3 Şubat 2015 Salı

Hz. Âdem’den Önce İnsan Var Mıydı?


“Ey insanlar! sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir-çok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, bir-birinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir” (Nîsâ 1).

 

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve “birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için” sizi halklar ve kab’ileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

“Allah katında İsa’nın örneği, Allah'ın topraktan yarattıktan sonra "ol" demesi ile olu-veren Âdem’in örneği gibidir” (Âl-i İmran 59).

 

"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır” (Hz. Muhammed sav).

 

Bakara Sûresi 30. âyetinde geçen “câilun” kelimesine farklı anlamlar vermek sûretiyle Hz. Âdem’in ilk insan olmadığı yönünde bâzı hocalarımızın görüşleri mevcut. Buna göre “câilun” kelimesinin “yaratacağım” anlamına değil de, “kılacağım/seçeceğim” anlamına geldiğini iddia ediyorlar. Böyle olunca da “zâten var olan” bir insan-kitlesinin içinden birini (Hz. Âdem) halife tâyin etmenin kastedildiğini söylüyorlar. Yâni “câilun” kelimesini, “bu insan-grubunun içinden birine vahiy göndermeye başlamak” olarak anlıyor ve anlatıyorlar.

 

Açıkçası ben bu tür anlamaların/düşünmelerin konjonktürel bir anlama olduğunu ve bilim ile ters düşülme endişesinden kaynaklandığını düşünüyor ve zannediyorum. Ayrıca Kur’ân’da geçen kelimelerin esneme payının çok da fazla olmadığına, hattâ etimolojik değerlendirmelerin fazla zorlandığında “tahrifat” yapacağına, bunun sonucunda da anlam-kaymalarının olacağına inanıyorum. En azından bu tür düşünceleri benimseyecek bir grubun varlığı ile yeni bir tefrikanın ortaya çıkacağı tehlikesi var. Tabî ki Kur’ân-ı Kerim mûcizevî bir kitaptır ve evrensel olduğu (sâdece belli bir zamâna has olmadığı) için her çağa hitâp edebilecek kelimeler içerir. Fakat Kur’ân’daki kelimelerin anlamları hem Kur’ân’ın kendisiyle, hem de kelimenin diğer anlamlarıyla çelişmemeli diye düşünüyorum.

 

Şimdi, ben bu düşünceyi yâni “Hz. Âdem’den önce de insanlar vardı” düşüncesini etimolojik olarak değil de, Kur’ân’ın diğer bir âyetini/âyetlerini inceleyerek ve mantık yürüterek yanlış olduğunu göstermeye çalışacağım..

 

“Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabûl edilmiş, diğerininki kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen) demişti ki: “Seni mutlaka öldüreceğim” (öbürü de:) “Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabûl eder”.

 

“Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım”.

 

“Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur”.

 

Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.

 

Derken, Allah ona, yeri eşiyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga gibi kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu”. (Mâide Sûresi 27-31).

 

Bu âyetlere göre; Hâbil’i öldüren Kâbil, onu öldürdükten sonra bir bocalama yaşamış ve kardeşini öldürdükten sonra cesedi ne yapacağını bilemeyerek onu belli bir süre orta-yerde bırakmıştır. Fakat kardeşinin cesedinin orta-yerde öylece durması onu vicdânen rahatsız etmektedir. Zâten işlenen suçun sonucunun görünür olması insanı rahatsız eder. Cesedi ne yapacağını bilemez bir hâldeyken Allah bir karga gönderiyor ve Kâbil bir çukur kazarak ve kardeşinin cesedini bu çukura gömerek bu sıkıntıdan kurtulma yoluna düşüyor. Fakat burada önemli olan kısım, Kâbil’in karga gelene kadar kardeşinin cesedine ne yapacağını bilmiyor oluşudur. Yâni bir ölüye/cesede ne yapılacağını bilmemektedir.

 

Şimdi; Eğer Hz. Âdem’den önce binlerce yıldır insanlar yaşıyorsa ve bu insanlar öldüklerinde ölülerini gömüyorlar/yakıyorlar ya da orta-yerde bırakıp çürümeye terk ediyorlarsa Kâbil ceset yüzünden niçin rahatsız olmuştur? Eğer mevcut gelenek cesetleri orta-yerde bırakıyorsa Kâbil de aynısını yapardı ve meseleyi dert etmezdi. Fakat gömüyorlarsa neden karganın o hareketinden ilham alsın ki? Zâten ölülerin gömüldüğünü bildiği için hemen kardeşini gömmeye koyulurdu. Yâni Kâbil mevcut gelenekte ölülere/cesetlere ne yapılacağını a-priori olarak bilir zâten. Bu olayı neden dert edinsin ki?

 

Fakat anlaşıldığına göre Kâbil, ölen kardeşinin cesedinin orta-yerde öylece durmasından ve onu ne yapacağını bilmediğinden dolayı rahatsız olmuş, bunu dert edinmiştir. Bu durum onun ölülere ne yapılacağını bilmediğini gösterir. Çünkü kendisi ve âilesi yer-yüzünde yaşayan ilk insanlardır. İlk-insan olan Hz. Âdem’in oğlu ya da torunudur ve henüz daha hiç ölüm yaşanmamıştır. İnsan-ölümünü ve insan öldürmeyi de sâdece teorik olarak biliyorlar. Kendilerinin hayvanlardan farklı olduğunun bilincindeler. İnsanın hayvanlar gibi doğal çürümeye ya da yok olmaya bırakılmayacağının da farkındalar.

 

Dolayısıyla Hâbil’in ölümü ilk insan ölümüdür ve gömme olayı da ilk gömmedir. Eğer daha önceden uzun zamandır insanlar yaşamış olsaydı ölülere ne yapıldığı tecrübesi sâbit olurdu ve ortada sorun kalmazdı. Kâbil de kardeşinin cesedini meselâ kazdığı bir çukura gömer ve olay kapanırdı. Fakat Hz. Âdem ve Hz. Havva ilk insan ve Hâbil-Kâbil de onların ilk çocukları/torunları olduğu için bu olayı ilk defâ deneyimliyorlar. Bu durum Hz. Âdem-Havva’dan önce ya da birlikte insanların yaratılmadığını ve yaşamadığını gösterir.

 

Yine; çıplaklıklarının farkına vardıkları anda utanarak mahrem bölgelerini yapraklarla kapatmaları da Hz. Âdem ile Havvâ’nın “ilk insanlar” olduklarını gösterir. Hayâ fıtrattandır. Onlardan önce başka insanlar olsaydı ve o insanlar çıplak yada giyinik olsalardı, Hz. Âdem ve Havvâ da onlar gibi çıplak yada giyinik olurdu ve bir sıkıntı olmazdı. Çünkü herkesin çıplak yada giyinik olduğu bir yerde bir sorun yoktur.

 

Hz. Âdem’den önce de “tam insan” olmayan varlıkların olduğundan bahsetmek, ilkelden mükemmele doğru bir gidişten bahsetmek demektir ki bu anlayış sakat bir anlayıştır. Darwin ve Evrim Teorisi ile ilgilidir. Çünkü bu teoriye göre insanlar ilkelden kompleksliğe doğru bir seyir izlemiştir. Açıkçası; “Âdem’den önce de insanlar vardı” demenin, “Evrim Teorisi doğrudur” demek olduğunu ve yine Âdem’den önce de insanların olduğunu söylemenin, Evrim Teorisi’nin küresel etkisi dolayısı ile “söylenmek zorunda kalınan” bir söz olduğu kanısındayız.

 

Ahmet Kalkan:

 

“İnsanda evlât sevgisi, yaratılıştan gelen fıtrî bir sevgidir (Âl-i İmrân 14). Hz. Âdem ve Havvâ’dan îtibâren tüm anne-babalardaki bu fıtrî meyilden dolayı, çocuklarının bakım ve geçimini hemen her ana-baba yerine getirir. O yüzden “evlâtlarınızı sevin, onlara merhâmetle muâmele edin” gibi emir Kur’ân’da yer almaz, zâten fıtratta olduğundan sevmemesi, ilgisiz kalması pek düşünülemez. Hz. Âdem’le Havva’nın ana-babası olmadığından olsa gerek, insanın ana-babasına sevgi ve saygısı fıtratın mecbûr ettiği hususlardan değildir” der.

 

Bu nedenle de Kur’ân anne-babaya nasıl davranılacağı ile ilgili bir-çok emirler ve tavsiyelerde bulunmuştur.

 

“Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zâlimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedî yaşayanlardan kılınmamanız içindir’. Ve: ‘Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim?. Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?’. Dediler ki: Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olacağız” (A’raf 19-23).

 

Şeytanın bir ayartması sonucunda çıplak kalan Hz. Âdem ve Havvâ, bu durumdan dolayı utanıp mahcup olmuşlar ve hemen çıplak yerlerini örtmek için en yakındaki ağacın yapraklarını kullanmışlardır. Şimdi; bu âyette hitâp, Hz. Âdem ve eşinedir (Havvâ). Fakat, Âdem ve Havvâ’nın onlarla birlikte yaşayan diğer insanlar arasından seçildiği düşüncesine göre; çıplaklılarından ilk defâ rahatsız olup utanan ve hemen çıplak yerlerini örtmeye başlayanlar neden Hz. Âdem ve Havvâ anamız olmuştur?. Âdem ve Havvâ çıplak iseler, o hâlde diğer insanlar da çıplaktırlar. O hâlde onlar neden -en azından insan olduklarından ve İslâm fıtratına sâhip olmalarından dolayı- çıplaklıklarından rahatsız olmadılar da telaşla bir şeylerle örtünmediler?. Eğer örtülü iseler Âdem ve Havvâ da örtülüdür zâten. Eğer denilirse ki, “onlara çıplaklıklarını “vahiy” fark ettirdi”;  o hâlde çıplak olan her insan da vahyi duyunca örtünmesi lâzım. Modern dönemlerdeki gibi yarı-çıplak dolaşılmaması lâzım. Hayır!, ilk örtünme, Hz. Âdem ve Havvâ ile başlamıştır. Çünkü onlar ilk insanlardır.

 

Hz. Âdem’in beşer konumundan insan konumuna geçmesi, fizîki anlamda değildir, mânevi anlamdadır. Ne zaman ki Rabbinden “kelimeler” aldı, o zaman beşerlikten insanlığa geçti. Zâten şimdi de aynıdır; İnsan ne zaman Rabbinin kelimeleriyle tanışır da vahiy-merkezli yaşamaya başlarsa, beşerlikten insanlığa terfî eder.

 

Peygamberimiz, Habeşistan meliki Necaşi’ye gönderdiği mektupta, Hz. Âdem’in, aynen Hz. Îsâ gibi, “mûcizevî bir yaratılışla” yaratıldığından bahseder:

 

Peygamber Efendimiz, Amr bin Ümeyye’yi, eline şu mektubu vererek, Habeş Necaşîsi Ashame'ye gönderdi.

 

 “Ve şehâdet ederim ki, Meryem’in oğlu Îsâ, Allah’ın kulu ve Kelime’sidir. Allah, O Kelime’yi (ki, Îsâ’ya vücud veren ‘kün’ hitabıdır) ve o rûhu ve çok temiz ve afif olan ve dünyâ hayâtından tamâmıyla çekilmiş bulunan Meryem’e nefhetti. Bu sûrette Meryem, Îsâ’ya hâmile kaldı. Böylece Allah, Îsâ’yı yarattı. Nasıl ki, Âdem’i de Allah, kudret eliyle ve bir mûcize olarak yaratmıştır(Taberî, 3:89; Zâdü'l-Meâd, 3:71; İnsanü'l-Uyûn, 3:293).

 

Son söz olarak bir âyet verelim ve kısa bir açıklama yapalım:

 

“Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir-çok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının…” (Nîsâ 1). Bu âyette erkek ile kadının aynı-anda yaratıldığından bahseder. Daha sonra ikisinden bir-çok erkek-kadın türemiştir zamanla. Fakat ilk yaratılış bir-anda, berâberdir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2014

1 yorum: