19 Ekim 2024 Cumartesi

Modern Kadın ve Fıtrata İhânet Etmek

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt (ev halkı), gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdâr olandır” (Ahzâb 33-34).

 

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç-bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30).

Fıtrat lûgatta: “Yaradılış, tıynet, hilkat” olarak geçer.

 

Modern dönemde, “ekinin ifsâdı” fıtratı değiştirilerek tamamlandı. Neslin ifsâdı ise “kadın”ın değiştirilen fıtratı üzerinden yapılıyor. Modernizm, “kadının değiştirilmesi” durumudur. Modernizm, fıtrata yapılan ihânetin târihidir. Şirk ve küfür dolayısıyla zulüm, “fıtrata ihânet”in bir sonucudur.

 

Kadınların fıtratının değiştirilmesi, anneliğin ertelenmesi, iptal edilmesi ve değersizleştirilmesi durumudur. Anneliğin ertelenmesi, iptâli ve değersizleştirilmesi, kızların-kadınların, örgün eğitim sistemi içinde ve çalışma hayâtı kapsamında okumaları ve çalışmalarıyla yapılmıştır-yapılmaktadır. Allah’ın “eş ve anne” olarak yarattığı kadınların fıtratları, şeytanın, nefsin ve tâğutların etkisi ve yönlendirmesindeki modernizm tarafından değiştirilmiştir. İlginçtir ki kadınlar da, bâzı haklı nedenlere dayandıklarını söyleyerek bu değişimi kabûl ettikleri için fıtratlarına ihânet etmişlerdir ve ediyorlar.

 

Eş ve annelik yerine uzun okul ve çalışma hayâtına atılan kadınlar, fıtratlarına ihânet etmenin Dünyâ’daki bir cezâsı olarak erkeksileşmektedirler. Çünkü Anne ol(a)mayan kadınlar erkeksileşiyor. Kadının çalışması kadının fıtratını bozunca, bu bozulma kadının fizîki yapısına da sirâyet ediyor ve çalışan kadın bir-süre sonra erkeksileşiyor. Kadın normâl-doğal-fıtrî olan hâlinden çıkıp ev-dışı işlerde çalışmaya başlayınca bir süre sonra hâl ve hareketlerinde erkekleşme yönünde bir değişme oluyor. Zâten; çalışan, sürekli erkekler arasında bulunan, erkek gibi giyinen, sigara içen, spor yapan, “anne” ol(a)mayan, çok okuyan kadınlar ve çok fazla araba kullanan kadınlar erkeksileşiyor. Esâsen kadın, evden dışarıya gereğinden fazla çıktığında erkeksileşmeye başlıyor. Çünkü kadının normâl-doğal-fıtrî durumuna aykırıdır bunlar. Zîrâ kadın “erkek gib” olmadığı için, erkek kadar sorumluluk sâhibi değildir.

 

“Çocuk da yağarım kariyer de” sözü bomboş bir sözdür. İkisinin bir-arada yürümesi imkânsıdır. Birinden ödün vermeden diğerinin doğru ve iyi gitmesi mümkün değildir. Kanımca yeni nesil yâni Z Kuşağı denilen nesil, çalışan annelerin çocukları oldukları için yeni nesilde her türlü absürtlük ve sapkınlık görülebilmektedir. Bunun nedeni elbette, fıtratına ihânet ederek annelik görevini küçümseyen ve annelikten uzaklaşan yada uzaklaşmak zorunda bırakılan kadınlardır.

 

Şimdiki kadınların çoğu cinsini fizîken olmasa da zihnen değiştirmiştir. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmiş oldular. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelerek fıtratlarına ihânet etmişler yada bâzıları için ihânet etmek zorunda bırakılmışlardır. Allah’ın ilk yarattığı, erkek yada kadın değil, “âile”dir. İnsan ancak, kadının ev-merkezli yaşadığı bir âile içinde mutu ve huzurlu olabilir. Her-şey en iyi hâlini ancak âile-merkezli olunca bulabilir. Zîrâ fıtrî, doğal ve normâl olan budur. Üstelik bu, modernizme gelene kadar 10.000 yıl boyunca denenmiş ve sağlaması yapılmış bir şeydir.

 

Allah kadınlara anneliği vermiş ve üstelik cenneti de annelerin ayaklarının altına koymuş. Modern kadın bununla yetinmiyor da fıtratına aykırı şeyler istiyor ve yapıyor. Böylece fıtratına ihânet etmiş oluyor. Bir kadının-kızın, örgün eğitim sistemine ve çalışma hayâtına dâhil olması ve sonunda çalışmaya başlaması, fıtratına ve doğasına yapılan en büyük zulümdür.

 

Hakkıyla yapılan ev-hanımlığı, “kadının çalışması”ndan üstündür. Kadının (mecbûren yada isteyerek) ev-hanımlığını bırakıp dışarıda çalışmaya başlaması, daha düşük bir makam ve mevkîyi kabûl etmesi demektir. Allah’ın kadınlara verdiği makam ve mevkî yerine, modern sistemin kadınlara önerdiği makam ve mevkîyi tercih etmek elbette “daha düşük bir makâmı ve mevkîyi kabûl etmek” bağlamında fırata, doğala ve normâle aykırı davranmaktır. Hz. Hatice üzerinden kadının çalışması istismâr ediliyor. Hâlbuki o, üstüne kalan zorunlu ticâret işini yapmak için pasif şekilde ev-merkezli bir ortaklık kuruyordu.

 

“Kadın güçlüdür ve bu gücü okuyarak ve çalışarak kazanmıştır” diyorlar. Oysa bakıldığında kadının gücünün ancak, kendisine katlanabilen kocasına ve babasına söktüğü, hocasına ve patronuna ise sökmediği apaçık ortadadır. Zîrâ kadının erkeğe üstün olduğu tek şey anneliktir. Annelik tahsilden de kariyerden de çok-çok üstündür. Zâten cennet bu yüzden “annelerin” ayakları altındadır. Kadının kariyerinin zirvesi “annelik”tir.

 

Kadınlar ucuz iş-gücü ve itaatkâr yanlarıyla asgarî ücretin düşük oranda belirlenmesine katkıda bulunuyorlar. Zâten kol ve kas gücüne çok da ihtiyaç olmayan modern zamanlarda iş-hayâtında kadınların daha çok tercih edilmesinin nedeni budur. Kadınların fıtratlarına yâni anneliğe ihânet etmelerinin ve böylece annelikten tamâmen vazgeçmelerini yada anneliği hakkıyla yap(a)mamalarının bir de böyle sonuçları oluyor.

 

Fıtratına ihânet ederek annelikten vazgeçen yada anneliği mecbûren savsaklayan kadın, dışarı çıktığı anda bir-çok harcamaya ve sömürüye mâruz kalıyor. Fıtratlarına ihânet eden kadınlara şu 3 şey aslâ yetmiyor: Zaman, mekân ve para.

 

Fıtratına ihânet eden modern kadın, meydana gelen değiş nedeniyle erkeklerin de fıtratlarının değişmesine enden oluyor. Fıtratı değişen ve fıtratına ihânet eden erkekler de ortaya çıkıyor ve kadınların erkeksileşmesi gibi erkeler de kadınsılaşıyor. Hattâ erkekler kadınlara göre konum almaya başlıyorlar ve hayatları “kendileri gibi” olan kadınları memnun etmek için çabalamaya dönüşüyor.   

 

 Allah kadınlar erkeklerin sorumluluğuna ve koruyuculuğuna vermiştir. Fakat fıtratına ihânet eden erkekler, fıtratlarına ihânet eden kadınların baskısıyla bunu abartmaktadırlar. Erkekler bu dünyâya, sürekli olarak kadınları ve kızları memnun etmeye çalışmak için gelmemişlerdir. Zâten bu hem Dünyâ’da hem de âhirette mümkün değildir. Zîrâ bir kadının tam anlamıyla memnun edilmesi imkânsızdır. Hz. Havvâ’dan bêri bu dünyâdan tam bir memnûniyetle memnun olarak göçüp giden bir kadın olmamıştır. Cennette sonsuz nîmetler içindeyken bile yetinmeyip ve memnûn olmayıp da “yasak ağacı” taşlayan bir varlıktan bahsediyoruz. Zîrâ fıtratına ihânet etmiş olan bir kadının tatmin bulması imkânsızdır.

 

Fıtrat ihânet, Allah’a isyândır vesselam…

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Güneş’e Tapmak

 

“Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da Güneş’e secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidâyet bulmuyorlar” (Neml 24).

 

Târih-boyunca Güneş ilahlaştırılmış ve ona tapanlar bulunmuştur. Isı ve ışık kaynağı olması ve verimi sağladığı için insanları etkilenmişler ve Güneş’e tapmışlardır. Bunlar arasında Şemsiler ve Ezîdilerin Güneş’e taptıkları kayıtları vardır. Harran Sâbileri de yıldızlara taptıkları için, aslında bir yıldız olan Güneş’e de tapmışlardır. İnsanlar târih-boyunca neye önem vermiş, neyden korkmuş yada neyden çıkarları olmuşsa ona tapmışlardır.

 

Bu durum günümüzde de devâm etmektedir. Günümüzde “modern bir Güneş kültü” vardır. Öyle ki, Güneş Sistemi adını verdikleri döngüde Dünyâ’nın ve gezegenlerin Güneş-merkezli olarak Güneş’in etrâfında döndüğü söylenmektedir. Bir şeyin etrâfında dönmek elbette “o şeyi kutsamak” anlamına gelir. Çünkü etrâfından dönülen şeyin ya kendisine yada onun üzerinden yüce bir mercîye tapmak ve kulluk etmek durumu vardır. Meselâ Kâbe’nin etrafında dönmek, Kâbe’ye tapmak değil, “Kâbe’nin Rabbi’ne tapmak” demektir: “Şu Ev (Kâbe)nin Rabbine kulluk etsinler” (Kureyş 3). Görüldüğü gibi Allah, Kâbe’ye değil, Kâbe’nin Rabbine kulluğun yapılmasını istiyor. Bu kulluğun Kâbe etrâfında yapılmasının istenmesiyle, Kâbe çevresinde toplanılması, tüm göklerin döngüsüne katılarak hep birlikte tüm insanların da Kâbe çevresinde dönmesi ve Kâbe’yi  bir toplanma yeri kılarak, bu merkezde çeşitli konuların görüşülerek soru ve sorunların çâreleri noktasında bir-araya gelinmesi hedeflenmektedir. Kâbe’nin merkez edilmesini isteyen Allah olduğu için, Kâbe “gerçek bir merkez” değildir ve hakîki merkez Allah’tır. Kâbe ise sâdece, ibâdet ve “büyük şûrâ” için bir toplanma merkezidir.  

 

Güneş Sistemi adı altında Güneş’i merkeze koyan modern-bilim ise, tâ ilk baştan bêri Güneş’e olağan-üstülük pâyesi vermiştir. Meselâ bu-bağlamda, 1473-1543 yılları arasında yaşayan Kopernik, Güneş ile ilgili şu sözleri söyler: “Evrenin ortasında Güneş taht kurmuştur. Bu görkemli tapınakta, çevresindeki her-şeyi bir-anda aydınlatan ‘Güneş’ dediğimiz ışık-kitlesi için daha saygın bir konum düşünülebilir miydi?. Güneş gerçekten tahtına kurulmuş bir sultan gibi, çevresinde dolaşan gezegenleri çocukları gibi yönetir”. Bu sözler elbette Güneş’i ilahlaştırmak anlamına gelir. Oysa Kur’ân, tahtta Güneş’in değil Allah’ın olduğunu ve tüm kâinâta Allah’ın hükmettiğini söyler ve bunu şu şekilde dile getirir:

 

“Gerçekten Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istivâ (tahta kurulan) eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

 

Kopernik’in Güneş-merkezli teorisine göre; 1-gezegenler ve gök materyâlleri Dünyâ’nın değil, Güneş’in çevresinde dönmektedir. 2-Dünyâ merkezde sâbit değil, kendi ekseni çevresinde günlük, Güneş’in çevresinde ise yıllık dönüşler içindedir.

 

Elbette arşa istivâ eden Allah’ın zâtı değil, yerlere ve göklere mutlak anlamda hükmeden sünnetullahı, kudreti, yasaları ve yaratma sanatıdır.

 

Kanımca Dünyâ’nın “merkez” olmaktan çıkarılarak merkeze Güneş’in koyulması, Dünyâ’nın değersizleştirilmesi ve buna paralel olarak insanın da değerini düşürmektir. Böylece değeri düşmüş olan insan “şahsiyet” olmaktan “birey” olmaya indirgenmiştir. Birey olunca da her-şeyi kendine göre düşünmeye ve her-şeyi kendisi için istemeye başlayacaktır ki bu, liberâl-kapitâlizm için olmazsa-olmaz bir şeydir. Daha sonraları kâinâtın büyüklüğünün sürekli olarak arttırılması ve Dünyâ’nın ve dolayısıyla insanın, sonsuz kâinât karşısında ancak bir toz zerresi gibi olduğu sözleriyle, insan hem kendini hem de diğer insanları ve dolayısıyla insanla ilgili olan şeyleri önemsiz ve değersiz görmeye başlamıştır. Güneş’in merkeze alınması yâni ona tapılması böyle bir sonuç doğurmuştur.

 

Güneş’in merkeze alınarak, insan dâhil Dünyâ ve diğer gezegenlerin Güneş Sistemi içindeki her-şeyin Güneş etrâfında döndüğünün söylenmesine destek olarak, Güneş Sistemi’nin, aynen atomun yapısı gibi olduğunu ve çekirdek etrâfında dönen elektronlar ile Güneş etrâfında dönen gezegen ve uzay materyâllerinin aynı resmi verdiği söylenmektedir. Oysa atomu oluşturan çekirdek ve elektron denilen şeyler silik-sönük bulut gibi şeylerdir ve bu söylenen çok açık değildir. Yoksa proton, nötron ve elektronu gören falan yoktur. Zâten elektronlar, görülebilecek bir şey bile değildir. Belki atom yâni a-tom yâni “bölünemez olan”, (çünkü atom Yunancada “bölünemez” anlamına gelen “atomos”tan gelir) isminin anlamı gibi bölünebilecek bir şey bile değildir. Dolayısıyla “bir çekirdek etrâfında dönen elektronlar” teorisi sâdece bir modellemedir ki, Güneş etrâfında dönen Dünyâ ve gezegenler de sâdece bir modellemedir. Aslında Güneş’in etrâfında dönen bir şey yoktur ve dönen şey, içindeki her-şey ile birlikte bizzat göklerin kendisidir. Tüm kâinât, Ay ile birlikte Dünyâ’nın etrâfında döner. Bu, Kur’ân’da şöyle ifâde edilir: “Dönüp duran göğe andolsun” (Târık 11). Neyin etrâfında dönen?. Elbette Dünyâ’nın..

 

Demek ki, Dünyâ ve insan dâhil, her-şeyin kendisi etrâfında döndüğü söylenen, dolayısıyla ilahlaştırılan Güneş de dâhil olmak üzere kâinattaki her-şey Dünyâ’nın, dolayısıyla da insanın etrâfında döner. Çünkü Allah Dünyâ’daki her-şeyi insan için yarattığı gibi, göklerdeki yâni kâinattaki her-şeyi de insan için boyun eğdirmiş ve insanın emrine âmâde kılmıştır:

 

“Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe yönelip (istivâ edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, her-şeyi bilendir” (Bakara 29).

 

“Kendinden (bir nîmet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Câsiye 13).

 

Kopernik’in Güneş-merkezli teorisine göre; 1-gezegenler ve gök materyâlleri Dünyâ’nın değil, Güneş’in çevresinde dönmektedir. 2-Dünyâ merkezde sâbit değil, kendi ekseni çevresinde günlük, Güneş’in çevresinde ise yıllık dönüşler içindedir.

 

Peki modernizm niçin Dünyâ’yı merkez olmaktan çıkarıp Güneş’i merkeze aldı?. Kanımca bunun nedeni; Allah’ı, âhireti, gaybı, vahyi, peygamberi, yâni dîni merkezden uzaklaştırması ve onu kıyı ve köşelerdeki ücrâlara atması, bu-bağlamda, merkezden uzaklaştırdığı dînin yerine, merkeze Yunan düşüncesini, felsefesini, davranışlarını ve Roma siyâsetini, hukûkunu ve yaşam-tarzını koymasıdır. Bilindiği gibi modernizm denilen melânet, Yunan ve Roma’nın güncelleştirilmesidir ki Yunan düşünce ve felsefesinin merkeze koyulması, “Güneş’in merkeze koyulması” demektir. Zîrâ Yunan düşüncesi Helenizm üzerine kuruludur. Helenizm ise bir “Güneş tapımı ve dîni”dir. Helenizm “Helios”tan gelir ki Helios Yunancada “Güneş” anlamına gelir. Yunanda Helios, “Güneş tanrısı”nın ismidir. Modernizm özgün bir sistem olmadığı ve Yunan ve Roma’ya dayandığı, fakat bunlar da Helenizm’e yâni Helios’a dolayısıyla Güneş’e dayandığı yâni yeryüzünde düşüncede Güneş/Helenizm merkeze konulduğu için, gökyüzünde de Güneş/Helios merkeze konulmak istenmiş ve ona göre bir teori geliştirilmiştir.

  

Böyle olunca da artık her-şey Güneş-merkezli ve Güneş’e göre olmuştur ki bu tam da “Güneş’in ilahlaştırılması ve ona tapılması” demektir. Böyle olduğu için her-şey Güneş’e göre ayarlanmaktadır. Meselâ Ay takvimi yerine Güneş takviminin yâni “Güneş’e göre olan” takvimin değiştirilmesi de aynen, Dünyâ’nın merkez olmaktan çıkarılıp Güneş’in merkeze koyulmasının iz-düşümü gibidir.

 

Şu da var ki, aslında hem Güneş’in hem de göklerdeki her-şeyin konumu mecbûren Dünyâ’ya göre ayarlanmak durumundadır. Bu da her-şeyin “Dünyâ’ya, dolayısıyla insan göre” olması demektir. Güneş, gezegenler, yıldızlar vs. her-şeyin yerleri-konumları-hızları vs. Dünyâ’ya göredir. Bu nedenle Dünyâ tüm kâinâta göre “merkez” konumdadır.

 

“Güneş Sistemi içinde her-şey Güneş’in etrâfında döner” diyorlar ama bu sâdece bir faraziyedir. Çünkü Dünyâ’nın yuvarlak olduğu, Dünyâ’nın kendi etrâfında ve Güneş çevresinde döndüğü, “insan gözüyle” görülmüş (ve görülebilecek) bir şey değildir. Bu sâdece bir yanılsamadır ve modern insanın, yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı yanlış bir şekilde, Güneş’i merkeze alan bir anlayışla döngüyü yorumlamasının bir sonucudur.  

 

Kıyâmette, Güneş ve Ay’ın birleştirileceği söylenir ki bu birleşmeye Dünyâ’nın dâhil edilmemesi de mânidardır: “Güneş ve Ay birleştirildiği zaman” (Kıyâmet 9). Ay, -sözde- merkezdeki Güneş ile birleşecekse Dünyâ niye birleşmesin?.

 

Güneş-merkezli modellemeye göre Ay’ın Dünyâ ile birlikte hareket etmesi daha mâkûl iken, Kur’ân, Ay’ın Dünyâ ile değil, Güneş ile birlikte hareket ettiğini söyler ve döndüğünü söyler:

 

“Güneş ve Ay (belli) bir hesap iledir” (Rahmân 5).

 

“(Allah) geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar; Güneş’i ve Ay’ı emre âmâde kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir” (Fâtır 13).

 

Allah, insanların Dünyâ’daki zamânı belirleyebilmeleri için aynen Ay gibi Güneş’in de kullanılmasını ister. İnsanlar, dönen gök materyâllerine göre zaman belirlemeleri yapmışlardır:

 

“Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir nûr kılan ve yılların sayısını ve hesâbı bilmeniz için ona duraklar tespit eden O’dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri böyle birer-birer açıklamaktadır” (Yûnus 5).

 

Güneş merkeze konulup da her-şeyin belirleyicisi olamaz yâni ilahlaştırılamaz. Zîrâ Güneş de zâten Allah’a râm olmuş durumdadır:

 

“Gerçekten Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

 

Ay gibi Güneş de emrimize âmâde kılınmıştır:

 

“Güneş’i ve Ay’ı hareketlerinde sürekli emrinize âmâde kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize âmâde kılandır” (İbrâhim 33).

 

Güneş ilah edilmeye ve tapılmaya değer bir şey değildir. Çünkü netîcede Güneş “doğan” ve “batan” bir şeydir. Gerçi modernite ve modern mîmâri, Güneş’e “doğacak ve batacak” bir yer de bırakmadı. İnsanlar modern kentlerde Güneş’in ne doğuşunu ne de batışını izleyebiliyorlar:

 

“Sonunda Güneş’in battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu” (Kehf 86).

 

“Sonunda Güneş’in doğduğu yere kadar ulaştı” (Kehf 90).

 

Güneş’i çok da büyütmeye ve ilahlaştırmaya gerek yok. Netîcede o sâdece bir “aydınlatıcı”dır:

 

“Ve Ay’ı bunlar içinde bir nûr kılmış, Güneş’i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır” (Nûh 16).

 

Kur’ân’a göre, bırakın insanın Güneş’e tapmasını, tam- aksine Güneş’in insana secde etmesinden söz edilir:

 

“Hani Yûsuf babasına: ‘Babacığım, gerçekten ben (rûyâmda) onbir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm’ demişti” (Yûsuf 4).

 

Hz. İbrâhim ise, Güneş’ten “rab” olmayacağını şöyle ortaya koyar:

 

“Sonra Güneş’i (etrâfa ışıklar saçarak) doğar görünce: ‘İşte bu benim rabbim, bu en büyük’ demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım” (En-âm 78).

 

İnsanın Güneş’i merkeze alması yâni ona secde ederek tapması absürttür. Zîrâ zâten Güneş ister-istemez Allah’a secde etmektedir:

 

“Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir-çoğu Allah’a secde etmektedirler” (Hac 18).

 

İnsanın, kendi emrinde olan Güneş’i merkeze alarak her-şeyi ona göre belirlemesi yâni ona tapması ne kadar da yanlıştır. Zîrâ Güneş zâten bizim emrimize âmâdedir:

 

“Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır” (Nâhl 12).

 

Güneş insana yâni Dünyâ’ya göre konumlanmışken insanın Güneş’i merkeze alması saçmalıktır.

 

Öyleyse, tapılması gereken Güneş değil, Allah’tır ki Güneş ancak Allah’a ne zaman tapılacağının işâretlerini verir:

 

“Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini Güneş’in doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et” (Kâf 39).

 

Güneş’in doğuşunu ve batışını izlerken kazanılan bilgi, Güneş hakkında okuyarak elde edilen bilgiden daha doğru ve daha üstündür. Biz basit bir bakışla, çok açık ve bâriz bir şekilde Güneş’in Dünyâ’nın etrâfında doğu’dan batı’ya doğru şaşmaz bir şekilde dönüp durduğunu görüyoruz.

 

“Gece, gündüz, Güneş ve Ay O’nun âyetlerindendir. Siz Güneş’e de, Ay’a da secde etmeyin. Allah’a secde edin, ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O’na ibâdet edecekseniz” (Fussilet 37).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

15 Ekim 2024 Salı

Şeriatsız Müslümanlık

 

“Sonra seni bu emirden bir şeriat üzerine kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâ(istek ve tutku)larına uyma” (Câsiye 18).

 

Şeriat: “Bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek, açık olmak, açık hâle getirmek”. “Şer” kökünden türeyen şerîat (çoğulu şerâi’) ve şir’at kelimeleri “insanların yada hayvanların su içtiği, açıkta olan ve kesilmeyen akarsu; bu suya giden yollar” mânâlarına gelir.

 

Şeriat, (çoğulu “şerâyi”), Arapça şerea' kökünden bir sözcük olup “yol, mezhep, metot, âdet, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol” anlamına gelir ve “hüküm koymak” mânâsında kullanılır. Arapça “şr” kökünden gelen şarī’a(t) “hukuki ilkeler sistemi, hukuksallık” sözcüğünden alıntıdır.

 

Tabi bunlar sözlük ve lûgat mânâlarıdır. Sözlük ve lûgat mânâları anlamı daraltır. Şeriat, tüm kâinâtı kapsayan ve kuşatan bir anlama sâhiptir. Çünkü şeriat, tüm kâinâta içkin olan ve sünnetullah denen kânunlar ve yasaların adıdır ve bu şeriat elbette İslâm’ın şeriatıdır. İslâm’ın şeriatı sâdece insanlar arasında değil, Allah’ın kozmik anlamda tüm kâinâtı yönettiği sistemin adıdır. Tüm kâinat materyâlleri İslâm şeriatına göre işleyişini ve döngüsünü yapar ki zâten kâinattaki muhteşem düzen ve nizam, Allah’ın sünnetullah denilen şeriatına mutlak ve kesin bir şekilde kayıtsız-şartsız uymalarının sonucudur. Zîrâ göklerde ve yerde düzen ve nizam ancak Allah’ın şeriatına uyulduğunda sağlanabilir. Bu düzeni ve nizâmı sağlayabilmenin başka bir yolu yoktur.

 

Tüm kâinat kayıtsız-şartsız Allah’ın şeriatına uyar. Buna Dünyâ’daki deverân ve insanın fizîkî bedenin işleyişi de dâhildir. Zâten ancak şeriata uyduğunda ve şeriatın düzeni bozulmadığında, göklerdeki ve yerdeki düzen ve nizam da bozulmaz ve en ideâl şekilde işleyiş devâm edebilir.

 

Kâinatta Güneş, Ay, yıldızlar, gezegenler vs. her-şey tam da Allah’ın onlara yazdığı şeriata göre hareket ederler ki kusursuz düzeni ve nizâmın nedeni zâten budur. Kâinatta Allah’ın şeriatına uymayan tek varlık insandır. İnsan; sosyâl, kültürel, toplumsal, âilevî, ekonomik, hukûkî, kânûnî, askerî, siyâsî alanlarda Allah’ın emrettiği şeriata uymadığı için, aynen göklerdeki gibi bir düzen ve nizâm bir türlü kurulamamaktadır.

 

Peki bahsettiğimiz alanlarda insanlar Allah’ın şeriatına yâni kânun ve kurallarına değilse kimin şeriatına yâni kânun ve kurallarına uymaktadırlar?. Çünkü tüm varlık gibi insan da mutlakâ bir şeriata yâni kânun ve kurala uymak zorundadır. İşte Allah’ın kânun ve kurallarına yâni İslâm şeriatına uyulmadığında mecbûren insan/beşer-merkezli bir şeriata yâni kânun ve kurallara uymak zorunda kalacaktır. Çünkü üçüncü bir şık yoktur.

 

Târih boyunca insan bahsedilen alanlarda Allah’ın şeriatından ziyâde insan-merkezli şeriatlara uymuştur. Özellikle modernizm ile birlikte Allah, âhiret, din, îman, vahiy, peygamber, Kur’ân, Sünnet yâni İslâm, göklere, dört duvar arasına, kâlplere, gönüllere, zihinlere vs. hapsedildiği için, İslâm şeriatı da târihte hiç olmadığı oranda hayattan uzaklaşmış bulunmaktadır. Allah’ın şeriatından uzaklaştığı için de modern insan, şeytanın fısıldamalarına, nefsin kışkırtmasına ve tâğutların yönlendirmesine uyarak, insana, akla, maddeye, doğaya, eşyâya, hazza, zevke, konfora, keyfe ve çıkara göre belirlenen şeriatlara uymaktadır. Fakat şeytan insan düşmanı olduğu, nefs sürekli kötülüğü istediği ve tâğutlar da sürekli olarak çıkarlarını düşündüğünden dolayı, üstelik insan aklı yetersiz olduğun için, Dünyâ’da da aynen göklerdeki gibi bir düzen ve nizâm kurulamamakta, mutlu bir azınlığın dışında insanlar maddî yada mânevî-psikolojik anlamda sömürülerek zor durumda kalmaktadır. Modern insanın huzursuzluğunun ve hâl-i pür melâlinin nedeni budur.

 

İslâm, bireysel alanda “akîde ve inanç”, toplumsal alanda ise “din ve şeriat”tır. Bu dînin bir şeriatı (kânun) vardır ve tüm vahiyler bu şeriatı belirlediği gibi, tüm peygamberler bu şeriatı “hayâta hâkim kılmak” için gönderilmişlerdir.

 

Şeriat hakikate dayalıdır. Hakîkatsiz şeriat kuru bir kabuk, şeriatsız hakîkat gizemcilik ve sapıklıktır. Bu nedenle şeriatsız müslümanlık kuru bir zihin fırtınası yapmaktan başka bir işe yaramadığı için yaralara merhem olmadığı gibi soru ve sorunlara da çâre olamamaktadır.

 

“Îman olduktan sonra şeriata gerek yok” sözü belki de insanın söyleyebileceği en boş sözdür. Bu söz belki bâtıl uzak-doğu dinleri için geçerli olabilir ama İslâm için söylenmesi söz-konusu bile olamaz. Zîrâ İslâm, insanın sâdece iç-âlemini değil, dış-âlemi de inşâ ve îmar etmek için vardır ki bunu yapmak için de mutlakâ şeriata ihtiyaç vardır Bu şeriat ancak İslâm şeriatı olursa inşâ ve îmar yapılabilir ve göklerdeki gibi düzen ve nizâm Dünyâ’da da kurulabilir.

 

İslâm, “îman ve amel” demektir. Şeriat, “îmânın ameli” yada “îmâna göre amel” demektir. Şeriat ancak îmâna göre olunca hakka ve hakîkate yönelik değişimler olur ve sonuçta insanlar iki âlemde de kurtuluşa, düzene, iyiliğe, mutluluğa ve huzûra kavuşabilirler.  

 

Ne yazık ki modern müslümanlar sanki İslâm’ın bir şeriatı ve bir hareket metodu yokmuş gibi davranmaktadırlar. Bu-bağlamda namazı, orucu, zekatı, haccı, kurbanı, Sünnet’i hattâ çoğu âyeti bile inkâr edebilmektedirler. Adâletsizliğe, eşitsizliğe, haksızlığa, ahlâksızlığa, sömürüye, küfre, şirke, zulme bir eleştirisinin, îtirâzının ve isyânının olmadığını zannediyorlar ve yada öyle görmek istiyorlar. Modernist, târihselci, Kur’ân’cı, hadisçi, ırkçı, milliyetçi, mistik, tasavvufçu, partici vs. akımlar ve hizipler ve de diyânet, İslâm’ın şeriatından neredeyse hiç bahsetmiyor ve mevcut sisteme tek bir laf etmedikleri gibi her fırsatta modernizmi överek şeriatsız bir müslümanlığı seslendiriyorlar. Zîrâ modernizm şeriatı istemiyor. Çünkü tüm Dünyâ’da kendi Allahsız şeytânî şeriatını uyguluyor. Modernizm, “dîne karşı din” yada, “şeriata karşı şeriat”tır. Oysa tek meşrû ve yetkin olan şeriat yâni kânun, Şâri’nin koyduğu şeriattır. Şeriatsız müslümanlığı savunanlar ya Allah’ın şeriatına tam olarak bağlansınlar ve şeriat-merkezli bir düşünce, söylem ve eylemde olsunlar, yada def olup çıkıp gitsinler Allah’ın dîninden!.

 

Bir de İslâm şeriatının uygulamasının “dün başka bugün başka” olduğunu yada olabileceğini söylüyorlar ki bunun hiç-bir dayanağı ve delîli yoktur. “Zamâna uygun yeni bir anlayış” ile “yeni bir şeriata ihtiyaç olduğu”, modernizme aşırı bağlanmanın ve ona meftûn, râm ve hayrân olmanın sonucundan başka bir şey değildir. Modern müslümanların düşünceleri, söylemleri ve amel-eylemleri İslâm-merkezli değil de modernizm-merkezli olduğu için, İslâm’ı ve şeriatı da modernizme uygun hâle getirmeye çalışıyorlar ve ancak modernizme uygun hâle getirildiği ölçüde kabûl edebiliyorlar. Zîrâ modernizme aşırı bağlılıkları onlarda îmânın-güvenin ve bağlılığın azalmasına sebep olmuş ve bağlılıklarını neredeyse yok etmiştir. Şeriatlar zamanla ve zeminle değişmez. İslâm şeriatı tüm zamanlarda ve mekânlarda diğer bâtıl şeriatlara üstündür. Târih boyunca beşer-merkezli bâtıl şeriatların kötülüklerini İslâm şeriatı düzelmiştir. Modernizmin ortaya çıkardığı kötülükleri ve pislikleri de yine ancak ve sâdece İslâm şeriatı düzeltebilir ve Dünyâ da ancak İslâm şeriatı ile, aynen  göklerdeki gibi bir düzene ve nizâma kavuşturabilir.

 

Modern müslümanlar da artık şeriatsız bir müslümanlığa râzı olmaya başladılar ve İslâm’ın sâdece mâlûmâtıyla ilgilenmektedirler ve bunu yeterli görmektedirler. Şeriat en arkaya atılmakta ve sâdece özel günlerde gündeme gelmektedir. Tasavvufta sıralama şöyle yapılır; şeriat-târikat-hakîkat-mârifet. Bu sıralamada şeriat en alta konarak ve basıp geçilecek bir basamak gibi görülerek hafifletilmektedir.

 

Gün geçtikçe şeriatsa karşı duyarlılık azalmaktadır. Bir zamanlar şeriata karşı duyarlılık varken zamanla ve modernizmin baskısı ve kuşatması arttıkça bu duyarlılık da azalmıştır. Meselâ Nakşibendi, “şeriatın duvarından bir taş düşerse müridimin virdi düşer” demişti. Şimdi baktığımızda ise, bırakın taşı, ortada duvar kalmamıştır ama vird hâlâ devâm ediyor. Hacı Bektaş Veli’nin makâlatında “temiz şeriat” kelimesi geçer. Ama aleviler şeriattan korkuyorlar.

 

Türkler müslüman olduktan sonra kânunlarını İslâm’a ve töreye göre “ikili hukuk” şeklinde icrâ etmişlerdir. Zamanla töre, İslâm hukûkunun yâni şeriatın önüne geçmiştir. Fakat bilinsin ki, “şirk” budur. İslâm yetersiz bir din ve hukuk-sistemi değildir ki “biraz ordan biraz da burdan” düşüncesini onaylasın ve töreyi şeriatın önüne geçirsin.

 

Vahyiyle bildirilen “şeriatı uygulamak” demek olan Sünnet’ten uzaklaşınca ve kopulunca, “zamânın telâkkileri” “şeriat” yerine “şeriatlar” ortaya çıkarırlar. Bu şeriatlar elbette “modernizme uygun şeriatlar”dır. Müslümanlar İslâm şeriatından kopunca ve şeriatsız müslümanlığı benimseyince, şeriatsız yâni kânun ve kuralsız yapamayacakları için modernitenin şeriatlarına kapılmışlardır ve huşû ile modern şeriatlara uymaktadırlar. Allah’ın tüm kâinât için belirlediği İslâm şeriatı yerine modern şeriatlara uymak elbette bir cezâdır. Bu cezâ Dünyâ’da rezillik olarak açığa çıktığı gibi, âhirette acı azap olarak görünecektir.      

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2024

 

 

Devamını Oku »

Pollyanna’cı Müslümanlık

 

“Derken, onu (azâbı) vâdilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azab vardır” (Ahkâf 24).

 

Pollyanna İlkesi: “İnsanların hoş öğeleri hoş olmayanlardan daha doğru hatırlama eğilimi” şeklinde târif edilir.

 

Pollyannacılık; “kaybedilen herhangi bir şey için üzülmek yerine, elindekilerle yetinme ve mutlu olma davranışı”dır. Kötü olayların iyi taraflarını görmeye çalışır. En kötü zamanlarında bile babasının kendisine öğrettiği “mutluluk oyunu”nu oynayan küçük bir kızın hikâyesidir. Kişi her olayın iyi tarafını görmeye çalışarak üzücü olayları bastırmaya çalışır. Tabi bunun aşırısı kişinin ruh sağlığını etkileyebilir. Pollyannacılık, “toksik pozitiflik” olarak da yorumlanır. Buna göre kişinin olumsuz tüm duygulardan kaçarak kendini sürekli olumlu düşünmeye zorlama durumudur.

 

Pollyannacılıkta yada mutluluk oyununda her-şeyin olumlu yanını görmeye çalışmak zorunluluk ve şart gibi sunulur. Oysa böyle davranmak bâzen iyi ve olumlu sonuçlar verse de aslında bâriz bir kötülüğün bile iyi tarafını görmeye çalışmaya neden olur ki bu yanlıştır. Zîrâ insandaki haklı eleştiri, îtirâz ve isyân duygusunu ve eylemini blôke edip önler. Çünkü kâinatta, sünnetullah ve imtihan gereğince başa gelen her kötülük, çirkinlik ve musîbette çok küçük de olsa iyi ve olumlu bir yan gözükebilir. Fakat bâriz bir kötülüğün içindeki iyi ve olumlu şeyi görmek ve bunu öne çıkarmak “kötülüğü iptal edip meşrûlaştırmak”la sonuçlanır. Bu durum tasavvufta; “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler” sözünde ifâdesini bulur ama buradaki sorun, Allah’tan iyilikten başkası gelemeyeceği için Allah’ın yaptıklarının iyi olması ve neylerse güzel eylemesi, lâkin başımıza gelen musîbetler insanların kendi ellerinin işledikleri nedeniyle ortaya çıktığından dolayı, insandan kaynaklanan sorunları da “güzel” görmektir. Tasavvufta bu “lâ fâile illallah” yâni “her-şeyi yapıp-eden Allah’tır” sözüyle ifâdesini bulur.  

 

Pollyannacılık, kötü, üzücü, negatif, çirkin vs. her olayda; “şikâyet etme, şükret, iyi düşün iyi olsun, iyi tarafından bakmaya çalış, pozitif düşün çok negatifsin, bardağın dolu tarafını gör” gibi sözleri öne çıkararak mevcut kötü durumdan kurtulmaya çalışır fakat bunu yapmakla aslında ortaya çıkan musîbeti yada kötülüğü meşrûlaştırmış, kötülük yapanlara da ses çıkarmamış olarak Dünyâ’daki kötülükleri desteklemiş olur. Kötülükleri ortaya çıkaranlar genelde tâğutlar ve kötü insanlar oldukları için, Pollyannacılığın tâğutların ve kötü kişilerin şeytânî bir plânı ve projesi olduğundan şüphelenmek gerekir.

 

İslâm, insanlar içinden ahlâk-timsâli bir peygamberin seçilmesi ve ona vahyedilmesi ile tebârüz eder. Allah’ın bundan murâdı, hem iç-âlemlerin huzûru ve inkişâfı hem de dış-âlemin aynen göklerdeki gibi bir düzene kavuşturulmasıdır. Dolayısıyla İslâm, Allah’ın Dünyâ’daki adâletsizliklere, eşitsizliklere, haksızlığa, ahlâksızlığa, kötülüğe, çirkinliğe, şerefsizliklere, şirke, küfre ve zulme râzı olmadığı için îtirâz etmesinin sonucudur. Dolayısı ile İslâm’da bir kötülüğün, çirkinliğin ve zulmün, bâzı küçük iyi taraflarına bakılmaz ve o kötülük bir-an önce bertarâf edilmeye çalışılır. Dolayısıyla İslâm’da Pollyannacılık gibi sapkınlığın yeri yoktur.

 

Apaçık ve bâriz bir kötülüğü, aşırı zorlayarak ve yorumlayarak olumlu yönünü görmeye çalışmak bâtıldır, boştur ve hiç-bri olumlu yanı yoktur. Bu tür bir davranış ancak bunu yapanları gevşetir ve yavşaklaştırır. Gevşek ve yavşak bir tutum takınmanın ise İslâm’da yeri yoktur. Bu-bağlamda Kur’ân meselâ içki ve kumar konusunda şöyle der:

 

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bâzı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür” (Bakara 219).

 

Görüldüğü gibi içki ve kumarın bâzı yararları olsa da Pollyannacılık yaparak içki ve kumarın olumlu yönüne bakılmadan haram ve günah îlân edilip yasaklanır.

 

Günümüzde Pollyannacılık kurumlaşmış ve yaşam-koçları ve psikologların eline düşmüştür. İnsanlara sürekli olarak “şikâyet etme, şükret, iyi düşün iyi olsun, iyi tarafından bakmaya çalış, pozitif düşün çok negatifsin, bardağın dolu tarafını gör” sözlerini aşılamakta ve onları pasifleştirmektedirler. Dünyâ’daki kötülüklerin, musîbetlerin, belâların ve her türlü şerefsizliğin bu derece artmasının nedeni, insanların bu tür sözlerle ve Pollyannacılıkla pasifleştirilerek eleştiri, îtirâz ve isyân duygularını blôke ederek yok etmeleridir. İslâm ise bunun tam tersini yaptığından hattâ bir kötülüğe, çirkinliğe, ahlâksızlığa ve zulme “dur” dememeyi pasiflik ve zulüm olarak görür. Bu nedenle de icâbında malları ve canları bile ortaya koyarak zulme dur demeyi farza kılar:

 

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve o ezilen erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz?. Baksanıza: ‘Ey bizim Rabbimiz!, bizleri zâlim olan bu memleketten kurtar!, bize bir yiğit, bir bahâdır gönder!’ diye yalvarıp duruyorlar” (Nîsâ 75).

 

Gazze ve Hizbullah örneğinde de görüldüğü üzere, 50 ülkeden oluşan ve sayıları 2 milyarı bulan müslümanlar, mistik, ezoterik, tasavvuf, hoşgörü, hümanizm, yaşam-koçları, psikologlar vs. gibi akımlar ve bunların etkileri nedeniyle adamakıllı bir şekilde pasifleşmiş, gevşemiş, yavşamış, korkaklaşmış, pısırıklaşmış, haz, zevk, konfor ve keyiflerine tapar hâle gelmiş ve en önemlisi de îmanları ve güvenleri azalıp yok olmaya yüz tutmuş olduğundan dolayı, bırakın bir amel-eylemde bulunup da karşı çıkmayı, bir ses etmeyi bile düşünemeden gününü gün etme derdine düşmüşlerdir. 750 yıl önce Celâleddin Rûmî’nin Moğol işgâli ve zulmüne karşı, “onlara karşı çıkmayın, onlar zamanla içimizde eriyip müslümanlaşacaklar ve bizden olacaklardır” demesi gibi günümüzdeki zulmün içinde de olumlu yönler arayanlar ve bulduğunu sanalar vardır. Oysa Celâleddin Rûmî Pollyannacılık yaparak Moğolların zulmüne ses çıkarmadığı zamanlarda Moğollara karşı canla-başla savaşanlar da vardı. Çünkü onlar sapık tasavvuftan değil, Kur’ân ve Sünnet’ten beslenen ve İslâm’ın gereğini hakkıyla yapmaya çalışan mü’minlerdi.

 

Pollyannacılık, müşriklerin, belâ getirecek bulutu yağmur yağdıracak bulut zannetmeleri gibi hep zanla hareket eder ve sonunda da belâyı bulur. Zîrâ zan, haktan yana hiç-bir şey sağlamaz:

 

“Onların çoğunluğu zandan (kuruntu) başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç-bir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir” (Yûnus 36).

 

“…Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin (alçak) hevâ (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir” (Necm 23).

 

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »