5 Mart 2023 Pazar

Anlamsızlık Allahsızlıktır

 

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

 

Modernizm bir “anlamsızlık” ve “anlamsızlaştırma” uygarlığıdır. Modernizm, “açıklama”nın “anlamlandırma”ya üstün tutulmasıdır. Kâinâtın ilk yasası anlamlılık yasasıdır. Bu yasaya uyulmadığında diğer yasalara uymanın bir anlamı olmaz. İnsanın başına gelebilecek en büyük felâket, anlamdan kopmasıdır. Çünkü anlamsızlık Allahsızlıktır. Zîrâ anlam demek Allah demektir.

 

Modernite, anlamdan kopuk bir hayat önermesiyle insanları bunalıma soktu-sokuyor. Fakat şu bilinmelidir ki, anlamlı olmayan hayat-tarzları, kendi-kendilerini bitirmeye mahkûm ve mecburdur. Dünyâ bir anlamsızlık girdabında boğulmaktadır. Mevcut Dünyâ “anlamsız” bir Dünyâ’dır. Mü’minin bu anlamsız Dünyâ’ya anlam katma zorunluluğu vardır. Gerekirse bunu, Dünyâ’nın altını üstüne getirerek yapması gerekir. Zîrâ anlamsızlık, insanın başına gelebilecek en büyük fitne ve belâdır.

 

Allah’a, âhirete, meleklere, peygamberlere ve kitaplara îman etmeyenler yâni anlamdan yoksun olanlar, mecbûren Dünyâ hazlarını “din” yaparlar. Maddeyi ilahlaştırırlar, parayı ilahlaştırırlar, nefislerini ilahlaştırırlar. Paranın yâni maddenin hâkim olduğu ve anlamın kaybolduğu yerde ne rûh kalır, ne değer kalır ne de ahlâk kalır.

 

İnsanın “sürekli ilgilendiği şey” hakkındaki yargısı genişler. Sonuçta incelediği şeye, olduğundan çok daha fazla anlam ve özellik yüklemeye başlar. Eşyâya gereğinden fazla ve taşımadığı anlamlar yüklemek yanlıştır. Çünkü bir şey ne ise odur.

 

Semirmiş insanda “anlamlandırma” ya çok az olur yada hiç olmaz. Anlamlandırma, bir şeyin eksikliği, yokluğu ve özleminde olur. Sınırsızlıkta anlam kaybolur. Zîrâ sınırsız olan tek varlık Allah’tır. Meselâ kâinâta “sınırsız” derseniz Allah inkâr edilmeye başlanır. Allah olmayınca anlam da kaybolur. Varlıktaki anlam, maddenin kendisinde değil, “yaratılması”ndadır. Allah’ın yaratmış olması maddeyi değerli kılar. Madde “yaratılmış” olduğu için anlamlıdır, yoksa kendi-kendine olan bir şeyde anlam bulunmaz.

 

Apaçıktır ki, îmanlı bir yaşam, îmansız bir yaşamdan daha anlamlıdır. İnsanın dîni, “varlığı onunla anlamlandırdığı şey”dir. Varlığı ne ile anlamlandırıyorsanız, dîniniz de ilahınız da odur. Fakat varlık gerçek anlamda sâdece Allah ile anlamlı hâle gelebilir. Zîrâ anlam demek Allah demektir. Anlamı çıkardığınızda insanın yaptıkları şeyler çok saçma olur. Anlam, mantıksız gibi görülen şeyleri yüce hedefler haline getirir.  

 

Kıyâmet kopmadıkça Kur’ân’ın anlamı tükenmez. Kur’ân’da “zamanla anlamsızlaşacak” âyetler yoktur. Çünkü Kur’ân’da “pasif anlamlar” yoktur. Kur’ân’ın anlamları, “güzel örneklik” olan Peygamberimiz’in Sünnet’i ile (Ahzâb 21) ete-kemiğe bürünmüştür ve Dünyâ anlamla dolmaya başlamıştır. İslâm, sâdece dört duvar arasında anlamlandırılacak bir din değildir. Hayâtın tümü anlamlı hâle gelinceye kadar anlamlandırma faaliyeti devâm eder. Bu da anlamlandırmanın kıyâmete kadar süreceği demektir. Kur’ân’ın hedefi hem iç-âlemleri hem de dış-âlemi anlamlandırmaktır. Bu nedenle iç-âlemimizi vahiy ile anlamlandırdıktan sonra, dış-âlemi de anlamlandırmak için Sünnet örnekliğini de göz-önünde bulundurmamız şarttır. Sünnet göz-ardı edildiğinde, Kur’ân’ın anlamları izâfileşebilir. Güzel örneklik, anlamlandırmanın hayattaki sağlamasıdır, çünkü en doğru anlayışın ve anlamlandırmanın pratikliğidir. Eğer “Allah’ın dînini ve sözünü hayâtın her alanında hâkim kılmak” mücâdelesi içinde olunmayacaksa, müslüman olmanın ne anlamı ve ne heyecânı vardır ki?.

 

Varlığı Allah ile anlamayı ve açıklamayı zûl görenlere, varlığı anlamlandırmak için ne “zaman” yeter ne de “mekân”. Bu nedenle de “milyarlarca yıl”dan ve “sonsuz evrenler”den bahsedip dururlar. Fakat bu da tatmin etmez. Çünkü, “Kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulur” (Ra’d 28).     

 

Anlamlı yaşamak “sınırlı yaşamak”tır, sınırsız yaşam-biçimi, mutlakâ anlamsızlaşmayı da yanında getirir. Meselâ “sınırlı yemek” demek olan oruç, “yemek”e anlam katar. İnfâk ettiğiniz para, malınıza anlam katar. Abdest alıp namaz kılmak, zamânınıza anlam katar. Hac, ümmete anlam katar yada katması gerekir. Hac, anlamsız bir turizm etkinliği değildir. İslâm’ın her emri, nehyi ve tavsiyesi, anlamı çoğaltmak ve yaymak için, en sonunda da Dünyâ’yı anlam ile doldurmak içindir. Zîrâ Dünyâ’dan Cennet’e ancak bu yolla bir köprü kurulabilir ve Cennet’e ulaşılabilir. O hâlde hayâtınıza anlam katan bir şey yoksa, bir hedef, ideâl ve amacınız yoksa; siz insan olamazsınız, maâzallah bir hayvan, hattâ hayvandan da aşağı bir varlık hâline dönersiniz ki azap edilen kavimlerin içinde yaşayanlar böyle oldukları için azaplarla karşılaşmışlardı.

 

Haz ile anlam aynı-anda birlikte bulun(a)maz. Hazza yöneldiğinizde anlamdan, anlama yöneldiğinizde de hazdan vazgeçmeniz yada en azından hazdan kısmanız gerekir. Bu nedenle anlam, vazgeçmektedir. Anlamsızlıktan vazgeçmenin bizzat kendisi anlamlıdır.

 

Anlamlı olunca akla uygunluk ikinci plânda kalır. Eğer anlamlı yâni Allah’lı bir yola çıktıysanız orada akıl ve mantık ikinci plânda kalır, kalabilir. Bunun örneği Mute Savaşı’dır. Mute, aklın ve mantığın değil, îmânın ve anlamın bir savaşıdır. Akla ve mantığa kalsa böyle bir savaşa çıkmak anlamsız ve imkânsızdır. Zîrâ 150.000 kişiye karşı 3.000 kişi ile meydana çıkmanın akıl ve mantıkla îzâhı yapılamaz.

 

Hümanizme göre kâinatta bir “anlam” yoktur. Bu nedenle kâinatta bir anlam aramak boşunadır. Anlamın kaynağı Allah değil, “evrimini tamamlamış” olan insandır. Kâinâta anlamı “modernleşmiş Homo Sapiens” verir. Fakat aslında onun anlam dediği şey haz ve zevkten başkası değildir. Zîrâ modernite anlamı değil, hazzı ve zevki, dolayısı ile fitne ve fesadı çoğaltmaktadır. Bu-arada anlam kaybolmakta ve insanların iç-âlemleri bomboş hâle gelmektedir. Modern insanın krizi bu nedenledir. Modern insan bir türlü tatmin olamamaktadır. Çünkü gerçek tatmin kâlp ile ilgilidir ve kâlpler ise ancak Allah’ın zikri ile tatmin olabilir. Allah’ın zikri ise Kur’ân’dır. Kur’ân ile tatmin olmak, hayâtı Kur’ân ile anlamlandırmak yâni Kur’ân ile doldurmakla olur. Aksi-hâlde her-şey anlamsız olur. Anlamsızlığın sonu ahlâksızlıktır, adâletsizliktir, şirktir, küfürdür ve dolayısı ile zulümdür. Evet; anlamsızlık zulüm açığa çıkarır ve Dünyâ anlam ile dolacağına zulüm ile dolmaya başlar. İşte bu yüzden mü’minler Dünyâ’ya kapılmazlar, Dünyâ’da, “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar.

 

Bir kötülüğe yapılan îtiraz, ancak “iyi” tarafından olursa anlamlı ve tutarlı olur. Yoksa kötüye, diğer bir kötülük tarafından yapılan îtiraz hem anlamsız, hem de tutarsızdır. Hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Zîrâ hak, anlamsız bâtıl ile bir-araya gelemez., bir-arada duramaz.  

 

Modern bilim, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Zîrâ modern bilim parçalayıcıdır. Parçalanan şey anlamsızlaşır. Parçalanan bütün, “o” olmaktan çıkar ve böylece anlamı kaybolur. Bir şeyi aşırı araştırıp incelemek, o şeyi anlamsızlaştırır. Modern teoriler ve modern hayat-tarzı, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Eşyâya taşımadığı anlamlar yükler. Modern hümanist bilim, “evreni Allah’tan bağımsız olarak anlamlandırma(!)” öğretisidir. Bu nedenle de modern-bilimde bir anlam aramak boşunadır. O ancak anlamsız soğuk deneyler yapar ve anlamsız ve Allah’sız sonuçlar açığa çıkarır ki bunlar da anlamsız olduğu için kısa sürede yetersiz gelmeye başlar ve değiştirilmek zorunda kalınır. Zîrâ anlamlı ve dolayısı Allah’lı olmayınca insana hiç-bir şey yetmez, onu hiç-bir şey kesmez ve bir zaman önce kendisini heyecanlandıran şeyden bir zaman sonra sıkılıp nefret etmeye başlar. Bir zaman önce “mutlak doğru” olarak gördüğü şeyi kısa süre sonra yanlışlar ve elinin tersiyle iter. Böylece Dünyâ’da bir anlamsızlık girdabı içinde yaşar ve ölür gider. Sonunda da cehennemi boylar. Çünkü anlamsız yâni Allah’sız yaşamanın cezâsı, âhirette de Allah’sız yaşamaktır. Anlamsız-Allah’sız yaşayanlar, âhirette Allah’ın nîmetlerinden mahrûm kalırlar.

 

Hayat boşluk kabûl etmez, hayâtını anlamlı şeylerle doldurmayanlar mutlakâ anlamsız şeylerle doldurmak zorunda kalırlar. Fakat anlamsız olunca onu aslâ tatmin etmez, boğar ve sıkar. Bu yüzden, eğer çok sıkılıyorsanız, “anlamsız bir hayat” yaşıyorsunuz demektir.

 

Yerine daha iyisini yap(a)mayacaksanız, “yıkma”nın bir anlamı olmaz. Yıkmak, daha iyisini ve anlamlısını yapmak için olmalıdır.   

 

Ölüm korkusunun şiddeti, kişinin yaşamındaki tatminsizliğin şiddetine eşittir. Hayatta tam anlamıyla tatmin olamayanlar, ölümden çok korkarlar. 

 

Yazacak şeyleri olmayanlar, anlamsız cümleler kurarlar.

 

Tasavvuf da “anlam katıyorum” diyerek her-şeyi anlamsızlaştırır. Çünkü her-şeyi Allahsızlaştırır. Bunu, -hâşâ- her-şeyi Allah îlân ederek yapar. Her-şey Allah olunca, aslında Allah inkâr edilmiş olur. Tasavvuf bu bağlamda her-şeyin Allah olduğunu su, buz, kar ve dolu örneği ile göstermek ve ispât etmek isterler. “Buz, kar ve dolu da sudur, aslı sudur, ama buz, kar ve dolu olarak gözükürler, sonunda aslına döneceklerdir. Ölmeden önce bunu anlayanlar kendilerinin de ‘asıl olan varlık’ yâni Allah olduklarını idrâk etmiş olurlar” derler. Fakat bu mantığa göre şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor; su, buz, kar ve dolunun tamâmı aslında maddedir. Aynı şeydir yâni. Buna göre; “bir ‘bâkî madde’ yâni ‘su’ vardır, bir de ‘fânî maddeler’ yâni buz, kar ve dolu vardır. Fâni maddelerin hayâtiyeti sona erince ‘bâki maddeler’ hâline geliyorlar” mantığı ortaya çıkar. Bu, Allah ile tüm varlık ve hattâ insan arasında da böyledir. Fakat bunu kabûl ettiğimizde “her-şey maddedir” dememiz gerekir.

 

Şimdi, bir insan var, maddeden müteşekkil maddî bir varlık. Su ve buz misâli, Allah iken insan olmuş. Allah’ın bir değişimi ve görünümü ile insana dönmüş. Geçici olarak insan gibi görünüyor. Buz aslında su ise, buz eriyince yâni hayâtiyeti bitince aslında dönüp su oluyorsa yâni sudan suya bir dönüş oluyorsa, o zaman maddeden müteşekkil olan insan da maddeden maddeye dönecektir. İnsanın hayâtiyeti bitince nereye dönüyor?. “Fânî insan” ölünce “bâkî insan”a yâni Allah’a dönüyor. Fânî madde bâkî maddeye dönmüş oluyor. Çünkü Allah’a dönmek maddeye dönmek demek oluyor. O zamanda “varlığın tamâmı fânî maddedir, Allah ise bâkî maddedir” sonucu çıkıyor. Böylece “lâ mevcûde illâ madde (yada enerji)” yâni “maddeden başka varlık yoktur” ve “maddeden başka ilah yoktur” sonucuna ulaşılıyor ki bu Panteizmdir. Vahdet-i Vücut denilen şey de aslında Panteizmdir. Buna göre her-şey bâkîdir ve fânî olan bir şey yoktur. Yâni aslında sanıldığı gibi bir Allah yoktur ve “sâdece bâkî madde vardır”. Fânî ile bâkî aynı şeydir. Bâkî maddenin bir bilincinin olmasına da gerek yoktur. Her-şey şansına oluyor. O bilinç maddeye içkindir. Maddeye içkin olan bilinç her yeni yaratılışta potansiyel olarak bulunuyorsa da, her yaratılışta ortaya çıkmak zorunda değildir. Çünkü ayrıca bir bilinçli varlık yoktur. Böylece materyâlizm haklı çıkıyor. Evrim Teorisi haklı çıkıyor. Dolayısı îman ettiğimiz şekilde bir âhiret yoktur, melek yoktur, vahiy yoktur, peygamberlik diye bir şey yoktur ve “Muhammed kendini Peygamber îlân etmiş, Kur’ân’ı da kendisi yazmış” düşüncesi doğru olmuş oluyor. “İslâm, isyân içeren bir eşitlik hareketinden başkası değildir” sonucu çıkıyor. Çünkü anlam ortadan kalkmıştır ve her-şey anlamsızlaşmıştır.

 

Bu düşüncede yâni anlamsızlıkta, aslında iyilik-kötülük, çirkinlik-güzellik, şerefsizlik-asâlet, haram-helâl, günah-sevap, şirk-küfür, zulüm vs. sayısı sınırsız olan her “iyi” ve “kötü” dediğimiz şey buharlaşıp yok oluyor. Böyle olunca sorumluluk almak çok saçmadır. Hattâ aslında tevhid edilecek bir şey de yoktur. Maddeden başka bir şeyin olmadığını bilmek ve buna inanmak yeterlidir. Böyle inanınca da insana düşen şey, “Dünyâ’da en güzel-yakışıklı, en zengin, en sağlıklı, en yoğun haz ve zevk içinde en uzun hayâtı yaşamak ve hattâ mümkünse hiç ölmeden yaşamayı sağlamak”tır. Önemli olan budur. Çünkü anlam diye bir şey yoktur. Tek şey haz ve zevk almak ve acıdan olabildiğince kaçmaktır. En üstün ve en iyi insan da zâten hiç acı duymadan ve sıkıntı çekmeden kesintisiz haz ve zevk içinde yaşayan insandır. Tabi bu düşüncede olan insan, diğer insanların hakkını kolayca yiyebilecek, kendi hazzı için başkalarının hazzını kesebilecektir. Yumurtasını pişirmek için Dünyâ’yı yakmayı bile göze alabilecektir. Üstelik bunu “hak” olarak görecektir.

 

Sonuçta hayat; zenginler, fizîken güçlüler, yakışıklı ve güzeller, cins kafalılar gibileri için cennete dönüşürken, büyük çoğunluk için cehenneme dönecektir. Zâten onlar “olmasa da olur, hattâ olmasa daha iyi olur” varlıklardır. Biraz daha sabretmek yeterlidir. Çünkü ne de olsa, onların yerine biz ne istersek onu yapacak olan yapay zekâya sâhip robotlar geçecektir.

 

Evet, anlamdan kopmak Allah’tan kopmaktır. Allah’tan kopmak ise “insanlıktan çıkmak” anlamına gelir. Zîrâ anlamlandırmayı sâdece insan yapabilir. Eğer anlamlandırma yapılmayacaksa, o zaman insan olmanın bir farkı kalmaz. Böylece anlamlandırmadan yoksun olan hayvanlara dönülmüş olunur. Anlam olmayınca ha hayvan olmuşsunuz, ha bitki, ha bir taş.. Ne fark eder ki!.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Araçlar ve Amaçlar

 

“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn 115).

 

İnsanlık târihi, amaçlarla araçların karıştırılmasının târihidir. Amaçlarla araçlar karıştırıldığında amaçlar blôke olur ve araçlar amaç hâline gelir. Amaçlarla araçların karıştırılması en çok da modernizm ile birlikte olmaktadır. Öyle ki, modernite ile birlikte araçlar sayıca çok çeşitlenip çok fazlalaşınca, amaçlar görünmez hâle gelmiştir. Artık insanlar amaç için değil araç için yaşamaya başlamıştır. Modern insan, amaca yönelik değil, araca yönelik yaşamaktadır. Zîrâ bir amacı kalmamıştır ve tüm amacı araçlara erişmek olmuş, sonunda da araçlar amaçlaşmıştır. Zîrâ araçlar ilahlaştırılmıştır. Artık araçlar her-şeyken, amaçlar hiç-bir şey değildir. Yüce bir amaç için yaşamak ise hem gereksiz bir şey olarak, hem de ilkellik ve yobazlık olarak görülmektedir.

 

Allah araçları yarattığı gibi amaçları da yaratandır. Allah’ın yarattığı bir şey O’nun gereksinimi ve amacı olmaz. Allah sırât-ı müstakîm üzeredir fakat Allah’ın bir amacı olmaz. O “Hallâk”tır ve sürekli yaratır. Yarattıkları için araçlar ve amaçlar koyar, kânunlar belirler. Yâni araçlar ve amaçlar, yaratılmışlar için geçerlidir. Bu nedenle Allah’ın bir amacı yoktur. Böyle olunca da “niçin, niye, ne zaman yarattı” gibi sorular anlamsızdır. O zâten yaratır durur. Bu yaratma zorunlu bir yaratma değildir ama Allah’lık, “yaratmak” demek olduğu için, O’nun niçin yarattığının sorgulanması abestir. Fakat şu da var ki, Allah’ın yaratması, amacını içinde taşır. Allah bir şeyi yarattıktan sonra ayrıca bir amaç belirlemez. Allah’ın yaratması amaç belirlemesidir. Allah, yarattığında, amacı da yaratmış olur. Bu nedenle der ki:

 

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır” (Mülk 2).

 

Allah bir yaratma yaptığında amacı da yaratmış olur. Çünkü O’nun yaratmasında bir eksiklik olmaz. Yaratılmışlar içindeki bilinçli-akıllı varlıkların “niçin” sorusuna âyetteki cevâbı verir. İşte, yarattığı bu “kâinat formatında” da genel bir amaç doğrultusunda ara-amaçlar ve bu amaçlara ulaşmak için araçlar yaratmıştır. Allah’ın insanlar için koyduğu amaç “O’na hakkıyla kul olmak”, O’nun rızâsını ve cenneti kazanmak” için çalışmaktır. Bu amaç için kullanabileceğimiz en iyi araç Allah’ın en büyük nîmeti olan vahiy yâni Kur’ân’dır. Ayrıca Allah, vahyin yanından vahyin en ideâl temsilciliğini yapan peygamberleri de göndererek en güzel örnekliği da ortaya koyar ki insanların bu örnekliğe bakarak bir hareket ve davranış metodu belirlemelerinin önünü açmış olur.

 

Sünnetullahın, imtihanın ve varlığın formatı gereğince ve de Allah’tan başkasının bilemeyeceği hikmetler nedeniyle, genel amaca ulaşmada amacı hedef edinenlerin ellerinde her zaman daha az araç olagelmiş ve sayıca ve güç olarak zayıf kalmışlardır. İmtihanın rajonu budur. Fakat şöyle bir şey de vardır ki Allah “îman” denilen potansiyel bir gücü de inananların kâlbine yerleştirir ki, aslında îmânın gücüne denk bir güç yoktur aslında. Zîrâ Allah, ancak îman edenlere ve sâlih amelde bulunanlara yardım eder ve Allah’ın yardım ettiğini hiç kimse yenemez.

 

Allah bâzen kullarına öyle bir güç verir ki, karşısından bakınca bir şeye benzetilemeyen bir şey, o zamânın en büyük gücünü alt edebilir. Meselâ bu bağlamda Hz. Mûsâ’nın âsâsı böyledir:

 

“Bunun üzerine âsâsını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderhâ oluverdi” (Şuârâ 32).

 

“Onlar da, iplerini ve âsâlarını atıverdiler ve: ‘Firavun’un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz’ dediler. Böylelikle Mûsâ da âsâsını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuveriyor” (Şuârâ 44-45).

 

“(Mûsâ:) ‘Siz atın’ dedi. (âsâlarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. Biz de Mûsâ’ya: ‘Âsânı fırlat’ diye vahyettik. (O da fırlatınca) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını toplayıp yutuyor” (A’raf 116-117).

 

“Böylelikle (Mûsâ) âsâsını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi” (A’raf 107).

 

Yüce amaç uğruna teslîmiyetini tam gösterenlere ve îmanlarını en net şekilde ortaya koyanların yardımcısı Allah’tır. Allah kimin yardımcısı ise, üstün olan odur:

 

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran 139).

 

Demek ki teslimiyetten (îman) doğan basit araçlar, teknolojinin üstün araçlarını alt edebiliyor. Bunun en iyi örneği, Firavun’un sihirbazlarının üstün teknolojik araçlarının, Hz. Mûsâ’nın “âsâ”sı tarafından yok edilmesidir. Teslîmiyet hem araç hem de amaçtır. 

 

Âhiret bilinci ve “cennet hedefi” ile yaşamayanlar, sürekli olarak modern hayâtın üst seviyesi için hayâl kurarlar. Zîrâ  âhireti amaç edinmeyenler Dünyâ’yı alabildiğine amaç edinirler. Bu aslında şeytan, nefs ve tâğutun ayartmasının bir sonucudur. Fakat insan madde ile aslâ mutmain olmaz. Zîrâ insan salt maddeden ibâret değildir. Madde “kesin tatmin edici” olmadığı için bu tatminsizlik ve eksiklik yine sürekli olarak madde ile desteklenmek ve tamponlanmak zorunda bırakır insanı. Böylece hayat “tatminsizliği tamponlamak”la ziyân olur gider. Çünkü kâlpler ancak Allah’ın zikri-Kur’ân ile tatmin olur.

 

İnsanlar târih boyunca konuşmalarını, “söz ile ve insanlara göre” olmaktan; “yazıya, telgrafa, telefona, televizyona, bilgisayara, internete ve sosyâl medyaya göre” şeklinde değiştirmiştir. Araçlar konuşmanın yönünü ve yöntemini belirliyor. İnsanları araçlar yönlendiriyor ve hiç olmadık yönlere bile sürükleyebiliyor. Çünkü yüce bir amaç olmadığında araçlar amaç hâline geliyor. İnsanlar yüce bir amaçtan kopuk olunca her-şeyi boş olarak görüyor. Böylece araçlara yöneliyor ve araçları amaç ediniyor. Araçların amaç edilmesi, insanın sapmasının bir göstergesidir. Çünkü aslında insan özünde yüce amaca meyyâl olarak yaratılmıştır. Lâkin nefsi onu bu amaca yönelmekten saptırmaktadır:

 

“Biz ona ‘iki yol-iki amaç’ gösterdik. Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi” (Beled 11-12).

 

İnsanın yüce amacı terk edip basit araçlara yönelmesi ve araçları amaç yapmasının nedenini bu âyet çok net açıklıyor. Çünkü yüce amaçlar sonsuzluğa açıldığı için bedeli de üzerlerinde taşırlar. Bu nedenle yüce amaçlar peşince olmak için bâzı bedelleri göze alabilmek gerekir. En azından kafa ve beden konforunu bozmak gerekir. İnsanlar bu bedeli ödemekten kaçınca araçlara yöneliyor ve o sarp yokuşu es geçiyor. Hâlbuki sarp yokuşun arkası cennettir. Bi-gayretle o yokuşu geçenler ebedî nîmet diyârına ulaşırlar. O sarp yokuşa yanaşmayanlar ise, mecbûren araçlara sarılırlar ve araçları amaç hâline getirirler. 

 

Çalışmak bir araçtır. Modern zamanlarda insanlar onu amaç edindi. İş ve çalışmak modern insan için amaçtır. İyi de ne için çalışılıyor?. Araçlara ulaşmak için. Çalışmanın amacı araçlara ulaşmak içindir. Araçlara ulaşmanın amacı ise araçları kullanarak bir amaca yönelmek için değil, nefsin kışkırtılması ve rahat etmesi içindir. Böylece aslında araçlar üzerinden nefsiler amaç edinilmiş yâni ilahlaştırılmış olur:

 

“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını-nefsini) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

 

Araçları en çok amaç edinenler, nefislerini ilah edinenlerdir. Çünkü nefislerini ilah edinenler, âhireti gözden çıkarmış olanlardır.

 

İnsanın düşüncesi, amaçladığı hedef ile şekillenir. Hedefi olmayanın ise, zâten üzerinde düşüneceği bir düşüncesi bile yoktur. Onun tek düşüncesi araçlara ulaşmaktır.

 

Mutluluk bir amaç-hedef değil, bir sonuçtur. Amaç yerine geldiğinde mutluluk da ortaya çıkar. Gerçek mutluluk, cenneti kazanmaktır. Yoksa insanların çoğunun mutsuz olduğu hattâ perişân olduğu bir dünyâda mutlu olmak büyük bir sorundur. Asıl amaç ve hedef, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsını kazananlar Dünyâ’da olmasa da sonuçta âhirette mutlu olurlar.

 

Allah rızâsından başka hiç-bir şey “kesin amaç” olamaz. Allah’ın yarattığı her-şey insanın en büyük amacı için kullanacağı araçlardır. En büyük araç ise îman, takvâ,  teslîmiyet, Kur’ân ve Sünnet’tir. Vahyi ve Peygamber’in vahiy-merkezli hareket metodunu tâkip etmek, insanı o yüce amaç yolunda yürütür ve amaca ulaştırır ki bu amaç cennettir. Cenneti kazanmak uğruna helâl ve meşrû araçlara sarılmak da meşrûdur. Fakat yüce bir amacı olmayanların sarıldıkları araçlar onların amaçları olur. Büyük amaçları/hedefleri olmayanlar, hazların peşine düşmeye ve hazları düşlemeye başlarlar.

 

İslâm için, mevcut seküler-modern sapmanın “eski sapmalar”a göre farklılığı, kullandığı araçların daha kompleks olmasıdır. Artık insanlar daha kompleks araçlar kullanarak yüce amaçtan daha hızlı uzaklaşmakta ve kopmaktadırlar.

 

Hem namaz kılıp hem de “kötü insan” olanlar, namazı “hedef” yâni amaç olarak görenlerdir. Oysa namaz, kişiyi iyiliğe ve yüce amaca yönlendiren ve ileten bir “araç”tır.

 

Mevcut zamanda seküler sisteme karşı mücâdele edecek güç ve araçlara sâhip olmayanlar, yeterli dik duruşu gösteremeyeler, zihnen ve kâlben dik durmanın imtihanını vermelidirler. Dilleriyle ve elleriyle bir şey yap(a)mayanlar, en azından kâlplerini temiz tutmalıdırlar.

 

Allah “amaç”ı da yaratandır. “Bir amaç ortaya koyan”dır. Bu nedenle “Allah’ın amacı-hedefi” olmaz. Bu durumda “Allah kâinatı niçin yarattı” sorusu sorulamaz:

 

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün ‘boş ve amaçsız olanını’ satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır” (Lokmân 6).

 

Yüce bir hedef-amaç üzre olmayanlar, ya hazzın kuşatması, yada ölümü düşünmenin buhrânı içinde yaşarlar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2020

 

Devamını Oku »

Arzuların Kaynağı Üzerine

 

“Kadınlara, oğullara, kantar-kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünyâ-hayâtının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır” (Âl-i İmran 14).

 

  İnsan olmanın ayırıcı özelliği her ne kadar “rûhî, mânevî, aklî ve duygusal hisler ve farklılıklar” olsa da, insanda “imtihanın gereği” olarak bir “nefs” de vardır ve nefs, eğer terbiye edilememişse, sonsuz arzularla kuşatılmış sonsuz arzuların tutsağı olmaya teşnedir. Tabi nefsi tümden kötülemek ve nefse zulmetmek de yanlıştır. Çünkü Dünyâ’da hayâtiyetimizi ve neslimizin devâmını sağlayan şey, nefsin dürtüleri ve arzularıdır. Çünkü biz hayâta “göbekten” bağlıyız. Yaşamak için nefsin köreltilmemesi şarttır. Bu da yeme-içme ve cinsî ilişki gibi ihtiyaçların karşılanması ve tatmin edilmesiyle olur. Allah’ın istediği şey, bâzı dinlerde ve düşüncelerde görüldüğü şekilde “nefsi öldürmek” değil, onu meşrû ve helâl yoldan tatmin etmek ve belli bir disiplin altına alarak terbiye etmektir. Peygamberimiz; “senin de nefsin var mı?” sorusuna; “var fakat ben onu müslüman ettim” demiştir. Nefsini terbiye etmiş yâni gayri-meşrû ve haram yoldan tatminini kesmiştir.

 

İnsan nefsini tatmin etmek için çeşitli arzular duyar ve bu arzuları tatmin etmek için aşırı derece istekleri olur. Eğer bu istekler ve arzular meşrû yoldan  tatmin edilmezse, kişi mutlakâ gayri-meşrû ve haram yoldan tatmin yoluna girecektir. Zîrâ nefsin ihtiyaçları bâzen hayâtidir ki, yeme-içme ihtiyaçları olmazsa-olmazdır. Fakat Allah’ın isteği, bunların helâl, meşrû ve temiz yoldan giderilmesidir. Şehevî ihtiyaçlar da, nikâh-merkezli bir tatmin ile giderilmelidir. Aksi-hâlde insanlar ilk başta bireysel, bir süre sonra ise toplumsal olarak bozulacak, bozulan toplum tüm Dünyâ’nın da bozulmasına ve fesada uğramasına sebep olacağından dolayı, Dünyâ çirkef içinde kalacaktır. Böylece şeytan hedefine ve murâdına erecek, insanları ebedî cehenneme düşürecektir. Yâni işin sonunda sâdece Dünyâ felâkete uğramakla kalmayacak, âhirette de sonsuz pişmanlıklar içinde kalınacaktır.

 

Şeytan Allah’ın “secde et” emrine karşı çıkıp absürd bir mâzeret üretince, Allah onu bulunduğu yerden kovmuş ve bunun üzerine şeytan şöyle demiştir:

 

“Dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünyâ-tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlakâ kışkırtıp-saptıracağım” (Hicr 39).

 

Allah, “imtihanın bir gereği olarak” şeytana “son saat”e kadar mühlet vermiş ve ilk baştan beridir de insanlar şeytanın ayartmalarına mâruz kalarak nefsinin tatminini meşrû olmayan yollardan gidermenin peşine düşmüştür. Öyle ki, moderniteyle birlikte modern insan, arzularının bir oyuncağı hâline gelmiş, sonsuz arzuların ve ihtiraslarının tutsağı olmuştur. Çünkü Allah’ın emrini dinlemediği için nefsinin esiri ve kulu olmaktadır:

 

“Yalanladılar ve kendi hevâ (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır” (Kamer 3).

 

İnsanı ihtiraslarının peşinde koşturan ve arzularını kışkırtan etkenler vardır. Ali Şeriati, “insanın dört zindanı vardır” der. Bunlar aslında insanın nefsini de kuşatan ve rûhunu tutsak eden zindanlardır. Şöyle ki, insan; tabiat-coğrafya, târih, toplum ve ego-benlik ile kuşatılmıştır. Nefis bu dört zindanla kuşatılmıştır ve böylece insanın rûhu, kâlbi, zihni, beyni vs. idrâk melekelerini yitirmektedir. Sonuçta da ağır bir kuşatma ve sapıklık içinde olduğunun farkına varamamaktadır. Bu sebeple de bu aşağılık durumdan kurtulmak için bir şey yapama yoluna girememektedir. Demek isteğimiz şudur ki, insan, aslında kendisini selâmete çıkaracak olan 4 unsuru, hayâtını meşrû yoldan yaşamak istemediği için zindana çevirmekte, böylece arzularının elinde oyuncak olup oyalanıp durmaktadır. Tabi sonuçta böyle olunca da Dünyâ, “şeytanın iktidâr alanı” olmaktadır. Çünkü insanın ezeli düşmanı olan şeytan, ilk başta söylediği gibi, insanı olmadık kuruntulara düşürmüş, arzularına esir etmiştir. Sonuçta insan, arzularını meşrû, helâl ve temiz yoldan tatmin etmekle yetinmemekte, nefsin ve arzularının baskısına boyun eğerek haram yollara tevessül etmektedir. Zîrâ Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in örnek hayâtı gibi bir yaşamı yaşamak için nefsinden, Dünyâ’dan ve arzularından vazgeçemediği için îmânı zayıflamakta ve körelmekte, böylece iç-enerjisi kaybolduğu için nefsinin ayartmasına ve arzularının sonsuz isteklerine karşı koymak için bir direnç gösterememektedir. Nefsin azgınlığı, yine nefsî olan şeylerle dizginlenemez ki!. Vahyin insan kazandırmış olduğu bilgi, bilinç ve îman ile açığa çıkan  o dirâyet bunu başarabilir ancak.

 

İnsanı, içinde bulunduğu doğa-tabiat çok etkiler. Doğanın ağırlığı yada çekiciliği kişileri zorlayabildiği için insanlar gayri-meşrû yollara girebilmektedir. Yine doğanın fazla cömert olduğu yerlerde insanlar “bolluğun ayartması”yla arzularının peşine takılabilmektedir ki Dünyâ’nın yarısı kapitâlizmin aşırı refahında arzularını “din” edinmekte arzularının kulu olmaktadırlar.

 

Târih de insanı kuşatır. Hem bağlı oluğu kavmin târihi ve oluşan hayat-tarzı, hem de yaşadığı mevcut modern hayat şekli, insanı etkilemekte ve hayat-tarzını, arzularını, isteklerini şekillendirmektedir. Doğu’nun târihi farklı, batı’nın târihi farklı arzular ve istekler üretmekte ve böylece doğu insanı ile batı insanının düşünce, söz ve amelinde, dolayısı ile arzu ve isteklerinde farklılıklar meydana gelebilmektedir. Fakat son 200 yıl önce başlayan süreç ve özellikle 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra neredeyse tüm Dünyâ aynı düşünce, tasavvur, amel-eylem, yeme-içme, tüketme, arzu ve isteklerle donanmıştır. Artık tüm Dünyâ, batı’nın seküler-kapitâlist-liberâl yaşam tarzına göre düşünmeye, konuşmaya ve hareket etmeye başlamıştır. Zîrâ batı’nın seküler hayat-tarzı, Allah’ı, dîni, kitabı ve doğal, normâl ve fıtrî hayâtı kâlplere-vicdanlara hapsederek ve değiştirerek insanları nefisleriyle baş-başa bırakmıştır. Zâten nefis-merkezli olan  moderniteye uygun hâle getirmiştir. Modern telâkki, insanların arzularını ve tutkularının aşırı şekilde kışkırtınca, insan zindan üstüne zindanların içinde kalmaktadır. Ne yazık ki modern insan bu “şeffaf zindan”ları göremediğinden yada nefsini ve arzularını bolca tatmin imkânı bulabildiğinden dolayı, bu zindanları görmek istememektedir. Zîrâ modern insan, zindanında mutludur(!):

 

İnsan toplumsal bir varlıktır. Fakat toplum İslâm ile Kur’ân ile şekillenmiş ve inşâ olmuş, sonra da İslâm medeniyeti ile huzûra ermiş bir topum değilse, nefsine, arzularına ve tutkularına direnemeyecektir. Zîrâ modern insan mânâ ve rûha değil de maddeye yöneldiği için nefsine ve tutkularına alan açmış olacak, arzuları da onu sımsıkı kuşatacaktır. Böylece ortaya “nefsini din edinmiş” bir toplum çıkacaktır. İşte bu toplumda yaşayanlar hayâtı Allah’a göre değil, nefsinin peşine takılmış insanlardan öğrenecektir. Böylece toplumun tüm fertleri nefsine ve dolayısı ile arzularına-tutkularına uyacak ve yaptığı bu şeyin de iyi ve doğru olduğunu zannedeceği için, Allah’sız hayat-tarzını ölümüne savunacaktır:

 

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar” (Kehf 103-104).

 

Dördüncü zindan olan benlik-ego ise, zâten nefsin kendisidir. Bu nefs elbette “terbiye edilmemiş nefs”tir. Nefsi hakîki anlamda terbiye edecek olan tek şey, kişide âhiret bilinci ve inancı oluşturan İslâm’dır. İslâm’ın kazandırdığı îman, nefse karşı dik duracak ve kendinden tâviz vermeyecektir. Böylece nefs gayri-meşrû yollara düşmeyeceği için aşırılıklara yönelemeyecek ve doğal, normâl ve fıtrî bir şekilde tatmin olan arzular, insanı kuşatamayacak ve kendi merkezinde yönlendiremeyecektir. Böylece nefsin baskısı ve kuşatmasından kurtulan rûha geniş bir alan açılacaktır. Sonuçta kişi böylece rûhunu, kâlbini ve zihnini meşrû yoldan tatmin edebilecek fırsatı yakalamış olacaktır. Böylece şeytan mü’minlerden umûdunu kesecektir. Nefsi Allah ile, îman ile, İslâm ile tatmin olmuş olanları ise şeytan ayartamadığından dolayı Dünyâ’da Allah’ın emrine göre yaşayan insanlar, âhirette de “sonsuz huzûr diyârı”nda ağırlanacaktır.:

 

“Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiç-bir zorlayıcı gücün (hâkimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter” (İsrâ 65).

 

“Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir” (Fecr 27-30).

 

Dünyâ’dan, arzularından, hırslarından, tutkularından ödün vermeyip de vazgeçemeyen insanlar ise, nefislerinin doğrultusunda yaşadıkları için bir-süre sonra artık nefislerini din edinecekler ve hattâ nefislerini ilahlaştıracaklardır:

 

“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

 

Hz. Âdem ve Havvâ’dan bâridir ve özellikle Hâbil ile Kâbil’in kavgasından îtibâren, insanlar ya nefsinin ve arzularının doğrultusunda yaşamışlar ve azâbı hak etmişler, yada nefsini ve arzularını kısıtlayarak ve terbiye ederek meşrû yola girmişler ve rûhlarına geniş alanlar açarak Allah’ın emrine göre yaşamayı şiar edinip sonsuz mükâfâtı hak etmişlerdir. Aslında târih boyunca insanlar, doğal, normâl ve fıtrî bir ortamda yaşadıkları için sapma bâriz bir şekilde yayılma imkânı bulamamış ve zâten yayıldığında da azap ile püskürtülmüştür. Fakat son 200 yıldır “aydınlanma”(!), “sanâyi devrimi”, “Fransız ihtilali” gibi süreçlerden sonra insanlar hayatlarından Allah’ı, dîni, vidânı, doğal olanı, normâli ve fıtrî olanı kovunca, maddî bedenleriyle yâni nefisleri ve arzularıyla baş-başa kalakalmışlardır. Modernite, bilim ve teknolojinin kışkırtılmasının sonucunda ortaya çıkan yıkıcı silahların da gölgesinde tüm Dünyâ’yı ve hayâtı nefsin güdümüne sokmuştur. Bu, târihte daha önce bu derece çığırından çıkmış bir şekilde yaşanmamış bir şeydir. O hâlde bu durum büyük bir fitne ve ağır bir sapmadır. Modernitenin etkisi genelde son 200 yıldır ama özellikle 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra tüm Dünyâ’yı kuşatmış ve artık insanlar mutlu bir hayâta, nefsin, arzuların ve ihtirasların aşırı tatmin edilmesiyle ulaşılacağını sanma sapıklığına düşmüştür. Dünyâ içten-içe yıkılırken, modern insan hazzın cenderesinde yok oluşa doğru sürüklenmektedirler. Kısaca, insanlığın gördüğü ve şu-an hâlen yaşamakta olduğu modern yaşam-şekli, insanlığı kıyâmete ve son saate doğru hızla götürmektedir:

 

“Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir” (Şuârâ 227).

 

Peki ne ve nasıl olmalıdır?. Tabî ki İslâm hayâta hâkim olmalıdır. Nasıl olacağının reçetesini tüm zamanlar ve mekânlar için Allah verirken, nasıl olacağının örnekliğini de “güzel örneklik” (Ahzâb 21) Peygamberimiz ve ilk “kurucu nesil” olan sahabe göstermiştir. Artık biz de bu örnekliğe göre “yeni örneklikler” kuracağız ki onlar gibi saadete erişebilelim. Çünkü onlar, tüm kâinâtın kusursuzca uyduğu sisteme, sünnetullah denen Allah’ın emrine ve vahyine, en ideâl ve örneklik oluşturacak şekilde uymuşlardır. İşte nefsi ve arzuları dizginlemenin ve böylece hakka ve hakîkate göre yaşamanın reçetesi budur.  

 

Modern insan diyor ki; “biz istemezsek bize kimse bir şey veremez”. İnsanı ilahlaştıran hümanizm, modern insanı kandırmaktadır. Modern insan zannediyor ki tüm düşünceleri, arzuları ve istekleri özgürce kendi seçimlerinden oluşuyor. Zinhar böyle değildir. Peki modern insanın isteklerini ne  oluşturuyor?. Modern insan neyi istediğinin yada neyi niye istemediğinin farkında değildir. Modern insan kendisini özgür zannediyor ve isteklerinin ve arzularının kendisine âit olduğunu sanıyor. Bu büyük bir cehâlet ve ağır bir ahmaklıktır. Tabi büyük bir kandırmacadır. Modern insan bilsin ki, rûhu ve mânâyı besleyecek ve tatmin edecek olan İslâm, Kur’ân ve doğal-normâl-fıtrî olan şeylerden vazgeçtiği için, artık kendisini yönlendiren ve hattâ kuşatıp “şeffaf zindanlar”a atan şey, modern zamanlarda çok daha bâriz bir şekilde açığa çıkan ve Dünyâ genişliğinde bir hareket alanı bulmuş olan nefsi, arzuları, ihtirasları, istekleri, zanları, cehâleti, küfrü, şirki ve zulmüdür.

 

Modern insan bu etkenlerle yönetiliyor. Bu nedenle de istediği her-şey, başta “şeytanın isteği” olmak üzere, şeytana taşeronluk yapan tâğutların, beşerî ideoloji ve sistemlerin istekleridir. Modern insan bunlarla yönetilmekte ve yönlendirilmektedir. Meselâ, güyâ irâdenin özgürce kullanıldığı bir eylem şekli olan ve adına da demokrasi denen şeytânî yönetim sistemindeki oy kullanmak işi, insanların özgür irâdeleriyle gerçekleştirdikleri bir seçim değil, nefislerini ve arzuların  baskısıyla ve yönlendirmesiyle şekillenen bir eylemdir. Bir kere adayları halk belirlemiyor. Adaylar halka dayatılıyor. İnsanlar da zâten körü-körüne koşulsuz-şartsız bağlı oldukları ideolojilere ve bu ideolojilerin temsilcilerine uygun çıkarılan adayları destekliyorlar. Yâni bu bir tiyatrodur. Mâlûmun kayda geçirilmesi işlemidir. Demokrasi ve onun ibâdeti olan oy vermek, nefsin, arzuların ve ihtirasların gücünün bir gösterisi ve göstergesidir. Demokrasi, İslâmî-fıtrî kânunların iptâli; şeytânî-tâğutî-nefsî arzuların ikâmesidir. Bu oyunun karşısında ise sâdece İslâm vardır ve İslâm’da her-şey hakka bağlıdır ve hakka bağlılıkta, arzulara, tutkulara ve ihtiraslara yer yoktur:

 

“Eğer hak, onların hevâ (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her-şey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar” (Mü’minûn 71).

 

Bunun bilincinde olan mü’minlerin ise nefse, arzulara ve tutkulara uyarak hak yoldan sapmaları ve İslâm’a rağmen işler yapmaları mümkün değildir. Vahyin kazandırmış olduğu bilgi, bilinç ve îman, kişiyi bu işlerden alıkoyar:

 

“İşte böylece biz onu (Kur’ân’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâ (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı-dost, ne bir koruyucu vardır” (Ra’d 37).

 

Âhireti hesâba katmayan “tek Dünyâlı”lar, mecbûren arzularını, ihtiraslarını, isteklerini ve tutkularını “din” yapmak zorunda kalacaklar, en uzun süre boyunca ve en yoğun haz içinde yaşamayı dinleştireceklerdir. Fakat mü’minler için bu tür bir yaşam Dünyâ’da oyun ve eğlenceye yâni arzulara ve tutkulara kapılmak, âhirette ise sonsuz bir azâba sürüklenmektir:

 

“Bu dünyâ-hayâtı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten âhiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi” (Ankebût 64).

 

“Hayır, zulmedenler, hiç-bir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir?. Onların hiç-bir yardımcıları yoktur” (Rûm 29).

 

“Bilin ki, dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma-tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 

Terbiye edilmemiş arzularının kaynağı, şeytanın kontrôlünde olan; içte nefs, dışta ise tâğutlar ve onların taşeronlarıdır. Bunlar hayâtı; Allah’tan, vahiyden ve dinden kopararak sürdürüyorlar. Zîrâ İslâm hayâta hâkim değildir. Vahyi bağlamışlar ve şeytanı salmışlardır.

 

Kur’ân’ın hükümleri, mevcut zamânın arzularına değil, tam tersine, mevcut zaman, Kur’ân’ın hükümlerine uymalıdır. Her-şey Allah’ın emirlerine göre düzenlenmelidir.  Nefs, arzular, ihtiraslar, istekler ve tutkular ancak ve ancak İslâm ile dizginlenebilecek ve terbiye edilecek, modern zaman ise, Kur’ân’ın hükümleri ile değiştirilip İslâm hayâta hâkim kılınabilecektir. Allah’ın emri, vahyin isteği ve Peygamber’in örnekliği bunu ortaya koyar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2019

 

 

 

Devamını Oku »

1 Mart 2023 Çarşamba

Yoksa Siz…

 

“Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?. İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlakâ sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyâmete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlakâ sizin kalacak diye” (Kalem 37-39).

 

Târih boyunca insanlar, Allah’ın apaçık emirlerine rağmen “yoksa siz” uyarısına ve hitâbına muhâtap olmuştur. Bu hitâp ile zımnen “hiç öyle şey olur mu” denir gibidir. Hitâp ve uyarı şeklinde gelen “yoksa siz” ifâdesi Kur’ân boyunca sürekli kullanılır. “Yoksa siz” ifâdesi ve uyarısı, vahiy-merkezli bir hayat yerine, Allah’ı, gaybı, vahyi, peygamberleri ve dîni-İslâm’ı devre-dışı bırakarak, akıl ve insan-merkezli bir yaşam-şekline karşı söylenmektedir. Bu ifade Kur’ân boyunca, aşkın bir dayanak ve kitaba bağlanmayan bir düşünce ve yaşama-şekline karşı kullanılır. Bu bağlamda bu ifâdeyle şu uyarılarda bulunulur..

 

“Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

Bu uyarı, İslâm’ı kabûl etmesine rağmen, Allah’ın emir ve nehiylerine göre hareket etmeyen yada sâdece bâzı âyetlerini gündem edip sâdece bâzı âyetlerinin gereğini yapanlara fakat Kitab’ın büyük bölümünden haberi olamayanlara yada Kitab’a göre davranmayanlara gelmiştir. Oysa Kur’ân bir bütündür ve -modern hayat şekline aykırı olsa da- tek bir âyeti ve hattâ tek bir harfi bile görmezden gelinemez, iptâl ve inkâr edilemez. Aksi-hâlde “yoksa siz..” ifâdesine muhâtap olunur.  

 

Böyle yapanlar yâni hayatlarında Kur’ân’ın sâdece bir-kaç emrini ve nehyini uygularken, hayatlarının kalan kısmında başka düşüncelere, kitaplara, kişilere vs. uymakta ve yaşamlarını ona göre belirlemektedirler. Fakat bu şirktir ki şirk zâten budur. Allah böyle yapmanın “ortak koşmak” olduğunu söyler:

 

“Yoksa onların ortakları mı var?. Şu-hâlde eğer doğru söylüyorlarsa, ortaklarını getirsinler” (Kalem 41).

 

“Yoksa gayb (görünmeyenin bilgisi) onların yanında mıdır ki, kendileri yazıp duruyorlar?” (Kalem 47).

 

“…Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler?. Hayır, zulmedenler birbirlerine aldatmadan başkasını vâdetmiyorlar” (Fâtır 40).

 

Tüm zamanlarda ve mekânlarda insan, her-şeyin gönlünce (aslında nefsince) olmasını istemiş ve bunu sağlamak için de çıkar-merkezli bir düşünme, konuşma, yazma ve eylem-şekli benimsemiştir. Fakat Dünyâ’nın formatı ve yapısı gereği böyle bir şeyin olması mümkün değildir ki zâten târih boyunca bu hiç kimse için olmamıştır:

 

“Yoksa insana ‘her dileyip arzu ettiği’ şey mi var?” (Necm 24).

 

Sonsuz kudrete sâhip, âlemlerin yaratıcısı, düzenleyicisi ve Rabbi olan Allah’ın emirlerini ve nehiylerini içeren kitabı dururken, üstelik “âlemlere rahmet” ve “muhteşem bir ahlâka sâhip” Peygamberimiz tarafından “en güzel örneklik” olarak ortaya konularak en ideâl uygulamasını bulmuş bir Kitap varken, kendi yazdıkları yada aşırı yoruma tâbi tuttukları kitaba-kitaplara göre hareket ediyorlar.

 

Bu bağlamda şeytanın, nefsin ve tâğutların kontrôlündeki ve yönlendirmesindeki dünyevî lîderlerin söylediklerini, yazdıklarını ve de kânun olarak belirlediklerini üstün tutuyorlar:  

 

“Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp-duruyorlar?” (Tûr 41).

 

Yine, maddî zenginliğe sâhip olan kişilerin sözlerini dinliyorlar ve onlar gibi olmak için hayâl kuruyorlar. Para-merkezli bu zihniyet, zenginleri -hâşâ- Allah’tan bile daha zengin ve daha güçlü zannediyor:

 

“Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır?. Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı?. Öyleyse, sebepler içinde (bir imkân ve güç bularak göğe) yükselsinler” (Sâd 9-10).

 

“Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?. Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar. Yoksa Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır?. Yoksa üstün güç (her-şeyin denetim ve yönetim) sâhipleri kendileri midir?” (Tûr 36-37).

 

Bir de kalkıp, kendilerini, üstün gayret göstererek Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışan mü’minlerden daha üstün görüyorlar. Değerlendirmeyi fizîki ve maddî güce, şehvete, şöhrete, servete, siyâsete, mala-mülke, makâma-unvâna-rütbeye vs. bakarak değerlendirdikleri için, bunlara sâhip olmayanları düşük ve zayıf görüyorlar. Oysa mü’minler şeytanı, nefsi ve tâğutları değil, Allah’ı râzı etmek derdindedirler ve bunun için çalışmaktadırlar:

 

“Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini îman edip sâlih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar?. Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)?. Ne kötü hüküm veriyorlar” (Câsiye 21).

 

“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyâma durarak gönülden itaat (ibâdet) eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umûd eden (gibi) midir?. De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

 

“Yoksa Biz, îman edip sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız?. Yada muttakîleri fâcirler gibi (bir) mi tutacağız?” (Sâd 28).

 

 “..Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O’na haber mi veriyorsunuz?. Yoksa sözün zâhirine (veyâ boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)?. Hayır, inkâr edenlere kendi hîleli-düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiç-bir yol gösterici yoktur” (R’ad 33).

 

Allah ve vahiy-merkezli olmayı mevcut zamâna ve mekâna uygun görmeyenler, artık her-şey değiştiği için yeni şeyler söylenmesi gerektiği ve bunu da artık gelişmiş ve yetkinleşmiş akla sâhip olan insanın yapması gerektiğini söylüyorlar. Bu da onlara göre, belirleyici olacak olanın, ilahlaştırdıkları akıl-merkezli olan insanın ürettiği düşünce, ideoloji, felsefe ve en önemlisi de modern-bilim ve teknoloji merkezli olmalıdır:

 

“Yoksa bunu kendilerine saçma-akılları mı emrediyor?. Yoksa onlar azgın bir kavim midir?” (Tûr 32).

 

Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler?. De ki: ‘Kesin-kanıt (burhân)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitab’ı) ve benden öncekilerin de zikri’. Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar” (Enbiyâ 24).

 

Yoksa onların bir-takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat kıldılar)?. Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zâlimler için acı bir azap vardır” (Şûra 21).

 

Kendileri gibi olmayanları yâni adâletsiz, merhâmetsiz, vicdansız, dinsiz, Allahsız, kitapsız, müşrik, kâfir ve zâlim olmayanları düşük gördükleri için istedikleri gibi yönlendirebileceklerini, hattâ onlardan yâni kendileri gibi olmayanlardan -güyâ- üstün oldukları için onları diledikleri gibi kullanabileceklerini ve onlara istedikleri kötülükleri yapabileceklerini düşünüyorlar. Çünkü bunu kendileri için bir hak olarak görüyorlar. Oysa Allah buna izin vermez, mü’minler de bunun önüne geçerler:

 

“Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar?. Ne kötü hükmediyorlar?” (Câsiye 4).

 

Modern dünyâda -çok azı hâriç- insanlar zor ve mutsuz bir hayat yaşamalarına rağmen, mutlu azınlığı üstün akıllı ve üstün zekâlı olarak kabûl ediyorlar. Oysa onların mevcut sözde kazanımları üstün akıl ve zekalarından değil, merhâmetsizlik, vicdansızlık, acımasızlık, bencillik, inançsızlık ve yaptıkları şerefsizlikler nedeniyledir, kötülükleri kolayca yapabiliyor olmalarındandır. Yoksa onlarda şeytânî bir zekâ olsa da akıl yoktur:

 

“Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir yada aklını kullanır mı sayıyorsun?. Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar” (Furkân 44).

 

Modern müslümanlar da dâhil insanların çoğu “ben iyi bir insanım, kimseye de bir zarârım yok” düşüncesiyle kendilerini cennetlik olarak görmektedir. Oysa Peygamberimiz muhteşem ve üstün bir ahlâka sâhipken ve herkes onu el-emîn olarak bilirken ve görürken, Allah bunu yeterli görmedi ve o’na “ağır bir yük” olarak vahyi indirdi ve o’na çeşitli sorumluluklar ve zorluklar yükledi. Çünkü Dünyâ “imtihan dünyâsı”dır. Helâlinden, meşrûsundan ve temiz olanlardan yemek, içmek, giymek, gezmek ve yaşamak elbette olacaktır fakat Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve imtihan çeşitli zorlukları yanında getireceğinden dolayı sorumluluk, zorluk ve yük almak kaçınılmaz olacaktır. Dünyâ’nın formatı yapısı ve vahyin içeriği bunu gerektirir. “Felek” hiç kimseyi baştan-sona güldürmemiştir. İşin raconu budur:

 

“Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah ‘bilip (ortaya) çıkarmadan’ bırakılıvereceğinizi mi sandınız?. Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Tevbe 16).

 

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran 142).

 

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin!, şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

Âhirette pişmân olanlardan olmak ve acı azâba yakalanmak istemiyorsanız, “yoksa siz..” uyarılarına dikkat etmeniz ve bu uyarıya göre hayâtınızı düzenlemeniz şarttır. Yoksa…

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2022

 

Devamını Oku »

Hakîkati Duymak İstememek

 

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

 

Hakîkat lûgatta: “Bir şeyin aslı ve esâsı. Mâhiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Sâbit ve vâki. Sadâkat, doğruluk. Kâinat, tabiat ve ulûhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek” anlamlarındadır.

 

“Bana göre” ve “sana göre” sözlerinde hakîkat yoktur. Hakîkat ancak “Kur’ân’a ve Sünnet’e göre” ortaya çıkar. Allah’ın dediğinden başkası hakîkat değildir. O-hâlde hakîkati idrâk etmek ve benimsemek için Kur’ân bütünlüğü ve vahyin pratiğe yansıması olan Sünnet örnekliğini iyi tespit edip benimsemek ve özümsemek gerekir. Zîrâ Kur’ân salt hakîkati ortaya koyduğu gibi, Sünnet de “hakîkate en uygun yaşama örnekliği”dir. Demek ki hakîkat, “İslâm’a göre inanmak, bilmek ve yaşamak” demektir.   

 

Hakîkati duymak ve bilmek bedel ister. Zîrâ hakîkat ucuz ve önemsiz bir şey değildir. Hattâ hakîkat, kişinin âhirette ebedî azâp yada ebedî mükâfattan biriyle karşılaşmasına neden olur. Bedelini ödeyip hakîkati bilenler, benimseyenler ve hakîkate göre yaşayanlar ebedî mükâfatla ödüllendirileceklerken, hakîkatten kaçanlar ve onu duymak bile istemeyenler ise ebedî azâba uğrayacaklardır. Çünkü hakîkatin bedelini ödemeyi göze al(a)mayanlar, Dünyâ’da kendilerine sûnî, sanal ve hayâlî bir dünyâ kurarak, zihniyetlerini ve yaşamlarını da bunlara göre düzenlerler.

 

Hakîkati bilmek, görmek ve hattâ duymak bile istemeyenlere göre bu cennet-vâri Dünyâ’da her-şey tıkır-tıkır işlemektedir, insanların hepsi melek gibidir, devletler, hükûmetler ve zenginler sürekli halkı düşünmektedir ve onların yarârı için çalışmaktadır. Bu yüzden sürekli olarak yalancı kahramanlar, sûnî-sanal melekler ve de çizgi filmlerdeki gibi yerler vs. insanların gözlerine-gözlerine sokularak insanlar sanki Dünyâ’nın her yeri böyleymiş gibi düşünürler ve yaşarlar. Yâni hakîkat yokmuş gibi yada bâtılı, hakîkat zannederek yaşarlar. Lâkin hakîkatin ortaya çıkmak ve sanal-sûnî-hayâl olanları yâni bâtılı yıkmak gibi bir özelliği vardır. Hakîkatin ortaya çıkışı, ya hakîkati; okuyarak, dinleyerek, duyarak öğrenmekle ve idrâk etmekle çok fazla yıkım yaşamadan olur, yada insanlar hakîkatten kaçarken, hakîkat, hayâtın bir aşamasında ve noktasında insanların karşısına çıkar ve insanlara hakîkatin ne olduğu, bâtılın ne olduğunu, acıtarak, hırpalayarak ve yıkarak gösterir ve öğretir. Zîrâ Allah’ın kâinâta, Dünyâ’ya ve insanlar arasındaki sosyâl hayâta koyduğu “sünnetullah” denen yasalar bunu gerektirir.     

 

Kendilerini melek gibi görüp hakîkat üzre olduğunu sanarak başkalarını bâtılda, yanlışta ve kötü yolda görmek, insanların en çok yaptıkları yanlışlardan biridir. Bu kişiler hakîkati ancak, karşı-karşıya geldiklerinde ve hayat onlara hakîkatin ne olduğunu kafalarına vura-vura öğretince anlarlar. Buna rağmen yine de hakîkati görmek, benimsemek ve kabûl etmek istememek, herhâlde ya gereksizce çok fazla iyi niyetli olmaktan, yada psikolojik bir sorundan kaynaklanır.

 

İnsanlara hurâfeleri duymak, hakîkati duymaktan daha kolay geliyor. Bu nedenle de hakîkat yerine hurâfelere ve bâtıla inanıp ona göre yaşıyorlar. İnsanlar, doğru, gerçek ve hakîkat olduğuna inanarak, inandıkları ve kabûl ettikleri şeyleri değiştirmek istemezler. Bu nedenle inanıp kabûl ettikleri şeyler üzerinde eleştiri yapmazlar ve onları sorgulamazlar. Çünkü yanlış da olsa inanılan ve kabûl edilen düşünceleri ve davranışları değiştirmek kolay değildir. Çünkü bir kere en azından kafa-konforunun bozulması gerekir. Hakîkati bilmek, kafayı yeniden formatlamayı gerektirir. Bunun için de zihnen ve de bedenen zahmete girmek gerekir ki bu zahmet bâzen ağır da olabilmektedir. Bu nedenle hakîkat için de olsa bu zahmete girmek istemeyenler, bâtıl da olsa inandıklarını ve kabûl ettikleri üzerinde kalmaya devâm ederler.

 

Lâkin burada haksızlık yapmamak için şunu da belirtmek gerekir; hakîkat olduğunu zannettiklerinden ve çok iyi niyetli olduklarından dolayı tam olarak göremediği şeye inanan ve kabûl edenleri eleştirirken biraz dikkatli davranmak şarttır. Çünkü onlar genelde iyi niyetli insanlardır ve aslında herkesi kendileri gibi zannettikleri için iyi ve temiz niyetle, aslında sorun içeren şeyleri hoş görüp mevcut hâli kabûl ederler. Onlara, hakîkat zannettikleri şeyin yanlış olduğu sert bir şekilde söylendiğinde gerçekten çok üzülürler. Çünkü onlar gerçekten de iyi insanlardır ve herkesin iyi olmasını istemektedirler. Aslında hakîkati kabûl etmeye de yatkındırlar, meyillidirler. Bildikleri ve inandıkları gibi dürüst ve temiz yaşayan bu kişiler, kendileri gibi gördükleri kişilerin ve şeylerin zannettikleri gibi olmadığını görünce çok sarsılırlar. Bu nedenle onlara hakîkatin aslında ne olduğunu anlatırken ve gösterirken olumlu ve yapıcı sözlerle söylemek gerekir. Zîrâ hakîkat bâzen sert ifâdelerle dile getirilse de, sâdece hakîkat içeren güzel sözler Allah’â yükselir ve hakîkati de ancak güzel sözler yükseltir.  

 

İnsanlar, câhillikle, yanlışlıkla yada öyle inanmak istedikleri için hakîkat zannettikleri şeylerin hakîkat olmadığını, bir-zaman sonra mutlakâ bir yerlerden, birilerinden yada hiç-biri olmazsa en sonunda mecbûren hayatta karşısına çıkınca, hakîkat olarak bildiği şeylerin aslında ne kadar da yanlış ve boş olduğunu görürler. Çünkü hak geldiğinde bâtıl sırıtıverir. Tabi bunu görmek yıkıcı ve acıtıcı olur. Hattâ kimileri için büyük bir sorun olur. İnsanların psikolojik ilaç kullanmaya başlamalarının en baştaki nedeni budur. Bâtıl sistem insana hayâli bir dünyâ kurduruyor ve bu hayâli dünyâya inandırıyor ama gerçek hayat o dünyâyı onların başlarına yıkınca insanlar yıkılıp çöküveriyorlar ve hemen psikolojik ilaçlara sarılıyorlar. Zîrâ o-andaki yıkım çok olumsuz etki bırakıyor.

 

İnsanlar en güvendiği kişilerin hattâ en yakınlarının bile nasıl da kendine karşı acımasız, bencil ve hâince davrandığını görünce hem kendisine hakîkati söyleyenlere, hem de hakîkati gözüne-gözüne sokan hayâta küsmeye başlıyor. O-hâlde hakîkati, güzelce ve bıkmadan anlatmak ve göstermek önemlidir. Hakîkatin ağırlığı zâten insanın belini bükerken bir de hakîkati acımasızca ve “lap” diye söylemek karşıdaki kişinin belini iyice bükmekte, onu yıpratmakta ve yıkabilmektedir. Böyle olunca da hakîkati anlatmanın ve göstermenin bir faydası olmamaktadır.  

 

Müslümanlar da hakîkati duymak ve görmek istemedikleri için, Kur’ân bütünlüğü ve Peygamber örnekliği ile gösterilen kesin ve net mesajı yâni İslâm hakîkatini görmek, duymak ve bilmek istememekte ve onun yerine, mevcut zamâna, mekâna ve konjonktüre uygun davranmakta, yâni alışıp yaşaya-geldikleri hayâtı meşrûlaştıracak bir yorum aramaktadırlar. Fakat bu yoruma ulaşmak için hem Kur’ân’a, hem Peygamber’e, hem de fıtratlarına ihânet ederek zulmetmektedirler. Hakîkati duymak istememek, insanı sapıklığa ve pişmanlığa götürür.

 

Kafa, zihin ve beden konforunun bozulması yada zedelenmesi olasılığı, insanlar için büyük bir sorun olarak görüldüğünden dolayı, insanların çoğu, bu konforu -hakîkat uğruna da olsa- yıkacak sözleri, düşünceleri ve davranışları kabûl etmekte çok zorlanırlar ve çoğunlukla kabûl etmezler. Böyle olunca da bunun yerine, hakîkat zannettikleri yada hakîkat olarak görüp kabûl ettikleri şekilde bâtıl ve yanlış üzere gitmeye devâm ederler. Fakat dediğimiz gibi; hayat onlara en sonunda hakîkat neymiş batıl neymiş mutlakâ gösterir. Lâkin bunu bu aşamada gösterirken -sünnetullah gereğince- acıtarak ve yıkarak gösterir. Kafa ve beden konforunu öyle bir bozar ki, insanların çoğu yine bâtıl bir yol olan psikolojik ilaçlara sığınmak zorunda kalır.

 

Hakîkatin ağırlığına dayanamayanlar ve zâten o ağırlığın altına girmeyi zinhar istemeyenler, bir yalanlar dünyâsında yaşamaya başlıyorlar ve bu bağlamda hakîkat yerine; bâtınîliğe, mistisizme, tasavvufa, ırk-merkezli abartılmış ve yalana dönmüş anlatılara, mitolojiye, masallara, zırvalıklar dünyâsı olan târikat, cemaat ve meşreplere, sayıları milyonları bulan ve Peygamberimiz’e isnât edilerek “hadis” adı altında söylenmiş olan uydurma rivâyetlere, sanat zannedilen ama ahlâksızlıktan başka bir şey olmayan resim, heykel, dans, film, tiyatro, fotoğraf, roman, saçma ve sapkın şarkılar ve sapkınlık içeren erotik-porno içerikler ile, aslında bir travma ve hastalık olan ve adına “aşk” denen kandırmacaya, psikolojik ilaçlara, makyaja, modern-bilim ve teknolojiye yâni sanal, sûnî ve hayâlî olana, hurâfeye ve koca-koca yalanlara sığınıyorlar, sığınmak zorunda kalıyorlar. Zîrâ hakîkate sığınmayınca geriye, hurâfeden, yalandan-dolandan ve sapıklıktan başka sığınacak bir şey kalmıyor.

 

Hakîkati duymak istemeyince, hakîkat hurâfe, hurâfe ise hakîkat zannedilmeye başlanır. Hakîkat ile hurâfe yer değiştirir. İnsanlık târihi işte buna karşı, peygamberlerin ve mü’minlerin hakîkati apaçık şekilde ortaya koymak ve hakîkati tüm Dünyâ’ya hâkim kılma çabası ve mücâdelesinin târihidir.

 

Peki niçin insanlar hakîkat yerine yalana, hurâfeye, sanala, hayâlî olana ve bâtıla meyleder?. Çünkü söylediğimiz gibi, bunlara meyletmenin hem bir bedeli yoktur hem de halka karşı mâsum görünürler ve gösterilirler. Oysa hakîkat nettir, acıtır ve incitir. Hattâ hakîkat insanlardan gerektiğinde mallarından ve canlarından bile vazgeçebilecek ağır bedeller ister ve bekler. Zîrâ Dünyâ imtihan dünyâsıdır. O yüzden hakîkatin peşinden, mert ve samîmi mü’minlerden başka kimse gitmez ve hattâ insanların büyük çoğunluğu hakîkati duymak bile istemez.

 

Bâzen de bir-takım insanlar, hakîkati bilirler ve ondan vazgeçmezler ama onlar da hakîkati ancak bâtıl ile karıştırarak kabûl edebilirler. Kur’ân bunlara “şirk koşamadan inanmazlar” der: “Onların pek-çoğu Allah’a ortak koşmaksızın îman etmezler” (Yûsuf 106). Saf îmana sâhip olmadıkları için, hakîkat karşısında hak ile bâtılı karıştırırlar. Zîrâ bâtıl karışmamış olan hakîkati kabûl edemezler.

 

İşte bu nedenle insanlar kafa-konforunu bozmamak için Dünyâ’yı ve mevcut durumu, kafalarındaki gibi görmek ve yaşamak istiyorlar. Aynen Cem Karaca’nın şu şiirde söylediği gibi: “İnsanlar gülüyordu de!, trende, vapurda, otobüste; yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle!”.

 

Hakîkati bâtıl ile karıştırmadan kabûl edip ona göre yaşayabilmek için sürekli olarak hakîkat üzere olmak gerekir. Hakîkati hakkıyla temsil etmeden “işte hakîkat budur” denemez. O-hâlde hakîkati duymaya, bilmeye ve yaşamaya tâlip olmak ve katlanmak gerekir. Hakîkat adına konuşabilmek için de hakîkatin bilincine ermek ve hakîkat yolunda olmak gerekir.

 

Şu da var ki; hakîkatten bahsedenler; yazanlar, konuşanlar, anlatanlar her zaman hem fitneci hem de kötü kişiler olarak görülürler. Acıtıcı olduğu için hakîkati söyleyenler de “acı” olarak görülürler. Fakat hakîkati söylememek de acıtıcıdır ve hakîkati söylememenin de bir bedeli vardır. Zîrâ hakîkati söylemesi gerekirken söylememek bâtılın acısını iptâl etmiyor. Bâtıl çoğu insanın canını yakıyor.

 

Hakîkati duymak bile istemeyenler bâtıla ve cehâlete göre davranacakları için hem kendilerine hem de hakîkatin peşinde gidenlere sıkıntı ve yük oluşturuyorlar. O-hâlde hakîkati söylemek şarttır. Bu nedenle bâtıl yolda gidenleri o şekilde kabûl etmek hakîkat erleri için pek mümkün değildir. Mü’minler insanları zorlamazlar ve zorlayamazlar ama bâtılın fitnesine de râzı olmazlar da hakîkati haykırırlar. Böylece “ya ben öleyim mi söylemeyince” sözü tezâhür eder.

 

Tabî ki hakîkati yazanlar, konuşanlar, duyuranlar yâni hakîkati temsil edenler olmalıdır. Fakat hakîkat “sâdece bilmek” değil, yaşanmak da ister ve ancak yaşandığında tamamlanır ve etki edebilir.

 

Herkesin “doğru” zannederek inandığı bir bâtıl olabilir ve ama hakîkat “tek”tir. “Hakîkat teaddüd etmez” denir. Birden fazla hakîkat yoktur ve hakîkat tektir. Hakîkat ancak, Allah’ın “hakîkat” dediğidir.

 

Hakk’ın (sâbit ve değişmez olanın) geldiğinde ve hâkim olduğunda, bâtıl’ın (geçici olanın) zâil olduğunu görebilmek için hakîkat üzere olmak gerekir. “Değişmeyen tek şey değişimdir” sözü yanlıştır. Değişmeyen tek şey hakîkattir. Hakîkat değişmez, zîrâ Allah’ın sünnetullahında ve sözünde bir değişme olmaz.

 

Bir tarafta hakîkat, diğer tarafta ise sahte, hayâl, sûnî, sanal ve bâtıl var. Aslında insanlar sanalın, sûnî olanın, bâtılın ve hayâlî olanın içinde mutlu değildirler ve parmaklarına çalınan bir parça bal ile idâre etmektedirler. Oysa hakîkat kendini sürekli gösteriyor, insanın gözünün ucuna-ucuna değiyor, haykırıyor ve insanın kulağı sürekli olarak hakîkati duyuyor. Lâkin -dediğimiz gibi- hakîkat çok değerli bir şey olduğundan dolayı bedel isteyen bir şey olduğu için, kişi bâtılın, hayâli-sûnî-sanal olanın ve sahtenin hâkimiyeti içinde öyle bir kendinden geçmiş ve haz içindedir ki, hakîkati görmesi, duyması, bilmesi ve kabûl etmesi mümkün olmuyor. Konforunun bozulmaması için sürekli olarak hakîkatten kaçıyor ve başka sığınılacak bir yer olmadığı için mecbûren bâtıla sığınıyor. Hak geldiğinde bâtılın yok olacağını ve defolup gideceğini bilmiyor yada kabûl etmek istemiyor.   

 

Modern dünyâ ve modern insan her yönden ağır bir kuşatılmışlık içindedir ve bâtılı hakîkat zannetmektedir. Hakîkatin ne olduğunu anlatanları duy(a)mamaktadır. Zîrâ bâtılın sesi, görüntüsü, hazzı ve neşesi içinde kendinden geçmiştir. Hakîkati duymamakta ve duymak da istememektedir. Tâ ki acı azâbı görene kadar. Çünkü hakîkatin ortaya çıkmak ve bâtılı yok etmek gibi bir özelliği vardır. Hakîkatin ne olduğunu onu anlatanlardan duyarak bilenler ve benimseyenler dışındaki insanlar için hakîkatin ortaya çıkarak yaptığı yıkım hem Dünyâ’da hem de âhirette çok ağır olur. Zîrâ hakîkati duymak istemeyenler Dünyâ’da rezil oldukları gibi âhirette de acı azapla karşılaşırlar.     

 

Kafa ve beden konforu uğruna kâlp ve rûh konforunu bozdukça bozmaktan geri kalmayan modern insan, hakîkate değil de bâtıla meylederek sûnî, sanal ve sahte olanı övüyor. Fakat şunu kesin olarak bilmelidir ki:

 

“Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan (ve hakîkatten) yana hiç-bir yarar sağlamaz” (Necm 28).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2021

 

 

Devamını Oku »