şirk büyük bir zulümdür” (Lokman 13) âyetini hatırlatarak mezkûr âyetteki “zulüm” kelimesi ile “şirk”in kastedildiğini söylemesi örnek verilebilir.

Kaldı ki her dilde bu tür kullanımlar söz-konusudur ve bu tür durumlarda insan her zaman kullanılan kelimenin -bağlam içerisinde- “hakîki anlamda” mı yoksa “mecâzi anlamda” mı kullanıldığını bilemeyebilir. Yahut anlamını bildiği o kelimeyle -o bağlam içerisinde- başka bir şeyin nitelenip-nitelenmediğini bilemeyebilir. Bunun genel anlamda o dilin bilinip-bilinmemesiyle yâhut söylenilenin herkes tarafından anlaşılıp-anlaşılmamasıyla alâkası yoktur. Bu tamâmen bağlamla ilgili kişisel bir durumdur. Dolayısıyla ilk dönem arap-toplumunda mü’min olsun, müşrik olsun herkes Kur’ân'ın “ne dediğini” anlama konusunda kayda değer bir sorun yaşamamıştır.

Ancak aynı şey “fıkıh” düzeyinde anlama için söylenilemez. Bu noktada müşriklerle müslümanlar arasında yüzde yüz bir fark vardır. Müslümanlar “ne dediğini” anladıkları bu Kitabın “ne demek istediğini” de anladılar ve gereğini yaptılar. Ancak müşrikler “ne dediğini” anladıkları bu Kitab'ın “ne demek istediğini” anlamadılar; daha doğrusu anlamaya yanaşmadılar. Anlamak istemediler. Anlamazlıktan geldiler. Çünkü anlamak işlerine gelmedi.

Bu konuyla ilgili pek-çok örnek verilebilir. Ancak Hacc Sûresi’nde zikredilen bir temsil karşısında müşriklerin takındığı tutum, onların, aslında “ne dediğini” çok iyi anladıkları bir âyetin “ne demek istediğini” işlerine gelmediği için anlamazlıktan gelmelerine ilişkin somut bir örnek teşkil eder.

Âyette şöyle denilir: “Ey insanlar!. Size bir misal veriliyor; onu can-kulağı ile dinleyin!(). Allah'ı bırakıp tapındığınız o düzmece varlıklar var ya; işte onların hepsi bir-araya gelseler bile bir sinek dâhi yaratamazlar. Hattâ sinek onlardan bir şey kapsa onu bile geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de” (Hacc 73).

Görüldüğü gibi âyetin “ne demek istediği” çok açık. Burada müşriklerin, bu misal ile onların tapındıkları tanrıların acziyetinin apaçık bir biçimde gösterildiğini anlamamaları düşünülemez. Bunu anlayan birinin yapması gereken şey de ortadadır: Hiç-bir halt olmayan, hattâ bırakın bir sinek yaratmayı, bir sineğe bile güçleri yetmeyen tanrılarını terk edip, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a îman etmek... Ama onlar bunu yapmadılar. Hem “ne dediği” hem de “ne demek istediği” bu denli açık bir âyeti, bu kadar somut bir misâli anlamazlıktan geldiler.

Dolayısıyla müşriklerin problemi dil ile ilgili değil, bilâkis kâlp ile ilgilidir.

Onun “ne demek istediğini” anlamak istiyorsanız, kâlbinizin sâlih bir amel işlemeye niyetli olup-olmadığını kontrol edin”.

Okuduktan sonra “anla” diye bir emir yoktur ama gör/idrâk et/şuûruna var/aklını kullan/düşün/ibret al/anlat/açıkla/bildir vs. diye, yâni harekete geçirici ya da fiîliyatla ilgili kelimeler gelir. Okuma anlama ile berâberdir zâten. Artık okunduktan sonra îman etme ve üzerinde düşünüp/akıl yürütülüp/karar verilip yapılacak olana/eyleme/işe yönelinmelidir. Bu konuda meselâ şöyle denilir:  

“Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşâ)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibâdet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebut 45).

Evet; okuduktan sonra ne yapılacağı görülmüştür artık. Namazını kılarsın, tüm ibâdetlerini yaparak kendini bir disiplin altında tutarsın ve fahşâdan/kötülüklerden uzak kalmış olursun. “Namaz kıl” emrini okuduktan sonra, “acaba ne demek istiyor” diye günlerce namaz/salât üzerinde araştırmalar/incelemeler yaparak zaman/enerji isrâf etmeye gerek yok. Söylenen açık zâten:  

Andolsun Biz Kur’ân'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer 17-22-32-40).

Okunduğu anda anlaşılan şeyler olduğu gibi, dinlenildiği anda anlaşılan şeyler vardır. Fakat bilmenin/idrâkin/anlamanın kemâli, meydanda eylem (cihad) hâlindeyken olur. Yâni bilmenin/anlamanın yöntemleri okuma, dinleme ve cihattır. 

“Kur’ân’ın ne dediğinin anlaşılmasına gerek yoktur” diyoruz. Çünkü Kur’ân, ilk muhatapların bilmediği/anlamadığı hiç-bir şeyden söz etmemiştir. Kur’ân zâten okunduğunda/duyulduğunda ânında anlaşılır. Fakat Kur’ân’ı hayâta/yaşadığımız zamâna taşıma anlamında “fıkh etmek” zarûridir. Önemli olan budur. Bu nedenle Kur’ân’ı doğru okumak yetmez; “dosdoğru okumak” gerekir.  

KUR’ÂN KİMLERE GÖNDERİLMİŞTİR

“Hakk’a batıldan elbise giydirip de bile-bile hakkı gizlemeyin” (Bakara 42) “Kur’ân’ın sırtından geçinmeyin” demektir bu.

Mustafa Çelik şöyle der:

“Hakkı tesbit ve bâtılı iptal” niyet ve maksadına mâtuf olmayan münâzara ve münâkaşalar, bizi hak’tan ve hakîkatten mahrum kılmak için nefs-i emmarenin bize kurduğu tuzaklardır”.

Kur’ân’ın ilk muhatapları %99’u okuma-yazma bilmeyen insanlardı. (Şu-anda da Türkiye’de 4 milyon 640 bin yetişkin insan okuma-yazma bilmiyor). Çölde yaşayan bedevilerdi. Deve çobanlarıydılar. Kaba-saba kişiler vardı içlerinde. Haydutluk yapanlar vardı. İşte Kur’ân bu kişilere gönderildi. Onlara okundu. (Belazuri’ye göre peygamberimiz zamanında sâdece 10 kişi okuma-yazma biliyordu). Bu kişiler “bu dediklerini hele bir anlama sürecine sokalım, kelimelerini/kavramlarını ayırıp inceleyelim de ondan sonra karar veririz” demediler. Vahiy onlara öyle bir bilinç ve inanç aşıladı ki, Dünyâ’yı fethetmelerine sâdece îmanları ve gayretleri yetti.

Atilla Fikri Ergun:

“Kur’ânîyyûn mezhebinin sâlikleri tarafından sıkça tekrarlanan “Ve Resûl de dedi ki, ‘Rabbim, şüphesiz benim kavmim bu Kur’ân’ı mehcur bıraktı/ondan uzaklaştı'” (Furkân 30) âyeti nâzil olduğunda, ortada bu-gün bizim anladığımız şekilde bir kitap, dolayısıyla mushaf yoktu. Mehcur bırakılan/kendisinden uzaklaşılan/terk edilen Kur’ân, Resûlullah’a okunan, onun da kavmine okuduğu vahiy idi, dolayısıyla âyette bu-gün hemen herkesin evinde bulunan yazılı metinden değil, ilâhî bir hitap olarak vahiyden söz edilmektedir. Kâfirler-müşrikler tebliğe muhâtap oldular ve mâlûm gerekçelerle vahiyden uzaklaştılar, dolayısıyla âyette kast edilenler bu-gün müslüman oldukları hâlde namaz kıraati dışında Kur’ân okumayan veya önceleri Kur’ân metnini okuyup da daha sonra okumayı terk eden kimseler değildir.

Şu bir gerçek ki, “üç kul fü, bir elham” diyen, dili dönmediği için yanlış telaffuz ettiği üç sûre ile namazını edâ eden müslüman Anadolu insanı, İslâm’ı “allâme” geçinen modernistlerden daha iyi anlamıştı. Elinin emeğiyle geçinen, ölüm var diye borcunu kâğıda yazıp yastığının altına koyan, kıt-kanaat geçindiği evinde yolcu misâfir eden, durumu elveriyorsa komşusunun borcunu kapatan, komşusu öldüğünde onun çoluğuna-çocuğuna sâhip çıkan, sağ elinin verdiğini sol elinin görmediği, cephelerde savaşmış, ümmî irfânına sâhip insanlardan bahsediyoruz. Toprağın altında şühedâ ağlıyor!” der.

Cemil Meriç: “Îman mutlaktır, ilim parçadır” der.

Ahmet Kalkan:

Parçacı yaklaşım, uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü aslâ aramayacak, bütünü hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu, hikmetin yitirilmesi değildir sâdece; dînin de yitirilmesine giden yoldur aynı-zamanda. Parça, bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder. Ağaçtan koparılan bir dal, bitkiden koparılan bir çiçek, insandan koparılan bir el, göz, kulak veyâ baş, kısa-zamanda ne duruma düşerse.. (onun gibi)” der.

Bu okunanları duyanlar içinde daha ilk-anda onun Allah kelâmı olduğunu görenler ve inananlar olduğu gibi, onu inkâr edenler de oldu. Bu inanma ve inkâr körü-körüne yapılmış bir inanç ve inkâr değildi. Kendilerine okunan şeyin ne dediğini okunduğu-anda anlayan kişilerin tepkileriydi bunlar. Söylenen şey belliydi. İlk-anda kabûl edenler olduğu gibi daha sonraları inananlar da oldu. Kâlpleri/vicdanları hemen uyum sağlayanlar olduğu gibi daha sonraları uyum sağlayanlar ve hiç uyum sağlamayanlar oldu. Alışkanlıkların vermiş olduğu bağlılıktan kopmak zordu ne de olsa.

Kur’ân’ın hitâbı, halkın seviyesinde bir hitâptır. 

Evet, bu Kur’ân âlimlere/filozoflara/entelektüellere/toplumun okumuş kesimlerine/cins kafalara/arap-dili uzmanlarına/ulemâya/şâirlere/profesörlere/akademik kariyer sâhiplerine/süper zekâlara/tasavvufçu-bâtınilere/zenginlere vs. gelmedi sâdece. Bunlar da dâhil Dünyâ’nın her yerinde yaşayan ve akıl zaafiyeti olmayan tüm insanlara gönderildi. Allah, “ya eyyuhen nas”, “ eyyûhellezîne âmenû” diyerek tüm insanlığa hitâp ediyor. Sâdece bir-kısım özel insanlara değil, herkese sesleniyor. Bunların içinde dağda yaşayan çobanlar, çölde yaşayan bedeviler, ovada yaşayan göçebeler ve şehirlerde yaşayan her kesimden insan vardır doğal olarak. İşte herkese hitâp eden bir kitaptır Kur’ân-ı Kerim. Sâdece bilgisayarlarla donanmış modern çağlara değil, her zaman ve mekânda ve her koşulda yaşayanların okuduğunda kolayca anlayabileceği bir kitap ve hitaptır yüce Kur’ân. Bir îman/gönül/fedâkârlık/cömertlik/mertlik/yiğitlik söylemidir. Bu vasıflara sâhip olanlar ille de “okumuş” olanlar değildir. Bu Kur’ân din konusunda uzman olanlara gelmedi. Peygamberimiz büyük ihtimâlle okuma-yazma bilmeyen, diğer vahiy kitaplarını okumamış, ümmî birisiydi. İşte vahiy bu kişiye geldi. O, kendisine söylenen şeyi hemen anladı. Anladığı için de bilgi-bilinç-dâvet/eylem-devlet-medeniyet uygulamalarını hemen başlattı ve uyguladı. Zihinlerle birlikte gönüllere/kâlplere de hitâp eden bir sestir bu Kur’ân. Kim daha samîmi/cömert/ciddî/azimli/kararlı/fedâkâr ve mazlum ise en çok da ona hitâp eder ve onda hayat bulur. Âlimler “bilenler”den ziyâde “yaşayanlar”dır. “Bilmek” sâdece ezberlemek demek değildir. Teslim olmak demektir. Hattâ belki de ona derinlemesine araştırıp anlamaya çalışanlardan çok, diğer kesim hizmet etmiştir. Çünkü Kur’ân sâdece zihinlerde yaşamak için değil, hayatta yaşaması/iktidar olması için gönderilmiştir. Târihe bakıldığında bu ideâl için en çok, “anlamayan” fakat “inanan” insanların çaba gösterdiği görülür. Bilâl-i Habeşi, Ebu Zerr, Ammar bin Yâsir vs. hiç-biri büyük âlim değildiler. Fakat gösterdikleri teslimiyet/samîmiyet/fedâkârlık vs. adlarının yıldızlara yükselmesine neden olmuştur. Âlim olmaktan ziyâde âlimin ne yaptığı önemlidir.

Gerçek âlim, “bilmek”ten çok “yapmak”la ilgili olandır. Halkın bildiği nice bilgin kişiler vardır ki âlim değildirler. Sâdece entelektüeldirler. Bunlar, halkın yanında değillerdir. Halkın ne durumda olduğuna da bakmazlar. Ali Şeriati bunların ünlü olanlarından birini şu şekilde tanıtır:

“İbn-i Sînâ, İslâm medeniyetinde, bütün bilim ve felsefe târihinin övündüğü büyük bir filozof, bilim-adamı ve dâhidir. Fakat, böylesine önemli bir filozof ve bilim-adamı olan bu büyük adam, toplumsal açıdan bakıldığında, iktidârın ve yöneticilerin emrinde hizmet etmekten pek hoşnuttu. İnsanların âkıbeti ve içinde yaşadığı toplumun geleceği onu hiç ilgilendirmiyordu. Ona göre, kendi âkıbetiyle başkalarınınki arasında hiç-bir bağ yoktu. Onun biricik düşüncesi, bilimsel konular ve araştırmalardı. Bunun dışındaki hayat onu pek ilgilendirmiyordu. Kim ona para ve mevki bağışlarsa başının üstünde yeri vardı” der.

Evet; Kur’ân sâdece üstte bahsettiğimiz kişilere gelmemiştir. Ki bu kişilerin pek-çoğu Kur’ân’ın metnini/dilini bilseler de rûhûnu göremiyorlar ve idrâk edemiyorlar. Çünkü bu idrâk, zihin ile değil, kâlp ile olur ve zihin ve kâlbin birleşmesinden sonra Kur’ân kendini net olarak ortaya koyar.

Kur’ân hiç-bir yerde derinlemesine araştırma yapmayanları eleştirmez. Tam aksine, derinlemesine araştırma yapanı eleştirdiği/kınadığı görülür:

“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl ölçüp biçti. Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: “Bu, yalnızca “aktarılarak öğrenilen” bir büyüdür” dedi. “Bu, bir beşer sözünden başkası değildir dedi” (Müddesir 18-25).

Görüldüğü gibi Arapların dil-dâhisi Velid bin Muğire, yaptığı dil-analizinden sonra aklı almıyor ve onun inkâr ediyor. Çünkü Kur’ân ilk önce zihinlere değil, kâlplere hitap eder. “Kâlpleri” olmayanların IQ’leri 200-250 olsa ne yazar ki?.

Hâki Demir der ki:

“İnsanlık târihinde epistemolojiden müstakil ontoloji teklifi en mütekâmil mânâda İslâm tarafından yapılmıştır. Peygamberler-târihi bu teklifin mütemâdiyen yapıldığını göstermektedir ama İslâm son ve en mütekâmil din olması hasebiyle bu teklifi, konunun ufkunun ötesinde teklif etmiştir. Hak dinlerin ve son din olarak İslâm’ın teklif ettiği ontoloji, vahiy ile teklif edildiği için, insanın akıl merkezinde ürettiği epistemolojiden bağımsızdır. Felsefî gelenekte “mutlak bilgi” (yâni vahiy) olmadığı için, insanın idrâk vâsıtalarından (umûmiyetle de akıl mârifetiyle) elde edilen bilgiden (ve dolayısıyla epistemolojiden) ontoloji kurulur. İslâm irfan ve hikmetinde ise bu silsile tam tersinedir ve önce ontoloji vardır, zîra vahiy mevcuttur. Dolayısıyla İslâm irfan ve hikmet sarayı, ontoloji üzerine oturan epistemolojik bir mimâri ile inşâ edilmiştir”.

İDRÂK MERKEZİ

Bir şeyi anlamak/kavramak/fıkh-etmek zihin ile değil, kâlp ile olur:

“İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu fıkh-etmelerine engel olmak için kâlplerinin üstüne kılıflar, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. (Onlar) her mûcizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o kafirler: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler (En-am 25).

Bir şeyi fazla kurcalamak, o şeyin fiîliyata geçmesine engel olur. Çünkü kurcaladıkça beyin gelişse de kâlp kuşkuya düşer. Bakın bununla ilgili bir örnek Bakara Sûresi’nden:

“Hani Mûsa kavmine: “Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. (Mûsa) “Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” dedi. “Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın” dediler. (Mûsa, Rabbine yalvardıktan sonra) “Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek yaşlı, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin” dedi. (Bu sefer) dediler ki: “Rabbine adımıza yalvar da, bize rengini bildirsin”. O: “(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir” dedi. (Onlar yine:) “Rabbine adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer. İnşaallah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz” dediler. (Bunun üzerine Mûsa, “Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir” dedi. (O zaman): “Şimdi gerçeği bildirdin” dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı (Bakara 67-71).

AMAÇ YA DA AMAÇSIZLIK

Kur’ân bütünsel olarak anlaşılabilir ancak. Parçalayıcı yaklaşımlarla, anlamayı daha zorlaştırmaktan ve içinden çıkılmaz bir hâle getirmekten başka bir şey yapmış olmazsınız. Sonuçta parçacı yaklaşım, amaçtan kopuk bir yaklaşımdır.

Aşırı-anlama çalışmalarının bir amacı yoktur, hedefleri yoktur. Eğitim ve bilgi edinme kendi içinde bir “hedef” hâlini almış. Fakat bu insanı hiçbir zaman tatmin etmez. Bu yüzden de sürekli olarak “ne yapmalı” sorusunu sorup dururlar. Belki de ne yapılacağını bildikleri hâlde sordukları bir sorudur bu.

Ludwig Feuerbach:

“Sâdece irâde değil, müphem bilgiler değil, teorik ve pratik faaliyetin birliği olan amaca yönelik faaliyet insana ahlâksal bir temel ve dayanak, yâni karakter bağışlar. Bu yüzden herkes nihâi amaç koymak zorundadır. Nihâi amaç bilinçli ve istençli özsel bir yaşam itkisidir, dâhice bakıştır, kendini bilmenin ışık huzmesidir, doğanın ve tinin insandaki birliğidir. Nihâi amacı olan bir kimse kendi üstünde yer alan bir yasaya sâhiptir; o sâdece kendini sevk ve idâre etmez; sevk ve idâre edilir. Nihâi amacı olmayan bir kimsenin yurdu da yoktur mâbedi de. En büyük felâket amaçsızlıktır. Önüne sıradan bir amaç koyan kişi bile, hiç-bir amacı olmayan birinden daha başarılı olur, hem de ondan daha iyi bir insan olmasa da” der.

Kur’ân’ı anlamanın/anlama çalışmasının sonu da yoktur. Hattâ bu durum bir zaman sonra sâdece Allah’ın gönderdikleri için değil, birilerinin yazmış olduğu kitaplar için de geçerli olacaktır. İslâm târihinde çokça görüldüğü gibi, bir efendinin/şeyhin/hocanın/üstâdın vs. yazmış olduğu bir kitabı, o kişinin bağlıları ömürlerinin sonuna kadar okurlar ve yine de anlayamazlar. Anlamayı bitiremezler. Aşırı-anlama çalışması anlamanın ve yaşamanın önündeki en büyük engeldir çünkü. Hele de anlamanın nesnesi yapılan bu kitap yedi kat göklerden gelen Kur’ân olduğunda edep sorununa bile yol açar. Kur’ân bizi ve kıyamete kadar tüm insanları inşâ etmek için gönderilmiş tükenmez bir hazînedir. Onun mutlak-anlamda anlaşılması olmaz. Çünkü bir şeyi anlamak demek, onu kuşatmak demektir aynı zamanda. Kuşatmak, yâni onun anlamını tüketmek/bitirmek/sona erdirmek demektir. Aşırı-anlama çabasının sonucu buna varıyor bilerek ya da bilmeyerek. Bir şeyi anlamak onu bitirmek demektir. O yüzden anlaşılamaz. Sâdece Kur’ân değil, hiçbir varlık mutlak-anlamanın nesnesi değildir. Kur’ân “anlama kitabı” değildir zâten. “Yaşama kitabı”dır. Kişinin kendisinden başlayarak tüm Dünyâyı inşâ etme, mü’minleştirme, kâinat ile hem-dem olma yolunu gösteren bir kitaptır. Aşırı-anlama telâşına düşenler bunu fevkalâde bir şekilde ıskalıyorlar.

Aşırı-anlama çalışmalarına boğulmakla vahyi arkaya atarak aklı ön-plana getirmiş oluyorlar. Akla uyulmuş oluyor. Hayâta dönüşmediğinden Kur’ân dersleri mushaf derslerine dönüşüyor ve iş beyin-fırtınasına dönüyor.

“Salâta Yürüyüş” makâlesinde “Sabahlara kadar âyet okuyup ertesi gün okuduklarımızdan hiç-birini hayâta aktarmaya çalışmıyorsak, bir dâvâmız yok demektir” denir.

Mustafa Öztürk şöyle der:

Eğer biz bu-gün Kur’ân kelimesini telâffuz ettiğimiz kadar da “anlamak” kelimesini dillendiriyor, “Kur’ân’ı anlamak” lafzını vird-i zeban hâlinde habire tekrar edip duruyorsak, bunun yegâne sebebi Kur’ân’ın târihsel bir hitap oluşundan başka bir şey değildir. Mademki Kur’ân târih-üstüdür, mademki Kur’ân mübin, yâni gâyet açık ve anlaşılabilir, bizzat kendi beyânıyla anlaşılsın diye kolaylaştırılmıştır; o hâlde niçin hep “Kur’ân” ve anlamaktan söz edip duruyoruz ve sürekli olarak Kur’ân’ı doğru anlayamama yahut da yanlış anlama meselesini tartışıyoruz? Bunun yanında târih-üstü bir metin târih boyunca niçin sayısız yoruma tâbi tutulmuş ve binbir çeşit farklı yorum ortaya çıkmıştır? Gâyet açık, gâyet seçik, üstelik târih-üstü bir metin bu kadar çok yorumlanır ve bu kadar çok yorum ihtilâfına konu olur mu? Bunca ihtilâf sâdece istismarlar ve suistimâllerle açıklanabilir mi?”.

Atasoy Müftüoğlu:

“Yeni bir başlangıç yapmak isteyenlerin evvela bu-günü tanımlamaları gerekiyor. Kitapta, Kur’ân-ı Kerim’in nasıl okunacağı, nasıl anlaşılacağı konusunda teknik anlamda bitmek-tükenmek bilmeyen tartışmalar yaptığımız için Kerim Kitabımızın nasıl uygulanacağı konusunu hiç gündem etmiyoruz. İslâm-dünyâsı toplumları bin dört yüz küsur yıldan beridir Kur’ân okuyor. Hâlâ bıkmadan-usanmadan “Kur’ân’ı anlayalım” çalışmaları yapılıyor. Ümmet bin dört yüz yıldan beri Kur’ân’ı anlamamışsa bırakın gitsin. Bir uçuruma. Zâten bir uçurumda yuvarlanıyor. Evet, ümmet bir uçurumda fakat farkında değil. Şöyle ki; sanıyor ki Dünyâ işte burasıdır, bu uçurumdur. Bu uçurumu normal-dünyâ olarak algılıyor. Böyle bir laubâlilik olabilir mi? Biz bu Kur’ân’ı niçin okuyoruz? Neden öğrendiniz söyler misiniz? Nerede kullanıyorsunuz? Eğer siz Kur’ân’ı okuyor olsaydınız, gösteri toplumunun, tüketim toplumunun karakteristiklerinden uzakta olurdunuz.   

Dînin kişisel bir hobiye, ya da bir sosyâl yardım kurumuna indirgenmiş olması karşısında da İslâm’i yükümlülüklerimizi, sorumluluklarımızı yerine getiremiyoruz. İslâm, târihe çıktığında, müslümanlar, Kur’ân’dan hareketle yeni bir insan-toplum-siyaset-düşünce-kültür-edebiyat-mîmâri-şehir-felsefe-estetik-hukuk-ekonomi bütünüyle yeni bir hayat-tarzı, dünyâ-görüşü ve yeni bir medeniyet oluşturmuşlardı. Bu-gün Kur’ân-merkezli oluşumlar, yaklaşımlar, yönelişler, ısrarla Kur’ân-ı Kerim’e vurgu yapıyor, Kur’ân-ı Kerim’e ilişkin târihsel/ansiklopedik/maddî/teknik/akademik bilgiler dışında yeni bir tarz, yeni bir ufuk oluşturamıyor. Niceliksel okumalarla, her-hangi bir alanda, nitelikli bir dönüşüm sağlanamıyor. Kur’ân-ı Kerim’le olan ilişkimiz, İslâm ile olan ilişkimiz, toplumsal/siyâsal/ekonomik/hukûki değerler/ölçütler/referanslar toplamı olarak temsil edilemiyor, tecrübe edilemiyor. Hristiyanlıkta olduğu gibi bireysel dindarlıkla sınırlı bir zeminde temsil edilebiliyor. Müslüman yazarlar/düşünürler, bu nokta üzerinde büyük bir hassasiyetle durmaları gerekirken, böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor, mezhep meşrûiyeti üzerinde yoğunlaşıyor.

İslâm-dünyâsı toplumlarında İslâm ve Kur’ân; yaşayan,yin edici ve belirleyici bir gerçeklik olmaktan çıkarılarak, bir inceleme ve araştırma konusu hâline getirildiği için, bir inanç/düşünce/referans-sistemi hâlinde, içerisinde yaşadığımız Dünyâ’ya/döneme/târihe hitâp etmiyor. Bireysel dindarlığı, millî dindarlığı, yerli dindarlığı, seküler/liberâl/meteryalist hayat-tarzıyla bağdaştırdığımız için, Kur’ân-ı Kerim’in bu-günün insanlığına/târihine hitâp edebilmesini mümkün kılacak bir vizyona/zihinsel üretime/mücâdeleye/tefekküre ihtiyaç duymuyoruz. Kur’ân-ı Kerim’le ilgili çalışmalar, pratik hayâta yansımayan, insâni davranışlara/ilişkilere yansımayan/yansıtılamayan soyut/teorik/skolastik çalışmalar-tartışmalar-uzmanlıklar şeklinde sürdürülüyor” der.

Hikmet Ertürk şöyle der:

“İnsanlar ellerine aldıkları kitaptaki metinlerden bir şeyler okuyorlar. Fakat okudukları bu şeyler hayatlarında hiç-bir değişikliğe sebep olmuyor. Çünkü bu metinleri hayatlarını değiştirsinler kaydı ile okumuyorlar. Okudukları bu metinlerin harflerindeki sevâbın peşindeler. Fakat hayatlarını emânet ettikleri şeyler hep başkalarından geliyor. Onların istedikleri hayâtı kendi dinlerine karıştırarak yaşıyorlar.

Aslında şöyle yapmalıydılar. Önlerine gelen kelimeleri okudukları metinde geçen kelimeler ile karşılaştırsalardı, belki olabilir ki sürekli tükettikleri bu sözcükler kendi metinlerinde yasaklanan bir anlamı ihtivâ ediyordur. Yâni bizler değer verdiğimiz kendi kelimelerimizle ama bize âit olanlarla bizleri olumsuz yönde kuşatan başkalarının kelimelerini karşılayabilmeli, farklılıklarını ortaya koyabilmeliyiz. Kelimeleri/kavramları mağlup olmuş ve böylelikle onların kavramlarını ödünç alarak yaşamaya mahkum olmuş bizleri her-hangi bir başarı elde etmesi düşünülemez. Çünkü elde ettiğimiz tüm kazanımlarımız onların sistemlerini geliştirecek, bizler böylelikle hep onların değirmenine su taşımış olacağız.

Hayatlarımız üzerindeki bu etkiyi ne ile kıracağız?. Bizi hiç hissetmiyor olduğumuz halde yöneten, yönlendiren bu kavramlar kelimeler ne zaman hayatımızdan çıkacaklar?.

Belki cevâbı şöyledir; Ne zaman farkına varır, bir bilinç oluşturur, ne zaman zor olanı (fekkur akabe) karşılamaya râzı olursak”.

Aliya İzzetbegoviç:

“Kur’ân-ı Kerim'in araştırılmasında ve yorumlanmasında bilgeliğin yerini kılı kırk yaran yorumlar, büyük fikirlerin yerini okuma becerileri aldı. Bu doğal olmayan durum yavaş-yavaş normal olarak kabûl edilmeye başlandı, çünkü bu vaziyet, sayıları her geçen gün artan ve Kur’ân-ı Kerim'le yollarını ayıramayacak durumda olan, fakat aynı-zamanda hayatlarını onun isteklerine göre düzenleyecek kudrette olmayanların işine gelmekteydi.

Kur’ân-ı Kerim'in aşırı okunmasındaki psikolojik açıklamayı burada aramak gerekir. Kur’ân-ı Kerim'i okuyor, yorumluyorlar, sonra yine okuyorlar, inceliyorlar ve sonra yine okuyorlar. Bir defa olsun uygulamak zorunda kalmamak için bir cümlesini binlerce defâ tekrarlıyorlar. Hayatta nasıl uygulanacak sorusundan kaçmak için Kur’ân-ı Kerim'in nasıl okunması gerektiği husûsunda geniş ve îtinâlı bir ilim ürettiler. Nihâyetinde, Kur’ân-ı Kerim'i, anlaşılan bir mânâsı ve içeriği olmaksızın çıplak bir ses hâline getirdiler.

Kitaba karşı olan ateşli teslimiyet zamanla onun hayâta geçirilmesi gereken ilkelerin mutlak mânâda yok sayılması hareketiyle birleştirildi. Asırlardır halklarımız eğitimli insanlara sâhip değildir. Onların yerine, aynı-derecede istenmeyen iki ayrı sınıf insana sâhiptir: Eğitimsiz ve yanlış eğitimli.

Halklarımızın itaâtkar olmaları için artık demir zincirlere ihtiyaç yoktur. Bir halkın eğitimli olan insanlarının vicdan ve irâdesini paralize eden bu yabancı “aydınlatmanın” ipekli ipleri aynı güce sâhiptir. Böyle eğitim varken, yabancı güç-sâhipleri ve onların müslüman ülkelerindeki yerli iş-birlikçilerinin kendi mevkileri için korkmamaları gerekir. Onlara karşı bir isyân ve direniş olması gerekirken, böylesine bir eğitim onların en iyi destekçisidir. Aydınlar ile halk arasında bulunan ve bizim genel durumumuzu tasvir eden en karanlık işâretlerden biri olan bu korkunç uçurum başka taraftan da derinleşmektedir. Onlara sunulan yabancı ve gayr-ı İslâm’i özelliğini hisseden bu eğitimi halk iç-güdüsel olarak reddetmekte ve böylece uzaklaşma iki taraflı olmaktadır. Müslüman toplumunun eğitim ve okula karşı soğuk olduğu yolunda anlamsız ve saçma bir suçlama ortaya atılmaktadır. Hakîkatte ise, okula karşı bir ret tavrı olmadığı açıktır, tepki, İslâm ve halkla her türlü mânevi bağını kaybeden yabancı okula/düşünceye karşıdır”.

Mustafa Öztürk şöyle der:

“Kur’ân tam bir fantezi nesnesi hâline geldi, Kur’ân’la Kur’ân’ca bir ilişki kurulmuyor, Kur’ân bir rehber/hidâyet/hayat-kitabı olarak görülmüyor. Stres topu, bir eğlence, kış gecesi eğlencesi gibi oldu. Soba üstünde kestâne pişirmek, kahvede okey oynamak gibi”.

Evet; yapılan şey, Mustafa Öztürk’ün dediği gibi “entelektüel geyik”tir. “Entelektüel küstahlık ve kibir”dir.

“Adam kazanmak” için vermedikleri tâviz kalmadı neredeyse. Dîni, “tâviz dîni”ne çevirdiler. Öyle ki bâzen karşı taraf “yanlış anlamasın” diye Kur’ân’ı hakkıyla açıkça okumuyorlar. Ne Kur’ân’da ne de sünnette böyle bir uygulama olmamıştır.

Türkiye’de 2014 yılı îtibâriyle 250 civârında farklı meâl bulunuyor. Peki niye? Kur’ân’ın bu kadar çok meâllendirilmesi garip değil mi? Aslında Türkiye’de sâdece tek bir meâl olması lâzım. İlmî/ahlâki yeterliliğini kanıtlamış olan bir komisyonun hazırladığı ve diğer âlimlerin de (eleştirini/önerilerini sunduktan sonra) onayladığı, Kur’ân’ın bire-bir çevirisi olan tek bir meâl. İmi yeten kişiler bu meâl üzerinden çalışma ve yorumlama yapabilirler. Onu tefsir edebilirler. Kur’ân meâl olarak değil, tefsir/te’vil olarak evrenseldir ve yeni düşüncelere/yorumlara açıktır. Fakat bu yeni yorumlar/düşünceler meâl olarak yazılamaz, tefsir olarak yazılabilir. Meâlin değil, tefsirin/te’vilin konusu olabilir. Kur’ân meâl/çeviri olarak târihsel, tefsir/te’vil olarak evrenseldir. Lafız târihsel, söz evrenseldir. Târihsel bağlam dikkate alınmadıkça aşırı ve yanlış yorumlar ayyuka çıkacaktır. Gerçek mânâya bu nedenle ulaşılamayacaktır.

Mevcut Kur’ân meâllerinde doğal bir dil yok. Sanki insanla hiç alâkası olmayan bir metinden bahsediliyormuş gibi çevrilen meâller yapılıyor. Yapılacak çeviri, kullanılan günlük dille aynı dile sâhip olmalıdır. Bu meâl sâbit bir anlamı olan bir meâl olmalıdır. Bu kadar çok meâlin olması, aslında o kadar çok te’vilin olması demektir. Meâl kelimesi te’vil kökenlidir. Yapılması gereken şey, üzerinde ittifak edilen (ülkenin konuştuğu dile göre) tek bir “çeviri”nin olmasıdır. Kur’ân’ı arapçadan türkçeye çevirirken en isâbetli karşılıkların yazılmasıyla yapılan bir çeviri.  

Arap-dilinin “cıcığını çıkararak” yapılan bir çalışma var. Bu durum, yaşlılar, okuma-yazma bilmeyenler ve sabırsız insanların ilgisini hiç mi hiç çekmiyor.

Kur’ân çeviricileri/meâlcileri hem tefsirleri/te’villeri meâl olarak yazıyorlar, hem de bu sözde tefsirleri tekrar aşırı-yoruma tâbi tutarak yozlaştırıyorlar ve Kur’ân’ın yapısını bozuyorlar. Bunun sonucu tabî ki tahrip ve tahriftir.   

“De ki: Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi. De ki: Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık sâlih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın” (Kehf 109-110).  

Görüldüğü gibi bu işin bir sonu yok. Ömrünüz/gayretiniz/çabanız/zamânınız vs. hiçbir şey yetmez sonunu getirmeye. “Anlama”nın sonu yok. Sonu olmayan/sonuca ulaşılamayacak olan bir mâcerânın peşindesiniz. Kıyâmet kopmadıkça Kur’ân’ın anlamı tükenmez. İslâm’ı “sâdece bilginin konusu” hâline getiriyorsunuz. Hâlbuki “Allah’ın tek ilâh olduğu” bize yetmelidir. Sâlih amel için gerekli olan tek şey sâdece bir tek “Lâilâheillâllah”tır.

Kur’ân’ın bir “rûhu” vardır. O rûha ulaşıldığında kişi artık Kur’ân’ı idrâk etmiş olur ve hayâtı da doğru bir şekilde okumaya başlar. Düşünceleri/fikirleri doğru çıkar. Yerinde ve doğru te’viller yapar. Bir insan samîmi, ciddî ve disiplinli olarak okuma yaparsa o rûhu yakalar. Artık bu kişi için bir konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp-ısıtıp ortaya getirmeye gerek kalmaz. Kur’ân’ı okudukça hayâtı kavrar ve fıkh eder; hayâtı okudukça da Kur’ân’ı kavrar ve çok yerinde eylem-plânları yapabilir. 

EYLEME DÖNÜŞMEYEN İLİM..

İsmâil Râci Fâruki:

“İnançla tasdik, eğer hareket sahasına bir girişi temsil etmiyorsa, onun için anlamsız ve faydasızdır. Eğer fıtraten bir tavra sâhipse, bu, emâneti bütünüyle tahakkuk ettirmek için taşımak ya da bu yolda bir müslüman gibi ölmek gerekir” der.

Kur’ân’a sanki; bir kitâbe yazıtları gibi, bir hiyeroglif gibi, bir bulmaca gibi, bir şifre gibi, bir pazıl gibi, bir gizli bilgiler kitabı gibi vs. yaklaşmak Kur’ân’a yapılacak en büyük hakârettir. Böyle yapmak Kur’ân’ı “anlaşılmaz bir kitap” gibi göstermek demektir. Kur’ân, bu tür nitelemelerden uzaktır.

Kur’ân’da aranacak bir şey yoktur. Her şey/âyet o kadar açıktır ki, aranmayı/anlamayı değil, okunmayı beklemektedir.

Neyi arıyoruz? Ne bulacağız? Felsefede şöyle bir soru vardır: “Aradığımız şey bilinen bir şeyse, bunu aramaya gerek yoktur. Bilinmeyen bir şeyse, bulduğumuz şeyin aranan şey olduğunu nereden bileceğiz?”.  

Maalesef bir “ilim züppeliği” oluşmuştur.

“…Rabbinin âyetlerinden bâzılarının geleceği gün, daha önce îman etmemişse veya îmânıyla bir hayır kazanmamışsa hiç kimseye îmânı yarar sağlamaz..” (En-âm 158). Sâlih-amel ile taçlanmamış bir îman fayda vermez.

Âyetleri çok iyi bilmek kurtarmaz, eylem gerekli: “Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, Şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler” (A’raf 175-176). Eyleme dönüşmeyen Kur’ân ilmi, âyetleri yalanlama ilmidir. Kur’ân uzmanlığı Dünyâ’ya kapılmaktan kurtarmıyor. Mâlûmat-ı furuş değil, cûh-u huruş önemli.

Anlama çalışmasına gerek yok. Okuyunca îmânı artar mü’minlerin. Kur’ân’ı olduğu gibi kabûl edemeyip onu aşırı-yoruma vuruyorlar. Hâlbuki bu istek âhiretten kuşkusu olanların isteğidir. Üstelik böyle bir istek isyândır: “Onlara âyetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: Bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir. De ki: Benim onu kendi nefsimin bir ön-görmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyân edersem, gerçekten ben, büyük günün azâbından korkarım” (Yûnûs 15).

Kur’ân’ı anlamayı parçalayıcı bir akılla/çalışmayla yapıyorlar. Sûre, âyet, hattâ kelimelere kadar parçalıyorlar. Hâlbuki Kur’ân, bir bütünlük hâlinde; bütünlüğü yakaladıktan sonraki “ruh”u görmekle tam olarak kavranabilir ve mânâsı bilinebilir ancak.

Bu tarz çalışma gayretlerine Hindistan alt-kıtasında Kur’ân’iyyun Hareketi’nde de rastlıyoruz. Arap-dilini ve âyetleri aşırı zorlayarak bâzı anlamlara varmak istiyorlar. Mehmet Görmez bu konuda:

“Bunlara göre Kur’ân, bir hidâyet rehberi olmaktan çok, âyetleri arasında her-şeyin hazır bir hâlde bulunabileceği bir kitaptır. İşte böyle bir anlayış, târih  boyunca, insanları Kur’ân’da olmayan şeyleri ona yüklemeye sevk etmiştir” der.

Atasoy Müftüoğlu:

Herkes Kur’ân okuyor, Kur’ân anlatıyor, Kur’ân üzerine çalışıyor, araştırma yapıyor, ancak, bu etkinlikleri yürütenler, bu yapılanların düşünsel/kültürel/ekonomik/politik, kişisel ve toplumsal hayat üzerinde niçin dönüştürücü bir karşılığı olmadığını düşünmüyor. İslâm’i değişim/dönüşüm/yeniden inşâ yeteneğine, irâdesine, ahlâkına ve bilincine sâhip olmayanlar, koşulların hizmetine girerek, var-olanın, mevcut olanın hizmetine girerek, mezhep/cemaat/etnik âidiyet bağnazlıklarının/bencilliklerinin hizmetine girerek, neo-liberâl-seküler dilin/düşüncenin hizmetine girerek, bağımlı/güdümlü hayatlar sürdürürler. İslâm-dünyası toplumları, kolektif bir bilince, yeni bir fikre, yeni bir topluma, yeni bir siyâsal bilince/program ve yönteme ihtiyaç duymuyor, statüko ve gelenek kurbânı olarak yaşamaya devâm ediyor. Toplumlarımız geleneksel kültürün etkisiyle klişelerle düşünüyor. Klişelerle düşünmek derin ve kapsamlı düşünceye engel teşkil eder. “İnşallah iyi olacak” bir temenniden öte bir klişe hâline gelmiştir. İyi şeyler yaptıklarından, iyi şeyleri gereği gibi, hakkını vererek yaptıklarından emin olanlar iyi şeyler bekleyebilirler. Ortak, birlikte var-oluş bilincine, ufkuna, bütünlüğüne sâhip olmayanlar, birlikte hareket etme yeteneğine sâhip olmayanlar iyi şeyler ümit edemezler. Yalnızca kendi ihtiraslarının/çıkarlarının devamlılığının peşinde olanlar, ortak-iyinin düşmanlarıdır” der.

Kur’ân bir detaylar kitabı değildir, o prensipler ve küllî kuralların kitabıdır. Onun gerçek vazîfesi, İslâm nizâmının fikrî, ahlâki ve siyâsi esaslarını açıkca ortaya koymak, aklî deliller getirerek, hissî teşviklerde bulunarak bu ilkeleri insanlar arasında yaymaktır.

Klâsik anlayışta din-âlimi olmak için; “Kur’ân-ı Kerim’i ve mânâlarını ezbere bilmek, binlerce hadis-i şerifi ve mânâlarını ezbere bilmek, İslâm’ın 20 ana ilminde mütehassıs olmak ve bunların kolları olan 80 ilmi iyi bilmek, dört mezhebin inceliklerine vakıf olmak, bu ilimlerde ictihad derecesine yükselmek, tasavvufun en yüksek derecesinde olmak lâzımdır” (S. Ebediyye).

Aşırı-anlama yolunun üyeleri, klâsik dindarları, İslâm’ı anlamadan, sâdece üstadların! söylediklerini aynen uygulayarak körü-körüne taklit etmelerini haklı olarak kınamaktadırlar. Bunu biz de sert bir şekilde kınıyoruz. Çünkü bu taklitçilik onları oyalıyor ve uygulamada da bir şeyi değiştirmiyor; her-hangi bir zulmü/eziyeti/acıyı ber-taraf etmiyor. Fakat “anlamadan” İslâm’ı yaşadığını zannedenleri eleştiren aşırı-anlama taraftarları da tersinden aynı hatâya düşüyorlar. Aşırı bir anlama çabasının sonucu olarak (aslında çok da gerekli olmayan şeyleri anlıyorlar) anlama ile sınırlı kalıyorlar ve bir şey yapmıyorlar. Bu yaptıkları şey de onları oyalıyor ve uygulamada bir şeyleri değiştirmiyor; her-hangi bir zulmü/eziyeti/acıyı ber-taraf etmiyor. Yâni sonuç aynı oluyor. Aynı sonuçta birleşiyorlar. “Kardeşlerimiz”in mâruz kaldığı zulümlere/acılara karşı; Dünyâ’nın üzerinde bulunduğu şerefsizliğe karşı “bilmeyerek” bir şey yapmayanlarla, “bilerek” bir şey yapmayanlar.. Ne fark eder? Sonuçta ikisi de fiîli bir şey yapmıyor. “Bir şey yapmayanlar” mecbûren statükocu olurlar.

Bir makâlede şöyle denir:

“Maalesef, insanlığa nüzûl eden bu ilâhi hatırlatmayı, bu öğüdü, bu Kur’ân’ı anlamadık, anlayamadık, izin vermediler. Kur’ân’a sırtımızı döndük, onun asıl mesajını, özünü anlayamadık. Kur’ân’ı anlamak için Arapça gramerini Arap’tan daha iyi bilmelisin, o da yetmez, Araptan daha iyi arapça konuşmalısın, o da yetmez Kur’ân’ın tamâmını ezbere bilmelisin, o da yetmez, sayısı milyonu bulan tüm hadislere vâkıf olmalısın, o da yetmez, sayısı binden fazla tefsirden de haberin olmalı, o da yetmez, dört mezhebin fıkıh kitaplarını da tam mânâsıyla bilmelisin dediler. Hayâtımızı bunlarla uğraşmakla geçirdik. Yanı-başımızda ölen insanlığımızı göremedik.  Ormanda yol ararken ağaçlara odaklandık ve meseleye yukarıdan bakarak yolumuzu tâyin edemedik. Detaylarda boğulduk. Kendi saatimizi, kıyâmetimizi kendi ellerimizle tâyin ediyoruz. İnsanlık olarak kendi sonumuzu kendimiz hazırlıyoruz. Saat yaklaştı. Ay yarıldı. Gerçekler gün gibi ortada. Gidişat hiç de iyi değil. Fe eyne tezhebün? Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir 26).

  Kur’ân’ı aşırı-anlama çalışması kişiyi tembelleştiriyor, uyuşturuyor, hayâta karşı duyarsızlaştırıyor, kişiyi korkaklaştırıyor, hazcı hâle getiriyor, kalitesizleştiriyor. Şeytânî, tağûtî işlere sıcak bakar hâle getiriyor. Böyle olunca da hiçbir haksızlığa/zulme karşı çıkmıyor, mücâdelede/isyânda/îtirazda/eleştiride vs. bulunmuyorlar. Müslümanlar Kur’ân ile îtiraz-eleştiri-isyân edeceklerine, Kur’ân’ı, tağutların düzenini onaylamakta kullanıyorlar. Bu tavır zulme, adâletsizliğe karşı “Lâ”, “Kellâ” demeyi geciktiriyor. Zulmün yerleşmesine ses çıkarmayarak tağutlara alan açıyor. Çünkü anlamanın sonu yoktur ve olamaz. Bir türlü oradan çıkamıyor. Bir türlü kafasını çevirip hayâta bakamıyor. Zulmün yanından umursamazlıkla geçip gidiyor. Normal olmayanı bir süre sonra normal görmeye başlıyor. Tek derdi “anlama” oluyor. Yaşamayı/hayatı erteliyor ve bir süre sonra dînin hayatta görünür/yaşanır olma isteğine karşı çıkar hâle geliyor. Tağutlara taşeronluk yapmaya başlıyor.

Kur’ân’ı (hâşâ) matruşka bebeklerle döndürdüler. Bir türlü “gerçek bebek” ortaya çıkmıyor. Tam, “işte gerçek bebek bu” dediğinizde altından yeni bir bebek daha çıkıyor. Sonu gelmiyor bir türlü.

Evet; Kur’ân’ı aşırı-anlama çalışmaları, Kur’ân’ın gerçek keşfini ve hareketini engelliyor. Kahve-falı bakar gibi atıp-tutuyorlar çünkü. Bir-türlü yaşantıya geçirmiyorlar.

Târihin sonu tezlerini öne sürmelerine karşılık 1979’da İran devrimi ile sarsılan seküler-dünyâ, bu devrimlerin devâm etmemesi için; müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturan sünni kesime de sirâyet etmemesi için yeni fikirler geliştirmişlerdir. Atasoy Müftüoğlu bunu şu şekilde dile getirir:

“Yeni bir devrim olmaması için ne yapmalıyız? Bu Neo-nurculuk akımı diye tanımladığımız akım burada başlıyor. “Yeni bir devrim olmaması için ne yapmalıyız”a yanıt ararken, Dünyâ yanıt ararken şu tür çözümlemeler yaptılar. Devrimci dilin ihrâcı karşısında biz Dünyâ’ya şunu söyleyebiliriz. Devrimcilik şiiliğin îcâdıdır. sünnilik hiçbir şekil ve sûrette birşey içermez. Devrimci bir duyarlılık içermez. Çünkü sünnilik statükodan yanadır, gelenek-görenekten yanadır, konformizmden yanadır. Ve Sünniliği küresel-sistem her türlü konuma iknâ edebilir. Onların kurulu düzene karşı ve meşrû siyâsi, hattâ gayri-meşrû siyâsal iktidâra karşı ayaklanmak gibi bir kaygıları yoktur. Böyle bir gelenek de yoktur. Buna iknâ ettiler. Önce şunu yaptılar. Türkiye, Arabistan ve Mısır'dan resm ve gayri-resmiî ulemânın katkılarıyla bunu formüle ettiler. Bu sözünü ettiğim anlayışı formüle ettiler. Yâni sünni dünyâ kurulu düzenlerin yanındadır ve kurulu düzenlerle her konuda uzlaşabilir, bu uzlaşmaya iknâ edilebilir. Bu devrimci dil şiiliğin îcadıdır. Bunun üzerine aynı günlerde çok daha ilginç bir şey var, bu çok ilginçtir. Bunun üzerinde de konuşmak gerekir. Bu sözünü ettiğim sürecin ayrıntılarını Çohmsky târihte yayınlanan “kader üçgeni” kitabında anlatıyor. Ayrıntılı şekilde anlatıyor. Bir başka kitapta Brzezinski ise (Beyaz Saray'ın bir dönem danışmanlığını yapmış) aynen şunları söylüyor: (Autof kontrol kitabında)”Bu tür bir din-algısının îcâdı için Amerikan Kongresi şu kadar para ayırdı” diyor.

Şimdi düşünebiliyor musunuz, toplumlarımızın ne tür bir din-algısına hizmet edeceği ve kendilerine hangi zihniyet konusunda hangi yaklaşım konusunda yapılandıracaklarına ilişkin çerçevenin kurulabilmesi için Amerikan Kongresi parayı ayırıyor. Yâni bu ibret verici bir şeydir, merkezî bir noktadır. Ben özet hâlinde anlatıyorum. Bu bağlamda olay sürdürülüyor ve “ılımlı İslâm” gibi “Türk İslâm’ı” gibi neler îcat ediliyor. Kavramlar îcat ediliyor. Bu aynı-zamanda İslâm’ın bütünüyle ve eksiksiz bir şekilde vülgarize edilmesi anlamına geliyor.

Yâni kalabalıkların, hiçbir kaygısı olmayan kesimlerin hoşuna gidecek bir din îcat etmek. Yâni aynen bu-gün Neo-liberâl dünyâ-görüşü, daha doğrusu bir tür ibâhilik, her şey meşrû, bu-gün dîni hayat büyük ölçüde ibâhilik ve işrâkilikle malûldür. Bunların konuşulması gerekir. Bu-gün Kur’ân-ı Kerim'i referans olarak almak yerine diyelim ki İbn-i Arabî’yi referans olarak alıyor, Kur’ân-ı Kerim'i referans olarak almak yine Mevlana'yı referans olarak alıyor ve Kur’ân-ı Kerim'i referans olarak almak yerine Said-i Nursi'yi referans alıyor, Yunus Emre'yi referans alıyor. Bu, dinin sonu demektir. Yâni müteşerri bir söylemin, duyarlılığın, yapılaşmanın, kavramların ve kurumların bütünlüğüyle ve savsaklanabildiği, umursanamaz hâle getirildiği, rafa kaldırılabildiği ve insanların bir tür kişisel hayâta kapatılmaya iknâ edildikleri anlamına gelir. 
     
Modern müslümanlar mevcut durumlarını hiç eleştirmiyorlar. Çünkü bu durumdan menfaat devşiriyorlar. Bizim bu-gün yaşadığımız konumun Kitab-ı Kerim nezdinde bir açıklaması yoktur. Çünkü böyle bir konumu Kitab-ı Kerim konum olarak kabûl etmiyor. Yâni sürekli Arafta yaşayan bir topluluk. Ne cennet ne cehennem. Ne cennet için bir mücâdele veriyor ne de cehennemden içtinab eden bir şeyi var, hep sürekli Araf'ta duruyor ve sürekli temelsiz beklentiler içinde umutlar içinde bulunuyor.

Zihinsel sömürge durumunda bulunduğumuz için, hangi düzeyde olursa-olsun, aldığımız eğitim hepimizi aptallaştırıyor. Hepimiz aptallaştırıldığımız için, bize anlatılan hikâyelerin bütün boyutlarını göremiyoruz. Her alanda aptallaştırıldığımız için, modern/seküler/kapitâlist/liberâl/materyâlist değer-yargılarının ve değer-yapılarının, referansların, paradigmaların belirleyici olduğu, İslâm’ın bir referans-sistemi olmaktan çıkarıldığı bir toplumda yaşadığımız hâlde bu durumun vahâmetini kavrayamıyor, İslâm’i bir toplumda yaşadığımızı sanıyoruz”.

Mehmet Şevket Eygi, sonunu başka bir yanlışa bağladığı bir yazısında şunları söyler:

“Şu-anda, gerçek İslâm’ın yerine “Yeni bir İslâm” türetilmeye çalışılıyor. Ilımlı, light, fıkıhsız ve şeriatsız, sulandırılmış, ehlîleştirilmiş, beşerî bir hümanizma veya ideoloji hâline getirilmiş yeni bir İslâm. Avrupa Birliği standartlarına uygun bir İslâm. Feminist bir İslâm. Cihadsız bir İslâm. Diyalogçu ve hoşgörülü bir İslâm. Allah katında tek hak din olma özelliğinden arındırılmış bir İslâm. Resmî ideolojiye ayarlanmış bir İslâm. Kitaba, Sünnete, icmâya dayanan (İslâm’ın böyle (icmâ) bir dayanağı yoktur) gerçek İslâm’ın yerine yepyeni bir İslâm çıkartmak istiyorlar”.

Ahmet Kalkan, Ilımlı İslâm için şunları söyler:

“Ilımlı İslâm tâbiriyle içi boşaltılmış bir din kastedilmektedir. Tevhidî içerikten soyutlanmış, cihadı, ahkâm (hükümle ilgili) âyetleri, toplumsal emir ve yasakları, devlet talebi olmayan, küfre ve şirke karşı hiç-bir tavrı olmayan bir din oluşturulmaya çalışılmaktadır. Çok eski zamanlardan bêri bu amaca yönelik çalışmalar yapılmakla birlikte, İsrâil’in sömürgesi konumundaki ABD’nin başını çektiği Batı, özellikle ikiz kulelere saldırılardan sonra bu yoldaki çalışmaları yoğunlaştırdı. BOP, Ortadoğu’nun dînini yeniden şekillendirmeyi, yâni ılımlılaştırmayı hedefleyen bir projedir. Türkiye yönetimini de hem demokrasi ve hem de ılımlı İslâm’ı bir-arada yürüttüğü için model ülke kabûl etmekte, yöneticilere “lâ”sı olmayan ılımlılaştırılmış bu dini (ki, buna “İslâm” demek doğru olmaz) diğer ülkelere de pazarlamasını istiyor. Türkiye’de devletin dîninden ve düzenin öngördüğü din anlayışından (ulusal Türk dîni hâlini almış özel dinden, ılımlı İslâm’dan) râzı olduğunu ısrarla belirtiyor. Görünen o ki, yöneticilerin de bu rolden pek şikâyetleri yok. Bu coğrafyadaki düzen ve tâğutlar, bir taraftan kendi ülkelerinde tevhidî muhtevâdan uzak, demokrat, Atatürkçü, devletçi, ulusalcı, laik, muhâfazakâr (neyi muhâfaza ediyorsa) bir dîni, yâni “ılımlı İslâm”ı, dînini yaşamak isteyen müslüman halk için tek alternatif şeklinde sunuyor. Diğer yandan bu tahrif edilmiş din anlayışını diğer ülkelere Batı adına ihrâç etmeye, kendilerini örnek almalarını istemeye çalışıyor.     
      
Ilımlı İslâm kavramı, gerçek İslâm’ın zor olduğu, aşırı olduğu ön-yargısından yola çıkılarak oluşturulmuş alternatif beşerî bir din anlamı taşır. İslâm, hiç de zor bir din olmadığı, Dünyâ ve âhiret saâdetini en kolay, en kestirme ve en doğru yoldan elde etmenin adı olduğu hâlde; bâzıları onu zor, kaynar derecede sıcak kabûl ediyorlar da, kendi şeytanlarının ve şeytanlaşmış arzularının doğrultusunda hoşlanacakları kolay, basit ve ılımlı bir din dizayn edip halka “sizin dîniniz bu olmalı” deme gücünü kendilerinde görüyorlar.

İmtihanın gereği bâzı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında aziz İslâm’ın teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiç-bir yük yüklemez (Bakara 286). Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, vâr olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; İslâm’ın tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’ân’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabûl etmektedirler (Şûrâ 13).

Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık, düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plân ve programıdır. Dînimizde nass’la  (kesin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştirmek, zamâna ve toplumlara uydurmak mümkün değildir. Ilımlı İslâm kavramıyla, tek hak din olan İslâm, atmalar ve katmalarla dejenere edilmek, çağın bâtıl ideolojilerinin ve sapık insanların güdümünde uyduruk bir din oluşturulmak istenmektedir.  

Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayâta geçirmekle ilgili zorluk, dînin ve dînî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dînin yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işâretleriyle topluma dayatılınca, kısır-döngü şeklinde hayâtın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.

İçinde “hak”dan bazı unsurlar taşıyan “bâtıl”, en tehlikeli bâtıldır. Bâtıl/küfür, kendi aslî yapısıyla İslâm’ın karşısında durmayı göze alamadığı için, hak maskesi takarak, hakla koalisyona girerek, sûret-i hakdan gözükerek kalleşçe, münâfıkça İslâm’ın karşısına geçiyor. Dîne karşı din, İslâm’a karşı ılımlı İslâm yaklaşımıyla câhil kitleleri safına çekmeye, gerçek İslâm’ı içten yıkmaya çalışıyor. Bu, modern zamanlarda îcat olunan yeni bir keşif değil; kâfirlerin çok eski, ilkel bir taktiği. Medîne münâfıklarından farklı bir şey yok küfür cephesinde.

Ilımlı İslâm denilen şey, “lâ”sız bir İslâm anlayışıdır. Reddedecek, tavır alacak, savaşacak bir düşmanı olmamak; her şeyle ve gayri müslim herkesle diyalog içinde kardeş-kardeş, barış içinde yaşamak. Kendisine ve her şeyden önce dînine kast eden bunca zâlime karşı nasıl olacaksa bu!... Aslında bu çirkin kavramla istenen şey belli: müslümanın iğdiş edilmesi, işgâlcilere karşı direnç ve tavır gösteremeyecek şekilde pasifize edilmesi, emperyalist zâlimlere kul ve köle edilmesi.

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb 36). Allah’ı hakem kabûl etmeyen, O’nun hükmüne râzı olmayan, O’nu her konuda tek ölçü kabûl etmeyen kimse müslüman olabilir mi? Allah’ın dînini beğenmeyen, O’nun dîninde bâzı eksiltmeler veya artırmalar yapan, o dindeki bâzı hükümleri yok sayan veya başka görüşlerle sentezleyen kimseden daha sapık kim olabilir?! Ilımlı İslâm denilen şey, işte böyle bir sapıklıktır.  Ilımlı İslâm, zâlim devletlerin, işgâlci ve emperyalist güçlerin toplumları kendilerine kul etmek için prensiplerini belirledikleri kuşa benzetilmiş bir din anlayışıdır.

Ilımlı İslâm’ı savunan ve dînini yaşamak isteyen müslümanlara tek alternatif olarak dayatan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâm’i hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya çalışmaktır. “(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten yoldan çıkmışlardır” (Mâide 49). Allah Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında mü’minlere emretmektedir.                 

“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri de en iyi bilen O’dur. O hâlde, (hakîkati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar” (Kalem 7-9).

BOP (Büyük Ortadoğu Politikası), müslümanların kökünü kazıyamayacağını ve çok pahalıya mal olan işgâllerle işi halledemeyeceğini anlayan büyük şeytan Amerika’nın kendilerine göre doğunun ortasında, Ortadoğu’da radikâl diye tanımladığı kaynağa bağlı gerçek İslâm’ı terörize edip suçlamak, yasakla(t)mak ve ılımlı İslâm anlayışını daha bir yayıp dayatmaktır. Böylece uslandırılmış ve sulandırılmış bir dîni İslâm diye takdim edip sâdece adı ve kâfirleri rahatsız etmeyecek özellikleri kalan din anlayışı ile yetinen sözde müslümanları emperyalist hedefleri istikâmetinde köleleştirmektir.  

Bugün okullarda öğretilen mecbûrî din, câmilerden halka empoze edilmeye çalışılan din, medyanın % 90’ında gündeme getirilen din, İslâm’ın sahtesidir, ılımlısıdır; aslı değil. TV’den, kimi bürokratların, particilerin, yöneticilerin, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu ılımlı ve sahte dindir.  

Amaç, dili pak bir ifâdeyle; devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dîne “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek. İncil’e benzer bir Kur’ân, kiliseye benzer bir câmi, papaza benzer bir imam ve hristiyana benzer bir müslüman oluşturmak.

Açık cephe alarak fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltip etkisiz hâle getirmenin, müslümanlığı tahrif etmeye çalışıp İslâm inanç ve yaşayışını saptırmanın, “müslümanım” dediği hâlde kâfir gibi yaşamanın adını “ılımlı İslâm” koymuşlar. Bu tanımlarla uyuşmayan Kur’ân’ın istediği İslâm ise, “radikâllik, fundamentalizm, köktendincilik, terör, bölücülük, taassup, bağnazlık, yobazlık, irticâ” gibi yaftalarla çirkin gösterilmeye çalışılmış ve belirli mesâfeler alınmıştır. Halk sâdece ismen müslüman kalsın, ama müslümanlığın içini İslâm düşmanları doldursun ve “ancak şu şekildeki bir müslümanlığı yaşayabilirsin” diye halkın dînini yönlendirsinler; yerlisiyle yabancısıyla egemen küfrün zorba güçleri tarafından istenenleri ve yapılanları böyle değerlendirmek gerekiyor. 

Öğrendiklerimiz bizi takvâ sâhibi yapması gerekirken, daha tartışmacı, daha uzlaşmacı, daha edilgen yapıyorsa ya okuduklarımızda veya okuma tarzımızda problem var demektir. Zâten artık okuyan insanımız da kalmadı. Bakan insanımız var. Gözüyle düşünen, gözüyle karar veren, gözüyle inanan veya inancını değiştirmeye başlayan. Okurlarımız yazmıyor, yazarlarımız okumuyor. Okur-yazarlarımız ve özellikle okur-yaşarlarımız yok artık. Böyle bir ortam, müslümanın canına okuyanlara fırsat veriyor.    
  
Bu çizgi, uzlaşmacı ve tâvizci bir anlayışı hâkim kıldı. Uzlaşma ve tâviz ise; tevhidî harekete, bütüncü, radikâl, köktenci, inkılâpçı anlayışa set vuruyor”.

Mete Gündoğan:

“Özellikle 11 Eylül 2001 olayını projenin mîlâdı olarak ele almak gerekir. Henüz kimin yaptığı net olarak bilinmeyen bu saldırı olayı, BOP’un açık bir gerekçesi olarak kullanılmış ve hâlâ da kullanılmaktadır. Irak’ın işgâli için operasyona başlanılmasından çok kısa bir süre önce, Bush, yeni muhâfazakâr (Neocon) fikirlerin merkezlerinden biri olan Amerikan Girişim Enstitüsü adlı kuruluşta bir açıklama yaparak, Ortadoğu’da demokratik değerlerin yayılmasını öngören projesini anlattı. Buna göre Ortadoğu’nun, inanç ve anlayış olarak da Amerikan/Batı değerlerine yakınlaştırılması hâlinde Dünyâ’nın daha emniyetli olacağını iddia etmiştir.

Bu konuşmadan yaklaşık iki ay sonra Irak işgâli gerçekleştirildi. İşgâle karşı bölgede geniş bir tepki oluşunca, biraz da bu tepkileri bastırmak için iki ay sonra 9 Mayıs 2003 târihinde yaptığı bir konuşmada Bush, on yıl içerisinde bir ABD-Ortadoğu Serbest Ticâret Bölgesi’nin kurulacağını söyledi. Bu ifâdeden de iki ay sonra, 7 Ağustos 2003 târihinde, The Washington Post gazetesinde Condolezza Rice imzâlı bir yazı yayınlandı. Yazı, bölgede 22 ülkenin haritasının değişeceğini ifâde ediyordu.

Bundan da yaklaşık iki ay sonra, 6 Kasım 2003 târihinde Bush, Ulusal Demokrasi Vakfı’nda, Ortadoğu’yu özgürleştirme stratejisini açıkladı. Hemen-hemen aynı târihlerde, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Davos’ta yapılan Dünyâ Ekonomik Forumu’nda “Büyük Ortadoğu’ya Reform” projesini açıkladı. Daha sonra Dışişleri Bakanı Colin Powel, konuya ilişkin açıklamalarda bulundu ve proje kapsamındaki bölge ülkelerinde görüşmelere başladı. Proje, zenginler kulübü olarak da bilinen G8 zirvesinde de ele alındı ve koordinasyon için Büyük Ortadoğu Girişimi Eş-başkanlığı oluşturuldu. Üç tâne eş-başkan tâyin edildi. Türkiye ve İtalya Başbakanları ile Yemen Devlet Başkanı eş-başkan olarak belirlendiler. Böylelikle BOP, 21. yüzyılda İslam Dünyâ’sı siyâsal coğrafyasının yeniden şekilleneceği bir yol haritasına dönüştürülmüş oldu” der.

Bir değeri anlamak demek, o değerle hareket etmek ve o değerin gereklerini yerine getirmek demektir. Bilgi, ümmete ve tevhide dönmüyorsa, ha bir kuru ekmektir.

Aliya İzzetbegoviç:

“Müslüman halkların, aynı yerde devr-i dâim yapmaktan, bağımlılıktan, fakirlikten ve geri kalmışlıktan kurtulmalarını istiyor muyuz? Yeniden ve emin adımlarla şerefle ve aydınlık yolunda, kendi kaderlerinin sâhibi olmalarını istiyor muyuz? Ahlâklılığın, dâhiliğin ve cesâretin kaynaklarının bütün gücüyle yeniden fışkırmasını istiyor muyuz? O zaman bu hedefe götüren yolu açık bir şekilde işâret edelim:

İslâm’ın bireysel, âilevi ve toplumsal hayâtımızın tüm alanlarında İslâm düşüncesinin yenilenmesi ve Endonezya'dan Fas'a kadar tek bir İslâm-birliğini gerçekleştirmek. Bu hedef uzak ve ihtimâl hâricinde görülebilir, ancak imkân dâiresinde bulunduğu için gerçektir. Aksine her bir gayr-ı İslâm’i program çok yakın ve hedefin yanında görülebilir; ancak o, İslâm-âlemi için tam bir ütopyadır, çünkü imkânsız dâiresinde bulunmaktadır” der.

Hüseyin Bülbül:

“Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin anmaya değer bir kıymeti yoktur” der.

Kur’ân’ın bir de şeriatı/kânunları vardır ve bu şeriatın/kânunların tezâhür etmesi için bir “yer” lâzımdır. O yer olmadığında şeriat tabî ki es geçilir ve Kur’ân edebiyat/felsefe/mantık kitabı hâline gelir. Artık sonu gelmez araştırmaların konusu olur.

SONU OLMAYAN EYLEMSİZLİK

Anlayamazsınız kardeşim.. Anlama çalışmasını bitiremezsiniz. Allah zâten böyle bir şey istemiyor. Anlamsız anlama çalışmalarıdır bunlar. Bu “anlama” işini ritüel hâline getirmemek gerekir.

Yüz-yıllardır bu çalışmalar yapılıyor ve müslümanların rezilliği bitmediği gibi daha fazla artıyor. Zâten müslümanların bu kötü durumunun nedeni, Kur’ân’ı hayattan çekip zihinlere hapsetmekti. Einstein:

“Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar almayı bekleyenler ahmaktır” der. 

Hikmet Ertürk:

“Her şeyin sürekli değiştiği bir Dünyâ’da yaşıyoruz. Tabi bu değişen şartlar içinde sürekli yeni yollar inşâ edilmektedir. Çoğu-zaman böylesi şeyler ile ne amaçlandığının farkında olamıyoruz. Sanki çevremizde hiçbir şey olmuyormuş gibi kendi dar gündemimizdeki kimi tekrarları sürekli yapıp duruyoruz. Ve bu tekrarlar hep aynı tonda devam ediyor. Unuttuğumuz şeyleri hatırlamakta fayda var. Fakat ilginç olan şey, bildiğimiz şeyleri de sürekli tekrar edip duruyoruz. Ve sürekli bir daha okumalar yapıyoruz. Okunan bilgilerin hayatımızda olan şeyleri olumlu yönde etkilemesi gerekirken hiçbir şey değişmiyor. Ve okuyarak biriktirdiğimiz bilgiler paylaşılmıyor. Paylaşılsa bile kim ne şekilde arzu ediyorsa o kadarı o kişiye söyleniyor. Çünkü hep herkes ile ilişkilerimizin iyi olmasını istiyoruz. Doğru bilgiler ile çevremizdeki arkadaşlarımızın rahatsız olmasını göze alamıyoruz. Bu hiç de İslâm’i bir davranış değildir. Kur’ân’dan öğrendiğimiz bilgiler Allah’ın emirleridir ve bizler bu bilgileri saklayamayız. En yakınımızdakiler bile olsa bu bilgilerin o kişilere aktarılıp iman iddialarının samîmi olup-olmadıkları ölçülmelidir. Böylelikle yol arkadaşlarımızı da daha iyi tanımış oluruz.

İşte böylelikle bir şeyleri başarmak istiyorsak, “zafer hazırlık gerektirir”. Fakat öyle görülüyor ki Müslümanlar hazırlık yapmayı bırakın, daha ne yapacaklarına dâhi karar verebilmiş görünmüyorlar. Ortada tâkip edebilecekleri, öğrenip biriktirdikleri bilgileri harcayabilecekleri hiçbir yol çalışması yok. Sâdece aralarında konuşa-geldikleri sohbetleri mevcut. Şunu hemen belirtelim ki “kaybettiğiniz zaman bahanelerin hiçbir önemi yoktur”.

Yapa-geldiğimiz tek şey Kur’ân metinlerini sürekli bir şekilde okumak. Fakat bu şekilde Kur’ân okumalarının artık müslümanlara bir şey kazandırmayacağı görülüyor. Bunlar sâdece metin okumalarıdır. O yüzden artık bizler “ne yapılmalı” sorularını kendimize, kardeşlerimize sormalıyız. Sürekli okuyup durduğumuz bu kutsal metinler bizlerden ne istiyor. Bizler bu bilgileri artık yaşanır kılarak biriktirmekten vaz-geçecek miyiz?.

Yarınlarda yapılıp yaşanması gereken emirlere öncelik vererek bu emir ve hükümlerin hayâtımız içerisinde yozlaşmasına neden oluyoruz. Çünkü zamansız, mekânsız, yerli-yerinde olmayan, sırası birbirine karıştırılmış, önceliği belli olmadan yaşanmaya çalışılan her amel, biçimsiz ve ruhsuz, kontrolsüz çabalarla hebâ olmuştur. Gündemimize aldığımız bu ve benzeri konular, amelsiz kıpırdamamıza sebep olmuşsa da zaman geçtikçe zihnimizde kuru ifâdeler olarak şekillenmiştir. Çok-önceleri bildiğimiz fakat yaşamadığımız kavramlara da olumsuz bir bağışıklık kazanmışız. Bu hâlimiz toplumlarımızın dönüşümünü de gerçekleştirememiştir.

Yapmamız gereken şeyleri doğru bir şekilde yapmadığımız sürece hep aynı şeylerle karşılaşacağız. Devran şu şekilde sürüp gidecek: Önce bizler daha öncesinde İslâm’a dâir şâhitliğini hakkı ile sürdüren, sonraları bu hâlinden kopuşlar yaşayan muhâtabımıza bir şeyler anlatacağız. Fakat onlar, ağabeylerimiz o hep bildik edâlarla bizleri umursamayacak, sonra bizler şâhitliğimizden tâviz vere-vere yaşlanacağız, o kuşağın genç müslümanları aynı şeyleri bizlere anlatacak, bizler de o bildik tavırlarla yine kulaklarımızı tıkayacağız. Çünkü geçmişimizden bir türlü çıkamayan bizler, her zaman hep o uyarıları zâten önceden biliyor olacağız.

Zihnimizde, yüreğimizde, yaşamımızda Kur’ân’ı tüketirsek, bu aslında kendi tükenişimizdir. Gelin geleceğimizi “eski geçmiş” yapmak için yaşamayalım. Allah bizlerden hayâtı îmâna göre biçimlendirmemizi istiyor. Yoksa sürekli geçmişimizde yaşadığımız anılarda hep kaybolur gideriz” der.

KUR’ÂN’DA AŞIRI-ANLAMA ÇALIŞMASI EMREDİLİYOR MU

Yâsin Aktay’ın bir yazısını alıntılayarak bunu cevaplayalım..

Kabaca bir eşleme yapmak gerekirse, bu-gün okunan Kur’ân'ın hiçbir anlaşılma zorluğu barındırmadığını, herkese her durumda aynı şeyleri söyleyebileceğini, dolayısıyla gerekli olan tek şeyin kitabın ihtivâ ettiği anlamlara ulaşmak için elverişli teknik ve yöntemlere baş-vurmak olduğunu varsayan anlayış, Kur’ân'ı anlama konusunda bu kurguya göre objektivist bir irâdeye tâbî olmaktadır. Objektivist irâde çağdaş dünyâda müslümanların Kur’ân'ı okumalarında yıllarca en fazla etkili olmuş olan bir irâdedir.

Kur’ân üzerinde bir-takım semantik/anlam-bilimsel incelemeler, dil-bilimsel tahliller, kavramsal etüdler yapmak sûretiyle Kur’ân'ın en doğru bir şekilde anlaşılması hedeflendi. Kur’ân'a “ön-yargısız”, bütün kültürünü “sıfırlamış”, tek amacı doğruyu bulmak olan bir kafa-yapısıyla gitmek ideâlize edilirken, böylesi bir tedbirle Kur’ân'a gitmenin Kur’ân'ı anlamak için sanki yeterli olacağı iyimserliği taşındı. Anlaşılan veya anlaşılacak olan şey kişiden-kişiye değişmeyecek kadar gerçek, nesnel, “orada” olan bir şeydir. Hiç bir bireysel, kültürel, târihsel, toplumsal farklılık, her-hangi bir Kur’ân âyetinin, ifâdesinin anlamında her-hangi bir farklılığa yol açmak için meşrû bir gerekçe teşkil edemez.

Ana-gövdesini böylesi bir anlayışın oluşturduğu objektivist irâde böylelikle Kur’ân'ı anlamanın fiîlî durumlarına çok fazla gönderme yapma ihtiyâcında bulunmaksızın, ya mevhum bir geleneğe atıfta bulunarak gelenekselci; veya semantik ve filoloji disiplinlerinin, hattâ adı konulmamış bir târih sosyolojisinin verilerine baş-vurmak sûretiyle de modernist İslâm anlayışlarına eşlik etmiştir. Kanaatimce burada modernist yorumla gelenekselci yorum arasındaki fark belirsizleşmekte, ikisi aynı düşünce âilesinin üyeleri hâline gelmektedir. Her ikisinde de “Kur’ân'ı anlamak”, Kur’ân'la aramıza böylesine nesnel sınırlar koymak sûretiyle ulaşılabilecek bir hedef hâline gelmektedir. Sorun sâdece uygun anlama aracını uydurabilmekte yatar.

Şimdi ben buradaki düşünce mülâhazamı biraz daha anlaşılır kılmak için biraz kışkırtıcı olabilecek bir soruyu ortaya atmak istiyorum: Sâhi biz Kur’ân'ı anlamak zorunda mıyız? Veya şöyle diyelim: Kur’ân'ı anlamak, Kur’ânî bir sorun mudur? Bizim geleneksel anlamda anladığımız “anlama” tâbiri -böyle anlamayanları tenzih edebiliriz- her-hangi bir yerde olup-biten bir anlam muhtevâsını aynen aksettirmek, kopyalamak, idrâk etmek gibi bir şey. Bir şeyi anladığımız zaman onu bir nevi ayna görevi gören zihnimizde aksettirmiş oluyoruz. Onu olduğu gibi kuşatıyoruz. Kendi zihnimizdeki bütün kavramlardan, düşüncelerden, ön-yargılardan veya bir bütün olarak “anlama ufkumuzdan” sıyrılıp anladığımız nesnenin, metnin, kişinin, ifâdenin anlama ufkuna yerleşiyoruz. Genel olarak “anlama” derken kastedilen şeyin bu olduğunu biliyoruz. Böylesi bir anlama zihnimizi bir ayna olarak tasarlar. Dahası evrensel bir anlama hedefi, bir anlama ideâli kurmaya sevkeder. Belli bir yargıya ulaşmış olan herkese de o yargıya evrensellik atfetme meşrûiyeti üretir. O zaman da Kur’ân'ı anlama konusunda mü’minle kâfir, takvâlı ile takvâsız, zengin ile fakir hiç bir zaman farklı konumlarda tasavvur edilemezler. Çünkü söz-konusu olan etkinlik-türü, bilimsel bir çabaya indirgemek ve bir matematik problemi çözülür gibi Kur’ân ayetlerinin içerdiği anlam sorunlarının çözülebileceği kabûl edilmek zorundadır.

Şimdi sorumu yineliyorum: Kur’ân'ı anlamak Kur’ânî bir sorun mudur? Kur’ân bizden kendisini bu anlamda kuşatmamızı, tüketmemizi, bütün anlam muhtevâsına nüfuz etmemizi, tâbiri câizse vahyedenin niyetlerini çözücü bir çaba mı beklemektedir? Biraz erken olacak bir cevapla kendi mütâlaalarımı sürdüreyim. Kur’ân'dan edindiğim izlenim bu anlamıyla Kur’ân'ı anlamak gibi bir yükümlülüğe sâhip olmamak bir-yana, öyle bir anlamaya da hiç bir zaman ulaşamayacağımız yönündedir. Basit bir veri şudur: “Kur’ân'da insanların, Kur’ân'ı bu anlamıyla anlamaları gerektiğine dâir en ufak bir vurgu yoktur” desem eminim çoğu kişi epey şaşıracaktır, belki de îtiraz edecektir. Türkçesi “Kur’ân'ı Arapça olarak indirdik ki daha iyi anlayasınız” diye yaygınlaşan âyetin veya genel olarak siyâkında “anlayasınız” olduğu zannedilen âyet meâllerinin arapça aslında “anlama” değil de “düşünme” “ibret alma”yla karşılanabilecek sözcüklerle geçmektedir. Bu ise, ayrıca Kur’ân'ın anlaşılmasına yönelik objektivist irâdenin zihnimizin derinliklerine kadar nasıl işlediğini örneklemesi açısından oldukça mânidârdır. Evet, Kur’ân'da Türkçe'nin bu tür çağrışımlarıyla birlikte sâhip olduğu “anlama” sözcüğüne tekâbül eden hiç bir sözcük yok. Örneğin bir “f h m” kökünden gelen sözcük Kur’ân'da sâdece bir yerde geçmekte, (Enbiyâ 79 H.G.) o da  Kur’ân'ın anlaşılmasıyla ilgili bir mevzuda değil de, Hz. Süleyman'a anlaşılır kılınan bir meseleyle ilgilidir. Netîcede şunu söyleyebilmek için sanırım yeterince gerekçemiz var. Bizim Kur’ân'la ilişkimiz bu tür objektivist çağrışımlarıyla birlikte bir “anlama-anlaşılma” ilişkisi değildir, belki bir öğüt alma, kulak verme, itaât etme, üzerinde düşünme ilişkisidir v.s. Burada da sorunumuz bizim bir şeyi anlamaya kalkışırken kendi üzerimizde neler olup-bittiği konusundaki bilgiye insan olarak yeterince vâkıf olamayışımızdan kaynaklanıyor. Kur’ân'la Kur’ân'ın târif ettiği bir diyaloğu tesis ettiğimizde Kur’ân'ı, anlama faaliyetinin objektif sınırlarında tüketmekten âciz olduğumuzu farkettiğimiz gibi, okurken bize bir hâller olduğunu da eminim hepimiz hissediyoruzdur.

Aslında her çeşit metni okurken içine düştüğümüz bir-çok durumun sayısız kat fazlasına Kur’ân'ı okurken giriyoruz. Çünkü Kur’ân'ı her-hangi bir metni okur gibi okumuyoruz. Her-hangi bir metin gibi okuyanları dışta tutabiliriz, ama bir ibâdet kastıyla Kur’ân'ı okumaya alışmış bir insanın, Allah'tan gelmiş olduğuna inanarak, öğüt almak, hidâyet aramak üzere okuyan bir insanın Kur’ân'la kendisi arasına nesnel mesâfeler koyarak okuması fiîliyatta mümkün değildir zaten. Peki bunu yapmaya kalkışırsa, yâni salt bir anlama nesnesi olarak mütâlaa edip kutsiyetini rafa bir-an için bile kaldırırsa ne olur? Böyle bir durumda Kur’ân'ın değişik yerlerde değindiği tiplemelerden birine denk düşme ihtimâlinin çok yüksek olduğunu söylemek durumundayım: “Ölçüp biçen”, “Allah ne murat etti” diyen “bunlar geçmişlerin masallarıdır”, “bir büyüdür” ve sâir şeyler diyen tiplemelerden bahsediyorum. Tabiî ki bu-arada bunca nesnel teşhisle Kur’ân'da söylenen hiç bir şeyi üzerine alınmadan, onu ameliyat masasına yatıranların bile kendilerini alamadıkları bir durumun yol açtığı tip var. “Onun etkisine kendilerini kaptırıp gizlice onu dinlemeye gidenlerin tiplemesi”. Bu-arada yeri gelmişken Kur’ân'ın bilgi kuramsal (epistemolojik) mâhiyeti üzerine deminden beri yaptığım değinileri uyarlamak istiyorum. Özetle Kur’ân tüm bu nedenlerle bir epistemoloji nesnesi olmak hedefine çok fazla tâlip görünmüyor.

Anlama kelimesinin batı dillerindeki eş karşılıklarından birisi de “to exhaust” tur. Bu da bir anlam içeriğini kavramak, ama tüketerek kavramak şeklindedir. Yâni bir anlamda Kur’ân'ın her-hangi bir âyetini anladığımızı söylerken onda artık anlaşılacak başka hiç bir şeyi geride bırakmamış olduğumuzu söylemiş oluyoruz”.

Yahudilerin “üstün millet”, “vaad edilmiş topraklar” gibi vurguları ebedileştirmeleri de aşırı-anlama yüzündendir. Hristiyanların “teslis”, “günah çıkarma”, domuz eti yeme”, Hz. İsa’yı tanrılaştırma süreçleri aslında, aşırı-anlama ve aşırı-yorumlama süreçleridir Çünkü aşırı-anlama yoluna düşenler, bir-zaman sonra aşırı-yorumlama yoluna da gireceklerdir. Ehl-i Kitab’ı yanlışlara sürükleyen ve kitaplarını tahrif etmelerine neden olan etken, aşırı-anlama ve aşırı-yorumlamadır.

PSİKO-EKONOMİK DAYATMA

Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle de İran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel ılımlı/hoşgörülü İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist Müslüman” anlayışıdır. Batının domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de hükümetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın servetlerini katlama hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-asyaya diktiler. Buraların yer-altı ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.

Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda. Kültür farklı. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir. Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi bazı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim” kişileri saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar? İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası.. “Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman tek-seçenek olarak mevcut âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak gerekir. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gelmez” bir hâle getirmek. Yapılan aşırı yorumlar demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/sekülerist/modernist/konformist/laik yorumlar çünkü. Bu tarz yorumları gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plana çıkarmak başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların istediği şekle sokuyorlar. Evet; batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Kimsenin doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması yapmadığı bir toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş oluyorlar. Ve böylece onlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile ömürlerini geçiriyorlar.

Cemâl Doğan:

Misyonerlik faaliyetlerinin İslâm ülkelerinde iki-yönlü bir gâyesi vâr-olageldi. Birincisi, müslüman halkı hristiyanlığa kazandırmaktı. Bu alanda pek fazla bir başarı sağlayamadılar. İkinci gâye olarak, eğer müslümanlar hristiyanlaştırılamıyorsa, o zaman sekülerleştirmekti. Bu yolla müslümanlar sömürgeci yayılmaya ve sömürüye yönelik bir tehlike oluşturmayacaklardı. Sekülerleştirmenin gerçekleştirilmesi için misyonerler eğitim görevini üstlendiler. Sekülarizasyon vazîfesini üstlenen misyonerler, vazîfelendirildikleri ülkelerin dilini, târihini, edebiyatını vs. bilgilerini çok iyi öğreniyor ve sömürgeleştirmede vâsıta olarak kullanıyorlardı” der.

Lütfi Bergen:

“Avrupa, müslümanların kadim ahlâk-âile-iş-inanç disiplinini kendi dokusuna eklemlemeye çalışıyor. Ancak bu değer, hem Avrupa’lının ırkçı yaklaşımlarıyla çelişiyor ve hem de “müslüman değerleri” zamanla deforma uğruyor. Ama bu, “Avrupa için ne gam” bir durumdur. Çünkü Batı kültürünün çöküşü, kendi nüfus dengesini yitirmesinden ivme alıyor. Avrupa uygarlığı, antik Yunan’dan bêri nüfus üzerinde baskıcı-sınırlayıcı bir siyâsal toplum fikri getirmektedir. İşte bu nüfus bu-gün Avrupalılık olgusunu taşıyamayacak bir zaaf içindedir. Bu nedenle Avrupa, ölmüş bedeni içinde acılar çeken bir ruh paniğine yakalanmış, içine gireceği bir genç beden arıyor. Bunu Akdeniz havzasından başka bir yerden bulamaz.

Hüseyin Alan:  

“Modern târih yorumu, varlık ve bilgi felsefesinden etkilenen müslüman aklı, Kur’ânî târih yorumu, varlık ve bilgi sistematiğinden koparak zaman algısını, değer yargısını, âhiret telâkkisini vs değiştirdi. Batılı aklın têsirine giren akıl, asr-ı saadeti bile bu nedenle târihselleştirdi, geride bıraktı. Bir daha yaşanamaz, târihsel olarak bir daha dönülemez zaman ve şartlar olarak değerlendirdi. Bu-arada gelenek, birikim, sahih kökler de terk edildi, aşağılandı. Aynı suda iki kere abdest alınamaz derken mantık oyununa girdi ve sapkın bir kıyas yaptı. Suyla abdesti karıştırdı. Ona göre su akıp gidiyordu. Ve zamânı geriye çevirmek, aynı suda yıkanmak mümkün olmazdı. Dolayısıyla asr-ı saadet gibi artık tüm geçmiş bir nostaljiydi, Zion’du. Bir daha gerçekleşemezdi. Nostaljiyle de yaşanmazdı, çünkü anokronik duruma düşülür, reel gerçeklikle ideâl karıştırılmış olurdu. Buysa büyük bir çelişkiydi.

Bu akıl Kur’ân’ı da aynı algıyla okuyunca, doğal olarak, bu-günkü zamâna ve şartlara uymayan hükümleri, geçmiş şartlar ve zamanla kayıtlı olarak okudu, yeniden yorumlamak zorunda kaldı. Şer-i hükümler ve ölçüler bu nedenle evrensel olamazdı, geçmişin şartları geçmişte kalmış, bu-günse değişmişti. Evrensel olan, din ya da dînî olan, ahlâkla-ibâdetle-mâneviyatla sınırlanmalıydı. Dînî hükümler, hukuk, dînî cemaat ve amaç yeni insana, tekâmül etmiş insana, şartlara, târihsel şimdiki zamâna uygun olarak yeniden yorumlanmalıydı. Çünkü realite buydu, çünkü şimdiki-zaman yaşanıyordu.

Bu görüşü meşrâlaştırmak için vahiy telâkkisini, Allah ve kutsal algısını, peygamber algısını değiştirmek, hadisi, fıkhı, usûlü, yöntemi, geleneği, geleneğe âit birikimi vs. dışlamak zorunda kaldı. Bu akılla okuduğu vahiy’den yeni bir din inşâsına başladı. Artık vahiy, inzâl edilen, teslim olunması gereken değil, özneleşmiş insan tarafından anlaşılması ve yeniden yorumlanması gereken bir metindi… Elçilikse örneklik özelliğini yitirdi, kendi çağı ve şartlarıyla sınırlandırıldı. Vahiy kesilebilir miydi?. Din evrensel değil miydi?. Bu-günün elçiliğine soyunanlarınsa ne yapacağıysa belliydi… Buradan âhiret algısına gelmek zorunda kaldı ve bunu da yeniden yorumlamaya başladı. Benzer düşünüş biçimiyle kıssaları, târihsel gerçekliğe ve olgulara uymayan edebî kurgular olarak okudu. Mûcizeleri, bilimsel bilgiyle îzah edemediği için metaforik okumaya tâbi tuttu.

Yeni din-inşâsı böyle başladı ve bu işlem devâm ediyor. İlâhiyat bilimleri bu alana âit kılındı ve yönlendirildi. Garâbete bakın ki bu aklı yalancı çıkaran yine kendi yorumu olacaktır, çünkü bu din-inşâsı, yeni değildi. Yeni târihsel zamâna âit gerçeklik hiç değildi. Kapitâlist üretim tarzıyla at-başı gelişen hristiyan teolojisinin protestan yoruma tâbi tutulduğu 16. yüzyılda, hristiyan ilâhiyatçıları bu işleri yapmıştı. Anokronik olan bizim adamdı, bizimkisinin aklıydı. O sâdece yeni keşfe çıkmış, eskiyi yeniden üretime sokmuştu. Demek ki zaman yeniden yaşanabiliyormuş.

Civilization sürecinde akıl, özne olan birey aşamasına geldiğinde, dîni ve ibâdeti de yeniden inşâ edecektir. İncil ulus-dillere çevrildi, katolik otoritenin yorumları ve ibâdetleri bidat ve hurâfe olarak dışlandı, İnciller yeni bir okumaya tâbi tutuldu. Artık her İncil okuru dînî kendisi anlayabilirdi. Otoriteye ihtiyaç yoktu. Allah tasavvuru, vahiy-peygamber-âhiret inancı ve telâkkisi, ibâdet gibi dîne âit temel değerler, bu süreçte, bu akılla yeniden tanımlandı. Nihâyet bu çabalar, protestan tarzı yeni bir mezhebi hareketi geliştirdi. Bu teolojik kabûl, yeni gelişen kapitâlist ekonomik süreçle birlikte kapitâlist ahlâkı, ibâdetsiz ve şeriatsız dînî algıyı meşrûlaştırdı. Bu sürecin en önemli gelişmesi, bireyin özne olması, kutsal dâhil her değerin nesneye dönüştürülmesidir” der.

Biz müslümanlar o çirkef ruhun bedeniyiz! Kirlenmek-kirletilmek üzereyiz.

Bânu Avar:

“Bir zamanlar düşman komünizmdi, Sovyetler şeytanın ta kendisiydi. Sovyetlerin çöküşünden sonra batının hedefine zengin İslâm coğrafyası oturuyor. Bu-gün İslâm düşmanı olan Rasmussen CFR kararıyla Nato’nun başına geçiriliyor. Obama ise “Afganistan, Pakistan” ilk hedefimizdir diyor. Orta Asya’ya hücum işte böyle başlıyor” der.

Weizmann'ın notlarında: “Arap-halkı hâin tabiatlarıyla” batılı uygarlıktan nasibini almamıştır. O hâlde batılı ile aynı haklara sâhip olamamaktadır ya da ona bu hakları alması batılı tarafından öğretilecektir” denir.

Mustafa Armağan:

“Halkları hurâfe ve bâtıl inançlardan kurtarıp aklın egemenliğini ve ışığını ona muhtaç olanlara götürme iddiasındaki Batılı güçler, aslında bir-türlü suya kandıramadığı içindeki susuzluğu, çölü taşımaktadır gittiği yerlere. Çöl, Dünyâ’ya yürümektedir. Gittiği yerlerde var olan bitki ve canlı yapısının üzerini örtmektedir. Hayâtı durdurmaktadır. Ancak götürdüğünü iddia ettiği hayat ve ışık, medenileştirme misyonu, ne kendi susuzluğunu, ne de gittiği yerlerdeki insanlarınkini giderebilecektir” der.

Batı doğuyu oyuncak yapmak istiyor ve onu istediği gibi değiştiriyor ve istediği şekle sokuyor süre içinde. Duke Üniversitesi’nden iki değerli araştırmacı, Martin Lewis ve Karen Wigen, haklı olarak “Neden Batı sâbit bir çekirdeğe sâhiptir de Doğu neden sürekli değişir?” sorusunu soruyor.

Yusuf Özkan Özburun:

“Batı, sanâyi devrimini gerçekleştirince, ihtiyaç-eksenli üretim ortadan kalkmış, arzu eksenli bir üretim dönemine girilmiştir. Makinelerin seri üretime geçmesiyle ortaya çıkan ihtiyaç fazlası ürünler için reklam, pazarlama ve halkla ilişkiler meslekleri ortaya çıkmıştır. 1924’den îtibâren Amerika’da zirveye çıkan bu çalışmalar bir süre sonra fazlasıyla üretilen ürünler sebebiyle bütün Dünyâ’ya yayılmıştır. Afrika, Hindistan, Ortadoğu ve Çin’e de ürün pazarlamaya karar vermişlerdir. Hattâ Çin onların ürünlerini istemediği için savaş açmışlardır. Batı bunu gerçekleştirmek için antropoloji dediğimiz bilimden faydalandı ve antropologlarını Afrika’nın köylerine kadar göndererek insanların hayat-tarzını inceletti, kodlarını öğrendi. Sonra teknolojisiyle övünerek bu ülkelere, “sen geri kalmış ülkesin, gelişmek için bana muhtaçsın” dedi. Mâlik bin Nebi de kitabında Fransız sömürüsündeki Cezâyir halkının yaşadığı trajik durumdan dolayı “az gelişmişlik zokasını yuttuk ve mahvolduk” diyor. Söyleyin? Aynı-anda 100 bin kişiyi öldüren bir silaha sâhip olmak gelişmişlik midir?” der.

Alparslan Kuytul bu-konuda şöyle der:

“Modern olmak medenî olmak demek değildir.  Onların üretmiş olduğu mallları-ürünleri kullanalım diye, o modern hayâtın ürünlerini onlardan alalım kullanalım diye.. Onlar, zengin olabilmeleri için ürettikleri malı bir yerlere satmak zorundadırlar. Ellerinde birikmiş malları var ve nüfusları mal kadar artmıyor. Makineler geliştikçe gelişiyor, ürünler üretimi 10 kat artıyor. Ama nüfusları o kadar artmıyor. Bu fazla malı bütün Dünyâ’ya satmak zorunda kalıyorlar. Bunun için de bütün Dünyâ’nın kültürünü değiştirmek zorundadırlar. İnsanlar onların kültürlerini almadıklarında mallarını da almayacaklar çünkü. O yüzden bize modern hayâtı medeni hayat diye yutturmaya çalışıyorlar. Allah’ın boyasını o yüzden değiştirmek zorundalar. Onların şirk anlayışlarına sessiz kalmamız için bizi değiştirmek zorundalar. Onların üretmiş olduğu ürünleri kullanabilmemiz için, bizi değiştirmek zorundalar. Ya biz onların mallarını alacağız, ya da o malları satamayacaklardı, o yüzden bizi değiştirmeye çalışıyorlar, değiştirdiler/değiştiriyorlar”.

Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre. Fakat o ülke müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir. Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke, işgal edilmiş bir ülkedir artık. Böylece savaş masrafı bile etmeden açık bir pazar hâline gelmiştir.

“İslâm’ın Protestanlaştırılması” makâlesinde şöyle denir:

“Batı Dünyâsı, yâni Hıristiyan âlemi, ilk zamanlar İslâmiyeti pek ciddiye almadı. Arabistan yarım-adasında, Araplar arasında dîni bir mücâdele olarak baktı olaya. İslâmiyet Arabistan dışına taşıp, doğuya, batıya, özellikle de Anadolu kapılarına dayanıp, Bizansı, Avrupayı tehdit eder duruma gelince Hristiyan âlemi telaşlandı.

Haçlı-seferlerini başlattılar. Kudüs’e kadar ulaşıp binlerce müslümanı kılıçtan geçirdiler. Fakat müslümanları yıldıramadılar, müslümanlar tekrar toparlanıp haçlı sürüsünü Kudüs’ten ve Anadoludan attı.

Hristiyan âlemi bu yenilgiyi bir türlü hazmedemedi. Her fırsatta saldırıya devâm etti. Ancak, asırlar süren savaşlara rağmen bir netîce alamamaları onları farklı taktik uygulamaya sevketti. Kaba-kuvvetle bir yere varamayacaklarını anlayarak, müslümanları içeriden yıkmaya karar verdiler.

18. asırda bu yeni planı uygulamaya koydular. Yetiştirdikleri casuslarla (Hempher gibi) ve müslümanların arasından satın aldıkları kimselerle İslâm’ın esaslarını bozmaya, yâni protestanlaştırmaya karar verdiler.

15. yüzyıla kadar, Hristiyanların üzerinde Katolik Kilisesi, yâni Papa hâkimdi. Merkezî bir din-otoritesi vardı. Keşiflerden sonra ortaya çıkan burjuva sınıfı, zenginliğin verdiği güçle, kontrolsuz bir şekilde, haram-günah tanımadan zenginliğin tadını çıkarmak istediler. Fakat, bozulmuş da olsa, kendine göre emir ve yasakları olan Hristiyanlığın ahlâki kuralları ile çatışınca, isteklerini rahat bir şekilde yapabilmenin yollarını aramaya başladılar.

Meselâ, zenginleşen tüccarlar fâiz ile çalışmaya başladılar. Hristiyanlık buna müsâde etmedi. 1517’de Alman papazı olan Martin Luther çıkıp her türlü isteğe izin verince, burjuva sınıfı yâni zenginler rahatladı. Din-baskısından kurtulmuş oldular. Dîni kendi âdi isteklerine alet etmeye başladılar.

Günümüz Lutherleri de, adis-i şerifleri, âyet-i kerîmeleri yorumlarken aklı ön-planda tutmuyorlar mı? Herkesin aklı farklı olduğuna göre, herkesin anlayışı farklı olacağından, akıl sayısı kadar görüş, din, yâni dinsizlik ortaya çıkmayacak mı? Getirilmek istenen nokta da bu değil mi zâten.

Bu protestanlaştırma projesini, İngiltere’nin yönlendirdiği Avrupa yürütüyordu. 11 Eylül olayından sonra ABD de açıkça aktif bir şekilde projeye destek vermektedir.

11 Eylül olayı belki de, müslümanlara gösterdiği toleransı kırmak ve ABD’yi de projeye dâhil etmek için hazırlanan sinsi bir plândır”.

Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir hayat felsefesi değildir, hayat tarzıdır. İslâm herşeyden önce “hareket”le ilgilidir.

Yaşar Nûri Öztürk:

“Bu-günkü Dünyâ’yı Şeytan yönetiyor. Şeytan, Dünyâ’yı kitlelerin başına geçirdiği piyonlarıyla yönetir. Sebep, elbette ki insanın tembellikleri, şehvetleri, gafletleri, dalâletleri, hıyânetleri, nankörlükleridir. Şimdi, târihin diyalektiği, insanlığın ne yapıp nasıl bir tavır sergileyeceğine bakıyor. Sergilenecek tavra göre, yarınlar ya daha kahırlı olacak yahut da mutlu. Ama bu şekilde asla devâm etmeyecek.

Şeytan’ın Dünyâ’yı yönetme icraatında gücün başını süper-etki noktalarında oturan şeytânî kurmaylar çekiyor. Bunlar, târihin amansız ve büyük zâlimleri, Şeytan’ın güçlü iş-birlikçileridir. İstavrozluları var, namazlıları var. Bir de bunlara bağlı, bunların piyonu ve hizmetçisi olarak iş gören ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf taşeron Şeytan uşakları var. Taşeron şeytancıların en yamanları, İslâm coğrafyalarında mekân tutmuş despot riyâkârlardır. Bu şeytan-yamakları, gücü, parayı, oyu, müslüman kitlelerden almakta ama hizmetlerini dâima haçlı kurmaylara arz etmektedirler. Bunlar için İslâm, haçlı kurmayların onayladığı kadarıyla dindir. Bunların din adına en becerikli oldukları şey, İslâm’ın, haçlı kabûlleri dışında kalan kısmının “o kadar da önemli olmadığı” yolunda delil hazırlamaktır. Nitekim bunlar, Şeytan’ın yeni Ortadoğu dîni olan Ilımlı İslâm’a destek için, İslâm’ın temel îman şartı olan Kelime-i Şehâdet’in yarısını devreden çıkarıp “Muhammed Allah’ın Elçisidir” kısmını dışta bırakmışlardır” der.

Yusuf Kaplan:

“Aslında soğuk-savaşın bitirilmesinden sonra “İslâm’a karşı İslâm” stratejisi geliştirildi. 1970’lerde bunun teorik alt-yapısı oluşturuldu. Bunun başını da Bernard Lewis çekti. Hâlâ da, 11 Eylül’den sonraki süreçte çok etkili biri Bernard Lewis. “İslâm’a karşı İslâm” diye bir şey geliştirdiler. Şunu çok net bir şekilde biliyoruz ki, Osmanlı durdurulunca İslâm küresel bir aktör olarak târihten çekildi. Müslümanların temsilcisi bin yıldır araplar değil, biziz. Bin yıldır Selçuklular ve Osmanlılar ile birlikte yapılan bir târih söz-konusu. 20.yüzyılın başında Osmanlı’nın durdurulmasıyla birlikte İslâm’ın bir aktör olarak târihten çekildiğini görüyoruz. Batılılar buna kesin kanaat getirmiş durumdalar. Zâten Birinci Dünyâ Savaşı’nı da onun için çıkardılar ama İkinci Dünyâ Savaşı başlarına belâ oldu. İkinci dünyâ savaşı ile Avrupa fiilen çöktü aslında ve bir şekilde târihe girmeye çalışıyor. İslâm’ın kesin bir şekilde târihten çekildiğine inanmışlardı Batılılar. Ancak sömürgecilik sonrası dönemde Fas’tan Malezya’ya kadar kültürel olarak, sosyal olarak, entelektüel olarak İslâm’ın müslüman toplumların omurgasına yerleşmesi Batılıları çıldırttı. Çünkü onlar bu iş bitmişti diye düşünüyorlardı. Benzer şeyleri başka kültürlere, coğrafyalara da yaptılar. Meselâ Japonları kapitâlistleştirdiler ve bitirdiler. Çin’e ve Hindistan’a aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar.

Batılılar, Soğuk Savaş sonrası süreçte, bütün stratejilerini İslâm-dünyâsının târihe girişini önlemek ve İslâm’ı sisteme entegre ederek bitirmek şeklinde geliştirdiler. “İslâm’a karşı İslâm” stratejisi, bunun adıdır” der.

Aliya İzzetbegoviç:

“Orduları yerine onlar şimdi düşünce ve sermâyelerini benimsetmektedirler ve bu yeni têsir-biçimi ile yine aynı hedefe varmak istemektedirler: Müslümanlar arasındaki varlıklarını têminat altına almak, müslüman halkların siyâsi ve maddî bağımlılığını ve mânevi güçsüzlüğünü devâm ettirmek” der.

Amaç İslâm’ı bloke etmek ve hattâ değiştirerek başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.

Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Atasoy Müftüoğlu:

“Direniş bilincine ve kültürüne sâhip olmayan müslümanlar, cemaat hareketleri, hayatta kalabilmek için, teslimiyetçi konumları, yöntemleri, tarzları seçiyor. Radikâl düşünceler, tercihler, tavırlar îtibardan düşüyor, yaftalanıyor, karalanıyor. Ilımlı İslâm, ılımlı müslüman yeni bir kategori olarak moda hâline getiriliyor. Ilımlı İslâm ve ılımlı müslüman ile aslında ılımlı araçlar/araçsallaştırmalar, ılımlı iş-birlikçiler kasdediliyor” der.

Bâtılın Tehlikeli Gerçekleri ve Şeytan’ın Hizmetkârları yazısında şunlar söylenir:

“Ünlü misyoner Râhip Samuel Zwemer'in, müslümanları hrısityanlaştırma konusundaki taktiğine, Thomas Michel'in Türkiye’de üstlendiği misyonu rahatlıkla örnek verebiliriz...

Bakın Râhip Samuel Zwemer' in taktiği neymiş:

“Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım.. Başka yollar deneyelim. İslâm ülkelerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, hristiyan âdetlerini, hristiyan bayramlarını, hristiyan kültürünü, hristiyan ahlâkını aşılayalım”.

Görünen şu ki, bu-gün biz kendi içimizde bir-birimizi tekfir etmekle yarışırken, adamlar içimize kadar sızarak, elini-kolunu sallaya-sallaya inançlarını rahat bir şekilde tebliğ ediyorlar, etmekle de kalmıyorlar, İslâm’ı kendi inançlarına benzetmeye çalışıyorlar...

Müslüman kardeşlerim, sizler akledip sorgulmadıkça ve bölünmenin size verdiği zararı görüp, bölüşmenin bilincine varmadıkça, Allah’ın dînine düşman insanlara dolaylı olarak katkıda bulunmaya devâm edeceksiniz..

Ümmet olma bilincine varmanın zamânı geldi de geçiyor bile, hakîkate geç kalmayın..

27 Mayıs 1960 darbesini fiili olarak destekleyen ABD, Adnan Menderes'in iktidârında yaşanan “Türkiye'yi gerçek bağımsızlığına kavuşturma” girişimlerinin farkında olarak yeni bir politika geliştirdi. Adına Komünizmle Mücâdele denilen, ancak 1940'lardaki komünist hareketlere karşı geliştirilen tepkiden farklı bir konsepte sâhip bu yeni sürecin tek amacı vardı:”ABD'nin izin verdiği kadar Müslümanlık”.

Ulvi Murat Kılavuz, dînin küreselleşme ve/yâni postmodernizm tarafından ne şekilde tutsak edildiğini şu şekilde anlatır:

“Postmodernizm “dîni canlanma”yı sekülarizasyonun tersine çevrilmesine imkân tanıyan bir olgu olarak görmemektedir. Sâdece dîni, her-şeyin mübah olduğu (“anything goes”) parçalanmış bir “kültürde” kolaj (kes-yapıştır) türünde bir bütünleştiriciliğin sembolik öğesi olarak konumlandırmaktadır. Postmodernizm bu noktada dînin bizâtihi bir “kültür” olduğu gerçeğini gözden kaçırmaktadır. Dolayısıyla din, dayatılan bir kültürün sembolik bir öğesi konumuna itilme değil, tabiatıyla bir alternatif olarak bizzat o kültürün yerine geçme yolunu seçecektir.

Postmodernistlere göre, doğru, akıl, erdem, Tanrı, gelenek ve târih gibi fikirlerin çözümsel araştırmalarına uyarak yaşamak hepten anlamsızdır. Postmodernizm bir kez meta-anlatıların sonu olarak kabûl edildiğinde, postmodern dünyâda dinlerin de sağlam bir yer edinemeyecekleri düşünülebilir; zîrâ dinlerin tamâmı, Lyotard’ın bahsettiği türden anlatısal bilgi olmaksızın ayakta duramazlar.

Asıl sorun, bir yandan sayısız dinsel anlayışın bir-aradalığının yarattığı psikolojik münâsebetsizlik hissi, bir yandan da dinlerin kendi anlayışlarının beslenmesi için vasat teşkil eden gündelik hayat örüntülerinin modern hayâtın örgütlenmesi içinde kendisine sağlam bir yer bulamamasıdır. Turner’ın tesbitiyle, bu durumda, küreselleşmenin tanımı gereği, her-gün insan hayâtına büyük bir hızla girip yine aynı hızla çıkıp giden, bâzen gitmeyip eski önem ve anlamını kaybeden, bâzen de anlamını arttırsa bile yerinde emânet gibi durduğu herkesçe bilinen muâşeret biçimlerinin deverânı içerisinde, dîni inanç ve pratikler hiç-bir imtiyâza sâhip olamamaktadır. İmtiyazsız inanç ve pratikler, dolayısıyla, müntesiplerine sağlam bir Dünyâ tasavvuru sunamamakta, en iyi ihtimâlle insanlar için çok gevşek kimlik referansları oluşturabilmektedirler. Esâsen, paradoksal gibi gözükse de, İslâm bir tasavvur olarak geriledikçe bir biçimler bütünü olarak daha fazla ön plâna çıkabilmektedir. Biçimin muhtevâdan bağımsızlığını ilân ettiği  postmodern sanâyi toplumunda dinsel tasavvur, muhtevâdan giderek daha fazla ayrışan biçimlere yüklenmektedir. Diğer taraftan, dinsel tasavvurun muhteva-biçim bütünselliğine dayanmasını postmodern toplumun sembolleri, biçimleri, imajları bağımsızlaştıran baskısına karşı bir garanti gibi görerek, korunması daha kolay olan biçimde ısrar etme tavrı, sonunda giderek içi boşalmış şekillerle kalmaya varabilmektedir.

Günümüzde, bir insanın Hristiyanlığının en fazla müziğine yansıyan bâzı tercihlerden, müslümanlığının domuz eti yememe konusunda gösterdiği duyarlılıktan, Alevîliğinin bir Zülfikâr kolyesi veya evin duvarına asılan Hz. Ali ile Atatürk portreleri veya Pir Sultan’dan türkülere kulak kabartmaktan öteye gidememesi çok yaygın olmamakla birlikte zaman-zaman gözlenebilecek bir durumdur.

Küreselleşmenin dîni inançlar ve dînin gündelik hayattaki tezâhürleri üzerindeki etkisi salt bununla sınırlı değildir. Kuşkusuz bu bağlamda söz-konusu edilen küreselleşme temâsı dînin yükselişini açıklamaya çalışan yönüyle dikkat çekmektedir. Oysa küreselleşmenin dînin yükselişi kadar dinsel inançlardaki sulanmayı berâberinde getiren çok negatif sonuçları da vardır. Bir-anda Dünyâ’nın her tarafından bir sürü değişik milliyetle karşılaşan insanların kendi millî kimliklerinin sınırlarını görmeleri kadar, hattâ belki de daha fazla bir etkilenim, bir inanca mensup olanların, aşırı çoğalmış ve her türden inanç ve ritüel biçimleriyle karşılaşmaları esnasında meydana gelmektedir. En azından teoride, dînin küreselleşmeyle daha büyük travmalar yaşayacağını söylemek mümkündür.

Bu-günün küreselleşmeyle karakterize edilen kültürel durumunun en belirgin özelliği, kültürel formların, dinsel inançların, günlük yaşam örüntülerinin, en yüksek düzeyde çoğulcu bir toplumsal pota içerisinde aşağı-yukarı eşitlenmiş olması, aralarından birinin üstünlüğüne hüküm verecek bir üst ilkenin varlığıyla ilgili olanakları tüketmiş olmasıdır. Esâsen bunun da temelinde postmodern düşüncenin temel karakteristiklerinden olan görecilik yatmaktadır. Postmodernizm, tek, kapsayıcı, nesnel, dışsal ya da aşkınsal doğruluk tasarımına karşıdır. Doğruluk (hakîkat) kaygan bir şeydir; çok biçimli, içe-dönük, özneldir. Bu mânâda, dosdoğru tanımlanabilecek bir şey değildir. Merkezî, klâsik bilgi kuramının belirleyici terimleri, bilgiyi edinme yollarından birinin doğru, ötekilerinse yanlış olduğu varsayımını da içermekteydi. Sorun, farkı bulmak, bu fark yerine oturtulduğunda da onu haklı kılmaktı. Postmodernizmin tasarımı ise şudur: Hiç-bir fark yok; bilginin türleri arasında bir sıralamaya gitmek, siyasal ve ahlâkî anlamda alçakça  bir girişimdir. Bu, bir deri renginin başka bir deri renginden daha üstün olduğunu söylemek kadar densizcedir.

Küreselleşmenin getirdiği bu kaotik bilinç yapısı ve belirleyici bir üst değerin yokluğu, insanlara emniyet ve tekinlik hissi sağlayan kaynaklar olan millet ve âile gibi unsurların çözülmeye uğramasıyla birleştiğinde, kişilerin ruh sağlığına olumsuz etkileri ortaya çıkmakta, dinî/mânevî yönelişlerde anlam ve içerik kaymaları söz-konusu olmaktadır. Bütün bunların doğuracağı sonuç açıktır: İslâm’ın küresel sistemin “alt küresel kültürü” olarak konumlanması; dolayısıyla hem göreceliliği meşrûlaştıran bir araca dönüşmesi, yâni postmodernize olması, hem de değişim için değişime mecbur bırakılması. Dinlerin ve özelde İslâm’ın önünde çözümlenmesi gereken en büyük sorunun, kaçınılmaz biçimde bir “medeniyetler çatışması”nın tarafı olma ya da küresel sisteme eklemlenerek bir “alt küresel kültür” veya “küçük anlatı” olma ikilemini aşarak, sâbitelerinden vazgeçmeksizin toplumun gereksinimlerine cevap veren bir konuma yerleşmek olduğu söylenebilir. Öncelikle, küreselleşme, her ne kadar zaman-zaman her türlü müdâhaleden bağımsız bir heyulâ şeklinde tasvir edilse de, bizâtihî değer koyucu, otonom bir varlık veya süreç değildir. Küreselleşmenin empoze ettiği değerler büyük ölçüde Batı’nın değerleridir ve icrâ konumunda da Batı yer almaktadır. Dolayısıyla İslâm’a yönelik küresel yaklaşımlar, özünde Batı’nın bakış-açısının yansımasıdır. Bu mânâda küreselleşme ile mücâdelenin bir yönüyle söz-konusu bakış-açılarıyla mücâdele olduğu söylenebilir.

İslâm, muhâtaplarına sâdece bir “hayat tarzı” vaat eden diğer dinlerden farklı olarak, geniş ölçekli bir hukuk ve ilişkiler sistemi de sunmakta ve bu, İslâm’ın mevcut küresel düzene karşı bir tehdit olduğu algısına yol açabilmektedir. Buna binâen, Hristiyanlık’ta büyük ölçüde gerçekleşmiş olan dînin sosyâl hayattan soyutlanıp kişisel alana ve vicdâna hasredilmesi İslâm’dan da talep edilmektedir. Ancak İslâm da küreselleşmenin bu talebini kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak görmektedir. Bu mücâdele sürecinde İslâm’ın kendi potansiyellerinin farkında olarak hareket etmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Daha önce ifâde edildiği gibi, İslâm’ın ana kaynaklarının, hayâtın tüm vechelerini kuşatıcı bir yapı sergileyen öğretileri ile bu öğretileri esas alarak farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda ortaya konulan İslâm geleneğinin kültürel birikimi, sosyâl, siyâsal ve ekonomik alanlarda farklı toplum yapılarına tatbik edilebilecek çözüm önerileri geliştirme imkânına sâhiptir. Meselâ küreselleşmenin dîni çoğulculuk yönündeki talep ve baskısı -bu durumun, homojen bir İslâm ümmeti ideâline aykırı olması, dâru’l-İslâm-dâru’l-harp gibi klâsik ayırım ve kavramlaştırmalardan vazgeçilmesini gerektirmesi gibi sebeplerle- İslâm açısından ilk bakışta problem teşkil etmektedir. Ancak önce Hristiyan ve Yahûdîler’e tatbik edilen ve daha sonra oldukça liberâl sayılabilecek bir yorumla Zerdüştîler’i, Hindû ve Budistler’i de kapsamına alan zimmet veya millet sistemi uygulamasının gelenekten çıkarılacak çözüm önerilerine bir örnek oluşturduğu söylenebilir. Küreselleşmenin getirmiş olduğu güç ve gelir dengesizliği karşısında İslâm’ın toplumun genelini gözeten adâlet ve sosyâl eşitlik prensipleri bu tarz çözüm önerilerinin insanlık nezdinde kabûl görmesini sağlayacak ilkeler olarak görünmektedir.

Bireyler açısından bakıldığında da, İslâm’ın, Tanrı’yla bağlarını koparmayan fakat kurumsal dinden uzaklaşan, kendilerine rehberlik edecek ve âidiyet duygusunu yaşayacakları bir toplumsal çevreden yoksun insanlar için, kendiliğinden bir alternatif hâline geldiği söylenebilir. Zîrâ İslâm, kişiye yeni bir kimlik ve hayâta yeni bir anlam kazandırma taahhüdünde bulunmakta ve âidiyet ve güven duygusunun yaşanacağı bir toplum yapılanması sağlamaktadır.

Sonuç olarak İslâm’ın, küreselleşmeye bir alternatif oluşturduğunun bilincinde olması kaydıyla, öncelikle bireylerden hareket etmek sûretiyle bu mücâdeleden başarıyla çıkabileceğini söylemek mümkündür”.

Evet; amaç dîni ortadan kaldırmak değildir. Kendi istekleri doğrultusunda dînin yorumlanmasıdır. Böylelikle dîni de kullanarak çıkarlarını istedikleri gibi yönlendirecek ve çıkarlarını arttıracaklardır.

İSLÂM’İ OLMAYAN ORTAMDA İSLÂM’İ YORUM OLAMAZ

Bu-gün, İslâm’a âit olmayan sosyal bir gerçeklik içinde İslam yorumlanmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Durmuş:

“1998 yılı, 28 Şubat süreci denilen döneme tekâbül etmektedir ve o yıllar, İslâm’ın siyâsal bir mühendislikle terbiye edilmek istendiği bir dönemdir. Müslümanlara, gerek cebren ve gerekse hile ile İslâm’ın hiçbir siyâsi talebinin olmadığı, Kur’ân’ın asla devlet önermediği söylettirilmek isteniyordu. Şu vardı ki, bunu tanklarla söyletmek mümkün olmamıştı. O hâlde, bir de bunu ılımlı metotlarla denemeliydi. O güne kadar, söyleyenlerin etrafına bakınarak söyledikleri, İslâm’ın laiklikle çelişmediği görüşü artık sempozyumla alenîleşmiş, bir-anlamda gizli tebliğ döneminden alenî tebliğ dönemine geçilmiştir. Artık muhâfazakar kitleler nazarında İslâm’la demokrasi, İslâm’la laiklik arasında her-hangi bir sorun kalmamıştır.

İslâm’ın Batı Dünyâsına karşı direnç noktalarına saldırıda bulunulan toplantılarla (Abant) amaç, uyumlu ve ılımlı Müslümanlar yetiştirmektir. Bu dönüştürme projesini, post-kemalist düzenle yeniden dizayn edilmek istenen Türkiye’nin model ortaklık üzerinden İslâm-dünyâsına pazarlama niyetinden bağımsız düşünemeyiz elbette. Baş-örtülü kızların okul kapılarında yerlerde sürüldüğü bir ülkenin İslâm-dünyâsına model olamayacağını bilen Batılı müstekbirler, batı sisteminin dışında durmaya çalışan ‘radikal müslümanlar’ı da kabûllenemezdiler. Bu yüzden önce buradaki müslümanları ve bunlar üzerinden İslâm-dünyâsındaki “radikal”leri dönüştürmek gerekiyordu. Batının bu isteğini fark eden F. Gülen Hareketi ve AK Parti kadroları, bu dönüşüme gönüllü râzı oldular. Örneğin, AK Parti’nin en İslâm’cı kurmaylarından olduğu düşünülen Bülent Arınç, 1999 yılında gerçekleştirilen 2. Abant Toplantısı’nda “Beş-altı sene önce İslâm’i bir devlet modelinin olabileceğine ve siyâsetin görevinin bunun önünü açmak olduğuna inanıyordum, ama şimdi görüyorum ki yanılmışım. Artık hedeflenmesi gereken modelin insan haklarına dayalı demokratik hukuk devleti olduğu inancını taşıyorum” sözleriyle değişimin lokomotifi olmaya aday olduklarını açıkça belirtmiştir. Ki sonraları iktidâra gelen partisine yönelik kemalizmin yaramaz çocuklarının yapmaya niyetlendiği darbeler engellenmiş ve iktidar kapıları sonuna kadar kendilerine açılmıştır.

Katı laik uygulamaların yumuşatılması gerektiği belirtilen Abant toplantılarında modernleşmenin, tek bir yolunun olmadığı, Türkiye’deki gibi incitmeden de modernleştirilebilineceği yorumları yapılmaktadır. Mısır’da gerçekleştirilen toplantıda da bu tespitler yapılmış ve halkın, daha yumuşak bir tarzda incitilmeden modernleştirilmesi gerektiği belirtiliyordu.

Bu-gün Dünyâ’ya hükmeden müstekbirler şunu söylemektedirler: Siz, İslâm’ın bir devlet-düzeni, bir yaşam-biçimi olmasını istemeyin, istediğiniz kadar “dindar” olabilirsiniz, İslâm’ın bir-takım tezâhürlerine tutunabilirsiniz. Bunda hiçbir beis yoktur. Tabi bu-arada, bir-takım haham ve râhipleriniz de, İslâm’ın bir devlet-düzeni önermediğini, devletin hiç önemli olmadığını, İslâm'ın %98 îtibâriyle kişi ile Allah arasındaki bir vicdan işi olduğunu söylemelidir” der.

Yahudi bir yazar olan Gilad Atzmon:

“Neo-conların tek istediği, arapların batılılaşmış bir toplum olarak Coca Cola içmeleridir” der.

Hikmet Ertürk şöyle der:

“Bir şeyleri düzeltme adına yapmamız gereken şeylerin riskleri bizleri korkutuyor. Sonrasında bizlerin yapması gerekenleri hep başkaları yapıyor. Mûsa, Tûr dağından inmeli, hepimiz bulunduğumuz yüksek yerlerden inmeliyiz. Yoksa biraz bizlerin inançlarından, biraz kendilerininkinden yeni dinler oluşturuyorlar. İş böyle olunca inançlarımızın asla onaylamayacağı bir-çok davranış sanki çok normâl şeylermiş gibi yaşanabiliyor. Bizler de aynı düşüncemizde bir-kaç kardeşimizle ancak bu durumlara hayıflanıp duruyoruz.

Can Dündar; “Duyuyoruz fakat uzakları göze alamıyoruz. Sonra da hep başkaları boyuyor gökyüzünü… Bize alkışlamak düşüyor ve el sallıyoruz uzak düş ülkelerinin gezginlerinin ardında, sonra da yenik bir ordu gibi küçük kumdan kalelerimize dönüyoruz” diyor.

Aynen böyle oluyor.

Ve yine geleceğimiz belirsiz kalıyor. Belki geçmişteki yapamadığımız şeyler bizlere bu tarz telkinleri yapıyordur. Fakat bizler çözüm odaklı düşüncelere sâhip olmalıyız. Enerjilerimizi birleştirmeli ve çoğaltmalıyız. Seslerimizi güçlü kılmalıyız.

İslâm târihi süresinde îman ile ameli ayrı şeylermiş gibi gösterilmesi çabaları başarıya ulaşmış gibi görünüyor. Aslında Kur’ân’da îman ile ameli ayrı iki alan gibi gösteren hiç-bir yaklaşım/âyet bulunmamaktadır.

“Resûlullah dönemi ve o’ndan sonra kısa bir süre devâm eden saf İslâm toplumuna egemen olan Tevhîdi/Kur’âni düşünce, yerini, kendisine musallat olan câhili ve beşeri düşüncelere bırakınca, müminler topluluğu, içinde bulundukları “dini gereğince yaşayamama” hâllerine çözümler aramaya başladılar. Bu çözüm arayışları ve sonuçları bugün hepimizin mâlûmudur: isyanlar, cinâyetler, savaşlar, sürgünler, katledilmeler.. Kur’ân’ın bize aktardığı geçmiş ümmetlerin mücâdeleleri aynen tekrarlanıyor. İşte bu sırada İslâm ümmetine egemen olan zâlim iktidarlar, yanlarına aldıkları “din-adamları” vâsıtasıyla, şeklen tahrif edemedikleri vahyi, mânen kendi hevâ ve çıkarları doğrultusunda yeniden yorumlamaya başladılar. Vahyin mesajını asıl kimliğinden ve bütünlüğünden tecrid ederek yeniden biçimlendirdiler. Öncelikle kendi varlıklarını ve konumlarını meşrûlaştırdılar. Sonra da “îman nedir?” sorusunu sorarak onu salt zihinsel bir “bilme” olarak formüle eltiler. Kur’ân’da “kâfir” ile eş-anlamlı olan “zâlim” ve “fâsık” tâbirlerinin mü’minler için de kullanılabileceğini iddiâ ettiler. Kur’ân’a, Kur’ân’ın istediği biçimde yaklaşan hiç-bir kimsenin kabul edemeyeceği mü’min–müslim ikilemini izâfe ettiler. Artık “îman”, pratik boyutundan koparılmış, amelsiz bir olguya dönüşmüştü. Tüm bunları yaparken, hevâ ve heveslerince yorumladıkları âyetleri delil getirmekten de geri kalmıyorlardı” (Fevzi Zülaloğlu).

Günümüz ve geçmişte yaşanan tüm bu olaylar aslında hep mahrum bırakılmışların kendilerine revâ görülen zulümlere ses çıkarmamalarından dolayıdır. Kendilerine verilmiş kimi ayrıcalıkları ellerinden kaybetmemek adına İslâm’ın böylesi tahrif edilmesine sebep olmuşlardır. Hâlbuki Kur’ân onlara “Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır” (Tevbe 11). “Gerçek mü’minler ancak Allah’a ve Resûlüne îman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanlardır. İşte îman sözlerinde doğru olanlar onlardır” {Hucûrat 15) uyarısında bulunuyordu.

Ve artık mü’minlere, yâni îman edenlere düşen, îmanlarının gereği malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşmak olmalıdır.

Günümüzde tüm bu hususlar çok da değişmiş gibi görülmüyor. “Din-adamları” vâsıtasıyla daha önceki yıllarda şeklen tahrif edemedikleri vahyi, mânen kendi hevâ ve çıkarları doğrultusunda yeniden yorumlanması çalışmaları hâlâ devâm etmektedir. Vahyin mesajı asıl kimliğinden ve bütünlüğünden tecrid edilerek yeniden biçimlendirilmektedir. Toplum da bu tarz tahrifatların din-adamları olarak gördükleri kimseler tarafından yapılıyor olmasından dolayı farkına varamamaktadır. Hem bâzı din-adamlarının hem de kendilerine dindar diyen büyük bir halk topluluğunun bir türlü yenemediği korkuları mevcut. Bu korkular makam-mevki, Dünyâ’ya dâir geçimlik korkuları olduğu gibi can korkusu da buna eklenebilmektedir. Mevcut tağûti yönetimleri güçlü görerek sahih İslâm’ın yanında yer alamayan dindarların durumu çok acınası bir durumdur. Bu hâli ile baktığımızda “ne garip ne hazindir ki Dünyâ’daki sömürü çarklarını sömürenler değil, sömürülenler çevirmektedir. Çağdaş firavunları güçlü görerek bu firavunlara itaat eden ve kulluk yapan bu zavallılar, firavunlarda gördükleri ve ürktükleri gücün, kendi kulluklarından kaynaklandığını idrâk edemezler. Hâlbuki firavunların sâhip oldukları güç, bu kölelerin gücüdür. Çağdaş firavunlar hükmettikleri bu kölelerin gücü ile ayakta durmakta ve kölelerden aldıkları bu güç ile kölelere hükmedebilmektedirler. Firavunluğu yaşatan ve firavunları güçlendiren bu kölelerdir. Sonra, sonra da kendilerinin verdiği bu güçten korkarak kulluğa devâm edenler, yine bunlar, yine bu şaşkın ve zavallı kölelerdir” (Mehmed Alagaş).

Dış-görünüşleri cesâretli gözükse de kâlplerini korku salmış, kendilerini müslüman olarak lanse eden bu kimseler gerçekten îman etmiş, Allah’tan başka kimseden korkmayan mü’minlerden korku duymaktalar, onlar ile anılmaktan çekinmektedirler. İstiyorlar ki Allah katında hem müslüman sayılsınlar hem de tağutlar ile iyi geçinsinler ve böylelikle dünyâ-hayâtı boyunca kendilerine hiç zarar dokunmasın. Böyle bir ayrımın Allah katında kabûl görülmesi asla mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah aramızı mü’minlerle değil kâfirlerle ile ayırmamızı, sonu ne olursa-olsun mü’minlerle bir-arada olmamızı istiyor.

Yalnızca konuşarak bir-takım bilgileri karşımızdaki kardeşlerimize yüklemeye çalışmak çok doğru bir davranış değildir. Bu tür şeyler zamanla têsirsiz olurlar ve söylemiş olduğumuz sözlerin etkisi de kalmaz. Meselâ bizler belki yüzlerce defâ bu tarz uyarıları karşımızdaki kardeşlerimize anlatmak yerine bir defâ dâhi olsa yapılmasını paylaştığımız İslâm’ın emirlerini birlikte uygulasak, bu bir defâlık uygulama diğerinkinden daha tesirli olacaktır. Bir de eğer bizler sürekli bir-birlerimize yapamayacağımız sözleri yükler isek, bir müddet sonra normâl olarak yapabileceğimiz şeyleri de yapmamaya başlarız. O yüzden bir kardeşimizin yapamayacağını bildiğimiz şeyleri ona yüklememeli, ondan böylesi bir şeyi yapmasını istememeliyiz.

Unutmayalım ki sözlerimiz ancak eylemlerimiz ile yücelir, değerli olur. O yüzden hiç-bir zaman eyleme dökemeyeceğimiz şeyleri konuşup durmamalıyız. Sözlerimiz ile eylemlerimiz arasından çok fazla farklar oluşmamalı. Bu sözümüzün gücünü etkisiz kılacaktır. Çünkü yapamayacağımız şeyleri söylememiz çok çirkin bir durumdur. Fakat bu durumu söz söyleyici konumda olan kardeşimizin de görmesi gerekir. Yaptıkları uygunsuz şeyleri bağırarak anlatan bir kardeşimizi ne kadar doğru şeyler söylese de uyarıda bulunduğu kardeşi duymayabilir. Yâni sözünün etkisi olmaz. Sözün etkisi ancak eylemleri ile sözlerinin uyumlu olması ile mümkündür. Yoksa her dâim bir kardeşimiz bizlere “yaptıkların o kadar bağırıyor ki seni duyamıyorum” diye seslenecektir.

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında büyük gazâba sebep olur. Doğrusu Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever” (Saff 2-4).

Önemli olan Allah adına büyük sözleri sarf etmek değil, onları yaşayabilmektir. Söz söylemekle kardeşlerimizin yanında onlardan daha takvalı olduğumuzu zannettiğimiz sürece Allah’ın yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi olamaz, O’nun yolunda kardeşlerimizle saf bağlayarak savaşamayız. Böylelikle Allah’ın sevdiği topluluk içerisinde de yer almamız mümkün değildir. Âyette görüldüğü üzere Allah, sözünü söylemiş ve yapılması gereken doğru işi yâni ameli belirtmiştir. Bu nedenle önemli olan, her-şeyi yapabiliyormuş gibi konuşmak değil, az ama bize âit olan, elde ettiğimiz kazanımları konuşup, edindiğimiz azıkla yol almaya çalışmaktır. Tabî sürekli olarak nefsimizle savaş içerisinde olmalı, cihada kadar uzanacak yolda kendimize yeni yol azıkları edinmeliyiz.

Söylenen onca iddialı söz ve hâlâ yürünecek bir yolun olmaması, teslimiyet yolcularının da vâr-olmadığı gibi bir sonucu ortaya çıkardı. Söylediğimiz ama hayâtımıza aktarmadığımız bu sözlerle İslâm’ın taraftarları olabildik belki ama, İslâm’ın insanı olamadık.

Yapılacak ilk iş uzak düşmanlara slogan atmak değildir. Şu-an bizlerde görülen kararsızlık ve ikili kişilik, asr–ı saadet dönemi müslümanlarında yoktu. Zâten ne bu tarafa, ne de o tarafa yâr olmama hâli görülen ve buna rağmen kendisini İslâm’a mâl eden kişiler de mü’minlerden İslâm’a dâir böyle bir onay alamamışlardı. İlk dönem müslümanları o dönemki câhili yaşantılarından tamâmen uzaklaşmışlardır. İşte bu nedenle Ebu Cehil gibi aklıyla bilse de, Abdullah b. Übeyy gibi diliyle söylese de, Ümeyye b. Ebi’s–Salt gibi aklıyla bilip, diliyle söyleyip, kâlbiyle inandığını iddia etseler de söz-konusu kişiler kendilerini o değere teslim etmemiş “muvahhit” olamamışlar ise, mü’min sayılmamış, aksine dışlanmışlardır.

Ancak her-şeye rağmen yol alanlar engellerle karşılaşırlar. Yol alma zahmetinde dâhi bulunmayanlar yaşamları üzerinde bir sıkıntı ya da engel ile karşılaşmazlar. Fakat başarıya ulaşmak ya da elde etmek istediğimiz şeyi kazanabilmek için menzile varmak gerekir. Hiç yol almayıp oturduğu yerden ağızlarını oynatarak sürekli sözler sarf edenler aslında hiç-bir şey yapmayan kimselerdir. Değerlerinizi sürekli konuşarak bir değere dönüşemezsiniz. Eğer sâhip olduğunuz değerlere başkalarının da sâhip olmasını istiyorsanız, bu değerlere ulaşmak için yürümek, yol almak zorundasınız. Ve kendinizden bir şeyleri de fedâ etmek zorundasınız. Bir yanınız zorluklara göğüs germeden rahata eremezsiniz.

Şimdi bizler her yönü ile batılıları taklit eden, kendisi üretmeyen, sürekli tüketen bireylere dönüştük. Hep içimizde bir başkası var ve kendimiz olarak var olmayı beceremiyoruz. Ve tüm bunlar bizlerde değer yargılarına dönüşüyor. Fakat bu İslâm’i değerleri içselleştirmemiz önünde büyük bir engel olarak duruyor. Batı’nın ürettiği kendine has değerler ile hesaplaşmamız gerekiyor.

Bizler için tüm bunlar kendi bağımsız kimliğimizi unutturacak olgular değildir. Fakat biz şunu rahatlıkla görüyoruz ki toplumumuzun büyük bir çoğunluğu, âit olduklarını söyledikleri değer kimliklerinden farklı ve bir-birlerine oldukça zıt bir kimlik ile yaşamaya devâm ediyorlar. Bu bir tür Alinasyon’dur (yabancılaşma).

Her işi başkalarından bekleyen ne kadar çok insan var. Önlerinde ki bir engeli hep bir başkasının kaldırmasını bekleyen bir yığın kardeşleriniz var. Yol açılırsa o yolda yürüyecek. Fakat açık değilse etrafından dolanacak ama hiç-bir şekilde engeller ile yüzleşmeyecek. Emek sarfetmeyecek, çilelere tâlip olmayacak. Bu anlayış hepimizin de şâhit olduğu gibi sürekli eleştiren, sorumluluk almayan kişilerin sayısını oldukça çoğalttı.

Mesut Karaşahan’ın dediği gibi; Bu-gün Müslümanlar solcu, liberâl, ılımlı, hoşgörülü, çağdaş, ilerici, aydın, gibi kulağa hoş gelen batılı, emperyalist, seküler ve materyalist açıdan değer yüklü ne kadar kavram veya niteleme varsa hepsinin eş-anlamlısı gibi kullanılan demokratlık elbisesinin tek giyicileri durumuna düşürülmüşlerdir. Demokratlık biricik sıfat hâline dönüştürülmüştür.

Liberâl, çağdaş, ilerici, seküler, materyalist gibi kavramları içinde barındıran sözcüsü durumunda olan demokratlık elbisesinin tek giyicileri durumuna düşen müslümanların durumları hiç de iç-açıcı görülmemektedir. Çünkü tüm bu kavramları da İslâm adına bir değer olarak görüp içselleştirip yaşıyorlar. İslâm ile tamâmen zıt olan böylesi düşünceleri İslâm ile barıştırmaya çalışıyorlar. Ve işin daha tuhaf yanı ise, bir-gün karşı oldukları batılı kavramları başka bir gün savunuyor hâle geliyorlar. O yüzden de düşünsel kirlilik ve tutsaklık gerçekten de çok kaygı verici bir aşamaya ulaşmıştır. Bedensel tutsaklık için bunu belki söyleyemeyiz ama zihinsel tutsaklık her şeyden daha tehlikeli bir şey olmalı. Zihninizi ödünç verdiğinizde artık başkalarının değer verdiği kelimelerin tutsağı oluyorsunuz. Ve her ne yapıp ediyorsanız o başkalarının değirmenine su taşımış oluyorsunuz. Onların hayat-tarzları, onların kavramları, onların kelimeleri hep yaşanılır ve geçerli değerlere dönüşüyor. Ve böylelikle sizler hiç-bir ücret dâhi almadan kendinizi bu değerlerin hizmetlisi durumuna düşürüyorsunuz.

Rôl yapmayı, yürüyormuş gibi yapmayı bir-an önce bırakmalıyız. Çünkü yalnızca sözü dillendirmek bizlerin samîmiyetinin ölçüsü değildir. Tüm bu söylediğimiz sözlerimizden sorumlu olacağımızı asla unutmayalım.

Adem Çaylak:

“İslâm’i söylem ve değerler manzûmesi, vaaz edilmesi gereken sloganlar bütünü değil, yaşanması gereken hayat rehberleri olmalıdır” der.

MÜSLÜMANLARIN DEMOKRATLAŞMASI

Modern ilâhiyatçılar bir “çoğunluk”, “çoğulculuk” ideolojisi olan demokrasiyi sanki İslâm’ın kesin bir emri, en yüce isteği gibi lânse ediyorlar, demokrasiyi “Şûra” anlayışı ile aynı görüyorlar ve her fırsatta demokrasinin iyiliklerini/fazîletlerini dile getiriyorlar ve dînin de şiddetle demokrasiyi istediğini/önerdiğini söylüyorlar ve savunuyorlar.

Evet, demokrasi bir çokluk yönetimidir. Kim daha fazla oy aldıysa o kesimin desteklediği grup hüküm koyma yetkisine kavuşur bu sistemde. (Oysa hüküm koyma yetkisi sâdece Allah’ındır). Ana-yasayı/kanunları/kuralları onlar koyar, insanların hayatlarını onlar düzenler. Bu bir çeşit ilâhlaşma/rableşmedir. Adâletten sapmadır. Çünkü daha az oyu olan kesim illâ ki mahrum kalacaktır. Avantajlı taraf çokluk tarafı olacaktır. Hiçbir zaman mutlak demokrasi oluşturulamaz. Pratikte oluşması imkânsızdır. Demokrasi insanları bölen/farklılaştıran/kutuplaştıran/düşman hâline getiren şeytânî bir sistemdir. Aynı-zamanda sürüleştiren ve sömüren bir sistemdir. Çokluğun övüldüğü hattâ ilâhlaştırıldığı bir sistemdir. Oysa Kur’ân bunun tam da tersini söyleyerek çokluğa uymayı kınıyor:

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

Abdurrahman Aslan:

“Mâsum bir çaba değil bu. Tartışılan şey İslâm. Ama İslâm’ın değişmez hakîkatleri vardır. Müslümanlar, ABD'nin neo-liberâlist değerlerine inanmak zorunda değiller. Yeni bir medeniyet tasavvurundan, yeni bir medeniyet inşâsından bahsediyorlar. Müslümanlar, bu medeniyet tasavvurunu kendilerine âit olmayan kavramlarla mı yapacaklar? İslâm, neo-liberâlizm kalıbına sokulmak isteniyor. İslâm, meşrûiyetini toplumun talepleri üzerinden almaz. Farklı olana açılma Batılı paradigmanın sorunudur. Bir-buçuk asırlık İslâm-târihinin farklılık diye bir sorunu olmamıştır” der.

Âlim, çok kitap okuyana, çok bilene, diploma-sâhibi olana değil; dînini doğru bilene, hakkı bâtıldan ayırabilene denir. Peygamberimiz;

“kıyâmet/yıkılış yaklaştıkça ilim azalır, din-adamlarına güvenilemez. Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar” (İbni Mâce). “Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyâmete kadar hep bozulur” (Hadika). der.

Ramazan Yazçiçek:

“Modern Batının bütün hedefi, İslâm ile müslümanların arasını açmaktır. Kezâ varılan noktada müslümanların arasını açmak gibi bir hedef Batı tarafından çoktan aşılmıştır. Müslümanların İslâm’i kimlikleriyle bir daha ayağa kalkmamaları için İslâm’ın temel prensiplerinden ve hattâ İslâm’dan şüpheye düşmeleri amaçlanmaktadır. Batı-merkezli bütün teolojik üretme ve yönlendirmelerin arkasında bu kasıt yatmaktadır. Emperyal-dünyâ, hedeflerini gerçekleştirmenin imkânını, “teolojik imkân” arayışında görmektedir. Buna ulaşmanın en kestirme yolu ise Kur’ân’ın genetik kodlarıyla oynama hadsizliğinde görülmektedir” der.

Muhittin Bozkurt:

“İslâm’ın savaşçı, mücâdeleci, îtirazcı ruhunu ortadan kaldırarak, sömürgeciliğe karşı büyük bir mücâdele ortaya koyan İslâm’ı ılımlaştırmak, onu etkisizleştirmek ve müslümanları uyutmak, böylelikle İslâm topraklarında yapacakları her ameliyat için müsâit bir ortam hazırlamak istiyorlar. Bu-günkü “ılımlı İslâm projesi” de Hristiyan atına müslümanı bindirmekten ibârettir” der. (İslâm Mücâdeledir makâlesi).

Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun içinde bir İslâm anlayışı olamaz.

Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının açık tezahürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro İslâm” (Bu kavramı Suriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde etmektedir.

Muhammed Fatih Ergün bu konuda şunları söyler:

“Küresel güçler, projeler, uygulama alanları, organizasyonlar, yerli iş-birlikçiler ve gönüllü taşeronlar ile ilgili söylemem gerekir ki: Dünyâ-siyâsetinin kavşak noktası olan ABD de 1983 yılından bu-yana Cumhuriyetçiler, 2000 yılından sonra Demokratlar ciddi bir şekilde bir proje üzerine çalışmalar yapmaktalar; projenin ihyâsı için küresel organizasyonlar yapılmakta, büyük hîbe fonları kullanılmaktadır. Amerika’nın bir-çok şehrinde, bizzat finanse ederek “ABD-Türk Ticâret  Dostluğu” adı altında özellikle Müslüman entelektüelleri bir-araya getirmeyi hedefliyorlar. Hedef sâdece Türkiye değil elbette, projenin uluslar-arası bir hedef-kitlesi var.

Proje küresel bir eksene ve işleve sâhiptir: Sömürgecilerin, kendi hedeflerine engel gördükleri tüm İslâm-algılarını değiştirmek ve dönüştürmek. Yeni bir din-algısı oluşturmak için küresel bir yapılanma ve bu yapı üzerinden çaplı bir tahrif hedeflenmekte. Yeniden yorumlama, amaca giden yolda örtülü bir tanımlama, bizim referanslarımızı bize karşı kullanmak için irdeliyor ve sorguluyorlar. Geliştirdikleri söylemlerinde isâbetleri olsa bile, istikâmetlerinden söz-etmek mümkün değil.

1983 yılında Reagan ve Pentagon askeri-üyelerinden oluşan bir grup Cumhuriyetçi, kısa adı “NED” olan National Endowment Democracy adında bir yapılanma oluşturdu: www.ned.org. 

Bunların üç temel amaçları vardı: İlki ve en önemlisi, “dinler-arası diyalog”; ikincisi, “demokrasi”; üçüncüsü ise, “feminizm propagandası” idi. Siyâsi kontrolü demokrasi ile sağlayacaklar, zihinleri dinler-arası diyalog fikri ile bozacaklar, sosyal hayâtı ise feminizm ile denetleyecek ve tahrip edeceklerdi. Bu vakfın tüm harcamaları ABD Kongresinin onayı ile ABD devlet bütçesinden karşılanıyordu. Siyâseti kontrol edilecek her ülkeye giriş için kullanılan parola “Demokrasi getireceğiz” sloganı idi. Biliyorsunuz, işgâl edilen tüm devletlerin ilk serüveni bu demokrasi sloganı ile başlamıştır.

Bu hareket, 1993-94 yılları arasında küresel anlamda hem medya hem de eğitim alanlarında çok ciddi kurumsal yapılanmalara girişti. Türkiye’de Gülen Hareketi’nin ciddî yapılanmaları da bu yıllara rastlar. Özellikle “dinler-arası diyalog” fikri ile sürekli papalar ve hahamlar eşliğinde Gülen dünyâ-basınında boy göstermiş, “bu işe Muhammed de onay veriyor; ben o’nu o kadar seviyorum ki, öyle olmasa ben de kabûl etmem” mesajları vermiş, özellikle ekran karşısında psikolojik iknâ teknikleri ile “belirlenmiş” konular işlenmiştir.

Bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için kapalı-devre okuma teknikleri uygulandı, telkinlerin sorgulamadan kabûl edilmesi önerildi; bu öğreti, bir düşünce ve inanç hâline getirildi. Okullar kullanıldı, âileler denetim altına alındı; bu yolla toplumları denetlemeyi hedeflediler. Bu okullarda okuyanlar ya zengin ya da bürokrat olmak zorundaydı, sıradan halkın çocuklarına eğitim verilmiyordu. Böylelikle, bir imaj oluşturuldu, ardından İslâmo-fobi üzerinden ılımlı bir İslâm-algısı oluşturulmak istendi. Feminizm ile Müslüman kadının düşünce kodlarıyla oynandı. Merkezi Londra’da olan Emel Magazin dergisinin danışmalığında ve NED finansörlüğünde yayınlanan Ala Dergisi ile İslâm yaşam-tarzı ve âile kültürümüz sorgulandı”.

Aytunç Altındal:

Hristiyan âleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni müslüman gibi düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in ”Ilımlı İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog kapsamında ”Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.

Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek olacak şekilde hareket ediyor. Cüneyt Ülsever:

“AKP’nin ortaya koymaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma versiyonudur” der.

Yusuf Kaplan:

“Hegemonik güçler Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra “Kızıl tehlike”yi ber-taraf veya tasfiye ederek, yerine “Yeşil tehlike”yi îcat ettiler. Ve en büyük stratejilerini “İslâm fundamentalizmi” olarak adlandırdıkları ve terörle, fanatizmle özdeşleştirerek mahkûm etmeye çalıştıkları İslâm-dünyâsı, özellikle de Osmanlı coğrafyası demek olan Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu coğrafyasını eksene alarak geliştirme çabası içindeler. 20. yüzyılda Osmanlı'nın târih sahnesinden çekilmesi ile oluşan vakum'un (boşluğun) bölge ülkeleri, bölgenin aktörleri ve dinamikleri tarafından doldurulmasını önlemeye çalışıyorlar. Tam 75 devletin yer aldığı Osmanlı coğrafyası ve hinterlandına hem doğrudan, hem de dolaylı olarak (yâni kendi hegemonyalarını ve çıkarlarını garanti altına alacak proje ve stratejileri uygulayarak) kesinkes yerleşmenin yollarını araştırıyorlar.

Görünürdeki hedef, Osmanlı coğrafyasının ve hinterlandının doğal, ekonomik zenginliklerini ve kaynaklarını kontrol etmek. Ama asıl hedef, Osmanlı'dan boşalan vakumun bölgedeki aktörler, dinamikler tarafından doldurulmasını engellemeye çalışmak. Bunun için jeo-ekonomi yoluyla jeo-politik yapıyorlar.

Bu proje ve stratejilerin tutması için iki projeyi aynı-anda uygulamaya koyuyorlar. Birincisi, ne yapıp-edip İslâm’ı terörle, fanatizmle özdeşleştirerek mahkûm etmek. İkincisi de, İslâm’ı protestanlaştırmaya, yâni İslâm’ı sâdece bireysel bir inanç meselesi hâline getirerek ve İslâm’ın bu dünyâya, hayâta ilişkin entelektüel, siyâsi, ekonomik, kültürel taleplerini iptâl etmeye çalışmaktır” der.

Aslında amaç demokrasi de değildir. Bir çeşit “haz” ve “hız”cılıktır. (dromokrasi).

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dininden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Yusuf Kaplan:

“Yeni-İslâm’cılık söylemi, tıpkı Batıcılık söylemi gibi pergelini şaşırmış ve bizi bir kez daha yeni zihinsel travmalar yaşamaya mahkûm edecek absürd bir söylemdir. İthâl bir söylemdir ve İslâm’ın toplumsal, ekonomik ve siyâsî taleplerini en asgarî düzeye indirgemeyi; Amerikalıların İslâm-dünyâsı üzerindeki kontrolünü ve yeni-sömürü biçimlerini kolaylaştırmayı, meşrûlaştırmayı amaçlamaktadır.

Bu söylem, Amerikalıların şu-an İslâm-dünyâsında uygulamaya koydukları İslâm’ı protestanlaştırma projesinin bir başka adı veya versiyonudur. Bu proje, İslâm’ın kamûsal hayattan uzaklaştırılıp, İslâm’ı Tanrı ile insan arasında olup-biten bireysel bir inanç meselesine indirgemeyi amaçlıyor. Yeni-İslâm’cılık söylemi, bu projeyi hayâta geçirmek için geliştirilmiş konjonktürel ve dolayısıyla yenilgi psikolojisi üzerine îcat edilen bir söylemdir. Önceden bir garp-zedeler sınıfı vardı. Şimdi de şark-zedeler sınıfı türemeye başladı. Garp-zedelerin ve şark-zedelerin zihin-yapısını belirleyen şey, yenilgi psikolojisi ve öz-güven kaybıdır.

Amerikalıların AKP’ye bu gözle baktıkları anlaşılıyor: AKP’nin, İslâm’i söylemlerinin Amerika’nın hegemonyasına ve yeni-sömürü biçimlerine göz-yumacağı bekleniyor. Ama pratiğin hiç de böyle tezâhür etmediği, AKP hükümetinin Amerika’nın Irak savaşını önlemek için yoğun çaba göstermesinden anlaşılıyor” der.

Ramazan Yazçiçek:

“Batının kutsala açtığı savaşın yerli-dili İslâm’a karşı pervâsızca uygulamaya konulmuştur. Bu yaklaşım ”hakîkatin neliği” sorusunu anlamsızlaştırmış, ”değerin buharlaşması”na sebep olmuştur. Gaybî îman-hakîkatinin akılcı zeminde reddi ve/veya nasların aşırı yoruma tâbi tutulması, ifsad-edici kastı gerçekleştirmenin yöntemi olarak öne çıkmıştır” der.

Bu çalışmalar “muhâfazakâr sistem” çalışmalarıdır. Bu çalışma-şekliyle bir yere varılamaz. Abdurrahman Arslan:

“Siyâsi ve sosyolojik olarak batıda bir paradigma olarak inşâ edilen muhâfazakârlık, batı siyâsetinde bir yer edinmiştir. Muhâfazakârlık belirlenmiş siyâsi sınırlar içerisinde ne yaptığı, ne yapacağı belirlenen bir siyâsi düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Muhâfazakârlık ve sosyalizm arasında çatışmacı çok unsur olabilir ancak liberâlizm ile muhâfazakârlık birbirinden kopuk şeyler değillerdir. Liberâlizmde deyim yerindeyse dînin mülkünde kendine bir mülk edindi. Sonra o mülkü genişletti ve dîne kendi mülkü içerisinde bir yer ayırdı. Din iştigâl edeceği mülkü kaybettiği için liberâlizmin dünyâsında ona ayırdığı zemin üzerine geldi. Şimdi bu-gün biz, müslümanlara da teklif edilen budur.

Bu-gün başkalarının siyak ve sibâkı içerisinde hayâtı anlamaya çalışıyoruz. Bu-gün biz İslâm’ın kavramını modern bağlamlarla içerisinde anlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla İslâm’ın bir değerini, bir kavramını kurbân ediyoruz.

Gördüğümüz eğitim bize böyle bir meleke kazandırmıyor. İmam-hatip okumak, ilâhiyat okumakla bunu kazandırmıyor. Biz verilen bilginin mâhiyeti üzerinde düşünmüş insanlar değiliz” der.

BATI BAKIŞ-AÇISIYLA AŞIRI YORUMLAMA

Sezâi Karakoç:

“İslâm, batı medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak ele alınmadıkça gerçeğine varılamayacak bir realitedir.

Bakış-açısı ve niyet çok önemlidir. Hayâtı buna göre yorumlayıp, buna göre hareket edersiniz çünkü.

Batı, müslümanları, mücâhitliği bırakıp entelektüel olmanın peşine takıyor. Bu yüzden aşırı-anlama çalışması yapmak sûretiyle ancak batıya çanak tutulmuş olunur. Bu nedenle de algı, olgunun önüne geçmiş durumdadır.

Hayâtımız/dînimiz hakkında yapılan yorumlar/tefsirler hep batı bakış-açısıyla yapılan yorumlardır. Batının her çeşit kültürü bizi her-yandan nefes alamayacak ölçüde kuşattığı için farklı bakış-açıları geliştiremiyoruz ve ürettiğimiz bakış-açılarıyla yeni ve İslâm’i yorumlar/tefsirler yapamıyoruz. Çünkü mevcut hayattan bağımsız düşünce üretilemez. Ancak hayatta mâkes bulmuş İslâm’i düşünce, “hayâtın tam da ortasında üretilmiş düşünce” tağutun düşüncesinden başkadır. Zâten bu düşünce, tağûti düşüncenin tam karşısındadır.

Varlığını hayâtiyetini anti-tevhide bağlayanlar, tevhidin hayatta görünür kılınmasına zinhar râzı olmayacaklardır.

Ahmet Kalkan:

Peygamberimize yapılan teklifte de, târihte ve günümüzde yüzlerce tekrâr edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran tâğutî güçler,  İslâm’ın sosyâl hayâta hâkim olmaya kalkmasını dâima kendi şeytânî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren müslümanlara tâviz vererek, onlardan bâzı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar, tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz hâle getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber ve O'nun gerçek vârisleri olan, sâdece Allah'a bağlı güvenilir lîderlerin bulunmadığı bir-çok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alış-verişi ve bu müdâhalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hristiyanlığın tevhid dîni olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin, şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifâtına sebep, Kostantinius'un 325 yıllarında hristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mîrâsı hristiyanlık, o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.

Yeni dünyâ-düzeni demek “müstekbirlerin zulmüne ses çıkarmayan düzen” demektir. Afrika ve Asya’da yaşayan insanları, o ülkelerde yönetime getirdikleri veya seçtirdikleri kuklaları sâyesinde fakirleştiren, kendisine köle hâline getiren bu vampir müstekbirlere karşı tüm gücümüzle cihad etmek zorundayız. Amerikanlaştırılmış din, “lâ”sı olmayan, demokrat ve mevcut yapıyı koruyan muhâfazakâr anlayışlardır. Bu anlayışı sâdece Amerika değil; Avrupa Birliği adlı müstekbir topluluğu da tek din anlayışı olarak kabâl etmektedir. Müslüman, lâ/hayır diyerek müstekbirlere tavır almak mecbûriyetindedir. Onun için, bırakın ezilip sömürülmeye, yâni müstaz’aflığa rızâ göstermeyi,  tüm dünyâ-garibanlarını, ezilmişleri de bu vampirlerin elinden kurtarmaya çalışır muvahhid müslüman.  

Atasoy Müftüoğlu:

“Hâlen var olan çerçeveler, kategoriler, bu kategorilerin sınırları içerisinde düşünmek, konuşmak ve yapmak, vâr olan gerçekliğin aşılamayacağını düşünmek anlamı taşır. Bu durum aşılması imkânsız gibi görünen gerçeklikle uzlaşılması gibi bir sonuç doğurur. Uzlaşmayı seçmek ise, özgürlük ve bağımsızlık uğraşlarından, mücadelelerinden vazgeçmek demektir. Uzlaşmayı seçmek, İslâm’i bir gerçeklik oluşturulamayacağı kanaatinden kaynaklanır. Koşullarla hesaplaşamayanlar, koşulları kabûl edilebilir hâle getirmek üzere her tür te’vile, zorlamaya baş-vurur, her-tür mâzereti meşrûlaştırırlar.

Koşullarla bütünleşenler, koşullara göre hareket edenler, târihin aktörleri tarafından anlatılan/anlatıla-gelen hikâyelere inanırlar. Koşullara göre hareket edenlerin kendilerine-özgü anlatılmaya değer hikâyeleri yoktur. Bu nedenledir ki, vâr olan gerçekliğin sınırları içerisinde vâr-oluş imkânı arayanlar, hayâti konular, hayâti sorunlar, hayâti bağımlılıklar etrâfında büyük sessizliği seçerler, sessizliği sese dönüştüremezler” der.

Hâki Demir:

“Batının dünyâyı siyâsi, askerî ve iktisâdi işgalinden daha derin ve daha vahim olanı, kültürel işgâlidir. Ruhlar, zihinler, akıllar işgâl edilmiştir, üniversitelerdeki binlerce profesörün “bilim târifi” bile batıdan kopyalanmış hâldedir. İnsanın ruhu ve aklı işgâl edildikten sonra, askerî işgâle ihtiyaç kalır mı?

Müslümanlar yeni bir çağ başlatabilmek için, öncelikle batıdan aldıkları “zehirli telkin ve tesirleri” akıl, zihin, ruh ve kalp-dünyâlarından söküp atmalıdır. Bu hamle, maalesef sâdece kelâmi bir mesele değil, aynı-zamanda fiîli bir çabayı da gerektiriyor. Herkes batıya karşı ama herkes batılı akıl çeşidiyle düşünüyor. Bir insan için “akıl-terkibi” neredeyse o insanın ta kendisidir. Onunla bakıyor, onunla anlıyor, onunla karar veriyor, dahası hislerini bile onunla değerlendiriyor, ne hissettiğini bile onunla târif ediyor. Akıl-terkibi bu kadar mühim olunca, onu bir-anda kaldırıp atması muhâl, bunu yapabilecek olsa bile geriye koskoca bir boşluk kalıyor. Yeni bir akıl-terkibini bir-anda gerçekleştirip, hayâtına kaldığı yerden devam etme imkanı yok, bu iş bir süreç ve zaman işi.

İnsanın akıl-terkibini baştan sona yenilemesi, batıdan edindiği pozitif akıl-terkibini kaldırıp atması ve yerine İslâm’dan hareketle inşâ edeceği “akl-ı selimi” ikâme etmesi ne kadar zor. Üstelik bunu arzu ederek teşebbüse geçmesi hâlinde bu kadar zor, oysa müslümanlar sâhip oldukları pozitif akıl-terkibinden memnun görünüyor ve “akl-ı selimi” gündemlerine bile almıyorlar. Akl-ı selim yoksa müslümanca düşünme imkânı yok. Ne var ki bunun için büyük teşebbüsler gerek, bizim elimizdeki imkânlarla konuyu gündeme bile getirmek mümkün değil” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Kapitâlist/seküler/liberâl bir dünyâ-görüşünün, siyâsetin/kültürün/ekonominin/eğitimin/hukûkun belirleyici olduğu bir toplumda, İslâm’i vâr-oluşlardan söz etmek hiçbir şekilde inandırıcı olamaz. Keskin karşıtlıkların oluştuğu bir Dünyâ’da “hoşgörü” ve “esneklik”ten söz etmek çâresizlikle ilgilidir. Esnek olan bir şeyi zorladığımızda kırarız.

Her cemaat, her hizip, her mezhep, kendi îcat ettiği/ürettiği propaganda diliyle büyüleniyor, bu dili mutlaklaştırmanın yollarını arıyor ve buluyor. Schopenhauer’in söylediği gibi “herkes kendi görüş-alanının sınırlarını Dünyâ’nın sınırları zannediyor”. Herkes kendi gündeminin peşinde koştuğu için, herkes kendi bencilliklerinin peşinde koştuğu için, ortak-ümmet gündemi üzerinde hiçbir çabamız yok.

Bu-günün küresel-dünyâsında, bütün toplumlar, baskın dünyâ-görüşünün gerçeklik algısı doğrultusunda düşünüyor. İslâm’i anlamda bir bilinç-kayması ve vâr-oluşsal bir kriz yaşadığımız için, Dünyâ’yı algılayış biçimimiz İslâm’i değil. Kartezyen ikiliklerin baskısı altında yaşıyoruz, düşünüyoruz, eylemde bulunuyoruz.

Hayâtın her alanında tükettiğimiz bilgi/düşünce/kültür, bizler farkında olsak da olmasak da çok ustalıkçı bir şekilde, seküler/sömürgeci dünyâ-görüşünün dinamiklerini yansıtıyor. Toplumlarımızın zihin Dünyâları bu dünyâ-görüşü tarafından biçimlendiriliyor. Bu nedenle de birbirinden çok farklı kimlikleri/kişilikleri bir-arada yaşamak gibi çok garip/tuhaf çelişkiler biriktiriyoruz. Seküler bir dünyâ-görüşü ve hayat-tarzıyla hangi nedenle olursa-olsun bütünleşmek, İslâm’i kimliğimizde ve kişiliğimizden nihâi olarak vaz-geçmek demektir.

Toplumlarımızda seküler bilginin, eğitimin belirleyiciliği karşısında, her-hangi bir şekilde bir rahatsızlık duyduğumuzu iddia edemeyiz. Seküler söylemin, kibirli/küstah tekelciliği karşısında, bütünlüklü/tutarlı bir İslâm’i ifâde sistemine maalesef sâhip değiliz. Gerçek böyle olduğu hâlde İslâm ve müslümanlık üzerinde abartılı, sansasyonel bir dil kullanmaya devâm edebiliyoruz. Dünyâ-müslümanlığının tek umudu olduğumuzu ileri sürecek ölçüde bir sarhoşluk içerisindeyiz. Bilinçli farkındalıklara uzak yaşadığımız için, gerçek hayâta yönelik olmayan soyut çevreler üzerinde tartışarak vakit öldürüyoruz. Müslüman kitlelere hakîkatı söylemek yerine, kitlelerin duymak istediklerini söyleyen çıkarcı cemaatler oluşuyor.

Aydınlarımız, düşünce-adamlarımız, ilâhiyatçı akademisyenler vb. siyâsal bilince/vicdâna ve ufka değil, ahlâki bilince/vicdâna ve ufka hitâp eden bir İslâm’i dilin kullanılması gerektiğini savunuyor” der.

Müslümanların hedefi insanları hidâyete erdirmek değildir. Böyle bir hedef koyamayız biz kendimize. Kaldı ki, âyette, Efendimiz’e sarih bir şekilde, “senin vazîfen sâdece tebliğ etmektir; hidâyete erdirmek değil” diye buyuruluyor. (Kasas 56), (Bakara 272)

Temel bir bilgilenme/bilinçlenme süreci olması tabî ki, illâ ki gereklidir. Fakat bu durum olmazsa-olmaz bir “dönüştürme” yöntemi değildir. Nihâyetinde bunu çok dile getirenler bilmelidirler ki bu taktik İslâm’dan çok batı’nın, seküler batı’nın taktiğidir. İslâm’ın ise kendine-özgü bir yöntemi vardır.

Kur’ân, batının oluşturduğu, tağutun oluşturduğu bir Dünyâ içinde, onların bakış-açısıyla değerlendirilerek tefsir ediliyor. Müslümanlar İslâm’i bir ortam oluşturmadan gerçek bir tefsir ve te’vil de oluşmayacak. Ancak müslüman bir ortamda ve müslüman gözüyle/bakış-açısıyla baktığımız zaman Kur’ân’ın gerçek ve doğru tefsirini yapabiliriz.

Mâlik Bin Nebi, Batı’nın ayak izlerini tâkip etmenin ve çözüm için onların modelini taklit etmenin müslümanların problemlerini çözmeyeceğini, böyle bir fikrin yanıltıcı olduğunu açıkça belirtmiştir. Bin Nebi, ayrıca İslâm-dünyâsında modernist ve reformcu diye ayırdığı iki farklı yönelimden bahseder ve bunların oluşmasını sömürgecilere bağlar. Bin Nebi, özellikle modernist hareket taraftarı olanların medeniyetinin sömürge için yeteri kadarını getiren Avrupa’nın yerli mektepleri dediği kültür bagajlarıyla oluşmasında etkili güç oluşturduğunu ve medreselerin önceyle bağları kesmeye çalışırken bu okulların Batı’yla temâsı sağladığını belirtir. Fakat bu İslâm-dünyâsının menfaatini sağlamamıştır. Çünkü Avrupalı, İslâm-dünyâsını medenileştirmeye değil sömürgeleştirmeye gelmiş ve İslâm-dünyâsı ile münâsebetlerinde Hristiyan rûhu her şeyden çok bir sömürgeci rûhu şeklinde tezâhür etmiştir. Avrupa kültürü bir medeniyet eseri değil, Avrupa emperyalizmi ve hâkim ırk anlayışının şekil değiştirmiş hâli olmuş ve kendi dışındaki insanlığı bir yükselme basamağı olarak görmüştü. Sonuçta sömürgecilik İslâm-dünyâsında iki hareket meydana getirmiştir: İslâm’i şuura bağlı reformcu hareket ve kaynağı Avrupa olan yeni bir sosyâl çığırdan mülhem modernist hareket. Her iki hareket de tam teessüs edememiştir. Zîrâ her ikisi de ana kaynaklarına ulaşamamıştır. Şöyle ki reformcular İslâm düşüncesinin köklerine inememiş, modernistler de Batı düşüncesinin temellerine ulaşamamıştır.

Bin Nebi’yi sömürgeciliğe karşı harekete geçiren etkilerden en önemlisi, özellikle genç müslümanların çoğunun dîni eğitimlerini hattâ dîni tutum ve davranışlarını oryantalistlerin çalışmalarından alıyor olması oluşturmuştur. Bu oryantalistlerden bâzıları özellikle İslâm dîninin temel referans noktaları konusunda müslüman bireylerin zihinlerini bulandırmak istemiştir. Oryantalistlerden bâzıları‚ Kur’ân ve Hz. Muhammed/sünnet konusundaki olumsuz yaklaşımlarını ve fikirlerini yüksek sesle dile getirirken diğer bir kısmı ise bilim kılıfına büründürerek sunmuşlardır. Bin Nebi, bu Batılı, oryantalist yaklaşımı İslâm’i Araştırmalar ve Kur’ân incelemelerine kadar sirâyet eden sakatlayıcı ve duyarlıkları kötürümleştirici “dışarı”dan “içeri”ye bir bakış olduğunu, çağdaş bir İslâm’i diriliş hamlesinin ve medeniyet sıçramasının gerçekleştirilebilmesi için, bu “ödünç akıl”ların ve ödünç bakış-açılarının terk edilmesi gerektiğini, ondan sonra da her alanda İslâm’i bir dil ve duyarlık geliştirilmesi üzerinde yoğunlaşılmasının kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir.

Mâlik Bin Nebi’nin ifâdesiyle sömürülebilirlik, insanların zihinlerine işlemiştir ve özellikle kültürel konuları kendisine çalışma alanları olarak seçen oryantalizm, Batılı güçlere oldukça yardımcı olmuştur. Müslüman kesimden önemli bir grup, oryantalistler ve sömürgeciler arasında gizli-kapaklı ilişkiler olduğunu iddia etmiş ve İslâm’la ilgili eleştirileri aracılığıyla oryantalistlerin kasıtlı olarak İslâm’i politik etkiyi hattâ İslâm’ın kendisini yok etmeye çalıştıklarını belirtmiştir. Yâni entelektüel bir disiplin olarak oryantalizm özellikle İslâm-dünyâsındaki sömürge bölgelerini sağlamlaştırma konusunda Batı ülkelerine yardım etmek için geliştirilmiştir. Hatta Edward Said gibi bâzı batılılar bile oryantalizmi emperyalizmle eşit görmüştür. Hattâ oryantalizm Batı’nın emperyalist güçlerinin Doğu kültürlerini nesnelleştirdiği ve karaladığı bir kültürel ideolojiyi ifâde ettiği belirtilmiştir.

İsmail Kara:

“Modernist İslâm’cı söylem, kendisini oryantalistlerin İslâm’a ilişkin tespit ve tanımlamalarını temel alarak târif etmiş ve konuşlandırmıştır. Modernist İslâm’cı söylem, her-şeyden önce, oryantalistlerden kopyaladığı tespit ve iddiaları tekrâr ederek kendi âidiyetlerini sorgulamaya yönelmesi sebebiyle ârızalıdır” der.

Hakan Mertcan, oryantalizm merkezli sömürü hakkında şunları söyler:

“Oryantalizm, akademik bir disiplin, sanatsal bir uğraş alanı olarak meşrûluk kazandırılmaya çalışılan bir ideolojidir. Her ne kadar söylem, oryantalizmi mâsum kılmaya çalışsa da, gerçeklik bunun aksini ortaya koymaktadır. Ne sosyâl bilimlerde ne edebiyatta ne de sanatın her-hangi bir dalında, anlatıldığı gibi mâsum bir düşünce sistemiyle karşı karşıyayız. Oryantalistlerin yüklendiği misyon, sömürgecilik için çok işlevsel olmuştur. Batı, Doğu’da kendi arzularını aramış, kendi “yüksek” ahlâkına sığdıramadıklarını Doğu’ya atfetmiş, onunla masalsı yolculuklara çıkmıştır. Kimi zaman Doğu Alaaddin’in sihirli lambasıdır, lambadaki cin, cinin bir çırpıda kurduğu büyülü Dünyâ’dır; ama ahlâksızdır, erdemsizdir, sapkındır çoğu zaman bu Dünyâ. Hayâli bir Doğu inşâ edilmiştir ve bu kurgusal mekân, “harem”, “hamam”, “erotizm”, “egzotizm”, “despotizm”, “miskinlik”, “çirkinlik”, “pislik”, “sapkınlık” vb. imgelerle beslenmiştir. Nihâyetinde kesin olan bir şey ortaya çıkmıştır, o da Doğu’nun ıslah edilme zorunluluğu. Bunun karşısında sorumluluk sâhibi “erdemli” Batı, onu “doğru yola” getirmek için kılıçlarını kuşanmış ve sonu gelmeyen seferlerine çıkmıştır.

Lord Curzon, 27 Eylül 1909’da Lordlar Kamarası’nda yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Doğu insanının yalnız dillerine değil, törelerine, hissiyatına, geleneklerine, târihine, dînine de âşina olmamız, Doğu-rûhu diyebileceğimiz şeyi anlama mahâretimiz, kazanmış olduğumuz mevkii gelecekte de koruyabilmemizi sağlayacak tek dayanaktır”.
“Batılı gözlerimizde terörizmin “Arap”, fanatizmin ise “İslâm” olmasını neden kabûl ettiğimizi hiç sorduk mu kendi kendimize” diye soran Hentch, bu düşüncenin oluşumunun uzun geçmişini ortaya koyar. Buradan, Doğu hakkında oluşturulan efsânelerin, Batı’da, Batı için oluşturulduğu -bir kez daha- açıkça görülür.

Batı, uzun bir târihsel sürece yayılmış çabalar sonucunda, gerçekte olmayan bir “Doğu” inşâ etmiştir: “Hayâli Doğu”. Ve bu sâyede/ bunun üzerinden kendini tanımlamıştır (Doğu, Batı’nın kendine baktığı bir ayna olmuştur; Doğu’nun çirkinliğine baktıkça, kendinden geçerek, kendi güzelliğini yaşamıştır). Bu kurgusal Doğu, “harem”, “hamam”, “erotizm”, “egzotizm”, “despotizm”, “miskinlik”, “çirkinlik”, “pislik”, “sapkınlık” vb. imgelerle besleniyordu. Doğu dekorunda, her türlü mistik öğe, bir-birinden “renkli” cinsel fanteziler, garip yaratıklar, tuhaf insan toplulukları yerlerini almıştı. Kısacası, Doğu bir merak konusu, bir eğlence nesnesi, seyirlik bir malzeme, tuhaflıklar ve utanmazlıkların diyârıdır; acınası bir çocuk, keşfedilmeyi bekleyen genç bir kız ve ıslah edilmesi gereken azgın bir yaratıktır. Bin yıllık bir durağanlık içindeki bu “geri”, “sapkın”, “gelişime düşman”, “kara câhil”, “gizemli”, “kendini idâre edemeyen”, “despotizmin zulmü altında inleyen”, “uyuyan” Doğu imajı, Batı için olmazsa-olmaz bir önem taşımaktaydı. Çünkü Doğu’yu bin yıllık uykusundan uyandıracak, onu ileriye götürecek, aydınlatacak, uygarlaştıracak olan, “medeniyetin yegâne temsilcisi”, “erdemlerle yüklü” “dinamik” Batı’dır. Kısaca, her türlü olumlu değerin taşıyıcısı olan Batı, olumsuz koşullar içinde kıvranan doğu’yu kurtaracak olan güçtür; böylece Doğu’yu kurtarmak üzere yapılan bütün müdâhaleler de meşrû bir dayanağa sâhip olabilecektir.

Doğu’nun, Batı tarafından fethi asırlar boyu süren, oldukça uzun, çatışmalı ve çelişkili bir süreçtir. Beaudet’in de belirttiği gibi, “bu fetih süreci, Batı edebiyatı ve felsefesi tarafından çok uzun süre idealize edilir. Bu öylesine bir idealize ediştir ki, sonuçta ortaya düpedüz bir “ideoloji”, hem de Batı’nın kültürel ve düşünsel yapısını bütün boyutlarıyla etkileyecek bir “doğu uzmanlığı” ideolojisi çıkar. En geniş biçimiyle Batı literatüründe, bir yandan (kökleri Antik Yunan’a dayandırılan) Avrupa’nın üstünlüğü yönündeki Avrupa merkezci tezler işlenirken; diğer yandan, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz biçimiyle, olumsuz Doğu kurgusu -açık veya örtülü, kaba veya inceltilmiş biçimlerde- oluşturulmuştur. Monolitik bir tarzda oluşturulmuş olan bu kurgunun bütün Doğu’yu  homojenleştirdiği” ve “târihsizleştirdiği” âşikârdır. Bu “hayâli Doğu”nun senaryosu, seyyah, filolog, antropolog, filozof, edebiyatçı, sanatçı, siyâsetçi, misyoner ve farklı disiplinlerden akademisyenlerin içinde yer aldığı geniş bir yazar kadrosunca oluşturulmuştur. Bunların içinde, İslâm’a, Doğu halklarına güçlü nefret duyguları besleyenler, açık emperyâl emeller taşıyanlar, Doğu’nun fethini savunanlar, buna yönelik projeler üretenler, Doğu’nun Hristiyanlaştırılması gayretinde olanlar olduğu gibi, Doğu’ya romantik bir ilgi-heyecan duyanlar, mâcera arayanlar, “akademik” amaçlar taşıyanlar, kendilerini arap-müslüman dostu görenler de vardı kuşkusuz. Fakat genel olarak söylersek bunların hiç-biri, Doğu’ya ilişkin “metinsel tutumun” dışında değildi; bir başka ifâdeyle, Doğu hakkında yazan bu kişiler, Doğu’yu metinler aracılığıyla anlatırken, “hayâli Doğu” kurgusuna bir yerinden katılmışlardır. En mâsum yaklaşımlarda bile, olumsuz bir Doğu temsili üretilmiştir. Örneğin, Doğulu kadınların güzelliği anlatılırken sahnenin diğer yanında erkeklerin çirkinliği, kabalığı yerini almıştır; bunu gözden kaçırmamak gerekir.

Çok sayıda gezi yazısında, romanda, öyküde, şiirde, tiyatro oyununda, resimde ve hattâ 20. yy. ile birlikte sinemada bu imgeler tekrar-tekrar -zenginleştirilerek- üretilmiştir. Bu imgeler aracılığıyla kurulan “hayâli Doğu”nun, “modern” Batı’ya muhtaç olduğu âşikârdır. Artık “bilge” Batı’nın yapması gereken -Doğuludan daha iyi tanıdığı- Doğu’yu sefih durumundan “kurtarmaktır”; zîrâ, bu pespâye durumda yaşayan yaratıklar cemaatini Batı’dan başka “adam edecek” bir güç de yoktur. Böylece, Batı’nın politik-askeri gücü Doğuluların “hayrına”, Doğu’ya gelip yerleşecek, maddî ilişkiler bütününü -siyâsal, ekonomik, kültürel, dinsel- her veçhesiyle “gerektiği ölçüde” zor kullanarak değiştirebilecekti.

Bu sâyede de Doğu’nun kapıları, yolları ontolojik anlamlarını, “açıl susam açıl” türünden şifrelerin bilgisine sâhip “bilge” ve “cesur” Batılı fatihlerin seferleriyle kazanmış olacaktır.

Ne sömürge ilişkilerinin ne de her-hangi bir tahakküm ilişkisinin çıplak bir şiddetle, salt “zor”a dayanarak yürümesi mümkündür. Üzerinde tahakküm ilişkisi kurulan insanların, bu ilişkinin têsisini-devâm ettirilmesini engelleyecek bir pratik içine girmemeleri için rızâ üretimi zorunludur. Şöyle de söylenebilir; sömürgeci sömürgeleştirdiği insanların bir kısmının “sempatisini kazanma”ya muhtaçtır. Bunun sağlanabilmesi için de “bilim” ve “bilim insanları”nın kullanılması, sınıflı toplumsal formasyonlarda iktidâr meşrebine aykırı bir durum değildir. Napolyon’un Mısır işgâlinde, yanında oldukça kalabalık bir bilim-adamı/akademisyen topluluğuyla İskenderiye’ye adım atması, bu anlamda mânidardır. (Bu bilim-adamları içinde büyük oryantalist Sylvestre de Sacy’nin de bir-çok öğrencisi yer alıyordu). Napolyon’un hizmetinde yer alan oryantalistler, ilk Mısır Enstitüsü’nü (İnstitute d’Egypt) kurmuşlar, Mısır’ın Tasviri’ni (Description de l’Egypte) yayınlamışlardır. Bu sâyede -incelenerek, tanınarak, tanımlanarak, gerektiği ölçüde kabûl veya reddedilerek- Mısır Fransa’ya mâl edilebilecek ve ayrıca Fransız işgâli haklılaştırılabilecekti. Bunun “güzel” bir (resmî târih yazım) örneği, Mısır’ın Tasviri’nde, Mısır’ın fethedilmediği, “kurtarıldığı”nın yazıyor olmasıdır. Kısacası, oryantalistler, sömürge yöneticilerinden, askerlerden daha az önemli görevler îfa ediyor değillerdi. Geniş uzman kadrosuyla Enstitü’nün, bir anlamda “ordunun âlim tümeni” olarak çalıştığını söylemek yerinde bir tespit olsa gerek. Oryantalizmin sömürgecilikle olan ilişkisi basit bir ilişki değildir. Oryantalizm, sömürge yönetimlerini meşrûlaştırdığı/ haklılaştırdığı/ aklileştirdiği, onların gerekliliklerini açıkladığı gibi, onların ortaya çıkmasında/oluşmasında da önemli bir işlev görmüştür. Oryantalistler, sömürgeci güçlere, gidecekleri uzak-diyarların bilgisini taşımış, önlerini açmış, yolarını aydınlatmışlardır; bir anlamda, onların “keşif kolu” olmuşlardır.

Özetle söyleyecek olursak, sömürgecilik târih içinde değişik aşamalardan geçerek evrimleşmiştir; ama asla ortadan kalkmamıştır. Aynı durum oryantalizm için de geçerlidir. Bu-gün de oryantalistler (Doğu uzmanları) var ve bugün de “modern” oryantalistler geleneksel misyonlarını devâm ettiriyorlar. “Uygar Dünyâ” ile entegrasyondan (uygarlaştırmadan), “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” götürmeden dem vuruyorlar. En önemli örneklerden biri Bernard Lewis’tir. Bu-gün yaşayan en meşhûr oryantalistlerden olan Lewis, uzmanlığının gereğini, ABD yönetiminin, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin danışmanlığını yaparak yerine getirmektedir. İsrâil’in, Filistinlilere, Araplara yönelik Siyonist saldırgan politikaları da, oryantalist tâifeden gıdâsını almaktadır. Örneğin, İbrâni Üniversitesi İslâm’i Çalışmalar bölümü, Siyonist idârenin ihtiyaçlarına koşulmuş durumdadır. Bu-gün hâlen, bir-çok Doğu uzmanının, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin Doğu üzerinde hegemonya têsisinde; savaş ve işgâl plânlarında görev aldığı görülmektedir. Körfez savaşında, Afganistan ve Îrak işgâllerinde bu oryantalist kadronun desteği yadsınamaz. Söz-konusu “Doğu” olunca, ABD ve Avrupa’daki yazar-çizerlerin, haber sunucularının, program yapımcılarının ve benzerlerinin tutumlarının, oryantalist bakış-açısından bağımsız olmadığı açıktır. Emperyalist merkezlerdeki medyanın kısa süreli tâkibi bile, oryantalist zihniyetin nasıl devâm ettiğini, tekrar-tekrar üretildiğini göstermek için, sanırız yeterli olacaktır.

Oryantalizmin gücünün önemli dayanaklarından birini Batı-dışı toplumlardaki kendi toplumuna yabancılaşmış yönetici elit ve “aydın”lar oluşturmaktadır. Kendi toplumuna/ kültürüne/târihine yabancılaşan yönetici elit ve “aydın”lar, medeniyet ve Batı terimlerini eş-anlamlı olarak kabûl etmekte ve Batı’nın Doğu’ya ilişkin değer ölçülerini, bakış-açısını benimsemektedir. Buna “oryantalizmin içselleşmesi” denilebilir. Kurtulunması gereken bir yük olarak addettikleri kendi varlıklarından sıyrılıp bütünüyle Batı gibi olma gayretindeki bu elitler için de, Doğu, artık Batı’nın gözündeki Doğu’dur. Bu, bir anlamda, Dünyâ’ya sömürgecinin gözüyle bakmaktır ya da zihinlerin sömürgeleşmesidir.

Cemil Meriç:

İntelijansya (aydınlar sınıfı) batının yalanlarını taşımaya başladı. Bütün mantık çerçevesinden sökülmüş bir halita hâlinde empoze etmeye çalıştı. Zâten batı cemiyetinin bütününü ifâdeden âciz olan liberâlizmi de bir parçasıyla aldık. Pozitivist denen, mânevi inançları kökünden söken ilimcilik. Aklın da, hürriyetin de karikatürünü aldık. Batı kafamızı bir düşünce enkazı ile yoğurdu. Ve insanımız eline verilen reçeteleri okumaya mêmurdur.

“Batı modelini kabul etmek yetmez, onu yaşamak da lâzım” sözüdür felsefeleri.

Mehmet Pamak:

“Türkiye’de sistem-içi bir değişim süreci yaşanıyor. Kemalist oligarşik diktatörlükten, AB standartlarında görece özgürlükçü ve insan haklarına daha saygılı “demokratik” bir sisteme doğru, yerli liberâller ile Batı destekli AKP-Gülen koalisyonu öncülüğünde bir değişim gerçekleştirilmeye çalışılıyor” der.

İslâm dîni sâdece bilgi olarak kavranamaz. Tamer Yıldırım, “Mâlik Bin Nebi’de Sömürülebilirlik Olgusu” makâlesinde şunları söyler:

“İslâm özellikle oryantalistlerin faaliyetleriyle rûhundan koparılmış bir entelektüel kategori hâline dönüştürüldükçe bâzıları onu yaşanmaktan çok, hakkında bilgi edinilmesi gereken bir düşünce dizgesi diye algılamaya başlamışlardır. Bu, İslâm’ın hayattan uzaklaştırılması anlamına gelir. Diğer bir deyişle oryantalistler üniversitelerde İslâm’ı öğrettiklerini söylerken öğrettikleri şey, aslında gerçek İslâm olmayıp oryantalist yorumun ürünü olan bir İslâm’dır. Din vasıtasıyla kurulan ilişkinin insâni seviyeleri ve tabiat-üstü arasındaki karşılıklı ilişkinin karşılaşmasının sonucu olan dîni tecrübe, doğası gereği ruhsal ve sezgisel bir algılamaya dayanır. Bu anlamda analitik veya eleştirel yöntemlerle kavranamaz. Din dışında olanlar, o dîni, içinde olanların anladığı biçimde anlayamazlar. Bu, kitaplardan öğrenilebilecek bir şey değildir. Oryantalizmin hâkim karakteri modernizm olduğundan, İslâm’ı vahye dayalı bir din olarak değil de, târihsel ve toplumsal bir fenomen olarak görür yâni onlar için İslâm târihsel bir saha, bir merak konusu, araştırılması gereken bir alan olmaktan ibârettir. Fakat İslâm dîni bundan öte bir şeydir. Ayrıca günümüzde oldukça değişmiş ve çeşitlenmiş ise de klâsik dönemde oryantalistler daha ziyâde dil araştırmalarına yoğunlaşmıştı. Bir anlamda oryantalist etkinin sınırlılığı söz-konusudur. Hattâ Muhammed Arkoun, “oryantalistlere klâsik metinleri sâdece tahkik edip yayımladıkları ama eleştirel bir bakış-açısı getirmedikleri için kızıyorum” demektedir. Bu noktada oryantalizmi kültürlerin olumsuzlanması için bir araç olarak görmek yerine diyalog imkânına hizmet edecek bir araç olarak görmek daha mâkûl bir çözüm gibi görünmektedir. Fakat bunun gerçekleşmesi için oryantalistlerin İslâm’ın kutsal değerlerine karşı düşmanca bir tavır almamaları gerekir.

Bin Nebi, -görüşleri eleştiriye açık olsa da- oryantalizmin ürünü olan eserlerin kültür havzamızı geniş bir şekilde doldurmasına karşın bunu değiştirmek için reddedici veya teslimiyetçi bir tavrın fayda sağlamayacağını bize göstermeye çalışmıştır. Batı’dan ödünç alınan fikirleri kesin bir dille kabûl etmemiş ve müslümanların iç güvenlerini kazanmaları gerektiğini ve sosyâl ve kültürel açıdan kendi fikirlerini üretme ve geliştirmede cesur olmaları gerektiğini savunmuştur.

Erkan Perşembe postmodernlik bağlamında şöyle der:

“Postmodern durum veya dönemleştirmede, din kavramının anlaşılması belirli bir tanım ölçeğine uymamaktadır. Modernlik düşüncesi evrensel bir meşrulaştırma potansiyeli ile din ve gelenekten arındırılmış bir dünya kurgusu üzerinde varolmuştur. Postmodern durum ya da söylem, modernlik eleştirileri üzerine kendisine yer belirlemeye çalışırken, bu durum çağımız insanların yaşantılarında yeni bir anlam-dünyâsı keşfetmelerinden çok, vâr-olan anlam-dünyâsının daha da bulanıklaşmasını ve belirsizleşmesini gündeme getirmiştir. Böylesine bir belirsizlikte, din ve geleneğin postmodernlikle birlikte yeniden ele alınışı da sorunlu bir alana girmek olarak görülmektedir. Çünkü Postmodernlikte ne dinlerin yeniden tesisi, ne de ritüele yeniden dönüş söz-konusudur. Yalnızca dinlerdeki adâlet, sevgi ve yardımlaşma duyguları postmodern dünyânın çoğulcu toplumsal yaşantısında kendisini gösterebilecek bir zemin bulabilmektedir.

Postmoderniğin en önemli özelliklerinden biri de, zamânımızda her şeyin kültürel hâle gelmesi ve herkesin kendi kültür-dünyâsında yaşamasının veya kendi yaşam tarzını bir kültür-dünyâsına dönüştürmesinin haklılaştırılmasıdır. Bu, aynı-zamanda toplumsal çatışmaların yerini “kültür savaşlarının” aldığı anlamına gelir. Toplumlar arasındaki kültür savaşları, özneyi âdem-i merkez kılmakta ve değer alanlarının hiper farklılaşmasına ve iç sınırlarının çoğalıp parçalanmasına sebep olmaktadır. Parçalılığın kendisini ifâde ettiği en anlamlı kavram “sivil toplum” olgusu olmaktadır. Sivil toplumun “olmazsa olmaz” koşulları vardır ve birincisi, farklılaşma, parçalanma ve buna bağlı olarak iktidârın bölünmüşlüğüdür, ikincisi, sivil toplumun kökeni, dinsel özgürlük için verilen mücâdele sonucunda, her türlü dinsel hareketlerin sivil toplumda yer edinebilmesidir. Bu noktada sivil toplum ile postmodernlik arasında kuvvetli bir bağ oluşmaktadır. Öznenin merkeziliğini yitirmesi sonucu cemaat duygusu belirmiş ve geniş kitlelerin duygusal cemaatler de bir-araya gelmesiyle yeni bir yaşam sitili oluşmuştur. Bazı sosyologlar, “oluşan bu cemaatlere “postmodern kabîleler” demektedirler.

Medyadaki gündelik yaşamla ilgili bir çok konunun ve doğal olarak dinsel anlayışların tartışılmasında da popüler imajları ön-plana çıkaran bir metalaştırılma söz-konusudur. “Seçkin bir kültürün temsilcisi olarak, âlimlerin entelektüel ilgileri, aşağı kültürün yâni popüler kültürün ilgi ve beğenilerini pazara çıkatmanın kaçınılmaz sonucu olarak hedefledikçe, hem dinsel konularda dînin doğasına aykırı bir çok-seslilik hâkim olmakta hem de din gerçekten de yeniliklerin, îcatların ve yeni teknolojilerin alanı hâline gelmektedir”. Özellikle din üzerindeki etkileri bağlamında postmodernizmi, hattâ modernizmin kendisini, salt entelektüel veya bilişsel bir eğilim olarak almak her zaman çok yanıltıcı olmuştur. Çünkü, “aslında her ikisi de, din üzerindeki gerçek etkilerini, dînin gündelik yaşam örüntülerinin varlık alanını daraltma veya genişletme noktasında göstermişlerdir”. Postmodernite, dîne şahıslar arası bir konum tâyin etmektedir. Bu anlamda postmodernite, dîni özel alana inhisar ettirmektedir. Çünkü postmodernite, özel alana rağbet ederek, dinsel canlanmayı de teşvik etmektedir. “Modernizm, sekülarizasyon yoluyla dinsel inançların kaybolacağını öngörürken, postmodernizm ise bu anlayışı reddederek, dinsel canlanmanın sekülarizasyonun ortadan kalkması sonucunu doğuracağını kabûl etmemektedir.

Modernizmin dinsel hakîkati dışlayan tutumuna karşılık postmodernizmin etnik-dinsel köklere dönüş, geçmişle bağların sürdürülmesi, kutsal, geleneksel üzerinde yeniden odaklanma gibi içerimleri, müslüman entelektüeller açısından oldukça anlamlı karşılanmıştır. Son yüzyılda İslâm dünyâsında gözlenen modernleşme ve geleneksel yapılar arasındaki uyum krizleri, Batı’nın kendi modernlik projesine karşı duyulan güvensizlikle paralellik gösterdiği ileri sürülebilmektedir. Postmodernliğin Batılı kritiği bu anlamda İslâm’i fundamentalizmle birlikte modernliğe alternatif olmaktadır.

Postmodern durum ya da söylem modernlik eleştirileri üzerine kendisine yer belirlemeye çalışmaktadır. Bu durum çağımız insanların yaşantılarında yeni bir anlam dünyâsı keşfetmelerinden çok, vâr-olan anlam-dünyâsının daha da bulanıklaşmasını ve belirsizleşmesini gündeme getirmiştir. Böylesine bir belirsizlikte, din ve geleneğin postmodernlikle birlikte yeniden ele alınışı da sorunlu bir alana girmek olarak görülebilir.

Mustafa Öztürk:

“Bir taraftan “Gerçek din Kur’ân’dır; Kur’ân’dan başka hiç-bir sağlam dînî kaynak yoktur; din en saf ve som şekliyle yalnız Kur’ân’dan öğrenilir; Kur’ân’ın tüm hükümleri evrenseldir” demek; diğer taraftan da modern zamanların hâkim norm ve genel kabûllerine terâkki değeri atfetmek, işin daha da kötüsü Kur’ân’ın beyanlarıyla modern çağın genel kabûlleri çatıştığında hem Kur’ân’a hem de modern kabûllere sadakatten vazgeçememektir. İki-ara bir-derede kalmışlık durumunda merdiven-altı tefsircisi Kur’ân’ı modern normlar ve genel kabûller lehine te’vil etmeyi yeğler. Söz-gelimi, Nîsa sûresi 34. âyetteki vadribûhünne ifâdesine, “Karılarınızı têdip maksadıyla dövebilirsiniz” mânâsı vermez, veremez; çünkü bu mânâyı değil, çağdaşçı, laikçi, seküler çevrelere, kendi hâne-halkına, az-çok mürekkep yalamış ve sosyal medyaya bulaşmış çoluk-çocuğuna bile îzah edemez. Hâl böyle olunca, merdiven-altı tefsircisinden şu tarz yorumlar sâdır olmaya başlar: “Efendim, bahis-konusu âyet bindört yüz küsur yıl boyunca hep yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanmış. Âyetteki “darabe” kelimesinin ifâde ettiği anlam, vurmak ya da dövmek değil, evden uzaklaştırmak, hattâ Türkiye’deki Kur’ân’cıların babası Hüseyin Atay’a göre cinsel ilişkide bulunmaktır”.

Kabûllenilmesi zor ve acı verici olsa da içinde bulunduğumuz çağ bu tarz yorumların ve merdiven-altı Kur’ân yorumcularının altın çağıdır. Bu tarz yorumculuğun sistematik karakter kazanmasının milâdı on-dokuzuncu asırdır. Hafızlarımızı yoklarsak, on-dokuzuncu asır İslâm’ın Dünyâ üzerindeki en son ve en büyük siyâsi gücü olan Osmanlı Devleti’nin Batılı devletler tarafından askerî, siyâsi, kültürel açıdan çok-yönlü mağlûbiyete uğratıldığı, buna paralel olarak bütün müslümanların ehl-i küfür karşısında şamar-oğlanı durumuna düşmenin derin travmalarını yaşadığı çok tâlihsiz bir asırdır. Bu asırda müslüman âlim ve mütefekkirler inkıraz ve izmihlâlin temel sebebini İslâm dîninin yanlış anlaşılıp yanlış uygulanmasına bağladılar ve bunun mantıksal sonucu olarak da târihin seyrini müslümanların lehine çevirmenin tek mümkün yolunun gelenek safrasını atmış yepyeni bir din tasavvuru oluşturmaktan geçtiği noktasında karar kıldılar. Hâlbuki asırlar öncesinde İbn Hâldun, toplumların yükseliş ve çöküşünü dîne bağlayıp din temelinde îzah etmenin pek sağlıklı olmadığını söylemişti” der.

İç-Dünyâ ile dış-Dünyâ arasında fark olduğu müddetçe bu tarz çalışmalardan bir fayda elde edilemeyecektir.

Eyleme dönüşmemiş, dönüşmeye de niyeti olmayan çalışmaların üreteceği bilgiler de kıymetsiz ve boş bilgilerdir. Liberâl (her şeyden mutlak özgür) bilgi budur. Ne kadar felsefî ve derinlikli olursa-olsun faydası yoktur/olamaz. Kendi-kendine oluşturduğu, inandığı ve onunla tatmin (hattâ orgazm) olduğu düşünce. Liberâl ortamın ürettiği düşünce..

Hüseyin Alan:

“Modernle cebelleşirken bu amaç ve hedef gözetilmeksizin yapılan kaynağa dönüş, kaynağı yeniden okuma ve anlama faaliyetleri, eğitim çalışmaları, tebliğ faaliyetlerinin neye ve kime yaradığının anlaşılması gerekmektedir. Sözümüz, rehberi peygamber olanların dikkatini çekmeye dâirdir.

Devlet ve mülk konusunda işin temelini oluşturan rablik ve ilahlık bağlantısını anlayamamak, ya da dikkatlerden uzak tutmak, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve peygamberin örnekliğini doğru anlamamaktır. Bu durumda modernizmle karşılaşan müslümanların modernizme karşı cevap üretirken “kaynağa dönüş”, “öze dönüş” ve “anlama” çabaları ve çağrıları, insan kalabalıklarını tevhidî temelde yeniden örgütleme faaliyetlerine dönüşmeli, nihâyetinde İslâm Devleti kurma hedefinde buluşturmalıdır.

Devleti, mülkü merkeze almayan çabalar müslümanlara değil modernizme fayda sağlamakta, modernizm içinde mânevi hazzı sağlarken dîni de ahlâkçılık dînine dönüştürmektedir. Çünkü bir müslüman’ın dünyâ-hayâtında varlık gerekçesi ve imtihan bilinci olarak nihâi amacı devlet kurmak, bu güç-mülk ve devletle fitneyi yeryüzünden kaldırmaktır. Bunun sonucunda dînini tam olarak yaşamak ve insanlara hak dâveti ulaştırmaktır.

Bu nedenle bir müslüman bilir ki, devleti olmayan müslüman, her tür tehlikeye açık durumda sokakta çıplak ve korumasız kalan insan gibidir. Çünkü o şartlarda dînini, neslini ve aklını koruyamaz. Nihâyet kenti, toplumu ve devleti dönüştüremeyen müslüman bu nedenle kendini dönüşmüş, dînini değiştirmiş, kavmi içinde helâk olanlarla birlik olmaya râzı olmuş hâlde bulur.

Buna rağmen özne rolüne soyunan günümüz insanının, kaynağı yeniden okuma adına, geleneğe karşı durarak vâr-olma çabası doğru rotayı tâkip etmemektedir. Kaynağa dönüş, yeniden anlama ve eğitim çalışmaları, devlet ve mülk gerçeğine temâs etmediği, bunu gündem ederek aşmaya ve yapılanmaya çalışmadığı her durumda, detaylarda boğularak modern kalmaya mahkûmdur. Modernin içinden, modern düşünüş ve parametrelerle gelenek eleştirisine dayalı vâr-oluş, modern akledişle üretilen her bilgi, türedilik üretecek, küreselliğin içinde sistemi besleyen sonuçlara yol açacaktır.

Diğer taraftan, devlet ve mülk konusunu eksene almadan, konuyla bağlantılı donanıma sâhip olmayı düşünmeden, bu uğurda eksiğini-gediğinin hâlletmeye çabalamadan, olup-bitenlere bigâne kalarak teolojik tartışmalarla rahatlamayı kâr saymak gibi bir anlayışın önünün açıldığına da şâhit olmaktayız. Geleneğimizde gördüğümüz hâricilik, tekfircilik ve elfaz-ı küfür bahsinin yeniden canlandırılması bu. Devlet ve mülk sâhipliğiyle mücâdeleyi merkeze alması gerekenler, onun yerine selâmı yaygınlaştırmak, Allah’ın kullarına hakâkati tebliğ etmekle sorumlu olduğu ahâliyle teolojik kavgayı sürdürerek hedef şaşkınlığı yaşamaktadır. Dolayısıyla enerjisini, bilgisini, neslini doğru hedef yerine modernizme sunmaktadır. 

Nitekim küresel sistem, devlet ve mülk konusuna temâs etmeden yapılan Kur’ân çalışmalarının sözcülerine ve ürünlerine geniş alanlar açmakta, teolojik tartışmalar yanında gelenek eleştirisini teşvik ederek bu anlayışın yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Teolojik tartışma konuları, yeniden-yeniden anlama çabaları mâsumâne niyetlerle devâm etse de sistem bu gibilere kendi içinde meşrûiyet alanları sağlayarak nesilleri boşa çıkartmaktadır. Devletin stratejik aklı biliyor ki teolojik tartışma çerçevesini aşmayan yeni telâkki üretimleri, ne yapılması ve nasıl yapılması aşamasına geçemeyecektir. Buysa İslâm’ı ve müslümanlığı anlamanın önünde en büyük engel olmaya devâm edecektir” der.

Hâki Demir:

“Kadimden bêri bilinir ki, ferdin hayâtı inşâ etme kudreti yoktur. Hayat, cemiyet ile kâimdir. Hayâtı mümkün kılmayan gerçeklik, hangi “kıymeti” üretebilir veya hangi kıymeti muhâfaza edebilir veya hangi kıymete hayâtiyet kazandırabilir? İnsanlık târihinde eşi-benzeri görülmemiş bir fikir üretseniz, hayat bulmadıktan sonra ne kıymeti olabilir? Mücerret mânâda kıymetli olduğu doğru ama bu kıymeti kim bilir? Kimsenin bilmemesi kıymetini azaltmaz denirse, azalmayan o kıymetin ne faydası var? “Faydalanmayanlar utansın” derseniz haklısınız ama fikrin tatbik alanı cemiyet değil midir? O olmadığında yâni fikir tatbik edilmediğinde yâni fikir hayat bulmadığında, “muhteşem fikir” olduğunu nasıl test edeceksiniz ki, fikir mi vehim mi olduğu ortaya çıksın…

Ferdin kıymetini inkâr mı ediyoruz? Asla.. Ferdî gerçekliği ret mi ediyoruz? Asla ve kat’a… Hele-hele fikrin cemiyetten değil, fertten zuhur ettiğini husûsen biliyoruz. Fakat cemiyette mayalandığını ve tekâmül ettiğini de biliyoruz. Ferdin kıymeti ve ferdi gerçeklik, cemiyetin ve hayâtın motor gücüdür. Tabi ki motor otomobilin en önemli parçasıdır fakat cemiyet, motor da dâhil otomobilin tamamıdır. Direksiyon olmadan otomobili kullanamazsınız veya teker patladığında otomobil gitmez ya… Ya da motoru otomobilden söküp ortaya koyduğunuzda garip ve mânâsız bir varlık olarak kalır ya…

Her insan her istediği düşünceye sâhip olabilir mutlaka… Fakat ölçü şart… Ferdi ve içtimâi hiçbir ölçü olmaksızın her insan istediği şekilde düşündüğünde ortaya çıkan durum, ölçü katliamıdır. Ölçü… Fikrin diğer adı…” der.

Abdurrahman Aslan:

“Müslümanlar başlangıçta içinde varlıklarını sürdürdükleri “hayat evrenleri”nin yüz-yüze kaldıkları modern “duruma” cevap veremeyen taraflarına çözüm bulmak için Kur’ân ve Sünnet'e baş-vurdular. Maksat Kur’ân ve Sünnet'in yardımıyla “teknoloji” ve “bilim” gibi bazı “yeni araç”ları kendi bünyesine aktararak sâhip olmak; kendine âit hayat ve değerler-dünyâsını korumak, böylece muhâlifine karşı güçlü duruma gelmekti. Ne var ki, bu-günden bakıldığında varılan nokta hiç de umut edildiği veya varsayıldığı gibi netîcelenmemiştir. Yaşanan uzun bir tecrübe sonrasında bunun yanlış bir ön-kabûlün netîcesi olduğu söylenebilir. Bu-gün kurtulması gerekilen bu yanlışlık; her şeyin müslüman zihin tarafından bir “araç” hâlinde görülmesi veya kolayca bir “araç”a indirgenmesidir. Başlangıçta zahmetsiz bir çözüm bulma yolu olarak kolayca benimsenen bu “indirgemeci zihin hâli”nin giderek İslâm’a âit kavramları da bir “araca” indirgeyerek içerik anlamlarında sorumsuzca değişiklik yapmaya başladığını söyleyebiliriz.

Bu-günün müslümanları için, artık mâhiyet olarak bir dönüşüm geçirmiş olmasının netîcesinde, ortada kendilerine âit bir “hayat evreni” kalmadığından, bu defâ başlangıçta, modernite ile karşılaştıklarında yaptıklarının tam tersinden bir faaliyet içinde bulunmaktadırlar. Yine Kur’ân ve Sünnet'e baş-vurmakta, fakat bu defa onların imkânları ile mevcut/modern hayat-evrenini “İslâm’ileştirme”ye çalışmaktadırlar. Bunun netîcesi olarak dünkü müslümanın sâhip olduğu zihniyet ile inşâ etmiş olduğu “Dünyâ” ve toplumsal “gerçeklik”, bu-gün aynı dinin sâhipleri tarafından gerektiği nispette anlaşılamamaktadır.

Bu-günün modern-dünyâsının öncelikli meselesi; müslüman kimliğin yerinden edilerek, onun yerine modern bir kimlik, ilişki, kültür ve iktidarın inşâsıdır” der.

İlginçtir, Batı, müslümanları taklit ederek bir uygarlık kurdu ama bu uygarlık şimdi İslâm’a hiç benzemiyor. Şimdi biz de aynısını yaparak Batıdan uygarlık almaya çalışıyoruz. Onlar gibi olmak için mi? İslâm’ın, yıkılsa da ölmez bir medeniyet-anlayışı vardır ve başka uygarlıklara ihtiyâcı yoktur.

Peygamberimiz bir hadislerinde:

“Sizden öncekilerin yoluna adım-adım, karış-karış tâbi olacaksınız. Hattâ bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz”. Dediler ki: “Ya Resûlullah, Yahudi ve Hristiyanlara mı uyacağız?”. Hz. Peygamber dedi ki: Ya kime? (Tabi onlara uyacaksınız)” (İbnu Mâce, Fiten, Hadis No: 3994) der.

Diğer bir hadiste de:

“Kıyâmet alâmetlerinden ilki, insanları şarkdan garba sürükleyen bir ateştir.” (Buhârî, Fiten, 24) der.

BATI BAKIŞ-AÇISIYLA İSLÂM KAMUSAL ALANDA YER ALAMAZ

Atasoy Müftüoğlu:

“Bizler kavramsal inşâyı başarabilmiş değiliz. Kavramlarımızın kamûsal alanda ölü kavramlar olduğunu hatırlatmak isterim. Kamûsal alanda yaşayan ve kamûsal alanı etkileyen kavramlarımız yok. Bütün kavramlarımız çok özel zamanlarda, çok özel mekânlarda hatırlanıyor ya da bir uzmanlık hâline getiriliyor. Yoksa dilimizin, kavramlarımızın, düşüncelerimizin kamûsal-dünyâda hiçbir yankısı yok. Belirleyici ve tâyin edici bir içeriği yok. Sorun budur. Buradan hareketle bütün kavramların irdelenmesi gerekir. Kavramlarımız yaşayan kavramlar mı ölü kavramlar mı buna bakmak gerekir. Bu kavramları hangi koşullarda kullanıyoruz? Herkes kavramları istismar aracına mı dönüştürüyor acaba? Bu-gün Allah’ın muazzez dîni çok çirkin bir şekilde istismar konusu yapılmaktadır.

Bize ne düşüneceğimiz dışarıdan ve tepeden dayatılmaktadır. Bu-gün öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor. Biz neden bu-gün İslâm’i bir modelden söz etmiyoruz da böyle parçalara bölünmüş bir dilden söz ediyoruz? Neden İslâm’i bütüne ilişkin bir entelektüel mücâdelenin içinde değiliz? Özellikle gençlerin neden böyle bir gündemi yok meselâ? Asıl bu konular etrafında bir çalışma yapmak gerekmektedir.

İslâm târihe bir yanardağın fışkırması gibi çıktı ve târihi bütünüyle etkilemekle kalmadı, aynı-zamanda târihi dönüştürerek târihin öznesi oldu. İnsanlık târihinin en zor döneminde ilk küreselleşmeyi müslümanlar gerçekleştirmiştir. Onlar Kur’ân’ı özümseyerek hayatlarının kendisi kıldılar. Biz ise Kur’ân’ı daha çok bilgi biriktirmek için kullanıyoruz. Bu bilgi hayatlarımızı dönüştürmüyor. Bizleri dönüştürmeyen Kur’ân bilgisi toplumu nasıl dönüştürecek? Günümüzde İslâm-dünyâsında en çok okunan kitap Kur’ân’dır. Yalnızca sâdece ‘okunmaktadır.’ Okunan Kur’ân’ların, içinde yaşadığımız çağ ile ilişki kurduğunu söyleyemeyiz.

Biz bu-gün asıl sorunları değil, yüzeydekileri konuşuyoruz. Yüzeyden gidiyoruz, derine inmiyoruz. Olayları konuşuyoruz, olguları konuşmuyoruz. Olup-bitenleri konuşuyoruz, olması gerekenleri konuşmuyoruz. Gündemimizde ne olduğunu bilmiyoruz, çünkü kendi gündemimiz dâhi yok. Gündemler bize dışarıdan dayatılıyor. Biz dışarıdan tanımlanıyoruz. Neyi okuyup neyi okumamamız gerektiğine, ne kadar müslüman olup ne kadar olmamamız gerektiğine hep başkaları karar veriyor. Bizim öncelikle bu İslâm’i bütünlük lehinde bir tercih yapmamız gerekiyor. İslâm’i bütünlük lehinde tercih yapmak için zihinsel sömürge olmaktan vazgeçmek, zihinsel sömürgesizleştirme mücâdelesine hazır hâle gelmek gerekiyor. Kolonyalistler İslâm-dünyâsı topraklarını sömürgeleştirmeden önce oranın insanlarının zihinlerini sömürgeleştirdi. Bu zihnin eleştiri, sorgulama, hesaplaşma ortaya koymasına, isyân üretmesine engel oldular. Ve hâlen bu zihinsel sömürge devam etmektedir. Nasıl devam etmektedir peki? Biz kapitâlizmle, sekülerizmle, liberâlizmle bütünleşmiş bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir toplumda yaşıyor olmak demek, İslâm’i bir toplumda yaşamıyor olmak demektir. Eğer İslâm’i bir toplumda yaşıyor olsaydık ne kapitâlizm ne sekülerizm ne liberâlizm bünyemize nüfûz edemeyecekti. Müslüman olmak demek bir dirence sâhip olmak demektir. Eğer İslâm-kültürü ve medeniyeti diye bir şey varsa bu medeniyetin kendi kurumlarını da üretmesi gerekirdi. İslâm kültür ve medeniyeti bu-gün kamûsal alanda varlığını sürdürüyor olsaydı o zaman kapitalizmin, sekülerizmin ve liberâlizmin etkisine maruz kalmayacaktık.

Bu-gün halkların afyonu hâline getirilmiş bir din-algısı var. Sizin kuşakların bu muhafazakârlık adına İslâm’a acımasızca zarar veren İslâm’i cemaatlerin gerçekliğini görmeleri gerekiyor. Bu durum aslında dînin bütün boyutlarıyla vülgarize (halk için) edilmesidir. Bu da dinin kalabalıkların hoşuna gidecek şekilde sunulması, pazarlanması demektir. Şimdi yeni bir moda daha var . O da dinin emperyalistlerin hoşuna gidecek şekilde pazarlanması modasıdır.

Allah’ın muazzez kitabı meşrûiyet kaynağı olmaktan çıkmıştır. İslâm meşrûiyet kaynağı olmaktan çıkmıştır. Demokrasi meşrûiyet kaynağı hâline gelmiştir. Herkes Kur’ân okuyor, okuyor. Kur’ân okulları, Kur’ân hareketleri, Kur’ân halkaları vs. vs. Ama tüm bu çabalara rağmen Kur’ân referans kaynağı değil. Burada bir çelişki yok mu? Neden referans kaynağı değil. Neden hayâtımızı, siyâsetimizi, dünyâmızı, toplumumuzu Kitab-ı Kerîm’e göre inşâ etmiyoruz. Nerde Kitab’ın ön-gördüğü kurumlar? Bakınız çok vahim bir çelişkiyi yaşıyoruz. Ama bu vahâmeti gençlerin fark etmesi gerekir.

Seküler bir siyâsal kimliğimiz var. Buna karşın duygusal bir İslâm’i kimliğimiz var. Bu çelişki kadar vahim bir çelişki olamaz müslümanlar için. Sekülerizmin hangi derecede olursa-olsun İslâm toplumlarında etkisinin olması kadar vahim bir durum olamaz. Siz bu tarz bir kötülüğe mâruz kalmış bir topluluk gibi görünmüyorsunuz. Hattâ hiçbir kötülüğe maruz kalmış insanlar gibi görünmüyorsunuz. Herkes lâle devrinde yaşıyor gibi hayâtını sürdürüyor. Böyle bir durumda sorunun vahâmetini kavramak gerekiyor.

Bu-gün geldiğimiz noktada müslümanlar neo-liberâl gündemin belirlediği doğrultuda örgütlenmeler gerçekleştiriyorlar. Meselâ sivil-toplum bunlardan bir-tanesidir. Sivil-toplum bizde câmidir. Ama bu-gün câmiler İslâm’ı temsil etmiyorlar. Câmiler ulus-devleti temsil ediyorlar. Câmiler ulus-devletin kutsallarını temsil eden mekânlar olarak varlar. Câmiler İslâm’ı istemekte özgür değiller. Biz bu-gün câmilerin politik mekânlar olduğunu söyleyemeyiz. Hâlbuki câmiler politik mekânlardır. Sivil-toplum kuramında sivil-toplum, toplumun taleplerini devlete iletir. Bizde ise devlet câmiler aracılığıyla günde 5 kez toplumun nabzını tutmaktadır.

Bu-gün geldiğimiz noktayı görüyor musunuz? Hayâtın içinde, toplumun içinde, kavganın içinde bir sanat, edebiyat, felsefe, tefekkürden söz ediyoruz. Bilgelikten söz ediyoruz. Kitab-ı Kerîm referans kaynağı değil, Mevlana referans kaynağı. Kur’ân-ı Kerim referans kaynağı değil, İbn Arabi, Said Nursi referans kaynağı. İsimleri çoğaltmak mümkündür. Bir-çok şahıs referans kaynağı iken sâdece Kur’ân referans kaynağı değil. Tüm bunlarda bir çelişki yok mu? Burada yapısal bir problem yok mu? Tekrâr ediyorum, İslâm maneviyatçılıktan, Bâtınilikten, sezgicilikten ibâretse, Mevlana’yı da okuyabilirsiniz, İbn Arabi’yi de okuyabilirsiniz, Said Nursi’yi de okuyabilirsiniz. Oysa İslâm bunlara indirgenemez. O hâlde İslâm’ın bütün boyutlarını bir-araya getiren bir bilincin oluşturulmasına öncülük etmek gerekir. Bunu sizin kuşaklar yapabilir.

Bu-günün sorunları eski kalıplara sığmıyor. İbn Arabi’nin, ya da Mevlana’nın, ya da Yunus’un, seküler diktatörlük gibi, seküler tahakküm altında kalmak gibi sorunları yoktu. Bu-günün insanı bunları konuşacak ve bunları tartışacak. Eğer arz ettiğin gibi İslâm bir Bâtınilikse, o zaman hepimiz geçmişe dönelim. Dînî bir tercihte bulunmak demek geçmişe doğru yürümek anlamına gelmez. Bu-günü siz yaşıyorsunuz. Neden geçmişe doğru yürüyorsunuz da bu-günü daha anlamlı hâle getirmek için bir çaba, bir etkinlik içine girmiyorsunuz, ya da girmiyoruz? Neden bu-günün bu büyük tartışmasında yokuz? Büyük tartışmadan kastım; yâni İslâm târihten ne zaman, niçin, nasıl çekildi ve yeniden târihe (kamusal alana) nasıl, ne zaman dönecek? Var mı böyle bir kaygımız? Biz İslâm’ın târihe dönmesini mi istiyoruz, yoksa biz İslâm’ın sâdece içimize dönmesini mi istiyoruz? Bu-gün geldiğimiz nokta şudur; bu-günkü dindarlık biçimleri, seküler dindarlık, mistik dindarlık, halk-dindarlığı olarak özetlenebilecek bir dindarlık biçimidir. Din-algısı bütünüyle vulgarize edilmiştir ve gürûhun, kalabalıkların hoşuna gidebilecek bir biçime dönüştürülmüştür. İslâm’i esaslar, temel kaygılar gündemimizden çıkmıştır. Bunlarla ilgili hiçbir çabamız yoktur ve bu-günün târihine tanıklık edebilecek hiçbir şekilde bir içerik üretiyor değiliz. Üretmiyoruz. Bunları nasıl konuşacağımız etrafında bir çözümleme yapmak gerekiyor.

Alışkanlıkları norm hâline getiriyoruz. Gerçek normlar gündemimizde değil, alışkanlıkları norm hâline getiriyoruz. Bunların hepsine isyân etmeliyiz. Kitab-ı Kerîm’in ruhuna, vizyonuna, müktesebâtına, nasıl bir toplum, nasıl bir insanlık istediğine ilişkin bir çözümleme yapmadıkça, Kur’ân-ı Kerim’i sonsuza dek okusanız Kur’ân’ın size hiçbir katkısı olmayacaktır. Kur’ân okumak öyle kolay mı sanıyorsunuz? Kur’ân-ı Kerim okumak Allah Tebarek ve Teâlâ hazretleriyle temas hâlinde olmak, onu dinliyor olmak, ona âit olmak, onun için yapıyor olmak demek. Bu öyle kolay bir şey değil. Ama biz onu okumayı da çok mekanik bir şey haline getirdik.

Demokrasi sayıların gâlibiyetiyle ilgili bir konudur. Sayılar hiçbir zaman hakîkatin ölçütü olamazlar ama müslüman düşünürlerin geldiği nokta nedir; “Demokrasi nihâi bir mutabakat zeminidir” noktasına gelmişlerdir. Demokrasi büyük bir puttur ve en büyük put-kırıcı mücâdeleyi demokrasi ve insan-hakları kavramları etrafında vermek gerekirken biz bu-gün hepimiz demokrasinin ve insan-hakları kavramının himâyesini seçtik. Bu bir düşüşün ifâdesidir. Bundan daha büyük bir düşüş olamaz.

Müslüman halklar daha çok kısmî bir müslümanlık'la iktifâ ediyor. Yine İslâm toplumlarında koşullara göre değişen, farklı çıkarlara hizmet için kullanılan İslâm’i yaklaşımlar da var. İslâm’i cemaatler, muhâlefet irâdeleri yok edilen, sistemle uyumlu kılınan, ehlileştirilmiş cemaatler olarak varlıklarını sürdürüyor. Müslüman halklardan ılımlı olmaları isteniyor. Ilımlılık, tavırsızlık, pasiflik, edilgenlik anlamına geliyor. Ilımlı İslâm’la, güçsüz, ifâdesiz ve irâdesiz bir İslâm amaçlanıyor.

Her alanda, her konuda kendi yaklaşımlarımız, yorumlarımız, çözümlemelerimiz olmalı. Kendimiz için, kendi Dünyâ-ahiret görüşümüz için var olmalıyız. Küresel karar merkezlerinden bağımsız, düşüncelerimiz, tercihlerimiz olmalı. Güçlü ve kuşatıcı bakış-açılarına ve ilgilere sâhip olmalıyız. Akıntıyla birlikte değil, akıntıya karşı yüzmeliyiz. Gündemi dönüştürebilecek düşüncelerimiz ve yanıtlarımız olmalı. Kamu-oyu algılarını etkileyebilecek güçlü/zengin düşüncelerimiz/erdemlerimiz olmalı” der.

Abdurrahman Aslan modern dönemin müslümanların yaşantısına soktuğu araçlardan bahsederken: “Onlarla düşünüyoruz, onlarla yaşıyoruz. Modernite müslümanların hayâtını da yeniden kurdu. Zâten ideolojisi de odur: “Yeni bir hayat kurmak.” Modernitenin kendinde taşıdığı hedefler ile ilkeleri ile sâhip olduğu araçlar, yaşanan hayâtın sosyal karakterini derinden değiştirmektedir.

11 Eylül’le berâber Amerika’nın Pakistan, Yemen, Fas, Tunus, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki medreselerin kapatılmasını istemesine; İslâm’ın en eski kurumu sayılan El-Ezher’in müfredâtının değiştirilmesi için Mısır’a baskı yapmaya itti; daha önemlisi küreselleşmenin lîderi olarak kendisiyle uzlaşacak İslâm’ın yeni bir “versiyonunu” aramasına sebep oldu.

Burada küreselleşmenin İslâm’ı nasıl bir “Dünyâ’ya” katmak istediği veya artık içinde yaşayarak zihinselleştirmeye başladığımız böyle bir Dünyâ’nın nasıl bir özelliğe sâhip olduğu önem taşıyor. Katettiği süreçlerle kendini inşâ etmeye başlayan bu “yeni” Dünyâ’nın belirgin vasfı, her şeyin temeline relativizmi yerleştirmeye çalışmakta olmasıdır. Kendinden öncekine yüklendiği tepkiyle, her şeyi relativist bir temel üzerinde yeniden anlamlandırmaya tâbi tutma özelliği taşıyor. Bu yüzden relativist değerlerin dünyâsı bu-gün müslümanlardan gerçekliği Popper’e, iktisadı Hayek’e göre düzenlemelerini; karşılaştıkları bütün siyâsal/sosyal sorunlarının çözümünü neo-liberâlizmin içinde aramalarını onlar için “kurtuluş” olarak görmektedir. Bu “telâkki” böylece müslümanların, İslâm’ın kültürel bir “unsura” dönüşerek siyâsal/sosyal etkinliğinin olmadığı; buna karşılık anayasaların, parlamentoların ve demokratik kurumların sözde işlerliği olan toplumlar hâline gelmelerini sağlamayı ön-görmektedir. Bu durumda İslâm’ın bir kültür kodu olarak “yerellik” kategorisi içinde kolayca yer alacağına inanılmaktadır” der.

Protestan İslâm anlayışını oturtmak isteyenler sürekli Mevlana/Yunus/İbn-i Arâbi vs. gibi sapık/heretik tasavvufî/bâtınî görüşlerin temsilcilerini öne çıkarıyorlar ve bunu yapmakla sanki İslâm’ı öne çıkarıyorlarmış gibi bir hava oluşturuluyor. Hâlbuki bunlar İslâm/Kur’ân-dışı yorumların temsilcileridirler. Neden gerçek/samîmi/gayretli/eylemli ve hayâtını Kur’ân’a adamış kişilerden hiç bahsedilmiyor? Tabi böyle kişilerden bahsedilse planları boşa çıkacak. Çünkü bu kişiler târih boyunca tağutların yapmak istedikleri şeytâni/pislik işleri deşifre etmişlerdir. Ali Bulaç:

“Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektâşi, Ahmet Yesevi gibi şahsiyetlerin referans gösterilmesine karşılık Ebu Hanife başta olmak üzere, diğer mezhep imamları, Hasan Basri, Gazâli, Kurtubi, Mâturîdi-Eş'ari, İbn Teymiye, Şâtıbi vb. müfessir, muhaddis, kelamcı ve fâkihin zikredilmemesi, asıl amacın “Protestanlaştırılmış, post-modern (ne olsa gider), içi boşaltılmış ve sonuç îtibarıyla modası geçmekte olan hümanizme hizmet eden bir din inşaı projesi” olduğunu göstermektedir.  İslâm, insanın ferdî fikrî/rûhi hayatıyla ilgili olduğu kadar, maddî ve toplumsal hayatıyla da ilgilidir” der.

Aşırı-anlama çalışmaları bâzı kolaylıklar sağlasa da aslında idrak etmeyi, bilmeyi zorlaştırır. Bir-zaman sonra da imkânsızlaştırır. Çünkü aşırı-anlama çalışmaları anlama/bilme noktalarını fazlalaştırarak ve kafa-karışıklığı meydana getirerek karar verme ve tatmin olmayı bloke eder ve imkânsızlaştırır. Artık ortada anlaşılamayan ya da sonsuz anlamları olan bir Kur’ân (daha doğrusu mushaf) vardır ve düşünce birliği de ortadan kalkmıştır.  

Bilgi yetmez, bilgi ahlâkı da lazımdır. Bilginin ahlâkı o şeyin gereğinin yerine getirilmesi, hayatta karşılığını bulması ve böylece gerçek hayatta gerçekleşmesidir.

Atasoy Müftüoğlu:

“Emperyal ideolojik proje; kontrol etmek istediği, istikrarsızlaştırmak istediği, toplumların/halkların düşünme süreçlerini ele geçirerek istediği doğrultuda yönlendirebiliyor, bu toplumları/halkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanılabilecek bir noktaya sürükleyebiliyor. Emperyal tahakküm sistemi, ideolojik manipülasyonlar yoluyla; ciddî bir dirençle, muhâlefetle karşılaşmaksızın toplumlarımızı sömürgeleştirmeye devâm edebiliyor. Emperyal böl-yönet politikaları, asılsız ve saldırgan ideolojik propaganda karşısında, hiç bir şey gereği gibi eleştirilemiyor, sorgulanamıyor. Toplumlarımız siyâsal içeriği olmayan bir kültüre sâhip oldukları için, her vesile ile kolaylıkla manipüle edilebiliyor.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslâm-dünyâsında, Türkiye’de de İslâm’cı algı/bilinç/proje ve yapılanmalara karşı, bu yapılanmaları etkisiz kılmak üzere yeni bir kuşatma çalışması yapılıyor. Kuşatmaları ruhumuzda hissetmediğimiz için, kuşatmaya karşı alınması gereken önlemleri, tavırları konuşmuyoruz, Anlaşılması güç bir tevekkül anlayışı içerisindeyiz, anlaşılması güç bir rehâvet içerisindeyiz. Hiç bir rahatsızlığımızı dile getirmiyoruz, her kuşatmayı, saldırıyı bir kader gibi kabûl ediyoruz. İslâm-dünyâsı ülkeleri/toplumları jeopolitik kimlikleri olmayan, stratejik bakış-açıları olmayan ülkeler/toplumlar olarak yaşıyor.

Bağlı bulunduğumuzu iddia ettiğimiz bütün İslâm’i ilkeler, hayâtın içerisinde hareket hâlinde ve hayatı düzenleyen ilkeler olmalıdır, İslâm’i metinler, uygulanmayan ve üzerinde çalışılan metinler olmaktan çıkarılmalıdır.

Günümü-dünyâsında düşünceler/fikirler koşulları belirleyemiyor, tam tersi olarak, koşullar düşünceleri/fikirleri belirliyor. Koşullar tarafından belirlenen fikirler/düşünceler gündeme alınırken, bağımsız fikirler düşünceler ilgi görmüyor.

Her iki Batı, Avrupa ve Amerika modern târihte yalnızca İslâm devriminden şiddetli rahatsızlık duymuşlardır. Onları rahatsız eden bir başka olay yoktur. Çünkü 1979’da İran’da yapısal bir değişim olmuştur. İran’da târihin son beş yüz yılının görmediği yeni bir şey olmuştur. Yâni bu meydan okuma yeni bir değer-sisteminin ortaya çıkışı demektir. Yeni bir politik sistemin ortaya çıkışı demektir. Yeni bir dünyâ-görüşünün ortaya çıkması demektir. Yeni bir hayat-tarzının ortaya çıkması demektir. Hâlbuki Batılılar İran’da devrim gerçekleştiği dönemde târihin sonunu konuşuyor idiler. Târihin sonunu konuşmak demek neo-liberâl, kapitâlist, demokratik dünyâ-görüşünün nihâi zaferi anlamına geliyordu. İslâm devrimi gerçekleşince onlar târihin sonuna gelinmediğini dehşetle düşündüler ve artık bu defâ yeni bir devrim olmaması için ne yapılması konusunda çok yoğun çalışmalar yaptılar. Ve sonunda çözümü de buldular. Yeni bir devrim olmaması için yapılması iktizâ eden şey, dünyâ-müslümanlarını devrimin şiiliğe özgü bir îcat olduğuna iknâ etmeye çalıştılar. Evet devrimi Şii’liğe özgü olduğuna iknâ etmenin yanında, sünni müslümanlara, sünniliğin devrimci bir düşünce içermediğini, değişim ve dönüşüm düşüncesini içermediğini, sünniliğin statüko ile birleşmek demek olduğunu, konformizm ile bütünleşmek demek olduğunu, sünniliğin aynı-zamanda her-hangi bir toplumun istikrarsızlaştırılması durumunda, her otoriter rejimi kabûle müsâit olduğunu, yâni istikrardan yana olduğunu ve istikrar için her türlü otoriter rejimi kabûle müsâit olduğunu telkin etmeye başladılar.

Noam Chomsky “Kader Üçgeni” adlı kitabında, bu-gün geldiğimiz noktayı özellikle seksenli yıllara ilişkin bir-takım örnekler vererek anlatır. Yeni bir devrim olmaması için ne yapmak gerekir, sorusunu sormaktadır. Yeni bir devrim olmaması için Amerika, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bir-takım temasların olduğuna dâir bilgiler verir. Bu-sırada şu noktaya atıfta bulunur. Yeni bir devrim olmaması için ilgili ülkelerde müslümanların devletçi, ulus-devletçi bir İslâm anlayışının, milliyetçi ve mezhepçi bir İslâm anlayışına kazandırılması, dönüştürülmesi gerektiği noktasında bir mutâbakat hâsıl olur. Yâni artık ulus-devlet dinden daha kutsaldır, milliyet dinden daha kutsaldır ve mezhep dinden daha kutsaldır, şeklinde, Amerika öncülüğünde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır arasında gerçekleşen bir mutâbakat ortaya çıkar. 1981’li yıllardan söz ediyoruz. Evet, böyle bir çalışma yaparlar. Ve bunlar önlemler alırlar ve ilgili ülkelerde milliyetçi, devletçi ve mezhepçi din-adamları yetiştirmeye çalışırlar. Nitekim bugün ulus-devletlerin takdis edildiği her ülkede ulus-devletin çıkarları, İslâm’ın çıkarlarından öncedir.

Auto Control kitabında Brzezinski, bu tür bir din-anlayışının İslâm toplumuna kazandırılması için Amerikan kongresinde milyarlarca dolar para ayrıldığını söylemiştir. Yâni müslümanların ne tür bir dîne inanacakları noktasındaki çalışmaların mâliyeti Amerikan kongresi tarafından finanse edildiğini nakletmektedir. Biz şimdi sürekli olarak medya uyuşturucuları aldığımız için olayları bütün boyutları ile göremiyoruz, bütün boyutları ile nüfûz edemiyor, bütün boyutları konuşmuyoruz. Herkes sâdece kendi boyutunu konuşuyor.

Sürekli naslara atıf yapan müslümanların, Kur’ân ve sünnete atıf yapan müslümanların yine Türkiye örneğinden yola çıkarak şunu düşünmeleri gerekir. Bizim sürekli atıfta bulunduğumuz Kitab-ı Kerim, Kitab-ı Mecid referans kaynağı olmaktan çıkarılmıştır. Peki yerine ne ikâme edilmiştir, demokrasi referans kaynağı edinilmiştir. Kapitalizm, sekülarizm referans kaynağı haline getirilmiştir. Kur’ân ve Sünnete atıfta bulunan bir topluluk eğer samîmi ise ve kendisini İslâm’a nispet ediyorsa, bütünüyle İslâm’a nispet ediyorsa, yapması gereken bir şey vardır. Kendisini İslâm’a nispet eden bir topluluk, seküler bilginin tahakküm üreten iktidarına karşı, seküler bilginin müslümanları araçsallaştıran iktidarına karşı ne yapması gerekir? bir meydan okuması gerekir, reddiye gerçekleştirmesi gerekir. Çünkü İslâm ile sekülerizm arasında büyük bir uçurum vardır. Şu-anda müslümanların sekülerizm ile uzlaşması demek, uçurumla uzlaşması, büyük bir uçurumla uzlaşması demektir. Bu iki kavramı ya da dünyâ-görüşünü bir-arada değerlendirmek asla ve kata mümkün değildir. Çünkü sekülerizmin İslâm-dünyâsı toplumlarıyla temâsına ilşkin hiçbir İslâm’i gerekçe bulunamaz, savunulamaz ve meşrûlaştırılamaz.

Bu-gün Kur’ân’a ve Sünnete atıf yaparak çalışan bütün gurupların şunu düşünmesi lazım; sekülerizm Türkiye’de referans kaynağıdır, fakat İslâm referans kaynağı değildir. İslâm bu-gün sâdece folklördür folklör, o kadar. Evet İslâm Türkiye’de yalnızca bir folklördür, çünkü, kapitâlizm bir belirleyicidir, bütün kavram ve kurumları ile tahakküm edicidir. Sekülerizm bütün kavram ve kurumları ile tâyin edici ve belirleyicidir. Neo-liberâlizm, demokrasi bütün kavram ve kurumları ile tâyin edici ve belirleyicidir. Fakat İslâm hiç-bir kavramı ile tâyin edici ve belirleyici değildir. Yâni İslâm bu hâli ile sâdece folklorik olarak durmaktadır. Bu-gün Türkiye’de kendilerini Kur’ân’a, İslâm’a nispet edenlerin, neden İslâm’ın hukukuyla, emir ve nehiyleri ile amel edemiyoruz ile ilgili bir rahatsızlıkları olmalıyken, yoktur. Neden İslâm’i eğitimi hayâta kazandırmak gibi bir çözümleme üzerinden çalışmıyoruz. Neden hayâtın her alanında seküler bilginin tahakkümüne boyun eğmiş durumdayız, diye sorgulamaları gerekirdi. Seküler hukuk, seküler eğitim, seküler siyâset, kapitâlizm gibi her şeyi metalaştırdığı gibi dîni de metalaştırıyor. Kendilerini İslâm’a nispet edenlerin hiç değilse dînin metalaştırılmasına, pazarlanmasına, bir ticâret nesnesi hâline getirilmesine îtiraz etmeliydiler. Ama buna îtiraz etmiyorlar. Dînin neo-liberâlleştirilmesine, enitinkors, yâni her şey mübah anlayışına îtiraz etmeliydiler. Türkiye’de fuhşiyat ve münkerât özgürdür fakat İslâm özgür değildir. Fuhşiyat ve münkerât neo-liberâl anlayışın himâyesindedir. Meselâ bu-gün Türkiye’de ahlâkı savunan İslâm’i çevreler bir cümleyi kurmak liyâkatine sâhip değildirler. “Bu ahlâki değildir” diye bir cümle kuramazsınız, ancak “bu demokratik değildir diye bir cümle kurmak zorundasınız”. Dolayısıyla, sürekli olarak naslara atıfta bulunarak kendilerini ifâde eden toplulukların evvela nasların dilini özgürleştirmeleri iktizâ eder. Bu dilin özgür olduğunu iddia edemezler. Bu dilin kamu-oyuna yönelik hiçbir iddiası yoktur. Kişisel anlama yönelik iddiaları olabilir, fakat kamûsal alana yönelik, kamûsal alanın değiştirilmesine yönelik bir iddiası yoktur. Bu-gün Türkiye’de kamûsal alanı biçimlendirmeye yönelik programlı bir çalışma ve bir proje yoktur. Evet, durum budur. Bu-gün Türkiye’de müslümanların gündeminde, kamûsal alanın İslâm’i temeller noktasında dönüştürülmesi hakkında hiç bir projesi yoktur.

İslâm’i ilgilerimiz, bağlılıklarımız, çabalarımız, târihi metinlerde, arşivlerde, kütüphânelerde, araştırma merkezlerinde kapalı tutulan, İslâm’ı araştırmaktan, İslâm’a nisbet ettiğimiz folklorik gösteriler sergilemekten öte geçmiyor” der.

Abdurrahman Arslan: “Modernizm zihinlerimizi inşâ etti. Biz Dünyâ’ya müslümanca bakmıyoruz. Müslümanız, fakat modernler gibi bakıyoruz, seküler bakıyoruz. Baktığımızda da tabî olarak onlar gibi anlam çıkarıyoruz. Bu Dünyâ’yı çok meşrû görüyoruz, hayâtın kaçınılmazı olarak telakki ediyoruz, şu olmazsa hayatımız yürümez diyoruz, bir sürü şey söylüyoruz. Ama sâhiden böyle midir yâni?! Sorunlara bakış biçimimiz tek bir ideoloji, pozitivist temel üzerinden kuruluyor. Benim bunun dışında bir tercihte bulunma hakkım var mı? Yok.

Unutmamak lazım ki, zihin bir boşlukta değil; içinde faaliyet gösterdiği sosyo-kültürel ortamda şekillenir. Kişi içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortamdan bağımsız düşünemez. Bu tabî ki büyük nispette zihni kendi-başına bırakırsan böyle olur. Bu-gün olduğu gibi o ortama uyum göstermek için çaba sarf ediyorsanız, o ortamda şekillenir ve ondan gelen kirlilikleri pek fark etmezsiniz. Akıl bize hükümler çıkarmada yardımcı olur; ama bunları, şekillendiği sosyo-kültürel ortamdan hareketle oluşturur. Dolayısıyla akıl boşlukta oluşmaz; dış-dünyâyı yorumlamamızda bize öncülük eden zihniyet kendiliğinden meydana gelmez; bizim doğarken berâberimizde getirdiğimiz bir şey değildir. Yaşadığı ortamda hem algılar hem de tepki verir; yâni bir-yandan yargılara varır, bir-yandan da kendini inşâ eder. Dolayısıyla kirlenmiş malzeme aklı inşâ ettiğinden dolayı, size doğruyu söylemede yanlış hareket eder” der. 

“İslâm zâten “belirleyici” değildir” diyenlerin dînine de şerefine de şimdiden..

Ramazan Yazçiçek:

Bilinmelidir ki bütün kavramlar kendi felsefî zemininde doğar ve gelişir. Kavramlar, başka yere tarafsız olarak taşınmaz, aksine kendi kasıtları doğrultusunda değiştirip dönüştürmeyi hedeflerler. Kavramların dönüştürücü etkisinin farkında olan sistemler, kavramsal alandan başlattıkları deformasyonun etkilerini sosyal hayâta taşıyarak sürdürmek isterler. Nitekim bu müdâhalenin bir-çok kavram üzerinden yapıldığını görmek mümkündür. Bu sebepten, İslâm’a âit kavramları seküler aklın kuşatması altında okumak ve anlamlı sonuçlara varmak mümkün olmadığı gibi, modern kavramların da uhrevî îman zemininden kalkılarak doğru tanımlanması mümkün değildir” der.

Aslında yapılan, tersinden Kur’ân’ın anlaşılamazlığını ortaya koymaktır. Klâsik kesimin “28 tâne ilim bilinmeden Kur’ân anlaşılamaz” dediği gibi, “28 tâne ilim bilmek” aşırı-anlama çabasınında bir konusudur.

Hikmet Ertürk bu konuda şunları söyler:

Bu-gün insanların Kur’ân ile buluşmasında, vahiy ile nefislerini arındırmasında ve hayatlarını Allah’ın âyetleri ile yönlendirmesindeki en önemli engellerin başında “Kur’ân’ın herkes tarafından anlaşılamayacak bir kitap olduğu” ön-yargısı gelmektedir, bu listenin devâmı da vardır. Kişilerin Allah’ın vahyi ile doğrudan muhâtap olmasının önüne bir-sürü şart koyulmuş: Çok iyi bir arapça bilgisi; tefsir usûlü, hadis ve hadis usûlü, fıkıh usûlü, nüzûl sebepleri, muhkem/müteşâbih, nasih/mensuh âyetler bilgisi, İslâm târihi, İslâm düşünürlerin klâsik eserleri, câhiliyye şiiri, arap edebiyatı, arap ve orta-doğu târihi, siyâset, ekonomi, fen bilimleri... Tüm bu alanlarda detaylı bilgiye vâkıf olmadan Kur’ân’ın sıhhatli bir şekilde anlaşılamayacağı kesin ifâdelerle ileri sürülerek, âdetâ insanlar Kur’ân’dan uzaklaştırılmaktadır.

Kur’ân’ın anlaşılmayacağı, anlayabilmek için ciltler dolusu kitap okumak gerektiği şeklinde ileri sürülen görüşleri; “Biz onları anlayasınız diye indirdik” (Yûsuf 2) âyeti ve şu âyetler reddetmektedir:

“Akledesiniz diye indirdik” (Zuhrûf3).

“Güçlük çekesin diye indirmedik” (-hâ 2).

“Öğüt alasınız diye kolaylaştırdık” (Kamer,17, 22, 32, 40)”.

Sürekli olarak “acaba ne denmek istendi”; “bundan maksat nedir”; “allâmelere sormak lazım” vs. gibi çabalara giriyorlar. Kur’ân, bu tarz endişelere kapılmayı gereksiz görür. Dediğimiz gibi, o herkesin anlayabileceği bir kitaptır. Zâten insana inmiştir. Sorun, anlama meselesi değil, yapıp-yapmama meselesidir.

Ahmet Kalkan:  

Îman, gönüllerde pasif bir inanış, vicdanlarda hapis hayâtı yaşayan kuru bir inanç değildir. O bulunduğu kâlbi ve kalıbı ihyâ ettiği gibi, çevresini de başta şirk ve Hakk’a isyân olmak üzere her türlü pislikten arındırmaya çalışan bir ıslah hareketidir. Mü’minin en temel özelliğinden biri, sâlih amel sâhibi olmasıdır. Sâlih amel, insanın hem kendini hem toplumu ıslah edecek davranışları Kur’ân ölçüsü içinde yerine getirmektir. İnsanın kendi içindeki câhiliyye ve fesâda meyille mücâdelesinden başlayarak çevresindeki fitne ve fesâda karşı İslâm’i tavrıdır sâlih eylemler.

Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.

İslâm, hiç-bir zaman nazarî inanç ve bir-takım ibâdetlerden ibâret değildir. Bir yandan bir-takım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak bir-arada bağdaşamaz.

İslâm adına gerçek bir çalışma şu şekilde olur: Muslihun (ıslahatçı olanlar), Rablerine ibadette kimseyi ortak koşmayan (Kehf 110), Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan (A’raf 170), cehâlet ve kötülükten arınmaya çalışan (İsrâ 9), mü’min kardeşlerinin arasını ıslah eden (Hucurât 10), resûllerin canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeyip Allah yolunda susuzluğa, açlığa, yorgunluğa hazır olan (Tevbe 120), iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve hayır işlerine koşan (Âl-i İmran 114), Allah'a çağırıp ben müslümanlardanım diyen (Fussılet 33) kimselerdir.

Hucurât sûresinde; “Allah yanında sizin en üstününüz en takvâlı olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır” (Hucurât 13) buyurulurken, Nisâ sûresinde; “Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Allah mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı” (Nîsâ 95) buyurulmaktadır. Zümer sûresinde ise üstünlük konusunda şöyle denilir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9). Demek ki bilenler, yâni âlimler bu âyete göre üstün ve fazîletli kimselerdir. Bu üç âyette üç ayrı şahsiyetin fazîleti ifâde edilmektedir. Peki, en kıymetli kimse, Kur’ân'a göre kimdir, düşündünüz mü? Yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak cevaplayabiliriz: Takvâ sâhibi, cihad eri âlim. Ya da ilim erbâbı, müttakî mücâhid. Veya cihad rûhuna sâhip, ilimde derinleşmiş, müttakî gönül adamı.

Bilindiği gibi, takvâ kalptedir; ilim kafada, cihad da bilekte, kas gücünde. Fazîletin esâsı, bu üç gücü dengeli bir şekilde birleştirmektedir. İlim olmadan kaba kuvvet, sâhibini kolayca zâlim ya da terörist yapabilir. Takvâ olmadan bilgi, hattâ vahye dayalı ilim bile müşrik düzenin destekçisi Bel'am yapabilir kişiyi. İlim olmadan da takvâ gerçekleşmez. Çünkü Allah “Kulları içerisinde ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar” (Fâtır 28) buyurmaktadır. Dolayısıyla öğrendikleri, kişiyi Allah'tan, daha fazla huşû ile korkutup takvâya meylettirmiyorsa, öğrenilenler ilim; öğrenen kişi de âlim değildir.

“Kalp sağlam olursa bütün vücut sağlam olur” diyordu Allah'ın Resûlü. Kâlbi/îmânı sağlamlaştırmalıydı her şeyden önce. (Kâlbin sağlam olması takvânın sağlam olmasıdır. Takvânın yeri kâlptir zîrâ H.G.).

Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.

Bugün İslâm’i çalışma yapanların başarısızlıkları, saâdet asrının yıldızlarına çağdaş ayna olamaması, bu altın sentezi yapamamaları, bu bütüncül bileşim için ciddî gayret göstermemeleriyle ilgilidir. Bileği güçlü ve cesâreti, ya da maddî imkânı olan müslümanın ilmi yetersiz kalmakta; dışından takvâ sâhibi olduğu zannedilen kişiler, ellerine gücü, kafalarına bilgiyi yerleştirememektedirler. Âlim zannedilen kişilerin çoğu ise, cihad rûhuna yeterince sahip olamadıklarından, korkup İslâm’ı ketmetmekte/gizlemekte, kafaları kadar gönüllerini doldurmayı da düşünmemekteler. Fili olduğu gibi tanımlaması gerekenler, tuttuğu parçayı fil zannetmekle kalmamakta, başkalarını da bu organın fil olduğuna inandırmaya çalışmakta, hattâ gözü açık olanların da bu körebe oyununa katılmasını istemekteler.

Günümüzde istismâr edilmeyen kavram kalmamış, ifrât veya tefrîte kurbân edilmeyen erdemden söz edilemez olmuştur. Fetihle işgâl, ıslâh ile ifsâd, amel-i sâlih ile eylem, cihad ile terör, huzur ile anarşi, özgürlük ile başıboşluk, sabır ile zillet, tedbir ile korkaklık, cesâret ile delilik, tedrîcilik ile ihmâlkârlık, ilim ile faydasız bilgi, takvâ ile şekilcilik, tebliğ ile propaganda, dâvet ile çığırtkanlık, denge ile aşırılık, istikrar ve sebat ile anlık heyecan ve geçici heves birbirine karıştırılmıştır. Gönül, kafa ve bileklerin dengeli beslenmediği ve birbirleriyle uyumuna önem verilmediği ortamlarda bu karışıklıktan başka bir şey beklemek zâten cehennemde saraylar aramaya kalkmak demektir” der.

İnanç bir kenara atılıyor ve onun yerine düşünce/anlama ortaya konuyor. Çünkü düşünülüp/anlaşılıp yaşanan hayatlar ki bu hayatlar batı-güdümlü hayatlardır, yaşanan hayatlarla örtüşüyor. Fakat îman ile örtüşmüyor. Yaşadıkları hayat ile inançları çelişik. Savaşmaktan çekinen yada daha gerçekçi konuşmak gerekirse korkan müslümanlar! inançtan daha çok, mevcut hayatla barışık olan ve zâten kaynağını da oradan aldıkları anlama/düşünme çalışmalarına yöneliyorlar. Bu çalışmalar inanca/îmana dolayısı ile İslâm’a uygun çalışmalar değildir. Çünkü yaşadıkları hayat, düşünceleriyle/inançlarıyla örtüşmüyor.

BATININ OYUNLARI ve SONUÇLARI

Hikmet Ertürk:

“Son dönemlerde Müslümanlar arasındaki tartışmaları dikkatlice izlediğinizde, geçmişteki tartışmalardan çok da fazla bir şeyin değişmediğini göreceksiniz. Bu belki de yıllardır değişmeyen “hâkim iktidar/zihniyet çizgisinde İslâm’i söylem” geliştirmenin daha fazla kalabalık demek olduğu gerçeği ile orantılı bir durum. Zâten kendisini İslâm’a âit hisseden, öyle anlamlandıran bir-çok kesim iktidar-dışı bir söyleme hiç sâhip olamıyor. Daha doğrusu kendilerinden gördükleri iktidârı koruyup-kollama yönünü tercih ediyorlar. Sonrasında da o bildik ders faaliyetlerine, Kur’ân okumalarına devam edip duruyorlar.

Benim dikkatle müşâhede ettiğim konu ise müslümanların siyâsi bir bilinçten çok yoksun olduğudur. Bir-türlü Dünyâ’da olup-biten şeylere ilgi duymuyorlar. Zihinsel olarak kuşatıldıkları sözcüklerin üretildiği yerleri anlamlandıramıyorlar. Mücâdele alanının asıl buralar olduğu konusunda bir fikre sâhip değiller. Sonrasında İslâm diye başka bir şeyleri yaşamayı inançlarının bir parçası gibi görüp sâhipleniyorlar.

Genelde bu tarz kavramların manipüle edildiği, en azından bizi etkileyen yer Batı’dır.

Batı’nın, bu şekilde manipüle ettiği pek-çok kavram vardır. Bunlardan biri, örneğin “azınlık” kavramıdır. Bu kavramın içi, ABD’nin, Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkelerinin (Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin) değişen ihtiyaçlarına göre boşaltılıp yeniden dolduruluyor. Uydurdukları, bizim yarı-aydınlarımızın üzerine balıklama atladıkları, ağızlarında pelesenk ettikleri bir diğer kavram da “çok-kültürlülük” veya “mozayik” yutturmacasıdır. Emperyalist ülkeler bununla ”farklılıkları ayrılıklar hâline getirme”ye, bu yoldan da başka ülkeleri zayıflatıp çökertme hedefine ulaşmaya çalışıyorlar. Küreselleşme kavramı da öyle… Bu görüş, Batılı sözde bilim-adamlarının, Derin Merkez’in çıkarlarına uygun olarak oluşturdukları, gerçekte “yeni emperyalizm”i maskelemeye yönelik bir ideolojinin ta kendisidir. Bir politika olarak “Washington Uzlaşması” da öyledir. Bizim sözde aydınlarımız sanki bilimin zorunlu bir ürünüymüş gibi gözü-kapalı atlamışlardır bütün bu “maksatlı ve tuzak fabrikasyonlar”ın üzerine.

Demokrasi kavramı da bu tarz kavramlardan bir tanesidir. Türkiye’de ABD’den, Avrupa’dan estirilen rüzgârlarla dokunulmaz, yüce bir kavram hâline getirilmiştir demokrasi kavramı. Oysa “derin merkez”; çevre ülkelerine “liberâl demokrasi” adı altında, sâdece emperyalist sömürüye hizmet eden bir tür “demokrasi düzeni”ni, iç-bedhahlarla iş-birliği yaparak uygulatmayı bir strateji olarak benimsemiştir. Demokrasi bu yüzden, her şeyi ile, bir-çok sonucuyla bizden çok ‘çirkin Batı’nın çıkarlarına hizmet etmektedir.

Bizim dışımızdaki gerçek olan Dünyâ’da tüm bunlar yaşanırken bizler ise hâlâ Kur’ân’da açıkça ifâdesi bulunan bir-çok hükmü hayâtımızda yaşanır kılıp yolumuza devam etmemiz gerekirken, bu hükümlerin anlamları üzerinde hattâ arapça kelimelerin kök-anlamları üzerinde tartışmalar yapıyoruz. Sonrasında bazı Kur’ânî ifâdeler anlam olarak da değişmiş oluyor. Fakat biz o âyetleri nasıl düşünür nasıl anlamlandırırsak-anlamlandıralım her-hangi bir faydayı hayâtımızda görünür kılamıyoruz. Bu-arada zaman sürekli bizim aleyhimize işliyor. Çünkü bizler hâlâ gerçek anlamdaki kavganın ne olduğunu kavramış olmuyoruz.

Bu içeriksiz tartışmalar zamanla genç nesil üzerinde İslâm’i yaşayıştaki heyecânın da kaybolmasını sağladı. Yeni genç nesil müslümanlar sâdece kendileri açısından bilgi edinmeye başladı. Almış oldukları bilgilerin bir başkasını düşünen yanı bulunmuyor. Sâdece tartışıp, karşısındaki arkadaşı üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyor. Hayatlarında İslâm’a dâvet etme gibi bir sorumluluk bulunmuyor.

Şimdi olaylara şöyle bakabiliriz. Kur’ân’da yapmamız gereken hükümler gerçekten anlaşılmıyor mu? Neden anlaşılan hükümleri yaşayarak yol almayı düşünmüyoruz? Öyle anlaşılıyor ki birbirlerimize üstünlüğümüz takvâ ölçüsü olmaktan çıkmış, kelimelere verdiğimiz anlamların kavgalarına dönüşmüş” der.

Mustafa İslamoğlu Yahudileşme temâyülünün belirtisini şöyle açıklar:

“Ortada yapılacak bir iş dururken, o işi yapmak için kolları sıvamak yerine soru sormaya başlamak Yahudileşme eğilimin ilk belirtileridir”.

Batıyı en çok korkutan şey, İslâm’ın kendine has bir dünyâ-görüşünün, hayat-nizâmının olmasıdır. Bu, batı dünyâ-görüşüne, tek-tipleştirmesine çok güçlü bir alternatif olduğundan, açığa çıkması hâlinde batıyı yok edecek olan bu sistemi örtmek ve boğmak istiyorlar. İşte esas konuşulması gereken şey budur. İslâm’ın bir dünyâ-görüşü olduğunu söylemek ve bunu hayâtın tam orta yerinde uygulayarak göstermek.. Âlim denilen kişi bunu yapmalıdır. Bunu yapmayanlar ya câhildir ya da şirkin çocuğu olan Bel’amlardır.

Ahmet Kalkan:

“Onlar kâlbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayâtın içinde buldukları şeyleri kendileri için din hâline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabûl edip neyi kabûl etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil; çağın îcapları tâyin etmekte ve de çağın îcaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.

Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak Kur’ân’ı te’vil etmek değil; Kur’ân’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.

Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, câminin kiliseye, Kur’ân’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için. Yâni, hristiyan gibi (hattâ dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca gömülecektiniz. Âhiret, dînin alanına girdiği için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel kişilik kazanmış hâli olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan değil; doğrudan-doğruya din düşmanlığı idi aslında.

Bugün okullarda öğretilen mecbûrî din ve aynı şekilde câmilerden halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sâhiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din söz-konusudur. Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hristiyan olmak bile mümkün değil. Hattâ dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün hristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan; radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.  

Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dîne “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye-sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek.

Dünyevî talebi bulunmayan, içi tümüyle boşaltılmış, hristiyanvari bir kimliğe büründürülmüş; Dünyâ’yı Sezarlara, tiranlara, tâğutlara, laiklere, demokratlara terk etmiş bir İslâm anlayışı, teori olarak topluma kabûl ettirilmekte ve pratikte gerçek dînin hâkim olmasına müsaade edilmemektedir. Câmileri kileseye, Diyânet mêmuru imamları papaza, hayâta bakışı hristiyanlığa benzetilen bir din... Böyle bir müslümanlık, Allah’ın dîni olan İslâm değildir” der.

Pragmacı yaklaşımın ekseriyetle İslâm’i kavramları anlam kaymasına uğrattığı, hattâ hedefine ulaşmak için nasları gerçek anlam-zemîninin dışında konumlandırdığı bilinmektedir. Bu yaklaşımla dînin belirleyen değil, fütûrsuzca belirlenen olarak konumlandırılması, paradigmanın, dinî değil teo-politik olduğunu göstermektedir. Nitekim İslâm siyâsaldır ve siyâsal hedefleri olan bir dindir. Çoğulcu paradigma ise bir taraftan “siyâsaldan soyutlanmış bir İslâm-anlayışı” talep ederken, diğer taraftan “İslâm’a, İslâm’i olmayan farklı siyâsal roller” dayatmaya kalkışmaktadır.

Nihâi/kesin hedef kâlplere yerleşmediğinden dolayı sonsuz ara-hedefler gündemi meşgûl edip tüketiyor. Hâki Demir:

“Vâr-oluş sürecindeki akışın mutlaka “bütünlük” hedefine doğru yönelmesi, nihâi hedefin bulunamaması veya ulaşılamaması ihtimâllerinde ara-hedeflerde tükenmeye yol açar. Özellikle de nihâi hedefe dâir rûhun verilerine ulaşamamış, onları sezememiş olan anlayışlar, ara-hedefleri nihâi hedef zannetmek gibi hatâlara mahkûm olmaktadır. İdrâk zâfiyetinden kaynaklanan hedef belirleme hatâlarının nihâi hedefe yönelebilmek konusundaki şuuru üretememiş olması ihtimâli insanlık târihi boyunca kendini göstermiştir.

Nihâi hedefin aranıp bulunacak ve bulunduktan sonra anlaşılacak bir menzilde olmadığı, böyle bir yol izleneceği düşünüldüğünde bilim ve felsefe dâhil sonu gelmeyen bir faaliyet-zinciri boyunca sayısız ihtimâli taramak zorunda kalacağı ve buna rağmen nihâi hedefe ulaşma imkânını garanti edemeyeceği, içinde bulunduğumuz çağda anlaşılmaya başlanmıştır.

İnsan ırkının ezeli endişesi ve yolculuğu olan vâr-oluş sürecinin ana-caddeden saptığının en büyük örneklerinden birisi madde ile ilgili ara-hedefteki patinajıdır. Maddenin, hayâtın ve hayat-alanının kaynağı olduğuna dâir anlayış onu sonsuzlaştırmış ve vâr-oluş sürecindeki nihâi hedef hâline getirebilmiştir. Özellikle ihtiyaçların görünür olanları ve têmin imkânının standardize edilebildiği türleri olan maddî ihtiyaçlar, süreci “madde” ara-hedefinde sonlandıran ve kilitleyen önemli bir faktör olabilmiştir” der.

Aşırı-anlama çalışmalarında zannî sonuçlar çıkıyor. İslâm “sanmak” ile olmaz, “bilmek ve yaşamak” ile olur.

Aşırı-anlama mensupları Kur’ân’ı zihnî bir zevk-aracı hâline soktular. Kur’ân’ın yoluna uymak yerine Kur’ân’ı kendi yollarına soktular. Çalışmalarını Kur’ân’ın istediği gibi yapmak yerine kendi isteklerine uygun olarak yapıyorlar. Kur’ân kimsenin babasının malı değildir.

PARÇACI OKUMA YANILGISI

Kur’ân “anlaşılmaz” derken araştırılamaz demek istemiyorum. Kur’ân’ın en iyi tefsirini yine Kur’ân yapar. Bir konuda bizi zorlayan ya da açıklayamadığımız bir âyeti, o âyetlerin kelimelerinin/harflerinin içinde değil, Kur’ân’ın diğer âyetlerinde/sûrelerinde aramalıyız. Kur’ân’ın bütünsel okumasıdır bu. 

Sûreleri, âyetleri, kelimeleri hattâ harfleri didik-didik ederek onlarda olmayan anlamları bulmaya çalışmak, bunun için arap grameri uzmanı, Dünyâ dilleri uzmanı, arapça dil-dâhisi olmak için çabalamak dînin emri değildir. Kur’ân bizden böyle bir çaba ve çalışma beklemez. Zâten böyle bir çaba dînî de değildir. Böyle bir çalışma içine girmek için müslüman/mü’min olmak hattâ inançlı olmak bile gerekmez. Pekâlâ bunu meraklı olan bir araştırmacı, oryantalistler, İslâm’ı yıkma peşinde olan din-düşmanları bile yapabilir. Yâni böyle bir çaba göstermek ve çalışma yapmak için dînî bir inanca bile sâhip olmaya gerek yoktur. Îmâna gerek yoktur. En nihâyetinde bu, filozofik, etimolojik, akademik bir çalışma konusudur. Meselâ Toshihiko Izutsu bir semantikçidir ama müslüman değildir. Sâdece bilimcidir. Kur’ân’ın ruhunu kavrayamayanlar onun semantiğini de tam olarak anlayamazlar. Allah’ın/peygamberin/Kur’ân’ın hedefi için bu tarz çalışmalara gerek yoktur. İş o raddeye geldi ki; okumalar artık Kur’ân okuması değil, Mushaf tekrarı, metin tilâvetidir. Tersinden hatimler yapılıyor. Yâni kızdığımız birileri Kur’ân’ın orijinal metni olan arapçadan Kur’ân hatimleri yaparken, diğerlerimiz de “etimolojik hatimler” yapıyoruz. Ortalıkta ifrat ve tefrit hatimleri cirit atıyor ama hayatta gözüken bir iş yok. Bu tarz çalışmalar farkında olmadan bir “dine karşı din” çalışmasının bir ayağıdır.

Âyetleri fazla didiklemenin netîcesinde ortaya “inmemiş âyetler” çıkıyor. Derleme yeni âyetler beliriyor. Aşırı-anlama/yorumlama nedeniyle oluşmuş yeni âyetler. Sonra da bu âyetler meâllendirilip tefsiri yapılıyor ve hattâ buna göre hareket edilebiliyor.

“Onlara bir âyet getirmediğin zaman: “Sen Onu (inmeyen âyeti) derleyip-toplasana” derler. De ki: “Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basîretlerdir; îman edecek bir topluluk için bir hidâyet ve bir rahmettir”. Kur’ân okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz” (A’raf 203-204).

Yusuf Kaplan:

“Bir toplumu yok-etmenin yolu, dînini yok etmekten geçer. Bir toplumun dînini yok etmenin yolu ise, o toplumun önce dilini (ırmağını), sonra irfânını (hayat üslûbunu), daha sonra da medeniyet iddiâlarını (hayâtiyet kaynağını) yok-etmekle mümkün olabilir” der.

Yine “19’cu”ların yaptığı gibi Kur’ân’ı okumak/bilmek/idrâk etmek için bir matematik formülüne gerek yoktur. Kur’ân’ı okumak için hesap-makinesine gerek yoktur.

Muhammed Kutup:

“Din-bilginlerimiz Kur’ân’dan yaşanır pratik bir hayat-nizâmı çıkaracaklarına, onun yalnızca dil ve üslup özellikleri üzerinde durdular. Fesâhat ve belâgat yönünden eşsiz bir eser olduğunu belirterek -ki bunda şüphe yoktur- daha çok gramer bakımından ondan yararlanma yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı onu metin çözümlemesi için bir malzeme olarak kullandı, onun hayâta uygulanmasından ibâret olan fıkıh bir müddet sonra teferruat içinde kaybolup gitti. Kısaca el-birliği ile Kur’ân’ı hayâtımızdan uzaklaştırdık. Kur’ân’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık” der.

Aliya İzzetbegoviç:

“İnsanı sâdece terbiye etmekle kalmayan, aynı-zamanda Dünyâ’ya nizam verme yeteneği olan İslâm’a, kendi kabûlleri doğrultusunda, İslâm’i yenilenme fikrine her zaman iki-tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakarlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına âit (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler, İslâm’ı geçmişe çekmekte; ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar. Aralarında mevcut olan büyük farklılıklara rağmen bu iki grup insanın ortak tarafları vardır. Her ikisi de Avrupalıların anladığı mânâda İslâm’ı sâdece din (religion) olarak görmektedirler. Mantık ve dil-inceliklerine yönelik belli eksiklikleri ve İslâm’ın özü, onun târihte ve dünyâdaki rolü hakkındaki anlama kâbiliyetsizliği, bir sebepten dolayı tamâmen yanlış olarak onların İslâm dinini religion olarak tercüme etmelerini sağlamaktadır. Zâhiri ve Bâtıni Dünyâ’nın varlığını tanıyarak İslâm, bu iki Dünyâ arasında bulunan uçurumun köprü vazîfesini insanın yaptığını göstermektedir. Bu ittifak ve birlik olmadan religion geriliğe (her türlü verimli hayâtın reddedilmesi), ilim ise ateizme doğru çekmektedir. İslâm sâdece religion'dur noktasından hareketle muhâfazakarlar, İslâm’ın dış-dünyâya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedirler. Pratikte sonuç aynıdır. 

Kendilerini din-koruyucusu ve yorumcusu sanan kimseler, her halükârda çok güzel ve kârlı olarak dinden meslek yaptılar ve hiçbir vicdâni rahatsızlık duymadan dînin hayâta geçirilmeyişini kabûl ettiler. Sözde ilericiler, batıcılar, modernİstler ve kendilerini daha nasıl adlandıran kimseler, onlar bütün İslâm Dünyâsında tam bir felâketi temsil etmektedirler” der.

Anlama çalışmasını yapmak için müslüman olmaya, hattâ îman etmiş olmaya bile gerek yoktur dedik. Zihnî bir faâliyettir çünkü. Ali Şeriati:

“Bilgi bilimsel bir şeydir, îmanla ilintisi yoktur” der.

Kur’ân en iyi; “meydanda”-”açık alanda” kavranabilir.

İyi olmanın egzersizi, iyilik bilgisinden önce gelir. Nûrettin Topçu bu fikri ile Sokrates, Eflatun, Aristoteles ve Aydınlanma düşünürlerini eleştirmektedir. Zîra onlara göre insanı ahlâklı kılmak için öğretmek yeterlidir. Topçu ahlâkında ise önemli olan şey yalnızca tecrübedir; ki tecrübe bilgidir, bilgi hareketten arta kalan şeydir. Ancak hareketin gâyesi zevk olmadığı gibi fayda da değildir. Topçu’da “hareket bir zarûrettir, kendi şeklinin mükemmeline ulaşmaktır”. Mutluluk, fayda, dayanışma ahlâkları, hareketin çıkardığı genel sonuçlardır. Bunlar gaye olamaz. Çünkü, “ahlâkî hakîkatler olgu hakîkatleri değil, değer hakîkatleridir”.

Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (her-hangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece îman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, “Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?” derler. (Oysa Allah,) Bununla bir-çoğunu saptırır, bi-çoğunu da hidâyete erdirir. Ancak O, fâsıklardan başkasını saptırmaz. (Bakara 26).

R. İhsan Eliaçık bu âyetin tefsirinde şunları söyler:

“Yâni; Allah sivrisineği de, kanadını da, börtü-böceği de örnek vermekten çekinmez. Çünkü O hayâtın her zerresiyle ilişki hâlindedir. Yunan tanrısı Zeus gibi kendisinden bilgi çalmaya çalışan insanlarla didişip durmaz. Sevgisi ve merhâmeti sonsuzdur. Bilgi edinme yeteneği olan akıl ve vicdânı, daha yaratılıştan insana yerleştirir. Asıl bunları çalıştırmadıkları için kızar. O her canlının atan kâlbinde, her zerrenin özünde, yerlerin ve göklerin aydınlığındadır. Bu nedenle kâfirler, Rahman ve Rahim olanın güya ufak-tefek işlerle ilgilenmesine şaşmamalıdırlar. Onlar, hem böyle örnekler verilmesine şaşarlar, hem de örnek verilince “ne demek istedi” diye yan çizerler. Namazda gözleri olmadığı için abdestte de kulakları yoktur. Çünkü onların kâlbinde îman yoktur. Îman olmayınca işi dâima yokuşa sürerler. Fakat îman edenler böyle değildir. Onlar, “Allah ne demek istedi” diye mâzeret aramazlar. “Allah ne dedi” ona bakarlar. “O dediyse amenna” sesleri yankılanır vicdanlarında. Allah ile pazarlığa girişmezler. Çünkü aslında “îmansız” olanlar, suyun sütün içinde kaybolduğu gibi ayrıntılarda kaybolup giderler. Hurmanın kabuğundan, fârenin deliğinden çıkması gibi “ne dedi”den çıkarak “ne demek istedi” vâdilerinde dolanırlar. Bir-türlü sadede gelmezler, çünkü niyetleri üzüm yemek değildir. 

İNANMAK VE YAPMAK

Bacon'a göre anlamak hükmetmektir; bilgi güçtür ve bilmek yapmaktır.

Sorunumuz bilmek/anlamak/ayrıntılarda boğulmak değil; “inanmak ve yapmak”, aydınlığa çıkmaktır. Bu tarz gereksiz çabalara düştüğümüz müddetçe de “yapma” işine girişmemiz mümkün değildir. Zîra bu işin bir sonu yoktur. Bu, bir oynama-oyalanma/hevâ-heves işidir. Hele ki mevcut dünyâ-şartlarında îmansal ve eylemsel işlere girişmeyip de bu tarz çalışmalarla vakit isrâf etmek îkap/azap sebebidir. Çünkü bu çalışmalar hiçbir acıyı/zulmü/göz-yaşını/açlığı/susuzluğu/üşümeyi/ağlamayı/çığlığı/feryadı/dökülen kanları/mazlûmiyeti ve çâresizlerin alnına doğru gelen kahpe bir kurşunu bile engelleyemez ve saptıramaz.

“Anlama” çalışmaları eyleme yöneltmiyor. Çünkü anlamak bilgilenmek demektir ama bilinçlenmek demek değildir her zaman, bu yüzden de bir türlü eyleme dönüşemez. Îman ise direkt amelle/eylemle alâkalıdır. Kur’ân’da îman ve amel/eylem hep; “îman eden ve sâlih amel işleyen” diye geçer. Îman amelle tezâhür eder zîra. Gerçeklik “anlama”da değil, “inanma”da (îman) ve dolayısı ile amel/eylemde kendini gösterir. Salt iyi niyetle hiçbir şey düzelmez. “Hüsn-ü niyet hüsn-ü hizmet için yeterli değildir” denir. Dînin gönderiliş amacı ilk-önce bu dünyâda işe yarasın içindir. Ali Şeriati: “Dünyâ’da işe yaramayan din, âhirette de işe yaramaz” der.

Seyyid Kutup şöyle der:

“Kur’ân'ın sunuş metodu her şeyden önce, “hakîkati gerçek âlemde bütün açılarıyla, bütün yönleriyle ve bütün ilişkileri ve bütün gereklilikleriyle takdim etmesi sebebiyle diğer metodlardan üstün ve farklıdır. (İnsanın anlatım gücü ise bu seviyeye varamaz. Çünkü her yazar belli bir seviyedeki insanlara hitâb eder. Bu seviyenin dışındakiler ise hemen-hemen onu anlayamazlar) Metod, bu kapsamıyla hakîkati zorlaştırmaz ve etrafını sis ile kapatmaz. Tam-tersine onu insan varlığının bütün düzeylerine anlatır. Allah Tealâ kullarına rahmet olsun diye, bu düşüncenin esaslarını belli bir ilmî seviye kaydına bağlamamıştır. Çünkü inanç, insan hayatının baş-ihtiyâcıdır. Akıl ve kâlplerinde kurulacak düşünce, onların varlık âlemiyle ilgi alanını belirleyecektir. Aynı-zamanda, her-hangi bir ilmi elde etmenin yolunu belirleyecektir. Bu sebeple Allah bu inancı anlamayı, her-hangi bir ön-bilgiye veya başka bir sebepe bağlı kılmamıştır. Allah, inançtan oluşacak düşüncenin, beşerin ilim ve bilgisini desteklemesini ve kemâle erdirmesini istemektedir. Bu inancın, çevrelerindeki kâinâtı düşünme ve açıklama rehberi olmasıyla birlikte; ilimlerinin ve bilgilerinin kendisinden başka hak ve kesin bilginin bulunmadığı gerçek kesin bilgi üzerine kurulmasını istemektedir. Bundan dolayı yüce Allah, inançtan kaynaklanan düşüncenin, beşeriyetin ilim ve bilgi kaynağı olmasını istemektedir.

Îman da oturulan yerden ziyâde harekette artar. Îman, artmak için, fışkırmak için meydan arar. Sahâbeler gibi belki de savaş meydanlarında artar ve dile gelir: Mü'minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: “Bu, Allah'ın ve Resûlü’nün bize vâdettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir”. Ve (bu,) yalnızca onların îmanlarını ve teslîmiyetlerini arttırdı” (Ahzab 22).

Dücâne Cündioğlu:

“Düşünerek inanmaz insan. Aslâ, ama aslâ bir düşünme eyleminin sonunda inancı bulmayı beceremez. Bilâkis düşünemediğinde, düşünmek kâr etmediğinde inanır. Eylediğinde yâni. Eylemin içinde... yaşamın ve yaşamanın tam da içindeyken. Belki acı çekerken, belki eğlenirken... ama her hâlukârda istemini/duâsını eylemiyle gerçekleştirirken.

İnancın kökenini boşu-boşuna serebral korteksin kıvrımlarında aramamalı bu yüzden. İnanç, varlığının kokusunu ancak gönül-yaşam diyalektiğinde duyurur yoksunlarına.

Ana-caddelerde değil, bir ara-sokakta, kimbilir belki bir çıkmaz-sokakta...

Birden-bire engel(ler) kalkar, yol açılır ve yürür gidersin. İnanca doğru değil, inancınla birlikte gidersin. İnanmayı, yâni güvenmeyi öğrenmiş olarak gidersin.

Yapman gereken oturup düşünmek değil, yürümektir.

Yeter ki yürü, inanırsın” der.

“İlim” müslümanların elindeyken; takvâ, barış ve adâlet kokuyordu Dünyâ; ne zaman ki bâtıl batı’nın eline geçti: fücur, savaş ve zulüm başladı. Çünkü ellerindeki bilgi “şuur”suz bilgiydi. Ali Şeriati:

“Kapitâlist bir sistemde bilgi, tam karşıt bir düzendeki bilginin aynısıdır. Nazi fizikçilerin tabiat hakkında sâhip oldukları bilgi, Nazi kurbanı olan fizikçilerin bilgisiyle aynıdır. Halîfe'ye bağlı bir âlimin din hakkında sâhip olduğu bilgi ile, halîfe'nin zincire vurduğu âlimin din hakkındaki bilgisi aynıdır. Birini cellâd, diğerini şehîd; birini özgürlükçü, diğerini zorba; birini temiz, diğerini pis yapan, “bilgi” değil, “şuur” dur. “Hangi ilim?” sorusunun bir anlamı yoktur. Zîra ilim birdir. “Nasıl bir bilgi?” sorusu yersizdir. Zîra bilginin birden fazla türü yoktur. Fakat “hangi şuur?” sorusu cevaplanması gereken bir soru. Hacc gerekli cevâbı vermektedir. “Haram şuuru”. Harîm'de iffet, takvâ, hürmet ve tahâret gibi şeyler koruma altına alınmıştır. Şuurun bizzat kendisi aydınlıktır, gönül fânusunda, düşünce yağına parlak bir ışık saçar. Hikmet, peygamberlerin getirdiği, insanlara bahşettikleri “bilinç” budur, ne felsefe ne de ilim değil. İslâm’ın sözünü ettiği “ilim”, bilgi, bu ilimdir, aydının ve bilinçlinin beslendiği, ortaya koyduğu ilimdir bu ilim. Bu ilim, olay, olgu ve kurallar hakkında zihinsel, sübjektif tasvir değildir, aydınlıktır, nurdur. Dışta değil, içte bir nur. Ümmî Peygamberin de ifâdesiyle nûr olan ilim, Allah'ın dilediği kimsenin kâlbine attığı nûr olan ilim budur: “Yol ilmi”, “hidâyet ilmi.

Arafat ilmini herkes öğrenebilir. Meş'ar ilmi, Allah'ın, dilediğinin gönlüne ilhâm ettiği ışıktır, nûrdur. Allah kimi diler? kendi nefisleri yolunda değil, Allah yolunda çalışıp didinen, mücâdele eden kimseyi. “Bizim için cihad edenlere gelince, kuşkusuz biz onlara yollarımızı gösteririz” (Ankebut, 69). “Yol ve hidâyet ilmi”, bir “ümmî”yi, bir “bedevi”yi, toplumun önderi ve yol kılavuzu-meşâlecisi yapan kurtuluş bilinci, kurtuluş nûru, özel şuur budur. Bu ilim okuma-yazma bilmeye ihtiyaç göstermez. Defter, kitap ve sınıfla bir işi yoktur bu ilmin. Havzada ve üniversitede bu bilgiyi öğretmezler. Bu bilginin öğretim yeri cihad sahnesidir. Onun öğrencileri, toplumun mücâhidleri, Allah yolunun erleridir. Bu ilmin, ışığa, lambaya, lambanın isine, dumanına ihtiyâcı yoktur. Kendisi bizzat aydınlığın ta kendisidir, nûrun ta kendisidir” der.

İslâm, düşünmekten çok yaşamaktır. Ateist olduğunu söyleyen Oray Eğin:

“İslâmiyet dâhil hiçbir dîne yakınlık duymadım, ama her dînin bir kültür olarak ritüelleri her zaman hoşuma gitti, her zaman tâkip etmek, hattâ bir parçası olmak istedim” der. Düşüncesini değil ama eylemini sevmiş. Eylem etkiler çünkü. Eylem dâvet eder. En iyi dâvetçidir.

Mustafa Özcan:

“İltizam ve amelin yerine mücerret bilgiye ehemmiyet verilmekte, bu da sapmaları berâberinde getirmektedir. Bilginin sağlaması, ameldir. İnsanlar “duran bir doğru”dansa “hareket hâlindeki yanlı”şı tercih ediyorlar. Hak kesretle ve güçle değerlendiriliyor. Bundan dolayı yanlışın ve yanlış üzerine terettüp eden felâketlerin büyümesiyle ve yayılmasıyla karşı-karşıyayız. 

Ehli Dünyâ da ehli diyanet de âdeta zıvanadan çıkmış görünmektedir.. Dîni alandaki lîderlerin bir kısmının tek kerâmeti cemaat veya hareket olarak büyüme kaydetmeleridir. Bu nedenle de günümüzde maalesef niceliğin egemenliği altında yaşıyoruz. El haküm et tekasür hâli. Dîni alanda da niteliğin yerini nicelik almış bulunuyor. Bu nedenle de yanlışın gözümüzün önünde büyüdüğünü görüyorsunuz ama müdâhale edemiyorsunuz. Farkına varmadan oryantalistleşiyoruz” der.

YAPAY SORUNLAR GERÇEK SORUNLARI GİZLER

Öyle bir duruma gelindi ki, Kur’ân’ın sorun etmediği şeyler sorun olarak görülmeye ve dile getirilmeye başlandı. Yapay sorunlar uydurup bu sorunların ardına düşerek gerçek sorunlardan kaçmak çağdaş bir aydın hastalığıdır.

Ali Şeriati

“Eğitim gören insanın, yavaş-yavaş kitapların, bilgilerin, araştırma yaptığı konunun içine oldukça fazla dalması ve batması mümkündür. Aydınların en büyük hatâlarından birisi, kendilerini toplumun mücerret bir sınıfı olarak görmeleridir. Bu “entellektüelin alinasyonu”dur. İlmî, edebî, dînî ve felsefî konularda çok titizleşiyor, olaylardan, gerçekler dünyâsından, halkının ve toplumunun günlük hayâtından uzaklaşıyor, onlara yabancılaşıyor. Aydın kendisini, toplum ve zamandan soyutlanmış, ayrılmış bir grup olarak hissediyor. Bu ise, entellektüelliğin bir hatâsı ve hastalığının sonucudur. Doğu toplumunda aydın zümresi vardır, ama aydın hareketi yoktur. Heyecan, doyum ve zevk veren konuşmaların yerine yorucu dersleri seçelim. Tahammül edelim. Geçmişte heyecan, tahrik, telkin gerektiyse bile, artık yeter.

Dışarıda eğitilmiş ve yetişmiş böyle sûni bir zümrenin meydana gelmesi, vatanlarında sosyâl birliğin parçalanmasına ve yenilgiye sebep oldu. Çünkü bu grup az da olsa düşünüyordu, şuurları ilimle donanmış; şuurlarını toplumun içine götürecekleri yerde, toplumun bütün bedenine ve halk kitlesine verecekleri yerde, halktan ve toplumdan uzak kaldılar, toplumdan ayrı soyutlanmış bir zümre olarak ortaya çıktılar. Bu parçalanmadan düşman faydalandı. Düşman bu boşluktan istifâde ederek yer seçti. Böylece, doğu ve İslâm ülkelerinde, müslüman halklar arasında siyâsi ve kültürel sömürüyle, halk ile aydın arasındaki boşlukta aramak gerekir.

Gerçek aydının hedefi, bu boşlukta halk ile kendi arasında bir köprü kurmak olmalıdır. Bu köprüyü anlayış ortamını sağlamaya, meydana gelmiş olan tehlikeli ayrılmayı bağlamaya, anlaşmaya, tanımaya ve aynı sorunu çözmeye dönüştürmelidir. Bu köprü kuruluncaya kadar, halk, kendi durgunluğunda kalacaktır.

Aydın da kendi yabancılaşması ve dışlanması sırasında, şehrin yukarısındaki cafelerde oturup sözde geri kalmış toplumlardan, ileri toplumlardan, falanca ideolojiden filanca ideolojiden bahsederek sâdece kendisi için var olacaktır. Aydın, kendisi için yaşıyor, halk ise onun varlığını bile hissetmiyor. Eğer aydın hissedilmek istiyorsa o merdivenlerden aşağı inmesi, o yüksek evleri ve kafeteryaları terk etmesi, kendisini halkın arasına bırakması gerekir. Onların dertlerini ve ihtiyaçlarını hissetmesi gerekir ki kendisi de hissedilebilsin.

Peygamberin sahâbeleri ve İslâm’ın ilk günlerinin mücâhidleri arasında kim aydın, kim eylemci ve kim din-adamıydı? Böyle bir sınıflama kesinlikle yoktu. Herkes İslâm’ı yayıyor, savaşıyor ve aynı-zamanda çift sürüyor, hurma yetiştiriyor veya deve otlatıyordu. Yâni, herkes, hem işçi, hem savaşçı, hem de aydındı” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“İslâm’i iddialarla kurulan vakıflar, dernekler, sivil toplum örgütleri, bu-gün canla-başla muhâfazakâr yapılara hizmet ediyor. Her İslâm’i eğilim/cemaat/hizip Kur’ân-ı Kerim’e kendi istediğini söyletiyor. İslâm bireyselleştiği için, İslâm’i otoritenin yerini keyfilikler aldığı için, temel İslâm’i ilkeler zaman-dışı ilkeler hâline geliyor. İslâm’i ilkelerin zaman-dışı ilkeler hâline getirildiği bir toplumda, müslümanlar, İslâm medeniyeti tasavvuru etrâfında sınırsız güzellemeler yapabiliyor. Kapitâlist/seküler/liberâl/materyâlist/ulus-devletçi dünyâ-görüşü, hayat-tarzı, ilişki biçimlerinin somut bir gerçeklik hâlinde günümüz Türkiye’sini dönüştürerek fethettikleri hâlde; İslâm’i kesimler, yalnızca söylemsel bağlamda bir “Fetih” retoriği kullanmaya, bu fetih retoriğini özellikle gündemde tutmaya ısrarla devâm edebiliyor. İnternet sokağı çocukları/gençleri için, bizim gençlerimiz için, İslâm’i ilgi/bilgi, İslâm’ın modern-seküler yorumuyla sınırlı bir ilgi/bilgiye dönüşüyor. Bu yorum, İslâm’cı olmayan, müslüman kuşaklar yetiştirmeyi amaçlıyor. Duygusallıklarla, söylemsel düzeyde kalan romantizmlerle bir toplumun, düşünce ve kültür hayâtının seyrinin değiştirildiği hiç görülmemiş ve yaşanmamıştır. Mitolojilerle, hamâsetle, ebedileştirilmiş romantizmlerle, gerçekçi olmayan duygusal söylemlerle, kalıplaşmış geleneksel yaklaşımlarla oyalanmak, yönlendirilmek, aldatılmak müslümanların kaderi olmamalıdır. İslâm’i değer-ahlâk sistemiyle çelişen ve çatışan kapitâlist/seküler/liberâl/ulus-devletçi hayat-tarzıyla uzlaşmak/bütünleşmek, kolektif bir bilinçsizliğin, sorumsuzluğun, kayıtsızlığın ifâdesi olduğu gibi, zihinsel/düşünsel dejenerasyonun da ifâdesidir. Her-hangi bir alanda olumlu bir değişime, inşâya katkıda bulunmayan, egemen değer-sistemine yönelik olarak muhâlefet üretmeyen, bu tür bir programa sâhip olmayan, ahlâki ve zihinsel anlamda kitlelere önderlik etmek gibi yüksek sorumluluk duygularına sâhip olmayan, yeni bir düşünce-kültür-değer sistemi oluşturamayan, alternatif yapılar, yöntemler, kavramlar öneremeyen müslüman düşünce-adamlarının statükolara eklemlenerek yapabilecekleri hiç-bir şey yoktur. Hangi alanla ilgili olursa olsun, hangi konu ile ilgili olursa olsun, kendi başına sorumluluk alarak bu sorumlulukların gereğini yerine getirmekle, tâlimat alarak hareket etmek bir-birinden çok farklı şeylerdir. Bir-yanda, seküler/liberâl/demokratik iktidarlar/yapılar/kavramlar/ilişkiler/konumlar/ayrıcalıklarla bütünleşirken, bir diğer yanda söylemsel bağlamda İslâm’cılık tartışmalarını sürdürmek ahlâki bir sorunla karşı-karşıya olduğumuzu gösterir” der.

Enes Günaslan:

“Artık sekülerizmin bütün kavram ve kurumlarıyla bütünleşmiş bir kavramla karşı-karşıyayız. STK kavramı bizde çok yeni bir kavram. Liberâl dünyâdan ithal ettiğimiz, liberâl içerikler üretmek zorunda olan, totaliter yapıyı liberâlize eden bir yapılanma modeli. Batı, kaba bir ifâdeyle ‘Sivil Toplum’u bir çeşit organizasyon kâbiliyeti olarak tanımlıyor. Kavramı sosyolojik ya da akademik açıdan tartışmaktan ziyâde, müslüman toplum için bu kavramın veya modelin ne anlam ifâde ettiği cihetinde bir yaklaşım ortaya koymaya çalışalım:

Sivil toplum, insâni ve İslâm’i talepleri, liberâl insan hakları kavramının sınırları içerisinde kalarak gündem etmek durumundadır. İslâm’i bütüne yönelik bir talep liberâl akıl tarafından reddedilmek durumundadır. İslâm’i mülâhazalarla hareket eden STK’lar bile taleplerini liberâl aklın sınırları içerisinde sunmak zorunda kalıyorlar. STK’lar sistemin bir takım hususlarda restorasyona gitmesini talep edebilirler fakat mevcut sistemin yapısal olarak değişimini talep edemezler. Devlet eliyle yürütülen projeler konusunda toplumu rehabilite edebilme adına önemli bir pozisyon icrâ ederler. Meselâ çok yakın bir örneklik olarak Abant platformları ve etkileri bu hususta irdelenmesi gereken bir madde olarak zikredilebilir.

Fonksiyonel özellikleri üzerinden bir-kaç madde daha sıralamakta fayda var. “STK’lar dînin tanımladığı kavramların referans kaynaklarını sarsıcı etkiler yapabilir. Meselâ İslâm’ın ahlâk olarak tanımladığı bir şeyi STK ‘etik’ olarak tanımlar. Akîdevi olarak nitelendirilmesi gereken bir-takım meseleler içtihâdi meseleler olarak değerlendirilebilir. Günah ve sevap gibi kavramları reel politik sınırlarla tanımlanabilir. Oysa müslüman için Kur’ân’ın tanımladığı terminolojik sınırlar içinde hareket etme söz-konusudur. Atomik bir yaklaşımla dîni yorum bütünden uzaklaştırılabilir. Bireysel sorumluluklar, kurumsal yapılar üzerinden ikâme edilmeye çalışılabilir. İnsanlara gitmek sorumluluğu rahatlatılmış olur. Artık insanların size gelmesi durumu söz-konusudur.

Muhâfazakârlık bu anlamda ‘şu-an câri olan hayâta adapte olma‘ anlamına geliyor.

”Türkiye’de müslümanlar artık din konusunda tartışmayı bırakmalı ve iş üretmeliler. Kendimizi mevcut olandan koparmak yerine, vâr olanı kendi değerlerimizle donatmanın mücâdelesini vermeliyiz” gibisinden ilk bakışta çok etkili, vurucu ve karizmatik bir söylem geliştirilebiliyor.

Gelinen noktada sivil toplumlaşmayla birlikte “muhâfazakâr” kimliğine sâhip bir sınıf oluştu. Bu-gün bu sınıf, İslâm’ın özellikle siyâsal alanda inşâsına yönelik herhangi bir çabayı, mücâdeleyi bir ütopya gibi görüyor. İslâm’ın siyâsal ve hukuksal alana yönelik herhangi bir talebini hastalıklı bir talep olarak yorumlayabiliyorlar. Bu sınıf, statükonun bu hâkim yaklaşımı karşısında risk almak ve karşı söylem üretmek yerine, bir lâle devri rahatlığı sergiliyor. STK’ların ekseriyetinin inşâ ettiği bu niceliksel sınıfın kendi sistematiği içerisinde herhangi bir mücâdeleye, îtirâza ve dava bilincine ihtiyaç hissedilmiyor. Bu tarzın, kamusal alanın İslâm’i temeller noktasında dönüştürülmesine yönelik kaygıları her geçen gün tükenmektedir.

(Eski zaman) hükümdarın biri huzurunda el-pençe divan duran saray erkânından 'bir bardak su' istemiş. Herkes hükümdârın huzûrunda. Din-adamları, şâirler, askerler, kâhinler, medyumlar, dalkavuklar vs. bekliyorlarmış. Hükümdârın bu emrini şu şekilde yerine getirmeye başlamışlar;

Şâir demiş ki: “Yüce efendimizin şu emrindeki zarafete bakın. Bundan daha güzel bir şiir bu zamana kadar söylenmedi. 'Bana bir su getirin, su getirin!'

Din-adamı ise şöyle demiş: “Her kim bunu günde yüz defâ söylerse, cennet köşkleri onu bekliyor. Aşk ile bir daha, 'Su getirin, su getirin!'

Medyum ise şöyle demiş: “Hükümdârımız bu sözüyle, gelecek yılın bolluk ve bereket içinde geçeceğine işâret ediyor. 'Su getirin, su getirin!'

Kâhin ise şunu ifâde etmiş: "Hükümdârımızın bu emrinin ebced ve cifr hesâbıyla değeri felanca(?) yıla tekâbül ediyor. Bu yıla dikkat edin diyerek 'Su getirin, su getirin!' demiş.

Velhâsıl bir bardak su getiren olmamış.

İşte dînin hayattan çekilişi de böyle oluyor kardeşlerim. Unutularak ya da metinleri kaybolarak değil. Hâfızalardan silinerek bir çekiliş değil bu. Okunarak, ezberlenerek, boyunlara, duvarlara asılarak, tırlar dolusu dağıtılarak, büyük saygı duyularak, çok satarak, çok konuşularak ama asla gereği yapılmayarak bir çekiliş bu.

Evet, Kur'an duvarlara asıldı. En güzel hüsn-ü hatlarla yazıldı. Hâfızlar ezberledi. Sayı-değerleri ölçüldü. Cinci hocalar suya batırıp okudular. Muskalar yapıldı, boyunlara asıldı. Tekkelerde Kur'an, zikir sesleri yükseliyor. En ince tecvid kâidelerine bakılarak, gırtlaklar, aynlar patlatılarak okunuyor ama din hâlâ târihin gerisinde kalmaya devâm ediyor. Genç, diri ve yepyeni bir kuşak çıkıp, Kur'an'ı gerçek hayat kitabı olarak okumuyor. Evet, Kur'an da büyük bir saygıyla aramızdan çekiliyor.

Hz. Peygamber (s.a.v) de aramızdan böyle çekiliyor. Hem de o'na saygı adına, sevgi adına. Salavatlarla… O sâdece insanlara rüyâlarında nasihat eden ak sakallı bir dede gibi görülüyor. Hz. Peygamberin (s.a.v) sözün olduğu kadar fiilin de peygamberi olduğu gerçeği unutuluyor” der.

Hikmet Ertürk şöyle bir fıkra anlatır ve yorum yapar:

“Meşhur Yunanlı Hatip Demosthenes, bir-gün Atina’da ki bir toplantıda konuşmak için kürsüye çıktığında, ahâli aralarında konuşmayı bırakıp gürültüyü kesmedi. Bunun üzerine Demosthenes halka hitâben şöyle dedi: “Size yalnızca iki cümlecik söyleyeceğim.” Sözünü tamamlar tamamlamaz da bir fıkra anlatmaya başladı: “Vaktiyle bir Atinalı bir yere gitmek için bir eşek kirâlamış. Eşeğini kirâya veren adam da aynı yere gideceği için berâberce yola koyulmuşlar. Tam yarı yola geldiklerinde bir sıcak basmış. Dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlar. Fakat ortalıkta hiç gölgelik bir yer yokmuş. Eşeğin asıl sâhibi hemen eşeğin gölgesine sığınmış. Bunu gören öteki adam hiddetlenmiş:

‘Oraya oturmak benim hakkım’ demiş.

‘Niçin?’

‘Çünkü eşeğini kirâladım ben!…’

‘Ama ben eşeğin gölgesini kirâya vermedim ki!’

Derken aralarında muazzam bir kavga çıkmış…”

Demostenes, sözün burasına gelince, hemen kürsüden indi. Halkın: “Sonra ne olmuş, anlatsana” diye bağırması üzerine tekrar kürsüye çıktı: “Ey ahâli,” dedi. “Sizin iyiliğiniz için bir lâf edeyim dedim, dinlemediniz. Ama bir eşeğin gölgesini nasıl da merâk ediyorsunuz…”

Hikâye böyle. Artık bir eşeğin gölgesi hakîkatin üzerine bir karanlık gibi çöküyor. Eşeğin gölgesini merâk edenler başka bir şey dinlemek istemiyor”.

Günümüz insanının ilgi alanları oldukça farklılaştı. Artık insanlar eşeğin gölgesini merâk ettikleri benzeri o kadar çok şeye ilgi duyup o şeyler ile meşgûl oluyorlar ki sıra bir türlü İslâm adına yapmaları gereken yükümlülüklere gelmiyor. Evet, eşeğin gölgesini merâk edenler artık başka bir şey dinlemek istemiyorlar. Konuşulan şeyler ile merâk edilip yapılan şeyler arasında çok fazla uçurumlar var. İslâm’ın dilini konuşuyor fakat İslâm’ın yapmamızı istediği şeyleri yapmıyoruz. İş böyle olunca da televizyonlarımız vâsıtası ile evlerimize dâvet ettiğimiz batılı hayat anlayışını bilinç-altımıza yerleştiriyoruz.

Peki sonuç ne? “Kendini geliştirme temrinleriyle bunalımlarını yenmeye çalışan robotlar ordusu ortalığı doldurmuş durumda. Bunlara da uzmanlar lâzım. Uzmanlıklar hayâtımızın yegâne ölçüsü olarak idâme edilmeye çalışılıyor. Uzmanların söyledikleri birer âyettir artık. Oysa bu hokkabazların yapmak istedikleri şey bizleri birilerinin ahlâksız düşlerinin objesi yapmaktan başka bir şey değil. Uzmanlık devlet destekli devâsa bir dolandırıcılıktır. Ulusallık toprak gangsterliğinin ilahlaştırılması olarak karşımızda. Millî sınırlar içinde yahut yer-yüzünde bir santimetrekare toprak parçası bile polissiz ve vergisiz kalmamalıdır. Medya yaşam anlarımızı kutlamaya dâvet ediyor bizi. Psişik bir göçebelik ve köksüz bir kozmopolitanlık içerisinde bizler kutlamalarla hayâtımıza renk katmalıyız! Ne kadar hoş! Cellâtlarına özenen köleler, karşılarında duran yağlı ilmeklerini gülerek, eğlenerek seyretsinler, son anlarını neşe içinde geçirsinler”.

İşte hâl böyle olunca başımıza isimlerinin önüne laiklerin verdiği unvanları olan kimselerin sözlerini dinleme zorunluluğu geldi. Hayâtımızı ilgilendiren hemen her konuda konu uzmanlarımız var. Tabi bu din konusu için de geçerli. İnsanlar din konusunda söylenen sözlerin doğruluğu için isimler önünde etiketler arıyorlar. Konuyu bu konunun uzmanından dinlemek istiyorlar. Hiç kimse bu kimselerin neler yaptıkları, kimleri dostlar edindikleri ile ilgili değiller. Söyledikleri sözler ile yaptıkları ya da yapmamızı istedikleri şeylerin çoğu zaman birer uydurma sözler olduklarından habersizler. Çünkü bu kimselerin söyledikleri şeyler âyet gibi algılanıyor ve doğrululuklarından şüphe duyulmuyor.

Bence uzmanlarımızın söyledikleri şeyler ayet olmasın artık. Hiç kimsenin ahlâksız düşlerinin birer objesi de olmayalım. Bizleri kültürel yabancılaşmaya götüren tuzaklardan uzak duralım. Eşeğin gölgesini merâk etme hafifliğindeki ilgilerimiz artık son bulsun. Önümüze sunulan şeylerin arka plânında yatan şeyleri de görmeye çalışalım. Umulur ki bu bizleri başkalarının düşleri olmaktan kurtarır. Arkası olmayan hiç-bir eylemsel yönü bulunmayan sözleri de artık sarf etmekten kaçınalım. Bu tarz bizleri aşan sözleri söylememizin İslâm adına bizlere hiç-bir faydası bulunmamaktadır.

Şunu artık görüyoruz ki; İnsanlar Kur’ân’ı kutsal metinler olarak algıladıkları için ne dediği ile ilgilenmiyorlar. Bilenlerimiz ise onu hep arapça metinler ile birlikte sunarak bu bilinmezliğin sürdürülmesine katkıda bulunuyorlar. İslâm’ın bu çağa mesajı ne? bunu anlatanımız bunu dinleyenimiz maalesef yok. İslâm ne vaat ediyor, İslâm’ın ekonomik anlayışı ne? Kadına bakışı ne? evrensel değerlere bakışı ne? teröre bakışı ne? vatan kavramına ne anlam yüklüyor? Yoksula-işçiye ne vaat ediyor, emek deyince ne anlatıyor? Bu toplum için nasıl kurallar belirliyor? İktidar talebi var mı? Tüm bunların en azından bir parti tüzüğü kadar bu toplumun anlayacağı dilden yazıya dökülmesi anlatılması gerekiyor ki insanların kafalarında bir başka hayâl, bir başka yöntem var olabilsin.

Şu-an ki hâlimiz ortada görünür bir şekil almış. Maalesef çok iyi şeyler söyleyemiyoruz.. Çok fazla eleştiri yapacak durumda da değiliz. Çünkü seslerimiz bir değil. Ve hâli ile güçlü değil. Sesimizi şu-an hiç kimse duymaz. Tekrardan, inşâ süreçleri ve bir-birlerimizi anlama dönemlerine geri çekilmeliyiz. ‘Ama’lı muğlak ifâdelerden ve karşılığı ve eylemliliği bulunmayan sözlerden uzak durarak sağlam zeminler oluşturmalıyız. Bakalım böylesi kaç yol arkadaşı bulabileceğiz. Belki de böylelikle başkalarının yaptıkları şeyleri konuşuyor olmaktan uzaklaşırız. Bizler neler yapıyoruz? Neler yapabiliriz? sorusunun gündemini yakalayabiliriz. Ya da eşeğin gölgesi hafifliğinde ki sözlerimize, konuşmalarımıza devâm ederiz”.

Abdullah Bircan:

“Sûni sorunlar ortaya konuluyor ve bu sorunlara, tartışmalarla cevaplar bulunmaya çalışılıyor. Ve siyâsi iktidârın yapısı da bu tür tartışmaların ortaya çıkmasına müsâit. Hattâ tâbir-i câizse, siyâsi iktidârın yağcısı konumundaki, “ulemâ” sınıfı da bunları siyâsi iktidâra taşıyor ve siyâsi iktidâra taşıttırıyor. Yâni siyâsi iktidârın yanında yer almakla, bizzat bu sûni sorunlarının bayraktarlığını yaptırıyor” der.

Aşırı açıklama-yorumlama insanları Kur’ân’dan daha fazla uzaklaştırıyor: “Andolsun, biz bu Kur’ân'da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp-düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha uzaklaşmalarından başkasını arttırmıyor” (İsrâ 41).

Suat Yıldırım:

“İnsanların çoğunu etkisi altına alan bir yanlışlık da, kendisi için en önemli işi bırakıp daha tâli işlerle meşgûl olunmasıdır. Bir-gün Peygamber Efendimiz (a.s.)’a yolda rastlayan biri: “Kıyâmet ne zaman?” diye sorunca: “Ey Allah’ın kulu! Sen kıyâmet için ne hazırladın?” diye cevap vererek aynı noktaya dikkat çekmiştir” der.

Bu din kuru bir mâneviyat dîni değildir. Yorum ve açıklama yapmanın bir sonu da yoktur ve çok basit bir konu bile yorumlamaya başlanınca sonu gelmez. Hristiyanlar yaklaşık iki bin senedir Hz. İsâ’nın ilahlığı ve teslis denen şirk konusunda sonsuz yorumlar yapmalarına rağmen bir türlü sonunu getiremediler ve net bir sonuca da varamadılar varamazlar da.

Kelimelerin rûhu yüreğe hitâp etmedikçe, anlamları insanı harekete geçirmez. Konuşmak için sadece bilmek yeterli değildir, yapabilmek de gerekir.

İnançlarımızın, düşüncelerimizin belirleyici ve etkili bir nitelik kazanarak bir irâdeye dönüşmesi için, toplumsal bir bilinç düzeyine yükseltilmesi gerekir. Bilgiden ziyâde bilinçlenmek önemlidir. Bilinçsiz yapılacak hareketler ve hattâ devrimlerin-zaferlerin sonu daha da kötü olan bir sonuç çıkarabilir ortaya. Ali Şeriati: “Devrimin zaferi, toplumun bilinçsizliği ile fâciaya dönüşebilir” der.

“Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur’ân'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaâddir. Allah'tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu-hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk budur” (Tevbe 111). 

Bu âyet binlerce ve binlerce kere okunuyor, kritiği yapılıyor, kelimelerinin köklerine iniliyor. Binlerce kez tefsiri yapılıyor ama hayâta geçmiyor. Geçecek gibi de görünmüyor. Hattâ öyle bir niyet de yok.

Nihâyetinde fikirler “gerçekler” değildir. Hâlbuki dışarıda nesnel gerçeklikler vardır ve sanal fikirler bu gerçekliğe, gerçekliklerin içine girmediği zaman bir etkide bulunamazlar. Bir fikrin sanallıktan kurtulması için onun hayâta dönüşmesi/düşmesi gerekir ki gerçek olsun. Böylece sorunları da çözsün. Fakat hayâta dönüşmeyen çalışmalar yapılıyor.  Böyle yapmakla vahyi arkaya atarak aklı ön-plana getirmiş oluyorlar. Akla uyulmuş oluyor.

Marx:

“Filozoflar dünyâyı çeşitli biçimlerde anlamaya/yorumlamaya çalıştılar; ama asıl yapılması gereken şey onu değiştirmektir” der.

Dücâne Cündioğlu:

“Dünyâyı değiştirmeyi başaramazsan, o seni değiştirir, hiç merak etme!” der.

Aliya İzzetbegoviç:

“Laiklik ve milliyetçilik burada hiçbir olumlu içeriğe sâhip değillerdi ve hakîkatte sâdece bir şeylerin yalanlanması idiler. Kökü ve içeriği bakımından yabancı olan bu iki fikir aslında hüküm süren miskinliğin ifâdesi idiler. Pratikte İslâm-dünyâsındaki dramın son perdesinin başlatılması bu iki cereyan sâyesinde oldu.

İslâm’i toplum ve İslâm’i iktidar. İlki İslâm’i düzenin içeriği, ikincisi de formudur. İslâm’i iktidar olmadan İslâm’i toplum tamamlanmamış ve güçsüzdür; İslâm’i iktidar ise İslâm’i toplum olmaksızın ya ütopya veya zulümdür.

Genel olarak müslüman, birey olarak var değildir. Müslüman olarak yaşamak ve ayakta kalmak istiyorsa eğer o, ortam, topluluk ve düzen yaratmak mecbûriyetindedir. O Dünyâ’yı değiştirmek zorundadır, aksi taktirde o değişecektir. Târihte var olan hiç-bir hakîki İslâm’i hareket yoktur ki aynı-zamanda siyâsi hareket olmasın. Bunun sebebi İslâm’ın bir din olmakla beraber aynı-zamanda da onun bir felsefe, ahlak, düzen, tarz, atmosfer, tek kelimeyle hayâtın tamâmını kuşatan bir şey olmasındandır. İslâm’i inanç ile, gayr-ı İslâm’i yaşamak, üretmek, eğlenmek ve hüküm sürmek mümkün değildir. Bu durum ya münâfıklar ya da mutsuz ve birbiriyle çatışan insanlar için geçerlidir. (Ne Kur’ân-ı Kerim'i terk edebiliyorlar ne de bulundukları şartları değiştirmek için kendilerinde güç bulabiliyorlar). Ya bir çeşit keşiş ve yalnızlığı seçen kimseler (onlar Dünyâ’dan elini çekiyorlar, çünkü o Dünyâ İslâm’i değildir) veya nihâyetinde İslâm ile ilgili ikilemde olan insanlar ki bunlar İslâm’ı terk edip vâr-olan hayâtı ve dünyâyı olduğu gibi daha doğrusu başkalarının o dünyâyı biçimlendirdikleri gibi benimserler.

İslâm’i düzen toplumun bu gibi çatışmalarının olmadığı bir durumdur ve müslümanın bulunduğu ortamla tam uyum içinde olduğu bir sistemdir. “Müslüman toplumu nedir” sorusuna biz: “Müslümanlardan oluşan birliktir” diye cevap veririz ve bununla her şeyin ifâde edildiğini düşünürüz ve iş bitmiştir.

Kur' an-ı Kerim' de izâfi olarak çok az “kanun” vardır. O daha çok bu dîne uygun bir biçimde hayâtı gerçekleştirecek “din” talep etmektedir.

Hayâtı sâdece din ve duâ ile değil, aynı-zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan, Dünyâ tasavvurunda ibâdethâne ile fabrikanın yan-yana olması gerektiğine izin vermekle kalmayıp talep eden, insanları sâdece terbiye etmek değil, aynı-zamanda onların dünyâdaki hayâtını kolaylaştırmak gerektiğini düşünen ve bu iki hedefin birbirine kurban edilmesi için hiçbir sebebin bulunmadığı fikrinde olan kimse, o İslâm’a aittir.

Aslında bilim ve teknolojiyi benimseme sorunumuz yoktur -zîra ayakta kalmamız için benimsemek zorundayız- sorun, bunu yaratıcı veya mekanik bir biçimde, şerefle mi yoksa aşağılık duygusu içinde mi yapacağız.

Târih sâdece sürekli değişimin değil, aynı-zamanda ve devamlı olarak imkânsız ve beklenmeyenlerin gerçekleşmesinin hikâyesidir” der.

Dikkat edin; inandığınız gibi yaşamazsanız yâni inancınızı hayâta geçirmezseniz, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Yâni mevcut hayat şeytâni bir hayat olsa da benimsemeye başlarsınız. Hakîkat sâdece zihinde yaşandığında bir süre sonra hakîkat olmaktan çıkar ve bâtıl hâle gelir.

Bilmek/idrâk etmek, yaşarken olur, otururken/okurken/düşünürken/konuşurken değil. Bilmek yaşarken olacağı için, anlatılamaz zâten. En büyük eksiklik bu işte. Yaşamak.. Bundan mahrumuz. Gevezelik yapmayı cennete götüren yol zannediyoruz. Cennet bedel ister. Zihinsel ve hemen arkasından fiîli. Bedeli olmayan şey cennete götürmez hâlbuki. Bilmenin ise ağır bir bedeli vardır. Yaşama döndürür. “Yaşama”nın doğal bir zorluğu/yükü vardır zîra. O yükü yüklenmeden bilinemez. O yükün altına girmeden bildiğini zannedenlerin bildiği, zanlarıdır. Evet; zannederler.

ANLAMSIZ TEKRARLAR

Ahmet Davudoğlu öğrencilerine: “Evlâdım! Bu okullarda size öğretilen ilmi bir şey zannetmeyin. Bu ilimler Osmanlı'nın kasabında-manavında da vardı. Bunları okumakla âlim olduğunuz zannına kapılmayın” dermiş.

Aşırı-anlama çalışmaları ezberci yöntem ile yapıldığı için, çalışmanın sonuna gelindiğinde başı unutulmuştur ve hatırlamak için sürekli tekrar yapılır. Bu yüzden de bir türlü sahaya inemez. Hâlbuki yapılan/edilen/eylenilen şeyler unutulmaz.

Anlaşılan şeyin tekrar edilmesine gerek kalmaz. Eğer anlaşıldıysa neden sürekli tekrar edip duruluyor. Demek ki anlamanın da sonu yok. Sonu olmadığı için anlama olgusundan kurtulunamıyor ve dışarıdaki zulümler devam edebiliyor.  

Sohbet ortamlarında edinilen bilgiler ham bilgilerdir. Eyleme dönmemesinin nedeni büyük ölçüde budur Hâki Demir:

Zihni evrenin, ham bilgi ve ham duygu ile işgâl edilmesi, bir insanın başına gelebilecek büyük felâketlerden biridir. Terbiye edilmemiş (ham) duygular, nefsin elindeki nükleer silah gibidir. Kime karşı? İnsanın kendine karşı… İnsan, idrak sâhibi değilse bilgiler ham halde kalır. Duyguların terbiyesinde usûl ve cehd sâhibi değilse duygular ham halde kalır. Ham-bilgi ile ham-duygu zihnî evreni birlikte işgâl ederler. Bu durum, nefs ile ham-bilginin zihni evrende baş-başa kalmasıdır. Zihni evrende sâdece nefs ile ham-bilgi varsa ve özellikle fikir (idrâk) yoksa o zihinde kişinin kendisine yer kalmaz. Nefs ile dış-dünyâ arasında bir masa-tenisi başlar ve mütemâdiyen devâm eder. Artık etki-tepki sarmalına teslim olunmuş demektir. Hesapsız miktarda bilgi fakat sıfıra yakın idrâk (fikir), mütemâdi tekrarlar meydana getirir. Nakledilecek şey bilgi olduğu için ancak tekrar edebilir. Fakat bu durum böyle gitmez. Tekrarlar bıkkınlık vermeye başladığında aşırı yorumlama başlar. Zîra bilgi üzerinde, ihtimal hesabıyla değişiklikler yapmaya başlarlar. Ölçüleri imhâ ettiklerini anlamazlar. Küçük adamların büyük laflar etme çabasıyla kıvranmaya başladığı an, hakîkatin katledilmeye başlandığı andır” der.

Bu tarz yapılanmalar dinsel olmaktan ziyâde siyâsaldırlar. Siyâsilere hizmet eder ve onların işlerini kolaylaştırır. Fiîli bir îtiraz yoktur çünkü.

Erol Anar:

“Eğer bir insan gerçekliği yaşamıyorsa, özünde kendisini de yaşamıyor demektir; o bir başkasının hayâtını yaşamakta ve bunu da ona biçilen rôl kadar yapabilmektedir. O zaman artık o kendisi değildir, tıpkı gerçeğin tersine çevrilmesi gibi. Gerçeğin olmadığı bir yerde, özünde insan da gerçek değildir. O kendine yabancılaşmış bir madde yığınıdır sadece” der.

Hüseyin Alan:

“Modernizm müslümanların hayatını alt-üst eden en olumsuz etki, müslüman’ca bilgi sistematiğimizin değiştirilmesidir. Bilgi üreten kurumlar, bilginin amacı gibi temel konular da bu nedenle değişti. Bu değişim, müslümanın Dünyâ’ya, eşyaya, varlık-âlemine ve hayâta bakışını da değiştirdi. Var-oluş amacını ve değerlerini de bu sâyede fark etmeden değiştirmiş oldu. Bu-gün tipik oryantalist aklıyla hayâta, topluma, ekonomiye ve siyâsete bakış-açısını bu sebeple edindi. İlginç gelebilir ama söylenmeli ki müslümanlar artık Kur’ân’ı usulsüz okurken, okuduklarından bilgi üretirken kendi târihlerine, köklerine, birikimlerine ve değerlerine yabancı kalıyorlar, çünkü akıl-yapılarındaki değişimi fark etmediler.

O hâlde soru şudur: müslümanlar bu hayatta nasıl yaşıyorlar? Cevâbı basittir. Müslümanlar da dinlerini “religion” manasına indirgediler, yâni bireysel inanç ve vicdân özgürlüğü çerçevesiyle sınırladılar. Hayâta, topluluk hayâtına yansımayan bir inanç-biçimi bu. O nedenle söz-gelimi bu-gün İslâm dîni bu hayâtı yönlendirmiyor, yorumlamıyor” der.

ILIMLI İSLÂM PROJESİ

Ubeydullah Toprak yazısında:

“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan, “Türkiye’de İslâm’i Radikalizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bazı Türk uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbaratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslâm’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nâzik bir denge ya­kalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, Nato strateji­leri konusunda Türk resmî ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri desteklemesi, bu-arada Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i res­mî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların yayılmasının sağlanması gerekir.

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük  Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm” fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işaretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur: “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye.

Bu bağlamda, 2003 tarihinde “RAND Corporation” kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-müslümanları; kökten-dinci/radikal müslümanlar, muhafazakar/geleneksel değerleri savunan cemaatler, modernist/ılımlı müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara varılmıştı (özetle):

1-Kökten-dinci/radikal müslümanlar: İslâm’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.

2-Muhâfazakar/geleneksel müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Radikal müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve Batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3-Modernist/ılımlı müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak hâlindedirler. Peygamber dönemindeki uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyal ve târihi koşulların bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir. Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.

4-Laik-seküler dünyâ-örüşlerini savunan aydınlar: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından Batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.

Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):

Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda; özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği (lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri ısrarla işlenmelidir.

Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci müslümanlar ile muhâfazakarların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemeatlerine yakın görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel müslümanların, ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.

Radikal/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.

RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında, ‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok, insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir. Sivil-toplum örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti öneme hâizdir.”

Geçtiğimiz otuz yıl içerisinde; hevâlarını ilâh edinen müstekbirlerin (ABD ve müttefiklerinin) kurduğu “dine karşı din” tuzağının bâzı zarûri sonuçları ortaya çıkmıştır. Bilhassa Mısır’da İhvan-ı Müslimin hareketi ile Selefi Nur Partisi’nin birbirleriyle olan mücâdelesi bunun en güzel delilidir. Sûriye, Tunus ve Libya’da; RAND Raporu’nun son bölümünde yer alan tuzaklar hayâta geçirilmiştir. Firâset sâhibi olan müslüman kanaat önderlerinin; velâyet hukûkunu ihyâ etmeleri ve fütüvvet ahlâkını ön-plâna çıkarmaları, “dine karşı din” tuzağının zararlarını ortadan kaldırabilir” der.

Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi” getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı.

Bu durum “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar. Bir makâlede bu konuda şöyle bir açıklama yapılır:

“ABD, aynen 1940’ların sonunda olduğu gibi yeni ve zor bir jeo-politik durumla karşı-karşıya. Soğuk Savaş’ın başındaki tehdit nükleer güç Sovyet Rusya öncülüğündeki küresel komünist hareketti. Bu-günkü tehlike ise terörizm ile Batı’yı hedef alan “Küresel Cihad Hareketi”dir. Her iki durumda da politikacılar ideolojik bir savaşın var olduğu ve bu savaşın da diplomatik, ekonomik, askerî ve psikolojik alanlarda yürütülmesi gerektiği konusunda hem-fikirler. Fakat günümüzdeki savaşın Soğuk Savaş dönemindekinden farkı -bir hükümeti ve coğrâfi sınırları olan bir ulus-devlete karşı değil de- sınırları belli olmayan, uluslar-arası normları reddeden gölge gruplara karşı veriliyor olması. Bu farklılık nedeniyle ABD yeni ve farklı bir şebekeleşme stratejisi geliştirmeli.

ABD, Ilımlı İslâm Şebekelerinin Oluşumunu Nasıl Sağlayabilir? Rand Araştırmacılarının ABD hükümetine Önerileri:

1-ABD hükümeti, tüm Dünyâ’da bir Ilımlı İslâm Ağ Örtüsü oluşturmayı kendi politikasının açık bir amacı hâline getirmeli ve bunları kendi strateji ve programlarına bağlamalı.

2-Bu stratejinin etkili bir şekilde yürütülmesi için ABD hükümetinin içinde bu çalışmalara rehberlik edecek, yönetecek ve denetleyecek kurumsal yapılanma oluşturulmalı.

3-ABD, kendi desteğinin İslâm-dünyâsındaki düşünce-savaşını en fazla etkileyebilme olasılığı olan iş-birlikçi, program ve bölgeler üzerinde yoğunlaşmalı.

4-İş-birlikçiler, demokratik kültürün temel değerlerine bağlı olanlardan seçilmeli.

5-İlk-aşamada çabalar, güvenilen çekirdek bir iş-birlikçi grup üzerinde yoğunlaşmalı (Meselâ Nurcular/Fethullahçılar H.G.) ve daha sonrasında da kapsamlı bir şekilde genişletilmeli. Oluşturulması planlanan şebekenin yapı-taşlarının oluşturulması için ilk-aşamada birlikte çalışılacak çekirdek iş-birlikçiler için şu beş grup hedef alınmalı: Liberâl ve laik müslüman akademisyenler ve aydınlar, genç ılımlı dînî lîderler, topluluk eylemcileri, kadın hakları konusunda kampanyalar yürüten kadın grupları, ılımlı gazeteci ve yazarlar.

6-Var olan ve de potansiyel iş-birlikçilerin oluşturduğu bir ‘uluslar-arası veri-tabanı’ oluşturmalı.

7-Bu şebekeyi desteklemek için çok iyi hazırlanmış bir plân oluşturmalı.

8-Bu konuda yapılan çalışmaları denetleyebilmek için ‘geri-bildirim döngüsü’ (feedback loops) oluşturmalı.

9-Avrupa’daki müslüman toplumlarından, Türkiye’den, Güneydoğu Asya’dan ve diğer açık toplumlardan (open societies) bütün Orta-doğu’ya bu ılımlı düşüncelerin yayılması sağlanmalı.

10-ABD daha önce Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi- âdeta bir vakıf gibi hareket etmeli ve şu meseleleri ele alıp geliştirebilecek programları desteklemeli: demokratik eğitim, ılımlı medya, kadın-erkek eşitliği, İslâm’i metin ve gelenekten demokratik ve çoğulcu değerler türeten öğretiler ve ılımlı gündem.

11-ABD’nin odak noktası Orta-doğu’dan ziyâde daha fazla hareket serbestisine sâhip olduğu müslüman-dünyânın diğer bölgelerine kaydırılmalı, çünkü bu bölgeler faaliyet ve etkiye daha açık olduğundan buralarda başarılı olma şansı daha yüksektir. Bu nedenle şebeke oluşturma çalışmaları Avrupa’daki müslüman diasporasında, Güneydoğu Asya ve Türkiye’deki müslümanlar arasında yoğunlaşmalı. Orta-doğu’daki çalışmalar ise göreceli olarak daha ‘açık’ olan toplumları hedef almalı. Radikal düşünceler Orta-doğu’dan Dünyâ’nın diğer bölgelerine yayıldığı için öyle bir şebeke ağı oluşturulmalı ki, İslâm’ın modern yorumları diğer bölgelerdeki ılımlı müslümanlardan Orta-doğu’ya doğru aksın.

“ABD bu grup (ya da kişilerin) resmî ziyâretlere katılımlarını sağlayarak, kendi kamu-oylarında ve siyâset çevrelerinde daha iyi tanınmalarını sağlamalı”.

Son dönemde birden-bire popüler olan entelektüelleri, ılımlı din-bilginlerini, dernekleri, gazeteci ve yazarları şimdi bir kere daha düşünün. Ya da Amerikan karşıtı iken, Bilderberg toplantılarına katılacak kadar ılımlılaşıveren siyâsi, akademisyen ve yazarları… Karşınıza bambaşka bir pencere açılacaktır.

Rand’ın önerileriyle, yaşadığımız gelişmelerin bire-bir nasıl örtüştüğü görülüyor”.

Ali Kaçar:

‘Ilımlı İslâm’, emperyal küfür güçlerinin İslâm’ı dönüştürme/değiştirme projesidir. Ilımlı İslâm projesi, İlâhi din İslâm’ın içinin boşaltılarak ilâhi özelliğinden soyutlama ve bâtıl dinlerin kuralları ile tamamlama ya da yerine geçirilme projesidir. Bu projenin temel özelliği, İslâm’ın asıl mecrâsından çıkarılarak demokratikleştirilmesi, liberâlleştirilmesi ve ılımlaştırılmasıdır. Böylece ortadan tamamen kaldırmaya güç yetiremedikleri İslâm, dönüştürerek, -en azından- kendileri için ‘zararsız’, “birlikte yaşamaya elverişli” hâle getirilmiş olunur. Bu hedefe ulaşmak için bütün imkânlar seferber edilmiş durumdadır.

İslâm’ı ılımlılaştırma, hevâ ve hevese uygun hâle getirme girişimlerinin yeni olmadığını biliyoruz. Hz. Peygamber (as) döneminde Mekke-müşrikleri de benzer faaliyetlerde bulunmuşlardır. Mekke’nin oligarşik güçleri, Hz. Peygamber (as)’ı ve getirdiği mesajı, baskıyla, işkenceyle, katliamla engelleyemediklerinden çeşitli sinsi plânlara baş-vurmuşlardır. Bu plânların başında ise, sûret-i haktan görünerek ‘uzlaşma’ yolu gelmekte idi. Çünkü ancak bu yolla Hz. Peygamber (as)’ın devre-dışı bırakılacağı düşünülmekte idi. Dünyevî anlamda yapılan bütün uzlaşma teklifleri Hz. Peygamber tarafından reddedilince, sıra kolay-kolay karşı koyamayacağı bir teklife gelmişti. O da Mekke kâfirlerinin, biraz sen bizim dînimizi kabûl et, biraz da biz senin ilâhına tapalım yollu teklifi idi. Zâten Kur’ân-ı Kerim, Mekke kâfirlerinin, hem de ta risâletin başından îtibaren, peygamber Muhammed (sav)in kendilerine yumuşak davranmasını arzu ettiklerini, böylece kendilerinin de Muhammed’e yumuşak davranacaklarını vaat ettiklerini haber vermektedir. (68/9). Hz. Peygamber (a.s), Mekke-müşriklerinin her türlü ‘uzlaşma’ talebini kesin bir dille reddetmişti. (Kâfirun Sûresi) Çünkü tevhid ile şirkin, küfür ile îmanın, mü’min ile kâfirin, muvahhid ile müşrikin, uzlaşı içerisinde bir-arada yaşaması asla söz-konusu değildir.

Ancak küfür güçleri, bu arzularından hiçbir dönem vaz-geçmemişlerdir. Her dönem farklı yol ve yöntemler deneseler de, hedefleri hep aynı olmuştur; İslâm’ı ve müslümanları dönüştürmek ve kendi arzularına uygun yeni bir din oluşturmak. Ne yazık ki, küfür-güçlerinin bu arzusu kıyâmete kadar da devâm edecektir.

Ilımlı İslâm projesi, emperyâl amaçlı olup bir ABD projesidir. ABD bu projeyle, İslâm coğrafyasında kendi menfaatlerini tehdit edecek tarzda gelişmekte olan İslâm’i hareketleri, ya bütünüyle yok etme ya da terörize ederek bölge-halkları nezdinde marjinalleştirmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Afganistan, Irak gibi ülkeleri işgâl etmiş, bir-çok bölgede de izinsiz nokta-operasyonları gerçekleştirmiş, yüz-binlerce mâsum insanı katletmiş, yer-altı ve yer-üstü kaynaklarını yağmalamış, ama yine de başarılı olamamıştır. Oysa ABD, yakın bir zaman öncesine kadar, ‘Yeşil Kuşak Projesi’ ile İslâm coğrafyasındaki iş-birlikçi yönetimlerin de yardım ve desteğiyle müslümanları, Sovyetler Birliği’ne karşı verdikleri mücâdelede desteklemiştir. Bu-gün ise, dün Sovyetler Birliği’ne karşı desteklediği müslümanları, ılımlı ve radikal (kökten-dinci-Fundamentalist) diye kendi içerisinde parçalayarak, birbirine karşı kullanma projesini devreye sokmuştur. ABD, adı ‘Ilımlı İslâm’ olan bu proje ile Hak din İslâm’ın karşısına, şekilsel olarak İslâm’a benzeyen, ama İslâm’la hiç ilgisi olmayan sahte bir dîni çıkarmayı yâni dîne karşı dîni kullanmayı amaçlamaktadır.

“Ilımlı İslâm”, “Yeşil Kuşak İslâm” projesinden farklı özellikler taşımakta idi. Çünkü ‘Yeşil Kuşak’ projesinin amacı, müslüman halkları Sovyetlere karşı kalkan yapmak için desteklemekti. Soğuk Savaş sonrasında geliştirilen ‘ılımlı İslâm’ projesinin amacı ise, müslümanlara karşı, geleneksel, İslâm’i bilinçten yoksun müslüman kitleleri çıkarmak ve kendi içinde çatıştırmaktı. Ilımlı İslâm projesi, ilâhı beşer olan yeni bir dîni ön-görmekte idi. ABD güdümündeki bu yeni dîne göre, “Cihat”, artık terörist bir faaliyet olarak îlan edilmekteydi. Ülkelerinin bağımsızlığı için savaşanlar ise, artık ‘Yeşil Kuşak’ dönemdeki gibi, “özgürlük savaşçıları” değil, “uluslar-arası terörizmin” taşıyıcıları olarak adlandırılmaktaydı. Çünkü ABD’nin İslâm coğrafyasındaki hegemonik amaçlı işgâllerine, istilâ ve yağmalama faaliyetlerine karşı direnen İslâm’i hareketler, ancak bu şekilde ber-taraf edilebilirdi. Nitekim bu-gün bir-çok ülkede, bu İslâm’i hareketlere karşı verilen savaşta emperyal işgâlci ülkelerin yedeğinde payanda olarak bu iş-birlikçi bölge ülke yönetimlerini görmek mümkündür.

Burada, bu-günkü emperyâl ülkelere hizmet eden “ılımlı İslâm” projesi ile bir-önceki dönemin -soğuk savaş- İslâm ülkeleri için tasarlanmış ‘Yeşil Kuşak Projesi’ arasındaki en belirgin farklılık emperyâl Batılı ülkelerin, soğuk-savaş döneminin temel düşmanı “Sovyet yayılmacılığı” ve onun şahsında simgeleşen “komünizm” idi. Materyâlist ve tanrı-tanımayan komünizme karşı, müslümanlardan beklenen, “cihada” daha fazla sarılmaları idi. Din, bu alanlarda, olabilecek en radikal tarzda yorumlanıyordu. Bu-gün ılımlı İslâm projesi ile tam tersi yapılmaktadır” der.

GENİŞLETİLMİŞ ORTA-DOĞU PROJESİ

Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından 2004 yılında ”büyük orta-doğu” adıyla duyurulan en batıda Fas'ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pâkistan'ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye'nin Karadeniz kıyılarından, Güneyde Aden ve Yemen'e kadar uzanan bölgede, müslüman ülkelere demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır.

Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler:

“Biz Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi...” 

Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Başkanı George W. Bush...

Projenin amacı; petrol-zengini müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak...

Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına...

Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor...

Projenin bizim için önemi ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi...

Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da, kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde etmesi...

Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama... ABD bu konuda oldukça kararlıydı... Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler-önüne seriyor:

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu.

ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı:

1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek.

2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak.

3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.

4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek.

5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek...

Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden yapmaya çalışıyor.

Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan” bir fıkıh olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.

“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur” (Mâide 51).

“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden hoşnut olmazlar” (Bakara 120).

Ayrıca kişisel gelişim kitapları da tağutların plânlarına katkı yapıyor.. İnsanları bu tarz plânlara uygun hâle getiriyor.

Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü..

Atasoy Müftüoğlu:

“Soğuk-savaş döneminde, insanlar sağcı ya da solcu gündem doğrultusunda zihinsel kontrole tâbi tutulurdu. Günümüzde bu kontrol, “sistemin içerisindekiler ve dışarısındakiler” merkezinde şekilleniyor. Seküler/liberâl/kapitâlist/sağcı sistem, bu defâ sistemin dışında kalan İslâm’i unsurları tasfiye etmeye çalışıyor. Küresel sistem İran ve Hizbullah aleyhinde bir kanaât iklimi oluşturmaya çalışıyor. Öykü’nün Türkiye’deki yansımalarını tâkip ettiğimizde, İslâm’i kesimler nezdinde, İran ve Hizbullah hakkında olumsuz bir kanaât oluşturduğu açıkça görülebiliyor. Gerçeğin sınırları ile propagandanın/kurgunun sınırlarını ayırt edememek gibi bir sorunumuz var. Güçlü çıkarlara muhâlefet etmek, çok güçlü bir bilince sâhip olmayı gerektiriyor. Gerçeklerle, propagandanın sınırlarını fark edemeyenler, “Arap Baharı”, “Arap Devrimleri”, “Sûriye Devrimi” gibi konularda dramatik bir biçimde yanıldılar, yanıltıldılar” der.

Modern müslüman entelektüellerin bize gösterdiği ve yapılmasını istediği İslâm-anlayışı metodu, batı-merkezli bir metottur. Bahsettikleri metot İslâm’ın kendi iç-dinamiğinden çıkmış bir metot değildir. Bu metot ile ne İslâm’ın iktidâr olması mümkün, ne de bir zulmün sona ermesi.. Kâfir bir metotla müslümanlık bir yere varamaz.

Abdurrahman Arslan:

“Belki bâzı şeyleri sistemleştirmemek de gerekiyor. Ama nereden başlayacağımızı biz biliyoruz. Biz İslâm’ın bilgisiyle yeni tanışmıyoruz. Biz 1400 seneden bêri hamdolsun müslümanız. Ve Hz. Muhammed’in (asm) gününden bêri bu bilgiyle tanıştık. Bu bilgiyle hayâtımızı ve zihnimizi düzenlemeye çalıştık. Bu bilginin müesseseleri de kurulmuştur. Onların içerisindeki bilginin tasnifi de yapılmıştır. Katılmayabiliriz. Biz bilgiyi yeniden tasnif ederiz. Ama bilginin ontolojik temeli üzerine konuşamayız. Aslolan, İslâm’ın ontolojisi üzerinden kurulandır. Ben soruyorum. Bu konuyla ilgili bütün otoritelere soruyorum. İslâm âlimlerinin hazır ettiği usûl, tefsir usûlü, hadis usûlünün hâricinde hangi baba-yiğit bu iyi bir usûldür diye gelebildi? Batı’dan çalıyorlar, İslâm’ın usulünün yetersiz olduğunu söylüyorlar. Nereden çıktı bu? Bunu yüz yıldır söylüyorlardı, eyvallah. Ama ben biraz evvel dedim ki size, bu dönemin sonuna geldik. O zaman gelip bize desinler ki bu usûl yetersizdir, niçin yetersizdir, bu sorunun cevâbını versinler. Çünkü usûl çok ideolojik bir şeydir. Bu-gün eğer post-modernist felsefe çıkmışsa usûlden, yâni batılı yöntemin krizinden çıktı. Usûl dediğiniz öyle sıradan bir iş değildir. Bilgi de değildir. Bilgiyi üreten araçtır. Bu-gün müslümanların usûlü yok. Bilgi üretmiyorlar ki. Müslümanlar zâten taklit ve tüketim ilişkisi içinde. Batı’da olanı İslâm’ileştirip gündelik hayâtımıza sokuyoruz.

Hiç-bir bilgi tarafsız değildir ve kendine göre bir sosyâl-dünyâ kurmak ister. Modernizm de kendine göre bir Dünyâ kurdu. Müslümanların sosyâl-dünyâları da deformasyonlara rağmen İslâm’i değerler Dünyâsı içerisinde oluşmuştur. O değerlerin referansıyla hayâtını idâme ettiriyordu.  Modernleşmeyle birlikte bu Dünyâ yavaş-yavaş dönüşmeye başladı. Artık referanslar İslâm’dan çok modern-dünyâdan alınmaya başlandı. Müslümanlar da gündelik hayat pratiklerinden tutun da ideâllerine kadar İslâm’ın değerlerinden çok modernitenin ışığında geleceklerini kurmaya başladılar. Nihâyetinde İslâm’i yorumlar da modernitenin ışığında gerçekleşti. İslâm bütünüyle olmasa da modernleşme serüveninde modern-dünyânın değerlerine bağımlı hâle geldi” der.

“Ey iman edenler, yahudi ve hıristiyanları evliya (dostlar/idâreciler) edinmeyin; onlar birbirlerinin evliyası (dostları/idârecileri)dir. Sizden onları kim evliya (dostlar/idâreciler)  edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez” (Mâide 51).

TAHRİF SÜRECİ NASIL BAŞLAR

Dînin, dindarları şekillendirmesi gerekirken; dindarlar dîni şekillendiriyor..

Peki bu aşırı-yorum nasıl yapılıyor? Meselâ Nûr Sûresi 55. âyeti aşırı yorumlamaya tâbi tutarak, laik-demokratik bir devlet ön-görüsünde bulunabilmek, ya da onu es geçtirecek ve gündemden düşürecek tarzda yorumlamaktır. Bu âyetin (Nûr 55) açık anlamını kaydırmak, “münâfıklığın müslümanlık zannedilmesi”dir.

Aşırı-yorumlamacıların düşünceleri, davranışları hâl ve hareketleri Kur’ân ile tutarsızdır. Ali Bulaç: 

“İslâm konusunda iç-dünyâmızda ne kadar tutarlıyız? Biz sâhiden Allah’ın irâdesine teslim olmak; yâni adâleti têsis etmek, birlik olmak, iyiliği hâkim kılmak ve yüksek bir ahlâkî hayâta ulaşmak istiyor muyuz?” diye sorar.

Neden âyetlerdeki kelimelerin diğer anlamları bu kadar çok araştırılıyor?. Ne bulmak istiyorsunuz ki?. Neden en meşhur anlamı kullanmaktan kaçınıyorsunuz? Artık; “Galat-ı meşhur, lugat-i fasihten evladır” baş-tâcı ediliyor. Yâni doğru bilinen yanlışlar, az bilinen doğrulara üstün tutuluyor.

Mustafa Çelik:

“Kelimelerin mânâlarıyla oynamak, kelimelerin yerlerini değiştirmek, bir Yahudileşme alâmetidir” der.

Ali Şeriati:

“Kelimeler, cümlelerde anlamlı ve canlı birer varlık iken, sözlüklerde âdeta birer leş gibidirler” der.

İsmâil Raci Farûki:

“Zamanla, Arapça konuşmayan kimi müslümanlar, Kur’ân öğretisini daha iyi bir şekilde öğrenmeye çalıştıklarında insan-biçimcilik (antropomorfizm) (teşbih) hatâsına düşmüşlerdir. Müslüman toplumlar her-hangi bir mecâzi yorumun meşrû kılınmasının, terimin sözlük anlamlarını olduğu kadar, terimin değerini de kaçınılmaz olarak düşürebileceğinden; zirâ sözlük anlamının kaldırılması durumunda anlamları sâbit tutacak ve onları akıntıda rast-gele yüzmekten koruyacak bir şeyin kalmayacağından korkuyorlardı. Bu, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın Helenleştirme baskısı altında yaşadığı ve netîcesinde her ikisinin de köklü bir dönüşüm geçirdiği asıl tehlikeydi. Teşbih (insan-biçimcilik) ve tâ’til (sıfatların mecâzi olarak yorumlanmasıyla nötrleştirilmesi) yanlıştı. Birincisi aşkınlığa, ikincisi Kur’ân’da Allah’a isnâd edilen sıfatların gerçeğine zıddı; ki bu vahyin kendisini inkâr etmek demekti” der.

“Bu-gün size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip-beğendim” (Mâide 3).

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler (kesin anlamlı) muhkem'dir; diğerleri ise (benzer anlamlı) müteşâbihtir. Kâlplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak (kendilerince asıl mânâ ve maksadını belirlemek) için ondan müteşâbih olanına uyarlar (müteşâbih âyetlerle meşgûl olurlar). Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: “Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır” derler. Temiz akıl-sâhiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i imran 7).

İslâm târihindeki fitnelerin neredeyse tamâmı anlama-anlayamama ile ilgilidir.

Aşırı-anlama taraftarları Kitab’ın tamâmına müteşâbih âyet gibi muamele ederler. Hem de Mâide 3. âyetteki “tamamladım” ifâdesine rağmen. Her kelimesini didik-didik etmeyi mârifet sayarlar. Oysa Kurán’daki âyetlerin ezici çoğunluğunu muhkem/apaçık/sarih âyetler oluşturur. Zâten Kur’ân’ın müteşâbih olan âyetlerini de kimse kesin-doğru bir şekilde açıklayamaz. Ancak, üzerinde derin düşünme ile ulaştıkları güzel yorumlarda bulunabilirler. Bu yorumlar mutlak açıklamalar değildirler. Meselâ şu-ana kadar kimse, güzel ve yerinde yorumlar yapmış olmalarına rağmen mukattaa harfler/âyetler hakkında kesin bir açıklama/yorum yapamamıştır ve yapamazlar da. Velhâsılkelâm: Kur’ân’a sanki tüm harfleri/kelimeleri mukattaa imiş gibi davranmak yanlıştır.

Açık (sarih) âyetler zâten bellidir ve yorumlamaya gerek yoktur. Müteşâbih âyetlerin yorumunu ise sâdece Allah bilir.

Mustafa Öztürk:

Allah’ın temel taleplerini içeren âyetler mânâ ve mesaj yönünden gâyet sarih olup îzaha muhtaç değildir. Bu sebeple, mü’min/müslüman kimseye düşen, hayâtını bu âyetlerdeki emirler mucîbince tanzim etmektir. Buna mukâbil özellikle ilâhî sıfatlar ve âhiret ahvâliyle ilgili müteşâbih âyetlerde zâhirî anlamı kabûl etmek, te’vil cihetine gitmemek gerekir. Çünkü te’vil bir bidat örneğidir. Bu çerçevede Hâricîlik, Cehmiyye, Kaderiyye, Bâtıniyye-İsmâiliyye ve Bâtıniyye’nin modern uzantıları konumundaki Bâbiyye ve Bahâiyye gibi fırkalara âit te’viller ile aşırı tasavvufî-işârî yorumlar tahrifle eş-değerdir” der.

Kur’ân “hayat” bulmadıkça sonsuz yorumların konusu olmaya devâm edecektir.

Aşırı-anlama çalışmaları metnin orijinal hâlini görmezden geliyor. Zamanla onu metin olarak değilse de anlayış olarak değiştiriyor. Hâlbuki ikisi birbirine ters olmamalıdır. Kur’ân, Allah’ın lafzını “kökü toprak altında sâbit ve dalları semâda olan bir ağaç”a (14/24) benzetir. Anlam, kökten/metinden ayrı/aykırı olamaz.

Bu şekildeki çalışmalarla hiç-bir yere varılamaz.. Hiçbir zulüm/acı/şiddet/rezâlet sonlandırılamaz. Çünkü bu yapılan çalışma-sistemi liberâl tağutların kulvarında yol almaktır. İslâm ise bize “başka görevler” yükler. O hâlde yapılması gereken, teoriden çok pratik çalışmalar olmalıdır. Ancak bu yolla olumlu değişiklikler olabilir. Ahmet Kalkan da bu konuda şöyle der:

“Mazlum halklar, Dünyâ’da izzeti, onurlu bir hayâtı, sömürüden, zulümden, adâletsizlikten arınmış âdil bir yönetimle yönetilmeyi ve âhirette kurtuluşu istiyorlarsa, tevhidî adâlet sistemini, yâni İslâm devletini talep edip egemen kılmaya çalışmaktan başka yol olmadığını bilmelidirler. Biz muvahhid mü’minler, mazlum halkların zulümâtın gri tonlarında oyalanmamaları ve bir zulüm sisteminden bir başkasına savrulmamaları için uyarı görevimizi yerine getirmeliyiz.

O hâlde bölgenin mazlum halkları, karanlıkların koyusundan kaçarken, gri tonlara yakalanmamalı, laik/demokratik/liberâl modele îtibar ederek, yeni bir zulme muhatap olmamalıdırlar. Hepimizin yaratıcısı olan Rabbimiz, “şirk en büyük zulümdür” ve “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin, zâlimlerin ta kendileridir” buyurmaktadır. Hak ile bâtılın karıştırıldığı, sentezci, uzlaşmacı, “ılımlı” modellerde, şirki ve tâğûtî nitelik devam etmekte ve dolayısıyla da, ilâhi vahyi dışlayarak, insan hevâ ve zannının ürettiği ana-yasa, sistem ve modellerde haksızlık, adâletsizlik ve zulüm kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. Zulümden sâhici anlamda kurtulup, bütüncül gerçek adâlete ulaşmak, ancak, bütün halkların ve insanların yaratıcısı olan ve hepsine adâletle en temel hakları lütfetmiş bulunan Allah’ın hükümlerine dayalı bir ana-yasayla ve İlâhî vahyi esas alan bir sistemle mümkündür.

Nasıl olur da size büyük zulümleri yapanların arkasındaki emperyalistlerin sizi tevhîdi yolunuzdan saptıracak ılımlı bâtıl modeline kanabilirsiniz? Size ve tüm Müslümanlara yakışan; Kur’ân’ın rehberliğinden ve Resûlün (s.a.s.) önderliğindeki ilk Kur’ân neslinin örnekliğinden ayrılmamaktır. Türkiye’nin laik-liberâl-muhâfazakâr-demokrat modelini örnek alacağınıza, sizi Dünyâ ve âhiret saadetine ve sâhici, bütüncül adâlete kavuşturacak olan İslâm’i devlet-sistemini kurarak, siz hem Türkiye’ye, hem bölgeye ve tüm Dünyâ’ya model olun da biz sizi örnek alalım”. 

Anlamak harekete geçirici değildir. Anlayıp kavramak îmâna ve harekete geçirmeye yetmez:Siz (müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile-bile değiştiriyorlardı” (Bakara 75). Hattâ yoldan bile çıkarabilir: “Hani sizden mîsak almış ve Tûr'u üstünüze yükseltmiştik (ve): Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin (demiştik). Demişlerdi ki: Dinledik ve isyân ettik. İnkârları yüzünden buzağı (tutkusu) kâlplerine sindirilmişti. De ki: İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?” (Bakara 93). Dinleyip anlamak isyanı önlemiyor. Bunun garantisi anlamak değil, yapmaktır. Çünkü dinleyip anlamanın bedeli yok ama yapmanın bedeli var ve bu bedel çok ağır da olabiliyor.

Cemil Meriç:

“Bir kelimeyle İslâmiyet ilâhî bir hidâyettir. Bilgi kâfi gelseydi oryantalistlerin hepsi İslâmiyeti kabûl ederdi” der.

Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm’dır. Kitap verilenler (müslümanlar dâhil), ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki 'kıskançlık ve hakka başkaldırma' (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hebı pek çabuk görendir (Âl-i İmran 19).

Bilgi tek-başına îman etmeyi sağlamıyor ve bir kardeşlik şuuru da oluşturmuyor ve hattâ tam aksine anlaşmazlık çıkarıyor. Çünkü bilgi, yanında ihtirâsı da taşıyor ve ayrılıklar doğuruyor. Bu nedenle bilgi-bilinç çok önemli olmakla birlikte, bilgi-merkezli değil, kardeşlik-merkezli birliktelikler devâm edebiliyor ancak. İlim sâhipleri o kadar ilme rağmen ihtiraslarını yenemiyorlar âyetin de dediği gibi. Demek ki salt ilimle olmuyor. Sorumluluk ve fedâkârlık merkezli bir birliktelik olmayınca olmuyor. Ne de olsa, o kadar bilgiye rağmen Şeytan fitne çıkarmıştı ve ayrılık başlatmıştı. Oysa Âdem’i “kardeş” olarak görebilseydi, “cennet-hayâtı” devâm edebilecekti. Bilgi, yanında takvâyı da getirmiyor. Teslimiyet farklı bir şey. Eylemle-amelle alâkalı bir şey.

Kur’ân, meâlini-tefsirini okuyup anlamakla değil, rûhunu kavramakla idrâk edilebilir. Bunun için de, kıvrak bir zekâ değil, akleden bir kâlp gerekir.

Kur’ân’ın bir frekansı vardır. O frekansla aynı titreşime girmedikçe Kur’ân idrâk edilemez. O frekansla, sâdece eylem hâlinde iken ve aynı frekansta titreşirken (hareket- amel) hâlindeyken aynılaşılabilir. Kur’ân yoğun bir titreşimde iken; oturulan yerde, hareketsiz hâldeyken, az-buçuk bir titreşimle aynı frekansa erişilemez. Yaşamadan anlaşılamaz Kur’ân. Kur’ân’ı anlamanız, daha doğrusu idrâk edebilmeniz için, “yaşamanız” lâzım. Onun sözlerini âyetlerini yaşıyor olmanız lâzım. Nasıl ki ibâdetlerimizi sâdece okumakla-düşünmekle değil de yerine getirmekle yâni yaşamakla tam olarak idrâk ediyorsak, Kur’ân’ın tamâmını da o şekilde hayâtın tam orta yerinde yaşanarak idrâk edilebilir. Yeryüzü zâten bize mescid yapılmıştır. Kur’ân eyleme dönüşmediğinde sıradanlaşmaya başlar. Her-şeyde olduğu gibi. Kur’ân ancak eylem hâlindeyken bir ruh katabilir inancımıza.

Bilmek îman demek değildir, bilmek îman getirmiyor ve bu yüzden de harekete geçirmiyor: “Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Kendilerini hüsrâna uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır” (En-âm 20).

“Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kâlpleri üzerine kat-kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi apaçık-belgeyi görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir derler” (En-âm 25). Âyetin de gösterdiği gibi, anlamak/kavramak/idrâk etmek zihin ile değil kâlp ile olur.

“Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sâhibisin” (Bakara 129). Buradaki hikmet sünnettir. Peygamberimiz hem müfessir hem de mübelliğdir. Fakat peygamberin yaptığı tefsir, Kur’ân’ı lisâni bir tefsire tâbi tutmak değil, canlı tefsir yapmaktır. Hayâtın tam ortasına Kur’ân’ı taşıyıp ve onu hayâtın tam ortasında yaşarak tefsir etmektir. “Kitap ve hikmet” deniyor, hikmet bilmekle ilgili değil, yapmakla ilgilidir. İşte sünnet budur. Sâlih-amel budur ki sünnet Sâlih-amel demektir. Sünnet/Sâlih-amel, bir işi en iyi şekilde yapmak demektir. İşin hakkını vermek.

Meselâ bir makinenin nasıl çalıştığını anlamanız, onu kullanabileceğiniz anlamına gelmez. Dîni de anlama, onun pratik hâlini anlamak demek değildir. Dînin gerçek yönü pratiğinde kendini gösterir. Teorik yönü zâten 1400 yıldır tartışılıyor ve içinden çıkılamıyor ve bu çelişki de zamanla artmakta. Bunun tek ve kesin çözümü, onu hayâta taşıyarak yâni yaşayarak bilmekten geçer. Yahudiler gibi, kitabın ana-temasını unutup lüzumsuz ayrıntılara dalmamak gerekir.

Atasoy Müftüoğlu:

“Hâlâ 1430 yıldır Kur’ân’ı nasıl anlayacağımıza karar veremedik. İslâm adına, yaşamadığımız/somutlaştıramadığımız bir kültür ve medeniyeti anlatıyoruz. Kelimelerimiz eyleme dönüştüklerinde, fikirlerimiz davranışlarımızda görünür hâle geldiklerinde bir değer kazanırlar. Kullan-at bilgilerle, kullan-at yorumlarla hiç-bir yere varılamaz. İslâm’a katılmak, gerçeklerin dünyâsına katılmakla başlar, gerçek hayatta belirleyici olmayan İslâm, İslâm değildir. Mâneviyatçılık, iç-dünyanın özgürlükleri ile ilgilenirken, İslâm hayâtın ve Dünyâ’nın içerisindeki özgürlüklerle ilgilenir. İslâm’ın Dünyâ’dan ve siyâsetten arındırılmasını istemek düpedüz bir hezeyandan ibârettir. İnsanlara hitâp etmek, Dünyâ’ya hitâp etmekle yakından ilgilidir. Ümmet kolektif aklın, kolektif bilincin, kolektif farkındalığın ve kolektif dayanışmanın adıdır. Kolektif aklı, farkındalığı ve bilinci kaybettiğimiz için, bu-günün dünyâsında küçük/çapsız/irâdesiz/ifâdesiz/ufuksuz hizip akıllarıyla hayatlarımızı sürdürüyoruz. Yanlış hayatlar yaşadığımız, yanlış bilince yaslandığımız, yanlış konumları seçtiğimiz, yanlış uzlaşmalara ihtiyaç duyduğumuz için İslâm’i inançlarımızı bir bütünlük içerisinde, kamusal hayata, târihe yansıtamıyor, açıklayamıyor, görünür kılamıyoruz. Kamusal hayâta/târihe yansıtamadığımız, açıklayamadığımız görünür kılamadığımız inançlarımızın bir değer taşımadığını idrâk etmek durumundayız. İslâm ve Kur’ân ile ilgili bilgiler de ansiklopedik anlamda öğrenildiği için, öğrendiklerimiz bağlayıcı bir değer-sistemine dönüşmüyor. Bir anlam-ahlâk-değer sistemini, ancak, bütün boyutlarıyla ve bütün derinlikleriyle, içtenlikle yaşadığımızda idrâk edebiliriz. Fiilen, hayâtın içerisinde tecrübe etmediğimiz, yaşamadığımız anlam ve değerleri gereği gibi kavrayamayız. Bu-gün, İslâm’ı, bir bütünlük içerisinde yaşamadığımız için, hayâtın bütün boyutlarına yansıtamadığımız için, İslâm’i bütünü, İslâm’i anlamda idrâk edemiyor, kavrayamıyor, yalnızca bireysel dindarlıklarla iktifâ ediyoruz” der.

Proudfoot: “Dînî tecrübe alanı teorik olarak anlaşılması mümkün olmayan ve ancak yaşayarak anlaşılabilecek bir alandır” der.

Ali Şeriati:

“İslâm’ı anlamak yaşamaktır. İslâm’ı anlamak için en iyi metot O'nu yaşamaktır. Bu tipoloji olarak bilinen bir metoddur. Bir çok sosyolog bu-gün inanmaktadır ki, bu metod sosyolojik problemlerin çözümünde izlenebilecek en iyi metottur.

İslâm’ın gerçeklerini bulma yolunda ilerlerken biz Avrupa'nın kullandığı yöntemleri kullanamayız, bir biyoloji, psikoloji, sosyoloji temelinden yola çıkamayız. Ama bir yaklaşım denemesinde bulunmamız gerekir. Şu kesindir ki, Avrupa'nın bilimsel yöntemlerini bilmemiz gerekir. Ama tüm bunları kendi yaklaşımımızda kullanamayız. Söz, düşünce ve bilinç insanlığın gerçek delilleri değildir” der.

İbrahim Sarmış: “Peygambere ve sahabeye yeten din bize neden yetmiyor” diye sorar. Bunun cevâbı: “Çünkü onlar yaşıyorlardı” olmalıdır. Bilginin fazlalığından çok, bilginin türü önemlidir. O özel bilgi türü her türlü “çok malûmat”tan üstündür. O özel bilgi türü “çok malûmat”a ihtiyaç da duymaz. Öz bilgidir ki, sahabe bu bilgiyle başardı başardığını.

Caner Taslaman:

“Kur’ân’ın mesajını kabûl etmek bir araştırma ve inceleme sürecine bağlı olabileceği gibi, böylesi bir sürece dayanmayabilir de. Bize göre araştırma ve inceleme sürecine dayalı inanç daha makbûl olsa da, dîni inancın böylesi bir süreç olmadan da edinildiği sıkça rastlanan bir olgudur. Her durumda Kur’ân’ın mesajını kabûl eden kişinin zihni teizmin (tek-tanrılı inancın; “monoteizm” ile aynı anlamda kullanıyoruz) varlık anlayışına göre şekillenir. Bu varlık anlayışına göre Allah tektir (Vahid), ezelidir (Evvel), rasyoneldir (Alim, Hakim), çok kudretlidir (Kadir), merhâmetlidir (Rahman) ve tüm varlıkların vâroluşlarını ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayan O’dur” der.

Bir ağırlığı kaldırmak için günde bir saat uğraşanlara göre 10 saat uğraşanlar daha başarılı olur. Bilgide de öyle. Fakat şöyle bir şey var: 10 dakika eylemle uğraşanlar 10 saat bilmeyle uğraşanlardan üstündür. Çünkü ortada somut bir eylem vardır. Hattâ bilgiye göre eylemi yapmanın gücü ondan 1.000 kat daha güçlüdür. İsterse 1 dakika yapsın. Sahabeyi sahabe yapan buydu. Eylem hâlinde idiler. Îmanları onları “yapmaya” götürmüştü. Sahabeyi sahabe yapan bilmeleri değildi, yapmalarıydı.

Hüseyin Alan, aşırı anlama-yorumlama çalışmalarının, “Kur’ân’ı anlamsız hâle getirmek” olduğunu şu şekilde anlatır:

“Söylenmeli ki, bu aklediş tarzı Kur’ân’ı evvelâ bir bilgi-nesnesi ve bütün olarak ele aldı. Sonra Kur’ân önce kendi içinde sûrelere, âyetlere, konulara ve kelimelere bölündü. En küçük parça olarak âyet tespit edildi. Kelime mânâlarıyla âyetleri açıklanmaya, konulu-tefsir yapılmaya böyle başlandı. Bu yolla bütünü anladığını, doğru anlamı yakaladığını düşündü. Bu süreçte âyetlerin, kavramların, konuların bir-biriyle bağlantısı, çıkartılan anlam ve sonuçların Kur’ân ve din-bütünlüğündeki aslî bağ kopartıldı. 

Bu yöntemle yapılan Kur’ân okumalarında Kur’ân’ın inzâl edilmiş bir vahy olduğu unutuldu da anlama faaliyetine ve bilgi-nesnesine dönüştürüldü. Bir taraftan da modernizmin kışkırttığı sorulara aynı yöntemle cevap verilmeye çalışılırken savunmaya geçildi, aynı yöntem kullanıldı ama süreçte akıl yapısının değiştiği fark edilmediNeredeyse dîne âit tüm parçaların bilimsel yöntemler, kurallar ve analizler kullanılarak hükümler çıkartıldığını aklımıza getirelim şimdi.

Kur’ânî öğreti, bu yolun sonunda gaybî bilgi, tek hakîkat olması, verili ahlâki tutum olmaktan çıktı. Bâtılı gösterip hakkı açıklayan uyarı niteliği yok oldu. Delâlette olanların, gazâba uğratılanların yolu ve âkıbeti, sakınılması ve ibret alınması gereken örnekler olmaktan çıkartıldı da, târihsel-ebedî metinler olarak anlamlandırılmaya başladı. Mûcizeler, kıssalar, cennet, cehennem, cinler, melekler, Âdem(s), risâlet, gaybî yardımlar vs. metaforik okumayla kendi gerçeğinden ve âit olduğu bütününden uzaklaştırıldı.

Şer-i hükümler ve kurallarda indirgemecilik yapılarak, taâihsellik yorumuyla günümüze uymayanlar gereksiz görüldü. Fizik-dünyâ, varlıklar, hayat, eşyâ, isimlendirme, tanımlama, teknoloji, sanâyi, üretim, yönetim, savaş vs. gibi konularsa dinle bağını hepten kopardı. Tüm bunların sonucunda din, gerçeği üzere anlaşılır olmaktan çıktı ama gerçek bu dendi. Doğru bilgi bu dendi. Bu aklediş îtiraf edemese de Allah bu Dünyâ’ya ve çağa hidâyet edemez oldu!.

Oysa burada hem kevni âyetlerin hem de diğer parçalı okumaların bulabildiği parçalı doğruların her birinin kendi bütünlüğü içinde bir asla ve bütüne âit bir ışık, delil, işâret, yönlendirici olma özelliği akılda tutulabilir, nihâi amaçla birleştirilebilirdi. Fakat parçalı düşünüşle bütün yeniden tanımlandı ve din ahlâkî, vicdânî bir öğreti olarak sunuldu. Din artık bu Dünyâ’da salt ibâdete, mâneviyata, morâl değerlere, erdeme, fazîlete ve bireysel faaliyetlere dönüşerek özelleşti. Bu akılla yapılan anlam arayışı, varılan sonuç, doğru olarak görüldü ve buna göre de tavırlar belirlendi.

Bu akılla, bu düşünüş-biçimiyle yazılan yeni meâlleri, tefsirleri, kavramsal tartışmaları, peygamberliği ve yorumları yeni bir din-inşâsı yapımı olarak görmek, mübâlağa sayılmamalı. Bu akıl Kur’ân’ı yeniden yazıyor sanki!. Bu aklın bu akıl yapısıyla seri üretim yaptığını söylemek de acâyip karşılanmamalı!. Zîrâ kevnî âyetlerle metlüv hakîkatler arasındaki bağları kopartarak ikisini bir-birinden soyutlamak ve vahyin mesajını gönüllere ve ahlâka hapsederek teolojik tartışma konularına dönüştürmek böylesi bir zihin ürünüdür”.

Müslümanlar çok bilen, çok konuşan ama hiç “yapmayan” insanlar olup çıktı.

İnsanlar bilmeyi akıllarıyla yaparlar. Kur’ân akılla çelişen bir kitap değildir fakat aklı aşan yönleri vardır. Bu nedenle Kur’ân’ı mutlak anlamda anlamak zâten imkânsızdır. Onu tüm boyutlarıyla idrâk edemeyiz. Onun “ışığında yürümek”tir önemli olan.

İ.R. Farûki:

“Dilin hiç-bir zaman aynı kalmayıp değişmesi zorunlu değildir. Dağarcığındaki kelime-köklerinin yeni gelişmeleri karşılamak için bir miktar genişlemesine rağmen arapça değişmemiştir. Lisânın özü “dil-bilgisi yapısı, fiillerinin ve isimlerinin çekimi, gerçekleri ve fikirleri ilişkilendiren kategoriler ve edebî güzelliklerinin yapısı” hiç-bir sûrette değişmemiştir. Heraklitçilerin, her-şey değişir ve hiç-bir şey aynı kalmaz iddiâsı bir safsatadır; çünkü değişim, şüphecilerin “çok kıvrımlı akıntısı” değil de değişim olacaksa, sâbit bir-şeyin olması gerekir” der.

Kur’ân âyetlerini aşırı yorumlamak, aşırı zorlamak sonsuz mecazlar üretir. Böylece Kur’ân bir “mecazlar kitabı” oluverir. Mecaz hiçbir zaman hakîkate dönemez.

İslâm ne salt kâlp dîni, ne de salt kafa-dînidir. Kafa ile kâlp, teoriyle pratik, niyet ile amel, ilim ile eylem birlikte olmadıktan sonra ortada olan şey, ha bir zırvalıktır.

Aşırı-anlama çalışmaları “izâfileştirme” sürecidir. Ramazan Yazçiçek:

“İslâm vahyi, beşerî mülâhaza ve metinler nev”î izâfîleştirilip göreceliğe tâbi tutulamaz. Dinsel çoğulculuğun (demokrasi ya da dromokrasi) talebi ise “mutlak olanı” izâfîleştirmek yönündedir. Oysa ”Allah katında hak din İslâm’dır”. Ve yine ”Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla ondan kabûl edilmeyecek ve âhirette ziyân edenlerden olacaktır”.

Kur’ân’ın zâhirîni hiçe sayarak bâtınî yorum(larını)u merkeze alıp îtibar edenler, aşırı yorumlarını asıl kabûl edenler olmuştur. “Bu düşünce ve yaklaşım-tarzı, bâtınî te’vil geleneğini sürdüren ve “her zâhirin bir bâtını vardır; her tenzilin de bir te’vili vardır” anlayışını mezheplerinin en temel prensibi, hattâ inanç-umdesi addeden İsmâiliye’nin benimsediği yöntemdir”. Muharrifler kendi adlarına söyleyemedikleri düşünceleri tanrıya, peygambere söyletip bunu vahiy şeklinde sunmuş, yapılan tüm eleştirileri de bu yolla reddetmişlerdir.

“Hakîkati bulma çabası, arananın hakîkatine rağmen olmamalıdır. Anlamı netleştirme çabası çok-anlamlılığa yol açıyorsa şâyet, burada hakîkatin buharlaşması söz-konusudur. Bu ise İslâm inancı açısından kabûl edilemez bir durumdur.

Kelimelerin delâletinin hakîkat alanının dışına çıkarılması, meşrûiyetinin hâlel görmesi demektir. “Dilsiz düşünce zihinlere hapsolmak zorunda iken, düşüncesiz dil de anlamın buharlaştığı alana dönüşecektir”. Yâni dil, düşünce ve delâlet, insicam ve mutâbakat içinde hedefe yürümelidir. Kur’ân’ın açık ve anlaşılır bir arapçayla vahyolunduğu kendisinin beyânı iken ve Kur’ân vahyinin korunduğu da dikkate alındığında, Kur’ân’ın zâhirine rağmen yapılan te’vilin ümmeti helâka sürükleyen aşırı yorum ve fâsid bir okuma olduğu îzahtan vârestedir. Bu okuma, Kur’ân’ın anlam bütünlüğüne muhalif olup özünde te’vil de değildir. Te’vilde, dil, akıl ve nasların toplam bütünlüğü gözetilmeli ve te’vile konu metnin zâhiri yönü göz-ardı edilmemelidir. Ortaya konulan her çaba ile dil ve amaç örtüşmelidir. Farklı anlatım yöntemlerinin meşrûiyeti, dilin açık prensiplerine, vahyin temel ilkelerine ters düşmemelidir. Kur’ân’ın zâhirî boyutunun ertelenip önemsizleştirilerek yorumlanmaya kalkılması öncelikte Kur’ân’ın rûhuna aykırıdır. Kur’ân’ı anlama yöntemleri, tevhid hakîkatini örtmeye, nebevî mesajı bulanıklaştırıp hevâ yönünde tahrife sebebiyet vermemelidir. İlkeleri doğrultusunda yaşamın toplamına söz söyleme kudretine sâhip olan, değişim ve dönüşümü hedefleyen tevhid inancının, anlık ve parçacı yaklaşımlara tahammülü yoktur. Bunu têminin en güvenilir dayanağı yine Kur’ân’ın kendisidir. Gözetilmesi gereken sınırlar, Kur’ân’ın ilke, amaç ve hedefleriyle örtüşmesidir.

Peygamberimiz (as), Kur’ân’ın fâsid şekilde te’vil edilmesinin ümmeti helâka sürükleyen bir durum olacağı uyarısında bulunmuştur. Konuya dâir uyarısı ile meselenin ehemmiyetini ortaya koyan Hz. Ömer ise, ”Bu ümmet hakkında beni en fazla endişelendiren şey, insanların Kur’ân’ı yanlış şekilde te’vil edecek olmalarıdır” demektedir” der.

Bir ülkede sâdece tek bir meâl olabilir/olmalıdır. Niye daha fazla olsun ki? Türkçe kullanılan kelimeler meselâ 50 sene sonra değişirse, yâni o kelimenin yerine farklı kelimeler kullanılmaya başlarsa, mevcut meâl üzerinde mevcut kelime, o zamanda kullanılan kelime değiştirilebilir. Meselâ eskiden “istihza” olarak kullanılan kelime “alay” kelimesi ile değiştirilebilir. Peki şimdi ne yapıyorlar? Meâli zamâna uyarlıyorlar. Zamânın bakış-açısını meâl olarak yazıyorlar. Fakat Kur’ân’daki orijinâl kelime o bakış-açısıyla çelişiyor. Hâlbuki meâl her zaman aynı olmalıdır. Zamanla oranın halkı bir kelimeyi daha farklı bir şekilde kullanıyorlarsa, aynı anlamı veren o kelime eskisiyle değiştirilmelidir sâdece. Zamânın durumuna göre meâl olmaz. Zamânın durumuna göre te’vil olur. Te’vili ve tefsiri meâl olarak yazamazsınız. Kur’ân/meâl zamâna göre konuşturuluyor, bu yanlıştır. Çünkü bu durumda “zaman” özne, “Kur’ân” nesne oluyor. Zamâna göre sâdece te’vil konuşturulabilir. O da bağlayıcı değildir zâten. Görüşlerden bir görüştür. İyi bir görüş ise ufuk-açıcı olabilir. Hakkın tezâhüründe belirleyici olan “zaman” değil, “Kur’ân”dır. Kur’ân zamâna değil, zaman Kur’ân’a uyarlanmalıdır. Çünkü Kur’ân hak üzere olduğundan ve orijinâl hâliyle el-an durduğundan, “hak” olma durumu değişmemiştir. Oysa “zaman” denilen yeni çağ, Kur’ân merkezli hayâta düşman olmuş, Şeytan’ın/tağutun yoluna uyarak şirâzesinden çıkmış ve hakkın ölçüsünden sapmıştır. Bu nedenle yeniden zamânın Kur’ân’a uydurulması zorunluluğu vardır. 

Aşırı te’vil, kişinin “akletme” melekesini bloke ediyor ve “özrü kabahatinden beter” sözü pik yapıyor. Meselâ; “Allah'ın, bâzısını bâzısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde sorumlu gözeticidir. Sâliha kadınlar, gönülden (Allah’a), itaât edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun (vadrıbû-hunne). Size itaât ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür” (Nîsa 34). Âyetindeki “darabe”=“döğün, vurun” kelimesini; modernizmin ve tağutların bakış-açısı bu çağda kadına şiddeti aşırı kötülediği ve öne çıkardığı için, bu etkilenmeyle ve kompleksle, “uzaklaştırın, bir-süre ayrı yaşayın” şeklinde yazıyorlar. İşte bu, Şeytan ve tağutun etkisiyle yapılmış aşırı-yorum ve tevildir. Amaç modernizm ile, “batı” ile ters düşmemek ve “rezil olmamak”tır. Fakat bunu yapmakla aslında daha fazla rezil oluyorlar, Kur’ân’ın söylemediğini söylüyorlar ve mantık-hatâsına düşerek gülünç hâle geliyorlar.

Kur’ân ille de kadına vurun ya da dövün demiyor. Yâni vurmak-dövmek farz değil ki. Hattâ önderimiz ve örneğimiz Hz. Muhammed hayâtı boyunca kadınlara vurmamış ve onları dövmemiştir. Fakat Kur’ân’daki ifâde yâni “darabe” kelimesi ilk ve meşhur anlamda “vurun”, “dövün” demektir. Tabi bu “komaya sokun” anlamında bir dövme zinhar değildir. Hz. Eyyûb örneğinde olduğu gibi “hafifçe vurmak” demektir.

Şimdi; kadınlara olası bir yanlış hareketlerinde (nüşuz) hafifçe vurmak mı daha onur-kırıcı, yoksa onları evden kovup (tâbir-i câizse siktir edip) babalarının evine göndermek mi daha onur-kırıcıdır? Hangisi boşanmak ve bir yuvanın yıkılması için daha etkilidir. Tabî ki de hafifçe vurmak meseleyi çok daha fazla büyütmeyecek bir durumdur  ki yukarıda söylediğimiz gibi vurmak a-normal durumlar için geçerlidir. İşte, aşırı-yorum ve te’vil, basit bir meseleyi içinden çıkılmaz bir hâle bu şekilde getirebiliyor. 

Mehmet Akif’in söylediği: “Kur’ân’dan alıp ilhâmı, asrın idrâkine söyletmeliyiz Kur’ân’ı” söylemi temel alınıyor ve “asrın idrâki” özne iken, Kur’ân’dan alınan ilham, yâni Kur’ân nesne olarak bu özneye uydurulmaya çalışılıyor. Asrın idrâkine yetiştirilmeye çalışıyor. Bilimsel te’villerin çok yaygınlık kazanmasının nedeni de budur. Bilim, asrın idrâki ya.. Sanki asrın idrâki Kur’ân’dan çok ileri bir durumda da, yalakalık yaparak Kur’ân’ı ona yetiştirmeye çalışacaklar. Asıl, hak yoldan kayarak sapıklığa düşmüş “asrın idrâki”nin Kur’ân’a ihtiyâcı vardır ki yeniden hak-yoluna girebilsin.

Hristiyanlık, yahudilik ve diğer dinler (budizm, hinduizm vs) ve gulat/aşırı mezhepler/târikatlar hep aşırı-yorumlamanın sonucudur. Hayâtiyetlerini bu şekilde sağlamışlardır ve ve bu şekilde devâm ettiriyorlar. Te’vil tahrife bu yolla dönüşür.

Âkif Emre:

“İslâm medeniyeti, Kur’ân ve hadis ilimleriyle ve hayâtın sorunlarına dinamik çözümler üreten fıkhın kuşatıcı rehberliğinde, müthiş bir çabayla disiplinize edilmiş bir ilmî birikim, bir hayat-tarzı oluşturdu. Tüm bunları atlayarak düz meâl üzerinden “benim anladığıma göre” diye başlayan din-anlayışı aslında tam da ilk dönem Cumhuriyet elitlerinin yapmak istediği modern din-anlayışı ile örtüşür. Modernist ve rasyonâlist ilâhiyatçı/akademisyenlerin eliyle herkesi memnun eden, hiç-bir yasağı, nehyi olmayan, çağa uydurulmuş bir din-anlayışı yaygınlaştırılmaya ve böylece din sekülerize edilmeye çalışılıyordu. Aynı yöntemin din adına dînin yolunu kesecek, şiddete meyyâl, ham, kaba, yobaz bir tipi üreteceğini varsaymıyorlardı her-hâlde..

Ortaya çıkan şiddet örgütleri nedeniyle dîni ve bin dört yüz yıllık İslâm’i birikimi suçlayan seküler ve modernist anlayış, bir yönüyle sorumlusu olduğu bu gelişmeler karşısında faturayı tahrip ettiği dîne keserek kendisiyle yüzleşmekten kaçıyor.

Geleneğin, hayâtın dinamizmine cevap üretemez hâle getirilmesinin bir-yanda nihilist bir reddiyecilikle her müslümanı tekfir eden, diğer tarafta dîni, modern hayâta uyduran ve hayatta hiç-bir etkinliği olmayan mistik bir tatmin aracına indirgeyen anlayışla sonuçlanması kaçınılmaz.

Dînî hayatı, dînî düşünceyi canlı kılacak, bunun tedrisâtını yapacak kurumlar ortadan kalktığında yüzlerce yılın birikimi raflarda tozlanır. Okuyacak, anlayacak, yeniden üretecek akıl, basîret, ilim ve hikmet-sâhibi “âlim tipi” de hayattan çekilince herkesin kendi anlayışına göre din çıkarması kaçınılmazdır.

Din adına kendi dînini îcat edenler bunca birikimi atlayıp ilmin ve ulemânın önceliğini yok sayarak protestanlaşmış bir din ortaya koyuyor. Diğer tarafta yine dînî birikimi yok sayarak dîni kendi hevâ ve hevesine göre çağdaşlaştıranların kalkış yöntemi de aynıdır.

Modern insan ve toplum modeli uğruna müslüman ülkelerdeki dayatmacı seküler politikaların İslâm medeniyetinin muhteşem ilmî birikimini ve insanlığa kazandırdığı âlim prototipini imhâ eden projesi, profanlaşmış bir din üretti. Profan din-anlayışı modern toplum uğruna sâdece seküler bireyler üretmedi; aynı-zamanda dîni kendi sığ anlayışına sıkıştıran farklı bir profanlık/nihilist bir tekfircilik üretti. Yüzleştiğimiz insan-tipi budur.

Müslümanca düşünmek aynı-zamanda buna uygun tasavvur geliştirmeyi, eyleme geçirmeyi gerektirir.

Haksızlık, adalet yoksunluğu gibi temel zulüm uygulamalarına karşı çıkmak için insan olmak zâten yeterlidir.

Bireysel-hayâtında dindar ama iş-hayâtında, siyâsette, hayâtın işleyişinde, toplumsal ilişkilerinde “ekonominin ve siyâset biliminin kuralları”na emânet eden ve bu durumun inandığı dinle ilişkisini sorgulamayı abes addeden bir anlayış toplumsallaştı.

Memleketin ekonomik kalkınmışlığı ile dînî hayâtın geri çekilmesi arasındaki çelişkiden rahatsız olmadan, müslüman ahlâkı ile siyâsal ve ekonomik pragmatizmin el-ele yürüyebileceğine inanıldığı zamanlardayız.

Müslümanlığın îtibârı ile şahsî îtibârı belirleyen kriterleri artık piyasalar belirliyor. Banka kartınızın rengi, ilmî amelinizden daha belirleyici. Güç ve zenginliğin her dönem îtibâr gördüğü, insanların her dönem bunlara karşı bir zaafının olduğu doğrudur. Ancak bu îtibârın dillendirilmesi, meşrûlaştırılması, hattâ siyâset ve ticâretin dışında vâr olan her türlü beşerî ilişkilerde belirleyici olarak kendi başına ölçü hâline gelmesi, değer üretmesi yeni bir durum.

Modernizmle İslâm’ın uyumuna sağlıklı model olarak sisteme entegre olmayı işâret edenler, zihin ve değerler-dünyâmızın nelere ipotek edildiğini görmezden geliyor. İslâm’cılığa karşı muhâfazakâr uzlaşma, modernizmle el sıkışırken, zâten hiç gündeme getirilmeyen kapitâlizmin toplumsal sonuçları görmezden geliniyor. Hepsinden önemlisi, dönüşen din-anlayışı, dindarlaşan sekülerlik biçimleri kazanç olarak görülüyor.

Modern-dünyânın kutsallarına sâhip çıkmak müslümanca bir tavır mıdır? Oysa şunu biliyoruz ki, Rönesans’tan bêri modern aklın inşâ ettiği din, kutsallık (sacrament/al) boyutuna çekilmiş, hayattan sürülmüş bir dindir. Din artık törensel kutsallıkların gölgesinde vicdan meselesidir. Rasyonalize edildiği ölçüde hayatla temâsına izin verilir ve artık din adamlarının, Kilise’nin uhdesindedir” der.

MÜSLÜMANLARIN MAZLÛMİYETİNİN NEDENİ

Atasoy Müftüoğlu:

Müslümanlar olarak daha çok hayâti sorunlarımızı değil, ayrıntılara taalluk eden konuları konuşuyoruz. Politik ve dîni popülizm aracılığıyla niteliksel değişim girişimi ve talebi fesada uğratılabiliyor. Siyâsi ve mânevi iktidarlar, sayılarını ve maddî imkânlarını arttırabilmek için yapıyor bunu.

İçinde yaşadığımız dönemde İslâm ve Kur’ân, referans ve meşrûiyet kaynağı olmaktan çıkarılmıştır. Yaşadığımız dönemi ve toplumumuzu göz-önünde bulundurursak İslâm’ın ve Kitab-ı Kerim’in kamusal alana yönelik hiç-bir iddiâsı, mücâdelesi, programı, stratejisi ve vizyonu yoktur, sâdece geçmişe âit bir kültür ve ütopya olarak yaşatılmaktadır. Bugün dînî hayat büyük ölçüde romantik ve yerel muhâfazakârlıklardan, kişisel dindarlık biçimlerinden ibârettir. İslâm’ın ve Kur’ân’ın referans kaynağı olmaktan çıkarıldığı, kapitâlizmin, sekülerizmin ve demokrasinin referans kaynağı hâline geldiği bir toplumda müslümanların herşeyden önce, itildikleri bu kabûl edilemez konumla ilgili sorgulamalar ve hesaplaşmalar yapmaları gerekir. Her-şeyden önce bunu yapacak zihinsel bir dönüşüme ihtiyâcımız olduğu muhakkaktır. Zihinsel sömürüye mâruz olduğumuz için İslâm’i bütünlük iddialarını kamuoyunun gündemine kazandırmakta zorluk çekiyoruz. İslâm’ı parçalar hâlinde temsil ediyoruz. İslâm’ı, îtikâdi, fıkhi, politik, estetik veya herhangi bir parçaya indirgemek kadar vahim bir durum olamaz.

Bu-gün düşünsel, kültürel ve entelektüel hayâtımızın öncelikle İslâm’i bütünlükle ilgili bir ufku somutlaştırması, kamusal alanda görünür hâle getirmesi gerekiyor. İslâm’ın sâdece sembollerine ilişkin özgürlüklerin bizi tatmin etmemesi gerekiyor. Israrla belirtmek gerekir ki bizi engelleyen şeyler daha çok içeriden gelen müdâhaleler yoluyla mümkün olabiliyor.

Bu-gün dînî alanın kullandığı dil, zamâna, mekâna ve akla hitâp etmiyor. Akla vedâ ettiğimiz gün târihe vedâ ettik. O günden beridir târihin dışında yaşıyoruz ve târih bizi sürüklüyor. Ümmetin târih-dışı kalması bir kader değil. Bunu bilmemiz gerekiyor.

Geleneğimiz bize akıldan ferâgat etmemizi öğütlediği için bunu bir kader olarak görüyoruz.

Akıldan ferâgat eden bir toplum ne ümmeti kurabilir ne de yeni bir kültür ve medeniyet inşâ edebilir.

İslâm’i câmiânın kullandığı “medeniyet tasavvuru”nu inşâ etmek için yapılması gereken ilk şey zihinsel bir özgürleşme mücâdelesidir. Sınırları seküler, modern ve liberâl bir Dünyâ tarafından çizilen bir zihin hiç-bir zaman yeni bir medeniyet üretemez. Bizim hem içe hem dışa doğru, içtenlikle kimseyi ötekileştirmeden, tahkir etmeden, nihâi hesaplaşmaya gücü yeten bir entelektüel kesim oluşturmamız gerekiyor. Entelektüel kavramı yerine münevver kavramını kullanmak da mümkün. Bu kavramlarla zihinsel yoğunluk ve derinliği kastediyoruz.

Dolayısıyla mezhep ve ulus-devlet sınırlarını aşma irâdesi gösteren, kolektif bilinci temsil eden ve İslâm-dünyâsının nabzını tutabilecek kadrolar oluşturabilmek için seferber olmamız gerekiyor. Evvela ümmet iklimini oluşturmamız, ümmeti konuşacağımız bir zemin açmamız gerekiyor.

Aziz İslâm ulus-devleti tahkim etmek üzere kullanılıyor. Her devlet asimilasyonu mutlaklaştırır ve asimile edemediği unsurları tehdit olarak algılar. Ümmete yönelik tehditler arasında konuşulması gereken önemli meselelerden biri de müslümanların, ulus-devletçi yaklaşımlara iknâ edilmiş olmalarıdır. Devleti dinden daha kutsal telakki eden bu anlayışın irdelenmesi gerekir.

İslâm-dünyâsı toplumları son 200 yılı hayâli umutlar peşinde sürüklenmek sûretiyle geçirdiler. Muhâfazakâr toplumlar gerçeklerle yüzleşmek istemezler. Çünkü gerçekleri öğrenmek rahatsız eder. Hayâli umutlar insanları rahatlatır. İslâm-dünyâsı toplumlarını ümmetten uzaklaştıran sebeplerden biri de bu hayâli umutlardır. İyi olacak inşallah deriz, iyi şeyler yaparsak iyi olacak inşallah demeyiz.

Bu-gün bu bilinçten söz edemiyoruz. Çünkü İslâm’i bünyenin parçalanmasından kaynaklanan korkunç bencilliklerle karşı-karşıyayız. Herkes kendi parçasının gündemiyle büyüleniyor. Herkes kendi parçasını dokunulmaz kılıyor. Önce bu bencillikleri aşan bir ufuk açmamız gerekiyor.

Kur’ân eğitimi konusunda çok ciddî çabalar harcıyoruz. Fakat Kur’ân’dan aldığınız bilgileri ne zaman ve nasıl kullanacaksınız?

Bu bilgilerin hayâtın kendisi olması için ne yapmanız gerekiyor? Bu bilgiler sizi, âilenizi, toplumunuzu dönüştürüyor mu? Burada bir tıkanma var. Kur’ân-ı Kerim dünü dönüştürdü de bugünü neden dönüştürmüyor? Müslümanlar olarak Dünyâ’da yokuz. Entelektüellerimiz, şâirlerimiz, bilim-adamlarımız nerede? Geleneğin, statükonun sınırları dışına çıkamıyorlar. Neden kötürümlerle hesaplaşmıyorlar?

Yeni bir başlangıç yeni bir dille, yeni bir ahlâki tavırla ve içtenlikle mümkün olacak. Rôl, takiyye yapmayacağız. Hiç-bir amaca yönelik olarak İslâm’ı ve Kur’ân’ı araçsallaştırmayacağız. Onu bir çıkar malzemesi hâline getirmeyeceğiz vesselam” der.

Zamâna göre nefsin değişmesi, zamâna göre vahyin değişmesini gerektirmez.

Aşırı-anlama çalışmaları aslında “çok-anlamlılık” çalışmalarıdır. Çok-anlamlılık, kesin anlamdan uzaklaştıran ve dolayısı ile “yerinde oturtan” bir çalışma şekli ve bir yanılgıdır. Bir konuda/yazıda/sözde çok-anlamlılık varsa eğer, o şeyin kesin olarak ne demek istediği açık olamayacağından, araştırmanın/oturmanın/bir şey yapmamanın da sonu gelmeyecek ve bu-arada nice analar ağlayacak, nice çocuklar açlıktan/susuzluktan/evinin çatısına düşen bir bombadan vs. dolayı ya hayatlarını kaybedecekler, ya da târif edilemez acılara gark olacaklardır.

Ahmet Kalkan:

“Zulüm, hattâ zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoş-görü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezâsını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zîra İslâm, bir-takım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat-sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dînine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla berâber Allah’ın, onları belâdan kurtamasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabûl olmayacak bir tavırdır” der.

Pentaus/Playboy okununca bile “uygulama” oluyor ama Kur’ân okununca uygulama/cihad olmuyor. Bu durum, müslümanların ciddiyetsizliğini gösterir.  

İslâm’ın bir hayat algılayışı, bir yaşam-biçimi vardır. Bu yaşam-biçiminde müslümanın bir ayağı Dünyâ’da iken, diğer ayağı da âhirettedir. Bir ayağın âhirette olması demek, sürekli ölüm ile iç-içe yaşamak demektir. Ölmekten korkmamak, gerekirse yolunda ölebilecek şeylere tâlip olabilmek, koşabilmektir. İşte bize ilk-önce âhiretten şüphe ettirildi; ölüm-ötesi hayâtın/âhiretin yokluğuna alıştırıldı; ölüm sonrasını iptal ettirecek düşünceler geliştirildi ve ürünler sunuldu; daha sonra da ölümden korkulmaya başlandı. Böyle olunca biz cihad ruhumuzu yitirdik/kaybettik. Ölüm korkusu bizim dünyâya daha fazla sarılmamıza neden oldu, fakat vicdânımızın fıtrî/İslâm’i baskısı devâm ediyordu. Vicdânımızı bastırmak için de ona sus-payı olarak okuma-anlama çalışmaları yapmaya başladık. Okuma-anlama çalışmaları güzel bir şeydir ama bu çalışmalar eyleme zinhar dönmeyen ve dönmeyi de düşünmeyen “salt okuma-anlama çalışmaları”dır.

Abdullah Azzam:

“Kılıç taşımak suç hâline geldi. Maddî sıkıntı içinde olmak ayıp sayılmaya başlandı. Silâhlanmak barbarlık ve vahşîlik olarak görülmeye başlandı. Evet, batılılar ve Amerikalılar bir kuzuyu katleden beyaz giysilere bürünmüş adam gibiler. Ve bu kuzu can-havliyle ayağını kımıldatsa suçlu bir kuzu oluyor. Tıpkı bu örnekteki gibi: Onlar “beyaz giysilere” bürünerek bizi katletmek istiyorlar. Onurumuzu zedeleyenlere gülmeli miyiz? Onların önünde eğilerek şerefimizi alçaltmalı mıyız? Kutsal topraklarımız işgâl mi edilmeli? Ve biz bir mermi taşıdığımız zaman terörist oluyoruz. Eğer bu teröristlikse biz teröristiz.! Buna rağmen, kibarlar, orta-hâlliler, hâlim-selimler ve açık görüşlüler İslâm’dan uzak kalıyor. Cihad kelimesi çok basitleştirildi. Öyle ki artık Pepsi ile başlayan pilav ve et ile pişen barış dolu yemekler cihaddan sayılmaktadır. Cihad bu mu? Cihad üç gencin bir-araya gelip mescid veya başka bir yerde kitap okuması mı? Veya birilerinin çıkar-amaçlı gazeteleri süsleyerek makâle yazması mı? Veya Allah yolunda bir mermi bile ateşlemeden, Allah yolunda bir gece bile nöbet tutmadan cihad hakkında bir şeyler yazması mıdır?” der.

Allah’ın âyetlerinin tamâmı hikmetlerle doludur. Fakat aşırı-anlamacılar çok-çok daha fazla, Mekki olan ve müteşâbih içeren âyetlere takılıyorlar. Medenî âyetleri fazla kurcalamıyorlar. Hayâta dokunan âyetleri fazla okumuyorlar.

Takiyyuddin En-Nebhani bu tarz çalışmalar için:

İşte bunlar ve buna benzer olanlar metot değildir. Bunlar ancak müslümanların duygularını boşaltacak birer oyuncak ve meşgâlelerdir. Böylece müslümanların heyecânı ve çoşkusu boşalır. Ondan sonra iş yapmadan otururlar. Buna ek olarak bunların tümü İslâm metoduna muhâliftir” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Bizler, müslümanlar olarak, kültürel anlamda, siyâsal anlamda var-oluş koşullarını değiştirebilecek bir güce, bilince, umûda ve yeteneğe sâhip olamadığımız için, çok istikrarsız ve çok muğlak bir İslâm’i dil kullanıyoruz. İlâhi hakîkatin, mutlak hakîkatin; bu-gün göreceli düşüncelerin, yorum ve yaklaşımların keyfiliklerine mâruz kaldığını göremiyoruz. Mutlak hakîkat alanından uzaklaştığımız için, herkes, İslâm’ın kısmî bir boyutu üzerinde çalışıyor, İslâm’ı bu kısmâ boyuttan ibâret sayıyor. İslâm, bütünlüklü bir dünyâ-görüşünün ve hayat-tarzının bütün boyutlarını içerir diyoruz, ancak biz müslümanlar, müslüman aydınlar/düşünürler/bilginler vb. seküler iktidârın baskı ve tehditleri, manipülasyon ve propagandaları, telkin ve uyarıları doğrultusunda hareket ederek, küresel/emperyâl ideolojik aklın tâlimatlarına uyarak, İslâm’ı yalnızca ahlâki/kültürel bağlamda temsil etmeye çalışıyoruz. Biriktirdiğimiz, davranışlarımıza yansımayan, yansıtamadığımız İslâm’i bilgiler de, ahlâkî bir kriz içerisinde bulunuyor oluşumuzun bir tezâhürüdür. Modern-seküler bilgi, nasıl anlam ve ahlâktan bağımsızlaşarak metalaşmışsa, İslâm’i bilgi de; metalaştığı için, araçsallaştırıldığı için, mekanik hâle geldiği için, hayâtı ve toplumu dönüştüremiyor. Müslümanlar olarak bizler, İslâm’i bilginin hakkını veremediğimiz için târihin dışında konumlandırıldık. Kamusal hayâtın içerisinde seküler bireyler-topluluklar olarak; kamusal hayâtın dışında, müslüman bireyler-topluluklar olarak hayâtımızı sürdürmeye çalışıyoruz. İslâm’i kimliğimizden, tarzımızdan, tavrımızdan, duruşumuzdan vazgeçmemiz koşuluyla, asimilasyona tâbi tutulan hâlimizle sisteme dâhil ediliyoruz.

Ahlâkî yanı tükenen toplumlarda-Dünyâ’da umuttan söz edilemez. Bu-gün, çok bulanık bir târihsel dönem geçirdiğimizi, bu dönemde İslâm’ın, hayâtımızın merkezinde olmadığını kabûl etmeliyiz. Derin bir başkalaşım geçiriyoruz. Yapısal bir dönüşüm programına, projesine, inanç ve irâdesine sâhip olmadığımız gibi, bu konu etrafında üretken tartışmalar bile yapmıyoruz. İslâm’ın yalnızca bir folklöre, gelenek ya da göreneğe indirgendiği bir toplumda, hiç-bir cemaat, hiç-bir cemaat lideri, hiç-bir düşünür, üstad, hiç-bir politik hareket, hiç-bir müslüman, hiç-bir İslâm’cı vb. İslâm’ın toplumsal sorumluluklarını yerine getirdiğini iddia edemez.

Seküler, liberâl, kapitâlist hayatla bütünleşerek sorunsuz bir şekilde yaşadığımız, böylesi bir hayâta intibak ettiğimiz için, daha farklı, daha anlamlı, daha ahlâklı ve erdemli bir hayat olabileceğini düşünmek bile istemiyoruz. İnançlarına, düşüncelerine, dünya-görüşlerine, değer-sistemlerine öz-güveni olmayan bireyler/topluluklar bağımlılığı seçerler. Bir anlam/değer-sistemini temsil yeteneği, irâdesi ve onuru, insanları bağımsız tercihlere yönlendirir. Bağımsız tercihlerde bulunamadığımız, hayâtî sorunlar etrafında kapsamlı sorgulamalar yapmadığımız, târihsel hesaplaşmalara cesâret edemediğimiz, târihin dışında kalan konumumuza ilişkin eleştirel bir bilinç inşâ edemediğimiz, her tür tahakküme katlandığımız ve sesimizi yükseltmediğimiz için, kolonyalist zulme/barbarlığa mâruz kalmaya devâm ediyoruz. İslâm-dünyası toplumlarının, asıl konuşması gereken yapısal sorunlarını, İslâm’i cemaatler/târikatlar/partiler hiç-bir zaman tartışma konusu yapmıyor. Hayâtî sorunlar etrafında kapsamlı bir tartışma başlatmak, daha çok, daha yoğun, daha derin, daha çarpıcı sorular sormayı, sorgulamalar yapmayı gerektirir” der.

Ebu Katade El-Filistîni:

“İnsanlar, batı ekonomisinin öneminden söz etmekte ve bunun hakkında deliller getirmektedirler. Bunu, ekonominin çatışma-aracı olarak kullanılması için yapmaktadırlar. Batı, zaferlerini, ekonomiyi çatışma-aracı olarak benimsemesiyle elde etmemektedir, bilakis bunu çatışmanın bir aracı edinmiştir.

Bu-gün düşmanın dayatmış olduğu koşullarda iktisat-savaşlarında bir başarı elde etmemiz mümkün müdür? Batı, her şeyden önce kendi koşullarını hazırlamıştır. Yâni çatışmanın hangi sınırlar içerisinde olacağının kânunlarını belirlemiştir. Aklı bulunan hiçbir kimsenin, düşmanın sana kendisini yok edecek olan gereçleri vereceğini söyleyeceğini zannetmiyorum.

Ekonominin kânunlarını ve hareketini kesin çizgilerle belirleyen ulusla-rarası düzen, bu sistemin dışına çıkılmasını yasaklamaktadır. Yâni hiç kimsenin ona karşı çıkmasına müsâde etmemektedir.

Şu iki hususun oluşması gerekmektedir:

Birincisi: Cemaat değil ümmet hareketi olması gerekir. Tüm meseleler ümmetin meselesidir.

İkincisi: Cihad yoluyla uzun bir “yıpratma savaşına” gitmeliyiz.

Cihad, fıkhî bir kavram olarak savaş anlamındadır. Kuşkusuz cihad, îman eyleminin zirvesidir. Şöyle ki, onun altına tüm kaderî eylemler; ekonomik, siyâsi ve aynı şekilde toprakların işgâl edilmesi gibi eylemler de girmektedir.

Savaşsız yapılan tüm cihadlar, -Nekson’un dediği gibi- Batı için savaşsız zaferdir.

Bunlar, müslüman demokratların yürüttükleri içtihad türlerindendir, yâni her-hangi bir külfete girmeden zafer aramadır” der.

Aşırı-anlama üyeleri “Celâl” sıfatını göz-ardı ediyorlar ve “Cemâl” sıfatına da çok sıkı yapışıyorlar. İnşâ sürecini Cemâl sıfatı ile başlatırlar ki bu çok yanlış/ters bir başlatmadır. Zâten bu yüzden başarıya ulaşamıyorlar ve bu şekilde ulaşamazlar da. “İnşâ süreci” Cemâl ismiyle değil, Celâl ismiyle başlar. Bu, “Lâ” demeye başlamak demektir. “Lâ”, Celâl isminin tezâhürüdür. İtîraz ile başlamak demektir. Mevcut sorunu olumlayan Cemâl ismiyle değil, olumsuzlayan Celâl ismiyle başlamak demektir. Şimdiki müslümanların yanlış olarak yaptıkları gibi Cemâl sıfatıyla değil. Celâl ile başlar, Cemâl ile devâm eder. Medîne’den/Medeniyetten sonra Celâl ismine baş-vurulduğu zamanlar olsa da, Cemâl ismi hâkim olur artık. Zamânında müslüman olmayan unsurlar müslümanların bizzat kendilerini kullanarak ve bu süreci tersine çevirerek İslâm’ı zayıflattılar ve medeniyeti yıkmayı başardılar. Bu konuda en çok da tasavvufu kullandılar/kullanıyorlar. Tasavvuf da bunu Cemâl ismini aşırı kullanarak yaptı.   

Aşırı-anlama çalışmaları aslında modern tasavvuf çalışmalarıdır. Özellikle felsefî tasavvuf zırvalığı, “dananın altında buzağılar arama”nın bir sonucudur. Öyle ki, bu çalışmalarının sonucunda oturdukları yerden kendilerini (hâşâ) Allah îlan ederek kâinatı yönettiklerini bile iddia etmişler ve şirk batağına saplanıp kalmışlar ve debelendikçe de batmışlardır/batıyorlar. Bir “devrim” olmazsa bu bataklıkta boğulmaktan ve oradan da cehennem çukuruna yuvarlanmaktan başka şansları da yoktur.

İsmâililer de kutsal metin ve dînî emirlerde zâhir (dışrak/exoteric) ve bâtın (içrek/ezoterik) şeklinde iki temel yapı olduğunu ve literâl (sözcüğü-sözcüğüne) anlamın bâtıni yâni gizli ve içsel gerçekliğe işâret ettiğini kabûl etmişler ve Kur’ân'da bulunan bu söz-konusu değişmez ve içrek hakîkatleri ortaya çıkarmak için agnostik bir düşünce sistemi geliştirmişlerdi.

Modern müslüman felahı unutmuş ve refah peşine düşmüş.. Öyleki Kur’ân ile ilgili çalışmasında bile refahından ödün vermiyor. Kur’ân ile ilgili hangi ilmî çalışmaları yaptığınız çok önemli değildir; Kur’ân ile ilgili hangi eylemleri yaptığınız önemlidir.

Tasavvufçuların yaptığı, sezgi/keşif üzerinden bâtıni anlam arama yöntemi iken; aşırı anlamacıların yaptıkları ise, Kur’ân üzerinden bâtıni anlam arama çalışmasıdır. Neticede ikisi de gizli olanı arama peşindedirler. İki kesim de Kur’ân’ın ilk-anda söylediğini yetersiz bulurlar ve -tabî ki de zorlayarak- sözde derin anlamlar bulma telâşına düşmüşlerdir. İki kesimin de bunu yapmalarının nedeni aynıdır. Konjonktürel ortam, siyâsi nedenler-çıkarlar, ideolojiler vs.

Sen istediğin kadar tefsir yap ve fıkıh belirle. Onu hayatta hâkim kılacak bir otoriten yoksa, o çalışmalar İslâm’a zarar olarak geri döner. Aynen, otoritenin kaybolup gayr-i İslâm’i unsurların İslâm’a sokularak müslümanların yozlaştırıldığı 9-13. yüzyıllar arasında olduğu gibi.

Ramazan Yazçiçek:

“Batınî yaklaşım, âyetlere, her isteyenin istediği şekilde mânâlar yüklemesini mümkün/mâzur görmüştür. Mâzur görmüştür diyorum, çünkü bu anlayış, mahkûmu hâkim olan bir anlayıştır. Bu anlayışta ölçü, vahy değil, hevâ-hevestir. Bu yaklaşımda İbn-ûl Arabî, “sufiler delil ikâme etmekten münezzehtir” derken, S. Hüseyin Nasr ise “Bâtınî anlayış, zâhirî ölçülere göre değerlendirilemez; onun hiç-bir dış yaklaşımın üstesinden gelemeyeceği kendine-özgü bir mantığı vardır. Kur’ân için de durum tamâmen böyledir” demektedir. Koydukları kurallar ile Kur’ân”ın fal bakılan bir kitap hâline dönüşmesinin yolu açılmıştır. (“Uygulamayı” düşünmeyenler mecbûren böyle sapıklıklara düşerler). Ancak İslâm’ın kendine rağmen dillere tahammülü yoktur. Bu hassâsiyet İslâm’ın hayâtın tümüne söyleyecek sözünün olmasından; farklı bir ifâdeyle, şeriatlı; hukûku olan bir din olmasındandır” der.

Bâsur (hemoroit) sorunu olan bir kişinin, ameliyat olmasına rağmen bir-süre sonra bâsuru tekrarlıyor. Çünkü o kişi yapması gereken bir şeyi yapmamıştır: “Hayat-tarzını değiştirmek. Beslenme-tarzını değiştirmek”. Kişi bu değişikliği yapmadığı için hastalığın tekrâr etmesi gâyet doğal ve normâldir. Zâten bâsura da o mevcut hayat-tarzı içinde yaşadığı için yakalanmıştı. Aynı hayat-tarzını yaşadığı için yine aynı hastalığa yakalanması çok tabîdir. “Benzer davranışlar benzer sonuçlar verir” denir. O kişi ameliyattan sonra hayat-tarzını, beslenme şeklini değiştirmeli ki o hastalık bir daha tekrarlanmasın. Şimdi; aynen bunun gibi; “Dünyâ’nın lânetlisi-eziği-rezili” durumuna gelmiş olan müslümanlar, dinlerine ve öz kültürlerine göre yaşamadıkları için bu durumdadırlar. Doğal-normâl-aziz-şerefli-yüce yaşam-şekillerinin yerine ikâme ettikleri hayat-tarzı, müslümanların “sağlığını” bozmuş ve onları kronik hastalıklara müptelâ etmiştir. Bu hastalıktan kurtulmanın çâresi olarak Kur’ân’a yönelmişler fakat, Kur’ân’ı sâdece inceleme-araştırma konusu yaptıkları için ve onu hayâta yansıtmadıkları için hastalıklarından bir türlü kurtulamıyorlar. Yâni sürekli reçete okuyorlar ama ilacı kullanmıyorlar ve böylece de şifâ bulamıyorlar. Kronik hastalıklarından kurtulmak için şifâ kaynağı olan Kur’ân reçetesine tabî ki de başvurulacak. Fakat hayat-tarzlarını değiştirmedikleri yâni İslâm’i bir hayat-tarzına dönüştürmedikleri müddetçe hastalıktan hem kurtulamayacaklar, hem de gün be gün hastalıkları artacak ve yeni hastalıkların kölesi olacaklardır. Günümüzdeki müzmin hastalıklardan kurtulamamanın ana nedeni, sâdece sürekli ilaç tüketip hayat-tarzlarında bir değişiklik yapılmamasıdır. Bir şeyin değişmesi, o şeyin tekrarlanmaması ile olabilir ancak.

Ali Araf Arat:

“Peygamberler kendilerine gelen vahyi nasıl okuduysa Dünyâ’yı da/Dünyâ’ya da öyle okumuşlardır. Dünyâ’yı gereğine uygun bir akıl-vahiy ilişkisiyle okuyabilenler yeryüzündeki zulmü ortadan kaldırabilirler. Peygamberler bunu başarabilmişlerdir. Bunu başarabilmişler ki bize örnek gösterilmişlerdir. Peygamberler başardıysa, bizim de başarabileceğimiz hakîkati, ilk doğru okumamız gereken şey olmalıdır. Doğru okumak meydanlarda gazel okumak değil, hakîkatin savunucuları olarak bir meydan okuyuştur. Her Peygamber gönderildiği toplumun idârecilerine meydan okumuştur. Çünkü düzenin idârecileri toplumla kurdukları ilişki biçimini kölelik ve aşağılama üzerine oturtmuşlar, topluma hakîkat olmayanı hakîkat kendi bâtıl düzenleriymiş gibi okutmuşlardır. Oysa doğru okuma yapıldığında görülecektir ki böyle bir düzen, insanın tabiatıyla çeliştiği yalan üzerine kurulan bir düzendir. Doğru olan düzen insanın tabiatına uygun, Allah ile ilişkisinin teslimiyet ve kontrol ilişkisi ile sağlanabildiği düzendir. Peygamberler gönderildikleri topluma bu ilişki biçimini sunmuşlar ve buna karşı çıkan her düzene de hiç çekinmeden meydan okumuşlardır. Bu okuyuş elbette ki akıl-vahiy ilişkisi ile kurulabilen ve öyle okunabilen bir meydan okuyuştur. Günümüz müslümanlarının yaptığı gibi istatistiksel yâni demokrasilerdeki seçimin belirlediği sayı üstünlüğüne dayalı bir okuma değil” der.

Laik/seküler/neo-liberâl/demokratik-neo-demokratik/kapitâlist/modernist/konformist/hazcı/şerefsiz/sapık hayat-tarzlarını değiştirmedikçe ve İslâm’ın pak ve şerefli dînine, peygamberin sünnetine, hayat-tarzına sarılıp onu meleke hâline getirmedikçe bu çirkefliklerden kurtulunamaz. Kurtulmak söz-konusu da değildir, hattâ ihtimâl dışıdır. Çünkü doğaya aykırıdır. Ey müslümanlar! Bir şeyi gerçekten değiştirmek istiyorsanız, düzeltmek istiyorsanız, iyileştirmek istiyorsanız, yapmanız gereken şey hayat-tarzlarınızı değiştirmenizdir. Kur’ân’ın/İslâm’ın/sünnetin hayat-tarzına ve şekline göre bir hayat yaşamanız gerekmektedir. Bu da ancak, hayâtın tam orta yerinde yapılacak olan değişikliklerle olur.    

Batı bilgisinin ve bilgi-sisteminin acenteliğini yaparak bir yere varılamaz.

ANLAMAYI BIRAK, HAREKETE GEÇ

Hareket yoksa hiç-bir şey yoktur.

Hareket, akıl ile îman arasındaki orta yoldur. İkisi birleştiğinde ancak sâlih amel çıkar ortaya. Aksi-hâlde ayrı-ayrı bir değerleri yoktur gönül eğlemekten başka. Söz/düşünce/fikir ancak, erse gerçek-realite-hak hâle gelir. Aksi takdirde somutlaşamaz.

Ali Osman Gündoğan, “Topçu ve Hareket Felsefesi” adlı yazısında şunları söyler:

“Konuşmak, söz söylemek bir şey yapmaktır, hareket etmektir. Söz, belki de düşüncenin, fikrin hareketidir.

Zorunlu Varlık bizim hareketlerimizde ya da hareketlerimizin kaynağındaki irâdede içkin olarak bulunmaktadır. Yâni aşkınlık bizde içkin olarak bulunur, bu aşkınlığı ortaya koyan da harekettir.

Hareket, insan varlığının cevheridir. İnsanı anlamak, insanın hareketini anlamaya bağlıdır. İnsanın hareketlerinin zengin Dünyâ’sına dalmadıkça insan anlaşılmaz olarak kalır. Çünkü “hareket, hayâtta direkt hakîkate bakmak açısından bir olgudur, daha genel ve her-şeyden daha sürekli, evrensel bir art-arda gelişin ben’deki (moi) ifâdesidir”. Hareket, bir olgudan çok bir zorunluluktur ve bundan dolayı da çoğu-zaman ben’e rağmen kendini gerçekleştirir. Bunun en açık ispâtı da, istediğim şeylerle hareketlerim arasındaki orantısızlıktır. Bir bakıma bu, güç ile istek arasındaki orantısızlıktır. Zîrâ bâzen istediğim şeyleri yapamıyor, bâzen de yaptığım şeyler istemediğim şeyler oluyor. İstek hareketin, hareket isteğin ötesine geçiyor. Hareket, bu orantısızlığı aşmaya, güç ile isteği dengelemeye çalışmak demektir.

Her hareket, irâdî faaliyetin kaynağında bulunan isteyen irâde ile istenilen irâdenin bir-birine eşitlenmesi amacını güder. Buna bağlı olarak, “insanın amacı, kendi-kendine eşit olmaktır”. Kendi-kendine eşit olmak isteyen insan her hareketiyle, daha mükemmel bir harekete özlem duyarak tabiat-üstüne kadar yükselişini sürdürecektir. Yükselişin tabiat-üstüne kadar sürmesi, hareketin kaynağındaki sonsuzluk irâdesinden ötürüdür. Çünkü insan, sonsuzdan gelir, sonsuza gider. Bizde bulunan Tanrı’nın lütfu olan irâdenin hareketin kaynağında bulunması, hareketimizin kendi gücümüzü aşması demektir. Çünkü hareketin bizi götürdğü aşkınlık, hareketin dışında değil, içindedir. Öyleyse aşkınlık bizde içkin hâlde bulunmaktadır. Aşkınlığın bizde içkin olarak bulunmasından dolayıdır ki, hareketin yöneldiği amaç tabiat-üstüdür. Bu amaca ulaşmada türlü basamaklardan geçen irâdenin insanın bireysel varlığından topluma, toplumdan ahlâka ve ahlâktan da dînî olan alana geçişi hareket sâyesinde olmakta ve sonsuzluktan kaynaklanıp sonsuzluğu arzulayan irâde, tabiat-üstüne kadar hiç-bir basamakta tatmin bulmamaktadır.

“Mutlaktan mutlaka bir dönüş” olan hareket, tabiat düzeniyle yetinmeyip tabiat düzenini aşmayı gerektirmektedir. Düşünmek de bir harekettir ve hareket hem kendimizi hem de eşyâyı değiştirmektir. Bu anlamda vâr-olmak ile aynı şey olduğu ve her hareketin kaynağında bir irâde bulunduğu için hareket vâr-olmak, istemek ve düşünmek arasındaki uyumu aramak demektir.

Her harekette, Allah’ın bir hareketini fark ediyoruz. Hareket meselesiyle Allah meselesi bir-birine öylesine bağlıdır ki, “Allah, düşüncelerimle hareketimin yapmacık bir aksedişi olmak şöyle dursun, düşündüğüm ve yaptığım şeyin tam ortasında bulunuyor; ben O’nun çevresinde dolaşıyorum, düşünceden harekete ve hareketten düşünceye geçmek için, benden yine bana gitmek için, her-an ona başvuruyorum”. Öyleyse hareket, insanı Allah’a ulaştıran bir köprü, “insan ile Allah’ın bir sentezidir”. Sentezin bozulması hareketin yokluğu, iflâsı, ölümü demektir. Bu, bizde ilâhiliğin inkârı, dolayısıyla kendi-kendimizin de inkârıdır. Hareket iledir ki, îmâna dolayısıyla da kurtuluşa erişilebilir. Hareketin olduğu yerde Allah, Allah’ın olduğu yerde hareket vardır. Hareket, surnaturel alana kadar Allah’ın bizdeki isyânıdır.

Nurettin Topçu’ya göre de hareket, insanın cevheridir.

Blondel’de olduğu gibi Topçu’ya göre de özünde rûhi bir aktivite olan her hareket, “mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir”. Daha mükemmele duyulan özlemin kaynağında rûhi bir davranmadan ileri gelen ve rûhi bir amaca yönelmiş olan bir irâdenin hareketi bulunur. Bundan dolayı hareket, rûhi bir realitedir. Ahlâklılık, ancak böyle bir rûhî realitede ortaya çıkar. Kaynağı îtibâriyle mânevi hayâtı ahlâkî hayâta bağlayan Topçu, bunun için de “sonlu olanda asla durmayıp, dâima sonsuzluğa uzanan hareketin bizzat kendisinin derinlemesine tahlili gerekir” der. Hareketin tahlili, Topçu’ya göre ahlâk meselesinin de tahlilidir. Çünkü hareketini evrensel ölçüye uyduramayan ve tabiat-üstüne yüceltemeyen, ahlâklılığın da dışında kalır.

Hareket somut, zekâ ise soyut olana nüfûz ettiği için, kısaca hareket ve zekâ farklı cinsten şeyler olduklarından dolayı, buradaki bilimin ilkesi hareketin kendisinde bulunmakta ve zekâ böyle bir bilimi yapamamaktadır. Blondel’in de belirttiği gibi bir hareket-bilimi, daha doğrusu bir hareket diyalektiği söz-konusu edilmektedir. Zîrâ insana sâdece hareket rehberlik edebilir, sâdece hareket insan varlığının bütününe sâhip olabilir, onu kavrayabilir, tek kelimeyle insan olan insanın girebileceği sonsuzluğa sâdece o dalabilir.

Topçu’ya göre de hareket, insanla Allah’ın bir sentezidir. Bu senteze giden yolda her hareket, her irâde, hem kendine hem de kendi dışındaki bütün otoritelere karşı esirliğinden kurtulmaktır. Bu otoriteler kendi benliğimiz, toplum, devlet v.b. gibi irâdemizi baskı altında tutmaya çalışan ve hürriyetimizi yok eden têsir edici otoritelerdir”.

Lütfi Bergen:

“Toplumu ve yaşadığı çevreyi değiştirmeyi gündeminden çıkarmış bir “müslüman yapma” edimi karşısındayız. Şimdi artık postmodern durumun popüler kültürü içinde “yaşayan din”, din anlayışına esas alınmaya başlamıştır.

Modernleşme ile müslümanlar “mahrem alan” yerine “kamusal alan”ın özerkliği için kavga vermektedirler. Kamusal alan mücâdelesi müslümanları sekülerleştirmektedir. Tekil müslümanlıklar kurarak modernleşme kuramlarını güçlendiren (muhâfazakâr) İslâm’cılık, modern toplumlara “cemaat” ve “kardeşlik” müesseseleriyle cevap üreterek sekülerleşmeden kurtulmanın yollarını  aramalıdır. Böyle bir arayış sömürgeciliği püskürtmenin de imkânlarını bahşedecektir.

“Müslümanlar “inanıyorum” ifâdelerini söylem kılmakla mükellefler. Bu mânâda “inanıyorum” demişse bilinmeli ki, “namaz kılıyorum” da demektedir. İslâm sosyâl çevrenin değişmesinden önce kâlblerin ve nefislerin değişmesinden başlamış gibidir. Modern toplumda müslüman olmanın aşamadığı engellerden biri budur. Söylemin kendisi eylemdir. Bu nedenle birisi “Allah yoktur, din de yalandır” dediği zaman kusurlu sayılması gereken zümre aslında inançlı olduğu hâlde “Allah yokmuşçasına davranan”dır. Çünkü onun “Allah vardır!” demesi ispat değildir. Onun inanç-sâhibi olduğuna dâir söyleminin gerçekleşmemesi, muhâtabının ise söylemini tahakkuk ettirecek şekilde bir hayat ortaya koyması problemdir. Materyâlist bir adam teorik bir beyanı dîni bir söyleme çevirmiştir: “Allah yoktur, din yalandır” sözü teorik bir ifâde değildir. Zîrâ “Allah yoktur” demek için bir inanç gereklidir ve din (hayat-tarzı) yalandır demek de aynı-zamanda sizin de hayat-tarzınızın yalan olduğunu söylemektir. Zîrâ din, hayat-tarzı anlamındadır. İslâm’ın yaşanan bir söylemden ibâret olduğu fütüvvetle ortaya çıkıyor. Îman dâvâsı zorbaları al-aşağı etme dâvâsı olmayıp onlara yaptıklarının zulm içeriğini beyan/söylem dâvâsıdır. Nûh (as)’un kavminin içinde yaptığı cihad, söylemi sürekli kılmaktı. Şuayb’e kavmi “Ey Şuayb dediler, kıldığın namaz mı, tuttuğun din mi emrediyor sana da mallarımızı da dilediğimiz gibi tasarruf etmemize mâni olmaya kalkışıyorsun?” (Hûd 87) demişlerdi. Söylem, görünüşte, değersiz de olsa, karşılaştığı yasaklar onun toplumsal arzu ve iktidarla ilişkisini belirler. Bu nedenle söylem basit bir söz değil, rüşddür. Söylem konuşanı sembollerin nesnesi değil, eylem niyetiyle bütünleşmiş bir varlık görür” der.

Sürekli ders-ders-ders. Öyle bir hâle geldi ki, derslerin amacı yine dersin kendisi oldu. Ders yapmış olmak için dersler yapılıyor. Ders yapmak amaç ve hedef olmuş. Fakat bir-türlü dersler dertlendirmiyor ki dertler de eyleme dönüşsün. Şöyle bir söz vardır:

“Ders”ten önce “dert” öğretilmeli ki, öğrenci-talebe, ideâl ve iddia sâhibi olabilsin ve “uzun yola” çıkmaya hüküm giyebilsin ve bunu göze alabilsin”.

Aslında müslümanların söylemleri aynı-zamanda eylemleri olmalıdır. Sâdece söylemde kalmamalıdır. Aksi-hâlde tutarsızlık ve çelişki kaçınılmazdır ve iş maazallah münâfıklığa gider.

Söylem çok, eylem yok. “Önce söylem sonra eylem” fikri pratikte pek işlemiyor. Söylemin ne olacağını da yine eylem hâli belirler çünkü. Söylem yolda düzülür.

İslâm, ilk önce olgunlaşıp sonra devlet-medeniyet olarak gerçekleşmez. Bu ikisi berâber olur ve devlet-medeniyet aşamasında sonra kültürün olgunlaşması ve yerleşmesi aşamasına sıra gelir ki, İslâm’da bu, Hz. Ali’nin ölümünden sonra Emevi-Muâviye ile birlikte baltalandı.

Hüseyin Alan, eyleme dönmeyen İslâm’i çalışma yapanları şöyle eleştirir:

“Çağımız modern bir çağdır. Müslüman ümmet siyâsi birliğini ve bütünlüğünü kaybetmiş, buna bağlı olarak da sosyâl ve toplumsal hayâtını müslümanca düzenlemekten mahrum kalmıştır. Bu sebeple İslâm, kişisel alanın, kişisel ibâdetlerin ve uygulamanın dışında günlük hayattan çıkmıştır.

Modern çağın müslümanı, yaşadığı hayâtı İslâm’laştırmak için fıkhın usûl tarafını değil, doğrudan hüküm tarafını gündem edip tartışmaya açmıştır. Dolayısıyla burada büyük bir sorun ortaya çıkmıştır. İslâm fıkhının ortaya çıktığı ya da İslâm fıkhını ortaya çıkaran İslâm toplumu ortada olmayınca, modern toplumun sorunları ve hayâta dâir modernizmin çözümleri İslâm’laştırılarak taklit edilmektedir.

İslâm’cı akımın Kur’ân ve sünnete dönüş çağrısı gerçekte modern çağın müslümanını yeniden ama sahih temeller üzerinde toplumsal olarak inşâ etmek içindi. Bunu yaparken fıkhın ikinci kısmını terk ettiğini fark etmedi. O sebeple ilk-elde kıyası, sonra icmâyı terk etti. Ardından sünnete sıra geldi. Elde kala-kala Kur’ân kaldı.

Sanıldı ki, kıyas, icmâ, sünnet Kur’ân’dan ayrı, Kur’ân’dan bağımsız delillerdi. Bu sebeple olsa gerek, fıkhın usûl tarafını yeniden yorumlayarak, sağlam deliller üzerine yürüyerek hükümleri yeniden ihyâ edecek veya yorumlayacakken, işe tersten başlayıp doğrudan hükümleri tartışmaya başladı. Çünkü İslâm’ın hükümleri yaşanılan hayatta karşılık bulmuyordu. Bu sebeple modern toplumsal hayâta uymayan hükümleri yeniden yorumlayarak modernizm lehine têlif etmeye çalıştı. Bunu delillendirmek için de sünneti, icmâyı terk etmek durumunda kaldı ve sâdece Kur’ân’a sarıldı.

Dememiz o ki: Çağımızın müslümanı yaşadığı ortamı, sosyâl ve toplumsal hayâtı müslümanlaştırma çabasına girerek İslâm’ı yeniden tanımlamak, Kur’ân’ı yeniden tefsir etmek yerine, usûle müracaat ederek müslümanca bir sosyâl hayat inşâsına yönelmeli. Bu perspektif, sahih İslâm anlayışını ve sâhici müslüman toplum inşâsını yeniden gerçekleştirebilir. Bunun için sünnete, icmâya dönmeli. Bozulmuşluğu temsil eden mevcut hâli İslâm’laştırma hatâsından dönmeli. Kıyası da bu temeller üzerine yeniden yapmalı.

Şimdi sorulması gereken ve hep berâber cevaplamamız gereken soru şudur; insanlık bir yolda akıyor. Azgın, sapkın tağutlar milyarları çâresiz bırakıyor ve zavallılaştırıyor. Uygarlık adına, medeniyet adına olmadık zulümler işleniyor, insanlık sûni üretilen krizlerle efendilerine ve gösterdikleri yollara sadâkatle koşturuyor, bağlılıklarını bildiriyor. Çok-tanrılı dinlere selâm duran, uluslaşma süreci boyunca uluslarca üretilen putlara secde eden ve bağlılık andı içenler, kültürüne, diline, târihine ve devletine tapınarak bunların ardındaki tağûti kurnazlıkları görmeyenler, kalkınma ninnileri ile mutluluğun ve istikrârın peşinde bir ömür tüketenler, doğru yolda, doğru yönelişte midirler?. Milyarlarca kalabalık, hangi tezgahlar ve sinsi plânlamacılarla bu yolda sürüklenmektedir?

Bu kadar zavallı konuma düşürülen ve hayâller peşinde koşturulan insanlığa karşı, sâdece kültürel çalışmalar, sâdece tepkisel söylemler ve sâdece sosyâl dayanışmalar göstererek mi çâre olacağız?. Tüm oyunları tezgahlayanları, arka-plânda ellerini oğuşturup ön cephede insanları bir-birlerine kırdıranları, onların düzenlerini ve iş-birlikçilerini açığa çıkartmayacak mıyız. Dosdoğru yolu, hakça yaşamı ve düzeni gösterecek, esas hedefi ve muhâtabı açık edecek, elçilerin yaptığını bu çağda tekrarlayacak tevhid ehillerine ve sahih hattı tâkip etmeleri gerekenlere ne oldu?.

Açlıktan ve insanlardan korkmayıp sâdece Allah’tan korkması gerekenler nerelere kayboldular? Allah’a çağırırken bir beklentiye girmeyenler, mücâdele ettiklerinin vereceği rüşvete, sâhip olduklarına göz dikmeyenler ne hâldeler?. Tağutları ve zâlimleri hakka çağırırken onlara karşı yürütülecek mücâdelede zavallı derekesine düşürülmüş insanlığın gözünü açacak, kulaklarındaki pası silecek, zihinlerindeki iğvâyı düzeltecek, gönüllerindeki itaati âit olduğu yöne çevirecek ve onları kula kulluktan Allah’a kulluk etmenin şerefini tattıracak olanlarımız şimdilerde hangi işlerle meşgûl olmaktalar?. Ölüm-melekleri canlarımızı alırken; “ne işteydiniz” diye sorduklarında cevâbımız ne olacak?...

Târihsellik, rölativizm, hermenötik, semantik, sembolizm, metaforik, metin çözümleme, kavramsal okuma, konulu tefsir biçimleri bu sâyede etkinleşti. Bu tekniklerle ve parçacı okuma biçiminde, bunlar, bütüne yönlendirici işâretler olmaktan, bütünü açıklayıcı yardımcı fonksiyondan çıktı da, her bir parçacı anlayış ve teknik okumadan çıkan anlam, kendi başına doğruları ve bütünü ifâde eden anlam arayışına dönüştü. Dînî aklediş, farkında olmadan aklı otorite yaparak parçalı okumaya, parçalı düşünmeye ve bunu da bütün olarak anlamaya böylece başladı. Burada akıllı olmak, akletmek, fehmetmek, fıkhetmek veya vahyin inşâ ettiği akla sâhip olmak başka bir şey, aklı otorite yapmak bambaşka bir şeydir.

Dînî metinleri okurken bu kodlarla düşünen ve hareket eden, parçalı okumayı “bütünün ve doğrunun anlamı budur” diyen ve dolayısıyla kendisinin he-şeyi anlayacağını ve yeni keşifler yapacağını düşünen insan, özne olarak vahyi-metni değil kendisini görmektedir. Bu bakımdan verili hakîkati, kutsalı, sâbitleri, ölçüyü ve değerleri değil, bütünü değil, kendisinin yeniden keşfettiği parçalanmış doğrulara îtibar etmektedir. Bu düşünüş biçiminde vahiy okuması, işitip itaat etme, gönülden teslimiyet dolayısıyla beşeri ve toplumsal dönüşüm aşaması, toplumsal alanların bütünsel ve tek bir referansla yeniden tanzimi ve insanlığa şâhitlik etme gibi bir vizyon yoktur.

Bu bakımdan dînî referans, ölçü ve değerler, vicdâni tercihin ve özelleştirilmiş alanın içinde geçerli kılınmış ama buna karşılık herkesi ilgilendiren toplumsal alanda modern akla referans, ölçü ve değerlerle düzenlenmiş hayatta geçersiz kılınmıştır. Söz-gelimi vâroluş gerekçesi ve amaç, kimlik, âidiyet, itaat, sadâkat, kulluk, insan guruplarının ne için bir-arada olması gerektiği gibi önemli ilkeler ve bütünsellik, dînî ilkeler yerine modern ilkelerle yeniden tanımlanıyor. Bütünlük başka şekilde ve kendi içinde yeniden parçalarına ayrıştırılıyor ve oradan yeni bir bütünleşmeye gidiliyor. Vazgeçilmez haklara sâhip insan tanımı yanında, etnisite, dil, vatan, kimlik, âidiyet, sadâkat gibi modern ölçülerle yeni parçalara ayrıştırılan insanın, bu parçaların bireysel ve demokratik özgürlükler çerçevesinde yeniden bütünleşerek barış içinde birlikte yaşaması bu nedenle isteniyor. 
 
Kur’ân âyetlerini sıralayarak, ezber tekrârı yaparak bir-şey söylenmiş olmuyor, bir iş yapılmış olmuyor. Âyetlerin gereğini yapmak, asıl söylenmesi gerekeni söylemek, yapılması gerekeni yapmak olur. Tebliğ de budur. Böyle anlaşılmalıdır. Yapmadığımız şeyleri Kur’ân’a söyletmekle tebliğ yapmış olmuyoruz.

Dünyâ’da yürürlükte olan sistem, kendisini sorgulamayan, kendisine karşı çıkmayan dindarlığı çok seviyor. Hattâ teşvik ediyor. Dolayısıyla kapitâlist bir sistemde yaşıyoruz ama “çaktırmamaya” da dikkat ediyoruz. Kapitâlist sistemi rahatsız etmeyecek âyetleri ve hadisleri tekrâr edip duruyoruz. Sistemin hoşuna gitmeyecek şeyler yapamıyoruz. Dünyâ’da ve ülkemizde olup-bitenlerle, gelişmelerle ilgili sözümüz yok. Sistemi görmezden geliyoruz.

Çağımızda Kur’ân okurları, okuyup anladığını söyleyenler kitap diyor, Kur’ân diyor. Çoğunluk Kur’ân ve Sünnet diyor. Ama ortada küresel kapitâlizmin, yâni küfrün hâkimiyetini sorgulayan yok. Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet diyenler bir-şey demiş olmuyor. Çünkü küfrün hoşuna gitmeyecek âyetler ve hadisler görmezden geliniyor. Yok sayılıyor.

Müslümanlar bu-gün konuşurken batılının söylediklerini konuşuyor. Dünyâ’ya, batının baktığı yerden bakıyor. Olaylara, varlık âlemine, gelişmelere ve insânî ilişkilere batılının yaklaştığı gibi yaklaşıyor. İlişkileri batının kurduğu gibi kuruyor. Hâlimiz, kimliğimiz, kafeste sâhibi eliyle beslenen, sâhibinin öğrettiklerini konuşan papağanlara benziyor. Ne yazık ki!.

Her yapıp ettiklerimizin, en ince detaylarına kadar her durumda ne yapılması gerektiğinin sâdece Kur’ân’dan öğrenilmesi gerektiği gibi kısır ve bir o kadar da gereksiz bir tartışma, risâlet örnekliğini dışladığı kadar sahih tecrübeleri de yok sayarak kısır çatışmaları, fantastik tartışmaları besleyen ve gönüllerin başka şeylere kaydığını gösteren günümüze has bir anlayış olmalı. Yapılması gerekenlere dikkat ve hassasiyet yerine tartışma alanlarını çoğaltmak buralardan besleniyor. Zımnında peygamberi devreden çıkartmanın, sâdece kendi aklına güvenmenin, tersini telaffuz edip dursa da kendini peygamber yerine koymanın veya başka bir hesap tutmanın yeni durumu bu. Modern akledişin ürünleridir bunlar. Teslimiyet ve itaat böyle olmamalı. O nedenle bu tarz bir yolcunun hem şefkati ve merhâmeti yok, hem de yol-haritası yok. Dolayısıyla dinle, insanlarla değil, mühendislik ile uğraştığının ve sorumluluk çizgisini aştığının farkında da değil zâten.

Tağuttan içtinap ederek kopartılması gereken itaat bağının ve âidiyet ilişkisinin karşılığı, yeni bir dînî asabiye üreten cemaat olmakla ancak mümkündür. O hâlde cemaat olmak, temelde bir sisteme, aslâ ve meşrûiyete karşı olma pozisyonudur. Tüm peygamberler kendi Mekke’lerinde bunu örneklemiş, bu nedenle kavminin ileri gelenleriyle tartışmaya ve mücâdeleye bu farklılıkla başlamıştır. Asıl budur. Bundan sonrakilerse bu aslın üzerine binâ edilenlerdir. Kur’ân, bu konuda detaylı bilgiler ve diğer sâlih kulların benzer kıssalarıyla doludur. Kur’ân okumaları nihâyetinde bu büyük mesajı ve ayrışmayı anlamaya yönelik sonuçlar üretiyorsa, Kur’ân İslâm’ı sözünden ve ilkeler sıralamasından bu din-gerçeği çıkıyorsa, teferruatları aslın üzerine dizmeyi sağlıyorsa faydalı ve gereklidir. Aksi-hâlde, genel hâlimizde görüldüğü üzere, Kur’ân okuya-okuya gayya kuyusuna doluştuğumuzun resmidir!. Çünkü bunun tersi Allah’a itaati têmin etmeyen sorumsuz-biatsız ve cemaatsiz müslümanlıktır!

Günümüzde, müslüman “bireylerin” ve “sivillerin” Kur’ân okuya-okuya düştüğü çağdaş tehlikeli yolculukları görerek hayıflanmamak mümkün değildir. Buna rağmen îtiraf etmeli ki, şu işleri birlikte yapmak üzere diyerek bir program önerisi olmadan Kur’ân’a çağırıyorum diye kendi zannî görüşümüze, teorik ilkeler dizinimize, yorumlarımıza veyâ grup asabiyemize çağırmayı, her sözümüzü bir şekilde âyetlerle destekleyip vahdete çağrı diyerek kendimizi aradan sıyırmayı mahâret sayabiliyoruz. Aynı yanlışı, benzer mantîki çıkarımla diğerlerini veyâ farklı bakış-açılarını dışlamada meşrûiyet üreterek sürdürebiliyoruz. Tüm bunlar ne kadar hatâlı ise, tartışma konularını soyutlaştırmaya, anlamsız ve cansız maddeler hâlinde sıralanan ilkelere dökerek meşrûlaştırmak da o kadar hatâlıdır. Bu tutum ahlâki de değildir, hak da değildir.

Çağımız ulus-devletler çağıdır. Bir tarafıyla cemaatleşme irâdesinin terk edilip sivilleşmeye geçiş yapılan bir çağdır. Gerçeğe tekâbül etmeyen, karşılığı olmadığı için “üretilmiş” bir “sivil” ulus-kimlik anlayışı ve bu kimliğin bileşenleri, karşılığı olan “ümmet ve cemaat” yapısını ve kendine has bileşenlerini parçalayıp yeniden yaratmak üzerine kurulu, modern akledişin bir ürünüdür. Modern akledişse dînî akledişin tam tersi sonuçlar ve tarz üretir. Bir-önceki dönemde inanç ilkeleri ve ölçülerine göre cemaat ve ümmet şeklinde kategorize edilen insanlık, modern dönemlerde dil-etnisite gibi yeni ölçülerle yeniden tanımlanıp ulus üst-kimliğinde birleşmeleri bu sebepten tasarlanmıştı.

Unutmayalım ki bizim keşfedeceğimiz bir din, târihten ve hayattan kopuk soyut yeni bir din yoktur. Müslümanlar, âhirette işine yaramayacak çözümlerden ve edimlerden vazgeçmelidir. Sıradan Dünyâ’lılar gibi salt dünyevî hayâtını düzenleyecek yaşam-biçimini terk etmelidir. Bu Dünyâ’da lehimize gözüken çözümler âhirette bizleri perişân edebilir. Hatırlayalım: Ölüm var, hesap var. Ve hesap-günü çok yakın”.

Allah, “yerine getirmeyeceğiniz şeyin muhabbetini de yapmayın” diyor: Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?” (Saff 2).

İnsan bildiklerini bilmez durumuna gelebilir, ama yaptıklarını yapmamış durumuna gelemez. O hâlde yapmak, bilmekten çok daha değerli ve önemlidir. 

Son yüzyıl, vâr-oluşçuluğun (bir çeşit bireycilik) etkisindedir. Toplumu kurmaya bireyden başlamak yolundadır ki bunu hiç-bir zaman başaramaz. Çünkü bu süreç bitmez. Toplum yine toplum ile birlikte kurulur. Toplum bireysel çabalarla düzeltilemez. Kitlesel çabalarla düzeltilebilir ancak. Bireysel çabalar sâdece bireyi düzeltebilir, ancak o da sınırlı bir ölçüde. Çünkü toplum bozuktur. Bir fizik yasası vardır; Bir sistemin toptan gücü, onu oluşturan parçasal güçlerin toplamından daha yüksektir.

Bir şeyin kesin ispatı sözle olmaz. Eylem ile olur. Yapmakla, göstermekle.

“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3). Bu âyet “zararda olmayanların, sâdece eylemde-işte-amelde bulunanlar” olduğunu söyler. Fakat şu da unutulmamalıdır ki yapılan bu eylemler-ameller, “Allah yolunda” yapılan iş-amel-eylemler olmalıdır. Aksi-hâlde boşa giden işler-ameller-eylemler olacaktır. Güzel sözü yükselten amel-i sâlihtir. Söz ancak eylemle değer kazanır. Hadiste Hz.Peygamber (a.s.m) “Allah, sözü amelsiz kabûl buyurmaz” buyurmuştur.

Mevdudi:

“Ne kadar çok ilmî çalışma yaparsan amelî melekelerin o kadar çok körelir” der.

Bir şeyin anlamının alabildiğine genişlemesi, o şeyin anlamsızlaşması demektir.

Kûfe’li, Hasan Basri’ye; “sineğin kanı ile namaz kılınır mı” diye soruyordu Kerbela’ya bakmadan. Aynısını şimdi de aşırı anlamacılar yapıyor. Hergün binlerce müslüman kardeşimiz ölürken, bir kelimenin tahlili bir programa sığmıyor.

Ramazan Kayan, ne yapılması gerektiği ile ilgili şunları söyler:

“Teferruatlarda boğulmamak, ince eleyip sık dokumamak, sonu gelmez ihtilafların tarafı ve mahkûmu olmamak için önceliklerin bilinmesi gerekiyor. Zarar vermeden, kırıp-dökmeden, zaman ve insan isrâfına fırsat vermeden vârolan imkânı isâbetli ve basiretli kullanmak zorundayız.

Kafa karışıklığından, gündem karmaşasından, zihinsel bulanıklıktan kurtulmanın yolu doğru tesbit ve tercihten geçiyor. Yoksa popüler kültürün, egemen sistemin, hâkim güçlerin tasallut ve tahakkümünden kurtulamayız. Aktüalitenin, magazinin mağduru olmaya devâm ederiz. Evet, önceliklerimizi kim belirleyecek? Konjonktür mü? Piyasa mı? Toplum mu? Yasalar mı? Kurallar mı? Koşullar mı? Çevre mi? Medya mı? Daha doğrusu; kendimiz mi, başkası mı? Neleri geri çekeceğiz, hangi gündemleri öne çıkaracağız? Belirsizlik, bulanıklık, karışıklık özgüven yitimine ve enerji kaybına neden olmaktadır.

Küçük meselelere takılı kalınca, büyük sorunlar kangrenleşmeye başladı. Ölümcül hastalıkları pansuman tedâvilerle geçiştiremeyiz. Palyatif çözümsel, yüzeysel yaklaşımlar, şekilsel uğraşlarla iş üretemeyiz. Mesâimiz, meşgâlemiz oldukça önemli. Gerçekten ciddî bir uğraş üzere miyiz, yoksa oyalanmakta mıyız? Alışkanlıklarımız, âdetlerimiz, arzularımız bizi nelerle sınırlıyor. Önceliğimiz sadra şifâ olacak bir yeterlilikte mi, yoksa sâdece günü kurtarmaya yönelik bir teselli mi? Gayretlerimiz tekrarlardan, tıkanıklıktan kurtulmak, taklitten tahkike yönelmek ekseninde gelişiyor mu? Sağlıklı düşünmek, değer üretmek, hayâtı yeniden inşâ etmek amacına yönelik mi, değil mi? Yoksa sâdece kendi özelimizle mi kendimizi sınırlıyoruz? Sonlu ve sınırlı bir Dünyâ ile kendimizi sınırlamadan sonsuz rahmete hangi değerlerle ve gündemlerle yürüyeceğimizi netleştirmemiz gerekiyor. Bu ümmetin ilklerinin önceliği neydi? Vahyin öncelikleri, Resûl’ün önceledikleri ile bir mutâbakat üzerinde miyiz?

Sâdece kuru söylem ve sloganlarla bir yere varamayız, sâlih amellerimizi konuşturmamız gerekiyor.

“Kahrolsun” ve “yaşasın”larla sorunlar çözülmüyor, sorumluluk bitmiyor.

Düşünce, söylem ve eylemde haklılık yetmiyor, süreklilik gerekiyor.

“Başarı odaklı” uğraşlar yerine, “istikâmet ayarlı” bir mücâdeleyi esas almalıyız.

Rejimler, sistemler bile kabuk değiştirirken, kendini yenilerken biz, olduğumuz yerde saymaya devâm edemeyiz. Dinamik bir fıkıhla hayâta müdâhil olmalıyız. Sâdece kitap okumakla da fıkıh oluşmuyor, hayâtı da okumak gerekiyor.

Bu tezgâhı özür dilemeci bir algı ile engelleyemeyiz.

Haklı dâvâmızda bizi haksız duruma düşürecek eylemlerle de bu işin içinden çıkamayız.

Peki ne yapmalı?

Öncelikle bir eylem bilinci, eylem kültürü, eylem geleneği, eylem ahlâkı ve eylem fıkhı oluşturmalıyız. Eylemsiz olmaz, bunun altını tekraren çizmeliyiz.

Eylem biçimimizi adâlet, ahlâk, itidâl bağlamında değerlendiririz.

Eylemlerimiz bir basîret ve cesâret üzere şekillenmeli. Öykünmeci özentilerden kurtulmalıyız. Dâvâmıza zarar verecek ferâsetsizliklerden kaçınmalıyız. Bu kaçınmak, eylemden kaçmanın bahanesi olmamalı...

Ve bilmeliyiz ki, bu saldırıların hesâbını sormazsak, yarın hesap günü hesâbımız zorlaşacaktır.

Hakkı örtmeye, engellemeye, gizlemeye çalışanlara karşı hakkı haykırmak, gerçekleri gün yüzüne çıkarmak akîdenin gereğidir.

Aksi takdirde “dilsiz şeytan” olma derekesine düşmekten kim bizi kurtarır?

Düşünce özgürlüğü kapısından girip değerlerimize saldıranları susturmak hakkın asâletindendir. Yoksa münkere muhâlif, şerre muârız olduğumuz nasıl bilinecek?

Tabii ki tepkimiz de bize göre olacak? Yâni nebevi bir duruşla. Çünkü nebi bize dik durmayı öğretti. Aziz ve asil bir örneklik sundu. Bu dik duruşun ismi direniştir.

Zulme, zillete boyun eğmemektir. Acziyet ve zaafiyet göstermemektir.

Biliyoruz ki, tüm sindirme, silme, sıfırlama, sınırlama, sömürme salvolarına karşı sebâdın, savunmanın sâhici adıdır Muhammed(sav).

Muhammed tüm ahlâksızlıklara, azgınlıklara, alçaklıklara başkaldırının adıdır. Muhammed bir meydan okumadır. Ulvî bir değişimin, derûni bir dönüşümün, Rabbâni bir devrimin karşılığıdır Muhammed.

Gâyet tabi, Muhammed isminden fışkıran izzetin, vakarın, erdemin, heybetin, asâletin, şecaatın bu çağa taşıyıcısı onun ümmeti olacaktır.

Kaygan bir zeminde, kaypaklıkların kanıksandığı bir Dünyâ’da tutarlı, kararlı, nitelikli ve net bir duruş önceliğimizdir. Çünkü artık İslâm’ı okumak, dinlemek, anlamak, anlatmak yetmiyor, hattâ bu bilinci kuşanmak da yeterli değil; duruşumuz önemli.

Olayları, toplumu, târihi, bilimi, evreni, hayâtı, zamânı okurken öncelikle doğal ve doğru bir duruş gerekiyor.

Duruşlarını bozanların zamanla nasıl duyarsızlaştıklarına ve değersizleştiklerine tanık oluyoruz. Bu durum, kendimizi yenileme ve sorumluluk yüklenme duyarlılığı ile İslâm’i duruşumuzu sosyâlleştirmeyi zarûri kılıyor.

İşte bu sorumluluğun bir parçası olarak; insanların derdi ile dertlenmek, doğruları dillendirmek, haksızlıklara karşı direnmek için mücâdelemizi sürdürmeliyiz.

Kaos ve karmaşa günlerinde savrulmamak için, yorgun ve yılgın ruhların soluklanması için, toplumların derin bir sessizliğe büründüğü zaman-dilimlerinde güçlü ses verebilmeliyiz.

Niteliği önceleyen, netliğini koruyan, değer-merkezli bir mücâdele, öncelikli bir ihtiyaçtır.

Bu hareketler ve mücâdeleler de doğru yerde durup, doğru şeyler söylemek durumundadır, tabii ki zamanlamayı da doğru yaparak.

Bu doğrular yarınlarda da arkasında durabileceğimiz ve Hesap Gününde bizi mahcup etmeyecek mâhiyette olmalıdır.

Evet, hakîkati yoruma boğmadan, olgulardan ziyâde ilkeleri esas alan, şahısları değil mesajı önceleyen bir çizgi öncelikli hedefimiz olmalıdır.

Müteâl değerlere yaslanarak, muhâlif damarımızı koruyarak, mûtedil çizgimizi sürdürmek kararlılığında olmalıyız.

Nicelik kaygısı ile hareket etmeyeceğimizi, küresel güçler karşısında pasif izleyiciler olmak yerine inisiyatif almak durumunda olduğumuzu belirtmemiz lâzım.

Bunu yapmaya çalışırken marjinâl tutumlardan, şaz ve uç görüşlerden, sığ anlayışlardan, çiğ davranışlardan, kısır döngülerden, anlamsız tartışmalardan uzak olduğumuzu ifâde etmek gerekiyor.

Bireysel ve toplumsal olarak kendimizi yenilemek durumundayız. Aksi-hâlde körelmekten ve yok olmaktan kurtulamayız. Dinamik bir hayâta, durgun ve donuk söylemlerle bir şey katamayız. Yeni hastalıkları eski reçetelerle tedâvi edemeyiz.

Bunun için de yeni cümleler kurmalıyız, sorularımızı sormalıyız. Çünkü sorusu olmayanın sorumluluğu da yoktur.

Bu çerçevede şu hedeflerin altını çizmemiz gerekiyor:

Çağın idrâkine İslâm’ın kadim değerlerini aşılamamız ertelenemez bir sorumluluktur. Bu bağlamda İslâm’ın değerleri ile hayâtın gerçeklerini meşrû zeminde têlif edecek bir fıkhın oluşması zorunluluk arz ediyor.

Zamânın ve coğrafyanın rûhunu ıskalamadan; realite ve ideâller arasında nasıl köprü kuracağımızın gayretini sürdürmeliyiz.

Ancak bunu sürdürebilmek yâni iddialarımızı yaşamlaştırmak, taleplerimizi gerçekleştirmek için de bizden istenen bedelleri ödemek durumundayız.

İnsanımızın mâkûs tâlihinin değişmesi için masum ve mütevâzı çabalarımızı artırmaktan başka çıkış yolumuz yok.

Dönüştürülmeye teşne, sisteme eklemlenen, iddialarından vazgeçen, nerede duracağı bilinmeyen açılımların ürkütücü anaforu karşısında; güven verici, yüreklendirici, meşrû zeminde açılımları ve sıçramaları gerçekleştirmek sorumluluğu altında bulunuyoruz.

Evet, bu zulme, sömürüye, çürümeye, yozlaşmaya karşı bir şeyler yapmalıyız. Bu yangın sönmeli. Bu sihir bozulmalı. Bu karanlık dağılmalı. Bu yolda, kim neye âahipse o kadar sorumludur.

Tüm hareketlerimiz ve davranışlarımız bu amaca yöneliktir”.

Hayâller, umutlar, bekleyişler bir insanı ancak yerine gelmemiş bir hayâl olarak, suya düşen bir umut olarak, boşa çıkmış bir bekleyiş olarak tanımlamaya yarar. Yâni, onları olumluca değil, olumsuzca tanımlar. Eyleme dönüşmeyen bilginin bir faydası var mı?

Hikmet Ertürk:

“Müslümanlarda da bir şeyler yapamamanın verdiği sıkılganlıkla çözülmeler oluşmaya başladı. Bu kesim artık Dünyâ’da nelerin olup-bittiğini anlamaya çalışmayı da ertelemiş durumda. Görebildiği resimde sempati duyduğu, duygudaşlık yaşadığı aktörlerden birisini destekleyerek yoluna devâm ediyor. Aslında bu işlerin öylesine olup-bittiğini zannetmek büyük bir yanılgı. Ve biz müslümanlar kendimize âit olmayan, başkalarına âit bir yolda yürüyerek İslâm dâvâsına katkı yaptığımızı düşünerek boş avuntular ile kendimizi oyalıyoruz. Bu yolun sonu aslâ olmayacaktır. Ve görüldüğü üzere çok fazla kayıplar veriyoruz. O yüzden sâhip olduğumuz basit/sığ düşüncelerden/anlayışlardan yüz çevirmeli, sonuçları bizi incitse bile buna katlanarak kendi yol çalışmalarımızı yapmaya gayret göstermeliyiz.

Evet; görülen şeyler asla görüldüğü ilk-hâlleri gibi değil. Her-şey sürekli değişiyor, sâbit hesaplar yapılmıyor. Tabi bu değişen şartlar içinde sürekli yeni yollar inşâ edilmektedir. Çoğu-zaman böylesi şeyler ile ne amaçlandığının farkında olamıyoruz. Sanki çevremizde hiç-bir şey olmuyormuş gibi kendi dar gündemimizdeki kimi tekrarları sürekli yapıp duruyoruz. Ve bu tekrarlar hep aynı tonda devâm ediyor. Unuttuğumuz şeyleri hatırlamakta fayda var. Fakat biz de sabitelerimize sâdık kalarak değişmek zorundayız. Zâten bildiğimiz şeyleri de sürekli tekrâr edip durmamalıyız. Sürekli yaptığımız okumaların hayâtımızda vâr olan şeyleri olumlu yönde etkilemesi gerekmektedir. Fakat görülen o ki hiç-bir şey değişmiyor. Ve okuyarak biriktirdiğimiz bilgiler paylaşılmıyor. Paylaşılsa bile kim ne şekilde arzu ediyorsa o kadarı o kişiye söyleniyor. Çünkü hep herkes ile ilişkilerimizin iyi olmasını istiyoruz. Doğru bilgiler ile çevremizdeki arkadaşlarımızın rahatsız olmasını göze alamıyoruz. Bu hiç de İslâm’i bir davranış değildir.

Eğer haklıysanız, “doğru olanı yapıyorsanız hiç korkmazsınız.” Fakat bizler haklı olduğumuz bir-çok konuda ürkek adımlar atmaya devâm ediyoruz. Bu hâli ile haklı olduğumuz bir kavgada bile yer alamıyoruz. Ve hiç-bir şeyi harekete geçiremiyoruz. Hâlâ kimsesizlerin çığlığı, kimsesizlerin kimsesi durumunda değiliz. Zâlimlerin onlar üzerindeki hâkimiyeti devâm ediyor. Aslında “onların kâlbindeki korku bizlerin/mazlumların yüreğindeki ümittir.” Bu konuda bıkmadan, yıkılmadan, ümidimizi koruyarak yol almaya devâm etmeliyiz. Yapılan zulümler karşısında dik durmalı, bu zulmü yapanları fak edebilmeliyiz. Çünkü “sıradan insanların onlara karşı durması bir yana, onları hissetmiyorlar, onların farkında bile değiller”. Fark edebilmek belli bir yetkinlik gerektiriyor. O yüzden bilgi düzeyimizi farklı okumalara yer açarak olabildiğince geliştirmeliyiz. Hepimiz farklı yıldızlar altında doğmuş olabiliriz. Farklı-farklı kişiliklere de sâhip olabiliriz fakat beslendiğimiz kaynak hep doğru olan sözlerdir. Doğru olanı savunmak bizleri bir-birlerimize yaklaştırmalı, korkularımızın esâretinden bizleri kurtarabilmeli. Eğer bir mücâdeleden söz edeceksek bir şeylerimizi kaybetmeyi göze alabilmeliyiz. Çok konforlu bir hayâtın özlemini duyanlar, bu uğurda ömürlerini bolca harcayanlar hak üzere bir yola yoğunlaşamazlar. “Mîdesi dolu bir arslan, vahşi köpeği asla yenemez.” Bu sözü unutmayalım. O yüzden vahye muhâtap olan bizler ya da böylesi bir yolu seçecek olanlar bu dâvâya mîdelerini doldurmak için gelmemelidirler. Çünkü çıkacakları bu yol, açlığın ve de susuzluğun, terk edilmelerin ya da yarı-yolda bırakılmaların olduğu bir yoldur. Ancak her-şeye rağmen yürüyebilenlerimiz varsa onlar ile arkadaşlıklar kurabiliriz. Hep birlikte muhâlif bir anlayış üretebiliriz, eleştiri üretebiliriz, bilinç üretebiliriz. Kendimiz dışında ezilenlerin de umudu olabilir, onların hakları için de mücâdele etmeyi göze alabiliriz.

Tabi bu toplumda başkaları şöyle dursun, kendilerine yapılan haksızlıklara bile hiç-bir şekilde karşılık vermeyen kişiler de var. Böylesi attığınız tokada bile karşılık vermeyen kişilerden sakınmalısınız. Çünkü bu uyuşuk insanlar bütün mücâdele alanlarını tıkıyorlar. Yapılan hiç-bir haksızlığa karşılık vermiyorlar. Her-şeyi öteki-dünyâya erteliyorlar. Çünkü kendileri olamıyorlar ki kendi belirledikleri bir mücâdele alanları olsun. Sâdece her-şey taklit ediliyor.

2010’da İspanya’da bir kilisede Hz. Îsa posteri kırbaçlanırken, 2.5 yaşında bir çocuk postere yönelip “kendini savunsana, kendini korusana” diye bağırıyor. 2.5 yaşında bu çocuk. Gazze için, tüm Dünyâ’daki müslümanlara yapılan fiîli müdâhaleler için sâdece “ağlayalım, duâ edelim” diyen zihniyetin bilinç-yaşı işte bu çocuğun bilinç yaşından geridedir.

Yine 2010’da Mc Donalds Bolivya’da on adet şûbe açıyor. Halk toplu protesto düzenliyor ve kimse bu şûbelerden alış-veriş etmiyor. Firma 10 ay sonra tüm şûbelerini kapatıyor ve tasını-tarağını toplayıp gidiyor. İşte toplumsal farkındalık da budur.

Fakat bunun için düşüncelerimizin yol alıyor olması lâzım. Hayâtımıza bulaştırdığımız, hayâtımıza sızdırılmış şeyler normâl şeyler değil. Bir-şeyleri düzeltmeye kalktığımızda bizlerin yapmak istedikleri şeylere bir anlam veremeyen büyük bir çoğunluk hâlâ mevcut. Hayâtımızda farkına bile varamadığımız oluşa-gelmiş bir-çok yanlışlarımız, hatâlarımız mevcut ve bizler bu hatâlarımızın farkında bile değiliz. İnşallah bizler oluşa-gelen hatâlarımızın, eksikliklerimizin farkına varabiliriz. Bir işe koyulmadan önce içinde bulunduğumuz durumun da farkında olmamız gerekiyor. Bombaların ve bankaların dağlardan ve ırmaklardan fazla olduğunu unutmayalım. Bahçıvanların generâllerden, menekşelerin mermilerden daha az olduğunun farkına varalım. İnsanların yaşamlarında vahye değil, yönetmeliklere daha çok değer verdiğini, yönetmelik koktuklarını görelim” der.

Bir gerçeğe yönelmeyen her olasılık öğretisi, hiçlik içinde yok olup gider. Olasıyı tanımlamak için gerçeği ele geçirmek gerekir, Yâni, yaklaşık bir gerçeğin var olması için, ortada mutlak bir gerçeğin bulunması gerekir. Bu mutlak gerçek ise basit, varılması kolay, herkesçe kavranabilir bir gerçektir: İnsanın bir aracıya baş-vurmaksızın kendini anlaması ve bilmesi gerçeği.

Söz, yazıdan daha basittir. Anlatımı halkın dilinde olduğundan basittir. Tabî ki kolayca da anlaşılır. Kur’ân da sözlü bir metindir. Daha sonra yazılı hâle getirilmiştir ki bu onu zor idrâk edilir hâle getirmiş olabilirdi sözlü olarak basitçe anlayıp yorumlayanlar olmasaydı.

Mehmed Alagaş:

“İnsanlar öğrendikleri ve bildikleriyle değil, yaşadıklarıyla cennete gidebilecekler”der.

Atilla Fikri Ergun:

“Bu-gün sürekli olarak teori geliştirmekte, söylem üretmekte ve karanlığa karşı sövmekteyiz. “Çapımız bu kadar” diyerek kendimizi yetersiz görmekte, ellerimize ve ayaklarımıza vurulmuş olan zincirlerden başka kaybedecek hiç-bir şeyimizin olmadığını idrâk edememekteyiz. Üstüne-üstlük “Sayımız az, güçsüzüz” diyerek niteliği niceliğe kurbân etmekteyiz. Hâlbuki, “İslâm, sayı azlığından dolayı aslâ darbe yiyici ve mahcup olucu değildir” (Hz. Peygamber'in Havâzin seferine çıkacak 12.000 silahlı müslümana hitâben yaptığı konuşmasından).

Ancak ne yazık ki, Kur'ân'a bütüncül yaklaşmak yerine parçacı bir anlayışla hareket etmek günümüz îtibâriyle âdet hâlini almıştır. Günümüz müslümanı Kur'ân'a bakmakta (Dikkat edin! ‘okumak’ demiyorum) fakat ne hikmetse her-gün yapraklarını çevirip durduğu kitabın içerisinde sürekli olarak hidâyeti, takvâyı, namazı, zekatı, orucu ve haccı görmesine karşın; kıyâmı, hicreti, cihadı ve şehâdeti görememektedir. Daha da vahim olanı ise bu vurdumduymazlığın tedriciliğe fatura edilmesidir. Bu nasıl bir tedriciliktir ki, geride kalan yaklaşık elli senelik zaman zarfı içerisinde bir aşamadan diğer bir aşamaya geçiş gerçekleşememektedir?. Oysa bütüncül yaklaşım içerisinde ne salâtsız bir îmânın ne de cihadsız bir hicretin hiç-bir değeri yoktur. Bunların tümü bir bütündür ve bir-birinden ayrı düşünülmeleri mümkün değildir.

Hâl böyle iken, bu-gün hâli-hazırda yürütülen çalışmaların öncelikli amacı, gerçek anlamda güç hâline gelmek olmalıdır. Zârâ mevcut dizilişi bozup onu yeniden kurmak ancak tam teşekküllü bir güç hâline gelmekle mümkündür. Aksi-hâlde ağzı iyi laf yapan, oturduğu yerden onu-bunu eleştiren, haftada bir gün sohbet için bir-araya gelen, amaçsız ve anlamsız bir biçimde belde-belde gezerek dost meclislerinde yer alan kuru kalabalıklar olmaktan öteye gidemezsiniz. Bu durumda öncelikle samîmi, akıllı, cesur (bedel ödemekten çekinmeyen), hak ve adâlet âşığı insanlara ihtiyâcımız var; akıl oyunları yaparak âyetler arasında gezinen, sürekli olarak teori, söylem ve eleştiri üretenlere değil!.

Hâsıl-ı kelam; cevaplanması gereken öncelikli soru şudur: Boyun eğmek kölelerin dâimi kaderi midir?. Hayır!. Köleler boyun eğmek zorunda değildir; çünkü özgür de olabilirler. Yeter ki, niyetler ve ameller sâlih olsun. Zîrâ “İnsana uğrunda çaba gösterdiğinin dışında başka bir şey verilmeyecektir” (Necm 39)” der.

Hamdi Akan, Peygamberimizin ve sahabenin hareket enerjisini nereden aldığıyla ilgili olarak şunları söyler:

“Neyine güveniyordu bu insanlar?. Bunlar hiç siyâsi hesap bilmez miydi?. Mekânın şartlarını nasıl da okuyamamışlardı?. Her-şeyin bir zamânı bulunduğunu; düşmanın silahıyla silahlanmak gerektiğini hiç mi duymamıştılar?!. Bunları onlara lîderleri Muhammed de mi öğretmemişti. İşte o ilk ‘deliler’den biri idi Muhammed ve arkadaşları. Bu direniş gücünü nereden almıştı, cidden hangi örgüt yetiştirmişti onu, ulusal yada uluslar-arası bağlantısı var mıydı? Hayır!, onun tek bağlantısı âlemlerin Rabbi idi.

Taif'te gözlüyorum onu. Üstü-başı yara-bere içinde kalmış bir lîder, özel uçağı olmayan, zırhlı bineği, özel yetiştirilmiş korumaları olmayan, taşlanmanın verdiği ızdırap ile kanlar içinde bir Peygamber! Evet o bir aykırı; o bir ‘bölücü’; Fitne  suçu işlemiş bir dâvetçi”.

Ekrem Eroğlu:

“Devrimci bir duruşu, pasif iyilikle nesh ederek topu bir şekilde taca atan hanifler, Mekke'de namaz kılarlar, içki içmezler, putlara kurban kesmezler ve İbrâhimî gelenek üzere yaşarlardı; dolayısıyla Ebu Cehil bürokrasisi ve Ebu Leheb cuntası karşısında “pasif iyi”yi temsil etmekteydiler. Fakat îman nedir, kitap nedir bilmeyen bir insanı değerli ve anlamlı kılan şey, sâdece ahlâki bir duyarlılığa sâhip olması değil, hayâtın, sokağın, toplumun içinde de o ahlâkın taşıyıcısı olmasıydı. Öyle ki, bir insan, mağaranın karanlık dehlizlerine ancak ve ancak ameli/pratiği kurgulamak için kapanmalıdır. Bu nedenle hanifler sâdece hanifti; toplumsal dönüşümün eşitlik ve adâlet-merkezli kurucusu değillerdi. İlginçtir ki, ahlâki değerlere bağlılık içinde yaşayan hanifler, ıslahın ve inkılâbın öncüsü olmadıkları için Kur’ân’da övülmemişlerdir; zîrâ kitap, bu tarz suskun bir îmânı övmez. Dolayısıyla Mekke’nin hanifleri sahih bir örneklik teşkil etmiyorlardı; örnek teşkil eden duruş, Hira’dan dönüp gündeme ve piyasanın tekeline çomak sokan bir duruştu.

Kur’ân’ın “îman ettik” demekle cennete giremeyeceklerini vurguladığı insanlar ile îman edişleri sonucunda kendilerine cennetin kapılarının açılacağı insanların ortak noktası îman olmasına rağmen, âkıbetlerindeki farkın temel belirleyeni nedir acaba?” der.

“Vay hâline şu namaz kılanların!. Namazlarından gaflet içindedir onlar. Gösteriş yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardımı da engellemektedirler”(Mâûn 4-7).

“Vay o namaz kılanların hâline ki namazlarından gâfildirler. Çünkü namaz kılarlar ama, namazın-salâtın bilinçlendirmesi-yöneltmesiyle yapmaları gereken en ufak bir yardımı bile esirgerler” diyor âyet. İşte bunun gibi; “Vay o Kur’ân okuyanlara-Kur’ân-tefsir-meâl dersi yapıp duranlara ki, okudukları ve dersini yaptıkları Kur’ân’dan gâfildirler. Çünkü Kur’ân’ı okuduktan sonra en ufak bir eyleme bile geçmezler ve onu hayâta aktarmayı ve onu hayâta hâkim kılmayı düşünmezler”. Çünkü onlar artık İslâm’i cemaatler değildirler. Devlete perçemlerinden bağlı sözde sivil toplum kuruluşlarıdırlar, dernektirler. Bu nedenle, bırakın böyle bir eylem ortaya koymayı, eylemsel bir şey yapmayı düşünmekten bile dehşete düşüp korkuya kapılırlar. Cemaat yerine sivil-toplum kuruluşu olan bu topluluklar elbette iktidârın güdümünde-yedeğinde olacaklardır.

İsmâil Kara bu kuruluşlar için şunları söyler:

“Türkiye'de sivil-toplum kuruluşu yoktur. Sivil-toplum kuruluşu gibi gözükenler ya Ankara'nın yâhut başka siyâsi merkezlerin gölgesinde ve tahakkümündedir. Yarı-resmi kuruluşlar demek daha doğru bence. Bizdeki üniversitelere, belediyelere, sendikalara, vakıflara, derneklere bakın, sonra da ne kadar sivil olduklarına karar verin. Cemaatlerin derin bir sistem tasavvurları, devlet fikirleri ve tenkitleri yoktur. Bu da Türkiye'ye müdâhalenin aracı olarak kullanılabilirlik ihtimâllerini artırıyor. Cemaat ve târikatların da siyâsî merkeze ve devlete karşı konumları, düşünceleri ve davranış biçimleri çok taraflıdır. Önce zihniyet-dünyâları îtibâriyle devletçi ve merkeziyetçi olduklarını söyleyebiliriz. Türkiye'de bu aynı-zamanda askerlere yakın olmak demek. Bu noktada milliyetçi ve muhâfazakâr çevrelere hayli yakınlaşırlar. “Devlet bizimdir ama başkalarının, yabancıların elindedir, bizim elimize geçerse mesele hallolacak” diye düşünürler. İslâm rejim düşmanlığı yapan veya sert siyâsi söylemleri ve tenkitleri benimseyen radikâl İslâm’cılardan hoşlanmazlar. Dinle siyâset arasındaki gerilimin artmasını değil, hafiflemesini isterler. Cemaat dayanışması içinde kendi eksikliklerini görmüyorlar, kendilerine güvenlerinin arkasının boş olduğunu fark etmiyorlar, tenkide açık değiller, bunlar da kullanılabilirlik ihtimâllerini yükseltiyor”.

Birileri Kur’ân’ı yüksek yerlere asarak hayattan uzaklaştırırken, birileri de sürekli ellerinde ve okumakta-anlamakta oldukları için hayata taşıyamıyorlar. Kur’ân bir türlü hayata taşınamıyor.

Müslümanlar, “ideâl olan”ı arayıp gerçekleştirmektense, “mevcut olan”ı “normâl” ve “makbûl” sayma alışkanlığı edindiler.

Allah îmânın delîlini görmek istiyor. “Sâdece inandım demekle kurtulacağınızı mı sandınız” der Kur’ân. Bunun delîli, yâni “inandım” soyut sözünün delîli, yine soyut olarak gösterilemez. Somut olarak gösterilmelidir ki bu ancak eylem ile olur. Allah kâinatı/Dünyâ’yı bu yüzden yaratmıştır. Aksi-hâlde soyut olarak delil kabûl etseydi, varlığı somut hâle getirmezdi.

Ali Şeriati:

“Peygamberler dinsiz bir topluma din anlatmak için değil, toplumda bozulan din-algısını düzeltmek için gönderilmiştir” der.

Ali Eren:

“El atmadık tarafı bırakılmayan ve değişik şekiller verilen bir din, ilâhi olmaktan çıkar, beşeri bir sistem olur” der.

Eyleme geçmeyen bilgi kuru bir mâlûmattır.

Mustafa Öztürk:

“Neyi sökemediniz?, neyi kavrayamadınız da “başlayamıyorsunuz” der.

Kur’ân’ı bilmek yetmez, Kur’ân’ı hakkıyla bilmek gerekir ki bu, eylem hâlinde iken olur ancak.

Einstein:

“Bilmenin tek yolu deneyimlemektir” der.

Aliya İzzetbegoviç:

“Hayat, inanan ve sâlih amel işleyenlerin dışında kimsenin kazanamadığı bir oyundur” der.

Aşırı anlama çalışmaları yeni bir felsefî dil oluşturarak toplumun büyük bir kısmını göz-ardı ediyor. Yaşlılar, okuma-yazma bilmeyenler, câhiller ve çeşitli nedenlerle kendilerini geliştirememiş kişiler. Bu kişilerle anlaşmaları mümkün değil. Oysa Kur’ân halkın tamâmına hitap eder.

Ali Şeriati:

“İslâm'ın tevhid çağrısı bir özgürlük sloganıydı. Bu slogan; düşünürler, tahsilliler, filozoflar ve bilginlerden önce köleler, mazlumlar, açlar ve hor görülenlerin ilgisini çekmiştir. İşte bundan dolayı Mekke'de Peygamberin çevresinde toplananlar, toplumun en yoksul ve horlanmış unsurlarıydı. Buradan yola çıkarak düşmanlar, onun çevresinde toplananları alt-tabakadan saymakta ve Resûle küçümser bir gözle bakmaktaydılar. Fakat bu, söz-konusu hareket için bir övünç kaynağıdır. Oysa Budha dîninin öncüleri, tamâmen soylulardan çıkmaktadır. Bu-gün ise değerler değişmiştir.

Cennet'i cihad meydanlarında arayacakları yerde, güvenli mekânlara çekilerek nefis arındıracaklar.. Bundan sonra cennet onların olacak! Ayrıca bir köşeye çekilecekler, yalnız kalıp Allah'ı bir sevgili gibi düşünecekler, durmadan oruç tutup nâfile namaz kılacaklar..

Derler ki: öncelikle; “Allah'a giden yollar, yaratıkların sayısıncadır”. Sonra, yapılması gereken yalnız cihad mı?. Üstelik bu soruyu sormakla başımızın etini yiyen sen; bundan başka yapılması gerekenleri yapıyor musun bakalım? Her-şeyi yaptın da bu mu kaldı? Namaz dînin direğidir. Cihad ise iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın yalnızca bir türüdür. Sen namazın bütün âdab, ahkâm, şart ve ön-hazırlıklarını biliyor musun? Şüpheli durumlarda ne yapılması gerektiğini ezbere biliyor musun? Namaza giriş olan tahâret ve necâset adabını öğrendin mi? Bu gerekli değil mi? İnsanları düşünüp doğru yola iletmek isteyen sen, kendini iyileştirdin mi ki, toplumu ıslaha kalkışıyorsun? Sen bencillik ve hatâdan arınabilecek bir düzeye ulaştın mı? Hevâ ve hevesten kurtulup tertemiz ve mâsum olabilecek bir düzeyde misin? Bütün düşünce ve işlerin, hattâ atacağın en ufak bir adımın bile ancak ve ancak Allah için olacağı bir düzeye ulaştın mı? Kendi durumunu inanç esaslarına göre bir düzene sokabildin mi? Tertemiz, arınmış ve takvâlı biri olabildin mi? Sen kendin iyilerden olabildin mi ki kalkmış “toplumu iyileştireceğim” diyorsun? Üstelik sünnetin tamı-tamına sekiz kapısı vardır. Kesinlikle cihad kapısından girmek gerekmez ki. Cihad cennet'in anahtarlarından yalnızca bir tânesidir. Duâ, vird ve zikir (ve ilmî çalışmalar) cennet'in anahtarlarını kazâsız-belâsız, başın ağrımadan eline uzatır.

Bu kadar iyi iş duruyor; miskinleri yedirmek, yakınları gözetmek, nefsi arındırmak, ziyâret, ibâdet, vakıf, adak, zikir, vird, duâ, ravze ve şefaat... bütün bunlar seni bâzılarının cihad yoluyla ulaştığı noktaya ulaştırır. Hattâ bâzı duâ ve virdlerin okunması (ve ilmî çalışmaların yapılması) karşılığında yetmiş Bedir şehidinin ecri ölçüsünde bir ecir verilir. Daha da önemlisi; takvâlı, dindar ve rabbâni bir müslüman için siyâsete karışmak, bir tür sapma olup, Dünyâ karşılığında dîni satmaktır. Ahlâki ve dînî olgunlaşmayı bırakıp dünyevî makam ve güzelliklerin ardında koşmaktır. Bu ikisi bir-arada yürütülemez. Oysa Peygamber, cihaddan dönerken; “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” dememiş midir? “Büyük cihad nedir?” diye sorulduğunda da: “Nefse karşı verilen cihaddır!” cevabını vermemiş midir?

Öyleyse şu küçük cihadları bırakıp büyük cihada bakmalıyız. İşte şimdi “Ne yapılması gerektiği” iyice anlaşılmış oldu. “Ne yapmalı?!”. “Büyük cihada girişmeli”. “Kiminle?” Düşmanla değil, nefis ile. 

Hem, mücâhitlerin başlatmış olduğu hareket hep yenilgiyle sonuçlanmış; zulme ve ilâhi kaynaklı olmayan düzene karşı direnişin son öncüsü olan Hz. Hasan bile barış yapmak zorunda kalmış, daha sonra da zehirlenerek öldürülmüştür. Artık ne yapılırsa-yapılsın hiç-bir yarar sağlamayacaktır. Dolayısıyla ilgilerimizi yalnız dinsel konular, ilâhi bilimler, fıkhî araştırmalar ve irfâni hakîkatler üzerinde toplamalıyız. Böylece İslâm düşüncesini ve dînî gerçekleri halka açıklayıp Kur’ân'ın bilimsel yönlerini ve mânevi gizemlerini ortaya çıkarmalıyız. Yâni ilim, hikmet ve ilâhiyata dalarak doğa-ötesi ile Kur’ân'ın belâgat, anlam, beyan ve bedîliğini araştırmak; hadis, siyer ve fıkıh araştırmaları yapmak; kısacası, kültürel, bilimsel ve düşünsel araştırmalar yoluyla İslâm toplumunun yararına çalışmak! Bu kadar!.

Ölümle sonuçlanması kesin olan bir cihad, intihardır. Küfre ve zulme yarar sağlar. Sana ise hiç-bir yarârı olmaz!. Bunu yapacağına, evinde oturup yumuşasan; böylece halkı eğitmekle, Kur’ân öğretmekle, İslâm’i hükümleri duyurmakla ve Peygamberin hadislerini aktarmakla uğraşsan daha yararlı olacaktır” der.

“Kur’ân'ı yeniden okumak” mı? Ne olacak ki yeniden okuyunca. Ne değişecek? Müslümanların ve Dünyâ'nın böyle bir beklentisi yok. Müslümanların ve Dünyâ'nın “Kur’ân'ı okuyup harekete geçmek” sorunu ve beklentisi var. Kur’ân hiç-bir şey yapmadan “sürekli okunma” kitabı değildir. Sürekli okuyarak sürekli eyleme geçme ve eylemde olma kılavuzudur.

Ali Şeriati:

“Biz İslâm târihinde cihadların, şehâdetlerin ve yüce değerlerin vârisiyiz, işte biz bunların vârisiyiz. Öyleyse içimizden insanlığa örneklik edecek bir ümmet çıkarmalıyız” der. 

Abdurrahman Arslan:

“Dindarlık sâdece bir bilgi meselesi değil. Bu son dönemlerde biz müslümanların gözünden kaçan bir husus da bence bu. Biz dindarlığı bir bilginin elde edilme meselesi olarak görmeye başladık. Hayır. Sıradan bir dindarlık için bir bilgi gerekir evet ama dindarlığın esas önemli boyutu muttakîliktir. Bu ise okulda öğretilmez. Sâdece evde öğretilebilir. Yaşanarak öğrenilebilinir” der.


“Mü'minlerin top-yekün sefere çıkmaları gerekmez. Bunun yerine her kabîleden bir grup, dînin özünü öğrenmek ve kötülüklerden kaçınırlar umûdu ile soydaşlarını uyarmak için sefere çıkmalıdır” (Tevbe 122).

Bir-çoklarınca yanlış çevrilen bu âyet, dîni öğrenmek için hareket hâlinde olmanın gerektiğini söyler. Oturulup durulan yerde gerçek bilgiye ulaşılamaz der. Gerçek te’vil/tefsir/yorum meydanda/eylemde idrâk edilebilir der.

“Bizim yolumuzda mücadele edenlere (doğru) yollarımızı gösteririz” (Ankebût 69) âyeti, bize teoloji yapmanın doğru yolunu gösterir.

Söylenecek en caf-caflı sözler bile faydasızıdır. Çünkü güzel söz sâlih-amel olmadıkça Allah’a yükselmez: “Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, Sâlih-amel de onu yükseltir” (Fâtır 10).

Ey “araştırıcı”! Oturduğun yerden “anlama” yapamazsın, anlayamazsın. Anlama, dışarıda olur, meydanda. Aksi hâlde İslâm’ı/Kur’ân’ı sıradanlaştırmaktan, etkisini azaltmaktan başka bir şey yapmış olmazsın. Kur’ân kitaplardan bir kitap olur/oluyor. Kur’ân bizi bu konuda uyarır:

De ki: “Siz Allah'a dîninizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir” (Hucurat 16).

Bilmek değil, bakış-açısı önemli. Vahyin bakış-açısı. Bu bakış-açısı; garibanın, perişân hâlde olanın, çocuğunu diri-diri toprağa gömenin, karısının-kızının-kızkardeşinin-gelininin fâiz borcu yüzünden borç aldığı şerefsizin genel-evinde çalışmasını kahırla izleyenin, kölelerin, esirlerin, yoksulun, açın-açığın vs. gözünden görünen bakış-açısıdır.

Bizden istenen okuma üstüne okuma, ders üstüne ders, sohbet üstüne sohbeti değildir; öğrenileni yerine getirmek, itaat etmektir. Zâten ilmin îtibârı yok, kalmamış. Belli bir kesimdeki okuyanlar arasındaki alış-verişe dönmüş. Basılacak kitapları, yazılacak yazıları kaç kişinin okuyacağı belli. Bu nedenle günümüzde yapılaması gereken şey, ilimden ziyâde harekettir, eylemdir. İnsanlar eylemi daha ilgi çekici buluyorlar. Olumlu ya da olumsuz.

Bilgilenme kitaptan olduğundan, iki boyutludur; yatay ve dikey. Hayat ise üç boyutludur. Eylem göz-ardı edildiğinde bir boyut mecbûren yok sayılıyor ve bilgi hayat ile buluşup sınanamıyor. Eyleme dönmediğinde, iki boyutlu bilgi üçüncü boyuta geçemiyor. Hayâta dönemiyor.

Şükrü Hüseyinoğlu:

“Mekkeli müşrikler Kur’ân mesajının insanlara ulaşmasını engellemek için kaba yöntemlere başvuruyor, gürültü çıkarıyorlardı. “İnkâr edenler: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız dediler” (Fussilet 26). Yâni kaba gürültüyle Kur’ân okuyan müslümanların sesini bastırmaya çalışıyorlardı. Bu iş günümüzde daha akılcı, daha rafine yöntemlerle yapılıyor. Artık Kur’ân mesajını insanlardan uzak tutmak için yapılan gürültü, Mekke’li müşriklerin kaba gürültüsüne benzemiyor. Kur’an mesajının bu-gün mâruz kaldığı gürültü iki koldan işliyor; Kur’ân, bir tarafta çağdaşlık adına çağın gerisinde kalmış bir kitap olarak nitelendirilmekte, diğer tarafta da geleneksel kültürün temsilcilerince yüceltme ve hürmet adına ulaşılmaz ve anlaşılmaz bir kitap olarak takdim edilmektedir. Bu her iki yol da netîcede Kur’ân’ın hayattan koparılmasına hizmet etmektedir. Bir tarafta onu çağdaşlık adına hayattan dışlayanlar, bir başka tarafta ise onu yüceltme adına anlaşılması ve ulaşılması güç bir kitap gibi algılayarak dindarlık adına onu işlevsiz kılanlar.

Kur’ân, defaatle kendisini, apaçık ve öğüt alınmak için kolaylaştırılmış bir kılavuz olarak tanıtırken, târihi süreçte ortaya çıkan çarpık anlayışlar, üstelik onu yüceltme ve ona hürmet adına toplumlarda bunun tam tersi bir anlayışı hâkim kılmışlardır. Bu süreçte Kur’ân’ın hayâtın içine girmesi, her-an insanlara eşlik eden, kılavuzluk yapan bir baş-ucu kitabı olması ne yazık ki ona saygı adına engellenmiştir. Bunda da anlaşılması güç bir kitap olarak lanse edilmesinin yanında ona hürmet adına yürürlüğe konan “Kur’ân’ın abdestsiz olarak, rahat otururken, yaslanırken okunamayacağı gibi bâzı kısıtlamalar etkili olmuştur. Böylece Kur’ân zamanla bir merâsim kitabı hâline getirilmiştir.

Kur’ân sosyâl adâletin nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgili hükümler bildirmiştir. Sosyâl adâletin gerçekleşmesi isteniyorsa bu hükümlerin hayâta geçirilmesi zorunludur. Aksi-hâlde söz-konusu hükümleri içeren âyetlerin binlerce kez okunmasıyla veya yazılıp duvarlara asılmasıyla sosyâl adâlet gerçekleşmez. Fâize dayalı rant ekonomisinin ortadan kaldırılması, zekat ve infak müessesesinin yerleştirilmesi ve böylece servetin topluma yayılması, sosyâl adâletin olmazsa olmaz şartlarındandır. Tıpkı doktorun yazdığı reçetenin, onda yazılı ilaçlar alınıp kullanılmadıkça hastayı iyileştirmeyeceği gibi. Bu anlamda Kur’ân âyetleri de reçete hükmündedir. İlaç, onların gereğinin yerine getirilmesi, hükümlerinin hayâta geçirilmesidir. Kur’ân’ı hayâtın dışına iterek, onun yazılı olduğu sayfalardan, okunup üflenmesinden medet ummak Kur’ân’ı işlevsizleştirmektir ve bu, Kur’ân’a yapılan büyük bir haksızlıktır. Asr-ı Saadet’te hayâtın tam ortasında, belirleyen, yönlendiren, dönüştüren bir yaşam kitabıydı Kur’ân. Ölülere değil yaşayanlara hitâp ediyor, mezarlıklarda değil şehirlerin meydanlarında okunuyordu. İşte o zaman müşrik ve zâlimler rahatsız oluyordu onun okunmasından. Şimdi İsrâil radyolarında bile Kur’ân okunuyor, müslümanlara ninni niyetine. Çünkü onlar da biliyor ki dinleyenlerin çoğu mânâsının kaydında olmaksızın onun cezbeden tilâvetine kulak kabartacaktır. Unutmamak gerekir ki sorunların çözümü, ancak Kur’ân’ın sunduğu çözümlerin hayâta geçirilmesiyle mümkün olabilir. Yoksa âyetleri yalnızca okumak veya ezberlemekle sorunlar çözülmez” der.

Dikkat edin! “Anlama” şirk olmaya başladı. “Anlama” ilâhlaştı. “Anlama”, Allah’tan daha çok sevilmeye başlandı ve “anlama”ya daha fazla yoğunlaşıldı. Hâlbuki bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. O şeyin kendisi, hayatta görülen şeydir. Zâten hiç-bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. Bir şeyin bilgisi o şeyin bilgisidir sâdece. Dînin bilgisi de din değildir. Dînin bilgisidir. Îmânın bilgisi de îman değildir. Artmaz da böyle bir yolla îman. Yolda yürürken artar îman. Hayâtı boyunca hiç limon görmemiş/tatmış birinin, limon hakkında vecîz ifâdelerle yazılmış 1 milyon tâne kitap okuması limonu bildiği anlamına gelmez. Limonu bilmek onu tatmak ile olur. Bilgiyle gerçek tada ulaşılamaz. O şeyin bilgisinin tadına ulaşılabilir ancak. Dîni bilmek de onu hayatta yaşamakla olur. Yaşayıp dururken  bilebiliriz ancak. Müslümanların perişân hâllerinin nedeni budur işte: Bir şeyin bilgisini o şeyin kendisi zannetmek. Hareket yok, eylem yok, şikâyet yok, rahatsızlık yok, eleştiri yok, îtiraz yok, isyân yok, iş yok, eylem yok, üretim yok, gündem oluşturamıyor, öfke yok, devrim yok, savaş yok devlet yok ve en nihâyetinde de medeniyet yok.

Atasoy Müftüoğlu:

“Duygusal içerik ve bağlılıkların belirleyici olduğu toplumlarda ve kültürlerde eleştirel düşünce saygı ve ilgi görmüyor. Bu nedenle, modern/seküler zamanlarla, modern/seküler değer sistemleriyle hesaplaşmak yerine, nostalji biçiminde somutlaşan, gerçeğe dönüşmeyen, özlemler, tepkiler biriktiriyoruz. İslâm’i anlamda, ilkesel tercihler, tarzlar, tavırlar ve duruşlarla ilgili sorumluluklar üstlenemediğimiz için, pragmatizmi tek ilke hâline dönüştürüyoruz” der.

Ali Şeriati:

“Dînî ilimler dîni unutturdu” der.

Ahmet Kalkan:

“Kur’ân, daha ilk inen 4 sûrenin (Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir) ilk kelimelerinde “Oku, Yaz, Kalk ve Uyar” mı diyor? Boş-ver, sâdece oku geç. Sevap için oku, hatim için oku. Yaşamak ve hayâta hâkim kılma gayreti senin neyine… Bak, umreye gelmişsin, Mescid-i Haram’a gir, namaz kıl, Kur’ân oku. Uy imama, uy kalabalığa; uydursunlar seni. Kıl ve oku. Gir cennete. Başkalarının insanlara: “Mecburi istikâmet, cehennem!” demesine karışma. Kıl ve oku, oku ve yat, yat-yat uyu” der.

Zaman anlama zamânı değil, zâten inanmış ve anlamış olanların İslâm’ı hayâta geçirme zamânıdır. Bu bize dînin de emridir. Okumalar bu yönde yapılmalıdır.

İ. R. Farûki:

“Zaman-mekân akışını bozmak ya da kâinatı dönüştürmek gerçek bir müslümandan beklenilir bir-şeydir. Yalnızca Allah’ı yaratıcısı olarak kabûl eden; kendisini, hayâtını ve tüm enerjisini O’na hizmete ve ibâdete adayan ve Yaratıcısının irâdesini zaman-mekânda tahakkuk ettirilmesi gereken bir-şey olarak olarak kabûl etmiş olan müslüman, târihe ve pazar-yerine kural tanımaksızın orada istenilen dönüşümü sağlamalıdır. Nefs terbiyesi ve nefsine hâkim olma tecrübesi dışında ruhbanca (monastic) ve münzevî bir hayâta yönelemez. O zaman bile bu tecrübe zaman-mekânın dönüştürülmesinde daha muvaffak olma netîcesini hâsıl etmeyecekse, bu gayri-ahlâkî bir ben-merkezcilik (egocentrism) olarak mahkûm edilmiştir; zîra bu durumda amaç nefsi dönüştürmenin (ıslah), Dünyâ’yı ilâhî modele dönüştürmenin hazırlığı değil de, kendi içinde bir amaç olacaktır.

Kur’ân, yaratma olayından fazlasıyla söz etmiş ve onu insanın evrensel görevini üstlenmesi olarak tasvir etmiştir. Kur’ân ısrarla, Dünyâ’nın insan vâsıtasıyla mutlâkın tahakkuk ettirileceği bir yer olduğunu beyân etmiştir. Kur’ân’ın bir bütün olarak mevcudâtın yaratılış gâyesini tanımladığı “birbirinize üstünlüğünüz takvâ iledir”, “felâh ya da mutluluk çalışmayla olur” gibi ifâdeler, mahlûkâtı (yani erkek ve kadını, toprağı, kasaba ve şehri) dönüştürmekten başka hiç-bir anlama gelmez. Dînin (“Tanrı”dan daha kapsamlı bir terim olarak “din”) inkârcısı kimdir sorusuna Kur’ân şöyle cevap verir: “Bu o kimsedir ki yetimi kovar, fakiri doyurmaz”. Açıkça anlaşılıyor ki bu Dünyâ’yı, bu mekânı ve bu zamânı değerle, hattâ yiyeceğin maddî değeriyle doldurmak din için yalnızca önemli değil, aynı-zamanda dînin esas vazîfesidir. Bu nedenle, İslâm eskatolojisi, Yahudiliğin ve Hristiyanlığınkinden tamâmen farklıdır” der. 

Azmi Özcan:

“İslâm toplumlarında Avrupâi tarzda yetişen yeni entelektüel kesim, sömürgeciliğe karşı yine bizzat Avrupa'dan kaynaklanan fikir-hareketleriyle teşkilatlanıp mücâdele etmek gerektiğini söylüyorlar. Sonra 1. Dünyâ Savaşı çıkıyor ve tamâmının toprakları işgâl ediliyor. Meselâ bizde, Milli Mücâdele emperyalizme karşı bir direniştir. Ama bu direniş aslında yine bizzat Batı'dan mülhem, daha doğrusu Batı'daki gelişmelerin iz-düşümlerini taşıyan milliyetçi bir karakter arz ediyor.

Özellikle genç arkadaşlarıma şunu hatırlatıyorum: Bu kısır-döngüden çıkmanın tek-yolu kısır-döngüyü şekillendirenlerin çizdikleri hayat-standardının dışına çıkmak. Onların çizdiği Dünyâ’da var olmakta ısrar edilirse ne değişebilir? Belki bizim o günden bu-güne içinden çıkamadığımız ve her geçen gün daha da sürüklendiğimiz girdap bu. Biz bu coğrafyada şu-anda kendi hayâtımızı, kendi kültürümüzü yaşayamıyoruz. Kitaplarda şöyle geçer: “En sâde otlar bile, kökleri üzerinde yükselir. Emperyalistlerin başını çektiği çağdaş ilim ve teknoloji bize kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğretti. Fakat kendi vatanımızda insan gibi yaşamayı unutturdu”. Bize yakışan, onların çizdiği ve tamâmen mekanikleşen Dünyâ’ya, alternatif bir kültür ve medeniyet takdimi yapabilmek. Biz Dünyâ’ya dikte ettirilen kültür ve medeniyetin parçasında ilerlemek istiyoruz. İşte yanlışımız burada! Hangi değerlerle süslerlerse-süslesinler, nasıl takdim ederlerse-etsinler artık bu şahsiyetsiz gelişmeler Dünyâ durdukça devam edecek. Buna karşı çok güçlü olmak zorundayız ve buna karşı koyabilecek yegâne alternatif de “biz”iz” der.

“Hayır, onların bilgileri âhiret konusunda yetersiz kalmıştı. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadırlar. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler” (Neml 66). Her-türlü bilgiye rağmen yine de şüpheden kurtulamıyorlar. Bilgi yetmiyor, harekete geçirici îman lâzım ki bu îman, âhirete olan îmandır.

“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler” (A’raf 175-176).

Demek ki bilgi kişiyi emin kılmıyor. Bilgisini eyleme dönüştürmediği müddetçe o bilgi hem risk olarak kalacak hem de boşa çıkacaktır. Bilgi kaybolabilir çeşitli sebeplerle fakat eylem kaybolmaz.  

“Kim îman eder ve sâlih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleyeceğiz” (Kehf 88).

Kur’ân’da Allah, “Sizden iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan meneden bir cemaat olsun. İşte kurtuluşa erenler ancak onlardır” (Âl-i İmran 104) buyurmaktadır. İşte bu emir, ümmet’in ana-yasasını teşkil ettiği gibi, ona varlığını da veren berattır. İnsanların Allah’ın irâdesini tahakkuk ettirmek amacıyla bir-araya gelmesidir. Evrensel bir kurumdur, zîra ancak böyle bir birlik sâyesinde ilâhî İrade’nin yüce (ahlâkî) kısmı târih olacaktır.

Mustafa Çelik:

“Allah’ın dîni İslâm’ın bir bütün olarak anlaşılmaması, dünyâ-müstekbirlerinin en büyük sevdâları ve sermâyeleridir. Çünkü dînini yarım anlamış, dîninin bir kısmından vaz-geçmeyi içine sindirmiş bir kişinin dönüp ben müslümanım demesi, kendisini küfrün gönüllü askeri olmaktan kurtaramaz.

İslâm; kâmil ve şâmil bir hayat nizâmıdır. İslâm’ın fazlası veya eksiği yoktur. İslâm, asla ve kat’a bölünmeyi, parçalanmayı kabûl etmeyen bir bütündür. Müslümanlar tarafından yanlış tatbik edilen hükümleri İslâm’dan çıkarmaya kalkışmak, insanlar üzerinde ilâhlık iddiasında bulunmaktır” der.

“Eyleme geçmek” demek, ilmi, yazmayı, konuşmayı, bir-araya gelmeyi vs. bırakıp “sâdece eyleme geçmek” demek değildir. Bu, sünnete de aykırıdır zâten. Kur’ân inerken eylem vardır. İlim-eylem birliğinden bahsediyoruz. İkisi birlikte olmalıdır. Sâdece biri olduğunda, eksik kalacağından dolayı sonuca/zafere ulaşılamaz. Ali Şeriati de:

“Konuşmak ve iş yapmak; incelemek ve uygulamak her-zaman iç-içe olmalıdır. Peygamberimizin sünneti budur: O, hayâtı biri yalnız konuşmaktan, öteki de yalnız eylemden ibâret iki ayrı bölüme ayırmıştı” der.

Hawking; “Bir şeyi en basit parçalarına bölüp formüle edebilirsek, onu açıklamış ve anlamış oluruz” der. Modern müslümanlar da aynı şeyi Kur’ân üzerinde yapmaya çalışıyorlar fakat parçalanmanın bir sonunun olmadığını ve bu nedenle de “parçalayarak anlama” metodunun bir sonunun gelmeyeceğini; ama bu-arada mazlûmiyetin tüm Dünyâ’ya yayıldığını ve bir-an önce harekete geçmenin gerektiğini düşün(e)mezler.

İslâm dîni “sunum dîni”ne döndü. Müslümanlar ya bir sunum dinleme, ya da bir sunum yapma peşine düşmüşler ve bunu dînin amacı-hedefi zannetme yanılgısına kapılmışlardır. Kıçlarını kaldırıp en ufak bir eylemde bile bulunmadıkları gibi, bunu düşünmüyorlar bile.

Bir şey için “anladım” denildiğinde, artık o şey onun için bir sorumluluktur ve bâzen bâzı sorumlulukların bedeli ağır olabilir. Mallarla ve canlarla cihad gibi. İşte bu durum, anlamın tamamlanmamasının ve tamamlanmak istememesinin ana nedenidir.

İtaat etmeyeler, araştırma işlerinin peşine düşüyorlar. İtaati perdeliyor çünkü.

Anlamaya hiç-bir zaman son nokta konulamayacak olması nedeniyle, hâlâ anlamada diretmek, anlamayı ilahlaştırmak demektir. Eyleme dönme durumu bulunmayan şeyler için geçerli değildir tabi bu. Bu konularda merak derecesi anlama çalışmalarını derinleştirecektir.

Kur’ân hakkında çok konuşmak onun ruhunu öldürüyor. Kur’ân mekanik bir kitap olmaya başlıyor. Zâten Kur’ân dışındaki konularda da, çok konuşulan bir konu sıradanlaşmaya başlar.

Kurmak ve korumak aynı şey değildir. İslâm, “kurduktan sonra korumak”tan bahseder. Çünkü o zaman kurulan ve korunan şey İslâm olur. Bir-şeyi korumak da önemlidir ama kurmak daha önemlidir. O zaman kendinizin olur çünkü. Kurmayıp da koruduğunuz şeyin kime âit olduğuna bir bakmanız lâzım. Neyi koruyorsunuz?

Din-İslâm muhabbeti, geyik muhabbeti değildir. Dolayısı ile İslâm’i bir sohbetin bedeli ve mesûliyeti vardır. Geyik muhabbeti gibi muhabbet bittikten sonra çekip gitmek ve hiç-bir şey yapmamak, muhabbetten bir sorumluluk duymamak gibi değildir. İslâm’i sohbetin-muhabbetin ağır bir sorumluluğu vardır ki bu sorumluluk, sohbetten sonra bir şeylerin değişmesini gerektirir ve değişime zorlar kişiyi.

Ey aşırı anlama-yorumlama mensupları!; Okumalarınızın/derslerinizin sağlamasını (eylem) ne zaman yapacaksınız? Bilin ki öğrendiğiniz şeylerin doğru olup-olmadığının sağlaması hayâtın tam da içinde olur. Gölgelerimiz bile “hareket” hâlindeyken, siz ne zaman “harekete” geçeceksiniz?

Kur’ân’a göre bilmek ancak hareket hâlindeyken olur:

Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyâma durarak gönülden itaat (ibâdet) eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler (Zümer 9).

Eyleme geçmemek, dîni oyun ve eğlence hâline getirir. Aşırı anlama çalışmaları, âyetleri etkisiz kılar. Bu nedenle de o âyetler kişileri harekete geçiremez.

Hakan Albayrak, Dengeler Adına Şâir Yaptılar Bizi” adlı şiirinde şöyle der:

alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyânın beyinleri
”hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz âyetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre Bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel..
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şâir yaptılar bizi”.

Mustafacan Özdemir:

“Aliya İzzetbegoviç İslâm’cılığın en büyük düşmanları için 2 ismi zikretmiştir: Modernistler ve Muhâfazakârlar. Muhâfazakârlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına âit (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslâm’ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar. İslâm dîni, muhâfaza edici olamaz, bunun yanında modernize edilmeye de ihtiyâcı yoktur. İslâm dîninin modernize edilmesi mevzuunda tanıdık bir örnek vermek ihtiyâcı vacip oldu. Türkiye Cumhuriyeti modernist elitlerin önderliğinde kuruldu ve ulus-devlet yaratma sürecinde ulus-din oluşturmaya yöneldi. Bu yolda İslâm modernizasyonunun en güzel örnekleri ortaya bir ürün olarak kondu! İçi git-gide boşaltılmış ulemâ, özünden koparılmış din ve buna ortam hazırlaması için içeriği değiştirilen Kur’ân-ı Kerim.

Müslümanın aktivist olması gerekir. Haksızlığa, zorbalığa en yüksek sesle bağırması, karşı koyması gerekir ki haksızlığın kimden geldiğini önemsemez. İslâm’cı olma üzerine her şey tartışılırken, eylemsizliğimiz üzerine neden bir çift kelam edilmedi anlamak mümkün değil. En büyük eylemci Hz. Peygamber örneği dururken, yakın zaman için ise bir-çok gözün canlı bir şekilde izlediği Aliya İzzetbegoviç örneği dururken, biz eylemi soysuz çarklara kurbân ettik. İslâm’cılığın tüm fikri, teorik, ontolojik tartışmalarından daha önemli olan müslümanların eylemsiz kalması, sesinin kısılması, bir olmak için bir nâra atabilecek gücü kendinde bulamamasıdır. İslâm sâdece bir din değildir. Batının Ortadoğu’sunu içselleştirdiğimiz gibi, religion’ını da içselleştirmemiz isteniyor. Bu kavramları içselleştirmekten vazgeçtiğimiz gün İslâm’cılık tanımını kendi-kendimize ortaya çıkarmış olacağız. Yolumuz iktidârı ele geçirmekten değil, insanı kazanmaktan başlar” der.

Bâtıl dinlerde bile eyleme ağırlık verildiği görülür. Vedenta’da: “Varlığı varlaştıran eylemdir” denir. Bu ilkeye bağlı olarak Brahman; kuramsal bir bilgiyi değil, “eylemsel bir irfânı” öngörür. “Bu yaşamda ne “düşündüğünden” çok, “ne yaptığın” önemlidir” denilir.

Eylediklerinizden daha fazlasını bilemezsiniz. Gerçekten bildikleriniz, eylediklerinizdir.

SÜREKLİ ve DİSİPLİNLİ OKUMA

Evet; Kur’ân’ı sürekli okumalı ve onu derin-derin düşünmeliyiz. Böylelikle îmânımızı arttırmalıyız. Sonra da onu hayâta döndürmeliyiz. Allah’ın sözünü Dünyâ’da iktidar yapmalıyız. Aynen gökte olduğu gibi: “O gökte de ilâh, yerde de ilâhtır. Hikmet sâhibi O'dur, her-şeyi bilen O'dur” (Zuhruf 84). Böylece Dünyâ’da zulüm kalmayıncaya kadar eylemsel anlamda cihad/gayret/çaba göstermeliyiz.

“Kur’ân’ın bir de hikmeti var” diyorlar. Fakat Kur’ân’ın hikmeti Kur’ân’dan ayrı değildir ki.. Vahyi anlayınca zâten hikmeti de anlarsınız. Her okuduğunda farklı bir hikmet anlarsın. Hikmet ayrıca inmemiştir, vahiyle beraber, onun içinde inmiştir. Okudukça belirir, anladıkça değil. Ya da ikisi aynı şeydir; okumak anlamaktır.

“Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür” (Nisa 113).

Ayette görüldüğü gibi; peygamberimize Kur’ân vahyedildiği an, öğretilmiş de oluyor. Peygamber de halka okuduğu-anda öğretmiş olur. Ayrıca -bâzı sorular hâriç- ince ayrıntısına kadar açıklama yapmaya gerek görülmüyor. Müslümanların bir “Kur’ân’ı anlama” sorunu yok. İslâm’da ruhbanlık da yok zâten.

“Kur’ân’ı anlamak” diye bir şey/sorun yoktur, “Kur’ân’ı yapmak (eylemek)” diye bir şey/sorun vardır. Kur’ân’ın anlama diye de bir sorunu yoktur, okuma sorunu vardır.

Sürekli okuma en azından Kur’ân’ı yâni Allah’ın sözünü iktidar yapma düşüncesini diri tutmaya yardımcı olur. Bizi dik ve diri tutarak kötülüklerden korur. Bu süreç son nefesimize kadar da devâm etmelidir. 

Kur’ân’ı okumak ve üzerinde düşünmek, akıl yürütmek, güne uyarlamak yâni insanları Kur’ân ile tanıştırmak ve hayâtı onunla yürütmek elzemdir. En mühim olandır. Fakat Kur’ân’ı Kur’ân’ın da istemediği şekilde didiklemek, onu tersinden (tefrit) mehcûr bırakmaktır. Tersinden ondan uzaklaşmaktır ve onu hiç okumayan/yaşamayanlarla aynı kefeye düşmektir.

“Uydurulmuş Din”e karşı ”Üretilmiş Din”in kavgasını verenler, Allah-û Teâla tarafından ”İndirilmiş Din”e düşman olanlardan sayılırlar. ”Üretilmiş Din”in kavgasını verenler, Peygambersiz olarak Kur’ân’ı, sahâbesiz  de sünneti anlamaya çalışan, ibâdetlerin içini boşaltıp zevklerinin peşinde koşanlardır. Onlar, ”İndirilmiş Din”i boş-vermiş boş konuşan insanlardır.

ANLAMAK KOLAYDIR

Kur’ân’ı kavrama seviyesi kişinin bilgisiyle/zekâsıyla değil, ciddiyetiyle alâkalıdır.

Klimalı-konforlu-lüks mekânlarda “anlama” denilen “özürlü çalışmaları” yapmakla hiç-bir şey değişmez. İsterse anlatılmak istenen şey en iyi ifâdelerle söylenilmiş olsun. Oradan çıkacak olanlar idrak değildir, kuru mâlûmatlardır sâdece ve bir-zaman sonra tekrar hatırlatılmaya ihtiyaç hissettirir. Bu nedenle harekete geçirici değildir.

Anlam/kavram/idrâk meydanda ve eylemde iken açığa çıkar. Çünkü orda saklıdır. Bu idrâke; uykunun bölünüp gece kalkmalarında okuma-düşünme-ibâdet yaparken; kavurucu sıcağın altında oruç tutarken; tüm zorluğuna rağmen Allah rızâsı için bir işin peşindeyken; canını yakıp durumunu bozacak derece infak/yardım yaparken; gözlerin kan-çanağına dönecek kadar inatçı okumalar yaparken; bir zulme “dur” derken; ve en önemlisi de canını ortaya koyup savaş ederken açığa çıkar.

Okula yeni başlayan çocuklar 6 ay sonra okuma-yazmayı sökebiliyorken ve artık okuyup yazabiliyorken; “Kur’ân’ı anlama” tiryâkileri, okuma-yazma da bilmelerine rağmen, üstelik Kur’ân’ı bir-kaç kez hatmetmiş olmalarına rağmen yine de hâlâ anlama çalışmalarına devâm ediyorlar. Bir türlü “sökemediler” Kur’ân’ı. Bu nedenle de harekete geçemiyorlar.

Hikmet Ertürk:

“Ne diyelim inşâllah tüm düşünen kardeşler, düşünürken aynı-zamanda yürümeyi de öğrenir.

Kaplumbağa önünden geçen kırkayağı durdurarak ona sorar:

Yürüyeceğin zaman önce hangi ayağınla adım atıyorsun?

Bu soru karşısında şaşıran kırkayak;

Dur, düşüneyim!., demiş. Başlamış düşünmeye!…

Düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş ve böylece düşünür kalmış!.

İlk önce hangi ayağıyla adım atacağını ve nasıl yürüyeceğini derin-derin düşünen, ancak yürüyemeyen bir düşünür!..

İşte o kırkayağa çok benziyoruz. Kırkayağımızla yürümeye öyle alışmışız ki, yapmamız gereken tek bir sorumluluk hatırlatıldığında saatlerce, belki bir ömür düşünmeye başlıyoruz. Oysa sürekli isimlerini hatırlattığımız, örnek gösterdiğimiz geçmişin müslümanları çok da fazla işin konuşma kısımlarına takılmamışlar, kendilerine düşen yükümlülüklerini ne pahasına olursa-olsun yaşamışlardır. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyenlere, karşı bir duruş sergileyenlere de müslüman muâmelesi yapmamışlardır. Üstelik okuyup durduğumuz kerim kitabımız bizleri “işittik ve itaat ettik” deyiniz diye uyarmaktadır. Fakat bizler işitip durduğumuz, sürekli tekrâr ettiğimiz Allah’ın emirlerini sürekli düşünüyor, mütalâa ediyorken, bu durum bizleri harekete geçirmemekte, inanç değerlerimizi topluma ulaştırma ve somut değerlere dönüştürme bağlamında bir değere dönüşmemektedir. Çalıştığımız iş âletleri, sosyâl konumumuz ve yönetmeliklerle çizilmiş hayâtımız bizlerde daha belirleyici bir hâl almaktadır. Tıpkı kırkayaklı kırk düşünceli, kırk işlerimiz gibi her şeyimiz karışık bir hayâtı sürdürmeye çalışıyoruz.

Bu şaşkınlık ilk kez gerçek mânâda İslâm’i dâvete muhâtap olanlarda daha da fazla gözükmektedir. Allah’ın âyetlerinin kendisi için ne mânâya geldiğini anlatmaya başladığınızda hiç-bir cevap vermeden öylece bekliyor. Ölçüyor, biçiyor, değerlendiriyor ve surat asıp hiç-bir şey söylemeden yandaş arkadaşlarının yanına gidiyor. Ve bir ömür neye karar vermesi gerektiğini düşünüyor.

Tüm bu düşünsel bekleyişlerimizi belki de zor olan yokuşa yürümeyi deneyerek kırabiliriz. Denemek, göze almak bizleri bu kirlilikten arındırabilir. Bu konuda kendimize güvenmeyi de öğrenmeliyiz.

Şu-an medyada boy gösteren nice din-anlatıcıları, bâzı kavramların farklı anlamları üzerinden farklarını ortaya koyup kendilerine dinleyici sayısı üretmekten, sayıları çoğaltmaktan başka bir iş ile meşgûl değiller. O yüzden de kalabalık oluşmasına rağmen düşünceleri maalesef ürün vermiyor. Başkalarının ürettiği değerleri yaşayıp, İslâm adına olan değerleri ise sâdece konuşuyorlar. Başka düşüncelerin kelimeleri bizleri yönetiyorken, bizim değerlerimiz sâdece konuşma dili olarak hayâtımızda yer buluyor. Tabî ki bu ortaya çıkan yeni yaşam tarzı aslâ ve aslâ İslâm değildir. O yüzden şimdiye kadar hiç düşünmediğimiz, hangi ayağımızla yol aldığımızı bir-an önce düşünmeye başlayalım. Belki bizlere de birileri hiç düşünmediğimiz bir yerden sorular yöneltebilir. Bir ömür-boyu sâdece düşünerek ömür tüketmek zorunda kalabiliriz. Bu ise bizler adına hiç de iyi sonuçlar doğurmayacaktır” der.

KELLÂ!!! Hayır!!! Sorun anlama sorunu değil. Kur’ân’ın böyle bir sorunu yok zâten. (Çünkü Kur’ân çöldeki bedevilere de geldi ve onlar onu duydukları anda anladılar ve harekete geçtiler). Gerçek sorun, riske girerek, bedel ödeyerek, canları acıtabilecek oranda “EYLEME GEÇME” sorunu. Anlama biterse eylem başlamalı çünkü. Eylemin başlamasını istemedikleri, yâni bedel ödemeyi göze alamadıkları için Kur’ân’a zulmederek, onu, Kur’ân’ın da istemediği ve beklemediği çeşitli ve sınırsız anlamaların konusu yapmaya devâm ediyorlar.

Kur’ân objektiftir, subjektif değil. Herkese göre dir (nesnel=, sâdece birilerine göre (öznel) değil.

HAYIR!!! SORUN CİDDİYETSİZLİK SORUNUDUR!!!.

“Anlayarak okuyun” diyorlar. “Anlayarak okumak” ne demek? “Anlamadan okumak” ne demek? “Okuduğunu anlayamamak” mı? “Arapçasını değil, anladığın dilden oku” anlamındadır” demek değildir istenilen. Öyle olsaydı “arapçadan değil, türkçeden okuyun” denirdi. Anlayarak okumaktan asıl kastedilen, batı-merkezli okumaktır. Batının istediği gibi okumaktır. “Eyleme geçmeyecek şekilde” okumaktır. Tebliği-dâveti-cihadı-savaşı olmayan okuma şeklinde. Kur’ân okunduğu anda anlaşılabilen bir kitaptır. Aynen şu-anda okuduğunuz bu yazının okunduğunda anlaşılabildiği gibi. Tabi tıbbi bir sorun yoksa…

Yine; “anlatmak”, “söylemek” demektir. “Gel sana bir şey anlatacağım” demekle, “gel sana bir şey söyleyeceğim” demek aynı şeydir. Kişiye anlattığın ya da söylediğin şeyi kişi anında, daha söylerken/anlatırken anlar.  

Anlama çalışmaları anlamdan yoksundur. Eyleme geçmeyen anlama çalışmaları anlamsızdır zîrâ. Çünkü anlama çalışması yapmak anlam demek değildir. Bir şeyin anlamlı olması, davranışta yâni eylemde kendini gösterir. Anlama çalışmasının kendisi kişiye özel olduğu için, eylemden dolayısı ile anlamdan yoksundur. Anlama çalışmasının sonucunda eylem olmadığında, o çalışmanın bir yarârının olduğu net değildir. Fakat bir eyleme dönüştüğü anda, o çalışma tam anlamıyla sonuç vermiş demektir. Yâni bir çalışmanın amacına ulaşmasının delili, eyleme dönüşmesidir. Bir irâde ortaya konmuştur çünkü.


Meselâ arâzimizde 10 kilo altın olsa ve biz de bunu bilsek, ama kazma-küreği alıp kazmaya başlamak ve altını çıkarmak yerine, sürekli olarak; “arazimde 10 kilo altın var desek o altının bize ne faydası olur? Eyleme dönüşmeyen bilgi, bilgi olarak kalmaya mahkumdur. Kazılıp çıkarılmayan altın, yok hükmündedir.

Mete Gündoğan:

“Gereğini yapanlar muktedir olurlar” der.

Atasoy Müftüoğlu:

“Bilinçli çözümlemeler yapamadığımız için, bilinçli/anlamlı inşâ programları da yapamıyoruz. Ne olmamız, nasıl olmamız gerektiği bize, kibirli/küstah bir dille dışarıdan dayatılabiliyor. İslâm’a, seküler/liberâl yorumların sınırları içerisinden bakıyoruz. Bu-gün, vârolan dînî yaklaşımlar, modern/seküler/liberâl yapılarla uyumlu olan yaklaşımlardır. Bu-günün dünyâsını dönüştüremeyen bir din-algısı, bu-günün dünyâsına özgü kavram ve kurumlar tarafından dönüştürülerek, etkisiz hâle getirilebiliyor. Bizler, müslümanlar olarak, kamusal alanda, kentsel alanda, siyâsal/ekonomik/hukûki bir gerçekliğe dönüşmeyen, dönüştürülemeyen, soyut bir dînî söylemi kullanmaya devâm ediyoruz. Hayatlarımızı edilgen dindarlık biçimleriyle sürdürürken, bu edilgen/pasif konumumuzu unutuyor, aktif bir mezhep mücâdelesi yürütüyoruz. Edilgen dindarlıklar merkezinde, İslâm’i hareket/cemaat vb. oluşturulamaz. İslâm’i hareket/cemaat, İslâm’i anlamda târihsel ve siyâsal bilinç merkezinde oluşur.

Günümüzde, İslâm-dünyâsı toplumlarında, entelektüel/kültürel anlamda, tevhidi bütünlüğü, ümmet bütünlüğünü temsil edebilecek şekilde, söylemsel bir değişim bile sağlanabilmiş değildir. Söylemsel bir değişim sağlanamadığı için, söylemsel bağlamda kültürel bir muhâlefet bile gerçekleştirilememiştir. Türkiye örneğinde de görülebileceği üzere, yakın geçmişin soyut İslâm’cılığı, bu-gün, devlet iktidârına eklemlenerek, bu iktidârın ayrıcalıklarından yararlanmak üzere, muhâfazakâr bir toplum ideâli adına post-İslâm’cılığı seçmiş bulunuyor. İslâm’cılık, post-İslâm’cı kadrolar tarafından bastırılmıştır. Post-İslâm’cı unsurların (muhâfazakâr-mezhepçi-milliyetçi) İslâm’i anlamda yeni bir hayat-tarzını, yeni bir dünyâ-görüşünü, yeni bir bilgi-eğitim-kültür sistemini, yeni bir toplumsal gerçekliği oluşturabilecek niteliklere sâhip olup-olmadığı ayrı bir tartışma konusudur.

İslâm’i anlamda vâr olmak, İslâm’i bütünlüğü kamusal alanda, kentsel alanda temsil edilebilir, görünür ve işitilir kılınabilir ve ortak bir irâde oluşturabilir bir noktaya taşımakla mümkün olabilir. Post-İslâm’cı unsurların, İslâm’i bütünü bir gerçekliğe dönüştürme bilincine/hassâsiyetine/kaygısına/ufkuna sâhip oldukları iddia edilemez. Post-İslâm’cı unsurlar, gelenekçi/görenekçi/muhâfazakâr/sağcı yerleşik-kurumsal dînî düzenle, bu düzenin dokunulmaz kıldığı tek yorumla bütünleştikleri için, bu-gün, İslâm’i bir mücâdele değil, mezhep ve milliyet mücâdelesi veriyor.

İslâm’i anlamda vâr olma bilinci, İslâm’i anlamda etkin olma bilincini gerektirir. Tek boyuta, tek anlama, tek yoruma ve içe kapanan, yerel zamanlara, yerel gündeme kapanan bir kültürle etkin bir vâroluş, etkin bir bilinç ve dayanışma gerçekleştiremez. Tek-yoruma kapanan ve bu yorumu bağnazca savunan bir anlayışla, hiç-bir zaman bir müzâkere ve dayanışma gerçekleştirilemez.

Zihinsel kölelikleri normâlleştirmek, meşrûlaştırmak, ahlâki ve düşünsel bir cesârete sâhip olmakla ilgili olduğu kadar, yeni bir seçeneğe, farklı bir seçeneğe, yeni bir başlangıca ve yeni bir umûda ihtiyaç duymakla da ilgilidir” der.

Kur’ân gerektiği yerde zâten defâten açıklama yapıyor ve âyetleri tekrâr ediyor.

“Andolsun biz Kur’ân'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu? (Kamer 17, 22, 32, 40).

“İşte biz onu (Kur’ân'ı) apaçık âyetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidâyete yöneltir” (Hac 16).
 
“Ve Kur’ân'ı okumakla (emrolundum). Artık kim hidâyete gelirse, kendi nefsi için hidâyete gelmiştir; kim sapacak olursa, de ki: Ben yalnızca uyarıcılardanım” (Neml 92). Peygamberimiz; Kur’ânı okumakla (etluve=tilavet) emrolundum diyor, anlamakla değil. Çünkü okunduğunda zâten anlaşılıyor Kur’ân. 

Kur’ân kolaydır ve peygamberin diliyle daha kolaylaştırılmıştır: “Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur’ân'ı), senin dilinle kolaylaştırdık” (Duhan 58).

İlhâmi Güler’in de dediği gibi: “Araya zaman-fâsılası ve dil-duvarı girdikçe metnin anlaşılmasının zorlaşacağı gâyet açıktır”. Fakat bu zorluk, tüm ömrü tüketecek karışıklıkta ve güçlükte değildir.

“De ki: Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: -Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur’ân dinledik. O (Kur’ân), gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden ona îman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız” (Cin 1-2). “Elbette biz, o yol gösterici (Kur’ân'ı) işitince, ona îman ettik. Artık kim Rabbine îman ederse, o ne (ecrinin) eksileceğinden korkar, ne de haksızlığa uğrayacağından” (Cin 13). Görüldüğü gibi cinler Kur’ân’ı daha dinler-dinlemez mesajını/maksadını anlıyorlar ve hemen uygulamaya geçerek şirkten arınma yoluna koyuluyorlar.

“Doğrusu biz bu ilâhi mesajda(hakîkati), belki düşünüp ibret alırlar diye insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak aktardık'' (Zümer 27).

Kur’ân’ın arapçası çok açık-seçik fâsih bir arapçadır. Yâni Kur’ân’ı Kerim’i Rabbimiz her insanın anlayacağı şekilde indirmiştir. Kur’ân’ı Kerim’i anladığımız dilde, aklettiğimiz dilde okuyup hayâtımıza geçirmeye çalışmalıyız, bu bize farzdır.

“Âyetün beyyinâtin” beyân edilmiş demek, “ayrıntısıyla kolayca anlaşılabilecek kadar açık ve anlaşılır kılınmak” demektir.  

“Kendisine Allah'ın âyetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla kibirlenerek) sanki işitmemiş gibi ısrâr eder. Artık sen onu acı bir azabla müjdele” (Câsiye 8). Îman edip îmânın gereğini yapmakla anlamak çok farklı şeylerdir. Kâfirler anladıkları hâlde îman etmiyorlar. Bu yüzden de bir-türlü harekete geçemiyorlar.

Cinler Kur’ân’ı dinliyorlar ve hemen anlıyorlar ki sonra da dönüp hemen dâvete başlıyorlar. Bir anlama-süreci geçirme plânı yapmayı düşünmüyorlar. Öyle ki bir parça Kur’ân dinlemelerine karşılık Kur’ân’ın ana-mesajını kavrıyorlar ve dâvetçi oluyorlar: “Hani cinlerden bir-kaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzûruna geldikleri zaman dediler ki: Kulak verin; sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler” (Ahkâf 29).

İşte böyle; Kur’ân kendisinin anlaşılmasının bu kadar kolay olduğunu; anlamak için o kadar da zahmete girmeye gerek olmadığını haykırarak defâlarca söylemektedir. Hem de bunu sâdece âlleme-i cihan olanlara değil, hayâtında hiç kitap görmemiş olanlara, okuma-yazması bile olmayanlara da söylemektedir.

“İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka sâlih bir amelde bulunalım. Size orada (Dünyâ’da), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zâlimler için bir yardımcı yoktur” (Fâtır 37). İbret almak için ömür yeterli ama gel gör ki nice hayatlar Kur’ân okuyarak geçmesine rağmen anlaşılamıyor. Bu, Kur’ân’ın anlaşılamayacağı demektir. Anlaşılamamasının nedeni, uygulanmamasından kaynaklanır.

  İhsan Eliaçık:

“Kur’ân’ın dili değil, içinde yazan önemlidir. Kur’ân’da, “Zekâtların, fakirlere, borçlulara, ihtiyaç-sâhiplerine, işçilere, boyunduruk altında olanlara ve kimsesiz çocuklara dağıtılması gerekir” diye yazar. Bunun adı sosyal adâlet politikasıdır” der. Evet; Kur’ân’ı dilini inceleyeceğiz derken mesajını ıskalıyoruz. Hayat, “hayat kitabı” olan Kur’ân’dan mahrum kalıyor.

“Anlayarak okumak”? Gerçekten okuyan biri anlamadan okuyabilir mi? Anlamadan okumak nasıl olur ki? Maksat kavramak ise, kavramak başka bir şeydir.

Kur’ân’ın kendisi bir anlayıştır zâten. Anlayışı anlamak abestir. Mânâdır zâten. Mânâyı mânâlandırmak da ne demek?

Aşırı-anlama çalışmaları anlamsızlığı ve çelişkileri çoğaltıyor. Hattâ bâzen de birilerini Kur’ân’dan uzaklaştırıyor. Buna rağmen halâ yaptıkları şeyin doğru olduğunu zannediyorlar: “Siz, gerçekten bir-birini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz. Yüz-geri çevrilen onun yüzünden çevrilir. Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler; Ki onlar, bilgisizliğin kuşatması içinde habersizdirler” (Zâriyat 8-10). “Oysa onların bununla ilgili hiç-bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan yana hiç bir yarar sağlamaz” (Necm 28).

Güya halkı ilimde derinleştirip âllâme yapacaklar ve her şey kendi-kendine yola girecek. Bu, İslâm’ın sistemi değildir, Batı’nın sistemidir. Düşmanın taktiği ile düşmanı yenemezsiniz. İslâm’ın kendine-has bir yolu vardır. İşte büyük çoğunluğu okuma-yazma bile bilmeyenlerden oluşan ashab, bu yolu anladı ve uyguladı. Netîcede büyük ve sağlam bir medeniyeti başlattılar.

Anlama-anlama diye-diye kafayı yemiş durumdadırlar. Bu nedenle anlayamamaları derinleşmiştir. Kendi içlerinde bir devrim yapamazlarsa kıyâmete kadar anlayamazlar.

Batılıların başlattığı ve yürüdüğü yoldan yürümek İslâm’ın yöntemi değildir. Çünkü Batı, İslâm siyâsi olarak en üstün durumdayken ilme yönelmiş ve bir-zaman sonra üstünlüğü alarak bir medeniyet kurmuştur ama bu medeniyet bir zulüm ve şirk medeniyetidir. Aslında medeniyet de değildir bu. Demek ki çıkış-noktasında bir sorun/eksik vardı. Mâneviyat/adâlet/tevhid eksikliği. Bu yüzden Batı’nın bu sistemi örnek alınamaz.

Yıldırılmış/korkutulmuş/sindirilmiş/yozlaştırılmış/mankurtlaştırılmış hattâ yavşaklaştırılmış toplumlar aktif-siyâsetten/eylemden uzak durup bilim/kültür/sanat ile uğraşırlar. İlginç olan ve kızılması gereken şey ise, bu gösterdikleri tavrı “zirvedeyken” değil de “rezâlet” hâlindeyken yapmalarıdır. Rezil hâllerinin farkında değildirler. Hattâ bu hâllerini/hal-i pür melâllerini “iyi” olarak bile görürler. Bunun aynısını Emevi/Abbâsi iktidârları döneminde hakkı temsil etmesi gereken ve bunun için Hz. Hüseyin’in yaptığını yapması gerekip de yapmayan Hz. Ali/Hasan’ın torunları da yapmıştı. Bahriye Üçok:

“Hz. Hasan'ın iyice yıldırılmış olan torunları bu-sıralarda (Abbâsiler iktidârında) edebiyat, felsefe, sanat ve bilim ile uğraşıyorlar, politikadan uzak, sâde bir hayat sürüyorlardı” der.

Ali Şeriati:

“Ne bilgince İslâm, ne avamca İslâm; sâdece bilinçlice İslâm. Kültür olarak, gelenek olarak İslâm değil, inanç olarak İslâm” der.

Aşırı-anlama çalışmaları parçacı yaklaşımlardır. Ahtmet Kalkan:

“Parçacı yaklaşım, uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü asla aramayacak, bütünü hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu, hikmetin yitirilmesi değildir sâdece; dînin de yitirilmesine giden yoldur aynı-zamanda. Parça, bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder” der.

Ahmet Kalkan:

“Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni ünyâ-düzen(sizliğ)i” projesini uygulamak için, orta-doğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor. Bir-yandan da stratejik destek için İslâm’i hareketlere karşı “ılımlı İslâm”, “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “baş-örtüsüz İslâm”, “lâ’sı olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın dini-imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah'ın katında tek gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgâllerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından dînin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması” der.

Ramazan Kayan, ümmetin hâl-i pür melâlini şu şekilde anlatıyor:

“Hani şâir Farezdak, Hz. Hüseyin’e demiyor muydu? “Onların kâlpleri seninle, kılıçları sana karşı”.

Görüyorum; iktidar insanları nasıl Yezid’leştiriyor.

Servet insanları nasıl Karun’laştırıyor.

Güç insanları nasıl Haccac’laştırıyor.

Bilgi insanları nasıl Belam’laştırıyor.

Başarı insanları nasıl barbarlaştırıyor.

Vaatler insanları nasıl Suraka’laştırıyor.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” gerçeğini bugüne kadar nasıl terceme edeceğiz? Uyuşumcu, uysal kafalara bunu îzah mümkün mü?

Ve unutmayalım ki; zâlimin zulmü ile mazlumun duyarsızlığı buluştu ise, işte mûsibet o zamandır.

Bugün İslâm’ın kifâyetsiz ve ehliyetsiz tartışmacıların elinde nasıl anlaşılmaz, tanınmaz hâle geldiğine tanıklık etmekteyiz.. Âdeta din bir kadavraya dönüştü. Eğip büken, kesip biçen, kırıp döken, alıp verenlerin haddi-hesabı yok. Ne bir hesap soran ne de “bu gidiş nereye” diyen var!

Kalite yok. Seviye yok. Derinlik yok.

Günlük hayâtımızda ekranlarda tanık olduğumuz tartışmalar ölçü, ahlâk, edep, insaf sınırlarını çoktan aştı.

En kötüsü dînin magazinleştirilmesi ve dînin yorumlanmasındaki lâubâliliktir.

Bu bakımdan İslâm’ın ciddiyetine, müslümanların saygınlığına halel getirecek tüm tartışmaların dışında kalmak, artı karşısında olmak gerekiyor.

Gerçekten bu tartışmalar kimlere yarıyor? Tartışma gündemlerini belirleyenler kimler? Hangi değirmene su taşımaktayız?.

Enerjimizi anlamsız tartışmalarla tüketirken, sürüklendiğimiz tuzakların farkında mıyız? Boşa kürek çektiğimizi biliyor muyuz?

Evet, süregelen tartışmaların dâvâmıza, ukbâmıza katkısı nedir, sormak lâzım.

Nice zamandır tartışmaktan iş yapmaya vakit bulamadık.

Kesin itaat ve teslimiyeti gerektiren nice ilâhi buyrukları bile tartışmaya açtık. Teviller, tefsirler, yorumlar, görüşler tekliflerin üstünü örttü. Tıpkı İsrâiloğullarının Hz. Mûsa (as) ile tartışmaya durdukları gibi.

“Allah muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor” dediğinde onlar emri nasıl karşıladılar?

Emre icâbet etmeleri gerekirken kesilecek sığırın nasıllığını, niteliğini, rengini özelliğini tartışmaya açtılar. Bu tartışma neredeyse onların sonu (helâkı) olacaktı.

Ashab-ı Kehf’in misyonunu ıskalayanlar da onların sayısını tartışıyorlardı. Üçtür, beştir, yedidir diyerek gaybı taşlıyorlardı.

Sayıya takılı kalanlar, onların sa’yü gayretini görmüyorlardı.

Yakınlaşan kıyâmet gününe hazırlıkta bulunması gerekenler, kıyâmetin ne zaman kopacağı konusunda takvim çalışmasını tercih ediyorlardı.

Allah’ın âyetlerini tartışmaya açanların âyetleri nasıl çatıştırdıklarını ve zamanla tartışmaların nasıl bir tefrikaya dönüştüğüne şâhit değil miyiz?

Bu hâller bizden çok mu uzak?

Unutmayalım ki ilk tartışmacı şeytandır.

Tartışmanın ilk mûcidi ve en büyük muhibbi şeytandır. Hem de Allah ile tartıştı. Üstün olduğunu savundu. Secdesizliği ve seviyesizliği tercih etti.

İblis’in stratejisi, doğru yol üzerine oturup kıyâmet saatine kadar tartışmayı sürdürmekti. Ve süreç devâm ediyor.

Şimdi bize düşen görev, ya dışımızdaki tartışmaların nesnesi ve malzemesi olmak ya da vahyin gerçeklerine teslim olup hayâtın öznesi olmaktır.

Evet, gerçeği tartışan değil, yaşayan ve taşıyan olabilmek.

Şâyet tartışacaksak, bunu en güzel şekilde, hikmet ve basîret üzere yaparız. Çünkü tartışmanın bir ahlâkı ve fıkhı vardır.

Ama bugün diyar-ı İslâm, küfrün çizmeleri altında ezilirken biz meleklerin dişi mi erkek mi olduğunu tartışacak değiliz ya!

Peki, bize düşen sorumluluk nedir?

Sohbet ve dâvet.

Din adına konuşanlar hiç-bir dönemde bu kadar esnek olmadılar. Fıkıhsız bir toplum, fâkihsiz bir hayat sürüyorlar. Çağdaş İbâhiye, modern Mürcie yeni zamanların en çok taraftar bulan mezhebi oldu.

Dindarlar dünyevileşmekle kalmıyor, dîni de dünyevileştiriyorlar. Seküler bir zihinle İslâm’ı okuyor, vahyi ona göre yorumluyorlar. İslâm’ı olduğu gibi kabûl etmesi gerekenler, istiyorlar ki İslâm, bulundukları hâl üzere kendilerini kabûl etsin. Şartları belirleyen bir İslâm yerine, şartların belirlediği bir İslâm öne çıkıyor.

Allah’ın boyası ile boyanması gerekenler, yaşamlarında siyâsete liberâl bir boya, sosyâl hayâta seküler bir boya, kültüre popüler bir boya, düşünceye rasyonel bir boya çalabiliyorlar.

Renksizleşen ya da renkten renge giren silikler, İslâm’ı ne temsil ne de tebliğ edebilirler.

Kimilerine göre bu durum, dînin elden gitmesidir. Hayır! Din elden gitmez, yozlaşır. Dîni yaşamın içi boşaltılır. Aslını seçemez olursun. Dînin mânâ ve muhteviyâtı zayıfladıkça din adına mitos ve menkîbeler dinleşmeye ve bu da dinde yozlaşmaya neden olur.

Evet, İslâm’ın rûhu ile oynarsanız ne olur?

Akide felsefileşir.

İbâdet âdetleşir.

Din ideolojileşir.

İslâm Protestanlaşır.

Sonra, hayâtı tümden İslâm’a bağlamak yerine, İslâm’a hayâtımızda bir parça yer açmakla yetinir oluruz.

İşte liberâl düşünce ve davranışların müslümanları sürüklediği uçurum. İslâm’lardan İslâm beğen.

Sloganlaşan İslâm. Kültürleşen İslâm. Sıradanlaşan İslâm. Âdetleşen İslâm.

Bir de bakıyorsunuz ki her çılgınlığın dîni versiyonu hemen vizyona giriyor. Tesettür defileleri, güzellik merkezleri, zayıflama kürleri, marka, moda, model savaşlarının müslümancası. Bankacılığın İslâm’cası. Nasıl da beceriyoruz? Ne de yakışıyor?

“Ehli dünya”dan tek farkımız, ehlileşmiş müslümanlığımız. Muhâlif damarı kurumuş, direniş rûhu çökmüş, mücâdele azmi kırılmış yığınlar. Rûhen fakirleşiyoruz. Zihnen donuklaşıyoruz. Kâlben uzaklaşıyoruz. Bir umursamazlık, bir umutsuzluk, bir uyuşukluk. N’oluyoruz? Duruş duruş değil. Durum durum değil. Doğrusu iç-dünyâmızdaki alaborayı durduramadık. Bu bir eksen kayması mıdır, kimlik krizi midir, kıyâmet alâmeti midir? Bilemiyorum.

Olgu dinleştikçe İlâhi sınırlar zorlanıyor, ilkelerle oynanıyor, değerler sulanıyor.

Münkere alışık, şerle tanışık, şeytanla barışık bir profil ortaya çıkıyor. Ve Mevlana haklı çıktı: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız”. Çağdaş Mürciye, modern İbâhiye ciddî anlamda taban buldu.

Kalkış noktası ise: “Müslümanlar her şeyin iyisine lâyıktır” mantalitesi. Mâlûm işleri “ama”larla, “ancak”larla geçiştirme becerileri. Tabii ki tüm bunlar birden-bire olmuyor; alıştıra-alıştıra. Modernizm içselleştirildikçe dîni yaşamın içi boşalıyor. İliklerimize kadar modernizm soluyoruz.

İşte modern kent dindarlığının kırılgan hâli. “N’olacak bu müslümanların hâli?” diyemiyorsun. Bu acı ve çarpık tablo, “dışı seni, içi beni yakar”ın ifâdesi.

Çürüyen ve çöken birey. Çözülen âile. Parçalanan cemaat. Çözümden ne kadar uzaklaştığımızın göstergesi.

Vakaya boyun eğip vahye vedâ edince işte işin varacağı varta budur.

Kuru dincilikle, kof dindarlıkla kendinizi koruyamaz, geleceği kuramazsınız.

Dindar dünyâcıların son durumu; bilgi ile ukalâlaşan, başarı ile büyülenen, servet ile şımaran, güç ile büyüklenen, konfor ile küflenen, kariyer ile körlenen bir kötü gidiş.

Alabildiğine ılımlılaşan bir İslâm’ın Allah ile ne ilgisi olabilir ki?

Hz. Ali (ra) boşuna seslenmiyor: “And olsun ki sizde, sizi bir-araya getirecek bir din, sizi (gâye için) bileyecek bir duygu yoktur”.

Evet, dindar ama dini dar. Dindarlardaki dîni daralma ya da savrulma hayra alâmet değil.

Şimdi tüm bunlara “âhir zaman alâmetidir, kıyâmet yaklaşmıştır, dolayısıyla normâldir” dememiz mi lâzım?

Sormak gerekmiyor mu: “Din bir etiket midir? Yoksa rozet midir?”

Devrimci öz, direnişçi ruh, dönüştürücü damar kalmayınca geriye muhâfazakârlaşmak kalıyor.

Muhâfazakâr kimlikle gelen İslâm’i söylem ve eylemler ise kimseye heyecan vermiyor, harekete geçirmiyor.

Ekonomik gücü büyüyen nice insanın, insanlık kalite ve kalibresinin nasıl küçüldüğüne tanıklık etmekteyiz.

Peki, bu yozlaşma ve yabancılaşma süreci ne zaman başladı?

İnsanımız şu üç şeyle tanışmaya başladıktan sonra: İktidar. Para. Karşı cins. Bu üçgeninin baştan çıkarıcı çekim gücüne dayanamadılar, direnemediler. Bizim dindarlar bizi tanımaz oldular. Demek ki politize olmanın, popüler olmanın, paralı olmanın dayanılmaz hafifliğinden kolay-kolay kimse kurtulamıyor.

Evet, cihadsız yaşamların ceremesi ağır oluyor.

Müslüman gibi davranma yetmiyor, müslüman olmak gerekiyor.

İslâm’ın yolu engebeli ve çileli bir yoldur. Bedel ödemeyi göze alanlar seferi sürdürdüler, diğerleri ise süründü ve silindiler.

Şimdilerde ise biz müslümanlar “engellenen İslâm’i hayat” günlerinden “ertelenen İslâm’i hayat” günlerine geldi.

Niçin böyleyiz, bilmiyorum. Ağır-aksak, hantal, monoton, yılgın, yorgun, bezgin, bitkin ruh-hâllerini nasıl yorumlamak lâzım?

Bu bir iptâl midir? Tâtil midir? Firar mıdır? Fetret midir? Ricat mıdır? İstirahat mıdır?

Ertelenen İslâm’i sorumlulukların arkasındaki yorgun ruhları, dağınık zihinleri, boş yürekleri, çökmüş irâdeleri çözmek gerekiyor.

Bu nasıl bir hâl?

Bu bir çâresizlik midir, yoksa çabasızlık mıdır?

Nasipsizlik midir, yoksa gayretsizlik midir?

İmkânsızlık mıdır, yoksa ihmâl midir?

Diyebilirim ki, Türkiyeli müslümanlar yakın dönem mücâdele târihlerinde hiç bu kadar imkâna sâhip olmamışlardı. Bilgi birikimi, tecrübe geleneği, kadro insanı, ekonomik güç, kurumsal zeminler, fikri derinlik, entelektüel donanım, toplumsal ilgi, psikolojik destek düne göre daha iyi. Böyle iken bu durağanlığı, atâlet ve rehâveti neye yorumlayacağız?

Emeller eylemlerin önüne geçti.

Arzular azmimizi kırdı.

Hedefi büyütmemiz beklenirken çıtayı düşürdük.

Şimdi bizden yerleşik hayâta ve mevcut şartlara alışmamızı istiyorlar. Var olanla yetinmeliymişiz.

Öyle ya! Olgunlaştık (!), akıllandık (!), önlem almayı öğrendik (!), tecrübe edindik (!).

Sonuçta kendimizi kilitledik, sorumlulukları erteledik, önceliklerimiz değişti. Ne biz eski bizdik, ne de düşman eski düşman.

Artık bizi dışarıdan engelleyen bir düşman yoktu, içten-içe bizi çözen, çürüten bir olayla karşı-karşıyaydık.

Merkeze yürüdükçe, parayla yüzleştikçe, karşı cinsle hâlleştikçe bize bir hâller oldu.

Dünkü sorumluluk alanları bu-günkü klâsımıza uygun değildi. Sınıf atladıkça saftan ve sahadan koptuk.

Her şey zevk almak, keyif çatmak için. Öyle ki, Kur’ân adına toplanmalar bile keyfi toplanmalar şeklinde oldu.

Dostluklar, kardeşlikler, komşuluklar, akrabalıklar, ilişkiler, yaklaşımlar, evlilikler, sanat, kültür, spor, siyâset, eğitim anlamını, rûhunu, özünü yitirdi. Hiç-bir şey kalıcı değil, köklü değil. Günü-birlik zevkler, anlık hazlar belirleyici ve sürükleyici. Dolayısıyla hayâtın hayrı ve bereketi kalmadı. Zevkler konuşuluyor, renkler tartışılıyor, yaşamın ahengi gitti. Bu gidişâtın sonunda başlayacak “ah”ları ve “vah”ları kimse duymak istemiyor.

Rafımızda, cebimizde, hâfızamızda Kur’ân’ı gezdirmemiz yetmiyor, hayâtımıza indirmemiz gerekiyor. Ya da Kur’ân’a bu fırsatı vermemiz lâzım. İnmek için sırada bekleyen âyetler var. Vahiy bize inecek bir zemin bulamazsa bu bizim hüsranımız olmaz mı?

Hayâtınızda vahiy yoksa siz de yoksunuz, yâni hiçsiniz”.

Kur’ân’ın yaşatılması, hayâtın tam ortasında olur. Hayâta yön vermeyen Kur’ân, “yaşayan Kur’ân” değil, “okunan mushaf”tır sâdece.

“Kitab’ı kuvvetle tut” (Meryem-12). Kitabı kuvvetle tutmak, kılıcı kuvvetle tutmakla olur. Aksi-hâlde elinden kayar gider ya da okuduğun Kitap artık, sahabenin okuduğundan farklılaşır.

Kur’ân’ı anlamaktan çok, Kur’ân’a îman etmek önemlidir.

Sâdık Türkmen:

“Kur’ân’ı herkes anlar. Ancak herkes îman etmez. Her îman eden de gereklerini titizlikle yerine getirmez. Titizlikle yerine getiren olur, getirmeyen olur. Kur’ân “Ağrı dağının zirvesine çık” diye yazmış olsa, bu sözü Arap rahatlıkla anlar, Arap olmayan da çevirisini rahatlıkla anlar. Lâkin Ağrı Dağı’na çıkılabileceğine kim îman eder, kim îman etmez. Bu belli olmaz. Kim çıkmaya çalışır, kim çalışmaz bu belli olmaz. Kur’ân’ı zekâ-düzeyi en alt seviyede olan bir insan dâhi anlar. Çeviriden de olsa anlar. Çevirilere Kur’ân denilemez. Lâkin çevirilerden de Kur’ân anlaşılabilir” der.

CİHAD ve DEĞİŞİM

Ahmet Kalkan:

Peki, Kur’ân, aynı Kur’ân olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’ân okudukları hâlde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik güzel bir kimliğe bürünemiyor? Yâni Kur’ân, niye artık inkılâb yapamıyor?

Kur’ân değişmemiştir, ama Kur’ân okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’ân anlayışı, Kur’ân'a bakış, Kur’ân'a yaklaşım değişmiştir. Kur’ân, aynı Kur’ân'dır, ama Kur’ân'a yönelmesi gereken insan, Kur’ân'a sahâbe gibi yönelmiyor.

Kur’ân'ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü'minin Kur’ân'a îmânı, zâten onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’ân, indirdiğimiz mübârek bir Kitabdır. Artık Kur’ân'a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhâmet olunasınız” (En'âm 155). Mü'min, Kur’ân'ı, sâdece rûhu coşturan âhenginden, musîkisinden yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Esas onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’ân'la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır” (Riyâzü's-Sâlihîn ve Terc. II, 341).

Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’ân'dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’ân'ımdan) yüz çeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır” (Tâhâ 124).

Kur’ân gölgesinde hayâtını sürdüren canlı Kur’ân adayı müslümanlar, câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’ân’ın aldığı tavrı alan hamele-i Kur’ân olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’ân’ın gerçekleştirdiği o en büyük inkılâbı, câhiliyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı çevrelerinde değilse bile, mutlakâ kendi içlerinde gerçekleştirmiş olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır. 

Seyyid Kutub’un dediği gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya câhiliyye! Ya îman, ya küfür. Ya Allah'ın hükmü ya câhiliyye düzeni.

Câhiliyyenin açtığı ve kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde olup her çeşit câhiliyyeyi terk eden, safını Allah’tan yana seçip İslâm’a teslim olanlara selâm olsun!” der.

“Defi mefasid celbi menafiden evladır” ve “emri bil maruf ve nehyi anil münker” olacak ama iş burada kalmayacak.

Son zamanlarda en fazla kullanılan “şiddet” ve “terör” kelimeleri ve “bunlarla mücâdele” denilen eylemler sahtedir ve aslında bu iki kavram, tağutların Dünyâ’yı işgal plânlarını hayâta geçirmek için kendilerinin ürettikleri birer mâzerettirler. Zâten teröre karşı kimse savaş kazanamaz. Fakat bu-arada birileri terörü kullanarak o ülkeye-bölgeye girerek orada işlerini yürütüyor.

Namaz-niyazla, okuma-anlamayla yetinenler savaş konusu gündeme gelince neredeyse ödleri patlıyor ve renkten renge giriyorlar: “Kendilerine; Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi -hattâ daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamâna ertelemeli değil miydin? dediler. De ki: Dünyâ’nın metaı azdır, âhiret, ise muttakîler için daha hayırlıdır ve siz bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız” (Nîsâ 77).

Kelimeler, “güçlü” ellerin yaptığı hiçbir şeyi değiştiremez. Değişim ancak; yine vahyin kelimeleri ile inşâ olmuş, fakat güçlü bir îmana ve “ele”e sâhip olanlar tarafından gerçekleşebilir.

Mustafa Çelik:

“Şunu bilelim ki; cihad, şunun-bunun emri değil, Allah’ın emridir. Allah’ın cihad emrini gereksiz görmek, Allah’a imânı gereksiz görmektir.

Kur’ân’ı alır okursanız görürsünüz ki, Kur’ân baştan-sona îman ve cihad/fetih kokan bir kitaptır. Kur’ân, insanı îmansız ve cihadsız bırakmayan bir kitapdır. Cihad, İslâm’ın hayâtıdır. Cihad’ı İslâm’dan çekip alırsanız, yâni İslâm’ı cihad emri olmayan bir din olarak tasavvur ederseniz, İslâm’ın hayâta hâkim olma hakkını mahkûm etmiş olursunuz. İslâm’ı mâbede hapsedilmiş, evcil, sokağa söyleyecek bir sözü olmayan, ekonomik ve siyâsal yaşama, sanat ve estetiğe, mîmâriye, târihe, ölüm ve ötesine âit bir iddiası, bir söylemi bulunmayan ölü dünyâ-dinlerinden bir din olarak tasavvur edenler, Allah’ın indirdiği dîne değil, sahte ilâhlar tarafından uydurulmuş ve üretilmiş dinlere tâbi olanlardır. 

Cihad, istiklâlimizin ve istikbâlimizin garantisidir. Cihad’sız bir dîne inanmış olanların âkibetleri Firavunlara köleliktir. Müslüman olarak “Maşrıkta bir müslüman’ın ayağına bir diken batsa benim ayağım kanar. Mağrıp’ta bir müslüman’ın ayağına bir taş çarpsa benim ayağım sızlar” demiyorsan, îmânın problemli demektir. Îman edip îman-merkezli bir hayat yaşamak istiyorsan, dünyâ-müslümanlarını sâhiplenmek mecbûriyetindesin. Aksi-hâlde îmânına ihânet etmiş olursun” der.

Öyle bir hâle getirdiler ki sanki Kur’ân bize muhtaç; hayır, biz ona muhtâcız. Hayâtın tam orta yerinde..

Ahmet Kalkan:

“Kur’ân aynı Kur’ân olduğuna göre, bu-günkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bu-günkü insanlar Kur’ân okudukları hâlde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yâni Kur’ân, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’ân değişmemiştir; ama Kur’ân okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’ân anlayışı, Kur’ân'a bakış, Kur’ân'a yaklaşım değişmiştir. Kur’ân, aynı Kur’ân'dır; ama Kur’ân'a yönelmesi gereken insan, Kur’ân'a sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu-güne kadar onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet-suyunu sunmaya devâm etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı-başındaki yangınları farkeden itfâiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’ân yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Hayırlı ve olumlu değişim ve dönüşüm projelerini kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.

Bir ilâcın şifâya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sâdece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifâ beklenemez” der.

“İslâm’da zorluk yoktur” âyeti bu asrın en çok meşhurlaşan âyeti oldu. Hâlbuki bu âyetin bahsettiği sâdece dîni kabûl ettirme noktasındadır. Yoksa dîni kabûl edenler onu zâten yükü/zorluğu ile birlikte kabûl etmiş olurlar. Din insana sorumluluk yüklediği için zorluğu da vardır. Bu dîni kabûl etmiş kişiler için zorluk her zaman vardır. Hele bu çağda. Yâni bu din zorla/zorlukla geçen bir dindir. “Kolaylık dînidir” diyenler aslında “tembellik/uyuşukluk ve uyuzluk dînidir” demek istiyorlar. İşlerine öyle geliyor. Bu din tembellik ve korkaklık dîni değildir.

“(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla berâber îman edenler nihâyet 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' dediler. İşte o zaman (onlara), 'Şüphesiz Allah'ın yardımı yakın' (denildi)” (Bakara 214).

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran142).

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sâdece 'îman ettik' demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır” (Ankebut, 2-3)

Mustafa Çelik:

“Şunu bilelim ki; İslâm öğrenilerek bilinir, yaşanarak tanınır. Öğrenilmeden İslâm bilinmez, yaşanmadan İslâm tanınmaz. İslâm’ın bilinmesini ve tanınmasını istiyorsak behe-mehâl İslâm’ı öğrenelim ve yaşayalım” der.

Müslümanların sorunu olarak şöyle bir yazı yazılmıştır:

“Zamâne toplanmaları/sohbetleri idâre-i maslahat çalışmalarıdır. Maslahat adı altında olmadık tâvizler veriyoruz. Verdiğimiz tâvizler zamanla asıl düşüncelerimize, inançlarımıza dönüşüyor. Dînî hizmet adı altında kendimize, partimize, cemaatimize, örgütümüze, nefsimize hizmet ediyoruz. Farkına varmadan düşünsel, inançsal ya da örgütsel putlar üretiyoruz hayâtımızda”.

Ali Şeriati:

“İstersen bir yığın âyet söyleyeyim, ardından şiir okuyayım, onun da ardından hadis söyleyeyim, sosyolojik konularda tahliller yapayım. Bunlar boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır, sosyal gerçeklerle bir ilgisi yoktur der.

Peygamber Efendimiz: “Ümmet, ilk müslümanların yaptığını yapmakla düzelir” demiştir.

HAREKET

Aliya İzzet Begoviç: “İslâm güzel de müslümanlar bunun neresinde?” der.

Cemaat olmak yozlaştı, artık örgüt olmanın zamânı.

Müslümanların bu-gün “geldikleri yer”, “ulaştıkları yer” değildir.

Kur’ân nasıl bilinir? Çok basit.. Okumakla. Okumadıkları için anlamıyorlar aslında. Düzenli/sistemli/gayretli/tekrar-tekrar olan bir okuma ve eyleme dökme yöntemi. (gerçek/hakîki bilgi, harekette/eylemde ortaya çıkar). Bu şekilde yapılan “okuma”larda anlamama diye bir şey olmaz zâten. Anlaşıldığı/bilindiği zaman da eyleme geçmeme diye bir şey olamaz. Eylemin olmaması, aslında “bilme”nin olmadığını, idrâkin olmadığını gösterir. Eylemsizlik, bilgiyi kutsamak demektir. Fakat bir şeyin bilgisi, o şeyin kendisi değildir. Bir şeyin kendisi, bilgisini edindikten sonra eyleme dönüp hayatla buluşmasıyla görünür olup açığa çıkar.

Maalesef İslâm toplumlarında Cuma sûresi 5. âyet tezâhür ediyor. Yahudileşmenin bir cezası olarak: 

Kendilerine Tevrat verilip de onun gereğini yerine getirmeyenlerin örneği, kitaplar taşıyan eşeğin durumuna benzer. ALLAH'ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür. ALLAH zâlim toplumu doğruya ulaştırmaz”  (Cum’a 5).

Eyleme geçmemiş, hayâta düşmemiş ve dönüşmemiş olan kitabın (daha doğrusu mushaf) … kağıdından farkı yoktur.

Kur’ân’ı/İslâm’ı ilme indirgiyorlar. Oysa Kur’ân ilimden ziyâde hayattır. Aliya İzzet Begoviç diyor ki: “Kur’ân edebiyat değil, hayattır”.

“Bin yıllık eğitim, bir yıllık cihadın/mücâdelenin yerini tutmaz” desek sırıtmayan bir cümle olurdu.

Zaman kültürel İslâm zamânı değil, ideolojik İslâm zamânı. Siyâsal İslâm. Sosyal İslâm.

İslâm “salt bir öğreti” değildir. Bu nedenle İslâm’i uygulama sâdece özel hayatta olmaz. Kamûsal alanda da olmalıdır.

Kur’ân peygamberimize farklı zamanlarda, farklı mekânlarda inmiştir. Şimdilerde Kur’ân sürekli aynı mekânda okunup duruyor, mekânda bir değişiklik yok ki. Sürekli aynı mekânda okunmakla anlaşılmaz Kur’ân. Farklı mekânlarda da okumak gerek. Kur’ân masa-başında yazılıp hazırlanmış bir kitap değil ki onu masa-başında okuyup anlayalım!. Peygamber oturup dururken inmemiştir ki Kur’ân; yaşayıp dururken inmiştir. Diğer iki kapak arasındaki sıradan kitaplar gibi okunup incelenmesi olmaz bunun. Okunup incelense de gerçek mânâsı bu şekilde kavranılamaz. Hayâtın içinde anlaşılması gerekir.

Varlık demek hareket demektir. (bu kuantum teorisiyle de gösterilir) eğer “hareket” yoksa vâr-olmak da yoktur. Vâr-olmak zâten soyut olan salt düşünce ile olmaz. Düşüncenin harekete dönüşmesi ile olur. Zâten batı da, mevcut varlığını harekete borçludur. Fakat batı’nın hareketi meşrû olan hareket olmadığı için büyük ölçüde zulüm içerir. Bu yüzden harekete geçip meşrûluğun zirvesi olan İslâm medeniyetini açığa çıkarmamız gerekir.

Gerçek/somut hareketlere karşı soyut olan şeyle; ilimle mücâdele edilemez. Bu mücâdele zinhar kazanılamaz. Tam-tersine bu tarz mücâdele, gerçek olanı ya da hareket hâlinde olanı daha da güçlendirir.

Hz. Ömer diyor ki: “Birinin Kur’ân’ı tilâvet etmesi sizi aldatmasın. O dilimizdeki bir sözdür. Asıl siz Kur’ân’ı kim hayatına koyuyor ona bakın”. 

Dücâne Cündioğlu’nun dediği gibi; hakîkatin vâsıtaları yerine kendisine tâlip olunmalı.

Yusuf Kaplan:

“Bütün”ü ıskalayarak ayrıntı ya da salt parçalar üzerinde/n ayartıcı ve ‘bayıltıcı’ cümleler kurmak (post-modern duyarlıklarla nefes alıp-veren ama gerçekte, zihni, çağın ağlarıyla örülü ‘ölü kişiler’e) çok hoş gelebilir. Ama bu, her şeyi param-parça etmekle sonuçlanabilir. Oysa bizim ‘ayartmaya’ ve ‘bayıltmaya’, ayartılmaya ve bayıltılmaya değil, ayılmaya ve -ne kadar mümkünse- ayıltmaya, zihinleri çağın ağlarına ve bağlarına karşı diri tutmaya ihtiyâcımız var asıl; öyle değil mi? Durduğumuz yer yoksa ya da silikleşmişse, söyleyeceklerimiz sâdece “bura”nın, bu-gün burada (dolayısıyla bütün Dünyâ’da) 500 küsur yıldır hâkim olan Batılı paradigmayı meşrûlaştırmaktan ve bizim üzerimizden yeniden üretmekten başka bir şeyle sonuçlanmaz. Bizi bekleyen asıl iş, insanlığa, ‘nereye gidiyorsunuz böyle?’ (fe eyne tezhebün) diye sormak değil midir? Eğer insanlığı ayartıcı yöntemlerle yok-oluş felâketinin eşiğine getirip bırakan bu vâr-oluşsal çıkmaza biz dikkat çekmezsek ve buradan nereye gidilebileceğine ilişkin insanlığı çağın ağlarından ve bağlarından arındırabilecek bir hakîkat yolculuğuna biz çağırmazsak, kim yapacak bunu?

Yaptığımız işin, aslında Batı uygarlığının korunaklı alanlarını -üstelik de burada, bambaşka bir medeniyet iddiâsını dillendirmesi gereken bir medeniyetin çocukları eliyle- genişletmekten başka bir şey olmadığını göremiyorsak, neyi görebiliyoruz ki o zaman? İnsanlığa, ‘nereye gidiyorsunuz böyle?’ diyemeyeceksek, ne diyeceğiz ki? Nereyi işâret edeceğiz ki? Çağrımızın çağını kurmasını nasıl sağlayabileceğiz ki? Çölde, sürekli çölleşen bir yerde bile vahânın izini biz süremeyeceksek bu işi kim yapacak ki? Muhkem bir yerde durarak, bütün insanlığın sorunlarını sorunlarımız belleyebilecek muazzam bir yolculuğa çıkarak, çölü vahâya dönüştürecek hakîkatin çocukları burada olmayacaksa, yarın burada olabilir mi? Düşünmesi bile insanın tüylerini diken-diken ediyor, öyle değil mi? O hâlde, insanları nereden ve ne/re/ye çağırdığımızı iyi düşünelim diyorum” der.

Aşırı yorum Kur’ân’ı aşırı yorar. Bir “Kur’ân yorgunluğu” oluşur. Bu da anlamayı yozlaştırır, zorlaştırır ve imkânsızlaştırır. Ey müslümanlar! gelin Kur’ân’a eziyet etmeyin.

Kur’ân’dan fazla Kur’ân’cılık; kraldan fazla kralcılık yapmak gibidir. Kur’ân’ı, ancak Kur’ân’ın kendisini tefsir ettiği kadar tefsir edebiliriz. “Aşırı didiklemek” spekülasyona neden olur.  

Her yorum hayattan etkilenerek yapılan yorumlardır. Kur’ân ise hayattan etkilenmeden inmiş, vahyedilmiş bir kitaptır. Vahiy Allah’tan başka kimseden ve hiçbir şeyden etkilenmez. Tam-tersine etkiler. Etkilenen bir düşünce, etkilenmeyeni açıklayamaz.

Tamam, bir başlangıç lazım. Fakat başlayacak ama ne zaman bitecek? Yâni ne zaman devlete dönüşecek? Hayat-boyu devâm eden bir terbiye-süreci olacak eyvallah ama bu terbiye ne zaman görünür olacak?

Kur’ân’ı daha fazla anlayacaksınız/anlıyorsunuz da sanki hayatlarınız mı değişti/değişiyor? Değişen ne oluyor ki?. Din, değişimdir.

Şaheserler yazmaktansa, küçük de olsa bir “çözüm” bulmak daha önemlidir ve gereklidir.

Ali Şeriati:

“Evet, sen Kur’ân diyorsun, ama hangi Kur’ân?. Cehâletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’ân mı?. Cinâyetin mızraklarının ucundaki Kur’ân mı?. Yoksa çeyrek yüzyıldan daha az bir sürede, çölün dağınık ve düşman kabîlelerini birleştirerek, Dünyâ’nın egemen güçlerini -Bizans, Sasani- çökerten, insanlığın kaderini ele geçiren, devrimci yapısıyla insanlık târihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak mı Kur’ân?. Kur’ân'ı “ka-re-e” kökünden alıyorsunuz. “Karene” kökünden alırsanız, sonucu “okuma kitabı” değil, “yoldaşlık kitabı” olur ki “kendine yapıştırmak, tutturmak” anlamınadır.

Yeni bir tebliğ dayanağı hazırlamak, yeni ve güçlü bir düşünsel akımı başlatmak, sizin görevinizdir. Bu elinizdeki dînî kitaplar, bu sizin tebliğ yöntem ve bilinciniz kimseyi sizin îmânınıza çekmiyor, aksine uzaklaştırıyor. Bunlarla, modern uygarlığın bilimsel, sosyâl ve felsefî ekôl ve ideolojilerinin saldırıları karşısında ayakta duramaz. Şu elinizde vârolanlar ancak eski kuşağı, gelenek ve dîne vefâdar olan kuşağı doyurur.

Bu kuşak için bir iş yapınız, bir-şeyler yapınız! Bu kuşak için yeni düşünsel gıdâlar hazırlayınız!. Onunla konuşmak için, ona İslâm’ı kültür, tÂrih, tevhid, îman, Kur’ân, Peygamber, adâlet, cihad, ictihad... vs. tanıtmak, kavratmak için yeni bir lîsan geliştirin, yeni bir iletişim-ağı, yeni bir tebliğ metodu geliştiriniz. Yeniden İslâm’i diriliş için, düşünsel bir devrim ve canlılık için yeni ve güçlü bir çabayla işe koyulunuz. Dînî hizmetlerinizi, İslâm’i faaliyetlerinizi gerçek İslâm’ın anlayışına uygun olarak çağdaş kuşaklar için seferber ediniz. Yoksa bu kuşak elden gidiyor!. Bu fırsat kaçıyor!. Bu din, bu âman yalnız sizle yarınlara ulaşmaz!. Henüz elinizden bir şeyler yapmak geliyor. O hâlde çalışınız!. Bir-şeyler yapınız” der.

Ahmet Kalkan:

“Unutulmamalı  ki eğitim, hayâtın sâdece bir parçasıdır; tümü değil” der.

AŞIRI-ANLAMA AFORİZMALARI

Bir şeyi târif etmekle “bilme” arasında fark vardır, târif etmek bilmek demek değildir.

Kavramlar, fiîli olanlar için geçerlidir. O da, fiil hâlindeyken anlamını bulur ve idrâk edilir. Meselâ salât, salât edilirken; îman, îman hayatta kendini gösterirken anlaşılır ve idrâk edilebilir. Yâni kavramlar, yürürlükte iken idrâk edilebilir. Dücâne Cündioğlu:

“Sözcüklerin anlamı, nesne ve olguların ise kavramı olur. Kavramına sâhip olmadığımız nesne ve olguları aslâ analiz edemeyiz, buna karşılık sözcükler ve anlamları hakkında dilediğimiz kadar gevezelik yapabiliriz. Yâni, derinliğine temas kurulmadıkça nesne ve olguların kavramlarına sâhip olunamadığı hâlde, o nesne ve olgulara karşılık gelen sözcükler ve anlamları üzerinde keyfi bir sûrette tartışmak pekâlâ mümkündür. Türkiye'de yapılan da budur” der.

Mushafın üst-perdeden okunmasıdır yapılan. Kur’ân değil. Çünkü Kur’ân okunduktan sonra uygulanmadan bırakılamaz.

Evet; sorun anlama sorunu değil, îman sorunudur. “Ey îman edenler îman edin”..

Savunmayı göğüsleriyle yapmaktan korkanlar, dilleriyle yapmaya başlarlar..

“Şüphesiz ki îman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o Şeytan’ın hiçbir nüfûzu yoktur. Şeytan’ın nüfûzu, ancak onu dost edinenlere ve Allah'a ortak koşanlaradır” (Nahl 99-100).

Âyette de denildiği gibi; şeytan îman edenlere dokunamaz, bilgi-sâhibi olanlara değil.

Yapılanlar zihinsel faaliyetlerdir. Oysa müslümanlara âcil lâzım olan, fikrî ve eylemsel faaliyetlerdir.

Kur’ân’ı anlamak, bu-günkü müslümanlarla gerçek müslümanlar arasındaki benzersiz farkları anlamaktır; Kur’ân’ı anlamak bir-milyarı aşan bir kitlenin neden hâlâ her bakımdan sömürge durumunda olduğunu anlamaktır; kısaca Kur’ân’ı anlamak hayâtı anlamak demektir.

Bu yapılan aşırı-anlama çalışmaları, üstü-örtülü laikliktir. Hayâta zinhar dokunmuyor. Çünkü “anlama” yanlış anlaşılıyor. Dananın altında buzağı aramak anlamak demek değildir. Kur’ân’ın isteği de değildir.

İslâm-medeniyeti “sözün medeniyeti” değil, “çözüm medeniyeti”dir. Lâkin bâzen de söz ile çözer sorunları. Fakat çözümü gerçekte söz ile değil, hareket ile yapar. Söz ile gerçek çözümler yapılamaz çünkü. Çözümler “ânın/şimdinin” işleridir. Sözler ise her zaman bu hâlin/zamânın çözümlemeleriyle uğraşmaz. Eski ve ilerinin ortada olmayan durumlarını tartışır durur.  Bu yapılan sonu ve amacı olmayan bir Kur’ân araçsallaştırmasıdır. Ne olup-bittiğini bile görmekten âciz bırakan semantik intihardır.

Aşırı-anlama çalışmaları “erteleme” çalışmalarıdır. “Gri”nin muhabbeti yapılıyor.

Bu tarz çalışmalar Kur’ân’ın gerçek mesajını örtüyor. Aşırı-anlama çalışmaları anlayamama/anlaşılmaz kılma/örtme çalışmalarıdır.

Bu çalışmalar İslâm’ı erteleme çalışmalarıdır.

Anlama çalışmaları anlamlı değil. “Eyleme” çalışmalarıdır anlamlı olan.

Aşırı araştırmak yeni yükümlülükler getirir ki bunlar mü’mini zor durumda bırakır: “Ey îman edenler, size açıklandığında sizi üzecek şeyleri sormayın; Kur’ân indirildiği zaman sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti. Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak olandır” (Mâide 101).

Kur’ân’ı aşırı-anlama çalışmaları aslında “sâdece bâzı âyetleri anlama çalışmaları”dır. Rahatı kaçırmayacak, konforu bozmayacak âyetleri..

Bu yapılan aşırı-anlama işi îmanın konusu değil, inancın konusudur. Çünkü bu çalışmalardan sonra bir şey yapılmıyor. Fakat îman öyle değildir; illâki harekete geçirir. İnanmak, arkasından mutlaka mücâdele etmeyi getirir.

Çözüm-odaklı çalışmalar değil bunlar, sorun odaklı çalışmalar. Yeni sorunlar çıkarıyorlar sürekli. Zâten belli olan bir konuyu anlaşılmamış olarak gösteriyorlar ve üerinde yeni düşünceler üretiyorlar ama bir türlü sorun çözülemiyor. Hattâ bir-süre sonra yeni ayrılıklar doğuruyor.

Aşırı-anlama çalışmaları “apaçık” olan Kur’ân üzerine yapılamaz. Belki Tevrat ve İncil için ve diğer orijinâli kaybolmuş metinler için yapılabilir, Sümer metinleri, Orhun yazıtları vs. gibi.  

Aşırı-anlama çalışmaları Kur’ân üzerinde târihsiz ve sünnetsiz bir okuma yapıyor. Kur’ân, târihi bağlamından tamâmen koparılarak da anlaşılamaz. Dirâyet tefsiri, işi şirâzesinden (şirâze = bir şeyi haddinden fazla yaparak ayarını kaybetmek, sınırın ötesine geçmek) kaçırdı. Hiçbir âyetin birbuçuk milyar ayrı anlamı yoktur.

Aşırı-anlama çalışmaları aslında görünenin aksine tembellik çalışmalarıdır. Gayretli okumalardan kaçmak için yapılan çalışmalar. Samîmi ve sebatlı okumalar yeterlidir Kur’ân’ı öğrenmek/bilmek/idrak etmek için.

Aşırı-anlama çalışmaları (te’vil, tefsir) Kur’ân’ın sinirlerini alıyor ve Kur’ân’ı “layt” bir kitap hâline getiriyor.

İki çeşit insan vardır. Put diken, put kıran. Kur’ân put-kıran insan yetiştirmek ister. İlim bir noktaydı câhiller onu çoğalttı. İlmin kendisi put hâline geldi. Aşırı-anlama çalışmaları, yeni putlar dikmektir. Bu putlar hakîkati perdeler ve “yok” eder.

“Anlaşılan”ların hayatta hiçbir iz-düşümü yok.

Aşırı eğitim.. mîde bulandırıcı bir şekilde.. Öyle ki artık eğitim bir nirvana hâline gelmiş. Hâşâ, eğitime ulaşmak, eğitim almak Allah’a ulaşmakla eş tutulur hâle gelmiş. Bu konu derinleştikçe hayâta geçme/eyleme dönme/görünür kılmadan gittikçe uzaklaşıyoruz. İş artık zihnî savrulmalara geldi.

Aşırı-anlama çalışmaları dîni vicdanlara hapsetme yönteminin demokratik/liberâl yoludur. Anlamak, “olma”nın önüne geçmiştir.

Aşırı-anlama çalışmaları, büyüklerin; “fazla okuma, kafayı yersin, dinden çıkarsın” dediği, çalışmalar olsa gerek.

Aşırı-anlama çalışmaları “târihsel komplekslik” çalışmalarıdır. Batı karşısında geri kalmışlığın bir ifâdesi ve tarzıdır.

Aşırı-anlama mensupları o kadar aşırı ve gereksiz yorumlar/te’viller yaptılar ki, Kur’ân’ı “görece” hâle getirdiler. 

Aşırı anlama-yorumlama çalışması yöntemiyle Kur’ân’ı atomlarına ayırıyorlar ve daha sonra da alt-parçacıklarına bölüyorlar. Böylece Kur’ân organizma durumundan çıkıyor. Parçacı yaklaşım budur işte.

Aşırı-anlama-yorumlama çalışmaları, bâtıni-tasavvufi aşırı-yorumlama düşüncesinin modern hâlidir. Bâtıniliğin öne çıkan özelliği, bâtıni anlam uğruna literâl anlamların heder edilmesidir.

Kur’ân’ı aşırı-anlama çalışmaları, Kur’ân’ın hiç-bir zaman anlaşılamayacağını gösterme çalışmalarıdır.

Bu yapılan çalışma şekli, dîni, Dünyâ’nın yedeğine almaktır

Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışmaları, semantik çalışmalarıdır.

Tağuta küfretmeyenler Kur’ân’ı anlayamazlar.

Aşırı-anlama çalışmaları tekellüf çalışmalarıdır.

Cemaatler/târikatler/hizipler/gruplar vs. yanlış bir tarzda (tabî ki de eyleme dönüşmeyen ve dönüşmesi de söz-konusu edilmeyen bir-aradalıklar gerçekleştiriyorlar. Bu organizasyonlardan pe bir şey çıkmaz. Buralardan ancak “güzel çiğ köfteler” çıkar.

Kur’ân’ı aşırı-anlama çalışmaları, onu aşırı yüceltme çalışmalarıdır. Kur’ân’ı aşırı yüceltmek, onu hayattan koparmaktır. Peygamber aşırı yüceltilince nasıl hayattan kopuyorsa o şekilde. Hayattan kopunca artık teberrüken okunur.

Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışma şekli, dînin diyânete indirgenmesidir. “Din” ile değil “diyânet” ile meşgûl olmaktır. Dolayısı ile hayâtın etkisizleştirilmesidir. Ali Bulaç:

“İslâmiyetin işi “teoloji” değildir; hayat-alanları dinden kopuk “dindarlık veya diyânet” de değildir. Bu Dünyâ ile meselâ adâlet, özgürlük, sömürü, zulüm ve yoksullukla uğraşmaktır. Liberâller bize, diğer dinlerin teolojisiyle uğraşın, “dini hükümleri” bırakıp “dindarlık veya diyânet”le yetinin demeye getiriyorlar” der.

Kur’ân’ın bir zihniyeti var. Kişi, hayâtında o zihniyetle düşünüp, edip-eyleyen biri değilse Kur’ân’ı idrâk edemez. Mushaf incelemelerinden öte bir-şey yapmış olmaz.

“Aklın yolunun bir olması” ile, “tek-tip insan yetiştirme projesi”ni karıştırıyorlar. Herkes tek-tip anlayışta olunca, “bak, aklın yolu bir” diyorlar.

Modern Kur’ân çalışmaları, Kur’ân’ı hayâta sokmama-merkezli çalışmalardır.

Aslında Kur’ân çalışması değil, mushaf çalışmasıdır yaptıkları. Çünkü Kur’ân bütünü ifâde eder. Bütün dikkate alınarak okunur. Mushaftan ise istediğin sayfayı okursun. Ya da “birilerinin istediği sayfaları” ki bu sayfalar “hayâta dokunmayan” sayfalardır.

Bu çalışma-şekli yatay seyir hâlindedir ve bu yataylık sürekli aynı çizgide döngüler hâlinde devâm eder. Eyleme dönük çalışma şekli ise dikey seyri hedefler. Bu nedenle yatayın durgunluğunu parçalayarak da olsa ondan kurtulmanın plânını yapar. Çünkü bir-şeyi aşmak, diğerini genelde yıkarak olur.

Modern Kur’ân çalışmaları, istatistiğin konusu hâline geldi. “Kur’ân’ı kaç kere tefsir ettiniz?”, “haftada kaç gün meâl-tefsir dersi yapıyorsunuz?” “Kur’ân hakkında neleri ezbere biliyorsunuz?”, “kaç kişisiniz?”, kadın grubunuz kaç kişi?” vs. gibi.

Modern Kur’ân çalışmaları, seküler, yâni dîni reddetmeyen ama ahkâmı reddeden çalışma şekilleridir. Hüküm, hemen ardından eylemi gerektirdiği için ve İslâm’i eylem için ise, mevcut modern hükmü reddetmek şart olacağı için bu işin bedelini ödemekten korkuyorlar.

Bu çalışmalar, Kur’ân’ı hayâta taşımaya değil, taşımamaya endekslenmiş bir entelektüel çalışma şekilleridir.

Bir şeyin adının İslâm’i olması o şeyin gerçekten de İslâm’i olduğunu göstermez.

Aşırı anlama yorumlamacı ılımlı demokratik dincilere soracak olsak: Vahiy (Kur’ân) merkezli gerçek İslâm adına ne yaptınız ve ne kadar yol aldınız” diye, söyleyecekleri ve gösterecekleri hiç-bir şeyleri yoktur. Atmış oldukları bir arpa-boyu yolları yoktur çünkü.

Çiğ-köfte yerken, çay-kahve içerken ortaya atılan fikirlerle İslâm adına hiç-bir şey yapılamaz. Ortaya atılacak o fikirler ancak tağutların işine yarar.

SONUÇ

İlhâmi Güler:

Kur’ân, ulemânın toplamı tarafından -bâtıni yorum hâriç- doğru anlaşılmıştır. Ancak sünniliğin “Kelâm-ı Kadîm” teorisi yüzünden metin haddinden fazla istismâr edilmiştir. Metin “insan sözü” değil de, Allah’ın büyüklüğü oranında “derin” ve “sonsuz” olarak görüldüğü için, âyetler birer mâden ocağına, okyanusa veya Güneş’e benzetilerek sürekli istismâr edilmiştir. Fıkıh’ta “kıyas”, Kelâm’da ve Tefsir’de “muhkem-müteşâbih”, Tasavvuf’ta “zâhir-bâtın” bu istismârın kavramsal araçlardır. Oysa kıyas yerine “istihsan” benimsenseydi; Âl-i İmran Sûresi’nin 7. âyetindeki müteşâbih kavramının anlamı “anlamı kapalı âyet” değil de; gaybın (Allah, Âhiret, Melek vs.) teşbihle insan zihnine yaklaştırılması (Zemahşeri) olduğu gerçeği benimsenerek âyetteki durakla oynanmasaydı ve zâhir-bâtın bataklığına batılmasaydı bu teşevvüş (karışıklık) olmayacaktı. O zaman da mârifet, tefsir yazmak değil; altı yüz sayfayı altmış sayfada özetleyip, Allah’ın murâdını anladıktan sonra, oturup adam gibi olup-biteni, olayları, olguları, yâni hayâtı bu altmış sayfaya (asıl, evvel) göre “te’vil” etmek (hayâta uygulamak H.G.) olacaktı. Heyhat! İstismâr hâlâ devâm ediyor. Kur’ân’ın anlam zenginliğinin kapasitesi, Allah’ın mutlaklığı veya büyüklüğü ile doğru orantılı değil; arapçanın ifâde kâbiliyeti ve alfabesinin mükemmelliği ile doğru orantılıdır” der.

Paul Tillich:

“Kelimeler, esas îtibâriyle, icrâ ettikleri işlevden ve iletmesi niyetlenilen şeyden daha fazlasını anlatmazlar” der.

Muhammed İkbâl:

“Sofu ve mollaya benden selâm olsun, Allah'ın emirlerini bize söylediler. Fakat onların te’vili Allah'ı da, Cebrâil'i de, Hz. Peygamber'i de hayret içinde bıraktı” der.

Apaçık olan bir Kitab’ı “anlamak” mı??.. Kur’ân’ın anlaşılmayacak bir tarafı yok. “Kur’ân anlaşılmıyor” diyen kişi aslında, “kendi anladığının anlaşılmadığını” söylemek istiyordur.

Tüm peygamberler kavimlerine kendi dilleri ile gelmişlerdir ve onlara vahyi en iyi şekilde anlatmışlardır. Onlar da kendilerine ne söylendiğini anlamışlardır. Buna rağmen dîni kabûl edip îman etmemeleri, mesajı anlamanın, îmânı kabûl etmeyi yanında getirmediğini gösterir. Anlamak kabûl etmek demek değildir çünkü. Kabûl etmeyince anlamanın bir yarârı olmuyor. Kabûl etseydi harekete geçerdi. Kabûl, eyleme döner zîrâ.

Kur’ân bir konuda bir-birine zıt olan bir-çok şey söylüyorsa, onda çelişki var demektir.

Kur’ân sâdece bu Dünyâ ile ilgilidir. Dolayısıyla; Dünyâ kısıtlı olduğu için, Kur’ân’ın hükümleri/anlamı da kısıtlıdır. Bize göredir, çünkü biz kısıtlıyız. Cennette-cehennemde geçerli değildir. Allah’ı da bağlamaz. Yaratım sınırsızdır ama yaratılan sınırlıdır. Yaratılan için söylenen de sınırlıdır bu yüzden. Nitekim Kur’ân, iki kapak arasında sınırlı bir kitaptır. Sınırlı bir kitabın sınırsız anlamlarla dolu olduğunu söylemek yanlıştır. Sınırsız olan belki “levh-i mahfuz”dur.

“Allah size kitabı açıklanmış (mufassal) olarak indirmiş iken ben ondan başka hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o (Kur’ân)'ın gerçekten Rabbi'nin tarafından indirildiğini bilirler, onun için hiç kuşkulananlardan olma” (En-am 114).

“Elif, Lâm, Ra. Bu bir kitaptır ki Hikmet Sâhibi her-şeyden haberi olan tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. Ta ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz” (Hud 1-2).

“Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; îman edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık” (Araf 7).

Ellerinde Kur’ân var. Kendilerini Kur’ân talebesi, Kur’ân okuyucuları/halkaları/meclisleri vs. olarak kabûl ediyorlar. Fakat zihinlerini/kâlplerini Kur’ân inşâ etmemiş. Bu nedenle de eylemlerini Kur’ân-merkezli yapmıyorlar-yapamıyorlar. Söylemleri ile eylemleri bir-birini tutmuyor. Böyle olunca da hayâtı Allah adına okumamış oluyorlar. “Bu durumun sebebi şudur: Onlar îman ettiler, sonra küfre saptılar da kâlpleri üzerine mühür basıldı. Artık onlar incelikleri kavrayamazlar” (Münâfikûn 3).

Yanlış anlaşılmasın.. Bu satırların yazarı “İslâm’i ömrünü” Kur’ân okumaya vermiş birisidir. Nerdeyse tüm mesâisini buna harcamaktadır. Kur’ân’ı hayâta hâkim kılmak isteyen biridir. Karşı olduğu şey Kur’ân’ı tağutların istediği gibi anlama yanlışıdır. Tefsirin te’vile dönüşmesidir. Çünkü artık tefsir bırakıldı ve te’vil etme yoluna düşüldü. Sınırsız te’vil. (burası çok önemli) Aşırı-yorumlama mevcut hayâtı tağutlar/firavunlar kontrol ettiği için, onların istediği şekilde olacaktır. Yorumlar, onların kurmuş olduğu Dünyâ’dan/kamûsal alandan etkilenerek yapılacak yorumlar olacaktır. Kur’ân bütünlüğünden kopuk yorumlardır bunlar. (Biz burada te’vil kelimesini ıstılâhi anlamda alarak, mânâyı farklılaştıracak şekilde aşırı yorumlama olarak aldık).

Şu-anda konuşulan ve yazılan aşırı-anlama çalışmaları “haber”e yöneliktir “inşâ”ya değil. Müslümanlar artık inşâya değil, habere bakıyorlar. “Haber” ile ilgili çalışmaları da zihinsel etkinlik olarak yapıyorlar. Hayâta geçirmeye niyetleri yok.
 
  Hiç-bir zaman Kur’ân’ın gerçekten anlatmak istediği şeyi kavrayamazlar. Çünkü Kur’ân ile; liberâl-seküler-kapitâlist-demokratik-konformist-modernist bakış-açısıyla ilişkiye giriyorlar. Kur’ân ile yanlış bir ilişki hâlindeler.

Kur’ân’ı kelime-kelime, cümle-cümle te’vil etmeye çalışıyorlar. Kur’ân’ın her âyeti ille de te’vil edilecek diye bir şey yok. Meselâ Kur’ân’da duâlar var. Bunlar nasıl te’vil edilecek? Duâların te’vili olmaz.

Gerçi te’vil kelimesini ıstılahta yanlış kullanıyorlar. Te’vil aslında “işin gereğini yapmak” demektir. 

En iyi yorum te’vil, fiil-eylem-cihad ile yapılır.

Yâni “ihbar-haber” varken bunu tekrar aşırı yorumlama anlamında te’vil etmek yersizdir. Haberi okuduktan sonra onu tekrar te’vile tutmak abestir. Zâten te’vil, haberi somut hâle getirmek demektir. Mustafa Öztürk İbn-i Teymiye’den yaptığı alıntıda:

“İhbârın te’vili daha önceden haber verilen olayın fiilen gerçekleşmesi anlamında olup, bir şeyin mânâsını kavramak değildir. Kısaca söz talep ifâde ediyorsa, bunun te’vili, talep edilen fiilin kendisidir. Şâyet söz haber kipinde ise, te’vil haber verilen şeyin dış-dünyâdaki tecellisidir. Söz-gelişi “güneş doğdu” sözünün te’vili, onun fiili olarak doğmasından ibârettir. Yusuf sûresinde rüyânın te’vili, rüyânın aynen gerçekleşmesidir. “Babacığım, işte bu, vaktiyle görmüş olduğum rüyânın te’vilidir” (ve kâle yâ ebeti hâzâ te’vîlu ru’yâye min kablu) (Yusuf 100). Kur’ân’ın daha açık hâle getirilmesi, yorumlanması te’vil değil tefsirdir. Son olarak te’vil kelimesi bir şeyin aslını, hakîkatini ve pratik sonucunu bildirme ve îzah etme anlamına gelmektedir” der. 

Elbetteki Kur’ân dersleri de gereklidir ve olmalıdır. Ancak sâdece ders ve inceleme ile Kur’ân’ın insanların hayâtında pratik bir şekilde yaşanan bir davranış hâline dönüşmesi mümkün değildir. Çünkü günümüzde Kur’ân (belki mushaf demek daha doğru olur) derslerinden edinilen bilgi ölü bir bilgidir. Kur’ânî bilgi ancak ve ancak hayâta yansıyınca dirilir ve canlılık kazanır. Fikir ve düşünce-yolu amelî yola dayanmadıkça sonuç vermez, hattâ uzun süre elde tutulamaz. Kur’ân’ın zihne inmesi yetmez, yüreğe de inmeli ki yürekli nesiller ortaya çıksın.

Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurur: “Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur’ân-ı Kerim’i yersiz te’vil edendir” (Taberâni).

Meydandaki/eylemdeki hareket, idrâkı/bilmeyi, hele anlamayı gerektirmez. Gerek kalmaz ona. Bilgi/idrâk zâten eylemin içinde mündemiçtir. Artık îzaha de gerek yoktur.  

Anlama çalışmaları maalesef idrâk çalışmaları değildir. Yapılanlar formaliteden ibârettir. Kur’ân, aşırı-anlama mensuplarının boğazlarından aşağı inmiyor. Yüreklerine ulaşmıyor. Dillerinde kalıyor. Bu nedenle eyleme geçmesi söz-konusu bile olmuyor. Aşırı-anlama çalışmaları bu nedenle bir Kur’ân istismarıdır.

Yapılan, İslâm’i/Kur’ânî bir muhabbet değildir, piyasa muhabbetidir. Piyasanın belirlediği muhabbetlerdir bunlar. Zinhar eyleme dönmeyecek muhabbetler. Fakat unutulmamalı ki, eyleme dönmeyen hiçbir şey İslâm’i değildir, olamaz.

Eskiden Atina daha bilgili ama Roma daha güçlüydü. Bu yüzden Atina/bilgi, Roma’nın/gücün elinde oyuncak oluyordu. Fakat Roma da zulmün merkeziydi, insanlar Roma’nın elinde köle oluyorlardı. Demek ki ikisi de eksik olduğundan dolayı yanlıştır. İlim-Eylem berâber olmalıdır. Çünkü ilim ve güç ayrı-ayrı olunca kölelik kaçınılmaz oluyor.

“Bu-günün işini yarına bırakma!” atasözüne bir ilâve yapmak gerekiyor. “Yarının işini bu-günden yapma”!. Derin araştırmalar yapmak “yarın”ların işidir inşaallah.  

İslâm âlemi yangın yeriyken, (Bizans’ın, kuşatılıp fethedilmek üzereyken meleklerin cinsiyetini tartıştığı gibi) Kur’ân’ın hiç de söz-konusu etmediği şeyleri tartışmak abesle iştigâl etmektir. 

Peki ne yapalım mı diyorsunuz? Bunun cevâbını Allah veriyor:   

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne îman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (Saff 10-13).  

Görmemiz gereken şey zâten gözümüzün önünde duruyor. Onu kabûl edebilmektir önemli olan. Eyleme dönmeyen hiçbir şeyin anlamı da yoktur, anlaşılmışlığı da..  

Yıkmadan yapmakla/tâdilatla da bu iş olmaz. Çürük temelin üstüne sağlam bina kurulamaz. Bir-zaman sonra kokusu çıkar çünkü. Bu yüzden ilk-önce mevcut paradigmanın yıkılması, sonra da İslâm’i hakîkatin ve düzenin hayâtın tam ortasına konması gerekir. Çürük bir temel üzerine ancak gecekondu yapılır ki, bu virâneyi yıkmak için kepçenin ne zaman geleceği de belli değildir.

“Hak olan çağrı (duâ, ibâdet) yalnızca O'na (olan)dır. Allah'tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç-bir şeyle cevap veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. İnkâr edenlerin duâsı, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir” (Râd 14). Âyetin söylediği gibi, eylem şart. Yoksa değişen bir-şey olmuyor. Şöyle bir senaryo ile merâmımızı anlatmaya çalışalım: “Peygamberlerden, sahabeden, veli kullardan vs. süper-îmanlı 1 milyar insan olsun. Bu kişiler 1 milyar yıl boyunca yemeden-içmeden-uyumadan ve başka ihtiyaçlar için ara vermeden en içten bir şekilde okuma-anlama-yazma çalışmaları yapsa ve gözyaşlarıyla feryat ede-ede Allah’a duâ etseler ve yalvarsalar, bir kılı/çöpü, milimetrenin %de 1’i kadar bile yerinden oynatamazlar. Hattâ Allah’tan başka tüm varlık bir-araya gelse ve onlara aynı şekilde yardım etse bile yine de sonuç değişmez. Fakat, Dünyâ’nın en âdi-şerefsiz bir insanı gelse ve o kıla/çöpe dokunuverse, kılı/çöpü yerinden oynatması işten bile değildir. Hattâ üflese bile yerinden oynar. Demek ki bu âlemde bir şeyi değiştirmek istiyorsak, hareket/eylem kesin şarttır. Aksi-hâlde hiç-bir şey değişmez.

İlim, amele matuf olmalıdır. Bir çalışma ya da söylem halka hitâp etmezse eyleme dönüşmez. Eylem olmadığında devrim; devrim olmadığında devlet; devlet olmadığında da medeniyet olmaz. Medeniyet yoksa zâten rezâlet diz-boyudur.

Samîmiyet yok, ciddiyet yok, disiplin yok, gayret yok, fedakârlık yok, bir amaç yok. Bu nedenle de gerçek iş yapılmıyor: “Yoksa sen bunların çoğunun işittiklerini, aklettiklerini mi sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ yolca, hayvanlardan da şaşkındırlar” (Furkân 44).

Kur’ân’ın peygamber zamanında yaptığı başarı epistemolojik bir başarı değil; hayâta yaptığı vurgular ve eylemlerin sonucunda adâlet ve saâdetle ortaya çıkan bir başarıdır. “Episteme”nin değil, eylemin başarısıdır.

Kur’ân’da müthiş bir potansiyeli/plânı vardır. Öyle ki bu potansiyel/plân, Dünyâ’yı tümden değiştirebilecek güçte olan bir “eylem” içerir. İşte İslâm medeniyetini bu eylem yer-yüzünde hâkim kılabilir. Devrime dönüşebilecek bu eylemin kaynağı Kur’ân’dır. Bu eylemi Kur’ân potansiyel ve plân olarak içinde taşır ve Allah’ın asıl isteği bu eylemin dışarı çıkarak İslâm medeniyetinin oluşturulmasıdır. Çünkü adâlet, eşitlik, tevhid ancak bu medeniyetle sağlanabilir ve mazlûmiyet de ancak bu medeniyet ile son bulabilir. İşte bu nedenle biz diyoruz ki (Allah-u âlem), Kur’ân’da potansiyel olarak bulunan bu eylem, eğer hayat bulursa ve medeniyete dönerse Kur’ân’ın teorik kısmından üstün olur. Dolayısı ile Kur’ân’daki eylem, Kur’ân’daki sözden üstündür. Çünkü bu, Kur’ân’ın “demek istediği”dir. Yazılı-sözlü tarafı ise “dediği”dir. “Demek istenilen”, “denilen”den üstündür. 

Kur’ân’ı işinize gelen her şekilde açıklayabilirsiniz, fakat Kur’ân’ın gerçek açıklaması, işinize gelmeyen açıklamalardır. Eğitimden ziyâde samîmiyet/ciddiyet önemlidir.

Diyelim ki süper bir bilgisayar var ve bu bilgisayardan insanın beynine bilgi nakledecek bir sistem geliştirilmiş. Bu yolla 24 saat içinde her yönden sağlıklı bir insana, seçme 1 milyon kitap, 10 milyon dergi, 100 milyon makâle yüklendi. Dünyâ’da konuşulan her dil beynine yüklendi. Kur’ân’ın “Şâmil Programı” gibi 100 tâne program beyne gönderildi. Üstelik bir-kaç gün içinde bu bilgiler hücrelere yedirilmiş ve doğal hâle getirilmiş olsun. Yâni harddisk gibi ruhsuz değil de, kişinin değerlendirebileceği bir şekilde olsun. Kur’ân’ın hâfızı da oldu. Arapça mükemmel olarak yüklensin vs.. Yâni her konuda âllâme-i cihan olsun bu kişi. Hem de yüklenen şeyler boş ve değersiz kaynaklar değil, çok iyi seçilmiş ve özenle ayrılmış kalitede kitaplar/kaynaklar olsun. Her konuda insanlık târihinin en ileri ilim-sâhibi olsun. Bu kişi bundan sonra ne yapacak? Ne yapmalı? Ne yapabilir?. Şimdi ne olacak? Eğer Dünyâ’nın perişân hâlinden rahatsız olup bunu İslâm-merkezli düzeltme yolunda olmazsa ne kıymeti olur bu kadar bilginin? Dünyâ’da hiç-bir şey değiştirmeyecekse o kişinin o kadar bilgiye çok çabuk bir şekilde ulaşması neye yarayacak? İşte; bu kadar ilim olacağına, zulmü/zorbalığı/zorluğu/acıyı vs. düzeltme yolunda atılacak en küçük bir adım Allah katında sonsuz kez daha değerli olacaktır.

  Arap-oğlu arap olan bir arapça dil-uzmanı, süper bir Kur’ân kârisinden/okuyucusundan dinleyeceği Kur’ân’dan ilk başta ne anlar?. İşte ilk başta ne anlarsa Kur’ân’ın metin çevirisi odur. Artık onu sıkı bir şekilde okuma yoluna girip, sonra da hayatta uygulamaya başlayıp Allah’ın murâdını/maksadını/hedefini gerçekleştirme yoluna koyulmalıyız. İslâm’ın felsefesi kısaca budur. Zorlaştırmaya gerek yok..

Kur’ân’ı anlayıp-anlamadığınızdan değil, ona uyup-uymadığınızdan hesâba çekileceksiniz.

Mehmet Âkif Ersoy:

“Hayâta geçirmek var ya? İşte bütün mesele orada” der.

Şezai Karakoç:

“Gerçek din, îlan ettiğimiz inancımız değil, yaşadığımız hayattır” der.

Konfüçyüs:

Yaldızlı sözlerle erdem bağdaşmaz” der

“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bâzısı bâzısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş-başa bırak” (En-âm 112).

“Artık dünyâ-hayâtı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın” (Lokman 33).

“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kâlpleri kilitli mi?” (Muhammed 24).

Âyetin söylediği gibi; Kur’ân ile inşâ olmak, zihinden önce kâlp ile alâkalıdır. Dünyâ’nın sorunları sâdece zihin ile değil, zihin-kâlp birlikteliği ile çözülebilir ancak. Çünkü Dünyâ ancak; Kur’ân zihin-merkezli değil, zihin-kâlp-merkezli okunduğunda-yaşandığında hayâta hâkim olarak “selâm yurdu” hâline gelebilir. Aksi hâlde, şu-anda olduğu gibi mâlûmâtın konusu olur ve sonuçta da ortada birikmiş mâlûmatlardan başka bir şey olmaz.

Mustafa Öztürk’ten iktibasla şöyle bir derleme yapalım: Çok karmaşık ekonomik meseleler de dâhil Dünyâ’nın çeşitli işlerinden her-şeyi anlayabiliyorsunuz da bir-tek Kur’ân’ı mı anlayamıyorsunuz? İnsanlık târihinde sâdece Kur’ân’a yapılan bir “zulüm”dür bu; “onun zor anlaşılacağını söylemek”, “herkes anlayamaz”, “anlamak lâzım” demek. Hayatlarının hiç-bir tarafında anlama sorunu yaşamayanlar, Kur’ân’a gelince “nasıl anlayacağız”ın derdine düşüyorlar ve “nasıl anlayacağız” diye gereksiz bir strese, endişeye kapılıyorlar.

Kur’ân’ı anlamak için bir metoda, bir usûle gerek yok. Strese girmeye gerek yok. Samîmi-ciddî-gayretli-odaklanarak yapılan okumalarla kolayca anlaşılabilecek bir kitaptır Kur’ân-ı Kerim.

Meselâ, sigaranın zararlarının ne olduğu artık en ince ayrıntısına kadar açıklanmışken ve bunu en iyi şekilde sigara kullananlar da bilmesine rağmen yine de içmeye devâm ediyorlar. Sigaranın zararlarını anlayamadıklarından değil, bırakmak istememelerinden. Bırakma konusunda “ciddi olmamalarından” dolayı bırakamıyorlar sigarayı. Onun görece hazzından vaz-geçmek istemiyorlar. Vaz-geçince her-şeyin biteceğini zannediyorlar bir yanılsama olarak.

Aynı şekilde, Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışmaları müntesipleri de, Kur’ân’ı sanki anlamak için değil de anlamamak için okuyorlar. Çünkü, “anladık” dediklerinde birileri de “hadi öyleyse meydana” diyeceği ve bu durum görece zor bir durum olduğu için bir türlü “anladık” diyemiyorlar. Artık “anlama” çalışmaları, “yapılacakları erteleme çalışmaları”na dönüyor, yapılan şey artık bir tiyatro oluyor.

Hiç-bir eylemde bulunmadan ve bir eylem-plânı yapmadan, Kur’ân’ı (velev ki anlayarak) sâdece okuyup-tefsir edip yorumlayarak bir şeylerin değişebileceğini beklemek ve zannetmekle; anlamadan, sâdece (yüzünden arapçasını) okuyarak bir şeylerin değişebileceğini beklemek ve zannetmek arasında fark yoktur.

“Semina ve ata’na=işittik ve itaat ettik” âyetinde “semi’na=işittik” diyoruz fakat bir türlü “ata’na=ittat ettik” diyerek “ne bedel ödenecekse ödeyelim” deyip eyleme-amele geçemiyoruz. İtaat edemiyoruz. Böyle bir anlayışla hiç-bir şey değişmez ve her-şey Şeytan’ın ve tağutlasrın istediği gibi olur.

Eylemden kopuk salt zihinsel aşırı okuma-anlama-yorumlama yöntemi, sürekli olarak sivrisineklerle mücâdele etme yöntemidir. Hiç-bir zaman sorun bitmez. Bu yöntemde çözülmüş bir sorun örneği yoktur. Sorunları çözmek için bataklığı kurutmak lâzım.

Mevcut durum, değirmen taşını çeviren eşeğin durumu gibidir. Taşın arasında bir miktar buğday olsa da, buğdaydan ziyâde taşı öğüten bir değirmendir o.

Yapılan şey geviş getirmektir ve geviş getirmek ineklere mahsustur.

Unutmayalım ki ne kadar uğraşsak da Şeytan kadar “âlim” olamayız. Hattâ Belam-ı Baura kadar bile “âlim” olamayız belki. Zâten olmamalıyız da. Onlar işi eyleme dökmeye îtiraz etmişlerdi.  

Hikmet Ertürk:

“Önümüze çıkan her yolda yürüyebileceğimizi düşünüyoruz. Artık kaybolduğumuzun da farkına varalım. Sâdece söz söyleyiciler durumundayız, her duyduğumuz şeye sarılıyor, taklit ediyoruz, bu gerçekte bizlerin kendimiz olmadığımızı gösteriyor. Bir-birlerimize uzanamıyor, bir-birlerimizin üzüntü ve sevinçlerine ortak olamıyoruz. Kendimiz için yabancılar olduğumuz kadar bir-birlerimiz için de yabancılar konumundayız. Bir-birlerimizi gördüğümüzde yine sâdece söz söyleyicilere dönüşüyor, yapmacık sözler ile bir-birimizi geçiştiriyoruz. Arkası olmayan sözler sarf ediyoruz, sözlerimizin ağırlığı yok, söylediğimiz, altına girdiğimiz yükümlülükleri yerine getirmiyor, bu durumumuzdan rahatsız olmuyoruz. Söz tutucular değiliz. Vaktinde hiç-bir şeyi yapamıyoruz, hep geçiştiriyoruz, ânı yaşıyoruz. Geleceğe yönelik tasavvurumuz yok, bir-birlerimize karşı saygımızı en aza indirmişiz ve bu hâli ile ruhsuz kalmışız. Heyecânımız gün geçtikçe gidiyor, bir-birlerimizden artık sıkılıyor, bir-birlerimizi özlemiyoruz. Arayıp da sormuyoruz, üstelik buna özel günlerimizi de dâhil ediyoruz der.

İhsan Eliaçık:

“İsl