26 Ekim 2017 Perşembe

Ümîdin İçinde Boğulmak


“(Şeytan) Onlara vaâd ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey vaat etmez” (Nîsâ 120).

Âdem’e secde etmeyen şeytan insanın amansız düşmanıdır. Peki insanın amansız düşmanı olan şeytanın amacı nedir?. Şeytanın bin-bir çeşit oyunu olsa da aslında şeytanın tek bir amacı (görevi değil) vardır: “İnsanı oyalamak ve ömrünü boşa geçirmesini sağlamak”. Bunu hem “soldan yaklaşarak” alenî bir şekilde yapar, hem de “sağdan yaklaşarak” gizlice yapar. Soldan yaklaşarak alenî yapılan şeylere karşı önlem alınabilir ve bu tuzaklara karşı durulabilir büyük ölçüde, fakat sağdan yaklaşmalara karşı insanlar ne yazık ki genelde şeytana aldanırlar ve hayatlarını boşa geçirirler.

Şeytanın soldan yaklaşması, alenî bir şekilde insanları harama yönlendirmek için uğraşmasıdır. Allah’ın açıkça yasaklamasına rağmen insanın nefs sâhibi olmasından dolayı karşı durmakta zorlandığı bu haram ve günahlar; sigara, içki, uyuşturucu, kumar, zinâ, fâiz, dolandırıcılık, hırsızlık, yolsuzluk, cinâyet, yalan-dolan vs.dir. Bunlar alenî olduğundan ve kişisel ve toplumsal sonuçları görülüp durduğundan dolayı insanların bunlardan uzak durması daha kolay olabiliyor. Zâten toplum da, daha çok bu haram ve günahlara karşı yâni şeytanın “soldan yaklaşmalarına” karşı uyarılarda bulunuyor, bunları ayıplıyor ve bunlara karşı bir mahalle baskısı kuruyor. Tabî ki modernizm ile birlikte artık bunlar da toplum tarafından “normâl” görülmeye başlandığından, bu günahlar ve haramlar açıkça ve bolca yapılır hâle gelmiştir.

Fakat şeytan, insanı bu açık günah ve haramlara alıştırdıktan sonra onları artık kendi başlarına da bıraksa fark etmez. Çünkü ne de olsa onları o pisliklere alıştırmıştır ve bunlara alışanlar şeytana ihtiyaç duymayacak şekilde yaptıklarını yapmaya devâm edeceklerdir. Fakat dediğimiz gibi, toplumun büyük kesimi de bunlardan uzak durmakta ve bu noktada şeytana aldanmamaktadır. O hâlde şeytan daha başka bir plân uygulamalıdır. Soldan yaklaşmayı bırakıp sağdan yaklaşmayı denemelidir. Açık günah ve haramlara meyletmeyenleri, “gizli günah” ve haramlara yönlendirmelidir. Çünkü dediğimiz gibi, şeytanın hedefi, en fazla insanı Allah’tan, dinden-îmandan uzak tutarak onları oyalamak ve ilk başta Allah’a söylediği şeyi yaparak, insanların kendisi gibi ebedî cehennemlik olmasını sağlamaktır. Bu konuda şöyle der:

“Allah onu lânetlemiştir. O da (şöyle) dedi: ‘Andolsun, senin kullarından miktarları tesbit edilmiş bir grubu (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim’. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrâna uğramıştır” (Nîsâ 118-119).

Evet; şeytanın “sağdan yaklaşması” da vardır ve bu çok gizli ve ustalıkla yapılmış hinlikler içerdiğinden dolayı fark edilemez ve bu nedenle de önlem alınamaz yada alınmak da istenmez. Şeytan nefsin en derindeki arzularını bilir ve nefse oynar durur. İşte sağdan yaklaşmada şeytanın en çok kullandığı ve insanları oyaladığı yerlerden biri de “ümîd” yada “umûd”tur. Umûd özellikle garibanın sığınağıdır. “Umûd fakirin ekmeğidir” denir. Umûdsuz yaşanmaz tabî ki ama ümîdin içinde boğulmak ve bu yolla oyalanarak ömrü tamamlamak da müslüman için bir felâkettir.

Şeytan insana sürekli olarak boş ümîdler vaâd eder durur ve insanlar da umûdun peşinden koşturup dururlar ve bir netîceye ulaşamadıklarından dolayı da ömürlerini genelde boşa geçirmiş olurlar. İlk başta şeytan insanlara bir umûd sunar. İnsanlar bu umûdla o yolda hayâller kurarlar, senaryolar üretirler ve bu umûdun peşinden koşturmaya başlarlar. Fakat ilginçtir ki, genelde de hedefe varılamayacak ve fiyaskoyla sonuçlanacak umûdlardır bunlar. Belki de çok az kişi, peşinden koştuğu umûdun ekmeğini yer.

Tabi, ümîd içinde olan ve bu yolda bir süre giden kişiler, bir-zaman sonra peşinden koştukları umûdun netîcesini göremediklerinden dolayı umûdları kırılır ve morâlleri bozulur, artık o umûdtan ümîdlerini kesmeye başlamışlardır yada kesmişlerdir. Fakat bu durum şeytan için hiç de iyi bir şey değildir. Mutlakâ insanları yeni ümîdlerle heyecanlandırmalı ve onları oyalamaya devâm etmelidir.

İmtihanın bir gereği olarak insanlara hayatta sürekli yeni kapılar açılır durur. İşte şeytan hep bu kapıları kullanır. Şeytan, bu kapılara yönelen insanların yanı-başlarından  ayrılmaz ve onlarla birlikte o kapıdan içeri dalar. Şeytan amacına ulaşmak için her türlü dalkavukluğu da yaparak insanlara “bu sefer olacak” ümîdini telkin ederek onları oyalamaya devâm eder. “Önceki son anda olmadı ama bu sefer kesin olur” telkinleri şeytanın mottolarıdır.

İşin ilginç yanı, şeytanın çeşitli zenginliklere, zevklere kilitlediği insanlar, aslında bu işlerle hiç uğraşmasalar da hayatlarını idâme ettirebilecek işleri-güçleri olan kişilerdir. Gariban zâten ekmeğinin peşindedir mecbûren ve bu nedenle bu işlerle uğraşacak zamânı bile yoktur. Bu işlerle uğraşanlar, aslında kendi işlerine odaklansalar ve zamanlarını ve çabalarını kendi işlerine yönlendirseler hayatta daha fazla nîmete ulaşabileceklerdir. İşte; “acaba zengin olur muyum” ve sonra da “şunları-şunları yapabilir miyim” ümîdiyle hayatta açılan “fazladan” kapılara, şeytanın da kışkırtmasıyla atılan bu insanların çok büyük çoğunluğu umûdlarının netîcelerini göremezler ve boşuna yorulmuş olurlar. Zâten bir-zaman sonra da, o şey gerçekleşmediği için, bir-süre önce heyecanla koşturdukları umûdlardan soğumaya başlarlar ve artık ondan ümîdi keserler. Ama şeytan her zaman iş başındadır ve kandırmaca devâm etmektedir. Bu durum böyle hayat-boyu sürer gider. Ancak yeni heyecanlarla coşmak kalır geriye. Fakat unutulmasın ki, “şeytanı veli edinmek” işte budur.  

Zâten her zaman, o yolda olan ve o yolu bilenler ancak açılan yeni kapıları değerlendirirler ve köşe-başlarını tutanlar hep onlar olur. Onların bu işleri yapabilmeleri için imkânları da vardır. Bir de o işler genelde çok da meşrû da değildir aslında. İşte o umûd edilen işlerin gayr-ı meşrû olmasını önemsemeyenlerdir biraz da o işlerde yol alabilenler. Fakat temiz olan, içlerinde Allah korkusu bulunan, iyilik yapan, pisliğe-çirkefliğe bulaşmayan insanlara pek de nasip olmaz böyle işler. Nasip olmaması da iyi bir şeydir zâten, bir rahmettir.

Önemli olan şey, bu kişilerin artık şeytanın bu oyalamalarına kanmayıp, zâten üzerinde oldukları yada bildikleri-becerebildikleri işleri yapmalarıdır. Böylece şeytanın kuruntularından ve ayartmalarından kurtulacaklar ve Allah’ın emrettiği ve istediği hayat tarzını yaşayabilecekler ve en sonunda da hem Dünyâ’da hem âhirette “yanmaktan” kurtulacaklardır. Çünkü bu işlerden el çektiklerinde ancak, hem uyarıları idrâk edebilecekler hem de bu işlerin ne kadar da boş işler olduğunu görerek kendilerine gelecekler ve boş işlerden uzak durup yararlı işler yapabileceklerdir.

Evet, şeytan insanları boş ümîdlerle oyalar durur. Böylece ömür boşuna tüketilmiş olur. O hâlde uyarcıların ve işin farkında olanların bu insanlara uyarılarını yapmaları ve onların boş işlerden ve şeytanın tuzaklarından uzaklaşıp kurtulmalarına yardımcı olmaları bir görevdir. Özellikle temiz ve iyi insanların uyarılması elzemdir. Zâten uyarı, ancak böyle insanlara yarar sağlayabilir. Aksi-hâlde bu insanlar şeytanın tuzağına düşerek Dünyâ’da ve âhirette kaybedecekleri gibi, onları uyarmakla vazîfeli olanlar da tebliğ-uyarı vazîfelerini yapmadıkları için âhirette zor duruma düşeceklerdir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017





















Devamını Oku »

Yeni Neslin Umursamadığı Kavram: Rızâ



“Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön”. -İrcî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten- (Fecr 28).

Rızâ lûgatta: “Memnunluk, hoşluk, râzı olmak; istek, arzu; kendi isteği” anlamlarına gelir.

Modernizm bir “umursamama uygarlığı”dır. Zîrâ modernizmde önemli olan bireydir ve tek-tek bireyler -görece- varlığın en önemli unsurlarıdır. Buna göre bireyler kendilerine çok fazla önem vermeli, hayatta kalmak için, başkasının hayat(lar)ının yok olmasını bile kabûl edebilmelidir. Tâbir-i câizse, “omletini yapmak için tüm Dünyâ’yı yakabilecek” bireylerin (şahıs değil) yeryüzünü doldurduğu bir zamandayız.  

Özellikle son 2-3 kuşak bu konuda neredeyse hiç tâviz vermiyor ve kendi çıkarı, hayâtı ve varlığı için hiç-bir şeyi umursamaz duruma gelmiştir. Bu durumun nedeni her ne kadar kişilerle alakalandırılsa da, aslında Dünyâ’nın mevcut küresel ideolojileri, şeytanın küresel uşakları olan tâğutlar ve Dünyâ’yı yönlendirenlerdir. Tabî ki Dünyâ’yı yönlendirenlerin uyguladığı ideolojilerden başka modern bilim-teknoloji, sapık görüşler ve felsefeler, eğlence tarzları vs. bir-çok şeytan-işi pisliktir. Bunlar, tam da nefse nişan almıştır ve nefsi en güçlü olanların bu yollara kapılmaması neredeyse mümkün değildir. Tabi nefsi en güçlü olanlar da, yeni nesil gençlerdir.

Modern gençlik yada yeni nesil; çok bayağı, gereksiz ve hattâ iğrenç bir şey için bir-çok fedâkârlığa bile katlanabilirken, Allah rızâsı için bir şey yapmayı ve hattâ, ana-babasına bir bardak su vermeyi bile zûl görmektedir. Zîrâ bunda kendileri için maddî bir çıkar yada haz yoktur. Allah rızâsını çoktan unutmuş yada hiç tanımayan bu nesil, karşılıksız bir şey yapmaya anlam veremiyor ve hattâ belki de “aptallık” olarak görüyor. Bu nedenle de insan ilişkilerinde hiç-bir çıkar olmadan ve sırf Allah rızâsı için yada “iyilik” için bir şey yapamaz duruma geliyor.

Yıllar önce Amerikan yapımı bir filmde, kötü giden işlerinden dolayı eve perişân bir durumda gelen koca, karısına işinin çok kötü gittiğini söylediğinde, kadın kocasına; “bu senin sorunun” demişti. Karı-koca olarak aynı evde yaşayan ve çocukları olan eşler, birbirlerinin kötü durumunu umursamıyorlar ve hiç de rahatsız olmuyorlar. İşte “uzak-batı” ve “yakın-batı”dan yayılan bu pislik ne yazık ki hem bizim ülkemize hem de Dünyâ’ya sirâyet etmiş ve tüm müslümanları ve hattâ doğu ülkelerini de sarmış bulunuyor. Artık rızâya önem veren son bir-kaç nesil kaldı. Belki de yakın bir gelecekte Allah rızâsı için yâni karşılıksız bir iyilike bulunanları “psikolojik hasta” olarak kabûl edecekler, psikolojisinin bozuk olduğunu söyleyecekler ve hattâ bir zaman sonra da, “topluma kötü örnek olduğu” için hapse atacaklar. Çünkü bu kişiler “ultra-modern” insanın kafa ve beden konforunu aşırı derecede rahatsız etmekte olacaktır. Tabi bu durum müslüman ülkelerde de, Kur’ân’daki, “kendi ihtiyâcı olmasına rağmen başkalarını kendine tercih etmek (isar)” gibi âyetleri, ya aşırı yoruma tâbi tutarak değiştirecek, yada olmadı, çıkaracakları bir kânun ile bu âyetler -en azından kendi ülkelerindeki- Kur’ân’lardan çıkarılacaktır. Tabi o zaman dînin hâlâ bir geçerliliği kalmışsa. İnanın, bunu yapmak ultra-modern birey için işten bile olmayacaktır.

Ana-babasına bile acımayan ve onlara küçük bir yardımı (maun) bile esirgeyen yeni neslin rızâ kavramından nefret etmesi normâldir. Çünkü doğduğu günden beri her-şey kendisine, “kâinâtın bizzat en önemli varlığı olduğunu” haykırmaktadır. Bu nedenle kendini çok fazla önemseyen yeni neslin bireyleri, bu önemden dolayı kendini sıkıntıya sokmayı istemiyor ve hele sâdece rızâ için bir iş yapmayı zûl sayıyorlar. Fatma Tuncer, yeni neslin atalarına davranışı konusunda şunları söyler:

“Kadim târihimizde müslümanlar yaşlıları baş-tâcı eder ve onların bilgeliklerinden faydalanırlardı. Çocuklar büyük ebeveynlerinin tedrisâtından geçer, onların bilgi ve deneyimlerini içselleştirirlerdi. Oğullar ve kızlar anne-babaların kendileri için verdiği emeğe hürmet eder ve onlara olan vefâ borçlarını ödemek için “öf” bile demezlerdi. Fakat artık her-şey geçmişte kaldı. Bugünün çocukları vefâ, katlanmak, şefkat ve adâlet gibi değerlerden uzaklaşarak mânevî yoksulluğa düşüyorlar. O yüzden ne ebeveynler çocuklarına sevgi gösterebiliyor ne de çocuklar ebeveynlerini şefkatle kucaklayabiliyorlar”.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözünü yeni nesil çok anlamsız buluyor. Zîrâ “apartman” denen modern hapis-hânelerde insanlar, uzun yıllar birlikte oturdukları karşı komşularını bile tanımıyorlar. Uzun yıllar oturmalarına rağmen bir selamlaşmaları bile yok. Neden, çünkü birbirlerine ihtiyaç duymuyorlar yada duysalar da minnet etmiyorlar ve başka şekilde hâllediyorlar sorunlarını. Kendi oturduğu apartmandan çıkan bir cenâzenin kime âit olduğunu bilmemek nasıl bir şeydir?. Durum bu noktaya gelmişse hâlâ umutlu olmanın bir anlamı var mıdır?.

İnsanlar artık birbirlerinden borç da almıyorlar. Bunu sâdece dolandırıcılar ve borcunu ödemeyecek olanlar, daha doğrusu istismârcılar yapıyor. İnsanlar bankalarıyla kanka oldukları için insanlarla muhâtap olmuyorlar. Bunu plânlayanlar zâten küresel banka patronlarıdır. Her-şey çıkar ilişkisi olmuş. Herkes birbirlerini düşman olarak görüyor. “Acaba bana ne zarar vermeyi plânlıyor” diye düşünüyor. Yeni neslin bireyleri, herkesin kendisine düşman olduğunu ve kuyusunu kazmaya çalıştığın zannediyor. İşte salt rızâ için bir iş yapılmadığında, insanlar böyle takıntılı hâle gelirler. Yeni neslin bireyleri birbirlerini tanımıyorlar. Çünkü birbirlerine herhangi bir konuda yardımcı olmamışlar, zîrâ birbirlerine muhtâç hâle gelmemişler ve sâdece rızâ için, sâdece iyilik olsun diye birbirlerinin işlerini yapmamışlar. Bir şeyi paylaşmamışlar. Yeni nesil bunları bilmiyor ve duyduğunda da anlamsız görüyor ve mal gibi boş gözlerle bakıp duruyor.

“Kadan almak”, “isar”, “rızâ”, “Allah rızâsı”, “iyilik için” sözleri yeni nesil için bir anlam ifâde etmiyor. Yeni nesil, mîdesine girene, üstüne giydiğine, cüzdanında durana, kendisine haz verene âşık ve meftûn olmuş durumda. Fakat bunların dışındakilere de düşman olmuş. Hâlbuki eskiden böyle değildi. Hele ki vahyin aydınlığı ile aydınlanan ve Kur’ân ile inşâ olup medenîleşen ve devletler medeniyetler kuran toplumlar böyle değildi. Kur’ân böyle toplumlardan ve insanlardan şu şekilde bahseder:

“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızâsını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır (kendini fedâ eder). Allah, kullarına karşı şefkâtli olandır” (Bakara 207).

Aman Tanrım!, Allah rızâsı için kendini fedâ etmek mi?. Bu, yeni nesil için ne kadar dehşet verici bir şey. Hem de şu genç yaşında öyle mi?. Bunlar çok eski târihlerde kalmış “esâtür-ül evvelin” olan destâni, mitolojik şeylerdir. Hangi devirde yaşıyoruz yaa!. Bu devirde öyle şey mi olur?.

Şu âyeti, birey(sel)leşmiş ve dolayısı ile bencilleşmiş olanların idrâk etmesi imkânsız-ötesidir:

“Kendilerinden önce o yurdu (Medîne’yi) hazırlayıp îmânı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar felâh (kurtuluş) bulanlardır” (Haşr 9).

Hazzın kölesi olmuş olan yeni neslin içinde bilgi ve bilinçli olanları ne kadar da az. Allah rızâsını gözeten fedâkâr, iyiliğe değer verenler ne kadar da az ve bunlar ne kadar da değerli şahsiyetler.

Yeni nesil ve o nesle örnek olan bir-önceki nesil hiç-bir riske girmiyor. Mecbur oldukları dışında hiç kimse için karşılıksız, sâdece rızâ için bir şey yapmak istemiyor ve hattâ buna aşırı derecede karşılar. Bir keresinde bir arkadaşıma çok kolay bir iş için ricâda bulunmuştum. Hadi söyleyeyim; oturduğu yerden, kağıt üzerindeki rakamları sırasıyla okumasını istedim de, “senin uşağın mı var” deyip çekip gitmişti. Onu kullandığımı zannetmişti. O işi yapmayı bir düşüklük olarak görmüştü. Hâlbuki biraz önce birlikte çay içmiştik. Hem de çaylar da bendendi.  

Bu Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve asıl ebedî hayat öldükten sonraki âhiret hayâtıdır. Âhirette ya Allah’a göre yâni Allah rızâsı için yaşayarak cenneti kazancağız, yada nefsin rızâsı için yaşayarak cehennemi hak edeceğiz. Çünkü bir iş yada şey Allah rızâsı için olmadığında mutlakâ ve mutlakâ Allah’ın dışında bir şeyin rızâsı için olur. Müslümanlar için amaç ve hedef, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsını kazananlar hem Dünyâ’da hem de âhirette ebedî mutlu olurlar.

Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz. Allah rızâsı için yapılmadığında başta nefsin rızâsı için yapılacak olan işler, insanların, paranın, ideolojilerin, taş, toprak ve sudan oluşan “vatan”ın, bir arâzinin, hattâ bir hayvanın rızâsı için bile yapılabilecektir. Boşluk yoktur. Ya Allah rızâsı için yada O’nun dışındaki bir şeyin rızâsı için yapılacaktır.

Allah rızâsı için yapılmayan işler, nefsin, dolayısı ile şeytanın rızâsı için yapılır vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017

Devamını Oku »

Yakarış



“De ki: ‘Duânız olmasaydı, Rabbim size değer verir miydi?” (Furkân 77).

Duâ; Allah’a yalvarma, yakarış, niyaz, Allah’tan hayır ve rahmet dilemek” anlamındadır.

İnsan “duâ eden varlık”tır. Bunu ya müslüman olarak; “Rabbinize yalvara-yalvara ve için-için duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez” (A’raf 55) şeklinde, yada lâik ve seküler bir tarzda; “umarak”, “umma”, “umarım” deme şeklinde yapar. Yâni insan sürekli olarak, arzu ettiği şeylerin olmasını arzular ve bunun için de ya sesle, yada gönlünde geçirerek dilekte bulunur. Fakat insanlar bilgiyi, hayâtı, yasaları tam anlamıyla kuşatamadığı için, hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ eder ve yaptığı duânın, bir-zaman sonra tam tersi için duâ etmeye başlayabilir: “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ eder. İnsan, pek acelecidir” (İsrâ) 11. İşte bu nedenle, insanın duâ ederken kullanacağı en uygun cümle kanımca şudur: “Allah’ım!; hakîkati ancak Sen bilirsin, bize en hayırlısını ver Rabbim”.

İşte ben de hayâtım boyunca duâ eden biri olarak buna çok önem verdim ve duâlarımı bu merkezde yaptım. Bir diğer önem verdiğim konu da, duânın sâdece kendi merkezimizde değil, tüm insanları kapsayacak şekilde yapılmasıdır. Bu nedenle tüm mazlumları, zayıfları ve müslümanları da duâma ortak ederek” yaptım duâmı. Yâni duâ, “ben”, “bana”, “beni” şeklinde değil de, çoğul olarak; “biz”, “bizi”, “bize” şeklinde olmalıdır. Duânın bu şekilde yapıldığında daha çok ve çabuk kabûl edildiğine inanmaktayım. Bu nedenle de özellikle müslümanların “bencil duâlar”da bulunmaması gerektiği kanısındayım. 

Hayâtım boyunca yaptığım duâmdaki bâzı sözler ve cümleler zamanla değişse de genel anlamda aynı duâdır ve ben bu duâyı yazıya da dökmek istedim. Yaptığım duâ ve yakarıştaki bâzı cümleler “kendime has” olduğu için yazıya dökmedim. Yaptığım yakarış ve duâm genel anlamda şu şekildedir:

Euzübillâhimineşşeytânirracim, Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdulillâhi rabbil âlemîn es-salâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. 

Allah’ım!; Şüphesiz Sen her-şeye kâdirsin. Helâl yoldan her-şeyin en hayırlısını ver bize. Duâlarımızı kabûl et, günahlarımızı-kusurlarımızı affet. Annemi, Babamı, kardeşlerimi, eşimi, çocuklarımı, âilemin diğer üyelerini, eşimin âilesini, akrâbalarımı, dostlarımı, arkadaşlarımı, komşularımı, Dünyâ’nın her yerindeki mazlumları, mâsumları, hayrave duâya lâyık olanları ve beni, maddî-mânevî hastalıklardan, kötülüklerden, kazâdan belâdan koru, şifâlar nasip eyle. Bizi bildiğimiz-bilmediğimiz musîbetlerden ve hastalıklardan koru, hastalıklarımıza şifâ ver ve tekrâr etmesini önle. Hayâtımız boyunca sağlıklı, mutlu, huzurlu, îmanlı uzun ömürler nasip eyle.

Allah’ım!; Bizi hırsızdan, arsızdan, kazâdan, belâdan, kavgadan, doğal âfetlerden (yangın, sel, deprem) ve doğal olmayan âfetlerden-kötülüklerden; (trafik ve iş kazâları, her türlü zehirlenme, boğulma, düşme) koru, akıl ver, zekâ ver, işlerimizde başarılı olmayı nasip et. Kullandığımız her türlü araçları kazâsız-belâsız kullanmayı nasip et. Allah’ım!; hepimize, temel ihtiyaçlarımız olan ev (barınma) araba (taşıt) iş ve eş nasip et. Bunların hayırlı olmasını nasip eyle. İhtiraslarımızı ihtiyâcımız kılma!. Âilemizle, yakınlarımızla, eşimizle, dostlarımızla, arkadaşlarımızla, müslümanlarla ve mazlumlarla iyi geçinmeyi nasip et, iletişimimizin kopmamasını nasip eyle Allah’ım!.

Allah’ım!; Seni hissetmeyi, Sana îman etmeyi, Sana iyi ve hakkıyla bir kul olmayı nasip et. Peygamberimizi tanımayı, o’nun “güzel örnekliği”ne uymayı ve ona iyi bir ümmet olmayı nasip eyle. Kur’ân’ı okumada, öğrenmede, idrâk etmede, uygulamada, anlatmada ve yazmada en doğrusunu yapmayı nasip et. Nice kitaplar, yazılar, okumalar, arkadaşlar ve yeni fikirler ve düşünceler nasip et, yeni idrakler edinmeyi nasip eyle.

Allah’ım!; İlmimizi, sabrımızı ahlâkımız arttır, kaldıramayacağımız yükler yükleme!. Bize ekonomiyi fazla düşündürtme, geçimi fazla dert etmemeyi nasip et, bize kerîm dertler ver ve küçük önemsiz dertleri dert edinmekten uzak tut. Hayırda önde gidenlerin (sâbikûn) arasına kat, dosdoğru yoldan ayırma!. Sâlih ameller nasip et ve sâlihlerin arasına kat. Değiştirebileceğimiz şeyler için güç, değiştiremeyeceğimiz şeyler için sabır ver, aradaki farkı anlamak için akıl ver. Her türlü hayra muhtâcız Allah’ım!, bize “hesapsız rızıklar” nasip eyle, hâlimiz arzu-hâlimizdir Allah’ım.

Allah’ım!; Müslümanları ve mazlumları zâlimlerin elinden kurtar, müslümanların içinden bir lîder öncülüğünde “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapan bir topluluk çıkar, bu topluluk vesilesiyle Müslümanlar, mazlumlar ve mâsumlar, Dünyâ’nın nesneleri olmaktan kurtulup Dünyâ’nın özneleri hâline gelsinler. Hak ve hakîkat, adâlet ve eşitlik sarsın ve kuşatsın Dünyâ’yı, senin sözün-dînin Dünyâ’ya hâkim olsun. Böylece zulümler-mazlûmiyetler bitsin ve Dünyâ “cennetin bir şûbesi”, “dârus-selam” olsun. Asr-ı Saadet süreci yeniden başlasın ve kıyâmete, “son saat”e kadar devâm etsin Allah’ım!.

Rabbim!; ilmimizi arttır, bizi cehâletten kurtar, sapık yollardan ve her türlü sapıklıktan ve fahşâdan uzak tut. Nefsimize hâkim olacak bir irâde nasip et. Bize Dünyâ’da da iyilik ver âhirette de iyilik ver. Bizi modern zamanların fitnelerinden, saptırıcılarından ve sapıklılarından uzak tut. Açları-susuzları, çıplakları, evsizleri, mazlumları kurtar. Bize ciddiyet, azim, gayret, sabır, izzet, haysiyet ve fıtrata uygun davranışlar nasip et. Bizi “şükreden kullar” kıl. Allah’ım!; duâlarımızı-yakarışlarımızı kabûl et. Bizi en nihâyetinde cennetinde buluştur Allah’ım!.

“Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz” (Fâtiha 5).

“Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resûluhu”…

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017


  



Devamını Oku »

Uyumayan Kent



“O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp çalışma (zamânı) kılandır” (Furkân 47).

“Allah, kendisinde sükûn bulmanız için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için vâr etti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir fazl sâhibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar” (Mü’min 61).

Dikkat edilirse yazının başlığında “kent” dedim, “şehir” değil. Çünkü kent ile şehir aynı şey değildir. Şehirler normâle, doğala, fıtrata yâni İslâm’a göre yaşamanın olduğu yerler iken; kentler, şeytana ve onun uşaklarının plânlarına, gürültüye, sûni olana göre yaşanılan, uyumayanların bulunduğu (yaşadığı değil) yerlerdir. Bu bağlamda kentler “insanın huzur bulacağı “memleket” değildirler. Kentler “yaşanılan yerler” değil, “bulunulan yerler”dir.

Kentlerde uyumamak için bir-çok sebep vardır ve bu sebepler tabî ki gerçek sebepler değildir. Meselâ şehirlerde uyumamak için ya bir ölüm-zulüm vardır, ya ilmi-siyâsi vs. bir konu kafaya takılmış olduğu için uyunamamaktadır, yada ibâdet (teheccüd) için uykunun bölünmesi söz-konusudur.

Modern yerleşim yerleri olan kentlerde insanlar neden uyumaz yada geç uyur ve dolayısı ile çok geç kalkar?. Çünkü dediğimiz gibi, kentler normâl ve doğal olana aykırılığın pik yaptığı ve en zirveye ulaştığı yerlerdir. Kentlerde geceler gündüz, gündüzler de gece gibi yaşanır. Fakat kentlerde yaşayanların içinde normâl ve doğal bir düzen sürdürmek isteyenler bundan çok muzdarip olurlar. Modernizm ve kentler -ki artık kentler modern kentlerdir-, insanların doğal ve normâl durumlarını bozmuştur. Bu nedenle insanlar artık doğru bir hayat yaşayamamaktadır. Tabi teknoloji bunun asıl sebebidir. Zîrâ elektriği ve ampûlü îcât etmiştir. Modern kentlerde karanlık olmuyor ki insanlar yatıp uyusunlar. Bilgisayar açık, cep telefonu açık, televizyon açık, ışıklar açık, dolayısı ile yoğun bir gürültü var. Modernizm zâten bir “gürültü uygarlığı”dır. Bu gürültüye neden olan iki ana neden elektrik ve ampûldür. Rahatsız edici ışıklar nedeniyle Edison herhâlde çok fazla küfür yemiştir. (Ben şahsen çok ettim).

İnsanların vücut işleyişini bir zulüm olarak bozan kent hayâtı, meselâ çalışma hayâtında “vardiya sistemi” denen zulüm döngüsünü îcât ederek insanların pusulasını şaşırmasına neden olmuştur ve olmaktadır. Gece vardiyasından çıkan adam “şeytan çarpmışa” dönmüş bir hâlde evine gelmektedir. Bir de eğer sokakta meselâ belediye çalışmalarından kaynaklanan bir gürültü varsa gece vardiyasından çıkan o kişi nasıl uyuyup da dinlenecektir.

Televizyon, eskiden ne güzel, akşama doğru açılıp, geceye doğru kapanırdı. Herkes aynı saatte televizyonunu mecbûren kapatırdı. Şimdi ise televizyon kapanmak nedir bilmiyor ve sürekli olarak açık. Her yerden televizyon sesi geliyor. Allah aşkına; bu insanlar televizyonunun sesinin insanları rahatsız edeceğini hiç düşünmüyorlar mı?. Hâlbuki yüksek televizyon sesi ve elektrikli âletler yüzünden çıkan kavgalar nedeniyle ne cinâyetler işlendi.

Yine, günün bitimi olarak gece 12’nin yani 24.00’ün belirlenmiş olması da insanların yatıp uyumasının önündeki engellerden biridir. Saat gece 12’ye gelmediği için yatmayı düşünmüyor insanlar. Tabi burada da durmuyor. Gece 1, 2 ,3 uzayıp gidiyor yatma saatleri. Bir arkadaşım bir keresinde, gece saatin 1.45 olduğunu görünce, “haa daha erkenmiş” deyip oturmaya yâni uyumamaya devâm ettiğini söylemişti. Günün bitimini saat 24.00’e niye sâbitlemişler ki?. Saat gece 12.00 yâni 24.00.’den yarım sâlise önce yada yarım sâlise sonrası arasında ne fark var?. Yada 24.00’den bir sâniye önce ve sonrası; 1 saat önce ve sonrası?. Koca bir hiç. Ancak 1 saat önce yada sonra zâten her-gün olan periyodik döngüler sebebiyle yıldızlara farklı bir açıdan bakarız sâdece. O hâlde günün 24.00’de bitmesinin bir anlamı yoktur?. Bu saatlerde olağan-üstü bir şey olmuyor ki!. Normâlde ise gün, Güneş battığında biter. Hem de muazzam görünümlü bir batış/bitiş şekliyle. Yavaş-yavaş.. Akşam-ezanı okunduğunda.. Zâten “gün”, Gün-eş’in “gün”üdür. Güneş battığında gün biter. “Batmak” ile “bitmek” aynı yazılır Arapça’da. Gün-eşin batması, gün-ün bitmesidir. Karanlık çöktüğünde de artık yavaş-yavaş yatıp uyuma vakti gelmiştir.

İnsanlar, uykusu gelmesine rağmen ve göz-kapakları ağırlaşmasına rağmen uyumak istemiyor. “Uzmanların dediğine göre, insana “uykum geldi” dedirten şey, epifiz bezinin faaliyetidir. İlâhi bir program gereği epifiz “gece” harekete geçer. Bâzılarının “uyku hormonu” dediği “melatonin” salgılar. Göz kapaklarınızı size rağmen aşağı doğru çeken işte bu hormondur”. İşte insanlar bu hormonların baskısına rağmen uyumuyorlar.

Bir keresinde alt kattaki komşunun gürültüsünden uzun zaman büyük sıkıntı çekmiştim. Uyarıya da pek aldırmadılar. Gece saat 1’de 2 araba misâfir geliyordu. Tabi öğleden sona ancak kalkabiliyorlardı. Bunun üzerine ben de “acaba geceleri okuma-yazmalarımı yapıp, gündüzleri mi uyusam” diye ciddî-ciddî düşünmüştüm. Yâni uyumayanlar gibi olacaktım. Fakat böyle bir zulmü kendime yapmadım ve uykumu tam da Allah’ın dediği gibi geceleri yapmaya devâm ettim. Bülent Akyürek bu konuda şunları söyler:

“Modern dünyâ sabaha kadar uyumuyor, ama akşama kadar yatıyor. Namazlar kaçıyor. Kur’ân’da gece-gündüz âyetleri var. Gece olunca bir müslüman eğer ibâdet yapmıyorsa uyumak zorundadır, uyuması farzdır. Bizler sabaha kadar televizyonun karşısında oturup akşama kadar yatarsak nasıl kurtulacağız?. Ampûlün îcâdı bizi bu hâle getirdi. Çünkü artık ampûller sâyesinde geceler de aydınlık, akşam olunca bir anlamda akşam olmuyor. Ampûller karanlığı engelledi, ölüm râbıtası yapamıyoruz. Sabaha kadar televizyon ve internet başında oturduğumuz için öğle namazlarına bile uyanamıyoruz. Kapitâlist modern sistem insanlara ‘sen uyuduğunda Dünyâ öyle hızlı dönüyor ki, neler kaçırdığının farkında değilsin’ mesajı veriliyor ve kapitâlizm sâyesinde insanlar gece ayakta tutuluyor”.

Gecenin 5’inde tam bir sessizlik içinde, yaz günleri o saatlerin serinliğinde kalkıp, salât ve duâ ile huzur arayışında iken, yandan, alttan yada üstten yoğun bir sigara dumanının burnunuzdan içeri girmesi berbat bir şeydir. Adam (yada kadın) o saatte sigara içmek için kalkmış, üstelik öksüre-öksüre sigara içiyor. Bu nasıl bir fedâkârlıktır Allah aşkına!. Demek ki insanların bâzılarını da uyutmayan şey sigara sevgisiymiş. Daha çok sigara içmek için uyumayan yada daha az uyuyan insanlar var.

Bir de çok ilkel bir durum olarak, mahalle aralarında yapılan düğünler yok mu.. Üstelik hoparlörün sesi öyle bir açık ki!.. İnsanların uyuması umurlarında bile değil. Ta gece yarısına kadar süren bir gürültü. Bu hakkı nereden alıyorlar?. İçki nedeniyle sarhoş olanlar da, eğer sızıp kalmadılarsa uyumuyorlar. Gecenin 3’ünde arabanın müziği son ses açılmış olarak geçenler var. Tatlı uykusundan uyandırıyorlar insanı.

Uyumamak eğer bir hastalık değilse şirktir. Çünkü uyumayan tek varlık Allah’tır: “Allah... O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz” (Bakara 255).

İnsanın kentlerden kaçıp, bir mağara bulup ashâb-ı kehf gibi yıllarca uyuyası geliyor. Modern sesler ve gürültüler nedeniyle uyuyamayan insanlar, kış uykusunda aylarca uyuyan ayılara gıbta ediyor.  

Aslında geceleyin yâni uyuması gereken zamanda uyumayanlar, derin bir gaflet uykusundadırlar. Bunların âhiretteki sözleri şöyle olacaktır:

“Demişlerdir ki: Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı?. Bu, Rahmânın vâdettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş” (Yâsin 52).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2017


Devamını Oku »

Tedbirde Aşırılık



“Sana iyilik dokunursa, bu onları fenâlaştırır, bir musîbet isâbet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler. De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç-bir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler” (Tevbe 50-51).

Tedbir lûgatta: “Bir şeyi te’min edecek veyâ def edecek yol. Cenâb-ı Hakk’ın Hakîm ismine uygun hareket, riâyet. Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık” anlamındadır. Tedebbür ise: “Görünmeyen tarafı görmeye çalışmak, bakmak, dolayısıyla tedbirli olmak” demektir. Tedbir, “istikbâl” ile ilgili olandır, gelecek zaman=tedebbür, tedbir, dübür=arka taraf” anlamlarına gelir.  

Tedbir, Tedebbür: Bir işin iyi ve sıhhatli olması için önünü-arkasını gözeterek takdir ve idâre etmektir. Bütün evreni yönetmek, her işi evirip çevirmek. Tabî düzenini ayakta tutmak, kânunların işlemesini sağlamak” anlamlarında olduğundan, mutlak anlamdaki tedbiri ancak ve ancak Allah alabilir. Çünkü ancak O’nun gücü yeter buna. Zîrâ her-şeyi O yaratmıştır ve O, yarattıklarına mutlak hâkim olandır. O hâlde insan, elinden geldiğince tedbirini alacak ama aldığı bu tedbire değil de, aklı yaratan, ona o aklı veren ve o akılla tedbir almasını sağlayan Yaratan’a tevekkül edecektir. Modern insan tevekkülü neredeyse mutlak anlamda unutmuş gibidir. Böyle olunca yâni unutunca da, aşırı tedbire yöneliyor ve en olmadık tedbirleri bile almaya çalışıyor fakat netîcede yine de başına gelecek olan şey gelebiliyor. Çünkü Allah yerine, tedbire güveniyor. Aşırı tedbir almaya kalkmak bir nevî Allah ile cedelleşmek ve “aşık atmaya kalkmak” anlamına da gelir. -Hâşâ-, “senin azâbından tedbir ile kurtulurum” demeye gelir. Oysa hiç-bir tedbir Allah’ın azâbından emin kılmaz. O hâlde yapılması gereken şey, aklın istikâmetinde tedbiri aldıktan ve üstüne bir de tedbirin sözlü şekli olan duâyı ettikten sonra artık Allah’a tevekkül etmektir. Çünkü hiç-bir tedbir imtihanı öteleyemez ve erteleyemez. Aşırı tedbir almak, “imtihandan kurtulmak” anlamına geleceği için, sünnetullaha aykırı hareket etmek anlamına gelir. Sünnetullaha aykırı hareket etmek ise, hiç-bir tedbirin işe yaramamasına neden olur.  

Yazının başındaki âyette denmek istenen şey, “ne yaparsanız-yapın, kader icâbınca başınıza ‘önceden yazılmış’ olanlar gelecektir” demek değildir. “Allah’ın yazdıkları” demek, “sünnetullah” demektir. Sünnetullah ise, Allah’ın yasalarıdır ve bu yasaları bilmek insanı hem Dünyâ’da hem de âhirette kurtarır. Sünnetullahı bilmek bir tedbirdir. Fakat söylemek istediğimiz şey şudur ki, insan, sünnetullahı hem yeterince hem de hakkıyla hiç-bir zaman bilemeyeceği için, her türlü musîbetten emin kılacak bir tedbiri de sonuna kadar alamaz ve bu nedenle de her zaman Allah’ın rahmetine, affına ve korumasına muhtâcız. Zâten böyle olması, imtihan gereğidir. Fakat buna rağmen uzun-uzadıya ama boşu-boşluna düşünüp durup da her türlü tedbiri almaya çalışmak yanlıştır ve bu tutum zamanla tedbiri ilahlaştırmasına ve kişinin şirke düşmesine neden olur. Zâten hiç-bir zaman tedbir mutlak anlamda işe yaramaz.

Yakından tanıdığım iki kişinin 20 yıllık yaşamlarını düşündüğümde şöyle bir hayat hikâyesi ortaya çıkıyor: Birisi, devletin bir işyerinde, yerini sağlamlaştırmak ve o işten emekli olana kadar çalışabilmek için, dînî inancını da zedeleyebilecek tâvizler verdi ve tercihlerde bulundu. Kendisini olduğunda daha farklı göstermeye çalıştı. Lâik bir devlete karşı böyle tedbir alıyordu fakat ayrıntılarda bu tedbir işini çok abartmıştı. Diğeri aynı işyerinde çalışıyor fakat o da bâzı tedbirler almakla berâber, inancını açıkça yaşıyor ve bu konuda daha fazla tevekkül ediyordu. Zâten herkes de onun durumunu biliyordu. İlginçtir ki, ikisinin de, çalıştıkları işlerinden başka dışarıda da bir işyerleri vardı. Yâni işten atılsalar bile bir güvenceleri vardı. Bu durum 20 yıl sürdü ve sonra, inancını açıkça yaşayan ve bunu herkesin de bildiği kişi, emeklilik süresini doldurdu ve hem yüksekçe bir miktar olan kıdem tazminâtını aldı, hem de yüksek miktardaki emekli maaşı kendisine bağlandı ve şu-anda gâyet rahat bir hayat sürüyor. Diğeri ise, ondan hemen bir-süre sonra emekliliğini doldurmasına rağmen biraz daha bekledi ve memleketin başındaki “deprem etkisi yaratan olay”la ilişkilendirilerek işten uzaklaştırıldı ve an îtibârıyla ne kıdem tazminâtını alabildi, ne de emekli maaşını. Kânun yoluyla bunların ikisini de alabilir büyük ihtimâlle, fakat bu durum hem bir süreç alacak, hem başına gelen olay siciline işlenecek ve çocuklarına da zarar verecek ve hem de bu-arada büyük masraflara ve sıkıntılara girecektir. Bunun böyle olmasının nedeni kanımca, sıkıntıya düşen kişinin tedbirinin aşırı olmasına rağmen, tevekkülünün zayıf olmasıydı. Çünkü -biraz da mecbûriyetten- aşırı tedbir alıyor ve olmayacak şeyleri bile yapabiliyordu. Yâni aşırı tedbir alıyordu ve bu davranış ona bir sıkıntı ve cezâ olarak dönüyordu. Çünkü aşırı tedbir şirktir ve şirk mutlakâ cezâlandırılır. Önemli olan, bu olaydan ders alınması ve şirkin cezâsının âhirete kalmamasıdır.   

Tedbir almamak ahmaklıktır, fakat, aşırı tedbir almak da şirktir. Bu şirk “gizli şirk” denilen şirk türüdür. Gerçi şirk, bilen için hiç-bir zaman gizli olmaz. Aşırı tedbirin şirk hâline gelmesinin nedeni, tedbire fazla güvenerek, Allah’a güvenmeyi ihmâl etmek ve unutmaktır.  

Aşırı tedbir Allah’a karşı yapılan küstahlıktır. Aşırı tedbir almak, bilerek yada bilmeyerek; “senin korumana ihtiyâcım yok” anlamına gelir. Kişi aşırı tedbir almakla zımnen; “ben tedbirimi aldım, artık bana hiç-bir şey olmaz” demek oluyor. Zamânında Titanik adlı gemi için de her türlü “önlem” ve “tedbir” alınmış ve Dünyâ’nın en büyük ve en sağlam gemisi yapılmıştı ve her-şey en ince ayrıntısına kadar da plânlanmıştı. Yâni güyâ muhteşem bir tedbir alınmıştı. Zâten bu nedenle: “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” deniyordu. Büyüklüğüne, sağlamlığına, her türlü önlemin alındığına, her-şeyin inceden-inceye plânlandığına yâni çok aşırı bir tedbir alındığına güveniliyordu da, bir tek Allah’a güvenilmiyordu ve; “Allah’ın izni ile varacağımız yere varacağız” denmiyordu. Bunu söylemeyi engelleyen şey, tevekkülü yâni Allah’a olan güveni unutmak ve hesâba katmamaktandı.

“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feverân ettiği zaman, dedik ki: ‘Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, âileni ve îman edenleri ona yükle’. Zâten onunla birlikte çok azından başkası îman etmemişti. Dedi ki: ‘Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir’. (Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nûh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma’. (Oğlu) Dedi ki: ‘Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur’. Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur’. Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu” (Hûd 40-43).

“Dedi ki: ‘Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır” deniyor. Yâni, geminin yüzmesi, suyun kaldırma kuvvetiyle, geminin uygun bir şekilde yapılmasıyla yâni “aşırı tedbir” ile değil, Allah’ın ismi ve izni iledir. “Tamam, bahsedilen faktörler de önemlidir ve olmazsa-olmazdır fakat yeterli değildir” demeye getiriliyor. Yine, “söz geçmiş olanlar dışında, âileni ve îman edenleri ona yükle” denerek, “Allah’ın emrine göre yaşayanları yâni aşırı tedbiri ilahlaştırmayanları kurtaracak bir gemidir bu, ona göre yaşamayanlar gemiye binse de helâk olacaktır” denerek, sâdece îman edenlerin Gemi’ye binmesi isteniyor. Zâten, Hz. Nûh’a îman etmeyen oğlu da son âna kadar îman etmemiş yâni Allah’a güvenmemiş, Allah yerine tedbire ve aşırı tedbire güvenmiş ve bu tedbiri dağ üzerinden yaparak şöyle demiştir: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur”. Allah’ın koruyuculuğunu (Hafîz) unutarak ve yok sayarak, dağa güvenmiş ve dağa çıkarak tedbir almayı ve kurtulmayı ummuştur. İşte bu, dağı ilahlaştırmak demektir. Güyâ tedbir alarak dağa çıkacak kurtulacaktır. Çünkü ne de olsa tedbir almıştır yada almaktadır. Tedbir aldıktan sonra ona bir şey olmaz. Fakat Hz. Nûh: “Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur” diyor, yâni “bugün hiç-bir tedbir, aşırı bir tedbir olsa da bir fayda sağlamaz” demeye getiriyor. Zîrâ bugün îman ve tevekkül zamânıdır. “Tedbire iman etmek” yerine, “Allah’a îman etmek” zamânıdır. Ve kötü son: “Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu”. Tedbir ve hattâ “olağan-üstü bir durum olduğu için” aşırı tedbir hiç-bir işe yarmıyor ve olan oluyor.

İlginçtir ki, aşırı tedbire güvenenler, hiç-bir uyarıyı da dinlemezler. İsterse bu uyarıyı yapan bir Peygamber olsun. Nûh Tûfânı, Allah’a güvenmek yerine, aşırı tedbire güvenenlerin helâkini anlatan bir kıssadır. Bu kıssada verilmek istenen bir mesaj da; “Nûh Tûfânı, alt-yapı yetersizliğinden dolayı meydana gelmedi, Allah’a güvenmek yerine aşırı tedbir almaktan dolayı meydana geldi” mesajıdır. Yâni Nûh Kavmi’nin yaşadığı yer, süper-ötesi bir alt-yapıya da sâhip olsaydı, yine de hiç-bir işe yaramayacaktı. Aynı şey, “evlerini kumların üstüne yaptıklarından dolayı” helâka uğradığını zannedenlerin, yâni yeterli tedbir almadıklarını düşünenlerin, daha sonra evlerini kayalara yapması (Semûd Kavmi) fakat bunun da hiç-bir işe yaramaması kıssasındaki gibidir. Demek ki asıl sorun, evlerin yapıldığı zeminin yumuşak olması değildi. Asıl sorun, Allah’ın istediği gibi yaşamamaları ve hattâ Allah yerine aşırı tedbire aşırı bir şekilde güvenerek şirke düşmeleridir. Şirkin cezâsı da hemen yetişmiştir. Üstelik bunun bir âhiretteki sonsuz azâbı vardır.

İbni Haldun: “Bilin ki, tedbir de yıkıcı bir sonuca yol açabilir. Bu, kişiyibildiğini uygulamaktan ve düşünmekten alıkoymak şeklinde olur” der.

Soğukkanlı insanlar aşırı tedbir alırlar. Hiç-bir şeyi riske at(a)mazlar. Zîrâ güven duyguları zayıftır. Çünkü zâten soğukkanlı insanlar dostluk kurmakta zorlanırlar. Bu nedenle kendi başlarına kalırlar ve bunu severler.

Aşırı tedbirin sonu yoktur. Nûh Tûfânı’nın nedeni yeterli tedbir alınmaması değildir. Gerçek tedbir, Allah’ın istediği ve emrettiği gibi yaşamaktır. Doğal olan tedbir alındıktan sonra artık Allah’a tevekkül edilir.

 “Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için îman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar” (Yûnus 100).

Aklını kullanmayanların ve aklını kullanarak yeterli tedbir almayanların başına her türlü pislik gelir. Bu nedenle tedbir almak olmazsa-olmazdır. Fakat bu tedbiri almak da Allah izni iledir. İlk başta Allah’ı hesâba katmalı ve “inşaallah”=”Allah’ın izni ile” demek gerekir. İşte gerçek tedbir budur. 

Akıl tedbire yönlendirir ve “tedbirini al” der. Aklın kullanılarak tedbir alınması lâzım fakat tedbir aşırılaştığında, “Allah’a güvenme” yerine “Allah’a güvenmeme” durumu açığa çıkar. Aşırı tedbir alınan şey ilahlaştırılmış olur ve şirke düşülür, bu şirk, görece “gizli şirk”tir. Bu nedenle Peygamberimiz: “Ümmetimden en korktuğum şey, gizli şirke düşmeleridir” der. Tedbir almak Allah’ın emrini gözetmek demek ilen, aşırı tedbir, “gizli şirk”tir.

Bir de, târih boyunca îmânâ ve mü’minlere karşı tedbir alınmıştır ve bu tedbirler genelde “aşırı tedbir” şeklindedir.  Fakat bu tedbirler târih boyuca hiç-bir işe yaramamıştır. İskender Pala: “Bir gerçeğin farkına vardım. Dünyâ’nın hiç-bir tertip veyâ tedbiri, îmâna giden yolları kesemiyor, oraya açılan caddeleri tıkayamıyordu” der.

Allah Kur’ân’da tedbir almayı şöyle emreder:

“Ey îman edenler!, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük-bölük çıkın yada topluca çıkın” (Nîsâ 71).

“İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtiânız (erzak ve mühimmâtınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veyâ hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kâfirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır” (Nîsâ 102).

Allah, “Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veyâ hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur” diyerek, “sizin bir nedenden dolayı alamadığınız tedbirlerin olası kötü sonuçlarından sizi Ben koruyacağım” diyor. Yâni “insânî tedbir”, “ilâhi tedbir”i celb ediyor. 

Tedbir almak insanın gönlünü rahatlatır fakat sünnetullahı değiştiremez. Bu konuda Kur’ân’da şu âyet güzel bir örnektir:

“Ve dedi ki: ‘Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı-ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler’. Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yâkub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah’tan gelecek olan hiç-bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sâhibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler” (Yusûf 67-68).

Tedbirle ilgili bâzı sözler şöyledir:

“Takdirle yazılan, tedbirle bozulmaz” (İmam Rabbâni).

“Gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa râzı demektir” (Cenap Şahâbettin).

“Tedbirde aşırıya kaçmanın korkaklık anlamına geldiğini, korkaklığın ise başarısızlığın anası olduğunu, ayrıca tembelliğin insanı tükettiğini biliyor musunuz?” (Yavuz Bahadıroğlu).

“Deveni bağla ondan sonra tevekkül et” (Hadîs-i Şerif).

Hz. Ali’den rivâyetle Peygamberimiz şöyle demiştir: “Tedbir hayâtın yarısıdır..” (1826. 3:280, Hadîs No: 3399). Yâni tedbir, hayâtın tamâmı değil, yarısıdır. Çünkü Allah vardır.

Asıl tedbir alınması yâni önünün-arkasının iyice düşünülmesi gereken şey ise Kur’ân’ın şu âyetidir:

“Kur’ân’ı iyice düşünmezler miydi?. Yoksa bir-takım kâlpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?”. (E fe lâ yetedebberûnel Kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ). (Muhammed 24).

Evet, hiç-bir tedbir Allah’ın azâbını öteleyemez ve erteleyemez. Azâbı erteleyecek olan gerçek tedbir, “insâni tedbir” alındıktan sonra, “Allah’a güvenmek ve Kitab’a sarılmak”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2017
Devamını Oku »

Sosyâl Darwinizm


“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve bir-birinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13)

 

Evrim Teorisi, daha önce Thomas Robert Malthus tarafından ortaya konulan “Nüfus Teorisi” ve Herbert Spencer’ın “en güçlü olanın ayakta kalması” düşüncesi ile ilişkilendirilmiştir. Sosyal Darwinizm, Darwin’in Evrim Teorisi’nin genişletilerek sosyâl alana uygulanmasıdır.

 

Sosyal Darwinizm, Darwin’in Evrim Teorisi’nin toplum bilimlere ve toplumsal konulara uyarlanmasına denir. Zâten Darwin’in “Türlerin Kökeni” isimli kitabının tam adı şudur: “Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücâdelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla”.

 

Sosyal Darwinizm, bâzı insanların iyi ve üst seviyede yaşayabilmesi için diğer bir-çok insanın ölmesi gerektiğini söyler. “Rızıklar sınırlıdır ihtiyaçlar sınırsızdır” der. Hâlbuki ihtiyaçlar da sınırlıdır. Sınırsız olan şey, ihtiyaçlar değil, ihtiraslardır.

 

“Sosyal Darwinizm adlı kitapta Sosyâl Darwinizm için şunlar söylenir.

 

“Bilimsel geçersizliğini çok açık olan bu teori, aşağıdaki gerçek dışı iddialara dayalıdır:

 

1) Yeryüzündeki yaşam, tamâmen rastlantısal bir evrim sürecinin sonucudur. Yaşam rastlantısal olduğu için de, bir amacı yoktur.

 

2) Dünyâ’nın tek geçerli kuralı ‘güçlü ve avantajlı olanların hayatta kalması’dır. Kıyasıya bir yaşam mücâdelesi vardır ve gâlip gelmenin tek yolu bencil ve acımasız olmaktır.

 

3) İnsan da bir hayvan türüdür. Hayvanlarla aynı biyolojik kânunlara tâbidir. Bir diğer deyişle, insan da ‘orman kanunlarına’ göre yaşamalıdır.

 

Darwin bu sapkın iddiâları ortaya attıktan sonra, her ne kadar kendisini destekleyen bilimsel bulgular vâr olmasa da, teorisi hızla yayıldı. Bunun nedeni, Darwinizm’in döneme hâkim olan din-dışı sistem ve ideolojilere uygun bir fikrî zemin oluşturmasıydı. İngiltere, kurmuş olduğu sömürge imparatorluğuna meşrûiyet kazandırmak için, ‘uluslar arasında yaşam mücâdelesi’ ve ‘evrimde ileri gitmiş ırklar’ gibi Darwinist kavramlara ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle İngiltere’nin ve sonra da diğer büyük devletlerin egemenleri, kısa sürede Darwinizm’i benimsediler.

 

Geziden dönüşünün ilk iki yılı Darwin için bir tür bocalama dönemi olmuştur. Bu sırada eline bir rastlantı olarak geçen bir kitap, Thomas Malthus’un ‘Nüfus Üzerine İnceleme’ adlı yapıtı, arayışı içinde olduğu açıklamanın ipucunu ona sağlar. Bir râhip olan Malthus amatör bir ekonomist olarak da çalışıyordu. Kitabında, nüfus büyüklüğüyle sağlanan yiyecek miktârı arasındaki ilişkiyi ele almış, nüfus artış hızının yiyecek üretimini sürekli aşma eğilimi gösterdiği savını vurgulamıştı. Malthus, savaş, kıtlık ve salgın hastalıkların nüfusta hızlı büyümeyi bir ölçüde sınırladığı, yoksa sonucun tüm Dünyâ için kaçınılmaz bir yıkım getireceği görüşündeydi. 19. yüzyılın ilk yarısı İngiltere’sinde nüfus gerçekten öylesine büyük bir artış hızı içindeydi ki, beslenme sorunu kaygı verici bir ağırlık kazanmıştı. Malthus’a göre nüfus artışının o günkü hızda devâm etmesi hâlinde insanların bulunan yiyeceği paylaşma savaşımı azgın boyutlara ulaşacak, güçlüler karşısında güçsüzler çok geçmeden yok olup gidecekti. Darwin, Malthus’un çizdiği bu karamsar tabloda canlılar dünyâsına özgü evrimsel değişimin motor gücünü yakalar. Malthus’un insanlık için pek iç açıcı olmayan öndeyişinin, Darwin’in kafasında nasıl bir şimşek çaktırdığını kestirmek güç değildir. (Darwin’in tezi sosyâl bir görüşten alınmıştır. Dolayısıyla da Evrim Teorisi aslında ‘Sosyal Darwinizm’dir H.G.) Darwin diyor ki: ‘Malthus’un nüfûsa ilişkin denemesini vakit doldurmak için okuyordum. Uzun süren yoğun gözlemlerimle her yerde tanık olduğum canlılar arasındaki ‘yaşam savaşımı’ olayının anlamını kavramaya hazırdım. Hemen gördüm ki, çetin çevresel koşullar altında canlıya avantaj sağlayan özellikler korunur, sağlamayan özellikler zamanla yok olur. Bu süreçte yeni türlerin oluşması kaçınılmazdır. Artık elimde çalışmalarıma ışık tutan bir kuram vardı!’.

 

Huxley de, hayvanlar dünyâsını bir ‘ölüm-kalım arenası’ diye niteler. Ona göre, bu arenada zayıflarla beceriksizlerin elenmesi, güçlülerle beceriklilerin egemenliği kaçınılmazdır”.

 

Müslümanların içinde Evrim Teorisi’ni savunanlara şunu söyleyelim ki, bu Teori’nin biyolojik yönünün savunmaya başladığınızda, zamanla sosyâl yönünü de savunmaya başlayabilirsiniz. Bir zaman sonra tasavvurunuzu şekillendiren bu Teori, Sosyâl Darwinizm’e sıcak bakmanızı sağlayabilir. Çünkü bu iki teori, “peynir ile ekmek” gibidir.  

 

İslâm’da insanlar arasında maddî-fizikî anlamda bir ayrım yapıl(a)maz ve ayrım sâdece takvâ, yâni “sorumluluk bilinci”, “Allah korkusu” üzerinde yapılır ve yarışın sâdece takvâda yapılması emredilir. Modernizm, insanları sürekli yarıştıran bir ideolojidir. Belki de bundan beslenmektedir. İnsanların sürekli bir “yaşam savaşı” verdiğinden bahseden Sosyâl Darwinizm’den ilhâmını almıştır. Yarışta üstün gelenler, “yeniklere baskı kurma hakkı(!)” kazanırlar bu teoriye göre.

 

Aslında insanlar-toplumlar arasındaki farklar coğrafyanın durumundan kaynaklanır. Tabi bu fark, insanlar arasındaki iletişimin kopması nedeniyle açılmış ve kavimler artık tanışıp birbirleriyle her konuda alış-verişte bulunamaz olmuşlardır. Böyle olunca da -görece- farklı gelişmişlik seviyeleri ortaya çıkmıştır. Bu fark, daha avantajlı coğrafyalarda yaşayanların şeytâni düşünceler üretmelerine neden olmuştur. Avantajlı coğrafyalarda yaşayanların fazla ve kaliteli olan üretimlerindeki farkı, coğrafya ve şeytanın etkisiyle toplumların birbirlerinden uzaklaşmasında değil de, “akıl” ve “evrimi tamamlamışlık” olarak görenler, diğerlerini hâliyle “ilkel” kabûl etmişler ve onları “sömürülmeye lâyık” görmüşlerdir. Abdurrahman Arslan:

 

“Önceleri gelişmenin coğrâfi faktörlere bağlı olduğu varsayılırken, daha sonraları giderek artan bir sayıda târihçi, antropolog ve entellektüel gelişmenin, ırkların farklılığı ile alakalı olabileceğini çok geçmeden dile getirmeye başladıkları görülür. Irkların farklılığının dile getirilişi “biyolojik evrim teorileri” için ciddî bir imkân olduğu açıktır” der.

 

17-18. yüzyılla birlikte Avrupa’lılar sanâyileşerek bilimsel ve teknolojide “kendilerine has” bâzı adımlar attılar ve dinden kopuk tasavvurlarıyla, önünü-arkasını düşünmeden silah-merkezli bir teknoloji geliştirdiler. Dinden ve dînin sakındırmasından koptukları için bu silahları kullanmaktan çekinmediler ve başta Maya, Aztek ve İnka uygarlıkları olmak üzere doğal ve normâl bir hayat yaşamayı düstur edinmiş olan Afrika ve Avustralya Kıtası’na zorla girerek onların hem mallarını yağmaladılar, hem de onları uzun yıllar sömürdüler. Zâten Avrupa’lıların zenginlikleri de bu şekilde oluştu. İşte bu nedenle diyorum ki; “batı’nın kalkındığı şartlarda kalkınmak şerefsizliktir”. Batı ve Avrupa bir “hırsızlık uygarlığı”dır. Zâlim uygarlığını (medeniyet değil) hırsızlık, yolsuzluk ve zulüm üzerine kurmuştur.

 

Zamanla hırsı artan batı’lı insan, kendilerine mutlakâ lâzım olan teorileri ve ideolojileri de bulmuştur yada daha doğrusu kurmuştur. Batı’dan kaynaklanan ideolojiler, batı’nın hırsızlığı ve şerefsizliği kolayca yapmasını sağlayacak olan ideolojilerdir ve bu ideolojileri tâkip ve taklit edenler ne kadar da zavallıdırlar. İşte bu teoriler ve ideolojilerden biri de Evrim Teorisi ve onun sosyâl hayâta yansıması olan Soysâl Darwinizm’dir. Bu teori, “doğal hayatta her zaman bir mücâdele vardır ve bu mücâdelede her zaman güçlüler ayakta kalır” pislik düşüncesini savunmaktadır. Fakat bu düşüncesini Darwin, hayvanlara bakarak oluşturmuştu büyük ölçüde. Oysa insan “hayvan” gibi değildir ve fıtratında merhâmet ve vicdan barındırır ve zayıf olana yardım etmek düşüncesi işlenmiştir tüm hücrelerine. Lâkin insanda, şeytanın kontrôlünde ve ayartmasında olan bir nefs de vardır ve insan, nefsinin emrine girdiğinde hayvandan bin kat daha aşağılık olabilir. Bu durum, Kur’ân’da şöyle anlatılır:

 

“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra aşağıların aşağısına çevirip attık” (Tin 4-5).

 

“Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir yada aklını kullanır mı sayıyorsun?. Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar” (Furkân 44).

 

İşte bu âyetler Sosyâl Darwinizm’in tam tersini söyler. İnsan ilk başta en güzel sûrette ve formda yaratılmış, ama sonra da yaptıkları nefis-merkezli şeyler nedeniyle hayvanlaşmış ve idrâk sâhibi olan bir varlık olduğundan dolayı sınırı aşmış ve hayvanlardan daha alçak bir seviyeye düşmüştür.

 

  İslâm’a göre tüm insanlar Allah’ın eşit olarak yarattığı varlıklardır. Hattâ Allah insanların görünüşlerindeki ve konuşmalarındaki farklılığa “âyet” der:

 

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır” (Rûm 22).

 

Sosyâl Darwinizm’i açıkça yada farkında olarak yada olmayarak savunmak, Allah’ın âyetlerini inkâr etmek anlamına gelir. Müslümanlar da dâhil, modern insanların çoğu, Evrim Teorisi’ni ve dolayısı ile Sosyal Darwinizm’i sözde kabûl etmeseler de, başta iş-hayâtında olmak üzere Sosyal Darwinizm’e göre hareket ediyorlar. Kendi çıkarları için diğerlerini ezmeyi normâl görüyorlar.

 

Spor da, Sosyâl Darwinizm’in en önemli destekçisidir. Zîrâ sporda güçlü olanın yenmesi, hızlı olanın öne geçmesi gibi sonuçlar vardır. Bu durum, “güçlü olan ayakta kalır” şeytâni düşüncesini alttan-alta yerleştirir insanların bilinç-altına yada bilinçlerine. Oysa İslâm’a ve fıtrata göre insanların böyle bir şey yapması beklenemez. Doğallığını kaybetmemiş ve batı’nın Sosyâl Darwinizm pisliğine bulanmamış olan ve birilerine göre “gelişmemiş”, “geri”, “evrimini tamamlamamış” görülen insanlarda rekâbete karşı bir tavırm vardır. Marlo Morgan, “Bir Çift Yürek” adlı romanında, “yarış yapmak” konusunda Avustralyalı Aborijinlerle yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:

 

“Bundan sonra spordan ve karşılaşmalardan söz ettik. Onlara Amerika’da sportif olaylara büyük bir ilgi duyulduğunu, hattâ top oyuncularına öğretmenlerden daha fazla maaş verildiğini anlattım. Arkadaşlarıma bize-özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamamızı önerdim ve en hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. Kabîle halkı, güzel kara gözlerini kocaman açarak baktılar bana ve biri şöyle dedi: ‘İyi ama bir kişi kazanırsa, bütün ötekiler kaybetmiş olur. Bunun nesi eğlenceli ki?. Oyunlar, eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tâbi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?. Bunu anlamak bizler için çok zor. Sizin insanlarınız bunu kabûllenebiliyor mu?’. Ben bu soruyu sâdece gülümseyerek ve başımı ‘hayır’ dercesine sallayarak yanıtladım”.

 

“Ubuntu” denen bir felsefe de vardır. Şöyle bir olay anlatılır:

 

“Günlerden bir gün,  Afrika’da çalışan bir antropolog, bir kabîlenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan-yana sıraya dizer ve açıklar: ‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak’.

 

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır. İşte o anda  bütün çocuklar el ele tutuşur ve berâberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına berâber varırlar ve hep berâber meyveleri yemeye başlarlar. Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Aldığı cevap hayli mânidardır; Biz ‘ubuntu’ yaptık: Yarışsaydık, aramızdan sâdece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?. Oysa biz ‘ubuntu’ yaparak hepimiz yedik. Ubuntu; bizim dilimizde ‘Ben, biz olduğumuz zaman benim’ demek”.

 

Müslümanların-mü’minlerin insanlarla aşırı rekâbete girmeleri kabûl edilebilecek bir şey değildir. Özellikle ticârette. Bir-çok müslümandan şunu duydum: “Ticârette başarılı olup para kazanmak istiyorsan acımasız olacaksın”. Yâni müşteriyi ezmek gerekiyormuş. Eskiden bir esnaf, ikinci müşterisini, karşıdaki siftah yapmayan komşusuna gönderirdi. Şimdi nerdee!. Komşusuna giden müşteriyi de kendisine çevirmek istiyor. Yâni bir müslüman, karşıdaki aynı işi yapan esnaf komşusunun batmasına ve meydanın kendisine kalmasına nasıl olur da sevinebilir?. Böyle bir şeyi dileyenlerin müslümanlıkla alâkaları kalmaz. Çünkü:

 

“Mü’minler ancak kardeştirler. (Irkları farklı olsa da). Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz” (Hucurât 10).

 

Sosyâl Darwinizm, insanların (onlar “insansı” diyorlar) bir kısmının evrimini tamamlamadığı için geri kaldıklarını, evrimini tamamlayıp modernleşenlerin ise bunun ödülü olarak geri kalmış insanları sömürmesinin normâl ve doğal olduğunu, bunun, evrimlerini tamamladıkları için hakları olduğunu, hattâ geri kalmış toplumların ve ilkellerin kendilerine kölelik yapması gerektiğini söylerler. Bu nedenle de onlara hiç acımadan saldırır ve ölmelerine göz yumabilirler. Oysa gerek sömürüldüklerinden dolayı, gerekse de mevcut hayatlarını çeşitli nedenler dolayısı ile değiştirmek istemeyenlerin hepsi Âdem’dendir ve bu nedenle de tüm insanlar kardeştir:

 

“Aslında insanlar, başlangıçta tek bir ümmet idi. Allah’ın gönderdiği peygamberler, onların sorunlarını çözüyorlardı. Ancak daha sonradan aralarındaki bağy (taşkınlık) yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Farklı-farklı dinler uydurdular ve değişik ümmetler hâline geldiler” (Bakara 213; Yûnus 19).

 

Bir de şu var ki; tüm insanlar batı gibi kalkınmak zorunda ve batı’nın kalkınma şeklini taklit etmek zorunda mıdır?. Batı gibi kalkınmak insanlık değildir ve asıl ilkellik, batının kalkındığı şartlarla kalkınmayı normâl ve doğal görmektir. Fakat batı, hem ilkel kabûl ettiği toplumların yer-altı yer-üstü zenginliklerini sömürmek, hem de ürettikleri ürünleri onlara satmak için kendilerini kalkınmış, çağdaş ve muâsır görürken ve gösterirken, diğerlerini yâni kendileri gibi olmayanları ise yarı-ilkel yada ilkel olarak görüyor ve onlara istediği gibi muâmele etme hakkı olduğunu düşünüyor.

 

Sosyal Darwinizm insanları kategorize ediyor ve bu yolla 1. 2. 3. sınıf insan yada “gelişmiş”, “gelişmekte olan” ve “az gelişmiş” toplumlar olarak sınıflandırıyor. Sınıflandırmayı da, gelişmiş(!) batı uygarlığı üzerinden yapıyor. Gelişmiş olanların gelişmemiş olanlar üzerinde tahakküm etmesinin meşrû olduğunu düşünüyor ve bu nedenle de neredeyse tüm Dünyâ’yı sömürme hakkı olduğunu zannediyor. Bunu çeşitli kanallarla tüm Dünyâ insanlarına dikte ediyor ve dayatıyor. Tabi bunun en meşhûr olan yolu, Sosyâl Darwinizm olarak tezâhür ediyor. Bekir Fuat bu konuda şunları söyler:

 

“Batı’lılar bunu bir-çok başlık altında yapmışlardı. İnsanları ‘gelişmemiş’, ‘gelişmekte olan’ ve ‘gelişmiş’ ırklar olarak tasnif etmişlerdi. İnsan bedeni üzerinde yapılan bu kategorizasyon bir dönem çok canlı olan sömürgeciliğe meşrûiyet kazandırmıştı. Afrika’nın ‘gelişmemiş’ siyah bedenleri batı’nın ‘gelişmiş’ beyazlarının hizmetine sunulmuştu. Bu uygulama en görünür hâliyle batı’ya mahsus olarak kaldı; ancak insana böylesi bir yaklaşım tüm bir kozmik yapıyı bu kategorizasyonla okumayı berâberinde getirmişti. Bugün tüm Dünyâ dolaylı yada dolaysız olarak Darwinizm’in yaklaşımını sosyâl açıdan benimsemiş bulunmaktadır. Tüm Dünyâ’daki gibi bizde de ekonomik, sosyâl, dîni literatür bu yaklaşımın etkisi altındadır. Meselâ gelişmekte olan ülkeler, ilkel kültürler, modern dinler vb… Bir referanstan hareketle düşünme metodu, dünyâ insanının zihnî işleyişi hâline gelmiş bulunmaktadır”.

 

Öjeni, Sir Francis Galton isimli bir İngiliz’in, ön-ayak olduğu “eugenics” isimli sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan bilim-dalı yada harekettir. Sosyâl Darwinizm tarafından savunulmuş ve kullanılmıştır. Öjeni, Naziler’in Sosyâl Darwinizm’e dayanarak uyguladıkları bir zulümdür. Öjenizm: “Olumsuz karakteri, pasif yada aktif yöntemlerle yok etmeye dayalı bilimsel ırkçılık” olarak tanımlanır. Öjenik kelimesi ise, ilk kurucularından Sir Francis Galton’un “iyi tür” anlamında eski Yunanca’dan ürettiği bir kelimedir. “Hüdai Çakmak, öjenizm hakkında şunları söyler:

 

“Öjenizmi şöyle târif edebiliriz: Öjenizm, toplumlarda sağlıklı öğelerinin çoğaltılması, sağlıksız öğelerin elenip azaltılması, böylelikle insan soyunun geliştirilmesini amaçlayan bir teori ve bu teorinin eyleme geçmiş hâlidir. Eski Yunanlılardan Sparta’lıların yeni doğan çocukları gelişkin-zayıf diye ayırdıkları, gelişkin zannedilenlerin yaşamasına izin verdikleri, diğerlerini öldürdükleri bilinmektedir.

 

Eski Yunanlılardan sonra unutulmaya yüz tutan öjenist görüşü Charles Darwin’in Evrim Teorisi’yle tekrar gündeme getirip canlandırdığı görülür. Charles Darwin ortaya koyduğu Evrim Teorisi’yle canlıların ‘doğal seleksiyon’ adını verdiği bir mekanizmayla, güçlü canlıların güçsüzleri yaşam sahnesinden sildiği, bu yolla daha güçlü canlıların ortaya çıktığı, bunun da evrimleşmeye neden olduğunu varsaydığından öjenik kavramının daha güçlü bir şekilde bir-kez daha ortaya atılmasına ve uygulamaya konulmasına neden olmuştur diyebilmekteyiz”.

 

Öjenik Uygarlık, yeryüzünde kendiliğinden sürmekte olan organik yaşamı doğal seyrinden kopararak, önceden belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden oluşturma çabası olarak ifâde edilebilir. Doğal olana antipatiyle yaklaşan Öjenik Uygarlık anlayışı, biyo-teknolojinin insana ve tüm diğer canlı organizmalara yoğun olarak uygulanmasını savunmaktadır” (Vikipedi).

 

Bilindiği gibi, Evrim Teorisi, “güçsüzlerin yok olarak güçlülerin yaşamasının devâm etmesi ve zamanla daha üstün bir varlığa dönüşmesi” fikrini esas alır ki, bu düşünce öjeninin ta kendisidir. Doğada hiç-bir zaman bir “evrim” yaşanmadığı ve insan dâhil her-şeyin ilk orijinâli en uygun şekliyle “yaratıldığı” için bir öjeniden de bahsedilemez. Doğada hiç-bir zaman bir ilkellik yaşanmamıştır. Her-şey en mükemmel hâliyle orijinâl olarak yaratılmıştır.

 

Adolf Jost, 1895’de yayımladığı Das Recht auf den Tod (Ölme Hakkı) isimli kitabında istenmeyen insanları tıbbî olarak öldürmeye çağırıyordu. Jost, “sosyâl organizmanın sağlığı için devletin bireyleri öldürme sorumluluğunu alması gerektiğini” iddiâ ediyordu. Adolf Jost, yaklaşık 30 yıl sonra siyâset sahnesinde boy gösterecek olan Adolf Hitler’in akıl hocasıydı. Hitler de; “devlet yalnızca sağlıklı çocukların olmasını sağlamalı. Görülür şekilde hasta olanların ve salgın hastalık taşıyanların uygun olmadığı îlan edilmeli” diyordu.

 

Modern insan; kör, topal ve hastalara gerçek anlamda bir merhâmetle yaklaşmıyor ve bu insanlar otomatikman “ezik” olarak kabûl ediliyor. Oysa onların da kendilerine göre üstün özellikleri vardır. Kronik rahatsızlığı olanlar bir “yük” olarak görülebiliyor. Merhâmetin neredeyse yok olduğu modern zamanlarda bu insanlar, kişinin en yakını olsa bile “katlanılmaz” olarak kabûl ediliyor. Bu durumda olanlara aslında “yumuşak bir öjeni” uygulanmaktadır, hem devlet hem de toplum tarafından.

 

Öjenizm bir çeşit “güçsüzlerden ayrışma” şeklidir. Fakat Allah; hasta, kör ve topal olanların hor görülmemesini ve ayrıma tâbi tutulmamasını söyler. Hattâ bu insanlara pozitif ayrımcılık gösterilmesini ve bu insanların da toplum içine karışmalarını ister:

 

“Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur; sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarına mâlik olduğunuz (yerlerden) yada dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur. Hep bir-arada veya ayrı-ayrı yemenizde bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız” (Nûr 61).

 

 1. Dünyâ Savaşı’nda korkunç katliâmın temel nedeni pek-çok savaşın olması ve tüm zamanların en akıl-almaz askeri manevralarının birbiri ardına gelmesidir. Generâller pek-çok genç insana düşmanın ateş hattına doğru akın etmelerini emretmişlerdi. Bunun nedenini Britanyalı yazar ve târihçi Watson şu şekilde açıklar: “Britanya Genel Kurulu, yeni  askere alınan kişilerin daha basit canlı türleri olduklarını kabûl etmişlerdir. İtaat etmek için çok basit ve hayvânîdirler, yalnızca belirli tâlimatları yerine getirebilirlerdi”.

 

Sosyâl Darwinizm tarafından gerçekleştirilmiş daha nice zulüm örnekleri vardır ki bunların en bilineni Ota Benga’nın başına gelenlerdir. Bir yazıda Ota Benga’nın başına gelenler şöyle anlatılır:

 

“Ota Benga,  Kongo’lu bir yerliydi, evli ve iki çocuk babasıydı. 1904 yılında, Samuel Verner adında evrimci bir araştırmacı tarafından ‘yakalanarak’ Amerika’ya getirildi. Buradaki evrimci bilim-adamları, onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak ‘insana en yakın ara geçiş formu’ olarak teşhir ettiler. Daha sonra ise New York’ta bir hayvanat bahçesinde bir-kaç şempanze, goril ve orangutan ile birlikte ‘insanın eski ataları’ adı altında aynı kafeste sergilediler. Ota Benga, hayvan muâmelesi görmeye dayanamayarak, bir-kaç yıl sonra intihar etti.

 

Darwinistler sâdece Ota Benga’ya değil, daha bir-çok ırktan insana, teorilerini ispatlamak uğruna, benzeri eziyetler uyguladılar. Örneğin, Aborijin yerlilerini öldürerek, kafataslarını müzelerinde ‘insanla maymun arasındaki ara geçiş formu’ olarak sergilediler. Darwinistler aşağı ırk olarak gördükleri Aborijinleri, evrimin ‘aşağı olanlar yok olacaktır’ kânununa uyarak yok etmeye başladılar. Yayınladıkları broşürlerde ‘Avustralya Hayvanları’ olarak tanımladıkları Aborijinleri öldürdükten sonra kafataslarını istasyon benzeri yerlerin kapılarına asarak sergilediler. Bir kısmını ise zehirli ekmek vererek yok ettiler. Avustralya’nın bir-çok bölgesindeki Aborijin yerleşim birimleri 50 yıl içinde vahşî yöntemlerle ortadan kalktı. 100 bin çocuk âilesinden kaçırıldı. Bugün ise Aborijin yerlileri hâlâ, Avustralya’da diğer ırklarla eşit haklara sâhip olabilmek için uğraş vermeye devâm etmektedir”.

 

Sosyâl Darwinizm’i savunanlar arasında ne yazık ki filozoflar ve “cins kafalı” olarak bilinen düşünürler de vardır. Bunlardan biri de Nietzsche’dir. Bir yazıda Nietzsche’nin düşüncesi şöyle ortaya konur:

 

“Nietzsche, insanların çoğunu ‘köle ahlâkı’na sâhip sefiller olarak görüyor, ancak aralarındaki az sayıda bir grubun ‘üstün-insan’ olduğunu düşünüyordu. Aynı ayrım ırklar arasında da vardı; ırkların çoğu sefildi, ancak bir tânesi ‘üstün ırk’tı. Bu vasıfların oluşabilmesi için de sürekli bir savaş ve mücâdelenin gerekliliğine inanıyordu. Savaşın zarûri olarak gerçekleşen bir kötülük olarak değil de, ırkların yada milletlerin gelişmesini sağlayan bir iyilik olarak algılanması, Nietzsche’den sonra, her türlü ırkçılığın ve nasyonalizmin de temel inançlarından biri hâline gelecekti. Nietzsche’nin şu sözü de bu yaklaşımı çok açık ifâde eder: ‘Vicdandan, merhâmetten, bağışlamadan, insanların bu dâhili zâlimlerinden kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız, cesetleri üzerinden yukarıya tırmanınız”.

 

Evrim Teorisi, “güçlünün hayatta kalması” (Sosyâl Darwinizm) prensibini savunur. Bu bağlamda; müslümanların Sosyâl Darwinizm’i felsefi olarak yada uygulamada kabûl etmeleri ve Sosyâl Darwinizm’e göre hareket etmeleri kabûl edilemez. İslâm zâten “ilkel Sosyâl Darwinizm” diyebileceğimiz uygulamayı kaldırmaya gelmiştir tüm târih boyunca. Kur’ân’da bu: “fekku rakabetin”= “Kölelere özgürlük” mottosuyla ifâde edilir.

 

Özelikle garibanların Evrim Teorisi’ni ve dolayısı ile onun sosyâl yönü olan Sosyâl Darwinizm’i bilerek-bilmeyerek fikren yada pratik olarak kabûl etmeleri ahmaklıktır. Bir gariban yâni “güçsüz” olan kişi, nasıl olur da Evrim Teorisi’ni ve onu sosyâl boyutu olan Sosyâl Darwinizm’i normâl görebilir kabûl edebilir?. İnsanlar farkında yada farkında olmayarak, konuşmaya gelince karşı olduklarını söyledikleri bu teoriyi, -Dünyâ’da Sosyâl Darwinizm hâkim olduğundan-, pratikte yâni yaşayışlarında uygulayarak alttan-alta kabûl edebiliyorlar ve “mücâdele mücâdele” deyip duruyorlar Hâlbuki bir müslüman için mücâdele değil, “mücâhede” vardır. Mücâdele “insana karşı” yapılırken, mücâhede ise, “şeytana ve nefse” karşı yapılır. Bizim baş düşmanımız ve ötekimiz, insanlar değil, şeytandır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2017

 

Devamını Oku »