1 Haziran 2024 Cumartesi

Kitlelerin Afyonu: Modernizm

 

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, peygamberden, din’den, îmandan yâni İslâm’dan, sonra fıtrattan, doğadan ve doğal olandan, normâlden, (vahiy-merkezli olmak şartıyla) akıldan, mantıktan, ilimden, bilgiden, bilinçten sünnetullahtan, imtihandan, adâletten, eşitlikten, haktan, hakîkatten, ahlâktan, amel ve eylemden, tevhidten, kısaca “Allah’ın yarattıklarından ve emir-yasaklarından kopuk ve bağımsız olan her-şey afyondur. Allah’a değil de, şeytana,nefse ve tâğutlara dayanan dünyevî ve beşerî olan her-şey afyondur, dolayısıyla insanı uyuşturur, pasifleştirir, sinikleştirir, korkaklaştırır, yavşaklaştırır, aldatıp oyalar ve Dünyâ’da rezilliğe, âhirette ise ateşe götürür.   

 

İnsanların gazını alan, sivri yerlerini törpüleyen, bu nedenle de eleştiri, îtiraz ve isyân özelliğini blôke eden her-şey, ister dünyevî, beşerî ve maddî olsun, isterse dîni, mânevî ve uhrevî olsun “afyon”dur. Bu-bağlamda Kur’ân’a ve Sünnet’e dayanmayan, bunlara uymayan ve aykırı olan tüm düşünceler, fikirler, söylemler, yazılar, kitaplar, ve eylemler bâtıldır. Meselâ  tasavvuf “müslüman kitlelerin afyonu”dur. Yine; târikatlar, hizipler, partiler, fırkalar, gruplar, akımlar, cemaatler; hâriciler, mutezile, şia, ehl-i sünnet, mürcie, bâtınilik ve günümüzde de; târihselci, modernist, bilimci, batı’cı, partici, milliyetçi, ırkçı akımlar ve fraksiyonlar hep afyondur. Tüm bunlar Kur’ân’dan ve Sünnet’ten kopuk oldukları kadar afyondur, bâtıldır.   

 

Hayâta dönmeyen ve hayatta hâkim olmayan din “afyon” hâline gelir v e kitleleri uyuşturur, pasifleştirir, korkaklaştırır,  yavşaklaştırır. Bakın son 75 yıldır tüm Dünyâ’da müslümanlar (90’lara kadar biraz hareket olsa da) İslâm’ın sâdece bilgisiyle uğraştıkları, kâlplere, vicdanlara, iç-âleme, zihinlere, akla, bilgiye, yeni fikirlere, düşüncelere, söylemlere yönelerek çok güzel ve çarpıcı yazılara ve kitaplara imzâ atmış olmalarına rağmen işin amel ve eylem yönünü gündeme getirmedikleri ve unuttukları için, yaptıkları şeyler onlar için bir afyon olmuştur, onları uyuşturmuş, pasifleştirmiş, korkaklaştırmış ve sessizleştirmiştir. Bunun delîli de, acının, göz-yaşının ve zulmün ayyuka çıktığı Gazze olmuştur. Gazze’de yaşananlar, müslüman âlemin son 75 yıldır yaptıklarının bir afyon olarak hiç-bir işe yaramadığını ve tam-aksine zarar verdiğini göstermiştir. Çünkü müslümanlar Gazze için ciddi ve samîmi olarak işe yarar hiç-bir şey yapmamaktadırlar ve yapmayı da düşünmemektedirler. Zîrâ afyon hâline getirdikleri amel-eylemden kopuk dîni etkinlikleri onlar harekete geçirmemiştir ve geçirmemektedir. Harekete geçireceğe de benzememektedir. Demek ki amel ve eylemden kopuk olan “din” afyon hâline gelebiliyor ve insanları uyutup uyuşturabiliyor.

 

Allah katındaki tek hak din İslâm’dır ve sâdece İslâm amel-eyleme dönüktür. Sâdece İslâm, iç-âlemleri inşâ edip hâkim olduktan sonra dış-âleme de her alanda hâkim olmak ister. Diğer dinler ise bâtıldır ve sâdece içe dönük olduğu için ve dış-âlemi şeytana, nefse ve tâğutlara bıraktıkları için birer afyon olmaktan öte gidemezler. Bilgi ve bilinçten sonra amel ve eylem dönmeyen din, adı ne olursa-olsun bir afyondur. Maalesef modern müslümanlar da Kur’ân-Kur’ân demelerine rağmen amel ve eylemden (Sünnet) kopuk oldukları için adâletsizliğe, eşitsizliğe, haksızlığa, ahlâksızlığa, küfre, şirke, nifaka, fitneye, fesada ve zulme ses çıkarmamaktadırlar. Çünkü afyon hâline getirdikleri din ile efsunlanmaktadırlar. Yerlerine mıh gibi çakılmış olmalarının nedeni budur. Marx’ın “din kitlelerin afyonudur” sözünün haklı olduğu taraf budur.    

 

Karl Marx’ın, “din halkların afyonudur” sözünden kastının, “dînin toplumları uyutmak ve uyuşturmak için kullanıldığı” anlamında değil, “yoksulların dinlere kendi acılarını dindirmek için sarıldığını anlatmak için kullandığı” söyleniyor. Fakat burada afyon olarak bahsedilen din, “Allah’ın indirdiği ve peygamberlerin uyguladığı ve örnekliğini yaptığı din yâni İslâm değil, insanların kendi-kendilerine uydurdukları ve sonra da sımsıkı sarıldıkları hayâlî inançlardır. “İnsanlar acılarını dindirmek için uydurdukları dinlere ve inançlara sarılırlar ve bu onlara afyon yâni ilaç olur” deniyor. İslâm’ın da böyle teselli edici bir özelliği vardır ama İslâm tümüyle sâdece acıları dindirmek için değil, acıları bitirmek ve adâleti, eşitliği, hakkı, hakîkati ve ahlâkı sağlamak ve hâkim kılmak için vardır. Bu nedenle bâtıl dinler “kitlelerin afyonu” olabilir ve uyuşturarak ve sâkinleştirerek insanları sessizleştirip rahatlatabilirler ama İslâm bir afyon olmadığı için bir eleştiri, îtiraz ve isyân içerir ve böyle bir potansiyeli vardır. Bu zâten, Allah katındaki tek hak din olan İslâm ‘da vardır. İslâm, tüm peygamberlerin üzerinde olduğu dînin genel adıdır. Marx “din kitlelerin afyonudur” sözünü söylerken şöyle der:     

 

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışa-vurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kâlpsiz bir dünyânın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi).

 

Fakat dediğimiz gibi Marx’ın bahsettiği din, “dinlerden bir din” olarak bâtıl dindir. Yoksa Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm değildir. Zâten sözünün devâmında şöyle der:

 

“Halkın aldatıcı mutluluğu olarak ‘dîni ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemek’ anlamına geliyor. Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini isteme, ‘halkın yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek’ anlamına geliyor. Öyleyse dînin eleştirisi, dînin aylasını oluşturduğu bu göz-yaşları vâdisinin tohum hâlindeki eleştirisi anlamına geliyor” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi).

 

Bruno Bauer, “din kitlelerin afyonudur” sözü bağlamında şöyle der: “Din insanların îcâdıydı ve halkın aydınlanmasını önleyen bir ‘afyon’ hâline gelmişti”. Marx basbayağı, dînin bir uyuşturucu olduğunu söylemekte ve ona düşman olarak yok edilmesini istemektedir

 

Marx’ın yaşadığı târihte mevcut paradigmayla kalabalık kitleleri afyonlayan modernizme göre insanların çoğu için din bir afyondu. Çünkü artık târih boyunca hiç olmayan bir şey olmuştu. İnsanlar artık tasavvur, düşünce, fikir, söylem ve eylemlerini Allah’a, âhirete, vahye, peygambere ve dîne göre değil; insana, akla, mantığa, doğaya, maddeye ve eşyâya göre yapmaya başlamıştı. Dinden uzaklaşmıştı ve vazgeçmişti. İnsanlarda, târihte ilk defâ bu oranda bir dünyevîleşme görülmekteydi. Bu dünyevîleşmeye modernizm denmekteydi. Modernizmin etkisiyle batı’lı insanların çoğu dîni bir afyon olarak görmeye başlamıştı, çünkü modernizm denen dünyevîlik tarafından afyonlanmaktaydılar. Zâten insanlar İslâm tarafından uyarılmadıklarında, bâtıl dinlerden bir din ile afyonlanıp uyuşturulurlar ve uyutulurlar. İşte modernizm denen bâtıl din de insanları afyonlamaya başladığı için, dîne yapılan eleştirilere karşı, gelen îtirazlara verilen bir cevap da, “dînin kitlelerin afyonu” olduğunu söylemekti. Oysa asıl afyon modernizmdir ve modernizm insanlık târihinin en büyük afyonu ve uyuşturucusudur.

 

Neden felsefecilerin, medyatik ilâhiyatçıların ve bilim-adamlarının sözleri hep modernizm lehine ve İslâm’ı ve dîni kötüleyen yada şüpheye düşüren tarzda oluyor. Çünkü modernizmin kuşatması, baskısı ve etkisi sürüyor ve insanlar modernizm tarafından afyonlanıyorlar. Târih boyunca hiç-bir afyon ve uyuşturucu böyle bir etki yapmamıştır ve modernizm tarafından her alanda, şeytanın bile beklemediği oranda ve bir afyonlanma ve uyutma-uyuşturma yapılmaktadır. 

 

Tâğutlar için en kolay şey, bilinçsiz kitleleri oyalamak, kandırmak ve denetlemektir. Bunu günümüzde modernizm ile yapmak çok koyla olmaktadır. Çünkü modernizm çok etkili bir afyondur ve tek panzehiri İslâm’dır. . 

 

Modernizm bağlamında ortaya çıkan tüm beşerî şeyler birer afyondur. Bu-bağlamda Rönesans, Aydınlanma, Sanâyileşme, modernite, kapitâlizm, komünizm, sosyalizm, liberâlizm, lâiklik, sekülerizm, demokrasi, cumhuriyet, Kemalizm, feminizm, post-modernizm, post-truth, meta-verse yapay zekâ vs. birer afyondur ve çoğunlukla afyon olarak kullanılmaktadır. Demokrasi, “halkların afyonu”dur. Çünkü demokrasi bir “uyandırma” değil, “uyutma projesi”dir. Demokrasi, “halkın kendi-kendini yönetmesi” değil, “halkın kendi-kendini uyutması”dır.

 

Yine; para, spor, müzik, sinema, aykırı yiyecek, içecekler ve giyecekler, televizyon, cep telefonu, bilgisayar, internet, sosyâl medya kitlelerin afyonudur ve afyon olarak kullanılmaktadır. Fıtrata, doğala ve normâle yâni İslâm’a uygun olmayan ve aykırı olan her-şey birer afyondur ve afyon olarak kullanılmaktadır. Bunlar içinde özellikle spor, kitlelerin afyonudur. Spor, kitlelerin gazını almak için, tâğutlar tarafından çok yoğun olarak kullanılan bir fitnedir. Allah’ın yasakladığı; sigara, içki, kumar, zinâ, fâiz, yalan, iftirâ vs. birer afyondur. Modernizm bunları profesyonelleştirse de bunların birer pislik olduğu gerçeği hiç-bir zaman değişmez.

 

Modern insan kitlesel anlamda Allah’tan koptuğu ve O’nu unuttuğu için, Allah da onları unutmuştur. Modern insanın sapkınlığı bu nedenledir. Yine bu nedenle târih boyunca kitleler, hakkı ve hakîkati hatırlatanlardan nefret etmişler ve onları aşırılıkla yaftalamışlardır. Zîrâ büyük fitne olan modernizm tarafından afyonlanmakta, kandırılmakta, uyuşturulmakta ve uyutulmaktadırlar.

 

Bu derece afyonlanmış ve uyutularak derin bir gaflette bırakılan kitleleri sâdece tebliğ ve dâvet ile uyandırmak ve hakîkati anlatabilmek çok zor ve hattâ neredeyse imkânsız bir şeydir.

 

Afyonlanmış çoğunluğun zannettiği gibi modernizm, ilerlemenin ve değişimin sonucunda mecbûren gelinmiş bir yer v e şey değildir. Zîrâ sanıldığı gibi bir ilerleme ve değişim yoktur ve sâdece döngü vardır. Bu döngünün her noktasında imtihan gereğince bir dünyevîleşme ortaya çıkar. Modernizm de döngünün bu noktasında ortaya çıkan bir afyondur. Farkı ise, çok bulaşıcı ve yoğun etkisi olan bir afyon olmasıdır. Fıtrata, doğala, doğaya ve normâle yâni Allah’ın tüm kâinâtı yönettiği sistemin adı olan İslâm’a uygun olmayan ve aykırı olan her değişim bâtıldır, sapkındır ve afyondur. İnsanları uyuşturur ve uyutur.

 

Modernizm kitlelerin en büyük ve güçlü afyonudur. Üstelik, (bâtıl hep hakîkatle karıştığı için) “hakîkat bulaştırılmış bâtıl” olan modernizmin insanlara bâzı küçük faydaları olsa da zararlı çok daha büyüktür:

 

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rûm 41).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

 

Devamını Oku »

Modern-Bilim ve Bâtınîlik

 

“Göklerin ve yerin gizemleri Allah’a âittir. (Göklerin ve yerin uçsuz-bucaksız derinliklerini bilmek Allah’a mahsustur). Saat, (Dünyâ’nın sonu) bir göz-kırpması kadar veyâ daha kısadır. Allah her-şeye Gücü Yeten’dir” (Nâhl 77).

 

“Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Gerçek şu ki O, sînelerin özünde (saklı) olanı bilir” (Fâtır 38).

 

Bu âyetler, göklerdeki, yerdeki ve kâlplerdeki gizemleri ve ince detayları bilmenin Allah’a mahsus olduğunu söyler, yâni gaybı sâdece Allah bildiği gibi, gayb olmayanın da en doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

“Peki modern-bilim ve bâtınîlik ne alâka, birbirleriyle ne ilgileri var?” diye sorarsanız, ikisinin de ortak özelliği, Allah’ın bildirdikleriyle yetinmemesi ve belli bir sınırın ötesinde bilinmesi gereken şeyler olduğunu hattâ bilineceklerin sonsuz olduğunu zannetmeleridir. Bu nedenle de modern-bilim, dış-âlemin yâni kâinâtın en uzak köşelerini ve yerin de en derin noktalarını araştırıp dururken, bâtınîlik ise, iç-âlemin yâni rûhun, kâlbin, zihnin ve mânevî olanın en derin noktalarını araştırıp durur. İkisinin ortak noktası, araştırmayı, bilmeyi, idrâk etmeyi aşırılaştırıp güyâ bambaşka bilgilere ve idrâka ulaştıklarını sanmalarıdır. Hâlbuki bu kadar araştırmanın sonucunda ellerinde, sonuna kadar savunabilecekleri ve içini doldurabilecekleri bir bilgiye ulaşamadıkları için (çünkü zinhar ulaşılamaz)ulaştıkları sonuçlar bilginin ve delîlin değil, inancın ve yeni hurâfelerin konusu olmaktan öteye gidemez, gidememektedir.

 

Yapılan maddî ve mânevî araştırma, inceleme ve çabaların sonucunda ortaya konan düşüncelerin ve verilerin %90’ı yanlış olduğu gibi, kalan %10’luk kısmın %9’u ise eksik olduğu için yanlıştır. Geriye sâdece %1’lik bir oran kalmaktadır ki zâten o da “Allah’ın bildirdikleri”dir. İnsan ancak Allah’ın bildirdikleri kadar bilebilir. Allah bu bildirmeyi ya vahiyle ve ilhamla yapar yada belli bir sınırı aşmayacak şekilde araştırmacıların önünü açarak yapar. Fakat mutlakâ bir sınır vardır. Zîrâ kâlplerin de maddî varlığın da bir mahremi vardır. O mahrem zinhar aşılamaz. Zâten insan ne kadar bilebilecektir ki?. Allah kadar bilgili olacak değildir ya!. Hattâ şeytan kadar bile bilgili olamaz. Olması da iyi değildir. Çünkü bilgi, Allah’ın bildirdikleri kadarıyla yetinmeyip de sınırı aştığında insanda bir kibir açığa çıkarır. Bilgide böyle bir özellik vardır. Zîrâ bilginin kaynağı EL-Mütekebbir olan Allah’tır. Şeytan o kadar bilgiliydi de ne oldu?. Allah onun bilgisine bakmadı da huzûrundan kovdu. Çünkü Allah için önemli olan, bilip durmak yada sonuna kadar bilmeye çalışmak değil, insanın bildiği kadarıyla amel etmesidir. Fakat burada önemli olan şey, insanın bilgisinin doğru bilgi olmasıdır. Çünkü doğru bilgi doğru amel olarak tezâhür eder.        

 

İlim, önemsiz zannedilen şeylerin önemli olduğunu, önemli zannedilen şeylerin önemsiz olduğunu ortaya çıkarır. Hakîki bilgi ki, bu vahiy-merkezli bilgidir, Allah’ın bildirdiklerinin dışında ve bu bilgiye uymayan ve aykırı olan tüm bilgilerin çöp olduğunu gösterir.

 

Zâten aşırı inceleme ve araştırma, incelenen şeyde mutlakâ bir hatâ açığa çıkarır. Zîrâ “aşırı inceleme”, o şeyi “parçalayarak bütününden koparmak” demektir. Parçalanan şey eksiktir. Çünkü “parça” eksiktir. İşte modern-bilim dış-âlemde, bâtınîlik ise iç-âlemde maddeyi, insanı ve mânevî olanı çeşitli şekillerde aşırı bir incelemeye tâbi tuttu, yâni parçaladı. Artık modern-bilimin ve bâtınîliğin ilk araştırmaya başladığı şey ile ulaştığı şey aynı olmaktan çıkmıştır. Saçmalamalarının ve yeni hurâfeler ortaya çıkarıp durmalarının nedeni budur. 

 

Allah’ın bir şey hak olarak yaratması, o şeyi hakîki olarak yaratması yâni o şey bakıldığında nasılsa o şekilde yaratmış olmasıdır. Allah’ın yarattığı eşyâ zâten başlı-başına hakîkat olduğu için, “eşyânın hakîkati”ni aramak boş bir iştir. Eşyânın kendine has özellikleri vardır elbette ve bu özellikler, o eşyâyı belli bir noktaya kadar incelemekle anlaşılabilir fakat “eşyânın hakîkati” diye bir şey yoktur.

 

Eşyânın bir kendisi bir de hakîkati diye bir şey yoktur ve Allah böyle bir şeyden bahsetmez. Eşyânın göründüğü gibi olmaktan başka bir de hakîkati olduğunu söylemek ve hakîkatini araştırmak, eşyâyı olduğu gibi kabûl edememekten yada olduğu gibi kabûl etmek istememekten dolayıdır. Peki eşyâyı olduğu gibi kabûl etmedikleri için eşyânın hakîkatini araştırıp duranlar bunu niçin yaparlar?. Çünkü temel düşünce ve inançlarıyla eşyânın doğal ve normâl durumu birbiriyle uymamaktadır. Kimisi eşyânın hakîkatini Allah olarak görmek isteyip de eşyâ hakkında düşünürken ve bu minvâlde yorum yaparken, kimisi ise eşyânın Allah ile bir alâkasının olmadığını göstermek için eşyâyı parça-pinçik edip araştırıp durmaktadır. Sonra da “işte eşyânın hakîkati bu” diyerek kimisi eşyâyı ilahlaştırmak kimisi de Allahsızlaştırmak peşine düşmektedir. Aynı şeyi bâtınîlik de yapar ve rûhu, kâlbi, zihni, vahyi, dîni ve “bâtınî” dedikleri her-şeyi aşırı araştırma yoluna girerler. Çünkü onların da temel düşünce ve inançlarıyla dînin ilk indiği ve uygulandığı hâli birbiriyle çelişmektedir. Böyle olduğu için de modern-bilim ve bâtınilik, iç ve dış-âlem,, kendi düşünce, fikir, inanç, söylem ve eylemlerine uydurana kadar, işkence yaparcasına parça-pinçik ederek de olsa araştırıp durular ve yorum üstüne yorum yaparlar. Böylece en azından nefislerini susturmak isterler.   

 

Tüm kâinat ancak Allah’ın yaptığı akorda göre güzel ve kusursuz bir ses çıkarabilir. İnsan ise Dünyâ’yı bir-türlü akort edememekte ve absürd seslerden başka ses çıkmamaktadır. Modern-bilimin ve bâtınîliğin yaptığı akortlar, Allah’ın akordunu bozmakta ve kulakları tırmalayacak çirkin bir ses çıkarmaktadırlar. Hattâ bu sesler bâzen o kadar çirkin ve absürd olur ki insana kafayı yedirtir.  

 

Bilmek daha doğrusu bilmeye çalışmak yada bildiğini sanmak îmânı azaltır. Çünkü her-şeyi bilirseniz ve bilmeye kalkarsanız yada bildiğinizi veyâ bilinebileceğini sanırsanız, geriye îman edecek bir şey kalmaz. Bu “îmansızlaşma”yı ortaya çıkarır ki aklı ve bilgiyi ilahlaştırmış olan modernizmin îmansızlığı ve modern insanın îmânının bitme noktasına gelmesinin nedeni budur.

 

O-hâlde şeytanlaşmayı bırakıp melekleşmek gerekir. Ne diyordu melekler:

 

“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet-sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

Neden böyle dediler?. Çünkü:

 

“Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir” (Teğâbün 4).

 

Yazılarımız bitirirken her zaman diyoruz ya;

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

Devamını Oku »

Putlaştırılmış Bir Yanlışın Peşinden Gitmek

 

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

Modern insanın putlaştırdığı bir yanlış ve yanılgı var. Bu yanlış eski insanlarda pek yoktu. Çünkü onlar fıtrata, doğala, doğaya ve normâle uygun yaşıyorlardı ve o yanlışa ve yanılgıya kapılmıyorlardı. Bu yanlış ve yanılgı, modernizm ile birlikte ortaya çıktı ve yaygınlaştı. Peki nedir bu yanlış?.

 

Bu yanlış; “her-şey ilerliyor, değişiyor, dönüşüyor ve başkalaşıyor, o-hâlde biz de, ortaya çıkan “yeni”ye göre düşünmeli, fikir üretmeli, konuşmalı, yazmalı ve edip-eylemeliyiz” yanlışıdır. Tabi bunu yaparken “eski” olanı inkâr ve iptâl etmek ve eskiye nefret beslemek şarttır. Zâten putlaştırılan yanlışın temsilciliğini ve yayılmasını sağlayan modernizm bundan beslenmekte ve hayâtiyetini “eskiye düşmanlık” ile sağlamaktadır. Modernizmin ana felsefesi, “eskiye düşman olmak ve yeniyi putlaştırmak”tır. Şu da var ki, peşinden giderek putlaştırılan bu yanlış ile en doğruya, en iyiye, en güzle gidildiği ve gelindiği zannedilerek her yeni düşünce, fikir, söylem, yazı ve eylem alkış almakta ve büyütülmektedir. Bu yüzden de yanlış modern insan tarafından putlaştırılmış durumdadır.

 

Hâlbuki böyle bir şey yoktur ve zannedildiği gibi değildir. Allah tüm kâinâtı öyle bir noksansız, eksiksiz ve mûcizevî bir şekilde sapa-sağlam yaratmış ve kurmuştur ki, hiç-bir eksik bırakılmış hiç-bir şey olmadığı için, tamamlanması ve düzeltilmesi gereken bir şey yoktur. Allah’ın düzenlediğinden başka, varlığın gittiği ve ulaşmaya çalıştığı bir yer ve şey yoktur. Ortada sâdece muhteşem bir döngü, düzen, nizâm vardır ve Allah’ın yaratıp düzenlediği bu sistem şaşmaz-yanılmaz bir şekilde döngüsünü kusursuz şekilde sürdürmekte ve herhangi bir bozukluk, şaşma ve başkalaşma olmamaktadır:

 

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir çelişki ve uygunsuzluk (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umûdunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 2-4).

 

Dünyâ’nın doğal yapısı da böyledir. İnsanın el atmasıyla değişen bâzı bozulmalar vardır ama Dünyâ ilk yaratıldığı görünümünden ve işleyişinden %90 oranında farklı değildir. Yağmurlar ve kar yine ilk günkü gibi aynı mekanizmayla işliyor ve yeryüzüne rahmet olarak düşmeye devâm ediyor. Ağaçlar, bitkiler yine ilk günkü gibi döngüsünü hiç şaşmayarak devâm ettiriyor. Hayvanlar ilk yaratıldıkları gibi, hiç değişmiyorlar ve döngüye uyarak hayatlarını sürdürüyorlar.

 

Her-şey ilk yaratıldığı gibi döngüsünü sürdürüyor ve kusursuz işleyiş, düzen, nizâm ve döngü devâm ediyor. Aslında insanın fizîkî yönü de böyledir. Kas, kemik, kan, damar, organ vs. insanın bedenî yapısı da yine insanın bozmasından dolayı oluşan yanlışlar ve bozukluklar hâriç işleyişini yine tam da Allah’ın yaratmasına göre sürdürüyor. Hiç-bir şeyin üstüne bir şey konulmuş ve değişmiş değildir. Her-şeyi yaratan, kusursuz Yaratıcı, o muhteşem sanatçı olan Allah olduğu için, yaratılmış olan içinde eksik-gedik bir şey olmadığı için, tamamlanacak, eklenecek ve ilâve yapılacak maddî ve ilmi bir şey yoktur ve her-şey olması gerektiği gibidir. Gök-kubbede yeni bir şey yoktur, “yeni” yoktur ama “yeniden” vardır. Allah insanlar arasında da düzenin ve nizâmın yeniden kurulmasını istemektedir ki tevhid ancak böyle sağlanabilir.

 

Lâkin bu muhteşem düzene, nizâma ve döngüye çomak sokan bir varlık vardır: İnsan. Şeytanın ve nefsin etkisiyle insan her-şeye el atmakta ama sonunda yaptıkları şeyler fitne üretip ifsad etmekten başka bir şeye yaramamaktadır. Gerçi Allah’ın sağlam yaratışı nedeniyle varlığın orijinâlliği insanın yaptıklarıyla tümden bozulmamakta ve yıkılmamaktadır ama işleyişe çomak sokulmuş olduğu için bâzı pürüzler çıkmakta ve bâzı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar küresel ölçekte küçüktür ama insanı etkilemektedir. Zîrâ insan muhteşem düzene uygun ve uyumlu olarak yaratıldığı için ortaya çıkan bir bozulmadan hemen etkilenmekte ve rahatsız olabilmektedir. Meselâ ekinin ve suyun değiştirmesi insanın sağlığını bozmaktadır. “Yeni şeyler üretiyorum” diyerek insan çevreyi kirletmekte ve varlığa ve canlılara zarar vermektedir. Zihnî ve kâlbî anlamda da “yeni şeyler söylüyorum” diyerek rûhu, kâlbi, zihni, düşünceyi bozmakta ve işleyişe zarar vermektedir. Üstelik bunları “iyi bir şey yapıyorum” zannıyla yapmaktadır. Çünkü büyük yanlışı putlaştırmaktadır. Oysa Allah insanı bu konuda uyarıp durmaktadır:

 

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

 

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

 

Evet, insanların öteden bêri putlaştırdığı bir yanlış vardır ki bu yanlış modern insan tarafından en büyük put hâline getirilmiştir. O yanlış; “ilerlemenin, değişimin, bilmenin, öğrenmenin sonucunda doğrusunu ve iyisini bulduğunu zannederek hak ve hakîkat üzere olduğunu zannetmek”tir. Modernizm ile başkalaşan mekân ve yapılan modern üretimler insanları etkilemekte ve düşüncelerini değiştirmektedir. Çünkü ya Kur’ân ve Sünnet-merkezli bir idrâk, algılama, bilme, düşünme, söylem ve üzerinde değildirler yada bunları yapmalarına rağmen bu merkezde amel-eylem hâlinde değildirler. Hayâtın sosyâl, kültürel, âilevî, ekonomik, siyâsî, hukûkî, kânûnî, askeri vs. her alanda Allah, Kur’ân ve Sünnet yâni İslâm-merkezli bir idrâk ilim ve amel üzere olmadıkları için hem bir cezâ hem de bir yanlış üzere gidiyorlar ve o yanlış putlaştırarak vahiy ve peygamberlerin gittiği yollardansa, putlaştırdıkları yanlış nedeniyle  şeytanın, nefsin ve tâğutların açtığı yollarda olmaktadır.

 

Bu yanlış en çok da din konusunda böyledir. Modernizmin ortaya çıkardığı yanlışları, pislikleri, çirkeflikleri, zararları ve şerefsizlikleri hiç gündem etmeden ve dile getirmeden hattâ bunu hiç düşünmeden ha-bire geleneğe çatmakta, izinde gittikleri yanlışı putlaştırdıkları için ve o yanlış günümüzde modernizm ile paralel olduğundan dolayı modernizm olan lehine düşünmekte, söylemekte ve eylemektedirler.

 

Hâlbuki Allah, tâ en başından bêri, hep aynı şeyi bildirmiştir, aynı vahyi indirmiştir, aynı temel ilkeler üzerine soru ve sorunlara cevap vermiştir. Peygamberler de hep aynı şeyin yâni hakkın ve hakîkati ikâme etmek ve hâkim kılmak için çalışmışlar, temel ilkelere uygun olarak hep aynı şeyleri söylemişler ve bu mücâdele içinde olmuşlardır. Bize “en güzel örnek” olmaları bu noktadadır. Şu da var ki Allah’ın indirdiği ve peygamberlerin vahiy-merkezli örnekliği, putlaştırılan yanlış üzerinde gidenlerin düşündükleri ve sandıkları gibi değildir. İslâm ve modernizm aynı şey değildir ve aynı amaç ve hedef üzerinde değildirler. İslâm ve modern-bilim, teknoloji, modern-beşerî ideolojiler, düşünceler, söylemler ve eylemler birbirlerinden çok farklıdır vs hattâ bambaşkadır. İslâm başka bir şeydir, Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olmayan ve aykırı olan klâsik, geleneksel yada modern olsun, beşerî olan her-şey bambaşkadır. Modern insanın hakîkat zannettiği ve putlaştırdığı yanlış, İslâm ve Allah’ın râzı olduğu şey değildir.

 

Bir ilerleme, değişme, yenilik, eksiği tamamlama vs. falan diye bir şey yoktur. Çünkü Allah, her şeyi kusursuz, eksiksiz, muhteşem bir döngü ve düzen ile yaratmıştır. İnsanı en güzel sûrette yaratmıştır ve bir eksik ve noksan yoktur. Nasıl ki Kur’ân’ı da eksiksiz indirmiş olduğu için ona bir ek ve ilâve yapılamazsa, tüm varlığı eksiksiz yarattığı için ona bir ilâve yapılmasına gerek yoktur, zâten Kur’ân gibi, yaratılmış olan her-şey “korunmuş” olduğu için bir ilâve ve ek yapmaya gerek yoktur. Allah’ın istediği ve emrettiği şey, ilerlemek, yenilemek, değiştirmek ve doğrusunu arayıp bulmak vs. değil, Kur’ân ve Sünnet-merkezli olarak en doğrusunu yeniden hâkim kılmaktır. Bu bağlamda hakîkate bulaşmış olan kiri-pası, yanlışı, çirkini iptâl edip kaldırarak hakkı ve hakîkati yeniden (yeni değil) ikâme etmek ve hâkim kılmaktır. Zîrâ Allah’ın sünnetinde bir değişiklik olmaz:

 

“… Sen, Allah’ın sünnetinde (yasa-kânun) kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın” (Fâtır 43).

 

O-hâlde ister dünyevî, beşerî, Allah’ın indirdiklerine uygun olmayan ve aykırı olan şeyler olsun, ister ilmî yönde olsun, ideolojik, bilimsel ve dînî her yeni düşünce ve fikir, fitne üretip ifsâd edecektir. Fakat şeytanın, nefsin ve tâğutların etkisi ve baskısı nedeniyle insanlar sünnetullah ve imtihan gereğince yine  o yanlışı putlaştırmaya devâm edeceklerdir ve etmektedirler.

 

Allah’a, âhirete, gayba, vahye, Kur’ân’a, Sünnet’e dolayısıyla adâlete, eşitliğe, hakka, hakîkate, ahlâka, fıtrata, doğala, doğaya, normâle kısaca tevhide ve İslâm’a uygun olmayan ve aykırı olan her-şey puttur. Bu-bağlamda lâiklik, sekülerizm, demokrasi, modern-bilim ve teknoloji, felsefe, bâtıl dinler, inanışlar, düşünceler, üretimler vs. putlaştırılmış bir yanlıştır ve târih boyunca yapılan bu putlaştırma en  çok da modernizm ile yapılmaktadır. O-hâlde herkese yeniden soralım:

 

“Fe eyne tezhebûn?. “Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir 26).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

Devamını Oku »

Sosyâl-Medya Bilginliği

 

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kâlp, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsrâ 36).

 

Sosyâl-medyanın özünde ve yapısında bir “çok-bilmişlik” oluşturma ve “çok-bilmişler” ortaya çıkarma özelliği var. Çünkü sosyâl-medyâda bilgilerin çoğu görüntülüdür ve görüntülü bilgi insanları daha fazla etkilemektedir. Zâten modernizm bir “görüntü uygarlığı”dır ve modern insan da görmeyi, göstermeyi ve görüntülemeyi çok sevmektedir. Öyle ki, görüntüsü olmayan bilgiye bir türlü îtibâr etmemekte ve görüntüsüz bilgiyle iknâ ve tatmin olamamaktadır. Görüntüsüz hakîki bilgiden se görüntülü yalan bilgiyi tercih edebilmektedir.    

 

Bilgi edinmek için sosyâl-medyânın tercih edilir olmasının bir nedeni de, sosyâl-medyâda bilgilerin çok kısa ve özet olarak verilmesidir. Youtube, Facebook, Twitter-X, İnstagram vs. gibi mecrâlarda bilgiler “hap” şeklindedir. Fakat nasıl ki tıbbî hapların zararları ve yan-etkileri varsa hattâ kötü sonuçlar ortaya çıkarıyorsa, sosyâl-medyadaki hap şeklinde bilgiler de öyledir. Hap şeklindeki bilgiler, işin doğrusunu öğretmekten ziyâde eksiğini ve yanlışını öğretmeye yöneliktir. Zâten baktığınızda ve tartıştığınızda insanların sosyâl-medyaya dayalı olarak savundukları iddiâları yeterince savunamadıklarını ve iddiâlarının içini dolduramadıklarını görürsünüz. Çünkü hap bilgilerle yeterince cevap verememekte ve bir-kaç soru karşısından susup kalmaktadırlar.

 

İnsanlar târih boyunca düşüncelerini, fikirlerini, söylem ve eylemlerini ya uhrevî-ilâhî yada beşerî-dünyevî merkezde yapmışlardır. Bu düşünceler sırasıyla dinleyerek, yazıyla, telgrafla, telefonla, televizyonla, bilgisayarla, internetle ve nihâyet sosyâl-medyayla yayılmaktadır ve diğer insanlar da bu yollarla öğrenmişlerdir. Kullanılan araçlar düşüncelerin hem ortaya çıkmasını hem de yayılmasını belirliyor. Günümüzde bilgi çoğu kişi için sosyâl-medya ile oluşuyor ve yayılıyor. İnsanların çoğu da bilgilerini sosyâl-medyadan öğreniyorlar. Lâkin sosyâl-medya ile ortaya çıkan bilginliğin içi dolu değildir ve çoğu uydurma, hayâli, zannî ve gerçek-dışıdır. Zâten hakîkat ancak ve ancak Allah-merkezli olarak O’nun bildirdiği kadar olabilir. Sosyâl-medya ile elde edilen bilginin %90’ı çer-çöptür. 

 

Maddî ve mânevî paylaşımın yerini, abuk-sabuk sosyâl-medya paylaşımları aldı ve hattâ maddî ve mânevî paylaşımlara da bâtıl ve modern hurâfeler karıştı. Sosyâl-medyanın zâten %90’ı bireyi ve toplumu câhilleştiren trôl uydurması ve komplô teorisi.

 

“Sosyâl-medya müslümanlığı” diye bir müslümanlık(!) da oluştu. Sosyâl-medyada sözde İslâmî(!) paylaşımlar yapmak, müslümanlık için yeterli bulunuyor. Bu paylaşımlar ne kadar tâkip edilip paylaşılırsa o oranda sevap alındığı zannedilmektedir. Sosyâl-medyâ üzerinde İslâm’ı anlatmak ve tebliğ-dâvet yapmak da mümkün ama sosyâl-medya işi çok sulandırıyor ve iş başka yerlere gidiyor. Yüz-yüze yapılmayan tebliğ ve dâvet hem etkili olmuyor hem de sulanıyor ve ciddiyetini kaybediyor. Sosyâl-medyanın ciddiyetsizlik gibi bir özelliği var. Bu nedenle müslümanlar, sosyâl-medya üzerinden “dâvetçi” olacaklarına “tâkipçi” olmuş durumdadır. Söylene-gelen; “sakalımız yok ki sözümüz dinlensin” sözü; “sosyâl-medyada “bol tâkipçimiz yok ki sözümüz dinlensin” olarak değişmiştir.

 

Şu medyaya bir tâne “delikanlı” hoca çık(artıl)mıyor. Küfre ve şirke karşı “gık”ları bile çıkmayan ”medyatik hocalar”, sıra hadis ve rivâyet eleştirisine gelince “bülbül” kesiliyorlar. Medyatik hocalar, “iktidârı eleştirecek cesârete sâhip olmadıkları için”, mevcut bir yanlışlığın faturasını dîne kesiyorlar. Sürekli olarak modernizm lehine konuşan medyatik ilâhiyatçılar sistemin ve modern insanın hoşlanacağı şeyleri çarpıcı ifâdelerle söyleyince, “aranan adam” oluyorlar.

 

İnsanların zihinlerindeki soru ve sorunları çözmek önemlidir ama insanların hayatlarındaki soru ve sorunları çözmek daha önemlidir ve daha çok işe yarar. Bu ise sosyâl-medya ile olacak iş değildir.

 

Bâzı arkadaşlar bana; “sosyâl-medyadaki paylaşımların çok tehlikeli, başına belâ alırsın” diyorlar. Merâk etmeye gerek yok. Devlet sosyâl-medyaya; “insanlar içindekileri -sözleriyle- döksünler de gazlarını atıp rahatlasınlar” diye bir şey demez. Facebook, Twitter vs. gibi sosyâl ağlar, insanların “gazlarını almak” için tam da devletin aradığı şeydir.

 

Sosyâl-medya ile iyi arkadaşlıklar ve dostluklar da gerçekleşebilir ama sosyâl-medya ile gerçek dostlukların olması pek mümkün değildir yada çok az olur. İnsanlar “sosyâl-medyada yüzlerce-binlerce arkadaşım var” zannediyor, hâlbuki derdini dökecek tek bir dostları bile yoktur.

 

Sosyâl medya, bir çeşit “turnusol kâğıdı” vazîfesi görüyor. Artık insanları tanımak için, sosyâl(!) medyadan tâkip etmek gerekiyor.

 

Modern gençliğin elinden akıllı telefonları ve sosyâl medyayı aldığınızda, dımdızlak ortada kalırlar.

 

İnternetin ve a-sosyâl medyaların çok az alanda faydaları var. Bâzı kişiler için faydaları değerli olabilir. Kitap gibi, okuma-yazma gibi. Zâten bir tek onlar bilgisayarı, interneti ve medyayı hakkıyla kullanıyorlar. A-sosyâl medya özünde günah olmayan bir şeyi günaha dönüştürebiliyor. Gerçi a-sosyâl medyaların doğasında bir yamukluk vardır. Pek hayır çıkmaz. Azıcık olan bir hayır da boğulur gider.

Sana interneti ve sosyâl medyayı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük bir günah, hem de bâzı yararlar vardır. Fakat günahları yararlarından daha büyüktür”.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

31 Mayıs 2024 Cuma

Modernizm ve Dünyevîleşme

 

“Size verilen her-şey, yalnızca dünyâ-hayâtının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (Kasas 60):

 

Modernizm, modernite, modernlik, moda vs. denen şeyler niçin insanlar tarafından hep olumlu görülüyor?. İnsanlar niçin moderniteyi çok kolay ve çabuk benimsiyor ve hattâ fanatik bir şekilde savunuyor?. Çünkü tam da nefse göre. Üstelik şeytan ve onun uşakları olan tâğutlar da bundan çok memnun. Zîrâ şeytan, modernizm ile insanı istediği gibi oyalıyor ve ayartabiliyorken, tâğutlar da Dünyâ’yı istedikleri gibi şekillendirebiliyor, insanları da alabildiğine sömürüyorlar ve ilahlık taslıyorlar.  

 

Allah’ı, âhireti, dîni, îmânı, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Peygamber’i bilmeyen, inanmayan ve umursamayanları hadi bir tarafa koyalım, onlar bilmedikleri ve inanmadıkları için Dünyâ’ya sarılıyorlar, hiç ıskalamadan ve en üst seviyede haz, zevk, neşe ve konfor içine Dünyâ’yı dibine kadar yaşama düşüncesindedirler. Peki bizim müslümanlara ne oluyor!. Müslümanlar yada kendine “müslümanım” diyenler niçin mânevî ve uhrevî olanı pek de umursamayarak Dünyâ’ya alabildiğine sarılıyorlar?. Bunun elbette tek bir cevâbı vardır: Dünyevîleşme. Müslümanlar da artık modernleşip dünyevîleştikleri için Allah’ı, âhireti, dîni, îmânı vs. kabûl etseler ve “inanıyorum” deseler de pek de umursamıyorlar. Zîrâ İslâm’ı, dîni ve îmânı çok da sevmiyorlar. Sevmedikleri için de meyilleri İslâm’a, Kur’ân’a a ve Peygamber’e değil, daha çok bağlı oldukları ve sevdikleri Dünyâ’ya dönük oluyor. Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve bundan kurtuluş yoktur. Müslümanlar dünyevîleşerek imtihanı zorlaştırıyorlar ve hayâtı çekilmez bir hâle getiriyorlar?. Zîrâ dünyevîleşmeye karşı çıkacak olan müslümanlar da dünyevîleşiyorlar.

 

Genelde tüm insanlarda, özelde ise müslümanlarda öyle bir dünyevîleşme var ki, sanki gözleri kararmış gibi. Bu yüzden Dünyâ’nın tek bir ânını bile ıskalamak ve boşa geçirmek istemiyorlar. Böyle olduğu için de elbette İslâm’dan ve onun gereklerinden uzaklaşıyorlar ve Dünyâ’ya yaklaşıyorlar. Günümüzde Dünyâ’ya ancak modernizm ile yaklaşıldığı için, modernist ve çağdaş oluyorlar. Üstelik modernizmi iyi bir şey sanarak savunuyorlar.

 

Modern insanlar Dünyâ’yı ıskalamamak için Allah’ı, âhireti, gaybı, Kur’ân’ı, Peygamber’i yâni İslâm’ı ıskalıyorlar. Çünkü asıl adı dünyevîleşme olan modernizm, Dünyâ mekânını ve hayâtı tam da insanların nefsine yönelik ve dönük olarak tasarımlamış ve düzenlemiştir. Tâğutlar yâni “Allah’tan başka, kendilerinde güç vehmedilenler”, şeytanın fısıldamalarıyla nefse yönelik olarak Dünyâ’yı bildiğimiz-yaşadığımız hâle getirmişlerdir. Böyle bir Dünyâ’da dünyevîleşmek çok-çok kolayken, uhrevîleşmek ve İslâmlaşmak ise çok-çok zordur.

 

Modernlik “dünyevîleşme” demektir ve dünyevîleşmenin karşısında mânevî olan, uhrevîlik yâni İslam vardır. Özellikle son 200 yıldır insanlar modernliğe yâni dünyevîliğe meylettiler ve meyletmektedirler. Zîrâ İslâm’dan uzak oldukları için, modernizm çepe-çevre kuşatması ve baskısı karşısında bir direnç gösterememekte ve sonunda da bunun için uğraşmamaktadırlar bile. 

 

Modernizm; Allah’tan, âhiretten, gaybtan, vahiyden, Peygamber’den, İslâm’dan, dinden ve îmandan kopmak ve Dünyâ’ya, maddeye, eşyâya, insana ve akla yönelmek demektir. Dünyevîleşmek, merkeze Allah’ı değil de, insanı, aklı, doğayı, tabiatı, eşyâyı ve maddeyi almak demektir.

 

Modernizm, insanların sandıkları gibi, çamaşır-bulaşık makinesi, buzdolabı, elektrik süpürgesi, ulaşım ve iletişim araçları gibi işlerini -görece- kolaylaştıran araçlardan ibâret bir şey değildir. Bunlar da modernizmin ürünleridir ama asıl mesele bunların olup-olmaması değildir. Modernizme karşı olmayı anlayamayan ve “modernizme neden karşısınız?” diyenler vardır. Karşıyız, çünkü müslümanız. Müslüman olduğumuz için hem iç-âlemlerde hem de dış-âlemde merkeze Allah’ı, âhireti, dîni, İslâm’ı ve vahyi koymak istiyoruz. Bunun önündeki en büyük engel modernizm yâni dünyevîleşmedir. Modernizm “dünyevîleşmek” demektir.

 

Modernite; Allah’ı, âhireti, dîni ve kitapları merkeze almaktan vazgeçip, insanı, aklı, maddiyatı, nefsi yâni şeytanı merkeze almaya başlamaktır. İnsanlar peygamberlere ve kitaplara çok zor inandıkları ve bu yüzden de Dünyâ’nın geçici bir imtihan yeri, âhiretin ve cennetin ise ebedî bir nîmet diyârı olduğuna kabûl edemedikleri için “şimdi olan”ı, peşin olanı yâni Dünyâ’yı seçmişlerdir-seçmektedirler. Modernite, Dünyâ’nın geçici bir imtihan yurdu olduğunu bir türlü kabûl etmek istememektedir. Zâten modernite “hemen şimdi, şu-an” demektir. Din ise işi tâ baştan başlatır ve en sona yâni âhirete dayandırır. Bu nedenle modernite hem dinden hem de eski olandan nefret eder. Zâten hayâtiyetini de bu nefretle ile sürdürür.  

 

En nihâyet modernizm de bir “dîne karşı bir din”dir ve son 250 yıldır etkilidir. Bu dinde dîni akıl belirlerken, insan ise “tanrı”lık taslar. Çünkü akıl sâdece insanda vardır. Fakat bu akıl Allah’tan, dolayısı ile ahlâktan kopuk olduğu için, aslında bu din şeytanın vahiyleriyle oluşmuş, nefsin arzularına göre şekillenmiş ve tâğutların baskılarıyla yayılmıştır. Modernizm beşerî bir din’dir. Allah ile, âhiret ile, peygamber, melek ve kitaplarla ilgisi yoktur. Şeytan, nefs ve tâğut merkezlidir.

 

Modernizm Allah yerine maddeyi ve Dünyâ’yı merkeze almak demektir. Bu yüzden hem modern hem de müslüman olunamaz. Çünkü müslümanlar dünyevî olamaz. Zîrâ İslâm zâten, “Allah tarafından indirilmiş vahiylerle ve gönderilen peygamberler dünyevîleşmeye karşı mücâdele etmek” demektir. Bu nedenle de müslümanların modern ve dünyevî olmaları mümkün değildir, söz-konusu olamaz, zinhar ve aslâ böyle bir şeyden bahsedilemez bile. Çünkü bu, “on numara bir münâfıklık” olurdu ki günümüzde bahsettiğimiz anlamda çok sayıda münâfık vardır.

 

Dünyevîleşmenin panzehiri “İslâmlaşma”dır. Çünkü insanların dünyevîleşmelerinin nedeni “İslâm’dan uzaklaşmak”tır. İslâm’dan-din’den uzaklaştıkça Dünyâ’ya, Dünyâ’ya bir sınır koyup denge sağladıkça İslâm’a yaklaşılır. İslâmlaşmak ile dünyevîleşmek yâni modernleşmek birbirinin zıddıdır. Dünyevîleştikçe İslâm’dan, İslâmlaştıkça ise Dünyâ’dan kısarsınız. İslâmlaştıkça dünyadan belli ölçüde kısma olur ve olmalıdır.

 

“Her çağın kendine göre bir modernleşmesi yâni dünyevîleşmesi vardır, bu yüzden modernizm ve dünyevîleşeme kötü değildir” diyorlar. Hâlbuki her çağın kendine göre bir modernleşmesi değil, “dünyevîleşmesi” vardır. Modernizm denilen şey ise, insanın târih boyunca yaşadığı en yoğun dünyevîleşmedir. İnsanlar ilk baştan bêri dünyevîleşmişlerdir, fakat modernizm gibi bir dünyevîleşmeyle hiç-bir zaman karşılaşmamışlar ve hiç-bir zaman bu oranda bir dünyevîleşme yaşamamışlardır. Çünkü hayatlarında illâ ki Allah, âhiret, din ve îman olmuştur. Fakat modernizm ile birlikte uhrevîlikten tamâmen kopulmuştur ve vazgeçilmiştir.

 

Çeşitli kırılmaların yaşanmasından sonra; Fransız Devrimi, Sanâyi Devrimi, Modernizm, 1. ve 2. Dünyâ savaşları, tarım devrimi ve en sonunda da SSCB’nin yıkılmasıyla tek-kutuplu kalan Dünyâ ortaya çıkmış, 11 Eylül -sözde- saldırılarıyla ve çeşitli küresel krizlerden sonra da insanlar artık modernizme karşı tamâmen dirençlerini kaybetmişler ve dünyevîleştikçe dünyevîleşmişlerdir. Türkiye’de ise bu 28 Şubat’tan sonra AKP-FETÖ iş-birliği ile yoğunlaşmış, 15 Temmuz darbesi ve korona süreciyle birlikte büyük bir kopuş ile birlikte dünyevîlik almış balını gitmiştir-gitmektedir. Günümüzde dünyevîlik “modernizm” olarak görünmektedir.

 

Artık insanlar öyle bir dünyevîleşmişler ve buna bağlı olarak da öyle bir bencilleşmişlerdir ki, yanı-başlarında ölen müslüman kardeşleri ve onların çocuklarının kopan kol, bacak ve kafalarından, çekilen açlık, susuzluk, evsizlik, çıplaklık, yaralanma ve ölümlerden bile etkilenmemektedirler. İşin berbat tarafı ise, bu tutumu müslümanların da sürdürmeleridir. Çünkü dünyevîleşme had safhadadır.

 

Düşünsenize; dünyevîleşmenin etkisiyle oluşan zevk, haz, neşe ve konfor sarhoşluğu nedeniyle yeğenlerinizin kopmuş kafa, kol, el ve bacaklarını bile umursamaz duruma gelmişsiniz.. Dünyevî haz, dinden verilen tâvizlere bağlıdır. Dinden ne kadar tâviz verirseniz, Dünyâ’dan o kadar haz alırsınız. Şu da var ki, dünyevî şeylere ve eğlenceye aşırı para harcamak, uhrevî ve mânevî şeylere para harcamaya kıyamamakla sonuçlanır.

 

Dünyevîleşme günahı, haramı, ayıbı ve suçu, modernizm ile örtülmektedir. Çünkü modernizm iyi bir şey zannedilmektedir.

 

Modernizm yâni dünyevîleşeme, okumayı, şeytan, nefs, haz, konfor, neşe, eğlence adına yapar. Çünkü merkeze bunları alır. Allah ise okumanın, “ikrâ, bismi rabbike” şeklinde “Allah’ın adıyla” yapılmasını ister. Okuma Allah adına ve adıyla olunca, amel-eylem de Allah adına ve adıyla olacaktır elbette. Böylece adâlet, eşitlik, hak, hakîkat, ahlâk ve tevhid Dünyâ’ya hâkim olacaktır. Aksi-hâlde ise adâletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, hakîkatsizlik, fitne, fesat, nifak, şirk, küfür ve zulüm alıp başını gidecektir ki, dünyevîleşmenin tüm zamanlardaki sonuçları böyle olmuş ve Allah da “kritik eşik” aşıldığında azâbını göndermiştir. 

 

Dünyevîleşmenin yâni modernizmin en bâriz görüntüsü “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız” sözünde ifâdesini bulur. Yaşadığınız gibi inanmaya başlarsanız, yaşadıklarınızı din zannetmeye başlarsınız. Bu da dünyevîleşmeyi kolay benimsemenize neden olur. Çünkü bir şeyi zihnen idrâk ve kabûl etmek çok zordur, zîrâ zihnî olan teorik bir şeydir, yoruma açıktır, farklı söylenip farklı anlaşılabilir, fakat bir şeyi yapmak ve tatmak, onun bizzat deneyimlemek demek olduğu için yoruma gerek bırakmaz ve o şey daha çabuk kabûl edilir yada daha çabuk reddedilir. Bu hem uhrevî alanda hem de dünyevî alanda böyledir.

 

Dünyevîleşme, -sünnetullah ve imtihandan dolayı- daha çok nefsin hoşuna giden şeyler üzerinden olur. Bu da uhrevîlikten uzaklaşamaya neden olur. Modernizm budur ve bunun üzerine kuruludur.

 

Dünyevîleşenler mecbûren Dünyâ’ya daha fazla sarılırlar, çünkü din düşüncesi ve inancı zayıflayınca yada iptâl olunca, tamâmen Dünyâ’ya yönelmek başlar. Fakat şu da var ki, Dünyâ geçici bir imtihan dünyâsıdır ve ölüm vardır. Dünyevîleşenler de bir gün öleceklerdir. İşte bu bir felâketin başlangıcı olacaktır.

 

Dünyevîleşme, dinden uzak insanların onulmaz hastalığıdır. İnsanları dünyevîleşmeden kurtaracak olan şey ya din’dir yada bir parça toprak:

 

Dünyevileşmenin bir göstergesi de, “yapma”yı bırakıp “bilme” peşinden koşmaya başlamaktır. Dünyevileşmek, dinden uzaklaşıp felsefeye ve bilime yaklaşmayla sonuçlanır. Fakat ilim (dînî olan) ile bilim (dünyevî olan) ayrıldığında, bilim vahşîleşir.

 

Dünyevîliğin bir göstergesi de “akla tapmak”tır. Allah “akıllarınızı kullanın” derken, dünyevîleşenler akla tapıyorlar. Modern insanlar ve de müslümanlar, akıllarını kullanarak(!) hurâfelerden kurtulacaklarını sanırlarken “din”den kurtuldular ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kucağına düşerek dünyevileştiler.

 

İmtihanınızı kendiniz seçersiniz. Eğer “Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılma” yolunda olursanız tüm dünyevî imtihanlarınız önemsizleşir. Fakat bu yolda olmazsanız, önemli-önemsiz bir-çok dünyevî imtihanlarla boğuşur durursunuz.  Büyük dertleri olanlar, küçük maddî-dünyevî dertleri “dert” etmezler. İnsanların “büyük dertler”i olmadığında, küçük dertler büyür gider.

 

İslâm’da, dünyevî kavramların içi boşaltılarak içi İslâmî anlamlarla doldurulurken; sekülerizmde ise, İslâmî kavramların içi boşaltılarak içi dünyevî anlamlarla doldurulur.

 

Dünyevî yüklerimizden kurtulmadan sırât-ı müstakîm üzere yol alamayız.

 

Basit insanların ana hedefleri, mü’minlerin vazgeçtiği dünyevî hedeflerdir.

 

Post-modern zamanlarda dünyevîlik insanlara “damardan” verilmektedir. Bu nedenle hemen etki etmekte ve alışkanlık yapmaktadır.

 

Şeytana, nefisinize ve tâğutlara uyarsanız yâni sisteme ayak uydurursanız, Dünyâ’da -dünyevî anlamda- mis gibi yaşarsınız. Lâkin âhirette işiniz çok zor olur:

 

“Kim âhiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünyâ-ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun âhirette bir nasibi yoktur” (Şûrâ 20).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »