27 Temmuz 2024 Cumartesi

Şeytanın Görevi

 

“Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

 

Şeytan, insanı kandırmaya işte bu sözle başladı. Âdem’den bêri tüm insanları değişik oyunlarla mülk ve sonsuzluk söylemleriyle ile kandırmaya devâm ediyor. Bu yüzden insanlar târih boyunca şeytan, nefs ve tâğutlar tarafından “arzularından ve ihtiraslarından” yakalanmışlar ve vurulmuşlardır.

 

Şeytan insan yüzünden makâmından kovulmuş olan bir varlık olduğu için insan düşman olmuştur. Allah Âdem’i kendisinden üstün tuttuğu için, kendisince -güyâ- Âdem’in yâni insanın, Allah’ın güvendiği gibi bir varlık olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu-bağlamda da insana her yönden saldırmakta ve onu Allah’tan uzaklaştırmakta ve koparmaya çalışmaktadır. Sünnetullah, imtihan ve insanın, nefsine çok düşkün olması nedeniyle de şeytan işinde başarılı olmaktadır. Şeytan kovuldu gün şöyle demişti: 

 

“Sonra muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın” (A’raf 17).

 

İşte şeytanın görevi budur, insanı şükreden bir kul olmaktan uzaklaştırmak ve koparmak. Çünkü Allah’a, âhirete ve gayba îmandan anlık bir gaflette bile şeytan, insanı tuzaklara düşürebilmekte ve sapmasına neden olmaktadır. Bunun önüne sâdece bilgilenmeyle geçemezsiniz. Çünkü ne kadar çabalarsanız-çabalayın, şeytan kadar bilgili olamazsınız. Âdem, şeytandan “secde etmekle” üstün oldu. Şeytan secde etmediği için “şeytan” oldu. Secde etmemek şeytandandır. O-hâlde şeytanın tuzaklarından ve ayartmalarından korunmanın ve kurtulmanın yolu secde ederek Allah’a yakın durmaktır. Çünkü secdesizlik insanı Allah’tan uzaklaştırmakta ve koparmaktadır. Secde, Allah karşısında haddini bilmenin zirvesidir. Secde, kibirsizliğin kemâlidir. Haddini bilen ve kibirden uzak olan insana şeytan hiçbir şey yapamaz.

 

Şeytan, insanı Allah’a bağlayan dîne karşı, insanı Allah’tan uzaklaştıran akla ve mantığa uygun olan yeni bir din ortaya koyar ve Allah’ın murâdı budur diyerek insanları bâtıl dîne dâvet eder. Bu yeni din elbette mevcuda ve güncel olan uygun olan bir din olduğu için insanlara câzip gelir. Meselâ şeytan, Kur’ân’ı kendi iç-dinamiği ve Sünnet ile değil de modern-bilim ile yorumlamak akımını başlatmıştır ve insanlar da, nefsin güdümündeki akla uygun olan bu akıma kapılmıştır.Kur’ân’ı; moderniteye, nefse ve çıkara uydurmak için yorumlamaya bir başladınız mı, şeytan en büyük destekçiniz olur.

 

Şeytan “kale”yi içten yıkmaya uğraşır. Bu-bağlamda işe, “en küçük toplumsal yapı” olan evlerden başlar ve âileleri dağıtır. Evlenmenin çeşitli sapkınlıklar nedeniyle zorlaşması ama boşanmaların sayısının çok artması, şeytanın bu plânında çok başarılı olduğunu gösterir.

 

Şeytan’ı “şeytan” yapan şey, mâzeret üretmesiydi. Şeytanın görevinden biri de insanları mâzeretler ile kandırmak ve yoldan çıkarmaktır. Mâzeretler hiç bitmez ve yapılması gereken şey hep arkaya atılır. Şeytan’ın ayartması, insanın vereceği tâvize bağlıdır. Çünkü şeytan insanı hep tâvizlerle ayartır. İnsanı ayartmaya, vereceği tek bir tâvizden başlar.

 

Şeytan görevini yerine getirmek için tüm bu yaptıklarını tabî ki dostları sâyesinde yapar. Şeytanın da havârileri yâni yardımcıları vardır. Bu nedenle şeytan, özellikle havârileri vâsıtasıyla vahyî esasları sulandırma, hakkı bâtıl, bâtılı da hak olarak gösterme mücâdelesini târihin her devrinde mütemâdiyen uygulamış ve ne yazık ki bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur:

 

“…Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz” (En-âm 121).

Bir yazıda şeytanın görevi hakkında şunlar söylenir:

 

“Yaratıldığı ilk günden kıyâmet gününe kadar insanoğluna düşmanlık yapmayı, onu doğru yoldan saptırarak ebedî hüsrâna uğratmayı kendisine tek-görev edinen şeytanın bu yoldaki en büyük silahı; sahih İslâm inancını, insanların fehminde Allah’ın beyân ettiği şekliyle anlaşılamaması ve böylece pratik hayatta yerini bulamaması adına bozmaya çalışmaktır. Sûret-i haktan görünerek insanoğlunu yoldan çıkarma metodu şeytanın târih boyunca gerçekten ciddî anlamda başarı sağladığı metotlardan birisidir. Sâdece Resûlullah (sav)’in vefâtından sonra günümüze kadar geçen süreç içerisinde kendisini İslâm’a nispet etmekle birlikte şirk, küfür ve bid’at içerisinde olan fırkaların sayısına baktığımız zaman şeytanın bu alanda ne denli büyük bir başarı sağladığı âşikâr olarak görülmektedir:

 

“Beni azdırmanın karşılığı olarak yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine elbette oturacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım” (7 A’raf 16-17).

 

Şeytan’ın insanoğlunu yoldan çıkarma adına kullandığı en tehlikeli metotlardan birisi; insanoğluna sağdan (sûret-i haktan) yaklaşarak, hakkı bâtıl, bâtılı ise hak olarak göstermek sûretiyle onu yoldan çıkarmasıdır. ‘Allah sizden bu şekilde hareket etmenizi istiyor’ diyerek onlara Allah’ın emretmediklerini teşrî etmek ve ‘Allah size bunları yasaklamıştır’ diyerek de Allah’ın emirlerini hükümsüz kılmakla mümkündür”.

 

Şeytan günümüzde insanları en çok; “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek önemli bir husus değildir. Hükmedilmese de olur. Beşerî nizamların hükümleri Allah’ın hükümlerinden daha iyidir. Allah’ın kitabının devri artık bitmiştir. İnsanlara hâkim olması gereken tek sistem beşerin getirmiş olduğu sistemdir” şeklindeki sözlerle aldatmaktadır. Aklı, mantığı, bilimi, teknolojiyi ve maddeyi ilahlaştırmış olan insan için bu sözler çok etkili olmaktadır. Zîrâ modern insan Allah, âhiret, gayb, Kur’ân, Sünnet ve İslâm düşüncesinden olabildiğince uzaklaşmış ve kopmuştur. 

 

Allah’ın açık emrine rağmen mantığa başvurmak şeytandandır. Îmânın denetiminde olmayan akıl, “şeytanın oyuncağı” hâline gelir.

 

Modernizm, şeytanın; “onları her yönden saptıracağım” sözünü tezâhür ettiren ve hâkim kılan uygarlığın adıdır.

 

Modern müslümanlar da dâhil insanlar, “Allah’ı râzı etme”yi bırakıp, “şeytanın gönlünü yapma”nın peşine düşmüşlerdir. Bu nedenle şeytan modernizm ile birlikte, târihte hiç olmadığı oranda güçlü bir hâkimiyet kurmuştur. Modern insanlar ve müslümanlar, birbirleriyle ile savaştıkları kadar şeytan ve tâğutlar ile savaşsalardı şeytan karşısında böylesi,ne küçük düşmezlerdi, böyle rezil bir durumda olmazlardı.

 

Müslümanların sorunu, şeytan taşlamayı yapmamak ve terk etmektir. Her türlü çirkef, şeytanı taşlamamanın eseridir. Biz şeytanı taşlamadığımız için şeytan bizi taşlamakta ve başlarımızı yarıp durmaktadır.

 

Şeytan, insanı ayartma noktasında “yapacağım” dediğini yapıyor, sözde kalmıyor. Fakat insan, şeytana karşı yapması gerekeni yapmıyor yada yeterince yapmıyor.

 

Gayri-İslâmî sistemlerde iktidarlar “düşman”sız yapamazlar. İslâm’da ise ebedî düşman “şeytan”dır. Allah bu nednele şeytana düşman olmayı emreder:

 

“Ey âdem-oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır” (Yâsîn 60).

 

“Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edînin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır” (Fâtır 6).

 

Yapmanız gerekip de yapmadığınız her-şey, hayatta şeytana alan açar. Bir de bakmışsınız ki kendinizin sandığınız alanlar bile şeytana âit olmuş.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Hiç Bir Şey Yapmamak

 

“Göklerde ve yerde bulunanlar (her-şeyi) O’ndan isterler. O, her-gün/her-an yeni bir iştedir” (Rahmân 29).

 

Hallâk olan Allah her-an yaratma ve yeni bir iş yapma hâlindedir. Allah’ın hiç-bir şey yapmadan öylece hareketsiz durması söz-konusu olmayacağı gibi, yarattığı şeyler içinde âtıl olan hiç-bir şey yaratmamıştır. Bu nedenle kâinatta hiç-bir şey yapmayan hiç-bir şey yoktur. Çünkü hiç-bir şey yapmamak varlığın ölümü olurdu. Zîrâ hiç-bir şey yapmamak “ölüm” demektir. Bunu bilen ve gören insanoğlu yine de hiç-bir şey yapmamanın hayâlini kurar ve yollarını arar durur. Öyle ki hiç-bir şey yapmamak için elinden gelen her-şeyi yapabilmeyi bile göze alabilir. Özellikle modern insanın, “hiç-bir şey yapmadan yaşama düşkünlüğü” ihtirâs hâline gelmiştir. Klâsik ve geleneksel insan ise, hayâtın tam ortasında ve doğanın tam içinde hiç-bir şey yapmamanın imkânsız ve saçma olduğunu görüp durduğu için hiç-bir zaman hiç-bir şey yapmama düşüncesinde olmamıştır. Modern insan, yapılması gerekeni başkalarına yükleyerek hiç-bir şey yapmamak istemektedir. Bu-bağlamda fâiz, kirâ, rant ve yüksek maaşlı bir emeklilik hayâli modern insanın ana-hedefi olmuştur.

 

Lâkin Allah insanoğlunu Dünyâ’da başı-boş bir şekilde hayat sürdürsün diye yaratmamıştır: “Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn 115). Zâten hem “Allah’ın tüm kâinâta koyduğu yasalar” demek olan sünnetullah hem de imtihan gereğince böyle bir şeyin olması hiç-bir zaman söz-konusu olamaz. Varlığın yapısı, hiç-bir şey yapmamaya uygun değildir. 

 

Her-an yeni bir işete olan Allah, insanı da her-an yeni bir işte ve meşgâlede olacak şekilde yaratmıştır ki zâten insan fizîkî ve rûhî olarak ancak bu-şekilde sağlıklı olabilir. Sünnetullah ve imtihan gereğince insanın tüm hayâtı boyunca hiç-bir şey yapmadan yaşaması mümkün değildir. Bu yüzden târihte hiç-bir şey yapmadan yaşayan bir insan olmamıştır.

 

Hiç-bir şey yapmamak, öyle taş gibi kesilip durmak değildir elbette. Nice taşlar vardır ki ortalarından tertemiz sular fışkırtır da susuzlukları giderir. Hiç-bir şey yapmama isteği insana mahsus bir şeydir. İnsan için hiç-bir şey yapmamaktan kasıt, insana yaraşır şekilde Dünyâ yada âhiret için yâni fizîkî yada rûhî anlamda bir şeyler yapmak demektir ki bu bâzen hayvanlarla benzer şeyler yapmak olabilir ama aslında “insanca” şeyler olmalıdır ki bunlar da ilim, kültür, sanat-zanaat, sohbet, muhabbet vs.’dir. İnsan sâdece insanın yapabileceği bu tür şeylerden birini yapmıyorsa, bunlardan birine ilgi duymuyorsa ve bunlardan birini yapmak istemiyorsa, insana has bir şeyler yapmıyor demektir. Çünkü bunların dışındaki şeyleri hayvanlar yada günümüzde robotlar da yapmaktadır. O-hâlde ilim, kültür, sanat-zanaat, sohbet, muhabbet yâni anlamlı bir şeyler yapmayanların hayvandan yada robotlardan farkları kalmamış olarak aslında hiç-bir şey yapmıyorlar demektir. Hiç-bir şey yapmamak, “insan has bir şey yapmamak” demektir.

 

Bir insan, Dünyâ’da yaptıklarının başka, ya ilim yapmalı ve okumalı, araştırmalı, yazmalı yâni bir düşünce ve fikir üretmeli, ya sanat ve zanaat icrâ etmeli ve rûha zevk verecek bir şeyler yapmalı, yada birileriyle tefekküre yönelik sohbet-muhabbet etmeli, iyiliği-güzelliği, hakkı ver hakîkati ortaya koymalı yada ibâdet etmelidir. Bir şeyler yapmak bu demektir ki bunlardan birini yapmamak hiç-bir şey yapmamak anlamına gelir. Allah bundan zinhar râzı olmadığı için, “yaptığınız bir işten yorulduğunuz zaman, hiç-bir şey yapmadan ve hiç kıpırdamadan yan gelip yatın” demez de, yukarıda saydığımız, insana has olan başka şeylerin yapılmasını emreder:

 

“Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır. Şu-hâlde boş kaldığın zaman, durmaksızın (başka bir iş ile) yorulmaya-devâm et” (İnşirâh 6-7).

 

İnsandan başka her-şey, tam da Allah’a göre hareket ederek yaratılışına uygun şeyler yapar. Tüm gök döner durur meselâ. Hayvanlar ona kezâ, sürekli bir şeyler yapmakla meşgûldürler. Bitkiler biz göremezsek de sürekli hareket hâlindedirler. Melekler ve cinler bile sürekli olarak ibâdet ve takdis hâlindedirler ve Allah’ı tesbih ederler. Şeytan bile hiç durmadan insana düşmanlık yapmak için didinir durur. Çünkü hiç-bir şey yapmamak her-şeyin ölümü ve yok oluşu demektir. Bu nedenle kâinatta her-şey yaratışına uygun olarak sürekli bir şekilde hareket eder durur. Sâdece insan, mümkün olmadığı hâlde hiç-bir şey yapmamak ister. Hâlbuki insanın maddî ve mânevî ölümü de hiç-bir şey yapmaması nedeniyle olur.

 

Kâinatta hiç-bir şey yapmayan hiç-bir şey yoktur. Çünkü Allah boş bir şey yaratmaz. Hattâ cennet bile, hiç-bir şey yapmadan  yan gelip yatma yeri değildir, orada herkesin bir meşgâlesi vardır. İnsanlar genellikle sohbet-muhabbet hâlindedirler:

 

“Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir. Nîmetlerle donatılmış (nâim) cennetlerde. Birbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (otururlar)” (Sâffât 42-44).

 

“Göğüslerinde kinden (hasetten ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı-karşıyadırlar” (Hicr 47).

 

Modern insan hiç-bir şey yapmamak için her-şeyi yapabilecek hâle gelmiştir. Oysa ha-bire bir şeyler ister durur. Fakat isteklerine ulaşmak için hiç-bir şey yapmak istemez.

 

Zorluklar karşısında “yapacak bir şey” diyenler hiç-bir şey yapmak istemeyenlerdir. Ne yâni; yapacak hiç mi bir şey yok?.

 

Eğer “bir şey yapma”ya gerek yoksa, “hiç-bir şey yapma”ya gerek yoktur.

 

İnsan, ömür-boyu “ne yapılması gerektiği” ile ilgili araştırma yapıp da hiç-bir şey yapmadan göçüp gider.

 

Mü’minler, canlarının istediği gibi yaşamayan-yaşayamayan kişilerdir. Çünkü mü’minler, Dünyâ’da, “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar. Zîrâ mü’minliğin özelliklerinden biri de, Dünyâ’nın onu “kesmemesi”dir. Bu nedenle mü’minler hiç-bir şey yapmama düşüncesinden sıyrılarak, sürekli olarak insan has işlerden birini yapmanın derdine düşerler. Çünkü Dünyâ, cenneti kazanmak yada aksi-hâlde cehennemi hak etmek için yaratılmış bir imtihan yurdudur.

 

Cennet, ancak cennet ile tatmin  bulacak olanların yurdu olacaktır vesselam..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

 

 

Devamını Oku »

Ayılar, Eşekler, Domuzlar, Köpekler

 

“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra aşağıların aşağısına çevirdik” (Tîn 4-5).

 

En güzel şekilde yaratılan insan, yaratılışına uygun davranmadığında iş tersine dönüyor ve aşağıların aşağısına düşerek  hayvanlardan daha aşağı bir varlık olup çıkıyor. Târih boyunca en güzel şekilde yaratılmış oluşunu koruyan insan sayısı çok az olmuştu ve insanlar genelde şeytanın, nefislerinin ve tâğutların etkisiyle aşağıların aşağısına çevrilmişler ve hayvanlardan daha alçak bir seviyeye düşmüşlerdir. Bu-bağlamda, en güzel yaratılışını Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda koruyamayanlar târih boyunca en çok da ayı, eşek, domuz ve köpeğe benzemişlerdir. 

 

Ayı, yıka-döke yaşamanın ve çok uzun süre uyumanın; eşek, hiç îtirâz etmeden çalışmanın ve bir ses yükselttiğinde ise çirkin bir ses çıkarmanın; domuz, hiç-bir şeyi ayırt etmeden yiyip-içmenin, tüketmenin, yiyip-içmekte ve cinsellikte sınır tanımamanın, üstelik pislik içinde yaşamanın; köpekler ise karın tokluğuna bir menfaat için ölümüne itaat etmenin timsâlleridir. Buna göre ayılar, eşekler, domuzlar ve köpekler, uykunun, çalışmanın, yeme-içmenin ve itaatin en uç göstergeleridir. Târih boyunca insanlar bu uç durumlara göre hareket etmişler ve üstelik bunu iyi ve üstün bir şey olarak görmüşlerdir-görmektedirler.   

 

Târih boyunca yüce bir düşünceden, inançtan, dâvâdan, amaçtan, hedeften yoksun olan insanlar için ayı gibi uyumak, eşek gibi çalışmak, domuz gibi yiyip-içmek ve köpek gibi itaat etmek normâl ve olması gereken olarak görülmüştür. Bu nedenle özellikle modern insan ayı gibi uyuyup, eşek gibi çalışıp, domuz gibi yiyip-içip, köpek gibi itaat etmeyi benimseyerek ve özümseyerek bir hayvan durumuna düşmüş ve böylelikle âyet tezâhür etmiştir.

 

Seküler modern sisteme göre insan; “eşek gibi çalışıp, köpek gibi itaat edip, domuz gibi yemek için” yaratılmıştır. Bunun üstüne boş zamanlarında da ayı gibi uyuyabiliyorsa ne mutlu ona!. Çünkü insanın, şeytan, nefs ve tâğutlar tarafından tüm zamanlarda ama özellikle modern zamanda, aklı, mantığı, zihni, rûhu ve kâlbi blôke edilmiş, Allah, âhiret, gayb, vahiy, peygamber, din ve inanç ile ilişkisi kesilmiş ve sâdece hayvâniyeti öne çıkarılmıştır. Bundan dolayı insan için en iyi yaşam-şeklinin ayı gibi uyunan, eşek gibi, çalışılan, domuz gibi yiyip-içilen ve köpek gibi itaat edilen bir hayat olduğu düşünülmektedir. Artık insanlar böyle bir yaşam-şeklini övmekte ve bunu hedeflemektedirler. İnsanların hak-hakîkat, adâlet-ahlâk, inanç- mâneviyat ve âhiret vs. gibi düşünceleri yok olmuştur ve kendilerine bunlar hatırlatıldığında umursamaz bir tavır takınmaktadırlar. İnsanın ne hâle düştüğüne-düşürüldüğüne bakar mısınız?.  

 

İnsanların çoğu, ayı gibi uyuyan, domuz gibi yiyen, eşek gibi çalışan ve köpek gibi itaat eden “beşer”ler hâline geldikleri için ve bunu benimsediklerinden dolayı, ayı gibi uyuyabilecekleri, eşek gibi çalışabilecekleri, domuz gibi tüketebilecekleri ve köpek gibi itaat edebilecekleri işler aramakta ve bu işlerin hayâlini kurmaktadırlar. Fakat bu, “hayvan gibi yaşama isteği”nden başkası değildir.

 

Ayı dediğin, sevimli bir görünüme sâhip olan panda da olsa ayıdır. Eşekler ise ikiye ayrılır; 1- “Normâl semer” vurulmuş eşekler, 2-“Altın semer” vurulmuş eşekler. Bunların ikisi de eşektir. Bir de “kitap yüklenmiş eşekler” vardır ki bunlar kitapların sâdece hamallığını yapmaktadırlar. Tabi diğer yanda da “Kitab’ı yüklenmeyen eşekler” vardır. Domuzun yabanisi de evcili de domuzdur ve her ikisi de haramdır. Allah’ın domuzu haram etmesinin nedeni, insanların domuzluğa çok meyilli olmasından dolayıdır. Çünkü haz-merkezli yaşamayı (hayvanlık) seçenlerin en iyi arkadaşı, yine bir hayvan olan “domuz” olacaktır. Bâzıları içki sofrasında domuz eti yememeyi “dindarlık” zannede-dursun, seküler sistem, modern dünyâdan domuz gibi yararlanmayanları deli ve sapık olarak îlân ediyor. Bu yüzden modern Dünyâ’da domuzluğu (tüketim) en üst seviyede gerçekleştiren kişiler, “en üstün kişiler” olarak kabûl edilir. Köpeklerse, nerede ulursa ulusunlar, yine de köpektirler. Modern insan, ya kendisi it ve köpek durumuna gelmiştir, yada bir iti ve köpeği tâkip eder hâle gelmiştir.

 

Modernizm ile birlikte Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, Kur’ân’dan, Sünnet’ten yâni İslâm’dan kopan insanlara sunulan şey, “domuz gibi yiyip-içip çiftleşmek” ve “ayı gibi uyumak” olmuştur. Tabi bunun da bedeli “eşek gibi çalışıp”, hiç îtirâz etmeden “köpek gibi itaat etmek”tir.

 

“Gerçek şu ki, biz emânetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; sonunda onu insan yüklendi. Ne var ki o da zâlim ve câhil biri olup çıktı” (Ahzâb 72).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Bildiğiniz Gibi Değil


“İş, sizin bildiğiniz gibi değil!. Ne olurdu, kesin bir bilgiyle bilseydiniz” (Tekâsür 5).

 

Târih boyunca insanların bildiği yada bildiğini sandığı şeylerin %95’i “bildiği gibi” değildir. Çünkü insanlar bilmek için, bilmeyi de yaratan Allah’ın bildirdiklerine göre ve bu merkezde olan bir bilgilenmeyi değil, şeytanın, nefsin ve tâğutların fısıldadıklarına göre olan bir bilmeyi tercih ettikleri için, bildiklerini sandıkları şeylerin hemen yada kısa bir zaman sonra bildikleri gibi olmadığını görmüşlerdir. Aslında doğruluğuna kesin olarak güvendikleri ve iyi bildikleri şeylerin bile bildikleri gibi olmadığını öldükten sonra âhirette göreceklerdir fakat bu görme onlara bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü Dünyâ’dayken Allah’ın “bildiğiniz gibi değil, doğrusu şudur ve hakîkat budur” demesine aldırış etmemişler ve doğru olduğunu sandıklarının ardından giderek çeşitli yanılgıların, sapkınlıkların ve aldanışların içinde oyalanmışlardır.  

 

Bir şeyin yaratıcısını hesâba katmadan bilmek özellikle modernizm ile birlikte ortaya çıkmıştır. Modernizm, akıl, mantık ve deney ile bir şeyin kesin olarak bilinebileceği zannından beslenen sapkın sistemin adıdır. Fakat Yaratıcı’yı yâni Allah’ı hesâba katmadığı için bildiğini sandığı şeyler sâdece zan olmaktan öteye gidememektedir ve bu nedenle kısa zaman sonra bilineni yanlışlayarak değiştirir ve “yeni bir bilinen” ortaya koyarak “işte doğrusu budur” demeye başlar. Fakat o yeni bilinenin de bir sıkımlık canı vardır ve o da çok geçmeden çöpe gider. Bu hep böyle olduğu için târih boyunca insanın Allah’tan kopuk olarak bildiğini sandıkları şeyler bildiği gibi olmamıştır ve olmayacaktır da.  

 

Modern insan, bildiklerinin doğru ve kesin olduğunu zannettiği için bildiklerine aykırı olan şeyleri ilkellik yada trajedi gibi görmektedir. Bu-bağlamda aç-susuz kalmak, uykuyu bölmek, parayı paylaşmak, bir hayvanı kesmek, duruma göre bir insanın canını almak, yada bir dâvâ ve yüce bir ülkü uğruna ölmek, şiddet, savaş vs. konuları onun için ağır bir yıkım ve trajedidir. Fakat iş onun bildiği gibi değildir. Gerçek, Allah’ın bildirdiği gibidir ve O ne diyorsa odur. Meselâ Allah ağır bir şiddet ve trajedi durumu olarak bilinen savaş hakkında şöyle der ve işin bildiğimiz gibi olmadığını söyler:

 

“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

 

Modern-pozitivist insan ölüm-ötesi, âhiret, cennet, cehennem yâni gayb yaşamının kesin olmadığını hattâ saçma ve uydurma olduğunu düşündüğünden dolayı Dünyâ’yı riske atamamakta, onu zinhar ıskalamamak için her-şeyi yapmaktadır. Bu yüzden de Dünyâ’ya sımsıkı sarılmakta ve onu bırakmak istememektedir. Fakat modern insanın bunalımı ve buhrânı da aslında, “Dünyâ’dan alabildiğine yararlanma” düşüncesi yüzündendir. Oysa Dünyâ insanı hiç-bir zaman tatmin etmez ve huzur vermez. Zîrâ insan beden ve rûh olarak iki boyutlu ve iki kutuplu bir varlıktır. Bir yönünü es geçilip sâdece diğer yönüne yönelmekle tatmin bulması imkânsızdır. Fakat bunu hissetse ve idrâk etse de yine de böyle yapmaktan vazgeçemez. Çünkü onlara göre “bir kez gelinen Dünyâ”dan alabildiğine yararlanmadan yok olup gitmek büyük bir zarardır. Lâkin iş bildikleri gibi değildir. Ölümden sonra yâni Dünyâ-hayâtından sonra gerçek ve ebedî hayat başlamaktadır ve orada kimileri sevinecektir ama insanların çoğu pişmanlıklar içinde kalarak şöyle diyecektir:

 

“Hayır; yer, parça-parça yıkılıp darmadağın olduğu, Rabbin(in buyruğu) geldiği ve melekler dizi-dizi durduğu zaman; O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda?. Der ki: ‘Keşke hayâtım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim’. Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz” (Fecr 21-25).

 

Dünyâ’da insanların iyi bildiğini zannettiği şeylerin %95’i bildikleri gibi değildir. Âhiretle ilgili ise sâdece Allah’ın bildirdikleri vardır ki onlar da bizim tasavvur edebilmemiz için anlayışımıza uygun şekilde verilmiştir. Yoksa biz ne cennetin sonsuz ve muhteşem nîmetlerini, ne de cehennemin ateşini ve acı azâbını hakkıyla bilebiliriz.

 

O-hâlde yapılması gereken şey, Dünyâ’da “Allah’ın bildirdiklerini bilmek”, bildirdiklerine göre değerlendirme yapmak ve ona göre yaşamakken, âhirete ise kesin bir îman ile îman etmektir. Zîrâ îman kesin bir emin olma hâlidir.

 

 En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

 

 

 

Devamını Oku »

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Hurâfeler Üzerinden İslâm‘a Saldırmak

 

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

Târih boyunca, düşünülmüş, söylenmiş, yazılmış ve yapılmış olanların içinde hurâfe olmayan ve hakîkatin ta kendisi olan tek şey İslâmî olan yâni “Allah’a dayanan”dır. Yine, üretilmiş ne kadar hurâfe ve bâtıl varsa İslâmsızlıktan ve Allahsızlıktan kaynaklanır. Çünkü düşünceyi üretecek tek varlık olan insan ancak Allah’a ve İslâm’a dayandığında doğru yolda gitmiş yada “alternatifsiz diğer seçenek” olarak insan, akla, maddeye, eşyâya vs. dayandığında ise klâsik, geleneksel yada modern anlamda hurâfe ve bâtıl üretmiştir. Çünkü insan Allah’a dayanmayınca mecburen şeytana ve nefse dayanmak zorunda kalır. Şeytan ve nefs ise insanı her zaman kandırmaya, saptırmaya ve oyalamaya çalışır. Zîrâ hayâtiyetleri buna bağlıdır:

 

“(Şeytan) dedi ki: Mâdem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlakâ senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım” (A’raf 16).

 

“(Yine de) ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir” (Yûsuf 53).

 

Hurafe: “Dîne sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inanç”. Sözlükte “bunamak” anlamına gelen haref kökünden türemiş bir isim olan hurâfe kelimesi “akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir. Aslında hurâfe, eski yada modern yâni tüm zamanlarda “bir şeye körü-körüne inanmak” demektir.

 

Târih boyunca şeytanın, nefsin ve tâğutların etkisi, kandırması ve yönlendirmesi nedeniyle insanlar Allah’ın yolu yerine bâtıl yollardan birine sapmışlardır. Çünkü Allah’ın yolu İslâm’dır ve İslâm kişiye sünnetullah ve imtihan gereğince mutlakâ bâzı sorumluklar yükler ve görevler verir. Bu görevler hem bâzen ağır da olabilmekte, hem de ağır olmasa bile düzenli yapılması gerektiği için insan İslâm ile sürekli olarak kontrôl altında tutulmakta ve kişi İslâm-merkezli bir hayat yaşamak zorunda kalmaktadır. İslâm-merkezli bir hayat yaşamak bunu yaşayanlar için çok zor değildir ama yaşamayanlar için çok zordur. Zâten îtirâz da bu nedenle gelmektedir. İslâm, “insanı sürekli olarak Allah’ın kontrôlünde tutmak” demektir. İslâm’ı kabûl edenler bunu kabûl etmelidirler. İşte bu kontrôlü ve disiplini kabûl etmeyenler ya İslâm’dan uzak durmakta yada mevcut kötülüklerin sebebi olarak İslâm’ı gördükleri için İslâm’a düşmanlık yapmaktadırlar. Güyâ İslâm insanı akıldan, mantıktan, bilgiden, Dünyâ’dan vs. kopardığı için toplum ve devlet gelişememekte ve geri kalmaktadır. Tüm zamanlarda İslâm’a yapılan saldırı bunun üzerinden yapılmış, fakat İslâm’ın ana-gövdesini oluşturan vahiylerde yâni kutsal kitaplarda meselâ Kur’ân’da saldıracak ve sataşacak bir şey bulamadıkları için İslâm’a âit olduğu zannedilen hurâfeler, uydurmalar, yalanlar ve zırvalıklar üzerinden İslâm’a saldırmışlardır ve saldırmaktadırlar.

 

Meselâ İslâm Dîni’nin akla önem vermediği söylenip durulmaktadır fakat Kur’ân’da direkt olarak 80 âyet, dolaylı olarak ise çok daha fazla âyet akıldan ve aklı kullanmaktan bahsetmektedir ki bu âyetlerin ağası Yûnus 100. âyettir:

 

“Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için îman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdir(e)meyenlerin üzerine iğrenç bir pislik bırakır” (Yûnus 100).

İlim konusunda ise İslâm’a tam bir iftirâ atılmaktadır. Çünkü İslâm “ilim ve amel” demektir ve ilim ve amel üzerine kuruludur.

     

İslâm’a Kur’ân ve Sünnet-merkezli olarak değil, hurâfe-merkezli saldırılmaktadır. Çünkü başka saldıracak argüman yoktur. Şu da var ki İslâm’a, modern insanın kutsallaştırıp taptığı modern-bilim ve teknoloji üzerinden saldırmak moda hâline gelmiştir. Fakat İslâm’a Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil de, modern-seküler batı-merkezli eleştiri ve îtirazda bulunmak, “tersinden hurâfe üretmek”tir. Böylece “klâsik hurâfe” yerine, “modern hurâfeler” ortaya çıkmaktadır. Modern müslümanların gittiği yön-yol bile budur.

 

Son 200 yıldır “dîn’i, hurâfelerden arındırma” çalışmalarında ölçü Kur’ân ve Sünnet olacağına, modernizm olmuştur. Böylece “dîn’i modernizme uydurmak” sorunu ortaya çıkmıştır. Ölçü bu sefer de tersinden şaşmıştır. Aslında kendisi de bir hurâfe ve sapkınlık olan modernizm ile hurâfelere daha doğrusu hurâfeler üzerinden İslâm’a saldırmak modern zamanların en büyük hurâfesidir.

 

Ateist, deist, agnostik yada modern seküler -sözde- müslümanların İslâm’dan “hurâfeleri temizleme çalışmaları” İslâm’ın hatırına ve hakîkati ortaya koymak adına değil, modernizmin hâkimiyeti hatırına yapılmaktadır. Fakat aslında yapılan şey İslâm’a saldırmaktan ve düşmanlık yapmaktan başkası değildir. Aslında amaç, “modernizme uymayan” şeyleri silmektir, “İslâm’a uymayan” şeyleri silmek değil. Modernizme uymayan şeyleri silmek, İslâm’ı silmek demektir.

 

Modern insanlar ve de müslümanlar, akıllarını kullanarak(!) hurâfelerden kurtulacaklarını sanırlarken aslında “din”den kurtuldular ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kucağına düşerek dünyevileştiler. Şurası kesin ki, yerine daha iyisini yada başka bir şey koyamadıysan, uygulamadan kaldırdığın hurâfelerin faydası değil zarârı olur. Çünkü uygulamadan kalkan “eski hurâfeler”nin yerini “yeni hurâfeler” alır.

Ateistler, deistler, agnostikler, lâikleri bâzı aptal modernist müslümanlar ve modernler, Kur’ân ve Sünnet ile İslâm’a saldıramadıkları için uydurma rivâyetlerle dîni kötüleme yarışı içindedirler. Bunların yazdığına ve konuştuğuna baktığınızda, Kur’ân’dan ve sahih Sünnet’ten hiç örnek ver(e)mediklerini görürsünüz. Çünkü Kur’ân ‘da hurâfe de yoktur ve Kur’ân tümüyle hakîkattir. Bu yüzden dîne saldırılarını uydurma rivâyetler ve hurâfeler üzerinden yapmak zorunda kalmaktadırlar. Yine Peygamberimiz de, “muhteşem bir ahlâk sâhibi” ve “âlemlere rahmet” olarak tümüyle Kur’ân-merkezli bir hayat yaşamış, bâzı yanlışlarında-hatâlarında hemen Allah tarafından uyarılmış ve düzeltilmiş olduğundan dolayı ideâl bir yaşam-şekli ortaya çıktığı için  o’nun bu yaşam-şekli “güzel örneklik” olarak bizim için kıyâmete kadar bağlayıcı hâle gelmiştir: (Ahzâb 21).

 

Bu-bağlamda Peygamberimiz’e yapılan en yoğun saldırılardan biri, Peygamberimiz’in Zeyd bin Hârise’nin karısına -hâşâ- göz koyduğu ve karısını boşattırıp onu kendisine almasıdır. Hâlbuki mesele böyle değildir. Müşrik bir uygulama olarak insanlar evlatlıklarını “gerçek evlat” olarak gördükleri ve kabûl ettikleri için evlatlıklarının karılarıyla evlenmeyi kendilerine haram kılmış olmalarıdır. Haram kılmak “Allah’ın kılması” demek olduğu için İslâm’ın bu yanlış haram kılmayı düzeltmemesi düşünülemezdi.  Lâkin bu uygulama iyice yerleşmiş olduğu için, bu yanlışı; “evlatlıklarınız sizin gerçek evlatlarınız değildir, o yüzden onların karılarını boşamaları durumunda karıları size haram değildir” demek tek-başına yetmezdi. Bu nedenle evlatlıklarının karılarıyla evlenmek müslümanlar için bile sorun olurdu. Bunun en iyi çözümü bir örnekliğin ortaya konulmasıydı. Mü’minler için en güzel örneklik Peygamberimiz olduğuna göre bu konuda da o’nun örnekliği üzerinden konu hâlledilecekti ve öyle de oldu. Olay budur. Üstelik Peygamberimiz bunu anladığı için Zeyd’e sürekli olarak; “eşini yanında tut ve Allah’tan sakın” (Ahzâb 37). Fakat Allah hakîkati göstermekten utanmayacağı için bu olay olmuştur. “İslâm 6 yaş evliliğine izin verir” sözlerinin ise Kur’ânî bir dayanağı yok zâten. Peygamberimiz’den 200 yıl sonra uydurulmuş zırvalıklarla İslâm’a ve Peygamber’e saldırmak ağır bir şerefsizliktir.     

 

Hurâfeler üzerinden İslâm’a saldıranlar meselâ, Hz. Mûsâ’nın âsâ ile denizi yarmasına “hurâfe” diyor, fakat, “evrim” yolu ile kıllı ve çok çirkin görünümlü bir gorilin, bakınca insanın içinin yağını eritecek bir dilbere dönüşmesine “bilim” diyor. Evrim Teorisi gibi apaçık bir sapıklığı ve hurâfeyi bilim olarak kabûl edince, kıllı bir gorilin bir âfete dönüşebileceğine inanmak sorun olmaktan çıkıyor tabi. Fakat hurâfe “modern” olunca hurâfe olmaktan çıkmaz.

 

Teknoloji de bir hurâfedir. Modern-bilim  ve teknoloji, doğaya yapılan ağır saldırının bir sonucudur. Modernizm hurâfelerle sâdece İslâm’a değil, doğaya da saldırmaktadır ve doğayı alabildiğine ifsâd etmektedir.

 

Sorun hurâfelere saldırmak değildir. Hurâfelere, uydurmalara, zırvalıklara ve yalanlara ben de karşıyım, onlarla mücâdele ediyorum ve bunu herkes de yapmalıdır elbette. Bunda bir sorun yok. Fakat sorun, hurâfelerin sâdece klâsik ve geleneksel olanına saldırmak, daha da kötüsü klâsik yada geleneksel hurâfeler üzerinden (hakîkatler üzerinden değil) İslâm’a saldırılmasıdır. Peki niçin modern hurâfelere de saldırılmıyor ve modern hurâfeler gündeme getirilmiyor?. Modernizm insanları daha çocukluktan îtibâren hurâfelere boğuyor ve bu ölüme kadar da gidiyor. Modern insan modern hurâfelerle büyüdü. Biz Süpermen, Tarzan, Himen, Örümcek Adam, Batman vs. bir-çok ilahlaştırılmış çizgi karakterler yâni varsayımlar ile büyüdük. Sihirli Annem, Acemi Cadı, Bez Bebek, Selena vs. gibi dizilerle zihinleri kirletildi. Bunlar modern hurâfelerdir. Bir plân ve proje kapsamında hazırlanmıştır. Târih boyunca modernitenin ortaya çıkardığı hurâfeler, insanlık-târihinde ortaya çıkan hurâfelerden binlerce kat daha fazladır. Gerçek hayatta Dünyâ’yı cehenneme çeviren modernler, çizgi ve film karakterleriyle güyâ Dünyâ’yı kurtarma senaryolarıyla insanların beyinlerini dumura uğratmakta ve onları bir hayâle inandırmaktadırlar. Yapamadıklarını “yaptık” gibi göstermek filmlerle çok olay olmaktadır.

 

Bu-bağlamda spor, müzik, film, internet, çıplaklık, sigara, içki, kumar, zinâ, fâiz vs. insanları çok yoğun şekilde kontrôlüne almış olan her-şey modern hurâfelerdir. Şehvet-şöhret, siy^set-servet ve cehâlet ile ilgi olan her-şey hurâfedir. Bu konuda hurâfeler sayılmakla bitmeyeceği için son bir örnek vererek modern hurâfeyi apaçık bir şekilde ortaya koyalım..

 

Bilindiği gibi Ramazan’ın ilk gününde Oruç Baba’ya gidiliyor ve orada ekmek, sirke vs. yenilip-içiliyor ve Oruç Baba’nın yüzü-suyu hürmetine Allah’tan bir şeyler isteniyor. İstenen şeyler; “oğluma bir iş, kızma bir koca, bir ev, araba, hastalığa çâre” vs.dir. Her gün Fâtiha Sûresi’nde okunan “iyyâke na’budü ve-iyyâke nasta’în” yâni “sâdece Sana ibâdet ederiz ve sâdece Sen’den yardım dileriz” diyenler, Oruç Baba’dan yâni bir ölüden gidip medet umuyorlar. Bu, affedilmeyecek tek günah olan apaçık bir şirktir ve nasuh bir tevbe ile tevbe edip de bundan vazgeçmedikçe şirkin kötü sonucundan kurtulmak mümkün olmaz.

 

Evet, klâsik-geleneksel bir hurâfeyi deşifre ettik. Fakat hakkın yerine gelemsi için modern bir hurâfeyi de deşifre edip ortaya koymak şarttır. Aksi-takdirde bir hurâfeden başka bir hurâfeye düşülmüş olunur. Şöyle ki; 23 Nîsan, 1 Mayıs, 19 Mayıs, 15 Temmuz, 30 Ağustos, 29 Ekim ve 10 Kasım gibi millî bayramlarda ve özel günlerde Anıtkabir tâbir edilen yere, en güzel giysiler içinde huşû ile uzun bir yürüyüş yaparak ulaşılıp, varılan yerdeki mozolenin yâni bir mezarın yâni bir ölünün karşısına geçerek büyük bir dikkatle ve rikkatle, mermer mezarın karşısında esas duruşa geçmek, selam duruşunda bulunmak, “Atam senin izindeyiz, ilke ve inkılaplarının tâkipçisi ve bekçisiyiz, açtığın yolda hiç durmadan yürüyeceğimize and içeriz” vs. demek ve mezarın karşısında korku ve saygıyla durmak ve eğilmek de on numara bir şirktir, hurâfedir ve saçmalıktır. Çünkü gidip de orada bir Atatürk’ün rûhuna Fâtiha falan okunmuyor ki!. Tanrılaştırılmış ve ölmüş birine tekmil veriliyor.   

 

Ramazan Ayı’nın başında Oruç Baba’ya giderek ondan bir şeyler dilemek ve ummak ile, ulusal bayramlarda ve özel günlerde Anıtkabir’e giderek Atatürk’e tekmil vermek ve ona bağlılığını bildirmek arasında “hurâfe olmak bakımından” hiç-bir fark yoktur. İkisi de bir tapınmadır, ikisi de şirktir, küfürdür ve ikisi de hurâfedir.

 

O-hâlde hurâfenin klâsik, geleneksel ve modern olanına hep birden düşman olarak ve karşı çıkarak onu ortadan kaldırmaya çalışmadıkça “hurâfeden kurtulmak” mümkün değildir. İkisini birden reddetmedikçe hurâfenin birinden kurtulsanız da diğerinden kurtulamazsınız da yine şirk, küfür ve hurâfe içinde kalırsınız.

 

Peki modern insan geleneksel hurâfelere ve hurâfeler üzerinden İslâm’a çok kolayca sataşabilirken, saldırırken ve düşmanlık yapabilirken ve de bu düşmanlığı her yerde dile getirebilirken, modern hurâfelere niçin bir şey diyemiyorlar?. Neden olacak, çünkü modern hurâfelere laf etmenin ve onlara düşmanlık yapmanın ağır bedelleri ve yaptırımları var. Ağzınızı açtığınız anda ağzınıza sıçarlar. Sizi maddî-mânevî anlamda linç ederler. Bu yüzden İslâm’a hurâfeler üzerinden saldırıp duranların modern hurâfelere de aynı-şekilde saldırması yada en azından bir eleştiride bulunmaları mümkün değildir. Buna götleri yemez.

 

İslâm’ın günümüzde resmî ve cârî olan yaptırımı olmadığı için sürekli olarak Allah’a, Peygamber’e, Kur’ân’a ve dîne sürekli olarak saldırılmaktadır. Peki bunu yapanlar, bir İslâm devleti içinde yaşasalardı ve İslâm’a saldırmanın çok ağır yaptırımları olsaydı İslâm’a saldırmaya yine de devâm edebilirler miydi?. Zinhar, aslâ ve kat’a!. Bunu yapmaları söz-konusu bile olmazdı. Bakmayın siz onların meydanı boş buldukları için her yerde konuşup atıp durduklarına, onlar aslında câhillerin, korkakların, ürkeklerin, yavşakların ve şerefsizlerin tekidirler. Güçlü bir karşı ses çıkarsanız bir-anda renkleri atıverir de tıp diye kapayıverirler o lânet ağızlarını.  

 

Evet; inanmayacak olana delil yetmez; körü-körüne inanacak olana da hurâfe yetmez.

 

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

 

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran 139).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

 

Devamını Oku »