23 Ağustos 2024 Cuma

Züppeleşme Temâyülü

 

“Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar” (Münâfikûn 4).

 

Züppe: “Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan (kimse). Seçkin görünmek için, bazı çevrelerdeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan ve onlar gibi davranmaya özenen kişi”.

 

Kâinat, Allah’ın ona koyduğu yasalar demek olan sünnetullah ile ayakta durur. Kâinâtın yaratılış amacı ise “imtihan”dır. Tüm kâinatta yasalar zinhar şaşmadığı için kâinat bu döngüsünü muntazam şekilde devâm ettirir durur. İmtihan nedeniyle insanı etkileyen şeytan, nefs ve tâğutlar ise kâinattaki şaşmaz düzene uymadığı için Dünyâ’da ve insanlar arasında sürekli olarak sorunlar, zorluklar, kaos, buhran, bunalım ve çeşitli çirkinlikler ve çirkeflikler olur.

 

Şeytan, nefs ve tâğutlar insana en olmadık şeyleri yaptırabilirler. Zîrâ insan bir şeye çok çabuk alışan ve alıştığında ise onsuz yapamayan hattâ alıştığı şeyi kutsallaştırıp tapan bir varlıktır. Öyle ki alıştığı şey çok absürt ve saçma-sapan bile olsa yine de fark etmez de şeytanın fısıldamaları, nefsinin ayartmaları ve tâğutların kandırmaları ile insana yakışmayacak şeyleri yapmaya bile alışır ve yemede, içmede, giymede ve gezmede absürt olan şeylere bile çok alışır da onu olmazsa-olmaz olarak görür.

 

Doğala, doğaya, fıtrata, normâle, Allah’a, âhiret bilincine, İslâm’a, Kur’ân’a, Sünnet’e, dîne, îmâna, bilgiye, bilince vs. aykırı olan şeyleri yapmak yâni züppelik tüm zamanlar boyunca görülmüş olsa da çok nâdir olmuştur. Fakat modernizm ile birlikte yâni Allah’ın, ahretin, gaybın, dînin, İslâm’ın, vahyin, peygamberliğin ve mâneviyatın hesap-dışı tutulmaya başlandığı zamanlarda insanlar, başka bir seçenek olmadığı için mecbûren absürtlüğe kaymışlar ve züppeleşmeye başlamışlardır. Bu absürtlük son 100-150 yıldır tasavvur, düşünce, konuşma, yazma, edip-eyleme, yeme-içme, giyinme-gezme konularında bâriz bir görünüm kazanmıştır. Züppelik denen absürtlük, gülünçlüğü, aptallığı, salaklığı, yapmacıklığı, Allah’ın haram, yasak, günah ve ayıp kıldığı şeyleri beğenmeyi ve benimsemeyi getirmiştir.

 

Modernizm bir “züppelik uygarlığı”dır ve bağlılarını da kısa zamanda züppeleştirir. Modernizm yada post-modernizm denen şey özellikle tek-kutuplu kaldıktan sonra 90’lı yıllarla birlikte insanları züppeleştirmeye başlamıştır. Modern insan normâl, doğal ve fıtrî olanı düşman edindikten sonra mecbûren her türlü sapık, sapkın ve absürt şeylere yöneldiği için çok yoğun bir züppeleşme temâyülü göstermektedir. Artık herkes züppeleşmeye başlamıştır ve züppeleşme popüler hâle gelmiştir. Çünkü modern insan normâl olanı absürt, a-normâl olanı normâl görmeye başlamıştır.

 

Bir “tek-tipleştirme uygarlığı” olan şerefsiz modernizm, insanları madden vre zihnen birbirlerine benzetti ve insanlar hep birden, olmayacak ve kabul edilemeyecek şeyleri bile şaşkınca düşünmeye, konuşmaya, yazmaya ve yaşamaya başladılar. Modern insan yemede, içmede, giymede, gezmede ve her alanda haram, günah, yasak ve ayıp olan İslâm’a aykırı ve absürt şeyleri hiç çekinmeden yapmaya başlamıştır. Zîrâ çok yoğun bir züppeleşme temâyülü vardır.

 

Züppeleşmeyi yaygınlaştıranlar içinde en önde gelenler okula gitmeyi ve okulu uzatmayı hayâtın anlamı yapmış olan yeni nesil gençlerdir. Ben bunlara x, y, z değil “n kuşağı” yâni “nefs kuşağı” diyorum. Z kuşağındaki “z”, züppeliğin “z”sidir. Nefs şeytanın fısıldamalarıyla birlikte onları ayartmış ve züppeleştirmiştir, züppeleştirmektedir. Üstelik züppece düşünce, hâl ve hareketler popüler olmaktadır. Şöyle dönüp bir bakın, modern insanın yaptıklarının içinde neredeyse hiç normâl ve doğru-düzgün bir şey yoktur. Züppeleşme temâyülü gösterenler hem kendilerinden sonra gelenleri de züppeleşmeye itmekte hem de ebeveynler de onlarla baş edemeyince onlar da züppeleşme temâyülü göstermektedirler.

 

Züppeleşme temâyülünde züppece davranmayanlar a-normâl olarak görülmektedir. Eğer züppe değilseniz yada züppeleşme temâyülü göstermiyorsanız yobaz, gerici, ilkel, mal vs. kabûl edilirsiniz.

 

Züppeleşme temâyülü özellikle gençlerde absürt giyim, yeme, içme, dandik-dandik konuşma, absürt alışkanlıklar, sapıkça düşünceler, hâl-hareketler ve amel-eylemler ve ne kadar saçma-sapan aşırılıklar varsa ortaya çıkarıyor.

 

Züppeleşme temâyülü, Allah’tan, âhiretten, gaybtan, dinden, îmandan, vahiyden, peygamberden yâni İslâm’dan kopmanın sonucudur. İşte İslâm’dan kopulunca böyle züppeleşme başlar ve züppeleşme temâyülü çoğalır. Artık herkes züppeleşmek için kendini yırtar da absürt şeyler yapar durur. Hattâ bu absürtlükleri yapmak için parasını ve canını bile ortaya koyabilirler. Çünkü züppelikte dikkat çekmek her-şeydir. Adâlet, eşitlik, hak, hakîkat, ahlâk-merkezli olmak ile sivrilmeyenler, dikkat çekmek için züppeleşmeye başlarlar. Bu-bağlamada tüm sosyâl medya züppeleşme alanıdır. Züppeleşme temâyülünü arttıran en yoğun şey internet ve şey sosyâl medyadır.

 

Evet; Allah’tan, âhiret bilincinden ve korkusundan, gaybtan, dinden, îmandan, mâneviyattan, vahiyden, peygamber örnekliğinden yâni İslâm’dan uzaklaşmanın sonuçlarından biri de züppelik ve züppeleşme temâyülü olmuştur-olmaktadır. Züppeleşmek yada züppeleşme temâyülü elbette sünnetullahın ve imtihanın bir sonucu olarak Allah’ın, züppeleşen insanlara verdiği ağır bir cezâdır ve bu cezâ Dünyâ’da rezil olmak, âhirette ise acı azaptır. Zîrâ Allah, en güzel sûrette yarattığı insanın bu züppeleşme hâline düşmesinden aslâ râzı olmaz ve sapkınlığın sonucunda ulaşılan züppeliğin de cezâsını verir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

İnsanı “İnsan” Yapan Özellikler

 

“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar başka; onlar için kesintisiz bir ecir vardır” (Tîn 4-6).

 

“Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir yada aklını kullanır mı sayıyorsun?. Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar” (Furkân 44).

 

İnsan en güzel sûrette yaratılmış olsa da aslında aynı-zamanda çok zayıf, naif ve kırılgan olan varlıktır. Bâzen insan büyük travmalara karşı dayanabilse ve bu nedenle de “insan çok dayanıklı bir varlıktır” denilse de aslında bir pıhtı ile bile sonu gelebilecek bir varlıktır. Dev gibi, kaslı, güçlü-kuvvetli bir adam bir pıhtı ile âciz hâle gelebilmekte hattâ hayâtı noktalanabilmektedir.

 

Yaratılmışlar içinde biyolojik olarak en zayıf varlık insandır ve o yüzden de insanlar sürekli olarak birbirlerine ihtiyaç duyarlar. İnsanlarda hayvanların özelliklerinin hiç-biri yoktur. Meselâ balık gibi yüzemezler, kuşlar gibi uçamazlar,  dört ayaklılar gibi koşamazlar vs. Peki tüm bunların eksikliği ne ile kapatılmıştır?. İşte insanı hayvanlardan ve diğer varlıklardan ayıran ve onlardan daha üstün kılan özellikler; bilgi elde etme ve isim koyma yeteneği, akıl, düşünme, ellerinin yapısı, bilinç ve şuurdur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve üstün eden noktalar bunlardır. Böylece insan -tam ve kesin olarak olmasa da- tüm varlık üzerine bunlarla egemen durur.

 

Tabi bu saydığımız özellikler ancak “kullanıldığında” işe yarar. Kullanılmadığındaysa pek de bir işe yaramaz ve kişilerde hayvanlaşma özellikleri görülmeye başlanır. Çünkü bu saydıklarımız kullanıldığında aynı-zamanda sâdece insana-has olan bâzı özellikler ve yetenekler de ortaya çıkar. Meselâ kültür, sanat ve muhabbet. Kültür, sanat ve muhabbet insana-has özelliklerdir. İnsanın aklını, rûhunu, kâlbini, zihnini, bilgisini ve bilincini kullandığının  göstergesi, ilim, kültür, sanat ve muhabbet ile belli olur. O-hâlde ilim, kültür, sanat ve muhabbet ne kadar çoğalıyorsa akıl, bilgi ve bilinç de o oranda çoğalırken, ne kadar az kullanılıyorsa o oranda azalıyor demektir.

 

“Âyinesi iştir kişinin” sözünde olduğu gibi, demek ki insanı “insan” yapan özellikler aslında ilim, kültür, sanat, muhabbet, bir dâvâya adanma, hakkı-hakîkati ortaya koyma, adâleti-eşitliği sağlama çabası, haksızlığı ve ahlâksızlığı ortadan kaldırma düşüncesi, sözü yada eylemi içinde olmaktır. İnsan ancak bunları yaparsa yada yapmaya çalışıyorsa “insan” olmuş olur ve hem diğer tüm varlıklardan hem de insan görünümlü olanlardan ayrılarak farklılaşır, böylece Yaratıcının murâdı hâsıl olmuş olur. Aksi-hâlde âyetin de söylediği gibi, en güzel sûrette yaratılmış olan insan baş-aşağı kayarak aşağıların aşağısına düşer de hayvanlar gibi hattâ onlardan daha aşağılık bir varlık hâline gelir.

 

Bilgi sâdece bilgi elde etmekle çoğalan ve kalite kazanan bir şey değildir. Bilgi belli bir noktadan sora amel-eylem hâlinde görünür olduktan ve insanı insan yapan şeylerin içinde olunduğunda kazanılır ve hakîki bilgi de ancak bu şekilde ortaya çıkar. İnsanı insan yapan özellikler bilginin sağlamasını yapar ve doğru bilgiyi ortaya koyar. Belli bir seviyeden sonra bilginin artması için, insanın sosyo-kültürel alanda “değişmesi” gerekir. Değişemiyorsa, bulunduğu ilmî seviye kişinin zirvesidir. Artık orada yatay seyirler yapabilir ancak.

 

O-hâlde kuru bilgi yetersizdir, o bilginin kültürünü de ortaya koymak, onu sanat ve muhabbet ile süslemek gereklidir ki doğaya, doğala ve Allah’ın rızâsına uygun hâle gelsin. Çünkü kültürü içinde yaşamadığınız şeyin, bilgisini de hakkıyla idrâk edemezsiniz. Bu nedenle de onu gerçek anlamda benimseyemezsiniz.

 

Evet; bilgi, bilinç, ilim, kültür, sanat ve muhabbet insanı “insan” yapan özelliklerdir ve insan ancak bunların içinde yoğruluyor olduğunda insanlığını kazanır. Hele de yapılanlar Allah’ın emri ve rızâsı doğrultusunda vahiy-merkezli olduğunda hem iyi bir insan hem de iyi bir mü’min olunur ki aslında insan zirveye ancak bu iki özelliği bir-arada bulundurmakla yükselebilir. İnsanı meleklerden bile daha üstün konuma getiren şey ancak, insanı insan yapan özelliklerin, Allah’ın emri ve rızâsına uygun düşmesi ve de ve vahiy-merkezli olarak yapıldığında anlamını bulur. Yoksa Allah’ı, gaybı, İslâm’ı vs. hesâba katmadan yapılan şeyler bir zaman sonra kişiyi yoldan çıkarır da, insanı “insan” yapan özellikler insanı hayvanlaştırmaya hattâ hayvanlardan daha da aşağı bir varlık hâline getirir. O-hâlde insanı “insan” yapan özellikler ancak Allah-merkezli olduğunda, İslâm-merkezli olduğunda tam karşılığını bulur da kişi böylece Dünyâ’da mutlu-huzurlu bir hayatı yakalarken, âhirette de azaptan kurtulur ve ebedî nîmetler diyârı olan cennetle sevinir. Aksi-hâlde kuru-kuru sâdece insan görünümlü olmak insana çok da bir şey kazandırmaz. Çünkü ne de olsa cehennem insanlarla yada insan görünümlü olan varlıklar ile dolacaktır:

 

“Andolsun!; cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kâlpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hattâ daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gâfil olanlardır” (A’raf 179).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

22 Ağustos 2024 Perşembe

Çıkarına Tapmak


“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

 

Târih boyunca insanın en büyük ilahı ve tapındığı şey “çıkarı” olmuştur. İnsan çıkarına tapan bir varlıktır. Çıkarını savunmak ve onun için mâkûl seviyede çalışmak normâldir elbette. Fakat çıkara tapmak büyük bir sorundur ki tüm zamanlarda yaşanan soruların ana-nedeni budur. Tüm zamanlarda Dünyâ’nın hâl-i pür melâlinin nedeni “çıkara tapmak” olmuştur.

 

Müslümanlar da dâhil, günümüzdeki insanların tek bir sorunu vardır: Çıkara tapmak. Diğer sorunlar hep çıkara tapmanın izdüşümüdür.

 

İslâm Dîni’nin târih boyunca en amansız düşmanı, “çıkar dîni” ve “çıkar dînin bağlıları” olmuştur. İslâm’a ve peygamberlere ilk karşı çıkanlar ve en etkili düşmanlar hep çıkarlarına tapan servet-sâhipleri olmuştur. Bu-bağlamda tüm putlar, servet-sâhiplerinin çıkarlarını korumak ve genişletmek için kurdukları tezgâhlar ve kullandıkları nesnelerdir. Bu tezgah babadan oğula sürüp gitmiştir ve gitmektedir. İşte tüm peygamberler bu tezgâhı bozmak ve yerine adâleti ve eşitliği ikâme etmek için gönderilmişlerdir ki tüm vahiylerin ana-konusu da budur. Tevhid, göklerdeki gibi bir adâletin yeryüzünde de ikâme edilmesi hedefidir.

 

Mekke müşriklerinin Peygamberimiz’e yaptıkları îtirâzın odak noktasında çıkarlarını yitirmek korkusu vardı. “Eğer tanrılarımızdan vazgeçersek hem Mekke’nin hem de bizim îtibârımız azalır ve biter gider de fakirleşiriz” diyorlardı. Yâni hep çıkarlarını kaybetme korkusu nedeniyle karşı çıkıyorlardı. Bu onlar için büyük bir felâketti. Tabi Allah’ın hazînelerini hakkıyla takdir edemedikleri için ilerisini düşünemiyorlardı. Hâlbuki çok değil, yaklaşık 50 yıl sonra çok daha büyük çıkarlar elde ettiler de zamânında yapılan îtirazların ne kadar yersiz olduğunu gördüler. Tabi onlar yine çıkarlarına tapmaya devâm ettiler. Sâdece samîmi mü’minler bundan müstesnâdır.    

 

İnsanlık târihi, zenginlerin, “çıkarlarını koruma” târihidir. Zenginlerin çıkarı korundukça diğer insanların çıkarı artmaktadır. Düzen böyle kurulmuştur. Eğer çıkarınızı arttırmak istiyorsanız, ilk yapmanız gereken şey servet-sâhiplerinin çıkarlarını arttırmasını savunmak olmalıdır. Yoksa çıkarınızı arttırmak için bir alan bulamazsınız.  

 

Modern insan, hakkâniyetli davranmayı kerizlik olarak görmektedir. Zîrâ modern insan, çıkarına göre hareket etmemeyi enâyilik olarak görüyor. “İnsan nasıl olur da çıkarına göre davranmaz” diyorlar. İnsan elbette mâkûl şartlarda çıkarı için çalışacaktır, fakat mü’minler çıkarlarına tapmazlar. Sorun çıkar elde etmek değil çıkara tapmaktır. Dünyâ’nın anasını ağlatanlar, hırsla ve büyük bir huşû ile çıkarına tapanlardır. 

 

Çıkarları peşinde aşırı koşmayı ve çıkara tapmayı yasaklayan İslâm, çıkarına tapanlar için büyük bir engeldir. İslâm’ın amansız düşmanı olmanın gerisinde işte bu vardır. Çıkarına tapanlar, İslâm’ın “îsâr” dediği şeye hiç-bir anlam veremezler. Îsâr, çıkara tapmanın önündeki en büyük engeldir.     

 

“Sözlükte ‘bir şeyi veyâ bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme’ mânâsına gelen îsâr, ahlâk terimi olarak ‘bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sâhip olduğu imkânları başkalarının ihtiyâcını karşılamak üzere kullanması, başkasının yarârı için fedâkârlıkta bulunması’ demektir. Cürcânî, îsârı, ‘kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veyâ bir zarardan öncelikle onu koruması’ şeklinde târif ederek bu anlayışın din-kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. Îsâr için batı dillerinde Altruizm, Arapça’da daha çok ‘gayriyye’, Türkçe’de ise ‘diğerkâmlık ve özgecilik’ terimleri kullanılmaktadır” (TDV İslam Ansiklopedisi).

 

İslâm’ın bir uygulaması olarak “îsâr”, “kişinin bir şeye muhtâç olmasına rağmen o şeyi Allah için başkasına vermesi”dir. Kur’ân’da bu, şu şekilde söz-konusu edilir:

 

“Kendilerinden önce o yurdu (Medîne’yi) hazırlayıp îmânı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar felâh (kurtuluş) bulanlardır” (Haşr 9).

 

İslâm ‘da kişi hem çıkarına tapacak kadar bir servet elde edemez hem de mü’minler, elde ettikleri malı-mülkü çıkar için kullanmayı düşünmezler. Çünkü çıkara tapmak bir şirktir, küfürdür. Şirk; Allah’ın ekmeğini yiyip de şeytana, nefse ve tâğutlara kulluk yapmak demektir.

 

Modern devlet için; “tek-tek bireyler”i değil, “genel çıkarlar”ı gözetir ve kâle alır diyorlar ama bunun aslı yoktur. Modern-seküler yâni İslâmî olmayan devletler hep mutlu bir azınlığın çıkarını korumak için çalışıp uğraşırlar ki kendileri de bu çıkarlar üzerinden çıkar sağlarlar. Tabi mutlu azınlığın çıkarını için mutsuz çoğunluğun çıkarını zedeliyorlar ve onları zor durumda bırakıyorlar. Modern-seküler devletlerin hepsi böyledir.

 

Kânunlar ikiye ayrılır: 1-Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın mutlak kânunları; 2-Bir-takım kaprisli insanların, çıkarları için uydurdukları değişken yasalar. İşte demokrasi, parlamenter rejim, oy kullanma vs. hep mutlu azınlığın çıkarını korumak ve genişletmek için kurulmuş şeytan-işi pislik ideoloji ve sistemlerdir. İnsanlar bundan kurtulmadan çıkarına tapanların zulmünden kurtulmayacak ve zor hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklardır. Ne diyordu “Yaşamak Güzel Şey” filminde boş-rôl oyuncusu: “Bu düzen değişmedikçe, düzülen değişmez”.  

 

Mecliste kânun çıkaran vekiller, “aleyhlerine olacak bir kânun” çıkarırlar mı?. Tabî ki de çıkarmazlar. O-hâlde çıkarılan kânunlar, “vekillerin lehlerine” olan çıkarları için çıkardıkları kânunlardır.

 

Dünyâ genelinin mevcut genel politikası, “ABD’nin çıkarlarını korumak” üzerine kurulmuştur. Birileri bir şey yapacakları zaman, “acaba ABD ne der” diye düşünmek zorunda kalıyor. ABD’nin çıkarına bir şey yapmıyor ve yapamıyor. Çünkü ABD çıkarına tapanların kurduğu ve çıkarı için her-şeyi yapabilecek olanların yaşadığı bir devlettir. 

 

Kur’ân, Sünnet, bilim, akıl, mantık vs. istediğiniz delîli getirin, insanların çoğu yine de mevcut zihniyetlerine, alışık oldukları şeylere, hayâllerine, arzularına ve çıkarlarına göre hareket edecektir. Çünkü, insanların en büyük dîni ve kutsalı çıkarlarıdır. Dünyâ, “sâdece Allah’a tapanlar” ile “çıkarına tapanların” mücâdele meydanıdır. Çıkarlarına tapanlara karşı bu mücâdeleyi sürdürenler yada sürdürmesi gerekenler samîmi mü’minlerdir.

 

O-hâlde ey mü’minler!; para ve maddî çıkar için olmayan eylemleriniz olsun.  Zîrâ sizin için en büyük çıkar, “cennet”tir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Bilmeyenlerin ve Yapmayanların İslâm Düşmanlığı

 
“Onlar, ‘çirkin bir hayâsızlık’ işlediklerinde: ‘atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti’ derler. De ki: Şüphesiz Allah, çirkin hayâsızlıkları emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’raf 28).
 
“Ey îman edenler!; yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazap (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti)” (Saff 2-3).
 
Bir şeye karşı olan düşmanlık ya bilinçlidir yada körü-körünedir. Gerçekten de düşman olunması gereken şeylere yada kişilere düşman olmak normâl ve doğrudur. Fakat insanlar genelde bilmedikleri, tanımadıkları ve yapmadıkları şeylere düşman olurlar. İnsanların dost olması gereken şeye düşman olmalarının nedeni, düşman oldukları şeyi, tanımama, yanlış tanıma, yanlış düşünme, bilmeme ve o şeyi yapmama nedeniyledir. Bu-bağlamda târih boyunca en büyük düşmanlık, Allah’a, peygamberlere ve Allah katındaki tek hak din olan İslâm’a karşı yapılmıştır. Oysa İslâm’da ebedî düşman sâdece “şeytan”dır.
 
Bilmediklerine ve yapmadıklarına düşman olmak insanın onulmaz hastalığı hâline gelmiştir. Modernizm ile birlikte bilginin alabildiğine çoğaldığı ve yaygınlaştığı bir zamanda bile insanlar bilmedikleri ve yapmadıkları için İslâm’a düşman oluyorlar. Müslümanlar da dâhil insanların bir kısmı bilmediği için, diğer kısmı ise yapmadığı için İslâm’a düşman olmaktadır. Çünkü dost olunması gereken şeye yada kişiye düşman olmak ancak “bilmemek” ve “yapmamak”la alakalıdır. İnsan bilmediği ve yapmadığı şeye zamanla düşman olmaya başlar.   
 
İnsanlık târihindeki hiç-bir düşmanlık, “dîne yapılan düşmanlık” kadar şiddetli olmamıştır. “Din uğruna ağır şiddetler yaşanmıştır” diyenler şunu iyi bilsin ki, dîne olan düşmanlık çok daha ağırdır. Öyle ki, dîne olan düşmanlık, kişinin tüm Dünyâ’yı yakmasına bile yol açabilecek kadar şiddetli olabilir. İnsanlık târihindeki en ağır düşmanlık, Allah katındaki tek hak din olan İslâm’a karşı yapılmıştır.
 
İslâm’a rağmen kurulan tüm sistemler İslâm’ın düşmanıdır. Çünkü onlar bilmedikleri ve yapmadıkları için İslâm’a düşmandırlar. Bu düşmanlık nedeniyle de hem müslümanlara düşmanlık edip durmaktadırlar, hem de onları birbirlerine de düşman etmektedirler. 
 
Halifeliğin kaldırılması batı’nın isteği ve zorlamasıyla olmuştur. “Çimento” işlevi gören halifelik kalkınca Osmanlı/Türk’ün müslüman-dünyâ ile ilişkileri kesilecek, İslâm-dünyâsı zayıflayacak ve sonunda da müslüman-coğrafyada bulunan yer-altı ve yer-üstü zenginlikler bir baskı ile karşılaşılmadan batı tarafından kolaylıkla sömürülebilecektir ve de aynen böyle olmuştur. Fakat bu projenin tutması için milletleri bir-birine düşman etmek gerekiyordu ki bunu da çeşitli söylemler ile gerçekleştirdiler. Meselâ Türklere: “Araplar sizi arkadan vurdu/vuruyor” derlerken; Araplara da: “Bu Türkler de dinden çıktı ve sizi kendi hâlinizde savunmasız bıraktı” dediler. Bu uzun zamandır sünnî-şiî düşmanlığı olarak devâm ettiriyorlar. İslâm-dışı (seküler) öğretiler ve kültürle bu düşünceler ve düşmanlıklar çok kolay oluşturulabildi. İslâm-dünyâsının hâl-i pür melâlinin nedeni budur (birliğin bozulması). Bilmemek, paylaşmamak ve birlikte yapmamak insanları ama en çok da müslümanları birbirlerine düşman etmektedir.
 
Târih boyunca müslümanlar ilk defâ, “modernite” ile birlikte kendilerini küçümsüyor ve düşmanlarını yüceltiyorlar. Târih boyunca müslümanlar ilk defâ, modernite ile birlikte, düşmanları karşısında aşağılık kompleksine kapılmaktadırlar. Çünkü hem bilmemekte hem de yapmamaktadırlar. Bir şeye körü-körüne bağlı olunca, kısa bir süre sonra aynı şeye “körü-körüne düşman olmak” kaçınılmazdır.
 
“Sâdece bilmek” yada “sâdece yapmak” eksik kalmaktadır. “Bilerek yapmak ise İslâm’ın amacı ve emridir. Zâten ancak bilerek yapanlar birbirlerine dost olmakta, aksi-hâlde düşmanlık kaçınılmaz hâle gelmektedir.
 
Modern insan hem gerçekten bilmediği hem de yapmak diye bir düşüncesi ve davranışı olmadığı için o şeye yabancı kalıyor ve düşmanlık göstermeye başlıyor.
 
Modern insan şeytanın, nefsin ve tâğutların oluşturduğu konfor alanın içinde kendinden geçmiş bir vaziyette olduğu için bu konforu bozan hattâ yaralayan şeylere düşmanlık gösteriyor. Bu konforu en çok bozan şey İslâm olduğu için, İslâm’a tüm yönlerden saldırıyorlar. Modern insan her-şey üzerinden İslâm’a düşmanlık yapıyor. Meselâ modern insan, modern-bilim hatırına, modern teorilere aykırı düşüyor diye İslâm’a düşman olmaktadır. Bunu daha harâretli şekilde yapanlar Müslüman bilginlerdir. Modern müslümanlar, nefislerine ve modernizme hitâp etmeyen ve uygun olmayan dîne düşman oluyorlar. Bu yüzden modernizmin târihi, “dinden kopuş” ve “dîne düşman olma”nın târihidir.
 
Türklerde Tanzimat Fermânı ile başlayan ama cumhuriyet dönemi ile birlikte yoğunlaşan bir, “arap-doğulu-müslüman düşmanlığı” ve “batı hayranlığı” ortaya çıktı. Lâiklik bunun üzerine mum dikiyor. Lâiklik denen sapkınlık nedeniyle doğu’dan uzak bırakıldıkları için doğu’yu bilmeyenler ve kendilerine “Müslüman” demelerine rağmen Müslümanlık adına bir şey yapmadıkları için dîne ve dînin kurallarına karşı soğuk olmaktadırlar. Tabi bu soğukluk kısa zamanda düşmanlığa dönüşmektedir.  
 
İslâm’a değil de müslümanlara düşman oldukları söylemleri boş laflardır. Mekke müşrikleri İslâm üzerinden müslümanlara düşman oluyorlardı. Modern insan ise, müslümanlar üzerinden İslâm’a düşmanlık yapıyorlar. Olan şey -her ne kadar belli etmek istemeseler de- görebilenler için çok açıktır. Ben de onlara diyorum ki; “siz doğu’ya ve doğuluya, Araplara yâni kara kaşlı ve kara gözlülere ve de İslâm’a düşman mısınız?”, o zaman ben de batı’ya ve batılıya, yunana, ruma ve frenke ve bir din hâline getirdiğiniz lâik, seküler, kapitâlist, liberâlist, komünist, sosyalist, feminist, modern-beşeri sistemlerinize, “üstün insan” sandığınız sarı saçlı ve mâvi gözlüleri kutsamanıza, modern-bilim ve teknolojiye, adâletsizliğinize, eşitsizliğinize, ikiyüzlülüğünüze, haksızlığınıza ver ahlâksızlığınıza, şirkinize, küfrünüze, zulmünüze şerefsizliğinize en ağır şekilde düşmanım. 
 
İşin kötü yanı, İslâm’a düşman olan bir-çok müslüman(!) da var. Adam -sözde- ilâhiyat profesörü olmuş, moderne uymuyor diye İslâm’a düşman olduğu için sövüp-sayıyor şerefsiz oğlu şerefsiz. Neden böyledir?. Çünkü İslâm’dan verilen tâviz(ler), kişiyi yakın-uzak vâdede mutlakâ “İslâm düşmanı” yapar. İslâm’ı “İslâm düşmanları”ndan öğrenen yavşaklar mutlakâ “İslâm düşmanı” olurlar. Oysa İslâm, Kur’ân’la öğrenilir, Sünnet ile uygulanır.
 
Eğer “güçlü”den yanaysanız, “güçsüz”e düşmansınızdır. Modern müslümanlar güç karşısında kendilerinden geçtikleri ve güce meftûn, hayrân ve râm oldukları için her-şeyi güce göre ölçmeye başladılar. Bu nedenle de modern müslümanlar güç karşısında madden güçsüz durumda kalan İslâm’a içten-içe düşman oluyorlar.
 
Bâtı’ya doğru gidildikçe, doğu-doğulu, Arap ve müslüman düşmanlığının arttığı görülür. Arap düşmanlığı, üstü-kapalı bir İslâm düşmanlığıdır. Lâikler Cumhuriyet döneminde İslâm düşmanlığını “Arap düşmanlığı” üzerinden  yapmışlardır. Araplara sırt dönmeleri aslında İslâm’a sırt dönmelerinin bir tezâhürüydü. Bunu yapanlar daha çok lâik kesimdi. Çünkü onlar İslâm’ın yerine Türklüğü geçirdiler ve bu nedenle de 1.000 yıldır birlikte oldukları doğu’dan, Araplardan ve müslümanlardan uzaklaştılar. Bu uzaklaşma yabancılaşmayı getirdi. Bu yabancılaşma ise bilmeme, tanımama ve birlikte yapmamaya neden oldu-oluyor. Lâikler dîni, kavim adı üzerinden bilmeye ve tanımlamaya alışkındırlar. İslâm’ı tek-başına andığınızda rahatsız olurlar da Türk-İslâm sentezi yaparlar.
 
Lâikler ve modernler, Kur’ân’ı hem bilmedikleri hem de emirlerini yapmadıkları için Kur’ân kültürüne yabancılaşmışlardır. Bu nedenle de dîni kötülemeyi ve ona düşmanlık yapmayı, uydurma rivâyetler üzerinden yaparlar. Bunların yazdığına ve konuştuğuna baktığınızda, Kur’ân’dan hiç örnek ver(e)mediklerini görürsünüz. Çünkü onlar Kur’ân’ı hem bilmedikleri hem de emirlerini yerine getirmezler.
 
Modern insan ne gerçekten bilmekte ne de yapmaktadır. Bu yüzden de şirâzesini kaçırmıştır. Öyle ki, dost olunması gerekene düşman, düşman olunası gerekene ise dost olmaktadır. Şeytanı, nefsi ve tâğutları dost kabûl edip de Allah’a, peygamberlere ve İslâm’a düşman olmak, hem bilmemenin, hem yapmamanın hem de ağır bir sapkınlığın sonucudur.
 
Allah’tan başka ilah gibi görülen ve kabûl edilenleri (tâğut) inkâr edip onlara düşman olmuyorsanız, Allah’ın varlığını tek-başına kabûl etmenizin bir önemi ve anlamı yoktur.
 
Bizim küfre ve şirke karşı olan düşmanlığımız, kâfirlerin ve müşriklerin İslâm’a olan düşmanlığından daha güçlü olmadıkça İslâm’ı hayâta hâkim kılmamız mümkün değildir.
 
En doğrusunu sâdece Allah bilir.
 
Hârûn Görmüş
Ağustos 2024

 

Devamını Oku »

7 Ağustos 2024 Çarşamba

Din’den Geçinmek


“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi göz-ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar” (Bakara 174-175).

 

Allah Dünyâ’daki nîmetleri, insanlar onlardan eşit şekilde faydalansınlar (Fussilet 10) diye yaratmıştır. Tabi sünnetullah ve imtihan gereğince bu nîmetlere ulaşmak için çalışmak ve biraz çaba harcamak ve böylece nîmeti hak etmek gerekir. Çünkü böyle olduğunda hem daha bereketli, hem de daha tatlı olur. Emek-ürünü olan nîmet daha tatlı ve bereketli hâle gelir.  Emek vermeden yemek olmaz ki Allah bunu Kur’ân’da şöyle ifâde eder:

 

“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur” (Necm 39).

 

İnsanın her arzu ettiği şey onun için meşrû da değildir, helâl da değildir, doğru da değildir:

 

“Yoksa insana her dileyip arzu ettiği şey mi var (zannediyor)?” (Necm 24).

 

Buna rağmen birileri başkalarının yada başka şeylerin üzerinden geçinmenin derdine düşüyorlar ve buna öyle bir alışmışlar ki vazgeçemiyorlar, vazgeçmek de istemiyorlar.

 

Geçinmenin kanımca en şerefsizcesi “din’den geçinmek”tir. Bu her din için geçerli olsa da üzerinden en çok geçinilen din İslâm’dır. Çünkü İslâm Dîni’nden geçinenler hem İslâm’a mensup olduğunu söyleyen dindarlar, hem de İslâm’a düşman olan dün-düşmanları ve dinsizlerdir. Bu-bağlamda din ile alâkaları olmayan ateistler, modernizme meftûn, râm ve hayrân olan modernistler, -sözde- ateist olmadığını söyleyen ama ateist gibi yaşayan agnostikler de İslâm Dîni üzerinden geçinmektedirler. Yâni İslâm’dan iki-yönlü geçinenler vardır ve diğer din ve inançlarda da dinden geçinenler olmasına rağmen bu geçinme İslâm Dîni’nden geçinmek kadar yoğun kadar değildir. Zîrâ mevcut modern sisteme karşı çıkan tek din İslâm’dır ve bu nedenle küresel çoğunluk bir-şekilde ve bir ucundan İslâm’a karşı çıkarak İslâm’dan maddî yada mânevî anlamda geçinmektedirler. İslâm’dan geçinenler hem dindarlar hem de din-düşmanlarıdır.

 

Hâlbuki tüm peygamberlerin bir mesleği vardı ve geçimlerini Allah’ın “beşte bir” emrine kadar mesleklerinden sağlamışlardır.

 

Peygamberimiz’den sonra iktidâra yalakalık yapan dindarlar, mezhepler, meşrepler, tasavvuf, târikatlar, cemaatler, akımlar, partiler, hizipler vs. genelde dinden geçinmişlerdir ve hâlen de geçinmektedirler. Baktığınızda bunları hemen tanırsınız. Onlar fil-dişi kulelerinde, köşklerinde ve kâşânelerinde kaliteli yeme, içme, giyinme, gezme ve îtibar ile günlerini gün ederek geçinir giderler. Bunlar halktan yada yaltaklık yaptıkları kişilerden direkt olarak olmasa da, dolaylı yönden, meselâ önleri açılarak menfaat elde ederler. Kendi bağlılarından direkt olarak bir menfaat elde etmeseler de yazdıkları kıymetsiz kitaplardan, satış garantisi nedeniyle elde ettikleri paralarla çok rahat bir geçime ulaşırlar. Kurban, zekat, sadaka vs. ile payını alarak geçinenler de vardır. Tabi çeşitli işler yaparak işi büyütenler ve holdingleşenler de vardır. Yoksa nereden geçinecekler ki!. Hiç emek vermediklerine göre nasıl geçinecekler..

 

Dindar görünerek dinden geçinenlerden başka bir de dinsiz takılarak dinden geçinenler vardır. İlginçtir ki din-düşmanları da dinden geçiniyorlar. Düşman olunan bir şeyden geçinmek…İyi ama düşman oldukları yada inanmadıkları için din ile yâni İslâm ile hiç ilgilenmemesi gerekenler niçin diğerlerinden bile daha çok İslâm ile ilgilenip, onun hakkında konuşup, yazıp, çizip vs. dinden maddî yada mânevî anlamda geçiniyorlar yada en azından îtibar devşiriyorlar?.

 

Peki bunların hiç içleri sızlamıyor mu?. Elbette hayır. Çünkü alışmışlardır ve alışmış kudurmuştan beter olduğu için bunu hak olarak görenler bile var. Zâten bunlar aşırı mal-mülk ve makam-mevkî düşkünü ve Dünyâ sevgileri olan kişilerdir. Bunu anlayıp görebilecek olanlar bir bakışta hemen görüp anlarlar. Allah bu gibiler için şöyle der:

 

“Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır” (Âdiyât 8).

 

Bir de bâtıl dinlerden geçinenler vardır ki hak dinlere karşı çıkarak geçinmek bunlarda da vardır. Meselâ bâtıl modern dinler olan demokrasi, kapitâlizm, feminizm, modernizm vs. “kendi emeği ile geçinmek” yerine, başkasının emeği üzerinden geçinmektedirler ve zâten zenginler tarafından bunun için kurulmuşlardır. Baksanıza; bu beşerî sistemleri kuranlar eskiye göre nasıl da servetlerini kat be kat arttırmışlar ve devletler kadar hattâ çok daha fazla zengin olmuşlardır.

 

Târih boyunca ve günümüzde en ballı ve kârlı geçim-şekli “din’den geçinmek”tir. Çünkü dîni ruhlarına, kâlplerine, vicdanlarına, akıllarına, amel ve eylemelerine geçiremeyenler, dinden geçinmeye kalkarlar ve din’den geçinme yoluna düşerler.   

 

Ey dinden geçinenler!; ya dinden geçinmekten vazgeçin, yada din üzerinden elde ettiğiniz menfaatler size haram-zıkkım olsun, elinize-dizinize dursun, hayrını görmeyin, burnunuzdan gelsin ve zehir olsun. Hepinizin Allah belâsını versin, şerefsiz köpekler!.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Aklın Yolu “İki”dir

 

“Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için îman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdir(e)meyenlerin üzerine iğrenç bir pislik bırakır” (Yûnus 100).

 

“Şüphesiz bu (vahiy) kâlbi olan kimseler için bir uyarıdır” (Kâf 37).

 

“Aklın yolu birdir” sözü yanlıştır. Çünkü akıl, kuyumcu terâzisi gibi şaşmaz-yanılmaz bir cevher değildir. Akıl kontrôl edilip yönlendirilmesi gereken bir şeydir. Aksi-hâlde sapması kaçınılmazdır. Peki akıl ne ile kontrôl edilip yönlendirilmelidir?. Akıl ancak, ondan daha üstün olan vahiy ile kontrôl edilip yönlendirilmelidir. Vahyin kontrôlünde ve yönlendirmesinde olmayan akıl mecbûren şeytanın, nefsin ve tâğutların kontrôlüne girmek zorunda kalacaktır. Zîrâ üçüncü bir seçenek yoktur. 

 

Evet; aklın yolu “bir” değil “iki”dir. Akıl ya Allah’ın, gaybın ve vahyin kontrôlünde, yada şeytanın, nefsin ve tâğutların kontrôlü ve yönlendirmesinde olur. Zâten üçüncü bir seçenek yoktur.

 

Târih boyunca insanlar aklını şeytan ve nefs yolunda da kullanmışlardır ama aklın şeytan, nefs ve tâğutların kontrôlü ve yönlendirmesine yoğun ve kitlesel olarak girmesi modernizm ile birlikte başlamıştır. Modernler aklı bu şekilde kullanmayı üstün göre-dursun, aklın bu şekilde kullanılması maddî ve mânevî anlamda insanlığa çok büyük zararlar vermiştir-vermektedir.     

 

İnsan ne kadar akıllı olursa-olsun, aklını vahye göre kullanmadığında mutlakâ yanlış sonuçlara ulaşacaktır, ulaşmaktadır. 1. Ve 2. Dünyâ Savaşları’nı çıkaranlar akıllarını vahiy-merkezli olarak değil eşer-merkezli kullananlardır ki insanlık târihinin en yıkıcı savaşlarıdır bunlar.

 

Vahiy-merkezli olmadan aklın kullanılarak her zaman doğruya ulaşılacağı yanlıştır. Bu aklı kim kullanırsa-kullansın fark-etmez:

 

“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl ölçüp biçti. Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: ‘Bu, yalnızca aktarılarak öğrenilen bir büyüdür’ dedi. ‘Bu, bir beşer sözünden başkası değildir’ dedi” (Müddesir 18-25).

 

Üstün zekâya sâhip bir Arap dâhisi olan Velid bin Muğire, burada aklını vahiy-merkezli olarak kullanmayıp da nefis-merkezli kullanınca, vahyin âyetleri belki de kâlbini etkilemiş olsa bile, çıkarına endekslenmiş olan beynini yâni zekâ ve mantığını etkilemediğinden dolayı, apaçık bir nûr olan âyetler için, “eskilerin masalları” deyivermişti. Fakat sonunda “eskilerin masalları” dediği şey onu cehenneme yuvarladı. Çünkü Kur’ân eskilerin masalları değil, Allah’ın apaçık âyetleridir ve ancak Allah’ın indirebileceği mesajlardan oluşur. Şeytanın ve insanların böyle âyetler ortaya koyabilmeleri mümkün değildir:

 

“De ki: Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- bir benzerini getiremezler” (İsrâ 88).

 

Fakat aklını vahiy-merkezli olarak değil de nefis-merkezli olarak kullananlara ne kadar delil de getirseniz onu anlamayacak ve kabûl edemeyeceklerdir:

 

“İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu fıkh-etmelerine engel olmak için kâlplerinin üstüne kılıflar, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. (Onlar) her mûcizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o kâfirler: ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler” (En-âm 25).

 

Akıl ancak madde üzerinde çalışabildiği için mecbûren sınırlı olmak zorundadır. Çünkü o madde-ötesi alan hakkında vahye dayanmaksızın bir şey söyleyebilecek çapta ve kapasitede değildir. Bu nedenle gaybın kapısına gelip dayandığında etkisiz kalır: “Allah sizi gayb üzerine muttalî kılacak değildir” (Âl-i İmran 179).

 

Beşerî zihniyete göre aklın yolu birdir ve o da dünyevî merkezde olandır. Fakat aklı bu şekilde kullanmak “aklı sınırlı kullanmak” demektir. Bu sınır, insanı tek-boyutlu olarak düşünmek ve kabûl etmeye neden olduğu için insanı da sınırlamış olur ki bu sınır insanın Dünyâ’ya bağlanmasına ve mâneviyattan uzaklaşmasına neden oluyor. Modern insanın bunalımının nedeni budur. İslâm’a göre ise akıldan önce takvâ gelir ve takvâ akıldan üstün olduğu için aklın takvâlı şekilde kullanılması esastır ve önemlidir. Zâten cennet de akıl-üstünlüğüne değil, takvâ-üstünlüğüne sâhip olanlara verilecek olan bir ödüldür: 

 

“Fakat o cennet; biz, kullarımızdan takvâ sâhibi olanları (ona) vârisçi kılacağız” (Meryem 63).

 

Çünkü:

 

“…Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy, servet ve akılca üstün olanınız değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Evet; akıl ya beşerî-dünyevî merkezde yada vahiy-merkezli olarak ancak iki şekilde kullanılabilir ve ikisinin yolu bir değildir. Aklın yolu “iki”dir ve insan aklını ya vahiy-merkezli olarak, vahyin kontrôlünde ve yönlendirmesinde, yada beşer-merkezli olarak, beşerin kontrôlünde ve yönlendirmesinde kullanabilir.

Elbette akıl önemlidir ve Allah aklını kullanmayanların üstüne pislik yağacağını söyler. Akıl özellikle Dünyevî alanda ve amel-eylem aşamasında çok önemlidir. Lâkin akıl en üstün cevher ve şaşmaz-yanılmaz bir şey değildir. Bu nedenle Allah “en üstün akıllılar”ın değil de, “îman edip sâlih amel işleyenler”in “mutlu son”a ulaşacaklarını söyler:

 

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar; ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

Devamını Oku »