21 Mart 2023 Salı

Yarışmak Üzerine

 

 

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133).

 

“Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip-yarışın’, ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne îman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sâhibidir” (Hadîd 21).

 

Kur’ân’da yarıştan sâdece “cennet için yarışmak” şeklinde bahsedilir ve zâten üstün olanlar ve yarışı bitirenler ve kazananlar da takvâlı olanlardır:

 

“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Modern insan, “cennet için yarışın” (Hadîd 21) âyetini ,”yeryüzü cenneti” için yarışın şeklinde anlıyor ve başlıyor her-şeyde birbirleriyle kıyasıya yarışmaya. Tabi yarış gittikçe kızışıyor ve insanlar yarışı kazanmak yada önlerde bir yerlerde bitirebilmek için kendilerini paralıyorlar. Bu uğurda nice hîleler plânlanıyor, kurnazlıklar sergileniyor ve acımazsızlıklar yapılıyor. Çünkü “cennet için yarış” dışındaki yarışların her türlüsü vicdandan, merhâmetten, acımadan, adâletten ve haktan-hakîkatten çok uzaktır. Zîrâ bu yarışlar “takvâsız yarışlar”dır. Çünkü takvâlı yarışlar sâdece “cenneti kazanmak için yapılan yarışmalar”da olur. Cenneti kazanmak için yarışanlar, cennete hep birlikte girerler. Yoksa sâdece birincinin yada ilk üç yarışmacının cennete girmeyi hak ettiği yarışmalar değildir.

 

Tâ Hâbil ile Kâbil’den bêri insanlar yarışıyorlar. Bu yarış, “Dünyâ için yarışmak” ve “takvâda yarışmak” şeklinde yapılan yarışlardır. Allah katında yarışı kazananlar hep takvâlı olanlardır.

 

Modernizm dönemine gelene kadar da insanlar arasında yarış vardı. Fakat bu yarış modernizm ile birlikte hem çok kızıştı hem de çok acımazsızlaştı. Üstelik artık hemene herkes Dünyâ(Lık) için yarışıyor. Takvâlı bir şekilde cennet için yarışanlar çok-çok sayıda. Modernizm bir “dünyâlık elde etme yarışı”dır. Herkes sürekli olarak arttırmanın derdindedir. Nereye kadar gideceği belli olmayan ve bu nedenle de maddeyi arttırmada sonu olmayan bir yarıştır bu. Modern insan bu madde yarışında oyalanıp duruyor. Bu yarış modern insana huzur vermiyor, mutlu etmiyor, neşe katmıyor. Çünkü sonu yoktur. Sonu olmayan şeyler insanları tatmin ve iknâ etmiyor, kandırmıyor. Bu yüzden de sürekli olarak bir-ilerisi için çırpınıyorlar.

 

İnsan tek-yönlü maddî-beşerî bir varlık değildir. Bu nedenle de hayvanlar gibi sâdece mîdesini ve bel-altını doyurmakla tatmin olamaz. İnsanın bir de rûhu ve kâlbi vardır. Bunlar da tatmin edilmelidir. Bunların tatmini ise, Dünyâ’dan kısmadan ve rûha ve kâlbe yönelmeden olmaz. İkisi arasında bir denge olmadıkça insanlar mutmain olmaz. Bu ikisi arasındaki dengenin sağlanması aslında, rûha ve kâlbe, bedenden bir tık daha fazla yönelmekle olur. Çünkü şeytan ve nefs olanca hırsıyla bedene fısıldar durur ve fısk-ı fücur telkin eder. Bu da bedenin yâni hayvâniyetin kışkırtılmasına neden olur. Bu kışkırtılma ancak rûhun ve kâlbin yâni irâdenin sağlam olmasını ve nefsi dizginleyip durmasını gerektirir. Tâ ki nefs dizginlenene ve terbiye edilene kadar. Böylece dengeli bir hayat kişide meleke hâline gelir ve ölçülü bir yaşam tatmin ve huzûr getirir. İşte bu tatmin ve huzûr ile ortaya çıkmış olan tatmin, takvâlı bir şekilde “sâdece cennet için yarışanlarda” görülür.

 

Modern insan; yeme, içme, giyme, gezme, pahalı ev, her türlü eşyâ, araba, okul, yazlık-kışlık, tâtil, güzel kadın, yakışıklı erkek, zekî çocuk, boy, pos, kas, et, kan, kemik, ırk, kent, bilgi, kariyer, makam, mevkî, iş, îtibâr vs. dünyâlık yâni maddî olan her-şeyde acımazsızca ve kıyasıya yarışmakta ve birbirinin önüne geçmeye çalışmaktadır. Öyle ki bu uğurda insana yakışmayacak her-şeyi yapabilmektedir. Niceleri, dünyâlık yarışında “doping” kullanarak ver çeşitli hîleler yaparak birinciliğe elde etmek istemektedir. Zîrâ dünyâlık yarışında nefs birinci olmayı ister ve ikinciliğe katlanamaz.

 

Dünyâ(lık) için bunca yarış yapılırken, ne yazık ki -çok az istisnâlar hâricinde- hiç kimse takvâlı olmak için çabalamamakta ve cenneti kazanmak için yarışmamaktadır. “Cennet için yarışmak deyince sakın aklınıza ve hayâlinize; “ben nâim cennetine gireceğim”, ben firdevs cennetine gireceğim” diye hırsla koşturmak gelmesin. Cennet için yarışmak, “Dünyâ’da takvâlı bir şekilde yaşamak” demektir. “Allah rızâsı için yaşamak” demektir. Bu uğruda bâzı zevklerden-hazlardan, uykudan, zamandan, neşe ve sevinçten, “boş” denilen zamandan kısmak ve îcâbında bâzen mallardan ve canlardan vazgeçmek gerekebilir. Takvâlı olmak budur, cennet için yarışmak budur. İslâm’da yarış ancak kendini Allah yolunda adamak ve: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162) diyebilmektir. Yâni takvâlı olmak ve cennet için yarışmak, Dünyâ’da tam da Allah’ın emrettiği ve Peygamberimiz’in “güzel örnek” olarak ortaya koyduğu örnekliğe göre yaşamaktır.   

 

Takvâda ve cennet için yarışmak dışındaki yarışmalar, “Allah’tan başka ilahlar-putlar için yarışmak anlamına gelecektir. Çünkü cennet için yarışmak dışındaki tüm yarışmalar o yarışı kutsallaştıracak ve “kupa” denilen put için olacaktır. Allah “takvâda yarışın” derken, insanlar “Allah’tan başkalarına tapma”da yarışıyorlar. Herkes hem kendi putu için yarışıyor hem de kendi putunu yarıştırıyor. Aslında herkes kendi nefsi için yarışıyor. Çünkü takvâda yarışmayınca “nefste yarış” başlar. Cennet için yarışmayınca, şeytanın direktiflerini yerine getirmek için yarışmak kaçınılmaz olur.

 

Küresel anlamda insanlarda ve modern müslümanlarda; dinden, ahlâktan ve insanlıktan bir “tâviz verme yarışı” var. Kim daha çok tâviz verirse yarışı kazanmış sayılıyor ve o kişi üstün tutuluyor. Bu tâviz, vahiyden, ruhtan, kâlpten ve takvâdan verilen tavizdir. Bunların yerine de tabî ki akıl putu ve aklın sâhibi insan öne geçiriliyor. Akıl-akıl deyip durmaları bu nedenledir. Modernizm, bir “akıl yarıştırma” uygarlığıdır. Lâkin akıl yarışının sonunda modern insan, geldiği noktada tatmine ve huzûra kavuşamamış ve tam-aksine vahiy-merkezli değil de şeytan, nefs ve tâğutların kontrôlünde işletilen modern aklın hezeyânları ve saptırmaları içinde boğulmaktadır.

 

Müslümanların ve doğu’nun batı karşısında -görece- geri kalmasının nedenlerinden biri de, müslümanların ve doğu’nun, batı ile ahlâk-dışı bir yarışa girmek istemeyişi idi. Çünkü İslâm’da ve doğu’da, ahlâk-dışı bir kulvarda yarışmak zihniyeti yoktur. Batı, dünyâlık yarışında adâletten, eşitlikten, vicdandan, merhâmetten, haktan-hakîkatten ve insanlıktan koptu. Çünkü Allah’tan, vahiyden ve dinden koptu.

 

Allah’ı hayatlarının merkezine almayan, vahiy-merkezli ve peygamber örnekli yaşamayan insanın târih boyunca tüm derdi; başkalarına göre daha iyi ve daha çok yemek, içmek, giymek, gezmek, almak, satmak, fazlalaştırmak uğruna yarışmak ve çabalamakla geçmiştir, geçmektedir. Peygamberler ve onların samîmi-gayretli tâkipçileri dışında hiç kimse Allah’ı merkeze alarak O’na iyi bir kul olmak, takvâlı olmak, daha çok okumak, bilgilenmek, bilinçlenmek, amel-eylemde bulunmak, Allah rızâsını kazanmak, daha çok infâk etmek ve Allah’ın vahiyle emrettiklerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçmak alanında gayret göstermemekte yâni cennet için yarışmamaktadır. Oysa Allah Kur’ân’da sâdece takvâda yâni Allah’ı, âhireti, Kur’ân’ı, Sünnet’i, İslâm’ı merkeze almada ve cenneti kazanmak için yarışmaktan söz eder ve diğer yarışmaların ne kadar da anlamsız ve gereksiz olduğunu söyler.

 

Takvâ-merkezli cennet için yarışmak, “hep birlikte cennete doğru koşmak” demektir. Modernitenin etkisinden uzak olan ve bu yüzden “ilkel” sayılan toplumlarda da benzer bir bilincin olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Marlo Morgan, “Bir Çift Yürek” adlı romanında, “yarış yapmak” konusunda Avustralyalı Aborijinlerle yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:

 

“Bundan sonra spordan ve karşılaşmalardan söz ettik. Onlara Amerika’da sportif olaylara büyük bir ilgi duyulduğunu, hattâ top oyuncularına öğretmenlerden daha fazla maaş verildiğini anlattım. Arkadaşlarıma bize-özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamamızı önerdim ve en hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. Kabîle halkı, güzel kara gözlerini kocaman açarak baktılar bana ve biri şöyle dedi: ‘İyi ama bir kişi kazanırsa, bütün ötekiler kaybetmiş olur. Bunun nesi eğlenceli ki?. Oyunlar, eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tâbi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?. Bunu anlamak bizler için çok zor. Sizin insanlarınız bunu kabûllenebiliyor mu?’. Ben bu soruyu sâdece gülümseyerek ve başımı ‘hayır’ dercesine sallayarak yanıtladım”.

 

“Ubuntu” denen bir felsefe de vardır. Şöyle bir olay anlatılır:

 

“Günlerden bir gün, Afrika’da çalışan bir antropolog, bir kabîlenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan-yana sıraya dizer ve açıklar: ‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak’.

 

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır. İşte o-anda  bütün çocuklar el-ele tutuşur ve berâberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına berâber varırlar ve hep berâber meyveleri yemeye başlarlar. Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Aldığı cevap hayli mânidardır; Biz ‘ubuntu’ yaptık: Yarışsaydık, aramızdan sâdece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül olan meyveyi yiyebilir?. Oysa biz ‘ubuntu’ yaparak hepimiz yedik. Ubuntu; bizim dilimizde ‘Ben, biz olduğumuz zaman benim’ demek”.

 

Allah’ı gereği gibi takdir edemeyenler ve O’nun yüceliğini gerektiği gibi idrâk edemeyenler mecbûren birbirlerini övmeye başlarlar ve bu zamanla bir yarış hâline gelir. Övme yarışına başladığınızda bunun sonu gelmez ve bir süre sonra zıvanadan çıkarsınız. Kur’ân Allah’ı merkeze almayanların bir övme ve övünme yarışı içinde olduklarını söyler:

 

“Bilin ki, dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 

İnsanlar üç çeşittir: 1-Dünyâ(lık) için şerde yarışanlar ve kendilerine zulmedenler; 2-Orta-yolu tutanlar; 3- Cennet için hayırlarda yarışanlar ve öne geçenler:

 

“Sonra Kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize mîras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir” (Fâtır 32).

 

Cennet için yarışmak en çok da infakta kendini gösterir ve zâten infakta öne geçenler yarışta da önlerdedir:

 

“Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kâlpleri ürpererek verenler; işte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler” (Mü’minûn 60-61).

 

Allah cennet için yarışmayı şu şekilde emreder:

 

“Gerçek şu ki, ebrâr olanlar, elbette nîmetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler. Nîmetin parıltılı-sevincini yüzlerinde tanırsın. Onlara mühürlü, katıksız bir şaraptan içirilir. Ki sonu misktir. Şu-hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar” (Mutaffifîn 22-26).

 

Hak ve hakîkat ancak Allah’tan gelir. Allah hakkı söyler ve hakkı emreder. Takvâ-merkezli cennet yarışı da hakkın ve hakîkatin bir göstergesidir:

 

“Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu-hâlde sakın kuşkuya kapılanlardan olma!. Herkesin (her topluluğun) yüzünü çevirdiği bir yön (cihet) vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir-araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her-şeye güç yetirendir” (Bakara 177-148).

 

Sâlihlerden olmanın yolu da, “hayırlarda yarışmaktan” geçer:

 

“Bunlar, Allah’a ve âhiret gününe îman eder, mâruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar sâlih olanlardandır” (Âl-i İmrân 114).

 

Cennet için yarışmayanlar cinnet içinde kıyasıya yarışmaktan kurtulamazlar da yaptıkları yarışın sonu cehenneme çıkar. O-hâlde insanlar ya cennet için yada cehennem için yarışmaktadırlar.

 

Unutmayın!; “sâdece takvâda” yarışanlar, hiç-bir yarışı kaybetmezler.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Vicdân ve Fıtrat

 

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç-bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30)

 

“Âyetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: ‘Bu, apaçık bir büyüdür’. Vicdanları kabûl ettiği hâlde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak” (Neml 13-14)

 

İnsanlık târihi; “dînin sâdece vicdanlarda mı kalacağı, yoksa -fıtrat-merkezli olarak- hayâtın her alanında hâkim mi olacağı” tartışmasının ve savaşının târihidir. Şu kesin ki; dîne, îmâna, fıtrata, vicdâna, merhâmete ve adâlete ne kadar mesâfe konursa, günaha, isrâfa ve zulme o kadar çok alan açılmış oluyor. Modernizm bunun zirve yapmış dönemini temsil eder.

 

Klâsik zamanlarda özellikle tasavvufçular, modern zamanlarda ise oryantâlist uşağı ve yalakası olan modernist ilâhiyatçılar ve araştırmacılar, dîni vicdanlara hapsetmek yâni dînin vicdan-merkezli olarak okunup anlaşılmasının derdinde olmuşlardır. Zîrâ vahyin icâbında çok ağır da olabilen bedellerini ödemeyi göze alamayanlar mecbûren işin kolayına kaçarak dîni vicdânlara uydurmaya çalışıyorlar. Câhillerin; “kâlbin temiz olacak” demeleri gibi, bunlar da “vicdânın kabûl ettiği şeyin din olduğunu, kabûl etmediği şeyin ise din olmadığını” söylüyorlar. Meselâ Mustafa Öztürk câhilce ve kanımca düşmanca: “Vicdânınızın onayladığı şey din’dir, onaylamadığı şey ise din değildir” der. İyi de bunun dayanağı nedir ki?. Vicdan, “şaşmaz kuyumcu terâzisi” midir?. Peki vicdânı ne şekillendirir yada ne şekillendirirse doğru bir ölçü olur?. Çünkü niceleri vicdandan bahsederler ama vicdansızca işler yaparlar. Hem vicdan bahsetmek hem de İslâm’a ve insanlığa aykırı işler yapmak nasıl oluyor?. Vicdanları bu insanları bâtıl, câhil, çirkin ve şerefsizce işler yapmaktan niçin korumuyor?. Cevâbı çok basittir: Çünkü vicdan şaşmaz bir kuyumcu terâzisi değildir ve ancak vahiy-merkezli olursa doğru çalışır ve doğru hüküm verebilir. Aksi-hâlde insanı bâtıl yola sokar ve cehâlet karanlığına da itebilir. Üstelik İslâm, ölçü olarak vicdândan ziyâde fıtratı ölçü alır. Zîrâ yaratılmış olan her-şey İslâm fıtratına göre yaratılmıştır. O muhteşem düzenin ve nizâmın sebebi budur. O-hâlde ancak fıtrata uygun olan şey din’dir, fıtrata uygun olmayan şey ise din değildir.

 

İnsan, vahyi ölçü almadığında mutlakâ yanlışa yönelir ve yaptıkları yanlışlar onun vicdânını köreltir. Fakat o hâlâ vicdânına göre hareket ettiğini düşünerek yanlışta kalmaya devâm eder. Bu da o kişinin kâlbinin paslanmasına neden olur:

 

“Aslâ, hayır’; onların kazandıkları, kâlpleri üzerinde pas tutmuştur” (Mutaffifîn 14).

 

Fıtrat, Allah’ın, “insanın yaratılışına potansiyel olarak yerleştirdiği tevhid çizgisinde îman sâhibi olabilmesi yeteneği”dir. Fıtrata uygun davranmak, insanın yaratılışına yerleştirilen potansiyelin irâdeli olarak dışa vurulması eylemidir. Fıtrattan ve takvâdan kopmuş, dolayısıyla hidâyetini kaybetmiş insanlar vicdanları ölçü almakta, kişileri körelmiş de olsa vicdanlara yöneltmekte, dînî vicdanlara indirgemekte ve körelmiş de olsa vicdanın kabul ettiğini din, etmediğini ise hurâfe olarak görmektedirler. İşte dînin tahrif ve tahrip edilme süreci böyle başlar.

 

Vicdan “körelebilen” bir şeydir, fıtrat ise değişmez. Fıtrata uyarsınız yada uymazsınız. Uyarsanız doğru yolsa, uymazsanız aykırı yola sapmış olursunuz. Fakat bu vicdan için geçerli değildir. Eğer vicdânınız köreldiyse vicdanı dinlemek hakka ulaştırmaz.

 

Modern insanın ve de modernizmin kuşatması altında kalarak modernizme meftûn ve râm olan modern müslümanların en önemli özelliği, vicdânlarını ve merhâmetlerini kaybetmiş olmasıdır. Fıtrata yâni İslâm’a aykırı hareket etmelerinden dolayı vicdanları da artık onları korumamakta ve hattâ yoldan çıkarmaktadır.

 

Dayanak ve ölçü olarak Kur’ân’ı ve Kur’ân bütünlüğünü değil de vicdânı, mutlu olmayı, mevcut olana uygun olmayı vs. ölçü alıyorlar ve tabî ki yanlış ve absürd sonuçlara ulaşıyorlar. Meselâ tasavvuf-merkezli bir meâlde şöyle denir: “Müslüman ‘İslâm üzere olan yâni barış ve huzûr üzere olan’ demektir. Dünyâ’nın neresinde bir insan barış ve huzûr içindeyse işte o müslümandır”. Yâni İslâm’ı bilmese ve İslâm’ın ilkelerine sarılmamış olsa da huzûr ve barış içindeyse, vicdânı rahatsa ne yaptığına ve ne  işlediğine bakmadan on numara müslüman olarak kabûl ediliyor. İnsan-merkezli yeni anlayış ve inanış böyle. Hâlbuki o huzûr içinde yaşayan ve -sözde- vicdânı rahat olanlar nicelerinin huzûrunu kaçırmakta ve zulme neden olabilmektedirler. Esâsen İslâm olmadan ne huzûr olur, ne barış olur ne de vicdanlar ve kâlpler temiz kalabilir. Zîrâ huzûr da, barış da İslâm’dadır. Bir yazıda şöyle denir: 

 

“Fıtrat, Allah’ın yarattıklarını şekillendirdiği ilâhî programın adıdır. Bütün değerler, fıtrata ilmek-ilmek işlenmiştir, insandan istenen de buna uygun tercihler ve tavırlar ortaya koyması, bir anlamda fıtratıyla ters düşmemesidir. Fıtrata işlenen ‘Allah’ı tek ilah olarak tanıma’ imzâsı, Kur’ân’ın sunduğu hatırlatmaları fıtratın hiç-bir şekilde yadırgamayacağını ortaya koymaktadır”.

 

Kur’ân’da vicdan kelimesi kullanılmaz. Zâten vicdan kelimesi Peygamberimiz’den çok sonra tasavvufla birlikte literatüre girmiştir. Baştaki ikinci âyette kullanılan kelime orijinâlde vicdan değil “enfüs”tür. Fakat fıtrat kelimesi orijinâl ifâdeyle sâbittir.

 

Kur’ân fıtratın yazılı şeklidir. Kur’ân ile fıtrat arasında bir çelişki olması mümkün değildir. Bir insan bir âyeti kabûl etmiyorsa, ya anlatma-anlama sorunu vardır yada ağır bir inatçılık ve kâfirlik söz-konusudur. Çünkü insanın varlığının da üzerinde olduğu fıtrat, Kur’ân’ın fıtratıyla aynıdır. Hepsi de özünde İslâm fıtratına göredir. İnsanın fıtratı, Allah’ın onun yaratılışına yerleştirdiği, tevhid çizgisinde îman sâhibi olabilmesidir. Allah her-şeye hidâyetini vermiştir. Varlıklara hidâyetlerini vermesi, onları fıtratlarına yâni yaratılış amacına uygun olarak programlaması demektir. Bu nedenle dînin emirleri zor değil, kolaydır, çünkü fıtrata uygundur. Tüm Kur’ân fıtratla  bire-bir uyumludur. Vicdanları vahiy ile inşâ olmayıp da şeytan, nefs, tâğut beşerî düşünceler ve ideolojilerle kirlenmiş olanlar bunu kabûl edemez ve benimseyemezler.

 

Modernite, bilimi akla, dîni ise vicdâna âit kılmıştır. Bu bağlamda, akla yapılan aşırı vurgu, bilimi “dîne karşı din” yapmaktır. Akılcılık, “vicdânı akla tâbi kılmak” demektir ki, böylece “vicdâna hapsedilmiş din” de, aklın nesnesi yapılmaktadır. Vicdânı çeşitli modern şeylerle kirlenmiş olan ve bu yüzden de vicdânını yitirmiş olan modern insan, “dîni vicdanlara hapsetmek”le(!), aslında dîni yok saymaktadır. Dîni, hayattan uzaklaştırıp vicdâna hapsedenler, “bir cezâ olarak” mutlakâ sapıtırlar. Çünkü temiz bir vicdânın dînin vicdanlara hapsedilmesini kabûl edebilmesi mümkün değildir.

 

Din vicdanlara yaslandığında vicdanlara hapsedilmiş olur. Vicdanlara hapsedilen din yozlaşır ve değersizleşip basitleşir. Protestanlık yoluyla tahrif olmuş Hristiyanlığı vicdanlara gömen batı’da, kiliseler “nikâh sarayı”na dönmüştür. İslâm ise; kâlplere-vicdanlara-zihinlere-ülkeye-devlete-dünyâya ve hayâtın tüm alanlarına hâkim olmak isteyen bir din’dir.

 

Demokrasi, “vahiy-merkezli dîni işlevsiz bırakmak” ve yerine, “kâlplere-vicdanlara ve zihinlere hapsedilmiş bir din” arzu etmektedir. Fakat gelinene noktada din hayattan uzaklaştırılıp zihinlere ve vicdanlara hapsedilince, “küresel bir bunalım” sardı Dünyâ’yı.

 

Dînin bir vicdan işi olduğunu söyleyenler ve “din yâni İslâm vicdanlarda kalmalıdır” diyenlere; “Atatürkçülük niye vicdanlarda kalmıyor da hayâtın jandarmalığını yapıyor?” diye sormak gerekir.

 

Dîni vicdanlara hapsetmek “vicdansızlık”tır. Vicdânını yitirmiş olan modern insan, “dîni vicdanlara hapsetmek”le(!), aslında dîni yok saymaktadır.

 

İslâm hayâta karışmayarak sâdece vicdanlarda kalmalıymış. Hâlbuki Allah, dînini, vicdanlara hapsolmaktan kurtarıp, İslâm’ı hayâtın tam ortasında, tüm zamanlarda, tüm mekânlarda ve tüm alanlarda hâkim kılmak için göndermiştir. Peygamber-örnekliği de bunu gösterir. İslâm bir “hayat dîni”dir. Hayatta hâkim ol(a)mayan, şeytanın, nefsin, tâğutların ve de modernizmin etkisi ve baskısı altında kalarak körelmiş vicdanlara hapsedilen bir din, “ölmeye başlamış” demektir. Dîni fıtrat-merkezli olarak hayâta hâkim ve egemen kılmak için çalışmayanlar da bir çeşit “ölü”dürler.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Vahiy-Merkezli İslâmcılık, Örf-Merkezli Müslümanlık

 

“…Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

İslâmcılık, İslâm-merkezlilik demektir yada o bu anlama gelmesi gerekir. Başında İslâm olan şey mutlak anlamda İslâm yâni vahiy-merkezli olmak zorundadır.

 

Bir de, herkesin İslâmcılık zannettiği yada İslâmcılık dediği “İslâmsız İslâmcılık” denen “örf-merkezli müslümanlık” vardır. Cemaleddin Afgani ve 2. Abdulhamid zamânında başlayan harekete İslâmcılık demek çok doğru değildir. Çünkü bu kişilerin anladıkları ve bahsettikleri İslâmcılık, merkeze vahyi değil örfü, muhâfazakârlığı ve moderniteyi alan harekettir. İşte bu nedenle herkesin İslâmcılık olarak söylediği ve bâzılarının “bitti” dediği, kimilerininse “henüz bitmedi” dediği hareketin “İslâmcılık” değil, muhâfazakârlıktır. Muhâfazakârlıkta da İslâm’ın kısmen bir geçerliliği vardır fakat muhâfazakâr İslâmcılık denilen ama aslında sâdece muhâfazakârlık olan şeyde İslâm yâni vahiy ve vahyin güzel örnekliği olan Sünnet merkezde değildirdir. Merkezde Türk-Anadolu ve Selçuklu-Osmanlı örfü vardır ve modernizm Kur’ân’dan ve Sünnet’ten daha etkili ve geçerlidir. İslâm’da ise merkezde kesin olarak vahiy vardır. İşte bu nedenle “İslâm’ın merkeze alınması” demek olan İslâmcılık ancak vahyin merkezde olduğu akımlar ve hareketler için geçerli olmalıdır.

 

Tabi mâruf örfün yâni vahye aykırı olmayan ve uygun olan örfün de geçerliliği vardır. Fakat örfün bile vahiy-merkezli olması gerektiğinden dolayı İslâmcılık yine ancak vahiy-merkezli olur. Türkiye’de bahsedilen ve adına İslâmcılık denen şey ise, örf-merkezlidir ki bu örf elbette İslâm-öncesi ve sonrası âdet ve geleneklerin birleşmesiyle ortaya çıkmış olan alışkanlıklardır. İşte bu alışkanlıklardan oluşan şeylere İslâm’dan bir şeyler ekleyerek bir ortaya çıkarmak ve İslâm’ı Türk-Anadolu İslâm’ı sanmak ve de İslâmcılığı bu merkezde anlamak yanlıştır. Zîrâ bu “İslâmcılık” falan değildir.

 

Örf-merkezli İslâmcılık, düşüncesini ve eylemini vahyin değil; destanların, Şamanizm’in, tasavvufun, tasavvufçuların, özellikle Yesevi, Mevlana, Hacı Bektaş ve Yunus gibi sufilerin belirlediği, en-nihâyet de batı’yı taklit ile billurlaşan bir düşünce ve anlayıştır. Çok ilginçtir;örf-merkezli müslümanlıkta, “muhteşem bir ahlâka sâhip” ve “âlemlere rahmet olan” Hz. Muhammed’in değil de, sapıkça söylemleri ve eylemleri olan bâtınîlerin ve tasavvufçuların adı daha sık ve daha önce anılır. Bu müslümanlık şeklinde öne çıkan, Oğuz Kağan ile başlayan destânî anlatımlar, Türkün şanlı târihi ve kutsal eti-kemiği-kanı, Orhun Anıtları, İslâm-öncesi gerçek yada kurgusal kahramanlar, yapılan ve kazanılan savaşlar, Selçuklu, Osmanlı, kurulan 16 devlet, sultanların kânunları, diyânet bildirileri vs.’den oluşur. Oysa İslâm yâni vahyi merkeze alan, koşulsuz-şartsız vahyi yâni Kur’ân’ı merkeze almak ve de Kur’ân’ın güzel örnekliği olan Sünnet örnekliğini gündeme almaktır. İslâm bu olduğu için İslâmcılık da budur yada böyle anlaşılmalıdır.

 

İslâmcılık sözünün arkasında “cılık” gibi bir ek olmasından dolayı bir aykırılıktan bahsedilebilir. Zîrâ İslâm, önüne-arkasına, sağına-soluna ve aşağısına-yukarısına bir ek almaya ve kendini böyle tanımlamaya ihtiyaç hissetmez. Fakat eğer bir harekete “İslâmcılık” deniyorsa yâni İslâm ile ilişkilendiriliyorsa, o şey mutlakâ vahiy-merkezli olmak zorundadır. Vahiy-merkezli olmayanlar İslâm ve İslâmcılık falan değildir. Vahiy-merkezli olmayan yapılara ve hareketlere olsa-olsa “müslümanlık, muhâfazakârlık ve örf-merkezlilik olabilir.

 

İslâmcılık vahiy-merkezli olduğundan dolayı zayıflaması ve bitmesi söz-konusu değildir. Çünkü İslâm aslâ zayıflamaz ve bitmez. Zîrâ onu kıyâmete kadar koruyacak olan Allah’tır. O hâlde zayıflayan şey müslümanlar yada örf-merkezli din-düşüncesi, Türk-Anadolu merkezli müslümanlık olabilir.

 

Örf-merkezli müslümanlık; Allah’tan, Kur’ân’dan ve Peygamber’den ziyâde devlete bağlıdır. Halk da direkt olarak devlete ve hükümdâra/lîdere bağlıdır ve devletin/hükümdârın dînindendir. Zâten bu din-anlayışında, belirlemeyi Kur’ân ve Sünnet değil de, diyânet, mezhepler, târikatlar ve cemaatler belirler. Dîni düşünce onların kontrôlündedir. Oysa tek hak din olan İslâm’da ve İslâmcılık da din, Allah’ın-Kur’ân’ın dediği ve Peygamber’in yaptığı gibidir.

 

Örf-merkezli müslümanlık, âhiretten bahsetse de Dünyâ-merkezlidir ve Dünyâ’ya çok daha fazla hattâ aşırı önem verir. Vahiy-merkezli İslâmcılık ise Dünyâ’yı “geçici bir imtihan alanı” olarak görür ve merkeze âhireti ve ebedî sonsuz nîmet diyârı olan cenneti koyar. Allah rızâsı elbette en merkezde olan şeydir.

 

Türkiye’de birilerinin “İslâmcılık” dediği fakat aslında “örf-merkezli müslümanlık” olan anlayış ve hareket, devlete âlet edilen dînî inanıştır. Oysa İslâm Dînî, devlete aslâ âlet edilemez ve tam-aksine devlet dînin bir âleti olur. Böylece devlet de dîne göre olmuş olur. Çünkü İslâm, sosyâl, ekonomik ve siyâsal iktidarların söylemine göre belirlenemez. Bunlara göre belirlenen inanış, örf-merkezli müslümanlıktır. Örf-merkezli müslümanlık, seküler-lâik iktidarların benimsediği ve desteklediği inanış-şeklidir, yoksa o, vahyi merkeze alan ve alması şart olan İslamcılık değildir.

 

İslâmcılık kelimesi son 150 yıldır olan harekete isim olarak verilmiş olmasına rağmen bu düşüncede Kur’ân ve de Sünnet merkeze alınmadığı için İslâm’la ilgili değil, müslümanlıkla yâni Türk-Anadolu inanış, âdet, gelenek ve örfüyle ilgilidir. Bu müslümanlık şeklinde merkeze vahiy-Kur’ân, Peygamber-Sünnet değil, gelenek-görenek yâni örf alınmıştır ki bahsedilen örf büyük oranda İslâm’a uygun da değildir ve İslâm’a aykırıdır. Bu örfe -İslâm’dan bâzı eklemeler yapılmış olsa da- genelde, İslâm-öncesi ve sonra da tasavvuf-bâtınî merkezli heretik yâni din-dışı söylemler hâkimdir.

 

İşte böylelikle bu hareket, çeşitli siyâsal iktidarların resmî dînî/söylemi hâline dönüşmüştür. İktidarlarca benimsenen örf-merkezli müslümanlık yorumunun ve inanışlının dışında kalan düşünceler ve uygulamalar şiddetle ithâm edilmiş ve örf-merkezli müslümanlıktan farklı düşünenler ve yaşayanlar aykırı, yobaz, bilim-karşıtı ve hattâ terörist olarak görülmektedir. Bir-çokları da tâkibat altındadır.

 

Örf-merkezli müslümanlık, gaybî ve meta-fizik olanı Allah’a fakat dünyevî olanı beşerî düşünceye, ideolojilere ve uygulamalara verir. Allah’ın egemenliği sâdece meta-fizik alana, îman, tevbe, cennet-cehennem, âhiret, yargılama ve insanların etki edemediği göklerde geçerlidir. Dünyâ’da ve insanlar arasında ise mutlak anlamda beşerî-insân^>i düşünce ve uygulamalar geçerlidir. Öyle ki örfü merkeze alanlar, bu alanlara aslâ Allah’ı karıştırmaz ve dünyevî konularda aslâ şirk ve ortak kabûl etmez.

 

Dolayısıyla Türkiye’de “vahiy-merkezli İslâm ve mü’minlik” denilmesi gereken İslâmcılık, “örf-merkezli olan müslümanlık”tan ayrılmalıdır. Vahiy-merkezli İslâmcıların sayısı azdır ve yanlış bir ifâde ile İslâmcı olarak bilinenler İslâmcı falan değildirler. Zîrâ vahiy-merkezli değildirler. Onlar “örf-merkezli Türk-Anadolu müslümanı”dırlar. Bu bağlamda mevcut iktidar da İslâmcı falan değildir. Çünkü İslâm inancında merkeze vahyi almamaktadır ve lâik-seküler demokrasiyi, kapitâlizmi ve modernizmi almaktadır. Zâten Türkler hiç-bir zaman tam anlamıyla İslâm ve İslâmcı ol(a)mamışlardır. Zîrâ hiç-bir kitap-merkezli olmamışlar ve olmak da istememişlerdir. Türkler klâsik zamanlardan kalma tasavvuf-târikat merkezli Şamanizm’e uygun bir inanış benimserken ve uygularken, modern zamanlarda ise, bâtıl batı’nın Allah’sız ideolojilerini, dinsiz bilim ve teknolojisini ve kitapsız düşünce ve zihniyetini merkeze almaktadır. Yâni tüm zamanlarda hiç-bir zaman vahyi merkeze almamışlar, onun yerine -klâsik yada modern anlamda- âdet, gelenek, görenek ve örfü merkeze almışlardır, almaktadırlar.

 

Müslimler ve mü’minler olarak bizim hedefimiz, -İslâm’dan eklemeler olsa da- örf-merkezli müslümanlığı değil, merkezde kesin anlamda vahyin-Kur’ân’ın ve Sünnet’in olduğu İslâm ve de İslâmcılıktır, öyle olmalıdır.

 

Türkiye’de bahsedilen ve konuşulan, üstüne bir-çok yazılar yazılan ve adına yanlışlıkla İslâmcılık denilen şey “örf-merkezli müslümanlık”tan başka bir şey değildir. Örf-merkezli müslümanlık, “resmî din”dir, “uydurulan din”dir. Vahiy-merkezli ve “indirilen din” değildir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Teorik ve Pratik


“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar; ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

 

“Asra andolsun!; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak ‘îman edip sâlih amellerde bulunanlar’, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr Sûresi).

 

Bu âyetler teori ve hemen ardından da pratiği emreder. Pratiğe dönmemiş olan teorinin kısır kalacağı için ziyâna dönüşeceğini söyler. Çünkü İslâm’a göre teori yâni îman, mutlakâ pratiğe dönmelidir ve bu bağlamda îman, sâlih-amel ile taçlandırılmalıdır. Aksi-hâlde “teorik bir îman”dan bahsetmiş oluruz ki teorik îman, “îmânın yarısı”dır. Teorik îman, îmânın bilgisi”dir, kendisi değil. Çünkü bir şey yarım olunca o şeyin kendisi olmaz ve yarısı olur ki, îman “yüzde-yüz îman” olduğu için yarım bir îmandan bahsedilemez.

 

Îman, teoride kalacak bir şey de değildir ve ille de pratiğe yâni amel-eyleme dönmek ister ve insanı buna zorlar. Tabi Allah îmanları zâyi etmez: “..Allah, îmânınızı boşa çıkaracak değildir..”(Bakara 143). Fakat mevcut durum îtibârıyla ne yazık ki müslümanların büyük çoğunluğu, “teoride müslüman” durumundadırlar. Zîrâ Allah’a îman etmekteler (yada Allah’a îman ettiklerini söylemekteler) iken, tâğutlara göre hareket etmektedirler. Oysa tâğutu inkâr ile emrolunmuşlardı:

 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğutun önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

 

İslâm’da teori ve pratik, neden-sonuç gibidir. Îman “neden”, sâlih-amel ise “sonuç”tur. Mü’min kişi, îman ettiği için sâlih-emel ve hasenat işler-işlemelidir. Böylece îmânını ispât etmiş olur. Zîrâ îman bir iddiâdır ve tüm iddiâlar gibi ispât ister. İspât ise ancak pratik ile olur. Çünkü İslâm, kâğıt üzerinde kalan soyut bir teori değildir. Bu bağlamda, tâbiri câizse Kur’ân teori, Sünnet ise pratiktir. Sünnet, “teoriye yâni vahye göre olan bir pratikliktir. Pratik demek amel-eylem demektir. Hayâtın tam da ortasında gerçekleştirilen amel ve eylemdir pratik. Bir pratiklik ancak vahiy-merkezli olursa ve vahye dayanırsa sahih olur, yoksa bâtıl bir teorinin sonucu olan pratik de bâtıldır.

 

Bizim bu yazıda bahsetmek istediğimiz konu şudur ki, teori pratiğe döndüğünde bâzı farklılaşmalar olur. Teori ideâl olandır, fakat pratik, hayâtın tam ortasında gerçekleştirilecektir ve hayâtın çeşitli durumları ve yönleri, pratiğin hiç-bir zaman, aynen teoride olduğu gibi ideâl olmasına izin vermez. Fakat en ideâl şekilde ve Allah’ın râzı olduğu bir pratikliğin ortaya konması mümkündür ki bu pratiklik “en güzel örneklik” olarak ifâde edilen (Ahzâb 21) Sünnet’tir. Dolayısıyla teoriyi yâni Kur’ân’ı Sünnet’e uygun olarak pratiğe döktüğünüzde, olabilecek en ideâl pratikliği yapmış olursunuz. Çünkü Hz. Muhammed’in “güzel örneklik” denilen “en ideâl vahiy pratikliği” olan sünneti, “aşılamaz bir örneklik”tir. Sünnet zâten bu yüzden vardır.

 

Allah, vahiy aracılığı ile peygamberler üzerinden; bir şahsiyet modeli, bir ahlâk modeli, bir duruş ve direniş modeli, bir İslâmî Hareket metodu-modeli, bir toplum modeli, bir devlet modeli ve bir medeniyet modeli ortaya koymuştur. Kıssalar, bu örnek modellerin anlatılarıdır. Bu “örnek model” son olarak Hz. Muhammed üzerinden ortaya konmuştur. İşte “usvetun hasenetun” yâni “güzel örneklik” denen ve adına literatürde “Sünnet” denilen şey, bu örnek modeldir. Bu “örnek model”, yapılan yanlışların Allah tarafından vahiyle düzeltilmesiyle meydana gelmiş en ideâl modeldir. “Allah kontrôlünde” ortaya konmuş bir modeldir. En ideâl örneklik ve “yaşanmışlık”tır (Ahzâb 21). Güzel örneklik, Kur’ân’ın ete-kemiğe ve söze bürünmüş hâlidir. Kur’ân’ın pratiği gösterilmiştir bu örneklikle. Bu nedenle bu modelin-örnekliğin göz-ardı edilmesi yanlıştır. Bu “güzel örneklik”, “amel ve eylemin kaynağı” olmak bakımından kıyâmete kadar bağlayıcıdır. Kur’ân, “bilgi ve bilincin kaynağı” iken, Sünnet ise, “amel ve eylemin kaynağı”dır.

 

İslâm târihinde “hadis” adı altında uydurulmuş olan bir-çok söz, rivâyet ve zırvalıkların ortaya çıkmasının nedeni; Peygamberimiz’in, Kur’ân’ın pratik temsilciliği olan sahih sünnetinin yaşanmamasıdır. Kur’ân âyetlerinin hakîkati ve en doğru anlamı, Peygamberimiz’in pratiğe döktüğü gibidir. Kur’ân hakkında düşüncelerimizdeki yanlışlar, sağlamasını yapmadığımız yâni vahyi pratiğe dökmediğimiz için açığa çıkmıyor. Kur’ân’ın “güzel örneklik” (Ahzâb 21) dediği “Sünnet pratiği” göz-ardı edildiği için, sürekli olarak; “Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı” başlıklı kitaplar ve yazılar yazılıp duruluyor fakat “ne yapılması” ve “nasıl yapılması” gerektiğine bir türlü karar verilemiyor. Kur'ân'ın ideâl pratiği olan Sünnet’i terk edenler ve hesâba katmayanlar, ömürlerini boş yere “Kur’ân âyetlerinin anlamının ne olduğunu araştırma”la tüketmektedirler.

 

Kur’ân ve “vahyi pratiğe dökmek” demek olan Sünnet (güzel örneklik) yolunun dışındaki tüm yollar, “dîne karşı din”dir. Bu nedenle Modernizm için en büyük sorun, Kur’ân ve onun pratiği olan Sünnet’tir.

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Bir yazıda bu âyet hakkında şunlar söylenir: “Âyette, Hz. Peygamber’in, Allah’ın rızâsını kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazîlet numûnesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece, Resûlullah’ın, hislerine mağlûp insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum bir-takım teorik kurallar öğretmekle görevli olmayıp, ‘onun hedefinin, insanlığa amelî kâideler öğretmek ve bu kuralları kendi yaşayışıyla canlı Kur’ân olarak îzah ve târif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. O bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın emrine uyarak; ‘Rabbim, benim ilmimi artır!’ (-hâ 114) diye bilgisinin arttırılması için Allah’a yalvarır ve bu uğurda çaba sarf-ederken, diğer taraftan; ‘Allah’ım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasib et!’ (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; ‘faydasız ilimden Allah’a sığınırım’ (Müslim, Zikir 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu. 

 

Bir şeyin teoride olduğu gibi pratikte de tıpa-tıp aynı olamayacağı pratiğe geçildiğinde belli olur. Bu nedenle “ameller niyetlere göredir” denir. Allah Kur’ân’da; “namazlarınızı titizlikle yerine getirin”, “yalvara-yalvara duâ edin”, “ana-babanıza öf bile demeyin” vs. gibi emirler verir. Peki bu emirleri %100 olarak değil de %90 olarak yerine getirdiğimizde, yaptıklarımız kabûl edilmez ve boşa mı gider?. Şöyle ki; teori, -bâzı sınırlı zamanlar hâriç- hiç-bir zaman %100 pratiğe dökülemez. Kur’ân’ın gösterdiği “ulaşılabilir olan” bir “hedef” vardır. Bu hedef “ideâl bir hedef”tir. Fakat o hedefe ideâl şekilde bir-anda ulaşılamayacağı gibi, çokları ulaşamaz da. Fakat İslâm, o hedefe ulaşma yolunda tüm samîmiyetin, çabanın ve gayretin sarf edilip-edilmediğine bakar. Lâkin İslâm’ın temeli “tevhid”tir ki, ya %100 olur, yada %0. Tevhid yâni “şirksizlik”, yarım-yamalak olacak şey değildir. Tevhid %100 olmadığında Allah’ın yardımının ulaşması söz-konusu bile olmadığı gibi, azâbı her yönden kuşatır bizi.

 

Dünyâ hayâtında da işler teorideki gibi sonuçlanmaz ve pratikteki etkisi farklılaşır. Meselâ bir hastalık için bir ilaç kullanıyorsunuzdur. Reçetedeki yan-etkiler saymakla bitmez. İnsan ilacı kullanmaya çekinir. Tabi tüm kimyasal ilaçların kısa-uzun vâdede mutlakâ zararları olur. Fakat reçetedeki yâni teorideki yan-etkiler pratikte o kadar olmaz. Çünkü pratikte iş değişir. Bahsedilen yan-etkilerin çoğu görülmez.  

 

Eskiden kızlar evlerinde ev-hanımlığını ve anneliği pratik olarak öğrenirlerken, erkekler ise çıraklık yaparak kalfa ve usta olurlardı. Böylece hayâta erkenden atıldıkları için hayat onlara ağır gelmezdi. Çünkü pratiklik kişiye daha fazla direnç sağlar ve kişiyi hayatla uyumlu kılar. Fakat şimdi hep teoriyle meşgûl olan modern gençlik, hayatta karşılaştıkları ilk zorlukta çok olumsuz etkileniyorlar. Zîrâ her-şeyin teoride ve sanalda olduğu gibi olacağını zannediyorlar. Fakat hayâta atılınca, iş başa düşünce, sorumluluklar almak zorunda kalınca yâni iş pratiğe gelince hayâtın hiç de sandıkları ve bekledikleri gibi olmadığını görüyorlar ve afallayıp kalıyorlar. Pratikten yâni hayattan kopuk oldukları için zorluklara karşı direnç gösteremiyorlar yada uyum sağlamada çok zorluk çekiyorlar.

 

Modernizm bir teori uygarlığıdır. Bu nedenle insanlar modern-dünyâda her-şeyi teoriye göre ölçüp-biçiyorlar. Hâlbuki bir şey teoride olduğu gibi olmaz ve pratikte biraz farklı olur. De Facto her zaman farklıdır. Modern insanlar bunu göz-ardı ediyor ve teori ile pratiği tıpa-tıp aynı olacağını zannediyorlar. Oysa soyut ile somut, sanal ile gerçek birbirine tam benzemez.

 

Bir düşüncenin, sözün, eleştirinin; pratiğe döndüğünde teorik etkisi azalır, pratik etkisi artar. Amel yâni pratik azaldıkça, teori yâni fikir artar. Teorinin kaydedilmesi ise pratiği-ameli daha da azaltır. Çünkü kaydedildiğinde pratik ertelenmiş yada iptâl edilmiş olur. Oysa eskiden amel, pratik ile kaydedilirdi. Bir teori, pratikte işliyorsa ve teoriyle uygunluk gösteriyorsa onaylanır ve kaydedilmiş olurdu.

 

Bir mücâdelenin teorisi tamâmen önceden hazırlanamaz, teori kendini mücâdelenin içindeyken tamamlatır. Kervan biraz da yolda düzülür. Zâten halkın büyük kesimi teoriden ziyâde pratik örneklere ihtiyaç duyar ve ona göre hareket eder. Bir şeyin gerçek anlamda ne olduğu, pratiğe döküldüğünde net olarak ortaya çıkar. Pratiğe dökülemeyecek olan şeyler her zaman teori olarak kalmaya mecbur olur. Bu da o şeyi inancın ve dogmanın konusu hâline getirir. Düşüncede tutarlı gibi gözüken nice önermeler, modellemeler ve teoriler vardır ki, pratiğe döküldüğünde kısa sürede çöküp moloz hâline gelir.

 

Komplo teorileri de,-adı üstünde- sâdece kuru birer “teori” oldukları için yarısı “boş laf” olarak kalmaya mahkûmdur. Komplo teorileri olarak ortaya atılanların en az yarısı gerçekleşmez ve pratiğe dönmez.

 

Modern teorilerin çoğu pratiğe dökülemeyeceği ve deneyimlenemeyeceği için bir “anlamsızlaştırma” aracı olurlar. Modern-bilim, pratikte örneği olmayan ve olmayacak olan ama -sözde- “teorik olarak mümkün” olan şeyleri “gerçek ve doğru” olarak kabûl ediyor. Bu nedenle modern-bilimin teorileri, “seküler projeler” olmaktan kurtulamıyor. Pratiğe dökülmemiş şeyler için “sonsuz zannetmeler”den başka bir şey yoktur. Pratiğe dönük olmayan düşünceler çok da uzun olmayan vâdede unutulmaya mahkûmdur.

 

Önerilen çözüm-şekli “pratik bir çözüm-şekli” değilse, “çözüm” değildir. Şu da var ki, hiç-bir deney yüzde-yüz başarılı olamaz. Çünkü pratiğe gelince iş değişir. Meselâ suyun formülüne göre iki hidrojeni ve bir oksijeni pratikte laboratuarda birleştirince su oluşmaz, oluşmuyor. 2 hidrojen ile 1 oksijen birleştirildiğinde su oluşmuyor. Çünkü pratikte hiç-bir şey teoride olduğu gibi değildir. Teori kuru önermeler ve modellemelerden oluşur. Oysa pratik başkadır ve pratikte, insanların bilemeyeceği, göremeyeceği ve anlayamayacağı bir rûh, bir mânevîyat, bir meta-fizik ve bir mûcize vardır. Su bu yüzden bir mûcizedir, rahmettir, hayattır.   

 

Atom da böyledir. Teoride bölünse de bir atom pratikte aslâ bölünemez. Bir elektron teoride târif edilse de gözle görülmesi mümkün değilidr. Hattâ hızının ve yerinin aynı-anda bilinmesi de mümkün değildir.

 

Fotosentez de bir mûcizedir. Beğenmediğiniz ve üstüne basıp geçtiğiniz bir ot, o mûcizeyi sürekli gerçekleştirir. Fakat teoride formülü çözdüğünü zanneden bilim-adamları, fotosentezi laboratuarda gerçekleştirmeye çalışmışlar, fakat onca para ve emek harcanmasına rağmen bunu başaramamışlar ve teorilerinin pratikte işlemediğini görmüşlerdir. Evet; bir otun yaptığını bile yapamamışlardır. Sonuçta proje çöpe atılmıştır. Teoriye tam olarak uyulmasına rağmen fotosentezi yapay şekilde oluşturmayı başaramamışlardır.

 

Evrim Teorisi ve Big-Bang Teorisi gibi teoriler neticede sâdece birer teoridirler. Bunlar pratiğe dökülemeyeceği ve pratik aşamada denenemeyeceği için hiç-bir zaman doğrulanmazlar. Zâten bu nedenle bu teoriler ve modern-bilimin ortaya attığı gözlemlenemeyecek ve deneylenemeyecek olan masa-başı teoriler, inancın konusu ve “modern-bilimin dogmaları” olmaktan kurtulamayacak, en sonunda da başka dogmalar ile değiştirilecek ve çöpe atılacaktır. Nihâyet modern insanın şimdilerde taparcasına inandığı bu teorilerin, günü geldiğinde birer “bilimsel mitoloji” olduğu ortaya çıkacaktır. Modern bilimsel teoriler, “henüz çürütülememiş” yada şu-an için çürütülmek istenmeyen ve çok getirisi olan teorilerdir.

 

Demokrasi, nazarî (teorik) seviyede kalmaya mahkûmdur. Hiç-bir zaman tam anlamıyla pratiğe dökülemez. Demokrasi bir hayâl olarak kalmaya mahkumdur, çünkü demokrasinin pratiğe dökülmesi insanın ve varlığın yapısına uygun değildir. Zîrâ insan nefs sâhibidir. Nefs, demokrasinin beklendiği oranda pratikte mâkes bulmasını imkânsızlaştırır. Bu yüzden sürekli olarak “daha fazla demokrasi” terânesi tekrarlanıp duracaktır. Tâ ki gün gelip de demokrasinin şeytan-işi boş bir ideoloji olduğu anlaşılana ve demokrasiden kesin olarak vazgeçilene kadar.  

 

Allah rızâsına uygun yapılan en küçük bir amel-eylem yâni pratiklik, aklın ortaya koyduğu en ileri “soyut” teoriden üstündür.

 

Ortada bir masa ve masanın üstünde de bir kibrit kutusu olsa; insanlık târihi boyunca yaşamış tüm peygamberler, tüm sâlih insanlar ve tüm iyi insanlar bir-araya gelseler, bu kişiler bin yıl boyunca yemeden, içmeden, uyumadan ve bir-an dâhi gaflete düşmeden, tâ yürekten yalvara-yalvara ve göz-yaşları içinde, o kibrit kutusunun bir arpa-boyu da olsa ileri doğru hareket etmesi için Allah’a duâ etseler, -sünnetullah gereğince- o kibrit kutusu yine de yerinden kımıldamaz. Fakat bir müşrik, bir kâfir, bir ahlâksız, bir zâlim de olsa, bir insanın yada bir hayvanın, kibrit kutusuna şöyle bir dokunuvermesiyle kibrit kutusu hareket eder. Çünkü pratik başkadır.

 

Aynen bunun gibi; raflarda okunmadan tozlanıp duran Kur’ân, insana nasıl ki bir bilgi, bilinç, şuur ve îman vermeyecekse, Kur’ân’da yapılması emredilen bir âyet, milyonlarca ve milyarca insan tarafından, milyonlarca ve milyarlarca kez okunsa ama âyetin gereği pratik olarak yerine getirilmese yâni amele-eyleme dökülmese, o âyette verilen emir ve gözetilen hedef yerine gelmez. Çünkü pratik başkadır.     

 

Bir şey pratiğe dönüştüğünde korktuğumuz gibi yada korktuğumuz kadar olmaz, umduğumuz gibi yada umduğumuz kadar olmaz, beklediğimiz gibi yada beklediğimiz kadar olmaz. Bu nedenle bir hep “inşaallah” deriz.

 

Maddî âlemde “düşünce” bakımından “en ideâl olan” düşünülür. Fakat pratikte, düşünüldüğü gibi çıkmaz. Çünkü maddî olan, en ideâl olandan daha az ideâldir. Fizik, meta-fizikten daha az ideâldir. Fakat bu durum cennet için tam tersidir. O düşündüğümüzden ve düşünebileceğimizden çok-çok daha ideâl bir yerdir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2022

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Tutarsızlık Üzerine

 

“Onlar hâlâ Kur’ân’ı iyice düşünmüyorlar mı?. Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı” (Nîsâ 82).

 

Âyetin dediği gibi, İslâm’da hiç-bir tutarsızlık ve hiç-bir çelişki yoktur. Tutarsızlık ve çelişki gibi görünen şeyler, îman ve takvâ zayıflığından kaynaklanan yanılsamalardır. İslâm sünnetullaha, fıtrata, doğal ve normâl olana aykırı değildir ki bir tutarsızlık olsun. Fakat modern olanla çelişir. Çünkü modern olan doğala, normâle ve fıtrata aykırı bir sistemdir. A-normal olan her-şey modernizmde toplanmıştır. Orada hiç-bir şey normâl yolunda gitmez. Her-şey extrem olarak her-şey uçlarda yaşanır. Her-şey kışkırtılmıştır; hız aşırıdır, yeme-içme-giyme-gezme aşırıdır, üretim-tüketim aşırıdır. Öldürmede de aşırı gidilir bu yüzden. Şirk, küfür, adâletsizlik ve dolayısıyla zulüm aşırıdır. Kısaca ne kadar doğal, normâl ve fıtrî olan varsa tam tersine olarak bir aşırılık gözükür. Böyle olunca da mecbûren her-şeyde bir tutarsızlık vardır. Modernizm bir tutarsızlık uygarlığıdır. Modernizm bu tutarsızlıkları aşmaya çalışır ama tutarsızlığı aşmak için de başka tutarsızlıkları kullanır ve böylece tutarsızlığın tutarsızlığı ortaya çıkar.

 

İslâm’da tutarsızlık yoktur olamaz. Kur’ân Allah’tan olduğu için bir çelişki ve tutarsızlık içermesi söz-konusu değildir. Peygamberler de vahyin örnekliğini en güzel şekilde yapmışlar ve bir tutarsızlık göstermemişlerdir. İslâm ilimde olduğu gibi amelde de tutarsız değildir.

 

İslâm; îman, ilim ve amel-eylem dînidir. Sâdece îman, sâdece ilim yada sâdece amel-eylem dîni değildir. Aksi-hâlde tutarsız olurdu. Modern müslümanların kimi sâdece îman etmeyi yeterli bulurken, bir kısmı sâdece ilimle meşgûl olmakta, diğerleri de sâdece eylemde bulunmaktadırlar. Hepsi de eksiktir ve dolayısıyla tutarsızlığa sürüklenirler. Tutarlı olması için îman, ilim ve amel-eylem birlikte olmalıdır. İslâm’ın tutarlılığı böylece açığa çıkar.

 

Para kazanmanın en yüce değer olduğu bir dünyâda hiç-bir şeye îtirâz edemezsiniz. Zîrâ tutarsız olur.Çünkü îtirâz ettiğiniz şey sizin para kazandığınız şeydir. Hem tümüyle para kazanmaya kitlenmiş olacaksınız hem de Allah’tan, dînden, adâletten ve ahlâktan bahsedeceksiniz, bu mümkün değildir. Bir gönülde iki sevgiliye yer olmaz. Hz. Îsâ’nın dediği gibi; iki şeye birden kulluk edemezsiniz, ya Tanrıya yada “mamon”a (para) kulluk edebilirsiniz. İkisine birlikte kulluk etmeniz büyük tutarsızlık olur” der. Bu olacak şey değildir ve böyle bir davranış bâriz bir tutarsızlık olur. Çünkü zâten adâletsizlik ve ahlâksızlık, paraya, mala-mülke aşırı kapılmanın bir sonucudur.

 

Kapitâlizm, Komünizm, Sosyâlizm vs. tüm beşerî ideolojiler sonuçta aynı yerde ve şeyde birleşirler: Madde-merkezlilik. Bu nedenle kapitâlizme karşı Komünizm’i veyâ Sosyâlizm’i savunmak yada Faşizm’e karşı muhâfazakârlığı savunmak, yâhut da krallığa karşı Cumhûriyet’i ve Demokrasi’yi savunmak boş iştir. Çünkü netîcede bunların hepsinin ortak savunduğu bir şey vardır: Madde-merkezlilik ve beşerin hâkimiyeti. Bunların karşısında uzak-doğu dinlerinde görüldüğü gibi maddeyi tümden terk-edip mânâyı savunanlar da vardır ki tersinden aynı yanlış yapılır. Bunların tek istisnâsı İslâm’dır. İslâm hem Din hem de Dünyâ’dır. Âhiret-merkezli Dünyâ’dır. Allah, din, kitap ve Peygamber merkezli bir dünyâ-hayâtı öngörürü ve böylece tutarsızlıktan kurtulur. Aksi-hâlde dediğimiz gibi tutarsızlık kaçınılmaz olur.

 

Küresel gücün ABD’den Çin’e kaymasından medet beklemek de bunun gibidir ve tutarsızdır. Çünkü Çin de madde-merkezlidir, zâlimdir ve bu nedenle olacak olan şey zulmün batı’dan doğu’ya kaymasından başkası olmayacaktır. O hâlde ABD’nin etkisinin azalıp ve bitip Çin’in yükselmesine sevinmek yada bundan medet ummak tutarsızlıktır. İnsanlık târih boyunca bu tutarsızlıkla mâlûl olmuştur.

 

Partiler için de geçerlidir bu. CHP, AKP, MHP ve diğerleri arasındaki mücâdele esastan değil usûldendir. Aralarındaki çekişme  bir çıkar çatışmasıdır ve “malı sen mi götürcen ben mi götürcem kavgası”ndan başka bir şey değildir. Çünkü netîcede CHP de AKP de ve diğerleri de, demokratik parti olmalarından ve Türkiye Cumhûriyeti’nin temel kânunlarına ve Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına sıkı-sıkıya bağlıdırlar ve zâten bağlı olmak zorundadırlar. Değişmez temel kuralları olan anayasaya uymak zorundadırlar. O hâlde aralarında fark olduğunu düşünmek tutarsızlıktır. AKP’nin gidip yerine CHP geldiğinde iyi olacağı, yada CHP’nin gidip yerine AKP’nin gelmesinin genel anlamda iyi olacağını beklemek tutarsızlıktır. Çünkü başa kim gelirse-gelsin temel konularda aynı şeyi yapacaklardır ve yapmak zorundadırlar. Çünkü aslında her zaman batı değerleri ve Atatürk ilke ve inkılapları hâkim olacaktır (CHP bu ilkelerin hâkim olmasında samîmi ise hiç korkmasın, bir şey olmaz) ve kim gelirse-gelsin küfür, şirk, adâletsizlik, ahlâksızlık ve dolayısı ile zulüm devâm edecek ve hattâ artacaktır. Zâten geriye doğru bakıldığında bu çok net olarak görülmektedir. 80 yaşındaki kişinin hayâtında hayâtı boyunca esastan bir değişiklik olmamıştır. O hâlde partili olmak, bunun kavgasını vermek “biz geldiğimizde her-şey iyi ve güzel olacak” demek tutarsızlıktır.

 

ABD’deki Cumhuriyetçiler ile Demokratların farklı olduğunu sanmak ve birinden birinin taraftarı olmak tutarsızlıktır. Aslında Amerikalılar küresel güçlerin dayattığı iki adaydan birini seçmek zorunda bırakılırlar.

 

Sporun tüm alanları netîcede “spor” temelinde birleşirler. Futbol da spordur. O yüzden FB, GS, BJK, TS vd. arasında tartışmak ve fanatiklik yapmak tutarsızlıktır. Bir yıl biri, diğer yıl da diğeri lîder ve şampiyon olacaktır. Bunu plânlayanlar böyle plânlamışlardır. Yoksa her sene aynı takım şampiyon olsa futbolu kimse izlemez. İnsanları spor ve özellikle de futbol ile oyalamaktadırlar. Bu-arada malı götüren götürmektedir. Takımlar arasında bir fark olduğunu düşünmek tutarsızlıktır. Çünkü hepsi özel anlamda futbol ve genel anlamda spor temelinde birleşirler. Spor ise,insanların gazlarını almak ve oyalamak için ortaya çıkarılmış etkinliklerdir.

 

Bir kötülüğe yapılan îtirâz, ona ancak temelden îtirâz edildiğinde anlamlı ve tutarlı olur. Bir şeyin sonucuna îtirâz ederken nedenine îtirâz etmemek tutarsızlık olur. Meselâ İslâm’ın yasakladığı her-şeyi, lâik-seküler-demokratik-feminist-modern ideolojiler ve sistemler ile serbest bırakıyorlar, sonra da böyle yaptıkları için adâletsiz, ahlâksız ve yanlış kötü sonuçlar kısa süre sonra açığa çıktığında da bunları eleştirip îtirâz ediyorlar. Fakat, bu sonuçlara neden olan ideolojileri ve sistemleri destekleyip dururken ve onları savunurken, ortaya çıkan kötü sonuçları eleştirmek ve îtirâz etmek tutarsızlıktır ve tutarsızlığın da daniskasıdır. Ortaya çıkan kötü sonuçları eleştirenler ve îtirâz edenler, îtirâz ettiği şeylerin hem sonuçlarına hem de nedenlerine îtirâz etmedikçe tutarsızlıktan kurtulamazlar. Bir kötülüğe yapılan îtirâz, ancak nedenine-sonucuna birlikte îtirâz edildiğinde anlamlı ve tutarlı olur. Yoksa kötü bir sonuca, o kötülüğün nedenini savunarak ve ona dayanarak îtirâz etmek tutarsız bir davranıştır. Böyle bir îtirâz hem anlamsız, hem de tutarsızdır.

 

O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir çelişki ve uygunsuzluk (tutarsızlık) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk ve tutarsızlık bulmaktan) umûdunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 3-4).

 

Göklerde en ufak bir düzensizlik ve tutarsızlık yoktur, olamaz. Zîrâ gökler Allah’ın emrine ve kâinâta koyduğu yasalara göre hareket ederler. Allah’ın yasalarına ve âyetlerine göre hareket edildiğinde bir tutarsızlığın olması mümkün değildir. Dünyâ’nın doğal dengesinde ve insanın doğal dengesinde de tutarsızlık yoktur. Her-şey mükemmel ve olması gerektiği gibi işler durur. Fakat Allah’tan kopuk ve bağımsız insan ilişkileri böyle değildir ve karmakarışıktır. Çünkü Allah göre değildir. Allah’a göre olmadığında tutarsız olur. Allah’tan kopuk olan tüm işlerde tutarsızlık kuşatır her yeri. Bu yüzden beşerî sistemler tutarsızdır ve tutarsızlıklar açığa çıkarır.

 

Dünyâ’da tutarlı olmak için “Allah’ın ipini” tutar olmak şarttır. Çünkü beşerin ipi, tutarsızlıkların bağlı olduğu çürük bir iptir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2020

 

Devamını Oku »