25 Mayıs 2024 Cumartesi

Câhiller ve Şerefsizler

 

“Câhiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakînen bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide 50).

 

“Hayır, biz onlara kendi şan ve şereflerini (zikir) getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi şereflerinden yüz çeviriyorlar” (Mü’minûn 71).

 

Cehâlet: Bilgisizlik, bilgi ve tecrübe eksikliği. Câhil kelimesi, habersiz, bilmezlik, nadanlık, ilimden ve her nevî müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Arapça “chl” kökünden gelen cahala(t) “bilmeme, habersiz olma” sözcüğünden alıntıdır. Arapça cahala “bilmez idi” anlamındadır.

 

Cehâlet bilgi ve mâlûmatla ilişkilendirilse ve “herhangi bir konuda bilgisizlik ve eğitimsizlik” anlamı verilse de aslında cehâlet bir “kendini bilmeme hâli”dir ki bu da, “Allah’tan, âhiretten ve İslâm’dan habersiz olmak”tan kaynaklanır. Cehâletten ve câhillikten “bilgili olmak”la değil, “kendinizi bilmek”le kurtulabilirsiniz. Kadim bir cümledir: “Kendini bil”.

 

Şeref: Yücelik, ululuk, izzet, seçkinlik. İyi ahlâk ve fazîletler sonucu meydana gelen mânevî yücelik.

 

Şerefsiz: Şereften yoksun olan kişi, onursuz.

 

Bir yanlışın “câhillik nedeniyle” yapılmış olmasıyla, “şerefsizlik nedeniyle” yapılmış olması arasında elbette fark vardır. Fakat câhillik ve şerefsizlik, birbirlerini besleyen şeylerdir. Câhillerin desteği olmadıkça, “tâğut” denilen şerefsizler tek bir adım bile atamazlar. Şerefsizler güçlerini ve küstahlıklarını câhillerden alır.

 

İnsanın başına gelen bir kötülük ve musîbet ancak iki nedenden biri sebebiyle gelmiştir: Cehâlet ve şerefsizlik. İnsanlık-târihi boyunca tüm adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık şirk, küfür, fitne, fesad ve zulmün ortaya çıkmasına neden olanlar her zaman iki grup insan olmuştur; câhiller ve şerefsizler. Câhilleri aydınlatmak ve şerefsizleri engellemek için ise Allah tüm zamanlarda insanlar içinden peygamberler seçmiş ve onlara vahiyler indirmiştir. Yapılan tüm mücâdele tüm zamanlarda işte bunun mücâdelesi olmuştur.

 

Dünyâ’da “nasırlaşmış bir câhillik ve şerefsizlik” hüküm sürüyor. Modern insan da câhildir hattâ modern insan, insanlık-târihindeki en câhil insan kesimidir. Daha önce Dünyâ’da, böyle küresel çapta câhil insanlar topluluğu hiç olmamıştı. Çünkü modern insan, her-şeyi bildiğini ve bilebileceğini zanneden bir câhildir. Cehâlet zâten budur. Tabi câhillerin bu kadar çok olduğu bir mekânda ve zamanda şerefsizlerin sayısı da artacaktır ki, bu çok şerefsizin olmasının nedeni budur.

 

Câhillik ve şerefsizliğin ana-nedeni, Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, peygamberden, din’den yâni İslâm’dan kopmuş olmaktır. İslâm câhilliğin ve şerefsizliğin tek pan-zehiridir. Zîrâ İslâm, hem iç-âlemlerde cehâleti körelttiği ve yok ettiği için, dış-âlemde şerefsizlik olmamaktadır, çünkü şerefsizlik yapmak isteyenler şerefsizlik yapacak alan ve fırsat bulamamaktadır. Bu nedenle de İslâm’ın hâkimiyetinde câhillik ve şerefsizlik ya hiç olmaz yada gündem olmayacak kadar çok az sayıda olabilir. Çünkü hem şeytan her-dâim iş-başındadır hem de imtihan devâm etmektedir.

 

 Buna rağmen hem insanlar İslâm’ı bilmemekte ve beğenmemekte, hem de “müslümanım” diyenler de gerek İslâm’ı bilmedikleri gerekse yeterli derecede sevmedikleri için, saçma-sapan şeyler için yaptıkları fedâkarlıkların yarısını İslâm için göstermemektedirler. Bu da hem câhillerin cehâletlerinin artmasına ve sayılarının çoğalmasına, hem de câhillerin ve cehâletin beslediği şerefsizlerin alanının ve imkânlarının genişlemesine neden olmaktadır. An-îtibârıyla Allah’ın hükümleriyle hükmediliyor olup-olmamak câhillerin-müşriklerin-kâfirlerin-zâlimlerin-fâsıkların ve şerefsizlerin umurunda bile değildir. Genelde tüm insanların ama özelde müslümanların en câhil olduğu konu, şirk-küfür-tevhid konusudur. Fakat câhiller idrâk edemese ve fâsık, zâlim, kâfir, müşrik, münâfık ve şerefsizler kabûl etmese de, Dünyâ ancak vahyin hükümleriyle düzene kavuşabilir.

 

Bu-gün bir-çok müslümanın uygarlık olarak algıladığı/bildiği şey, İslâmî gelenekte câhiliye diye bilinen değerlerin uyanışıdır.

 

Bir kişiyi tekfir etmek için o kişinin sâdece cehâlet içinde küfür işlerle iştigâl ediyor olması yetmez, küfrün azgın bir savunucusu ve uygulayıcısı da olması gerekir. Bu da şerefsizleri desteklemesi, savunması ve beslemesi ile açığa çıka ve belli olur Bir şeyin bilinçli yapıldığının delîli, onun emele-eyleme dökülmüş olup-olmamasıyla anlaşılır. Eyleme döküldüyse bilinçlidir. Aksi-hâlde cehâlettir.

 

Dünyâ’da en az eleştiri câhillere ve şerefsizlere yapılan eleştiri, îtirâz ve isyandır. Eleştirmeyen adam câhildir, eleştirilemeyenler ise şerefsiz!.

 

Dünyâ’nın en ironik şeyi, câhilleri câhil, gariban, fakir, ezik, zorluk ve güçlük içinde bırakanların, “câhillerin beslediği şerefsizler olması”dır.

 

Câhil, kötülüğü yada azâbı, başına gelmeden göremeyen ve bilemeyen kişidir Câhil; belâyı ancak, başına gelip de kendisini kuşatınca fark eden kişidir. İnsanın başına gelen tüm musîbetler birer imtihandır. Fakat insanın başındaki imtihanların büyük çoğunluğu insanın ahmaklığından, câhilliğinde ve yapılan şerefsizliklerden dolayıdır. Çoğu-kişi için hayat, ya “hayâtın zorlukları”ndan yada “câhillerin beslediği şerefsizlerin yaptıklarından dolayı “ıskalanmış hayatlar”dır. İnsanı haytan uzak tutan ve yaşamı ıskalamasına eden olan şey cehâlet ve şerefsizliklerdir. İnsanların büyük çoğunluğu ya cehâletten yada şerefsizlikten dolayı hem iç-âleminde hem de dış-âlemde hayatları pişmanlık ve perişanlıklar içinde geçmektedir. Üstelik böyle bir yaşamın sonunda âhirette insanı neyin bekleyeceği de şüpheli olur. 

 

Câhillerin târih boyunca, kendilerini zor duruma sokan şerefsizlere karşı yaptıkları tek şey, o şerefsizlerden uzaklaşarak başka şerefsizlere yamanmak olmuştur. Meselâ kendilerini “dînî câhiliye”nden kurtaranlar, “Allah’a sığınmak ve Peygamber’i tâkip etmek” varken, gidip “siyâsi câhiliye”ye sığınıyorlar. Buna, “bâtıldan bâtıla kaçmak” denir.

 

Câhil toplumları kontrôl etmek için dâimâ yeni mitolojilere ihtiyaç duyulur. Her grup ve devlet, kendi mitolojisini uydurarak varlığını devâm ettirebilir. Şerefsizler, câhilleri bâtıl din ve inançlarla, milliyetçilik ve ırkçılıkla, vatan-millet Sakarya edebiyatıyla, yalanla-dolanla ve gerçekleştirmeyecekleri boş vaâdlerle ve umutlarla oyalayıp kendilerine bağlı kalmalarını sağlarlar. Çünkü câhiller, bilgi ile değil, duygu ile yönetilir.

 

Cehâlet, diploma ile giderilemez. Cehâletten kurtulmak demek, “entelektüel olmak” demek değildir; nice okuma-yazma bilmeyenler vardır ki “irfân” sâhibidirler ve şerefsizlere karşı dik bir duruş göstermişlerdir.

 

Câhilliğin ve şerefsizliğin açığa çıkmasına ve yaygınlaşmasına neden olan şeylerden biri de mekânlardır. Modern kentler (şehir değil) câhilce ve şerefsizce yaşanacak yerler hâline gelmiştir. Modern kentlerde ancak ya câhilce yaşarsınız veyâ  câhilliğe mâruz kalırsınız yada şerefsizce yaşar veyâ şerefsizliğe mâruz kalırsınız.

 

Sahabeler, ateistliği terk edip mü’minliğe değil; cehâleti ve şirki terk edip mü’minliğe geçtiler. Bunu da şerefsizlerin zoruna rağmen yaptılar. Çünkü onlar Kur’ân’ı yâni İslâm’ı hayâta hâkim kılarak câhilliği-cehâleti ve şerefsizliği kaldırıp yerine hakkı-hakîkati, adâleti-eşitliği, tevhidi ve ahlâkı hâkim kılmak hedefindeydiler ve bunun için  çalışıyorlardı. Zîrâ Dünyâ’yı çoğu-kişi için maddî ve mânevî anlamda zindana döndüren ve karanlığa boğan câhilliği ve şerefsizliği kaldırmanın başka bir yolu yoktur.  

 

Bu nedenle Kur’ân-Kur’ân deyip durmalarına rağmen, Kur’ân’ı hayâta hâkim kılma hayâli, düşüncesi ve çalışması olmayanlar, ya câhildirler yada yalancı.

 

Küresel lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik şirk ve zulüm sistemlerine karşı, içlerinde bir öfke ve isyân besleyip büyütmeyen ve hakkın ve adâletin yegâne şartı olan bir İslâm Toplumu-Devleti-Medeniyeti hayâli ve hedefi olmayanlar, ya câhildir, yada şerefsiz.

 

Dünyâ’yı câhiller ve şerefsizler sarmış durumdadır, ne acı ki biz de aynı fotoğraf karesinin içindeyiz.

 

İzzetinizi ve şerefinizi İslâm’dan-Kur’ân’dan almazsanız, onu size hiç kimse veremez. Şerefsizlerden şeref beklemeyin.

 

İslâm’dan-Kur’ân’dan başka bir yerde ve şeyde şeref arayanlar, şerefsizin önde gidenleridir:

 

“Kim izzeti ve şerefi istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıkları ‘boşa çıkıp bozulur” (Fâtır 10).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

Devamını Oku »

Hayâtı Iskalamak Yada Çiğ Kalmak

 

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” (Bakara 155).

 

Çiğliğin zıddı olgunluktur. Olgunluk, “eğitimlilik”le değil, “çiğlikten kurtulmak”la alâkalıdır. Nice eğitimliler vardır ki çiğdirler. Çünkü hayâtın gerçeklerini bilmemektedirler. Zîrâ “Dünyâ’yı yakalamak” için hayâtı ıskalamışlardır ve ıskalamaktadırlar. Bu kişiler Dünyâ’nın içinde olmalarına rağmen hayâtın içinde yada ortasında olmadıkları için “gerçekten yaşama”nın ne demek olduğunu bilmemektedirler. İnsanların çoğu yâni modern insan, “gerçekten” yaşamamakta, Dünyâ’da sâdece bulunmaktadır. Böyle olduğu için insanlar da, “Dünyâ’da bulunma”nın konfor içinde olup-olmadığıyla ilgilenmektedirler.  

 

Bilmekten çok “kendini bilmek” önemlidir. Kendini bilmek olgunlukla alâkalıdır. İnsanı olgunlaştıran şey ise hayâtın tam ortasında ve her alanında gerçekten yaşamakla olur. Burada şuna da bir cümleyle değinirsek, hayâtın tam ortasında ve her alanında yaşamak kadınlardan ziyâde erkekler için uygundur. Kadınlar dışarıdan çok evin içinde ve evin her alanında yâni annelik konusunda olgunlaşmalıdırlar.

 

Kendini bilen insanlar, bilgilerinden ziyâde, olgun sözleriyle ve olgun davranışlarıyla açığa çıkarlar. Nice bilgililer vardır ki iğrenç bir çiğlik içindedirler. Çünkü davranışa yansımayan bilgi, kişiyi “çiğ”likten kurtaramaz ve kişi oldun davranmadıkça olgun olamaz.

 

Çiğlik, “hayâtın tam ortasında gerçekten yaşamayı  bırakıp Dünyâ’ya yönelmenin ve sarılmanın sonucunda ortaya çıkar. Modernizm, insanları hayattan koparıp Dünyâ’ya yöneltti. “Dünyâ’ya yönelmek” dediğimiz şey, “dünyevîleşmek”tir. Dünyevîleşenler, Dünyâ’yı ıskalamamak için hayâtı ıskalayan ve çiğ kalmayı tercih eden ve göze alanlardır. Çoğu kişi bunun bir sorun olduğunu bilmez yada bunu bir sorun olarak görmez. Bu da yine çiğlikten kaynaklanır. Çiğ kalmayı sorun olarak görmemek de yine bir çiğliktir. 

 

Modern insan, “Dünyâ’yı ıskalamamak uğruna Dünyâ’yı yakabilecek” ve hayâtı ıskalayabilecek olan varlıktır. Modern insan, Dünyâ’yı ıskalamamak için Allah’ı, âhireti, gaybı, vahyi, peygamberi, dîni, îmânı, ibâdeti, iç-âlemi kısaca İslâm’ı ıskalayan kişidir. Kişiyi asıl çiğleştiren şey işte budur: İslâm’ı ıskalamak. İslâm’ın kânun ve kurallarına uymayanlar ve kuralları çiğneyenler çiğlikten kurtulamazlar ve çiğ kalırlar.

 

Îman zaafiyetinin en önemli göstergesi, “Dünyâ’yı ıskalama korkusu”dur. Dünyevîleşememek korkusu insana hayâtı ıskalatmaktadır. Bu da insanın çiğ olmasına ve çiğ kalmasına neden olmaktadır.

 

Dünyâ’ya mı yoksa âhirete mi daha bağlı olduğunuz, hangisini riske atmaktan ve ıskalamaktan daha çok korktuğunuzun sonucuna göre belli olur. Bu sonuç da insanın çiğliğinin yada olgunluğunun belirlenmesi demektir.

 

Okul, başarı ve popüler işler.. İnsanın hayâtı ıskalamasına ve dünyevîleştiği için olgunlaşamamasına ve çiğ kalmasın a neden olan üç etkendir.

 

Kendini bilen insanlar, bilgileriyle değil, olgun sözleriyle ve olgun davranışlarında açığa çıkar. Davranışa yansımayan bilgi, kişiyi “çiğ”likten kurtaramaz.

 

Beklemek, olgunlaştırır. Modern insan “bekleyemeyen varlık”tır. Zîrâ modernizm “hemen uygarlığı”dır. Fakat her-şeyi olduğu gibi insanı da olgunlaştıracak olan şey “beklemek”tir. Bizim hayâtiyetimiz yemeye bağlıdır. Yenecek şeylerin yenebilecek hâle gelmesi yâni olgunlaşabilmesi için belli bir süre beklemek şarttır. Nasıl ki sebze ve meyvelerin olgun olanları makbûl ise ve ancak olgun olanlar işe yarıyorsa, insanın da olgun olanı makbûldür ve olgun insanlar işe yarardır.

 

İnsanı gerçekten olgunlaştırıp çiğlikten kurtarabilecek olan şey İslâm’dır, Kur’ân’dır. Kur’ân’dan kopuk olduğu için çiğ kalan insanlar kendilerini “iyi” zannede-dursun, Kur’ân, gerçekten iyi olan insanın târifini şu şekilde yapar:    

 

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz ‘iyilik’ değildir. Ama iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile; zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî (takvâ sâhibi) olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

 

Dikkat edilirse Kur’ân “iyi insan” târifini, “sorumluluk sâhibi olan insan” şeklinde yapar. İnsanı olgunlaştıran şey, sorumluluklardır. Çiğ insanlar bir türlü sorumluluk alamadıkları için sorumluluk sâhibi olup da olgunlaşamazlar ve çiğ kalırlar.

 

Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır. Çünkü kişiyi olgunlaştıracak, sorumluluk sâhibi yapacak ve takvâlı kılacak olan şey imtihandır. İmtihan kaçan kişi çiğ kalır. Çiğ kalan insanın Dünyâ’da hayâtı görece iyi olsa da âhirette çok zor olur: 

 

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

Çiğ bilgiler insanı çiğlikten kurtaramadığı gibi, tam-aksine çiğleştirir. İnsanı çiğlikten kurtaracak olan bilgi “olgun bilgi”dir ki o da sâdece vahiy bilgisidir. Çünkü çiğlik en çok ve yoğun şekilde şirk şeklinde görünür olur. Çiğ insanlar mutlakâ bir konuda şirke düşerler. Çünkü olgun bilgiden yoksundurlar ve çiğ bilgilerle yetinmektedirler:

 

 “Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi. (Ki her biri) doruğunda-olgunlaşmış bir hikmettir. Fakat uyarmalar bir yarar sağlamıyor” (Kamer 4-5).

 

Her-şeyi önünde hazır bulan insanlar çiğ olurlar ve bir türlü olgunlaşamazlar. Allah bu nedenle insanın her istediğinin olmasını iyi ve doğru görmez. Hattâ her-şeyi önünde hazır bulanların âhirette zor durumda kalacaklarını söyler:

 

“Yoksa insana ‘her dileyip arzu ettiği’ şey mi var?” (Necm 24).

 

“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) Siz Dünyâ hayâtınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezâlandırılacaksınız” (Ahkâf 20).

 

Peygamberlik de insana belli bir olgunluğa erdiğinde verilir. Onu o olgunluğa ulaştıracak olan şey ise hayâtın kendisidir. Hayâttan kaçmamak, sorumluluk, takvâ ve ahlâk sâhibi olmak kişiyi olgunlaştırır ve vahyi sindirebilmeye ve taşıyabilmeye yetecek bir olgunluk kazandırır. Çiğ olanlara hiç peygamberlik verilir mi?. Hz Mûsâ’ya ve Peygamberimiz’e peygamberlik, olgunluğa eriştiklerinde verilmiştir:

 

“Erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona (Mûsâ’ya) bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz” (Kasas 14).

 

Kur’ân’da insanın olgunluk yaşı da belirlenmiştir. Olgunluğa erişen insanın belirtisi, davranışlarının Allah’ın ve ana-babanın râzı olacağı şekilde olmasıdır:

 

“Biz insana, anne ve babasına iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve güçlükle doğurdu. Onun (hâmilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihâyet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nîmete şükretmemi ve senin râzı olacağın sâlih bir amelde bulunmamı bana ilhâm et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım” (Ahkâf 15).

 

İnsanlar sınanmak için yaratılmışlardır. Sınanmak ise, olgunlaşıp-olgunlaşmamasıyla ve çiğlikle ilgilidir. Olgun olanlar Dünyâ’da iyi ve hayırlı işler yapar, sâlih amel işlerler ve Allah’ı râzı ederek cenneti kazanırlar. Olgunlaşamayıp çiğ kalanlar ise, olgunlaşmaları için ateşe gireceklerdir. Fakat ne acıdır ki, akıları başlarına gelse bile, cehenneme girenler için oradan çıkmak diye bir şey yoktur. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

İslâm’ı Seyreltmek

 

“Onlara âyetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: ‘Bundan başka bir Kur’ân getir veyâ onu değiştir’. De ki: Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyân edersem, gerçekten ben, büyük günün azâbından korkarım” (Yûnus 15).

 

Bir şeyi seyreltmek, onun özünden ve “sek”liğinden tâviz vermekle olur. Tâviz: “Uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veyâ savlarının bir bölümünden, karşı taraf yararına vazgeçme, ivaz, ödün” anlamındadır.

 

İslâm “sek olan”dır. Saftır ve özdür. Bu nedenle “İslâm’ı saflaştırmak ve özüne döndürmek” sözü yanlıştır. Çünkü İslâm zâten saftır, özdür, “sek”tir. Müslümanların dînî düşüncelerini ve amel ve eylemlerini özüne döndürmekten ve saflaştırmaktan bahsedebilirsiniz ama İslâm’ın seyreltilmesi söz-konusu değildir. Hattâ Peygamberimiz -kanımca- vahyi biraz yorum katarak iletmeyi düşünmüş olmalı ki, Allah o’nu hemen uyarmış ve tehdit de ederek şöyle demiştir:

 

“Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda, biz sana, hayâtın da kat-kat, ölümün de kat-kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın” (İsrâ 73-75).

 

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme. Onlar istediler ki, sen onlara yumuşak davranasın edesin de onlar da sana yumuşak davransınlar” (Kalem 9).

 

İslâm’ın özü olan vahiy seyreltilemez, çünkü o sektir, sek kalacaktır. Sulandırılması söz-konusu değildir. Çünkü Kur’ân değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez, hattâ böyle bir şey düşünülemez bile. Allah Kur’ân’ı korumuştur ve kıyâmete ve son saate kadar Kur’ân hep aynı kalacaktır, sözleri ve âyetleri sapasağlam olduğu için hiç değişmeyecektir.

 

Fakat Kur’ân ve İslâm’ın, (zinhar özünden ve ilkelerinden ödün verilmeyecek ve aslâ özü ve ilkeleri seyreltilmeyecek şekilde) hayâta uygulama noktasında hafif bir esneme payı vardır. Bu esneme, “mâ’ruf örfe ve hayâtın değişik ve farklı yönlerine uygun olsun diye”dir. Hayâtın değişik yönleri, coğrafya, iklim, dil, üretim-tüketim şekilleri noktasındadır. Meselâ haram olmamak ve helâl-temiz olmak koşuluyla insanla alışkın olduğu şeyleri yiyebilir, sarhoşluk vermeyen şeyleri içebilir. İnsanlar İslâm’ın temel ilkelerini ve evrensel mesajını kendi bildikleri şeyler ile idrâk edip açıklayabilirler. Yine, farklı zorunluluk durumları, temel ilkelere aykırı olmayacak ve geçici yâni İslâm’a uygun hâle getirene kadar farklı düşünme, söylem, davranış, beslenme, giyinme vs. için esneme payı vardır. Fakat bunlar İslâm’ı seyreltmek demek değildir.

 

Sünnet de, “vahyi, vahiy-merkezli olarak hayâta uyarlamak, adapte etmek ve alıştırmak” demektir. Sünnet, meselâ, trafodaki yüksek enerjiyi her sokağa ve mahalleye gerektiği oranda düşürerek ve azaltarak göndermek ve her eve elektrik sağlamak gibidir.

 

İş uygulama noktasına gelince tam olarak kitaptaki gibi olmaz. Çünkü kitaptaki ideâl olandır. Zâten Sünnet de, en ideâl uygulama ve en güzel örnekliktir: (Ahzâb 21). Kur’ân masa-başında okunan ve uygulanan bir Kitap değildir. Masa-başında okunur ama uygulama hayâtın tam ortasında olur. Üstelik tam olarak masa-başında belirlendiği gibi olmaz da özüne aykırı olmayacak şekilde zemine uygun hâle gelir. Bu ister-istemez böyle olur ki Allah da buna bir şey demez. Zâten peygamberlerin gönderilmesinin nedeni de budur. Peygamberler, “vahyi ete-kemiğe büründürüp hayatta yaşanabilir kılmanın örneği olsunlar” diye seçilip gönderilmişlerdir. Fakat merkezde hep Kur’ân vardır ve Kur’ân’’a bir aykırılık durumu söz-konusu olduğunda Kur’ân’a göre düzeltmek esastır.

 

Uygulama noktasında Allah bize Peygamberimizi “en güzle örneklik” olarak göstermiştir ki bu örneklik “sek bir örneklik”tir. Sünnet, seyreltmenin de son noktasıdır, daha fazla seyreltme yapılamaz. Bu yüzden hayatta amel-eylem aşamasında Sünnet’e mugâyir bir seyreltme olmaz.

 

Çayı demli içemeyenlere, kahveyi sâde içemediği için kahveyi sütlü-şekerli yapmak tâviz değildir. Çay ve kahve içmek için bir kolaylaştırmadır. 

 

Bu İslâm’da da vardır, olabilir. Meselâ anlamını bildikten ve gereğini yaptıktan sonra, bâzı harfleri söyleyemediği için Kur’ân’ı tam olarak telaffuz edememek sorun değildir. Nasıl okuyabiliyorsa öyle okur.

 

İslâm’ın seyreltilmesi, özünü, saflığını ve sekliğini bozacak, ilkelerine zarar verecek şekilde olan seyreltmedir. Şeytana ve nefislerine söz geçiremeyenler sürekli olarak peygamberlerden vahyin seyreltilmesini ve kabûl edebilecekleri şekle sokmasını istemişlerdir. Tabi peygamber bunu zinhar kabûl etmedikleri için de mücadele başlamıştır. 

 

İslâm’ın ve peygamberlerin karşısında hep, İslâm’ın seyreltilmesini isteyenler ve bununla mücâdele edenler olmuştur. Fakat bu istek modernizm ile bambaşka ve çok yoğun bir hâle gelmiştir. Zîrâ modernizm ile mekân çok değişmiş, insan zihin, söylem ve eylem olarak çok değişmiştir. Modernizme meftûn, râm ve hayrân olanlar -ki buna müslümanlar da dâhildir- çeşitli yollarla ve etkili söylemlerle İslâm’ı seyreltmeye çalışmaktadırlar. Üstelik insanların çoğu da şeytanın, nefsin ve tâğutların etkisi, kuşatması ve baskısı nedeniyle bunu istediği için, özellikle sisteme göbeğinden bağlı olanlar tarafından vahye çok yoğun bir saldırı vardır ve bu nedenle mücâdele çok çetindir. 

 

Günümüzde -sözde- müslümanlar içinde, modernizme meftûn, râm ve hayrân olmuş olan, modernizmin ağır kuşatması ve baskısının etkisiyle ezik hâle gelmiş olan târihselciler, modernistler, bilim ve teknoloji-perestler, ekonomiye tapanlar,  güce ve güçlüye eğilenler, lâik seküler, demokratik, kapitâlist, liberâl, komünist, sosyâlist, milliyetçi, kemâlist, feminist, modern, post-modern vs., İslâm’ı İslâm düşmanlarından öğrenen kâfir, müşrik ve münâfıklar, İslâm’ı seyreltmek için kıçlarını yırtmaktadırlar. Ama nâfile.. Çünkü Kur’ân’ı Allah korumaktadır. Allah Kur’ân’ı sekliğine, saflığına, özüne ve ilkelerine hâlel getirtmez. Bu nedenle de Kur’ân ile uğraşıp duranlar onu seyreltemeyecekleri için yenilmeye mahkûmdurlar. Onlar ancak câhil, samîmi, ciddî ve gayretli olmayan müslümanları ayartabilirler.

 

Bu kâfir, müşrik ve münâfıklar Kur’ân’ı seyreltmeyi nasıl yapmaya çalışıyorlar?. Aşırı araştırma, inceleme ve yorumlamayla. Fakat aşırı yorumla ancak aşırtı boş yorumlar ortaya çıkar. Kur’ân ise sek hâliyle olduğu gibi aynen durur. Çünkü onu tek harfini bile değiştiremezler. Allah, kâfir ve müşrikler istemese de nûrunu ve nîmetini tamamlayacaktır.

 

Aşırı inceleme, incelenen şeyde mutlakâ bir hatâ açığa çıkarır. Zîrâ “aşırı inceleme”, o şeyi “parçalayarak bütününden koparmak” demektir. Aşırı incelenen ve parçalarına ayrılan şey “o” olmaktan çıkar. Artık araştırıp incelediğiniz şey “o” değildir. Modern insan eşyâyı bu şekilde ifsâd etmiştir. Çünkü iş-başına her geçtiğinde bunu yapar.

 

Parçalanan şey eksiktir. Çünkü “parça” eksiktir. Parçaların tamâmı bütün olmaz. Fakat bu Kur’ân için geçerli değildir. Çünkü Allah Kur’ân’ı bütünlüğü ile korur. Bu yüzden onu ne kadar araştırsanız, inceleseniz, parçalarına ayırsanız da bütünlüğünden koparmış olmazsınız ve o sek hâliyle aynen ilk indiği gibi hiç değişmeden durur.

 

Evet; İslâm ve Kur’ân “sek”tir, lafzen hiç seyreltilemez. Sünnet ise, “vahyin başkalaşmayacağı, tadının bozulmayacağı ve değişmeyeceği şekilde pratiğe ve uygulamaya hazır hâle getirmek” demektir. İslâm sâdece bilgi ve bilmek değil, uygulamak da demek olduğu için Sünnet vardır vr Sünnet, Kur’ân’ı, “Allah’ın izin verdiği ölçüde esnetme ve seyreltme örnekliği”dir ki Allah bu örnekliğe “en güzel örneklik” demektedir.   

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

Devamını Oku »

Tok Olanı Ağırlamak

 

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” (Bakara 155).

 

Dünyâ’nın en zor şeyi “tok olanı ağırlamak”tır. Bu sâdece yeme-içmek noktasında değil, gezmek ve okumak noktasında da böyledir. İnsan aç değilse, yermek-içmek istemiyorsa, gezmeyi canı istemiyorsa yada okumaya niyeti yoksa ona ne yemek, ne yer-mekân ne da yazı-kitap beğendirebilirsiniz. Ne kadar mahâretle, îtinayla ve özenerek hazırlamış olsanız da, eğer kişi tok ise yine de yaranamazsınız ve beğendiremezsiniz. Bu özellikle ilme yönelik konularda böyledir. Konu ne kadar derin ve önemli, konuşma ve hitâbet ne kadar etkili, yazdığınız yazı, makâle ve kitap ne kadar çarpıcı olsa da, arayış içinde olan “aç” biri yoksa yaranamazsınız.

 

Modern insan “nefsi aç” olandır. Zîrâ modernizm bir “kışkırtma uygarlığıdır” ki en başta nefsi alabildiğine kışkırtır. Nefsi aç olanın gözü bir türlü doymaz. Çünkü ne istediğini bilmez. Nefsi beslendikçe açıklığı artan bir şey olduğu için onu doyurmak ve tatmin etmek mümkün değildir. Nefsi aç olan insanın gözünü bir avuç toprak doyurur ancak. Nefisler bu nedenle de bir türlü tatmin olamamakta, ne yaparsa-yapsın aşırı istek ve tutkulardan kurtulamamaktadır.

 

Nefis açlığının panzehiri “göz ve gönül tokluğu”dur. Peygaberimiz; “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur” (Buhârî, Rikak 15) der. Gönlü tok olanın gözü de tok olur. Gözü tok olanın nefsi de ister-istemez tok olur ve sâdece “gerektiği kadar” ile yetinir. Peki gönül tokluğu nasıl olur?. Bunu ne sağlayacak ve gönüller nasıl doyacak ve tok olacaktır. Gönüller ancak Allah’ın zikri yâni vahiy ile doyabilir ve tok olur:

 

“Bunlar, îman edenler ve kâlpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kâlbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Ra’d 28

 

Demek ki aç nefisler ancak göz ve gönül tokluğu ile doyurulabilir ve gönül tokluğu ise ancak kâlplerin tatmini ile sağlanabilir. İşte böyle olunca soğan-ekmek bile insan lezzet verir, rüzgârda sallanan bir tek yaprak insanın gönlünü hoş eder ve ilmî konularda açlık ve ilgi başlar. İlmî konulara tok olduğu için ilgi göstermemek, nefsin açlığından dolayı oluyor. Nefisler doyurulunca kâlpler harekete geçiyor ve acıkıyor. Bu da kişiyi ilme yöneltiyor, yönlendiriyor. Artık her türlü ilmî konuya ilgi duyuyor ve lezzet alıyor.  

 

Şu da var ki tok olanlar “aç” olmak da istemiyor. Aç kalmamak ve aç olmamak için her-şeyi yapıyor. Bir açlık korkusu yaşıyor. Bu nedenle de Ramazan Ayı’nı hiç sevmiyor ve bir-an önce gelip-geçsin istiyor. Tok olanı Ramazan da ağırlayamıyor. Ramazan’da şeytanlar bağlanıyor ama sâdece oruçlu olanların şeytanları; Ramazan ile ağırlanmayanların yâni oruç tutmayanların şeytanları ise bağlanmamış olduğu için isyân çıkarıyorlar. Çünkü Ramazan yememe ve aç olma ayıdır, tıka-basa yeme ve tok olma ayı değil. Tok olanları bu ayda ağırlayamazsınız.

 

Eskiden “açlık içinde tokluk” vardı; şimdi ise “tokluk içinde açlık”. Lâkin tok adamı ağırlamak pek mümkün olmadığı için yaptığınız hazırlılar da çabalar da ile yaramıyor.

 

Tok adamı ağırlamak zor hattâ imkânsızdır. Bu nedenle tok olana sözünüzü dinletemezsiniz, hâlinizi anlatamazsınız.  Fakat tok adam sizin tâbiri câizse kaderinizi belirler. Halkın genelinin kaderini belirleyenler ”tok olanlar”dır.  Meselâ asgarî ücreti ve emekli maaşını belirleyenler “tok olanlar” olduğu için, herkesin tok olduğunu düşünerek çok az bir ilâveyle işi geçiştirirler. şeyle yetinilmesini isterler. Bu yüzden asgarî ücret, “toklar” tarafından açları “açlık sınırı”nda bırakmak, “yoksulluğu modernize etmek” ve “güncellemek” anlamına gelir.

 

Teknoloji geliştikçe(!) hem aşırı tokluk hem de açlık çoğalıyor. Hâlbuki tam tersi olması ve herkesin açlıktan ve aşırı tokluktan kurtulması gerekmiyor muydu?.

 

Modern insan sürekli olarak açlıkla korkutulmaktadır. Bu da gereksiz bir açlık korkusu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü açlık korkusu açlıktan daha beterdir. “Açken sen, sen değilsin” gibi sözlerle insanlar açlıkla korkutulmaktadır. Oysa asıl korkulması gereken şey, tokluk yada aşırı tokluktur. Çünkü açlık dâhil tüm sorunları ortaya çıkaran şey tokluk yada aşırı tokluktur.

 

Bu Dünyâ’da bir türlü doymayan, açlık korkusu çeken, yada tok olmasına rağmen yine de aç gibi davrananlar âhirette çok korktukları açlığın tam ortasına düşeceklerdir. Üstelik onlara yemesi için verilecek olan şey onları doyurmayacağı gibi daha çok acıktıracaktır. Bu açlık onların Dünyâ’da tok yada aşırı tok olmalarına uygun bir karşılık ve cezâdır:

 

“(Her yanı kuşatacak olan) kıyâmetin haberi sana geldi mi?. O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur. Kızgın bir ateşe yollanırlar. Kaynar bir kaynaktan içirilirler. Onlar için (zehirli olan) dari’ dikeninden başka bir yiyecek yoktur. Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur” (Ğâşiye 1-7).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

Devamını Oku »

20 Mayıs 2024 Pazartesi

Tuzu-Kuru Dindarlık

 

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran 142).

 

“Coğrafya kaderdir” sözü mutlak anamda olmasa da doğrudur. İnsan genelde yaşadığı çevreye göre düşünür, fikir üretir, konuşur, davranır ve üretir. İnsan, coğrafya sıcaksa başka, soğuksa başka, kuraksa başka, verimliyse başka, dağdaysa başka, denizdeyse başka, bozkırdaysa başka, çöldeyse başka düşünceler, fikirler, uğraşlar, davranışlar ve mücâdeleler içinde olur. Bu-bağlamda coğrafya, iklim ve verimlilik durumu, dînî düşünceyi ve yorumu da etkiler ve belirler.

 

Günümüzde iki çeşit dindar insan ve tolum vardır. 1- Tuzu-kuru dindarlar, 2- Tuzu sulu dindarlar. Tuzu kuru olanların tuzları yağ gibi akar, hayat onlar için kolay olur. Tuzu cöm-cöm su içinde olanlar tuzları ise akmak bilmediği için hayat onlar için zor olur. Tuzu sulu olanların hayatları tatsız-tuzsuz olur. Tuzu kuru olan dindarların dînî düşünceleri ve dindarlıkları başka, tuzu sulu olanların dindarlıkları ise bambaşkadır.

 

Tuzu kuru olanlar, herkesin tuzunun kuru olduğunu zannettikleri için, kendileri gibi düşünmeyenleri ve inanmayanları yâni tuzu sulu olanları anlayamazlar, garipserler ve avam hattâ terörist olarak görürler. Tuzu sulu olanlar ise, hem tuzu kuru olanların düşünce ve inanışlarının saçmalığını çok net olarak görürler, hem de su içindeki tuzu kurutmak için -biraz da sert şekilde- çabalar gösterirler. Zîrâ tuzları akmamaktadır ve akmasını sağlamak için bir çaba göstermeleri gerekmekte hattâ tuzu akıtabilme için sert ve şiddetli hareketlerde bulanmalıdırlar. Yoksa tuzsuz kalacaklar ve kokacaklardır. Tuzu kuru olanlar bu çabaya girmedikleri için ve tuzu sulu olanları pek de takmadıklarından dolayı, gösterilen çabanın gereksiz olduğunu düşünürler. “Sevmek ve sevişmek varken kavgaya, gürültüye, çatışmaya, savaşmaya ne gerek vardır” diye düşünürler. İyi de tuz akmıyor’, çünkü tuz kuru değil ve su içinde!.

 

Tuzun kuru olması kolay bir hayâtı, sulu olması ise zor bir hayâtı temsil eder.

 

İslâm, akıntıya karşı kürek çekmekle başlar ve sürekli olarak da küreklere dokunmak gerekir. Çünkü Dünyâ geçici bir imtihan alanıdır ve kolaylığından, keyfinden, zevkinden, neşesinden, rahatından ve konforundan ziyâde; zorluğu, rahatsızlığı, acısı, endişesi ve korkusu vardır. İnsanların çoğu kafa ve beden konforundan yoksundur ve zorluk içindedir. Çünkü insanların küçük bir kesiminin tuzu kuru olsa ve akıp gitse de, çoğunluğun tuzu su içindedir ve akmamaktadır. Bu da tuzluğu iyice bir sallamayı gerektirmektedir. Zâten imtihanın olduğu yerde zorluk ve güçlük mutlaka vardır. Bu nedenle tuz genelde kupkuru olmaz ve zaman-zaman kurur gibi olsa da genelde sulu olur, tıkanır ve akmaz. İslâm da işte bu yüzden hep sulu tuzu kurutmak için çabalar, akması için biraz sert hareketlerde bulunur. Sertliği buradan gelir. Çünkü İslâm gerçekçidir ve gerçekler tuzu kuru olanların zannettiği gibi değildir. İslâm, sulu tuzları kuru tuzlar hâline getirmeye çalıştığı için, tuzu su içinde bırakan hâkim ve yaygın seküler paradigmaya karşı ortaya konulmuş bir eleştiri, îtirâz ve isyân hâlindedir.

 

Tuzu kuru olanlar tuzun hafif bir tıkanmasına ve akmamasına bile katlanamazlar ve basarlar yaygarayı. Hâlbuki diğer tarafta tuzu su içinde olanlar vardır. Tuzu sulu olanlar sorunu kökünden halletmenin derdine yada çabasına düşmüşler ve sorunu kaldırmaya yada normâlleştirmeye çalışırlar. Tuzu kuru olanların böyle bir dertleri ve çabası olmaz da, Allah’ın emretmediği boş düşüncelere ve inanışlara kapılırlar ve bu-bağlamda da saçmalayıp dururlar.

 

Bir-şekilde yolu coğrafyanın kurak, verimsiz ve fakir yerine düşmüş olanların ve dolayısıyla tuzu sulu olanların yâni hayatları zorluk içinde geçenlerin dînî düşünceleri hak ve hakîkate uygun olur. Çünkü hak ve hakîkat -sünnetullah ve imtihan nedeniyle- zorluk içindeyken daha net görülür ve bilinir. Bu nedenle konforun zirvesini yaşayan Firavunlar, Nemrutlar, Kârûnlar ve Bel’amlar değil de, sürekli bir mücâdele içinde olduğu için zorluklar arasında kalan peygamberler ve onların tâkipçileri haktan ve hakîkatten yana olurlar. Zîrâ hakkı ve hakîkati onlar daha kolay ve çabuk idrâk ve kabûl ederler. Zîrâ Dünyâ imtihan dünyâsıdır ve imtihanı unutturacak şekilde tuzu-kuru dindarlıkta hak ve hakîkat net olarak görülemez. Bu nedenle de tuzu-kuru dindarlıkta hayâtın gerçek soru ve sorunlarıyla değil de, iç-âlemlerin keşifleri, rûhu yükseltmek, kâlp huzûru, sevgi, mutluluk, sessizlik, huzûr, psikolojik dinginlik, aşk, meşk vs. gibi konular gündeme gelir. Tuzu-sulu dindarlıkta ise ortada net ve ağır soru ve sorunlar vardır ve bu sorunları aşmak için çâreler aranmakta ve başka gerçek bir seçenek olmadığı için îman ver amele dönmek çok daha yoğun olur.

 

Dindar yada değil, tuzu kuru olanların hayatları, tuzu sulu olanlardan çok farklıdır. Tuzu kuru olanların yemesi, içmesi, giymesi, gezmesi, uyuması, işi, âilesi, düşüncesi, söylemleri, yazıları ve davranışları kısaca her-şeyleri çok daha farklı olur. Dünyâ-hayâtından başka bir hayat yokmuş gibi davranırlar ve tuzu kuru olanlar içinde çoğu-kişi âhiretten, dinden ve hakîkatten yana bi-ince şüphe içinde olurlar ki bu durum onların “Dünyâ’yı ıskalama korkusu” yaşamalarına neden olur. Bu eksiklik onların, Dünyâ’yı âhiretten üstün tutmalarına da neden olur. Bu yüzden de dîne çok da yakın olamazlar.  

 

Tuzu-kuru dindarlık sâdece verimli coğrafyalarda olmaz. Artık günümüzde modern hayatta âileden yada yaptıkları işten kaynaklı kolay bir yaşamı olanlara yâni tuzu kuru olanlara bakıldığında, onların da dindarlıklarının gerçek soru ve sorunlara değil de, iç-âlemlere, rûha, kâlbe, sevgiye, mutluluğa, huzûra, aşka-meşke vs. yönelik olduğu görülür. Hâlbuki vahiy ve peygamber örnekliği ortadadır ve ne vahiyde ne de peygamber örnekliklerinde böyle şeyler yoktur ve onların hayâtın tam ortasında gerçek sorunlarla uğraştıkları görülür. Fakat tuzu-kuru dindarlık bunların “avam-işi” olduğunu, hakîkatin ise başka olduğunu, bunu anlamak için de yorum yapmak gerektiğini söyler dururlar. Tuzu kuru olanlar, daha iyi bildiklerini, anladıklarını ve daha doğru yaşadıklarını zannederler. Tuzu-kuru dindarlığın gerçek dindarlık, tuzu sulu dindarlığın ise aşırı ve yanlış bir dindarlık hattâ teröristlik olduğunu söylerler.

 

Bakıldığında orta-doğu coğrafyasında mücâdelenin ve hareketliliğin daha çok olduğu görülür. Çünkü orada tuzlar suludur. Birileri tuzları sürekli sulu tutmak istemektedir. Bu nedenle orta-doğuda dînî düşünce, fikirler, tartışmalar, savaşlar vs. çok daha fazla yaşanır. Peygamberlerin neden hep orta-doğudan çıkmış olduğunun bir sebebi de kanımca budur. Çünkü orada tuz suludur ve tuzu-kuru dindarlığa pek rastlanmaz. Peygamberler tuzu kuru olan yerlere değil, tuzu sulu olan yerlere yâni gerçek soru ve sorunların olduğu, bu nedenle de karmaşanın daha çok yaşandığı yerlere gönderilmişlerdir.

 

Ama meselâ uzak-doğu’ya baktığınızda, her yer verimlidir, sulaktır, yemyeşildir, elinizi attığınızda yiyecek bir şeye dokunabilirsiniz. Elinizdeki bir çubuğu yere batırdığınızda oradan su çıkmaya başlar. Yâni hayat kolaydır ve tuzlar kurudur. Bu nedenle de uzak-doğuda hep mistik, ezoterik, bâtınî, tasavvufî, iç-âleme, rûha, kâlplere ve zihinlere yönelik düşünceler ortaya çıkar, sevgi, sezgi, aşk, sessizlik, durgunluk, uzlet, inzivâ, rûhî yükselişler vs. şeklinde bir dindarlık vardır. Hinduizm, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizm, Şintoizm vs. hep iç-âleme ve ruhlara dönük düşünce ve uğraşlar görülür ve nirvanaya ulaşmaya çalışılır. Çünkü tuz kurudur, kolay akmaktadır, ortada gerçek soru ve sorunlar yoktur. Zâten coğrafyanın ve -istisnâlar hâriç- tuzun kuru olmasının etkisiyle oranın insanları, gerçek soru ve sorunlarla yâni sulu tuzlarla uğraşan, Allah katındaki tek hak din olan İslâm’a çok yakın olmamışlardır. Zîrâ tuz kurudur.

 

Türkiye’de PKK terörünün neden Karadeniz Bölgesi’nden değil de Güney-doğu Anadolu Bölgesi’nden çıktığı kanımca aynı nedenledir. Terör, tuzu kuru olan yerlerden de tuzu-kuru dindarlar içinden de çıkmaz. Tuzun sulu olması nedeniyle ortaya çıkan zor hayatlar, “mevcuda, sisteme ve devlete karşıtlık” üretirken, tuzu kuru olan kolay hayatlar ise mevcudu, sistemi ve devleti benimsemeyi ve ona uymayı getirir.

 

Hindular ve Budistler gibi uzak-doğunun tuzu-kuru dindarlıkları gibi, İslâm ve Kur’ân-merkezli olduklarını söylemelerine rağmen, modernizme meftûn, râm ve hayrân oldukları için tuzu-kuru dindarlık yapanlar vardır. Târihselciler, modernistler, Kur’âncılar, batı’cılar, modern-bilim ve teknoloji merkezli olanlar, hadisleri, Sünnet’i, Kur’ân’ın âyetlerini hattâ tümden İslâm’ı iptâl edilmesi gerektiğini düşünen tuzu-kuru dindarlık çeşitleri vardır. Yine, bir zamanlar sulu tuzu kurutmak için çalışırken, umduğunu bulamadığından olsa gerek, biraz da palazlandığı için “bunlar boş iş” diyerek merkezden koparak münâfık tuzu-kuru dindarlığa dönen ve üstelik doğrusunun da bu olduğunu zanneden ahmaklar ve yavşaklar vardır.   

 

Tuzu sulu olanlar, tuzun sulu olmasından ve akmamasından dolayı ortaya çıkan sorunların çâresini “hakîki tuz” olan İslâm’da bulmuşlardır be onlar bu nedenle sürekli olarak adâleti, eşitliği, hakkı-hakîkati, tevhidi hâkim kılmak için çalışırken; şirki, küfrü, zulmü, fitneyi, fesadı gidermek için uğraşmaktadırlar. Tabi bu ancak vahyin izinde olabileceği için vahiy-merkezlilik esas olur. Tuz kuru olanlar ise sevgi, aşk, meşk, zevk, haz, neşe, eğlence, huzûr, mutluluk, refah ve relaks içinde bir hayat özlemiyle işin o tarafına pek uğramazlar. Uğramadıkları için de bir türlü o ulaşmak istedikleri gerçek huzûra kavuşamazlar da rôl yapmak zorunda kalırlar. Zîrâ kâlpler ancak, Allah’ın zikri olan Kur’ân ve Kur’ân-merkezlilikle yâni sulu tuzları kuru yapmaya gayreti içindeyken tatmin olabilir. Zâten cennet de bu uğraş içinde olan ve ölenler içindir:

 

 “Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin!, şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

Ah şu “tuzu kuru” olanlar!..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn  Görmüş

Mayıs 2024

Devamını Oku »