14 Haziran 2024 Cuma

Gönül Zenginliği

 

“Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona rûhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller vâr etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde 9).

 

Âyette de söylendiği gibi, Allah bizim görmemizi ve duymamızı istedikten başka gönül-sâhibi olmamızı da istemiştir. Zîrâ görmek, duymak, yapıp-etmek hep gönül ile olunca anlamlı olur ve değer kazanır. Gönül katılan şey anlam, değer ve bereket kazanır. Şeytan işte insan hep bu noktadan saldırır ve gönlü blôke etmek ister. Gönül blôke olunca ve  işlevsiz kalınca ise her-şey şekil, gösteriş ve alışkanlıktan dolay yapılmaya başlar. “Gönülden yapmak” ile “gönülsüz yapmak” arasında dağlar kadar fark vardır.

 

Gönülsüz yapılan işler istemeye-istemeye yapıldığı için insanı sıkıntıya sokar, pişmân eder, yorar ve mutsuz eder. Gönülsüz iş yaptırmak ne kadar da zordur. Zâten gönülsüz yapılan işler güzel ve sağlam da olmaz.

 

İnsanın başına gelen tüm musîbetler gönül yokluğu nedeniyle gelmiştir-gelir. Gönülden inanılmadığında gerçek bir îman olmayacağı için münâfıklık baş gösterir. Münâfıklık “gönülsüzlük” demektir. Yine ibâdetler; namaz, oruç, hac, zekat kara-zorla yapılır. Çünkü gönülsüz yapmak “sevmeden yapmak” demektir. Sevmeden yapınca hem sağlam ve güzel olmaz hem de insanı çok yorar ve mahveder.

 

Peygamberimiz; “gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir” der. Çünkü gönül dar  olunca zenginlik gözükmez ve işe yaramaz. Zîrâ o zenginlik ne zengin olanın kendisine ne de başka birine bir fayda verir. Gönül zenginliği ile birleşmeyen mal-mülk âtıl hâlde kalır ve sonunda da birileri onu isrâf ederek tüketir-bitirir. Gönülsüz zenginliğin seviyesi ne olursa-olsun, gönül zenginliğinin yanında her zaman değersiz ve düşük kalır. Gönülsüz verilen 100 lira, gönüllü verilen 10 liradan daha azdır. Bu-bağlamda “çok veren maldan, az veren candan-gönülden verir” sözü mânidardır. Fakat bunu gönlü dar olanlar anlayamazlar.

 

Gönlü dar olanlar baktığınızda sürekli bir darlık yaşadıklarını görürsünüz. Maddî ve mânevî darlıktan kurtulamazlar da iki âlemde de buhrân ve bunalım içinde kalırlar. Bu buhrânı ve bunalımı maddî olan ile aşmaya çalışırlar fakat gönül darlığı maddî olan ile aşılamayacağı için bu darlıktan ve darlanmaktan kurtulamazlar.

 

Gönül darlığı ve fakirliği, Allah’a îmandan ziyâdece Allah’a güven ile alâkalıdır. Allah’a güvenmeyenlerin gönlü darlıktan ve fakirlikten kurtulamaz. Bu da her alanda bir darlığa sebep olur. Gönlü zengin olanlar ise küçücük bir şeyle bile sevinebildikleri için en azından bir iç-huzûru yaşarlar ve bu durum yüzlerine, konuşmalarına ve davranışlarına yansır.

 

Gönlü dar olanlar, paylaşmakta, harcamakta, bir şeyler yapmakta çok zorlanırlar. Çünkü gönül darlığında sürekli olarak bir korku vardır; “biterse” korkusu. Evet; gönül darlığı “ya biterse”, “yiterse” ve “yetmezse” korkusu oluşturur ve bu da güvensizlik ve aşırı tedbire yöneltir insanları. Bu durum insanı her alanda endişeli, aşırı temkinli ve tedbirli bir hâle soktuğu için, gönlü dar olanlar ne bir kimseyle dost ve arkadaş olabilir, ne  bir düşünceye, dâvaya, ilme, kültüre, sanata vs. yönelip de yeterli zaman ayırabilirler. Çünkü gönlü dar olanların zamanları da mekânları da dar olur. Gönül zenginliği ise tüm bunlar için fırsatlar arar.  

 

Şeytan insanları tâ ilk baştan bêri “biterse ve yetmezse” ile korkutur ve “bitmeyecek” olanı vaat eder:   

 

 “Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mülkü lâ yebla) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

 

 Gönlü dar olanların gerçek bir îmâna ve güvene ulaşıp da huzûra kavuşması mümkün değildir. Çünkü gönül darlığının panzehiri, gönül zenginliğidir ki bu da ancak gönül darlığına neden olan şeylerin tersini yapmakla mümkündür:

 

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe gerçek îmâna ulaşamazsınız. Ne infâk ederseniz Allah onu bilir” (Al-i İmran 92).

 

Gönül darlığının altında aslında cimrilik yatar. Cimriler bir türlü veremezler, paylaşamazlar, ve bir-araya gelemezler. Gönlü dar olanın sâdece eli değil, kâlbi, zihni, dili ve tüm hayâtı dar olur. Gönlü dar olanların “Allah râzı olsun” duâsını aldıkları pek görülmez. Bu da gönlün daha fazla daralmasına neden olur. Oysa gönül zenginliği genişlik verir, çünkü Allah gönlü zengin olanların hem ceplerini, hem kâlplerini hem de hayatlarını bereketlendirir. Üstelik gönül zenginliği insanı ferahlatır ve rahatlatır, sıkıntılarından kurtarır.

 

Gönülleri ve zihinleri dar olanlarla yaşamak çok zor olur. Hele ikisi birlikte ise.. eyvaah!.

 

Gönlü dar olmak ne kadar da yoz bir şeydir. İnsanın kendi-kendine zulmetmesi en başta dar gönüllükle olur. Mal-mülk ve servet yönünden zengin olup da gönlü dar olanlar yok olsun gitsin daha iyi. Çünkü dar gönüllük iğrenç bir şeydir ve kişinin kendisini eksilttiği gibi toplumu da eksiltir.

 

Kur’ân okuduğu ve İslâm’ın emirlerine uyduğu hâlde gönlü dar olanlar vardır. Ne kadar da acı. Kur’ân sürekli olarak gönülden ve gönül zenginliğinden bahsetmesine rağmen yine de gönülsüz davranmak nasıl oluyor?. Kur’ân’ı okumak gönül darlığını niçin gidermiyor ki!. Kanımca okudukları gönlünü etkilemiyor. Yeterli îman ve güven yok çünkü.

 

Gönlü dar olanların nefisleri çok geniştir. Öyle ki kişi ana-babasına, kardeşlerine, akrabâlarına ve çoluk-çocuğuna bile dar gönüllü olabiliyor. Allah’ın şu uyarısına rağmen alçak-gönüllü olacağı yerde dar-gönüllü olmaya devâm edebiliyor:

 

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şâyet onlardan biri veyâ ikisi yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: ‘Öf’ bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak-gönüllülük kanadını ger ve de ki: Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge” (İsrâ 23-24).

 

İslâm sâdece gönüllere hitâp eden bir din değildir. Gönüller gönüllü olarak İslâm’ı kabûl etmelidir. Fakat hayâtın diğer alanlarında, zor kullanarak itaat altına alma da vardır. Gönül-gönül denerek hayâtın gerçekleri ıskalanamaz. İslâm’da gönüllü olmak önemlidir ama İslâm hatır-gönül dîni değil, îman ve amel-eylem dînidir. İslâm, gönül genişliği nedeniyle ilkelerinden tâviz verilmesini kabûl etmez. Yoksa fitne, fesat ve tefrikanın ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

 

İslâm’da tefrikanın ilk ortaya çıkmasının nedeni, Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısında, devlet-içi görevlendirmelerde ehliyet ve liyâkatin göz-ardı edilmesi ve görevlendirmelerde hatır-gönül ve yakınlığın aranmasıydı. Bu durum ileride çok daha büyük sorunlara yol açmıştır.

 

Gönüllü olarak İslâm kimliğini seçmeyenler, “dayatılmış kimlikler”e mahkûm olurlar. Bu kimlikler bencil ve dar-gönüllü kimlikler olacaktır. Çünkü Allah’a “gönüllü teslîmiyet” göster(e)meyenler, sisteme “koşulsuz teslim” olmak zorunda kalırlar.

 

Gayri-meşrû cinsel ilişki “karşılıklı gönüllülük”le yapılsa da zinâ olur. Gönüllü günahkârlık da günahkârlıktır. Bir işe gönlün karışması onu her zaman aklamaz. Gönül ota konduğu gibi bâzen de boka konabilir.

 

Kur’ân “gönüllerde tutulabilecek” bir kitap değildir. Sünnet’i hesâba katmayıp da “Kur’ân yeter” demek, “İslâm sâdece gönüllerde yaşansın ve hayâta karışmasın” demektir. Zîrâ İslâm-Kur’ân hayâta “Sünnet ile” karışır. Sünnet, “gönüllüce vahiy-merkezli olarak yapmak” demektir.

 

Fetih, toprakların ve gönüllerin birlikte kazanılmasıdır. Gönüller kazanılmadığında işgâl oluyor.

 

Zenginlik mal çokluğu değil gönül tokluğudur.

 

Peygamberimiz’in sık-sık yaptığı duâlardan biri de: “Allah’ım!; Sen’den hidâyet, takvâ, (sorumluluk bilinci) iffet ve (gönül) zenginliği isterim” (Müslim, Zikir 72, Tirmizî, Daavat 72) duâsıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

Devamını Oku »

13 Haziran 2024 Perşembe

Akrabâlık Üzerine

 

“Akrabâya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsrâf ederek saçıp-savurma” (İsrâ 26).

 

Tüm insanlar Hz. Âdem ve Havvâ’da birleşirler, bu nedenle de tüm insanlar aslında akrabâdırlar. Bu da, herkesin kökeni aynı ana-babaya dayandığı için, yaratılışça “kimsenin kimseden daha üstün olmaması” anlamına gelir. Çünkü Allah katında üstünlük sâdece takvâdadır. Peygamberimiz Vedâ Hutbesi’nde şöyle demiştir: “Ey insanlar!; biliniz ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza hiç-bir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir”. Yüne bu nedenle Peygamberimiz, akrabâ ile ilişkilerini kesenleri ağır bir dille uyarmış ve “akrabâlık bağlarını koparan cennete giremez” (Buhârî, Edeb, 11) demiştir. Bu konuyla ilgili Kur’ân’da şöyle denir:

 

“Ey insanlar!; sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir-çok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabâlık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir” (Nîsâ 1).

 

Akrabâlık insanın kaderidir. Târih boyunca insanlar hep akrabâlarıyla birlikte olmuş yada yakın durmuşlardır. Böylece hem emniyet, hem dayanışma, hem de sevgi ve ünsiyet hâsıl olmuştur. Tabi çeşitli nedenlerle akrabâların birbirlerine düşmesi ve birbirlerinden uzaklaşmaları da yaşanmış ve hattâ birbirleriyle savaşmışlardır da. Aynı-şekilde, gönderilen tüm peygamberler akrabâlarının çoğu ile ters düşmüş ve çatışma yaşamışlardır. Kanımca peygamberlerin hepsinin hicret yaşamalarının bir nedeni de budur. Hz. Îsâ bu konuda şöyle demiştir: “Size doğrusunu söyleyeyim, hiç-bir peygamber kendi memleketinde kabûl görmez” (Luka 4:24). Zîrâ hem köşe-başlarını tutmuş olanlar hem de akrabâlar, gerek dümenlerinin bozulmasından gerekse kıskançlıktan dolayı peygamberler kendi memleketlerinde ya uzun süre yada hiç peygamberlik yapmamışlardır.

 

Akrabâlık bağı hiç-bir zaman, modernizm ile birlikte ama özellikle 2. Dünyâ Savaşı ve 90’lı yıllarda ABD’nin tek-kutuplu kalmasıyla birlikte bu derece kopmamıştı ve akrabâlar hiç-bir zaman birbirlerinden bu derece uzaklaşmamıştı. Türkiye’de de 70’lerde başlayan kentleşmeyle birlikte, post-modern süreç, 15 Temmuz kalkışması ve korona süreciyle, hem akrabâlar hem de konu-komşu ve genel anlamda tüm insanlar birbirlerinden kopmuş ve uzaklaşmışlardır. Üstelik, insanlar bu durumdan kanımca çok da rahatsız değillerdir.   

 

Modern insan başta Allah olmak üzere, âhiretten, cennetten, gaybtan, vahiyden, peygamberden, din’den ve İslâm’dan kolayca kopmasının sonunda akrabâlardan da kolayca kopmuştur-kopmaktadır. Modern insan ana-babanın ve daha yaşlı ataların, hanımın ve kocanın, akrabâlığın, kardeşliğin, evlâdın, torunların, komşuluğun, arkadaşlığın, dostluğun, öğretmenin, talebenin, doğal, normâl ve fıtrî olanın, toprağın, denizin, ormanın, bitkinin, paranın, hayvanın, havanın, zamânın, bilginin, bilincin, îmânın ve sâlih amelin kıymetini ve değerini hiç bilmiyor. Çünkü bambaşka şeylere değer veriyor. Modern insanın ana-baba ve çocukları, komşuları, arkadaşları ve akrabâları arasındaki ilişkileri çoğunlukla pürüzlü hâle gelmiştir. Çünkü modernizm insana sûnî bir dayanak oluyor, tüm ihtiyaçlarını karşılıyor ve “hiç-bir şeye ve hiç kimseye ihtiyâcın yok” mesajını veriyor. Modern insan da bu tuzağa düşerek tüm değerlerinden uzaklaşıyor ve kopabiliyor. Hâlbuki modernizm insana hem gerçek anlamda hiç-bir şey veremez, hem de insanın gerçek ihtiyaçları olan sevgiyi veremez, merhâmeti gösteremez ve sağlam bir dayanak olamaz.

 

Lâkin modernizmle ile birlikte artık modern insan için dînin, mânevîyatın ve değerlerin bir önemi kalmamıştır. Modern insanın kendini adayabileceği bir değeri yoktur. Haz ve zevk içinde yaşamak düşüncesi ve tutkusu modern insanı değerlerinden uzaklaştırmış ve bu bağlamda insanları bir-araya getiren bayramları, zekat, infâk ve kurban ile yapılan paylaşmayı umursamaz hâle getirmiştir. Akrabâyı, eşi-dostu ziyâret ederek muhabbeti sürdürmek, bir-arada olmak, özlem gidermek düşüncesi modernizmin tüm Dünyâ’ya yayılması ve hâkim olmasıyla birlikte artık neredeyse kaybolmaya yüz tutmuştur. Eskiden bayramlarda ve düğünlerde arka-arkaya gelerek evi ve mekânları dolduran ve neşe getiren misâfirlerden ve ziyâretçilerden artık ses çıkmamaktadır. Çünkü bayramlar artık tâtil olarak düşünülüyor. Oysa bayramlar, aktif şekilde yakınlarla-akrabâlarla bir-araya gelmek ve ziyâretlerde bulunmak, paylaşımlar yapmak içindir. Bayramın ne demek olduğunu unutanlar, akrabâ ve eş-dost ile hasret gidermenin değil, dokuz günlük bayram tâtilini geçirirken yaşayacakları zevklerin ve hazların özlemini çekiyorlar. Artık bayramlar, tâtile çıkarak denize, yazlığa, otellere, mâvi tura ve gezmelere gitmek ve ana-babadan, eş-dosttan-akrabâdan uzaklaşarak “kafa dinlemek” anlamına geliyor.

 

Artık akrabâlık “olmasa da olur” olarak görüldüğü için akrabâların birbirlerinden hiç haberi olmamaktadır. Oysa Allah mîras bölüşümünde bile akrabâların da orada olmasını ve onlara da bir şeylerin verilmesini emreder. Böylece akrabâlar arasında yakınlığın devâmının sağlanması beklenir:  

 

“(Mîrâsı) bölüşme sırasında akrabâlar-yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (mâruf) söz söyleyin” (Nîsâ 8).

 

 “Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabâya bilinen (uygun, meşrû) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı)” (Bakara 180).

Akrabâlar-yakınlar sâdece mîras taksimini seyretmeye gelmiyorlar oraya. Hakları olan malı almaya geliyorlar. Zîrâ mîras zenginlikle ilgilidir ve zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır:

 

“(Mîrası) Bölüşme sırasında akrabalar-yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (mâruf) söz söyleyin” (Nîsâ 8).

 

“Bundan sonra îman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar sizdendir. Akrabâlar Allah’ın Kitabına göre, birbirlerine (mîrasta) önceliklidir. Doğrusu Allah her-şeyi bilendir” (Enfâl 75).

 

Bu âyetlere dayanarak bir-gün bir akrabâ meclisinde; “mîrasta sâdece ölen kişinin çocuklarının değil, akrabalarının ve yoksulların da hakkı vardır” deyince, orada bulunanlar espri yaptığımı zannettiler ve gülüştüler. Böyle bir şeye hiç ihtimâl vermiyorlardı çünkü. Hâlbuki bırakın akrabâyı, İslâm’da kölelerin bile mîrasta hakkı vardır.

 

Modernite ve kentleşme, akrabâlık-bağını yok ederek insanları yalnızlaştırdı ve pısırıklaştırdı. Modernizm -güyâ- insanı hiç-bir şeye ve hiç kimseye muhtâç olmayacak duruma getirmiştir. Hâlbuki insan, târihte hiç olmadığı kadar, bankalara ve servet-sâhiplerine muhtâç hâle gelmiştir. Çünkü insanın en büyük mahrûmiyeti, Allah’a, âhirete, dîne, vahye, peygamberlere, insana ve akrabâlara muhtâç olmama durumuna gelmesidir.

 

Allah, akrabâlık bağlarının koparılmasına “bozgunculuk” der:

 

“Demek, iş-başına gelip yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabâlık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?” (Muhammed 22).

 

Allah’a îman edip itaat ettikten sonra ana-babaya ve akrabâ ve eşe-dosta güzellikle davranmak emredilir ki bu, “yapılacaklar” listesi arasında en ön sıralardadır:

 

“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiç-bir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin mâlik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez” (Nîsâ 36).

 

Allah fâsıklığın ve haddi aşmanın bir nedeninin de akrabâlık bağlarının koparılması olduğunu söyler:

 

“Nasıl olabilir ki!.. Eğer (müşrikler) size karşı gâlip gelirlerse size karşı ne akrabâlık bağlarını, ne de sözleşme hükümlerini gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kâlpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fâsık kimselerdir” (Tevbe 8).

 

“Onlar (hiç) bir mü’mine karşı ne akrabâlık bağlarını, ne de sözleşme hükümlerini gözetip tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır” (Tevbe 10).

 

Akrabâlar ille de birbirleriyle evlenmek zorunda değillerdir elbette ama akrabâ evliliğinin kötülenmesi de akrabâları birbirlerinden uzaklaştırdı ve kopardı. Akrabâ evliliğinde, çocuğun sakat doğması meselesi, “evlenmesi yasak ve haram olmayan akrabâların evlenmesinden” dolayı değil, akrabâların birbirinin çocuklarını bebekken emzirmeleri ile çocukların süt-kardeş olmaları ve ileride, akrabâ olan bu süt-kardeşlerin evlenmeleri nedeniyledir. Sakat doğum akrabâ olsun-olmasın herkeste olabilir. Fakat süt-kardeş evliliklerinde çocuğun sakat doğması yada olması çok olasıdır.

 

Apartmanlar da akrabâlığı koparan etkenlerden biridir. Çünkü mekânlar da birbirine akrabâ olur. Meselâ Anadolu’da duvar ortak kullanılırdı ve evler akrabâ olurlardı. Apartman dâireleri ise birbirlerine karşı buz gibi soğukturlar.

 

Hayvanlar ve bitkiler arasında da akrabalıklar vardır. Hayvanlar arasında meselâ kedigiller adıyla köpek, kurt, kedi, aslan, kaplan, çıta, leopar vs. akrabâ kabûl edilir.

 

Kelimeler arasında bile akrabâlıklar olur. Meselâ Kur’ân’da eş-anlamlı kelimelerden ziyâde akrabâ kelimeler vardır. Akrabâlık varlığın kaderidir. Çünkü her-şeyi Allah yaratmıştır. Yaratılan, en azından Yaratan’dan ötürü sevilir.

 

Akrabâlık çok önemlidir elbette ama “en önemlisi de değildir. En önemlisi “Allah’a olan bağlılık”tır. Bu nedenle İslâm’da, dâvâya karşı çıkan en yakınlara bile sırt dönmek vardır. Bu bağlamda ana-babadan, eş-dosttan, hısım-akrabâdan ve çoluk-çocuktan bile uzaklaşmak-ayrılmak-kopmak vardır. Kıyâmet günü ise zâten kimsenin kimseye faydasının olmayacağı gündür:

 

“Ne yakın akrabâlarınız ne çocuklarınız, kıyâmet günü size bir yarar sağlar. (Allah) sizin aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı görendir” (Mümtehine 3).

 

Modern insan için âilenin, eşin, dostun, akrabânın, dolayısıyla görüşüp-konuşmanın ve dayanışmanın pek de bir önemi ve değeri kalmamıştır. Artık kuzenler bile birbirlerini tanımamaktadır. Herkes, modernizm tarafından iğdiş edilmiş olduğu için “kafasına göre” takılmaktadır.

 

Allah’ın birleştirilmesi istenen akrabâlık bağları koparılmıştır. Bunun çok da uzak olmayan bir vâdede bedeli ortaya çıkacaktır. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

Devamını Oku »

Astroloji ve Astronomi

 

“Göklerin ve yerin gizemleri Allah’a âittir. (Göklerin ve yerin uçsuz-bucaksız derinliklerini bilmek Allah’a mahsustur). Saat, (Dünyâ’nın sonu) bir göz-kırpması kadar veyâ daha kısadır. Allah her-şeye Gücü Yeten’dir” (Nâhl 77).

 

“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her-şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her-şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için” (Talâk 12).

 

Allah bu iki âyetle hem astronomiye hem de astrolojiye sınır koyar ve haddini bildirir. Çünkü gökler hareketsiz değildir ve gök sürekli dönüp durmaktadır: “Dönüp duran göğe andolsun” (Târık 11). Sürekli dönen şey hakkında net ve kesin yargılara ve sonuçlara varmak mümkün olmadığı için göklerin inceliğini bilmek sâdece Allah’a mahsustur. İşte astroloji ve astronomi, dönüp duran gök hakkında gözlemler ve yorumlar yapmakta fakat ortaya koyduğu sonuçlar saçma olmaktadır. Dün astrolojinin verileri ne kadar saçma idiyse, bugün de astronominin verileri aynı-şekilde saçmadır. Çünkü gökler hakkında ancak sınırlı bir gözlem yapılabilir ve kısmen doğru sonuçlara varılabilir. Göklerin muhteşem döngüsünün nasıllığını bilmek bir noktadan sonra insan için mümkün değildir.

 

Bu nedenle astroloji nasıl ki hurâfe ise, astronomi de aynı-şekilde hurâfedir. Biri “klâsik hurâfe” iken, diğeri “modern hurâfe”dir. İkisi de yıldızları ve gezegenleri gözler ve dikizler durur. Fakat sonuçta ikisinin de söyledikleri saçma, zan ve hurâfe olmak bakımından aynıdır. Astrolojinin söyledikleri şeyler “klâsik hurâfeler” iken, astronominin yada kozmogoninin söyledikleri şeyler ise “modern hurâfeler”den başkası değildir. Eskiden gökler hakkında “astroloji” ile söylenen yalanlar, şimdi de “astronomi” ile söylenmektedir.

 

Astroloji ne kadar saçma ve boş bir şeyse ve hiç-bir geçerliliği yoksa, astronomi de aynen öyledir. Meselâ astrolojinin söylediği; “kova burcunda bir Merkür retrosu yaşayacağız” sözü ne kadar boş ve saçma ise, “bir milyon ışık-yılı uzaklıkta suyu olan bir gezegen keşfedildi” sözü de o kadar boş ve saçmadır. İkisi de yalandır, hurâfedir ve mitolojidir. Bu-bağlamda, “modern-bilim astronominin çocuğu” olduğu için, modern-bilimin verilerinin de çoğu saçmadır.

 

Modern-bilim en büyük yalanları astronomi alanında söyler-söylemektedir. Meselâ benim astronominin uçuk bir yalanı olarak gördüğüm ve “bu kadar da olmaz” dediğim yalanlardan bir tânesi şöyledir: “Üzerinde bir sondaj makinesi olan bir uzay aracı … milyon km. uzaklıktaki bir asteroide inerek orada sondaj yaptı ve oradan çıkardıkları parçaları inceleyip tahlil etti, sonra da topladığı parçaları Dünyâ’ya getirdi”. Herhâlde insanlık târihinde daha önce böyle büyük bir yalan söylenmemiştir.

 

Astrolojinin saçmalıklarına inanmak ve astrolojiye göre konum almak şirk olduğu gibi, astronominin saçmalıklarına inanmak ve ona göre düşünmek ve konum almak da şirktir. Modern-bilimin ve akıl-çağının Dünyâ’ya yeni ve doğru bir şey sunduğu ve bir devrim yaptığı falan yoktur. Çünkü modern-bilimin Dünyâ-dışı verilerinin %95’i, Dünyâ-içi verilerinin ise %65’i eksik, yanlış ve saçmadır. Modern-bilimin verileri “yeni hurâfeler ve yeni mitoloji”dir. Bu oranlar zâten astroloji için de geçerlidir. Modern-bilim yeni bir bakış-açısı değil, modernleştirilmiş bir mitoloji sunmaktadır. Birileri eskiden insanları astroloji ile umutlandırırken ve uyuturken şimdi ise astronomi ile umutlandırmakta ve uyutmaktadır. Eskiden mitoloji denilen şeye şimdilerde modern-bilim, eskiden astroloji denen şeye şimdilerde astronomi denmektedir. Mitoloji modernleşince modern-bilim olarak, astroloji de modernleşince astronomi olarak gözükmektedir. Olan şey budur.

 

Yalanın büyüklüğü, insanların ahmaklığının büyüklüğü kadardır. İnsanlar ne kadar ahmaksa, “yalancılar” da o kadar büyük yalan söylerler. Modern insan, insanlık târihinin en ahmak insanı olduğu için, eskiden astroloji ile söylenen sınırlı yalanlar şimdilerde sınırsızlaşmıştır.

 

Astrolojinin verileri uydurmadır ama astronominin verilerinin de büyük çoğunluğu uydurmadır. Matematik, düşünmenin değil, ticâretin bir sonucu olarak başlamıştır. Zâten astronomi de, tüccarların gemi yolculuklarında yıldızlara bakarak yollarını bulma çalışmalarıyla başlamıştı.

 

Modern-bilim ilk başta astronomi alanındaki çalışmalarla etkili olmaya başlamıştır. Çünkü uzay istismâra çok açık bir alandır ve yeni şeyler söyleyebilmek ve farklı şekilde yorum yapmak çok mümkündür. Hattâ uzay hakkında ne deseniz gider.

 

Astrolojiyi haklı çıkarmak için Talâk Sûresi 12. Âyete atıf yapanlar vardır. Kopernik, Yunan Dönemi’nden bêri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı’nın yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı kurmuş ve Yer’in, Güneş’in çevresinde dâiresel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece, Yer’in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanın evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır. İnsanın konumunu sorgulamak, ardından Allah’ın varlığını sorgulamaya dönmüştür. Böylece insan merkeze alınarak Allah yok sayılmıştır ve inkâr edilmiştir. Bu, Allah’a dayanmaktan vazgeçilerek insana ve akla dayanmaya (ç)evrilmiştir.

 

Astroloji insanların umutlarını sömürürken ve söndürürken, astronomi ise inancını sömürmekte ve söndürmektedir. İnsanlar da astrolojiye nasıl ve ne kadar inanıyorlarsa astronomiye de o kadar inanıp-güveniyorlar. Kanımca bu, Allah’a hakkıyla inanıp-güvenmemenin bir sonucudur. İmam Gazali: “Astronomi ve matematik inanç dünyâsı üzerinde yıkıcı etkilerde bulunmuştur” der. Bunu daha önceleri ve günümüzde astroloji yapıyordu. Astrolojiye göre Allah -güyâ- emirlerini yıldızların ve gezegenlerin konumlarına göre indirmekte ve işlerini de yine buna göre yapmaktadır. Yıldızların ve gezegenlerin konumlarını ve durumlarını bilenler, ileride olacakları bilebildiklerini zannederek zırvalayıp dururlar. İleride ne olacağı hakkında tahmin yürütebilirsiniz elbette ve bu sizin kişisel yorumunuz ve zannınız olur, fakat ileride ne olacağı yıldızlara ve gezegenlerin konumlarına ve durumlarına bakarak anlaşılacak bir şey değildir. Zâten bu “gaybı bilmek” olurdu ki gaybı bilmek sâdece Allah’a mahsus olan bir şeydir: “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Gerçek şu ki O, sînelerin özünde (saklı) olanı bilir” (Fâtır 38).

 

Astrologlar yıldızlara ve gezegenlere bakarak göklerin şekli ve insana yansıması hakkında uydurmalardan bahsedip hurâfeler üretirlerken, astronomlar da yine yıldızlara, gezegenlere ve galaksilere bakarak gayb hakkında atıp-tutarlar ve milyarlarca yıl öncesi ve milyonlarca yıl sonrası hakkında yorumlar yaparak sanki mutlak doğrulardan bahsediyormuş gibi konuşurlar. Oysa daha hava durumunu bile doğru tahmin edememektedirler. Meteoroloji, tahminlerinin doğruluk payının %80 olduğunu söylese de aslında %50’yi geçmemektedir. Bu orandaki bir tahmin zâten modern olmayan yöntemlerle de yapılabilmektedir.

 

Astrologların tahminlerinin sonuçları ile astronomların tahminlerinin sonuçları oran olarak çok farklı değildir. İkisi de oturdukları yerden fal bakmakta ve bâzen korku, bâzen de umut dağıtmaktadırlar ve nabza göre şerbet vermektedirler. 

 

Sanki eskiden astroloji yalanlar uydurup hurâfeler üretiyormuş da modern astronomi buna bir son vermiş gibi hava yapıyorlar. Oysa eski Mezopotamya ve Mısır’da yıldızlar üzerinde yapılan gözlemler, tarımsal işlemlere ne zaman başlanacağını önceden kestirmek bakımından çok başarılı olmuşlardı. Zâten hava tahminleri hakkında varılan bu başarı, hayâtın her alanına taşınmak istenmiş ve falcılık ortaya çıkmıştır. Sümerliler önceden bilinemeyecek şeyler hakkında yıldız ve gezegen gözlemleri ile aynı yolla kehânette bulunmaya kalktılar. Astronomi, gök cisimlerinin hareketlerinin izlenmesi yoluyla, Sümerlilerin yaptıkları astrolojinin güncellenmesidir. İkisi de bu yüzden “yıldız falı”dırlar. Eski çağların en yaygın inancı olan astroloji, teolojik yönüyle, tüm kabîle, şehir ve ulus tanrılarına üstün bir güç olan kader hakkındaki eski Sümer ideolojisinin ahlâksal yönü bulunmayan sihirsel bir inanç biçimi idi. Günümüzde onun yerini astronomi almıştır.  

 

Astroloji de astronomi gericidir. Çünkü ikisi de yıldızlara bakarlar ama baktıkları yıldız “şimdinin yıldızı değil, “geçmişin yıldızı”dır. Bu nedenle aslında sürekli olarak geriye doğru bakarlar ve doğal olarak bir şey göremezler. Zîrâ yıldızlar, -teorik olarak- geçmiş bir zamânın yansımalarıdır. Atıp-tutmalarının nedeni budur.

 

Peki göklere, yıldızlara ve gezegenlere hiç bakmayacak mıyız ve onlar hakkında bilgi edinmeyecek miyiz?. Elbette edineceğiz. Fakat belli bir noktaya ve sınıra kadar. Sınır aşıldığında göklerin mahremi kapalı olduğu için kesin ve net bilgiye ulaşamayız. Buna gerek de yoktur. Çünkü sanıldığı gibi derinlerde hiç-bir bok yoktur. O-hâlde Allah’ın bildirdiği kadarını bilecek ve haddimizi aşmayacağız:

 

“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet-sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

“Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir” (Teğâbün 4).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

Devamını Oku »

Yarım Kalmak

 

“Sana Rabbinin Kitabından vahyedileni oku. O’nun sözlerini değiştirici yoktur ve O’nun dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın” (Kehf 27).

 

Yarım kalmak insanın hattâ tüm varlığın kaderidir. Çünkü “tam olan” sâdece Allah’tır. Tam olmak Bakî olmayı gerektirir, yarım olan ise ancak fânî olabilir. Her-şey fâni ve yok olucudur: “Üzerindeki her-şey yok olucudur (fân); Celâl ve ikram sâhibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâki kalacaktır” (Rahmân 26-27). Her-şey fânî olduğu için dolayısı ile her-şey yarımdır. Tüm kâinât, bu yarımlığı içinde muhteşem bir düzene ve döngüye sâhiptir. Döngüsü mükemmeldir zîrâ işleyişini ona Allah vermiştir ve vermektedir. Fakat varlığın varlığı bakî değildir ve fânidir ve bu fânîlik onu tam değil yarım eder ve yarım bırakır.

 

Yarım olduğunun farkında olan tek varlık insandır. O zâten her-an yarım kaldığı için yarımlıktan kaçamaz, kurtulamaz. Bir bakmışsınız onu tamamlayan bir şey yada kişi yok oluvermiş. İnsan o anda yarım kalır. Anne-babası, kardeşleri, akrabâları eşi, çocukları, dost ve arkadaşları, işi, evi, arabası, parası, malı-mülkü, makâmı, yedikleri, içtikleri, giydikleri, gezdikleri, gördükleri vs. sevdiği her-şey yâni kendisini tamamlayan yada tamamladığını zannettiği her-şey de kendisi gibi fânî olduğu için onu mutlakâ yarı-yolda bırakırlar yada o onları yarı-yolda bırakır da insana tam olmadığı hatırlatılır durur.

 

İnsan ancak Allah’a bağlandığında ve Allah-merkezli yaşadığında yok oluşlar onun için “tadımlık” olabilir ve yarım bırakan en büyük etken olan ölüm ile kişi bir-anlık yarımlığı tatsa bile âhiret hayâtında yeniden tamamlanır. Onu Allah tamamlar. Tabi bu tamlık “Allah gibi olmak” değil, “Dünyâ’daki gibi yarım olmamak” anlamındadır. Zîrâ yaratılmış olan her-şey eksiktir, eksik kalacaktır.

 

Tam olamamanın ve yarım kalmanın sürekli acısını çekenler, bir türlü Allah’a bağlanamayanlar ve O’nun emir ve yasaklarına göre yaşamayanlardır. Biten, solan, giden, ölen ve kaybolan her-şey ona yarımlığını hatırlatıp durur ama buna rağmken “tam olan”a sığınmaz da yarımlar içinde oyalanır durur. Tam Olan’a bağlanamayanlar ve sığınamayanlar, sürekli olarak, kendisine yarımlığını bir-an dâhi olsa unutturacak yeni tamponlar arayıp dururlar. Fakat hiç-bir tampon onun yarım olduğu gerçeğini değiştirmez. Yarım olduğu ona tokat gibi çarpar da her geçen gün çok daha fazla acıtır.

 

Allah ve âhiret inancı ve bilinci olmadığında her-şey yarım kalır. İnsanın zevk ve haz aldığı, neşe ve zevk duyduğu her-şey biter ve yarım bırakır. Allah ve âhiret olmadığında adâlet, eşitlik, hak-hakîkat, ahlâk ve tevhid yarım kalır. Yarım kalanın yerini ise adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, şirk, küfür, nifak, fitne, fesat, günah, haram, suç, günah vs. alır. Aynen günümüzdeki gibi.

 

Teori yarımdır ve onu pratik tamamlar. Fakat teori, -bâzı sınırlı zamanlar hâriç- hiç-bir zaman %100 pratiğe dökülemez. Kur’ân’ın gösterdiği “ulaşılabilir olan” bir “hedef” vardır. Fakat o hedefe bir-anda ulaşılamadığı gibi, çokları ulaşmaz da. İslâm’da, o hedefe ulaşma yolunda tüm güçle samîmi bir şekilde gayret sarf etmek önemlidir. Yarımın yapacağı en iyi şey budur.

 

Dünyâ’da her-şey gibi insan da yarımdır ve bu yarımlık içindeyken kurtuluşa ulaşacak yada ulaşamayacaktır. Varlık içinde yarım olmayan tek şey tevhidtir. Tevhid ya %100 olur, yada %0. Tevhid yâni “şirksizlik”, yarım-yamalak olacak şey değildir. Tevhid %100 olmadığında Allah’ın yardımının ulaşması söz-konusu bile olmadığı gibi, azâbı her yönden kuşatır bizi.

 

En güzel amel de, “yarım bırakılmayan amel”dir. Çünkü bir şeyi yarım bırakmak, “o şeyi hiç yapmamak” gibidir. Ameller yarım kalmazsa bizi cennete kadar taşırlar Allah’ın izni ile. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

Devamını Oku »

2 Haziran 2024 Pazar

Özgürlüğün Kölesi Olmak

 

 “İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyâmet 36).


Özgürlük denilen şey nedir?. Özgürlük neyden özgür olmaktır?. Ne olursa özgür olunur, ne olursa köle olunur?.

 

Hemen şunu söyleyelim ki “mutlak özgürlük” mümkün değildir. İnsan en başta Allah’tan özgür olamaz, sonra doğadan, târihten, toplumdan, coğrafyadan ve benliğinden özgür olamaz. Peki insanların özgürlük-özgürlük dedikleri nedir?. Modern insan neyden bağımsız olmaya özgür olmak diyor?.

 

Modernizmin bahsettiği özgürlük, “nefsin özgürlüğü ve serbestliği”dir. Nefsin özgür olması için ise Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, peygamberden, kâlpten, ruhtan, mânevî olandan yâni “din’den özgür olmak”tır. Din’den özgür olup da nefis ile baş-başa kalmak ve nefsin isteklerine, arzularına ve yönlendirmesine göre yaşamaya özgürlük diyorlar. İnsanın beşerî ve hayvânî yönünü alabildiğine serbest bırakmaya “özgürlük” diyorlar. Beşerî ve hayvânî olanda en bâriz olarak öne çıkan şey cinsellik olduğu için, özgür olmak, “engelsiz ve sınırsız cinsellik” demek oluyor. İnsan nefsî, beşerî ve hayvânî yönden özgür olmak istemektedir. Bu nedenle de 2S ve 2Ş diye formüle edilen şehvet-şöhret ve servet-siyâsetin alabildiğine serbest bırakılmasına özgürlük diyorlar. Lâkin, sınırsız özgürlük mümkün olmaz, zîrâ nefsin dünyevî şeylerle tatmin edilip doyurulması hem mümkün değildir hem sınırsız özgürlük için Dünyâ’nın kaynakları yetersizdir hem de varlığın formatı buna uygun değildir.

 

Sınırsız özgürlük “sınırsız kölelik” demektir. Çünkü sınırsız özgürlükte nefisler sınırsızca serbest kalacağından dolayı sınırsızca şeyleri isteyecek ve onların tutsağı ve kölesi olacaktır. Bu nedenle gerçek özgürlük ancak “Allah’ın özgürleştirdiği kadar olan özgürlük”tür. Aksi-hâlde ağır bir köleleşme kaçınılmazdır.       

 

Modernizm, “köleler”in özgürlükten bahsettiği sistemin adıdır. Târih boyunca insanın hedeflediği sınırsız özgürlük istekleri, “ağır bir köleliğe” yol açmıştır. Modern insanı da içten ve dıştan kuşatıp mahkûm eden şey, kendisine verilmiş olan “aşırı özgürlük”tür. Modern anlamdaki “özgürlük” çoğaldıkça insanın esâreti artıyor.

 

Modern özgürlük telâkkisi, “ilâhi olan”ın güdümünden çıkıp, “bedenî-nefsî olan”ın güdümüne girmek demektir. İnsanın özgürleşmesi, rûhunun-zihninin özgürleşmesi değilse, “nefsinin özgürleşmesi”dir. Allah’a esir (teslim) olmadan, gerçek anlamda özgür olamazsınız. Nefsten, tâğuttan, seküler-liberâl-kapitâlist sistemden zihnen ve kâlben kurtulup özgürleşmedikçe Allah’a hakkıyla kul olunamaz. Modern müslümanların sorunu budur.

 

Modernler 250 yıldır, sanki kadın tâ Hz. Havvâ’dan bêri ağır bir kölelik altında ezim-ezim ezilmiş, hiç-bir özgürlüğü olmamış, insan olarak bile görülmemiş, maddî ve mânevî olarak sömürülmüş, evlenene kadar babasının ve ağabeylerinin, evlendikten sonra da kocasının ağır baskısı ve esâreti altınca kalmış gibi, “kadınlara özgürlük” sloganıyla kadınlara -sözde- özgürlük vererek onları kurtardıklarını ve önlerini açtıklarını düşünürler ve bunu söyleyip dururlar. Perişân hâldeki kadını modernizmin kurtardığı algısı ve düşüncesi oluştururlar. Peki gerçekten de kadınlar özgür olabildiler mi?. Oldularsa o zaman niçin Feminizm diye bir sapkınlık ortaya çıktı?, kadını korumak için çeşitli önlemler var ve niçin kadınlar sövülüyor, dövülüyor ve öldürülüyor?. Hani modernizm kadınlara özgürlük vermişti ve kadınlar kölelikten ve esâretten kurtulmuşlardı?. Demek ki modernizmin, kadınları kölelikten kurtardığı ve özgürleştirdiği falan yok, çünkü modernizm denen  şeytan-işi pislik şey, kadınları özgürleştirmedi ve târih boyunca hiç olmadığı oranda herkes ve her-şey tarafından köleleştirildi-köleleştirilmektedir.

 

Eskiden kadın fıtrî ve doğal yapısına uygun olarak gözlerden uzaktı yada çok da göz-önünde değildi. Mahremine uygun olarak bahçesi, evi ve örtüsü altında özgürce yaşıyordu. Bu nedenle de şeytandan, nefisten ve tâğutlardan olabildiği kadar özgür kalabiliyordu. Tabi tüm zamanlarda istisnâlar vardır. Yine tüm zamanlarda âile baskısı gören kadınlar olmuştur. Bu biraz da kadının kaderidir. Kadının gördüğü baskının arkasında, -ki çoğu erkek o baskıyı iyi yönetemiyor- kadının korunması ve kollanmasının erkeğe verilmiş olmasıdır. Bu, büyük oranda fizîki yapı nedeniyle böyledir. Çünkü Allah böyle yaratmıştır ve erkeği, kadını koruyup-kollamakla görevlendirmiştir:

 

“Allah’ın, bâzısını bâzısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir…” (Nîsâ 34).

 

“Kadınlar erkeklerin kölesi oldular-oluyorlar” diye-diye, erkekleri kadınların kölesi yaptılar daha doğrusu yapmaya çalışıyorlar. Sistem tarafından yumuşatılmış, gevşetilmiş ve yavşaklaştırılmış erkekler bunu kabûl etse de, erkelerin büyük çoğunluğu kadının güdümüne girmeyi zinhar kabûl etmemekte (çünkü doğal olan budur) ve kas-gücünün hâlen geçerli olduğunu hatırlatıp durmaktadırlar. Şeytânî bir plân dâhilinde kurulan derneklerin etkin üyelerinin verdiği gaz ile erkeğe diklenemeye başlayan nice kadın, bu yüzden yaralanmakta ve daha da kötüsü hayâtını kaybetmektedir.

 

Kadınların özgürleştirildiği falan yoktur ve tam-aksine gün geçtikçe esâretleri artmaktadır. “Özgür kadınlar” ve “ayağı yere basan kadınlar”ın sayısı arttıkça kadına olan şiddet de artmaktadır. Çünkü “kadını özgürleştirme” adı altında hem erkekler hem de kadınlar köleleştirilmektedir. Modern kadın, insanlık târihinde en çok ve yoğun şekilde köleleştirilen ve köle gibi kullanılan kişidir. Modern kadın her-şey tarafından köleleştirilmektedir ve bu köleleştirilme “özgürlük” diye yutturulmaktadır.

Modern seküler Allahsız sistem, kadını; evden ve annelikten uzaklaştırılarak, fıtratından, doğallığından ayırarak, ona artı ve aşırı yükler yükleyerek, okula, işe, sosyâl ve kamusal alana yönlendirerek, yemesiyle, içmesiyle ve özellikle giyimiyle tesettürden ve mahremden kopararak ve çıplaklaştırarak, spor, müzik, film ve dizi sektörünün, internetin, çeşitli düşünce, fikir, söylem ve eylemlerle ve de özgürlük sloganıyla köleleştirilmektedir.

 

Allah, -Kendisi yarattığı için- kadını da en iyi bilendir. Yarattığı kadın için ön-gördüğü, emir ve tavsiye ettiği şey, fıtratına, doğasına, yapısına en uygun olandır ki bu da içinde ilim, sohbet ve ev-hanımlığı olan annelik-merkezli bir hayattır. Allah bu-bağlamda kadınlara şunları emir ve tavsiye eder:     

 

“Erkek olsun kadın olsun, bir mü’min olarak kim sâlih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz” (Nâhl 97).

 

 “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış-elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Ahzâb 59).

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdâr olandır” (Ahzâb 33-34).

 

Mü’minlik, “şeytandan, nefisten ve tâğuttan olabildiğince özgür olmak” demektir. Özgürlük zâten budur. Özgürlük “sâdece Allah’a” kul olmak ve “sâdece Allah’ın” emir, yadsak ve tavsiyelerine göre yaşamak demektir. İnsan ancak Allah’a hakkıyla kul olduğunda özgür ve hür olabilir. Kendileri şeytana, nefse ve tâğutlara kul ve köle olanlar kendileri köle olduğu için kimseyi özgürleştiremezler ve özgürleştiriyorum diyerek köleleştirirler.

 

İslâm mü’minlere Allah’tan başkasına kul olma alanı bırakmaz. Bu nedenle şeytan mü’minlerden neredeyse umûdunu kesmiştir. Mü’minler gerçek özgürlüğe, şeytanın verdiği sahte özgürlükten vazgeçip, “sâdece Allah’a” kul olarak kavuşmuşlardır. Zîrâ mü’minler “sâdece Allah’a” bağlanmıştır ve “sâdece O’ndan” korkmaktadırlar (haşyet). En garantili özgürlük, “sâdece Allah’a” bağlanmakla ve “sâdece O’ndan” korkmakla (takvâ) olur. Zâten kendisine bağlananları ve kendisinden korkulmasını istismâr etmeyecek olan da sâdece Allah’tır.

 

Allah nazarında en özgür olan kişi, en çok takvâlı olandır. Adâletsizlikten, eşitsizlikten, ahlâksızlıktan, küfürden, şirkten, nifaktan, fitneden, fesattan ve zulümden uzak olmak “gerçek bir özgürlüktür, hürlüktür”. Hür kişi, şirkten uzak olup, tevhide yakın olan kişidir. Bu kişiler maddî yönleri îtibâriyle dünyâlık işler yapsalar da Dünyâ’ya bağlılıkları geçicidir ve Allah’a bağlılıkları ise kopmaz bir bağlılıktır.

 

İslâm’da mutlak özgürlük olamaz, çünkü Allah’tan özgür olmak mümkün değildir. İslâm’da özgürlük, şeytandan, nefsten ve tâğutlardan ve de onların sapkınlıklarından ve sapıklıklarından uzak durarak “sâdece Allah’a bağlı olmak” demektir. İslâmî özgürlüğün karşısında ise, tam-aksine, her alanda şeytan, nefs ve tâğut-merkezli düşünmek, fikretmek, konuşmak, yazmak, edip-eylemek, davranmak ve yaşamak vardır. İşte asıl kölelik ve esâret budur. Allahsız bir yaşam-şekli ile kişinin gerçek bir özgürlüğe kavuşması mümkün olmadığı gibi, herkesin ve her-şeyin kölesi olmak kaçınılmaz olur. Kadınlar da ancak Allah’ın emir, yasak ve tavsiyelerine uyarak kölelikten ve esâretten kurtularak -rûhen ve madden- gerçek bir özgürlüğe ve hürlüğe ulaşabilirler. Aksi-takdirde zayıf ve naif yapılarını herkes istismâr etmeye ve onları her türlü alanda kullanmaya kalkacaklardır. Bu da onlara “çok ağır yükler yüklemek” demek olacaktır ki modern kadına yüklenen yük, insanlık târihinde hiç-bir “câriye” denilen “kadın kölelere” bile yüklenememiştir. Modern kadın gerçek özgürlüğü ve hürlüğü kaybetmiş ve “sahte özgürlük” vaâdiyle her alanda köle gibi kullanılmakta ve sömürülmektedir. “Modern kölelik” denen böyle bir köleliğe târihin hiç-bir döneminde rastlanmamıştır.      

 

İnsanın “özgür irâdesi” vardır ama “sonsuz irâdesi” yoktur. Üstelik özgür irâdemiz hem o kadar da özgür değildir, hem de sonsuz değildir.

 

“İslâm’da günah işleme özgürlüğü vardır” deniyor ama, Allah hiç-bir günahtan râzı olmadığı için günah işlemek bir özgürlük değil, bir sapmadır. Alabildiğine günah işleme özgürlüğü modernizm denen Allahsızlıkta vardır ve zâten Dünyâ’nın hâl-i pür melâlinin nedeni de budur. Modern insan, işledikleri günahların kölesi olmuştur. Üstelik bu günahlar onu kuşatıp duruyorken ve iç ve dış-âlemini yaralayıp duruyorken yine de bu sahte özgürlükten uzaklaşamamakta ve Allah’a sığınarak ve yönelerek gerçek özgürlüğe kavuşamamaktadır. Bu durumdan en çok da kadınlar olumsuz etkilenmektedir. Zîrâ onlar fıtratlarına ve doğalarına aykırı yaşamaya zorlanarak ve itilerek özgürlüklerini kaybetmişlerdir.    

 

Modernizm, sahte özgürlük terâneleriyle kadın yada erkek olsun, insanları müziğin, sporun, filmlerin, dizilerin, internetin, sosyâl-medyânın, absürt yeme, içme ve giymenin, sigaranın, içkinin, uyuşturucunun, kumarın, zinânın, fâizin, spekülasyonun, sıfır ev, eşyâ ve arabanın, güzel kadın ve yakışıklı erkeklerin, okulun-okumanın, işin ve çalışmanın, gezmenin-tozmanın, çıplaklığın, erotizmin, pornonun, şeytânî, nefsî, tâğûtî, beşerî, dünyevî maddîyatın, şehvetin, şöhretin, siyâsetin, servetin, cehâletin, sevgisizliğin, merhâmetsizliğin, vicdansızlığın, şirkin, küfrün, nifakın, fitnenin, fesadın, ve zulmün köleleri ve esirleri hâline getirmiştir. Zîrâ modern insan Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, peygamberden, din’den, îmândan, haktan, hakîkatten, adâletten, eşitlikten, ahlâktan ve tevhidten vs. uzaklaşmış ve kopmuştur. Çünkü haz, zevk, neşe, eğlence ve konfor bokuna sahte özgürlüğün peşinde giderken gerçek özgürlüğü ve hürlüğü” kaybetmiştir.    

 

Modernizm; “şehvetin kölesi” olmaya “özgürlük” diyor. Hâlbuki bu, âdi bir köleliktir. Yine modern insan, sapkın ve sapık düşünce, fikir ve akımları tâkip etmeyi özgürlük olarak görüyor. Oysa sapık bir fikrin özgürlüğünü savunmak da sapıklıktır.

 

Dîni sevmeyenler ve Allah’ın verdiği özgürlüğe burun kıvıranlar sahte bir özgürlükle şeytanı, nefsi ve tâğutları izledikleri için şeytanca bir yaşam sürmeye mecbur olmaktadırlar.

 

Şu kesin ki, insan mutlak anlamda özgür olamaz. Allah da zâten “yarattığı” insanı bu anlamda özgür bırakmaz:

 

“İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyâmet 36).

 

Gerçek özgürlük, ibâdet etmekle açığa çıkar. “Sâdece Allah’a ibâdet” etmekle. Çünkü “sâdece Allah’a ibâdet” etmek, insanı başka şeylere ibâdetten koruduğu için kişiyi özgür kılar. Bu bağlamda: “Ben insanları ve cinleri “sâdece Bana” ibâdet etsinler (ki özgür olsunlar) diye yarattım” (Zâriyât 56) der Allah.

 

Modern insan, sahte özgürlüğün kölesi olmuştur vesselam..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

Devamını Oku »