23 Aralık 2023 Cumartesi

Gazze ve İslâm’ın Yeniden Yükselişi


“Eğer topluca savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azapla azaplandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiç-bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her-şeye güç yetirendir” (Tevbe 39).

 

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

 

Sünnetullah, “Allah’ın tüm kâinâta ve insanlar arasındaki işleyişe koyduğu kânunlar ve yasalar”dır. Sünnetullahın görünümlerinden biri de; “Allah, âhiret, gayb, vahiy, peygamber ve İslâm-merkezli, dolayısıyla hak-hakîkat, adâlet-eşitlik, ahlâk-takvâ ve tevhide göre değil de, cehâlet-bâtıl, adâletsizlik-eşitsizlik, şirk-küfür, ahlâksızlık, Dünyâ, madde, eşyâ, insan, beşer, akıl, şeytan, nefs ve tâğut-merkezli bir duygu, düşünce, söylem, eylem ve davranış belirleyen ve gösteren bir toplumun, kritik seviyeyi aşmasının sonucunda, o toplumun giderilip; Allah’a, âhirete, gayba, vahye, peygamberlere ve İslâm’a îman eden, sâlih amellerde ve eylemlerde bulunan, hakkı-hakîkati, adâleti-eşitliği, ahlâkı-takvâyı ve tevhidi merkeze alarak ona göre davranan, aklını gerektiği kadar ve gereği gibi kullanan, sabreden, vazgeçebilen, azimli, kararlı bir şekilde çalışan ve direnen bir toplumla değiştirilmesi”dir. Bu, sünnetullahın şaşmaz bir kânunudur ki târih boyunca helâk olan kavimler işte böyle bir sürecin sonunda ağır bir azap ile helâk olmuştur. Kanımca bugün de benzer bir sürece girilmiş, Allah, Dünyâ’daki mevcut müslüman bakiyenin yerine, kendilerinden râzı olduğu yeni bir mü’minler topluluğu ortaya çıkarmaya başlamıştır.

 

İslâm’ın yeniden yükselişi elbette, Allah’ın râzı olduğu ve yardım ettiği bir toplum üzerinden olacaktır. O toplum diğerlerine göre, yukarıdaki özelliklere sâhip olan “bambaşka bir toplum”dur.

 

Allah’ın “örnek” gösterdiği toplumlar; kötülüğün, adâletsizliğin, eşitsizliğin, küfrün, şirkin, vurdum-duymazlığın, ahlâksızlığın ve zulmün en zirve yaptığı zamanlarda ve mekânlarda yaşayan, karşılaştıkları mevcut kötü durum karşısında Allah’tan başkasına güvenmeyen, O’ndan başkasından yardım beklemeyen ve “bize Allah yeter” demeyi öğrenmiş olan toplumlardır. Böyle bir toplum belirmeye başladığında, diğerleri silinip gitme ve helâk olma sürecine girerler. Bahsettiğimiz yeni toplum ise, şirke, küfre ve zulme karşı çıkıp tüm gücüyle ve imkânlarıyla direnir ve Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılmaya çalışır. İşte hiç değişmeyen sünnetullah böyle işler ve Allah’a itaat etmeyen yada “hakkıyla îman ve itaat etmeyen” toplumlar silinip giderken, Allah’ın râzı olduğu ve yardım ettiği yeni bir toplum ortaya çıkar. Allah bu toplumun özelliklerinden bahsederken şunları söyler:

 

“Ey îman edenler!; içinizden kim dîninden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu’, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Mâide 54).

 

İşte!; günümüzde bu yeni topluma en çok benzeyen ve uygun olan toplum Gazze’lilerden oluşan toplumdur. Bu toplumun insanlarına genel ifâdeyle “Filistinli” bile demeyeceğim, çünkü Gazzeliler bir baksa düşünüyor, bir başka konuşuyor ve direniyor. Bu-bağlamda Gazzeli bir kadın şunları söylüyor: “Tüm Dünyâ bizi izliyor, biz Dünyâ’nın en onurlu insanlarıyız, en küçük Filistinli bir çocuk bile Arap yöneticilerden daha iyidir. Allah bizimle berâberdir. Tüm Dünyâ yahudilerden yana ama bizim Allahımız var. Allah bizimledir ve zafer de bizimdir. Allah Kur’ân’da şöyle der: ‘Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele’ (Bakara 155)”. Öyle ya; Allah, vâd-ettiği imtihanlara karşılaşanları ve sabır gösterenleri değil de; fildişi kulelerinde, kâşânelerinde, dört duvar arasında, masa-başında, sıcacık evlerinde, korku ve açlık nedir bilmeyenleri üstün tutacak değildir. Zîrâ sünnetullahın gereği olarak Allah şöyle demektedir:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?. Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir” (Ankebût 2-3).

 

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

Başka ülkelerin halkı olsa, hükûmetlerine ve askerlerine; “yaptığınız şey yüzünden mahvolduk, öldük, bittik, malımız ve canımız gitti, bizi mahvettiniz, tüm suç sizin, ne işiniz vardı orda” vs. diyerek büyük kalabalıklar hâlinde yollara dökülür ve protestolar gerçekleştirirlerdi. Fakat Gazzelilerden 3-5 kişi bile bir-araya gelip de bunu yapmadı ve her zaman ve her şartta “Allah bizimledir” diyebildiler. Gazzeli kadınlar bile, yaralı yada ölmüş olan çocuğunu kucağında taşırken bile Allah’a şükrettiler. “Allah bizimledir, zafer bizimdir", Allah bize yeter” diyerek îmânını, samîmiyetini, azmini, kararlığını ve direnişini gösterdi. Aynen peygamberler ve onlarla birlikte olanların yaptığı gibi, Peygamberimiz ve sahabe gibi bir tavır gösterebildiler. Yaşadıkları kötü ve zor durumlar karşısında Peygamberimiz’in ve sahabenin îmânlarının artması gibi tığı gibi Gazzelilerin de îmânı artmış durumdadır. Çünkü söylemlerinde ve eylemlerinde, nereden baksanız sağlam bir îman, güven ve kararlılık görülüyor. Böyle olmasaydı tüm Dünyâ’ya karşı “lâ” diyemez ve direnemezlerdi. Zâten böyle bir îman  ve kararlılık sâhibi bir toplu olmamış olsaydılar, onlar da diğer Dünyâ insanları ve müslümanları(!) gibi davranırlar ve çıkarlarının hatırına, gücün ve güçlünün peşinden giderek Dünyâ’nın tadını çıkarmanın derdine düşerlerdi.

 

“Örnek bir toplum” olmanın bâzı bedelleri vardır ve bu bedeller çoğunlukla ağır bedellerdir. İşte bu bedeli ödemeyi göze alabilenler ancak “Allah’ın râzı olduğu ve kendilerine yardım ettiği örnek toplumlar” olabilirler. Bu bedeli ödeyen tek toplum şu-an için Gazzelilerdir. Hakkı-hakîkati ve adâleti-eşitliği istemenin bedelini ödüyorlar. Kâfire-küfre, müşriğe-şirke, adâletsizliğe, ahlâksızlığa-ahlâksızlara ve zâlime-zulme karşı bir taş bile atmaya korkanlara göre Gazzeliler elbette “bambaşka bir toplum”dur. “Ama”sız, “fakat”sız, “lâkin”siz ve “eğer”siz bir toplum.

 

Evet, Allah’ın, baştaki âyette söylediği değişim tezâhür ediyor gibidir. Gazze İslâm’ın yeniden yükselişi ve hâkimiyeti için bir mîlad, bir başlangıç gibidir. Çünkü tüm Dünyâ başka, Gazzeliler ise bambaşka bir duygu, düşünce, söylem ve eylem hâlindedirler. Üstelik onları görerek tertemiz bir kâlple müslüman olanlar vardır. Bunların sayısı arttıkça ve çoğaldıkça yeni bir İslâm ve mü’minler toplumunun ortaya çıkması kaçınılmazdır ve bu ümîd edilmelidir. Zîrâ mevcut müslümanların ne olduğu ve ne olabileceği, ne yapabildikleri ve ne yapabilecekleri, daha doğrusu hiç-bir şey yapamayacakları ortadadır. Allah da zâten mevcut insanlardan ve müslümanlardan memnun ve râzı değildir. Zîrâ mevcut müslümanlar ve insanlar O’nun emir ve yasaklarına itaat etmemektedirler ve etmeyi düşünmedikleri gibi, Allah’a göre edip-eylemeyi ve vahiy-eksenli yaşamayı yasaklamaktadırlar. Üstelik Allah -sünnetullah gereğince- Dünyâ’yı böyle çirkef bir hâlde bırakmayacağı gibi, mâsum ve mazlumları da böyle perişân bir hâlde bırakacak değildir. O-hâlde eski toplumu yâni mevcut bakiyeyi bir süreçte giderip yok edecek ve yeni bir toplum oluşturacaktır. İşte o yeni mü’min toplumun mîlâdı Gazze direnişi olmuş ve bu direniş ile tezâhür etmeye başlamıştır. 7 Ekim 2023 bir başlangıç ve bir mîlattır. Artık bu yeni topluma, her-şeyden vazgeçerek bil-fiil yada en azından kâlben katılanlar da “mü’minlerden” sayılacaklardır. Çünkü artık hak ile bâtıl ortaya çıkmıştır ve, ya hakkı yada bâtılı seçmeniz gerekmektedir. Üçüncü bir yol yoktur. İşte size-bize imtihan!.

 

Gazze Savaşı modern zamanlardan bugüne gelene kadar olan hemen her-şeyi anlamsızlaştırdı. Kütüphâneler boşa çıktı, o insanı çok değerli gören, yücelten ve üstün tutan beşerî düşünceler, kararlar, söylemler ve uygulamalar hep boşa çıktı. Çünkü hiç-biri Gazzeliler için uygulanamadı. O-hâlde artık yeni düşünceler ortaya atılmalı, yeni şeyler konuşulmalı ve farklı şeyler yazılmalıdır. Zîrâ şimdiye kadar yapılan şeylerin bir işe yaramadığı açıkça ortaya çıktı ve olması gereken şey de kendini gösterdi. Olması gereken şey, “insanı değil Allah’ı merkeze almak ve vahiy-merkezli bir duygu, düşünce, söylem ve eylem sürecine girmek”tir. Zîrâ başka bir yol yoktur, kalmamıştır.

 

Allah, -sünnetullah gereğince- değişmeyen toplumları giderir ve onları yeni bir toplum ile değiştirir. Kur’ân boyunca, iç-âlemlerini ve dış-âlemi Allah’ın ve vahyin dediği ve Peygamberimiz’in örneklendirdiği gibi değiştirmeyenlerin başka toplumlarla değiştirileceği söylenir: 

 

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter. Eğer dilerse, ey insanlar, sizi giderir (yok eder) ve başkalarını getirir. Allah, buna güç yetirendir” (Nîsâ 132-133)

 

“Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiç-bir şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur. Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz?. Dilerse sizi giderir-yok eder ve yeni bir halk getirir. Bu, Allah’a göre güç değildir” (İbrâhim 18-20).

 

“Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiç-bir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her-şeyi gözetleyip-koruyandır” (Hûd 57).

 

“Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik” (Enbiyâ 11).

 

“Rabbin, hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan rahmet sâhibidir. Dilerse sizi giderir ve dilerse, sizi bir başka kavmin soyundan vâr ettiği gibi yerinize bir başkasını getirir” (En-âm 133).

 

“Ey insanlar!; siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtâçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan)dır, Hamid (övülmeye lâyık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah’a göre güç değildir” (Fâtır 15-17).

 

“İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infâk etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bâzılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar” (Muhammed 38).

 

“Onlardan her biri, nîmetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?. Hayır; doğrusu biz onları bildikleri şeyden yarattık. Artık, doğu’ların ve batı’ların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz; Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip-değiştirmeye. Üstelik bizim önümüze geçilemez. Şu-hâlde sen, kendilerine vâdedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar. Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye yönelmiş gibidirler. Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’ yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vâdedilmekte olan (kıyâmet ve azap) günüdür” (Meâric 38-44).

 

“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyâ)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. Onları biz yarattık ve bağlarını sımsıkı bağladık. Dilediğimiz zaman onları benzerleriyle değiştiririz. Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir” (İnsan 27-29).

 

Tüm bunların nedeni şudur:

 

“Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı bozup değiştirinceye kadar Allah, ona nîmet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir” (Enfâl 53).

 

“O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri (tâkipçileri) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip-koruyorlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı bozup değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç-bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir velî yoktur” (Ra’d 11).

 

“Acele edildi, zamânı değildi” gibi boş laflara takılmayın. Hareket öncesinde, bilgi ve bilinçlenme aşamasını tam olarak tamamlamış İslâmî bir toplum olamayacağı gibi; “tamamlanmış bir İslâmî hareket metodu”ndan da bahsedilemez. Belli bir seviyeye gelindikten sonra “kervan” yolda düzülecektir. Zâten Peygaberimiz’in örnekliğinde de bu vardır. Kur’ân’ın daha yarısı inmemişken yâni bilgi, bilinç, ahlâk ve din henüz tamamlanmamışken, hicret-devlet-cihad-şehâdet aşamasına geçilmişti.

 

Dünyâ’yı İslâmî yönde değiştirmek çok zor bir şeydir. Fakat bunun kısa bir yolu da vardır: “Allah’ı râzı ederek O’nun yardımını celb-etmek”. Çünkü ancak O’nun yardımı ile başarabilirsiniz. O yardım ederse zafer sizin olur. Aksi-hâlde aslâ!.

 

İki çeşit müslüman toplum vardır; batı modernitesini ve zulmünü kabûl edenler ve etmeyip de savaşanlar. Savaşmayan insanlar-toplumlar, sürüne-sürüne ölmeye mahkûm olurlar. Çünkü savaşmayan toplumlar, savaşan toplumlar tarafından güdülürler. Bu yüzden, savaş, hoşumuza gitmese de bize farz kılınmıştır. Bir toplumun sağlam bir öz-güven elde edebilmesi için, kendisinden çok daha güçlü olduğunu “zannettiği” bir topluma karşı savaş kazanması gerekir. Buna rağmen savaşmayanların yapabileceği tek şey “sıvışmak”tır.

 

Unutulmasın ki, gemileri yakabilmeyi göze alabilecek bir toplum oluşmadıkça, Allah bir toplumdan râzı olmayacak ve İslâm hayâta hâkim olmayacaktır. İslâm toplumu-devleti-medeniyeti, “akıntıya karşı kürek çekmek”le başlayan bir süreçtir. Akıntıya karşı kürek çekmeyi göze alabilen ve modern Dünyâ’yı “iplemeyen” bir toplum bulunmadıkça, “seküler-küresel kuşatma”dan kurtulmak mümkün olmayacaktır. Çünkü modern-seküler ortamda, kâfir, müşrik, zâlim, fâizci zihniyet her zaman kazanır. Tâ ki; devrimci bir lîder, adanmış bir toplum-nesil ve İslâmî bir devrim olana kadar. Zîrâ sıra-dışı durumları değiştirmek için, sıra-dışı bilinç sâhibi olup, sıra-dışı eylemler yapmak gerekir.

 

Allah’ın rızâsı için bir-araya gelmiş bir toplumun “hak” yolda olduğunun göstergesi; o toplumun birileri tarafından rahatsız edilmesi ve haksızlığa uğratılmasıdır.

 

İnsan, “şartları değiştirebilen” varlıktır. Mevcut şartları değiştirmeyi ancak hayvanlar düşünmez/düşünemez. Allah’ın istediği “değişik”liği yapmayanlar, “Allah’a rağmen” değişiklikler yapmaya başlarlar. İşte böylece kritik seviye aşıldığında Allah böyle toplumları başkalarıyla değiştirir. Zâten hak yolda olan bir değişim ancak böyle olur. Kânunları değiştirip durmak bir işe yaramaz. Her gün İslâm-merkezli olmayan yeni bir anayasa yapsanız da, adâletsizlik ve eşitsizliği yine de değiştiremezsiniz ve dolayısıyla zulmü engelleyemezsiniz. İslâm, “insanı en doğru yönde değiştiren” din’dir. Hem müslüman olunacak, hem de hayat-tarzı ve davranışlar değişmeyecek.. bu mümkün değildir. Kişisel ve toplumsal şartları İslâmî yönde değiştirmeyi düşünmeden okunan Kur’ân, ancak tâğutlara alan açar-açmaktadır. Kur’ân, Allah’ın râzı olduğu toplumları her zaman aynı ve benzer bir yola sokmuştur. Çünkü İslâm’ın hükümleri coğrafyadan-coğrafyaya değişmez; coğrafyadan-coğrafyaya, imtihanlar değişir.

 

Peygamberlik öncesi Mekke’nin mazlumları, mazlumluktan kurtulma umûdunu, “merhâmetli müşriklere” bağlamışlardı. Şimdikiler de aynısını yapıyorlar; “Diğeri” gelirse rahatlayacaklarını ve adâlete kavuşacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki sorun kişilerde değil, “sistem”dedir. Sistem-değişikliği yapılmadığında, gerçek bir değişiklik olmayacaktır. Köle, kölelikten kurtulamayacak olduktan sonra, kölenin efendisinin değişmesinin köleye bir faydası olmaz. Seküler sistem İlâhî-İslâmî sistem ile değiştirilmelidir fakat ilk önce seküler sistemi İslâmî sistem ile değiştirebilecek örnek bir toplumun ortaya çıkması ve o toplumun İlâhî sisteme lâyık olduklarını ve onu hak ettiklerini ispatlamaları gerekir. Böyle bir topluma şu-an benzeyen tek toplum Gazzelilerdir. 

 

Kur’ân’ın değiştirdiği mü’minler, “değişik” işler yapmaya başlarlar. Bu onlara zor da gelmez. Değişip-değişmediğimiz, değişik işler yapıp-yapmadığımızla belli olur. Tüm devrimler, farklı davranışlar göstererek mevcut toplumdan farklılaşmayla başlar. Fark yoksa, farklı bir toplum da yok demektir. “Farklı” bir toplum yoksa, devrim de yoktur, değişim de yoktur. Tabî ki bunun ağır da olabilen bedelleri vardır. Ey müslüman!; şunu iyi bil ki, sevdiğin şeylerden fedâ etmedikçe hiç-bir şeyi değiştiremez ve düzeltemezsin. Müslümanlar(!) mü’minleşmedikçe, “İslâmî değişimler” olmayacaktır.

 

Sünnetullahın yönü başka, modern müslümanların yönü ise bambaşka bir hâle gelmiştir. Müslümanlar “sırât-ı müstakîm” olan sünnetullah yoluna girene kadar “değişen” bir şey olmayacaktır.

 

Toplumları ve düşünceleri en çabuk, savaş değiştirir ve dönüştürür. Târihte, salt eğitim aracılığıyla “kitlesel” bir değişim-dönüşüm yaşandığının sâdece ilmî yol ile şirkin, küfrün ve zulmün ber-tarâf edildiğinin tek bir örneği bile yoktur. Canları ve malları ortaya koymayı gerektiren ve ağır bedeli olan amel ve eylemler olmadan bir şeyin değişmesi ve doğru yola girilebilmesi mümkün değildir.

 

Kur’ân’ın hükümleri, “hareket hâlinde olan” toplumlarda billurlaşır ve yankı bulur. Hareketsiz toplumlar Kur’ân’ın hükümlerini anlamsız bulurlar ve “hükmü geçmiş” olarak görürler.

 

Dünyâ, “gelişip durmanın” değil, “değişip durmanın” yaşandığı mekândır. Değişme ise ancak “İslâmî anlamda bir değişme” olduğunda “iyi bir değişim” olmuş olur. Şu da var ki Dünyâ’yı ancak, “sorun çıkaran insanlar” değiştirebilir Peygamberimiz ve onunla birlikte olanların yaptığı gibi; olağan-üstü şeyler yapmadıkça olağan-üstü değişimler ve olağan-üstü sonuçlar beklemek abes ve hayâldir. Değiştiremiyorsan, “değişmemişsin” demektir.

 

Târih boyunca Dünyâ’yı hep “derdi olanlar” değiştirmiştir. Dünyâ’da zevk, neşe ve refah içinde yaşayanların yada yaşamak isteyenlerin hakka uygun bir değişim yapabilmeleri imkânsız olduğu gibi, bunu düşünebilmeleri söz-konusu bile değildir.

 

Kendisini/kendilerini paralayan birisi/birileri olmadıkça Dünyâ ve insanlık, maddî yada mânevî olarak olumlu anlamda değişmez. İşte bu yüzden mesele, “kendini paralayacak birilerinin olması yada olmaması” meselesidir. Îman etmek, “Allah rızâsı için paralanmayı göze alabilmek” demektir.

 

Müslümanlar içinden “kelleyi koltuğa alacak” bir topluluk çıkmadıkça, değişen bir şey olmayacaktır. An îtibârıyla bunu göze alabilmiş olan toplum Gazzelilerdir. Şu-anda kelleyi koltuğa alan tek bir toplum vardır: Gazzeli mü’minler. Çünkü savaş uçakları olmayan bir topluma karşı, savaş uçaklarından atılan bombalarla savaşmak şerefsizliktir. Fakat Gazzeliler buna karşı bile dayanabilmekte ve direnebilmektedirler. Zafer Allah’ın izni ile Gazzelilerin olacak ve İsrâil yenilecek ve rezil olarak def olup gidecektir. Zîrâ Allah’ın râzı olup da yardım ettiği bir topluma karşı tüm Dünyâ bir-araya gelse bile gâlip gelemez. 

 

Gazze Savaşı askerî güç anlamında apaçık şekilde orantısız bir savaştır. Orantısız savaş, “askerî bakımdan güçsüz olanın, görünüşte ezici güçte olana karşı sıra-dışı taktiklerden yararlandığı savaş”tır. Orantısız savaşları “güçsüz olan” taraf kazanır. Târih boyunca yapılan orantısız savaşları hep gerilla taktiği kullanan güçsüz tarafın kazandığı görülmüştür. Belki de bu nedenle olsa gerek, Netanyahu şöyle demiştir: “Bu farklı türde bir savaş olacak, çünkü Hamas farklı türde bir düşman”.

 

Herkes İsrâil’in yanında ama Allah Gazzelilerin yanındadır. Biz mü’minler de elbette Gazze’nin yanındayız. Savaşı da, eğer sonuna kadar sabrederlerse Gazzelilerin kazanacağından, zaferin Gazze’nin olacağından şüphemiz yoktur.

 

Evet, 7 Ekim 2023 târihi ile başlayan Gazze Savaşı ve Gazzelilerin örnek direnişi, İslâm’ın yeniden yükselişinin mîladıdır. İslâm ilk-başta yayılmaya ve yükselmeye başladığı coğrafyadan yâni Arap yarım-adası ve orta-doğudan, Gazzelilerin omuzlarında ve onlar vesîleyle yeniden yükselmeye başlayacak ve Dünyâ’yı kuşatacaktır Allah’ın izni ile. Zîrâ sünnetullah devreye girmiştir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2023

 

Devamını Oku »

İnsanları Kategorilere Ayırmak

 

“Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını bir-takım fırkalara (kategorilere) ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyorduk. Ve (istiyorduk ki) onları yeryüzünde iktidar sâhipleri olarak yerleşik kılalım, Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim” (Kasas 4-6).

 

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

 

Kategori: “Aralarında herhangi yönden benzerlik yada ilgi bulunan şeylerin tümü, eş-türden nesneler, insanlar bölümü, grup”.  

 

Târih boyunca insanlar birbirlerini, doğumundan ölümüne kadar kategorize etmiştir ve etmeye de devâm ediyor. Hangi ırktan, kavimden ve milletten olduğu, nereli ve neresinden olduğu, nerede yaşadığı, kimin oğlu-kızı olduğu, evi, eşyâsı, arabası, işi, nerede okuduğu ve eğitimi, kiminle evli olduğu, ne iş yaptığı (ki modernizmde en önemlisi de budur), geliri, serveti-birikimi, çocukları ve onların yaşam-şekilleri, bildiği diller, bilgi birikimi, boyu-posu, kaşı-gözü, fiziği, makâmı-mevkisi, nihâyet mezarı yâni kısaca tüm yaşamı kategorize edilir ve benzer olanlar aynı gruplar arasına sokularak diğerlerinden farklılaştırılarak. Yine; lâik, seküler, demokratik, kapitâlist, liberâl, komünist, sosyâlist, faşist, feminist, sağcı-solcu, LGBT, kadın-erkek, zengin-fakir, güzel-çirkin, küçük-büyük, şişman-zayıf, vs. türlü-türlü kategoriler oluşturulmuştur.

 

Kategorileştirme belli bir noktaya kadar doğaldır ve faydalıdır da. Fakat bu, kişilerin kast sisteminde olduğu gibi “aşırı farklılaştırmak ve bambaşka görmek” olmaya başladığında iş değişir ve toplumu birbirine düşman etmeye başlar. Bu durum kategorileşmeyi çok fazlalaştırır ve yeni kategoriler ortaya çıkmamaya  başlar. Üstelik her kategori de kendini üstün ve değerli görmeye, diğerini ise aşağı ve kötü görmeye başlar.

 

Allah ise insanları maddeden, eşyâdan ve nîmetlerden faydalanmada “rızıkta eşitlik” diyerek eşit kılmış, fakat her insana da, “insanlar yeteneklerini hayatları içinde ortaya çıkarıp geliştirsinler” diyerek farklı yetenekler vermiştir. Lâkin özellikle modern zamanlarda hem tek-tipleştirme hem de aşırı kategorileştirme nedeniyle insanların çoğu, doğuştan gelen yeteneklerini açığa çıkarabilecek ve kullanacak fırsatları ve ortamı yakalayamadığı için bu yetenekler açığa çıkamamakta ve gelişememektedir. O-hâlde kategorileştirme iyilik değil kötülük ve zulüm oluşturmaktadır. Zîrâ insanlar hem doğal yeteneklerini kullanamamakta hem de yeteneğini geliştirip de sergileyemediği için tek-tipleştirilerek sınırlı bir gelire ve yaşam-şekline mahkûm bırakılmaktadır.

 

İnsanı Allah kategorilere ayırdığında eşitlik bozulmazken; insan kategorileştirince eşitlik de adâlet de bozulmaktadır. Zâten adâletsizlik işte bu doğala, normâle ve fıtrata aykırı yapılan kategorileştirme nedeniyle olmaktadır. Allah için önemli olan insanların boyu-posu, işi, evi, eşyâsı, malı-mülkü vs. değildir. Allah insanları bunlarla ölçmez ve değerlendirmez. Allah için üstün insan “takvâca üstün olan”dır: “…Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Eşitliği bozacak kategorileştirmeyi başlatan şeytandır: “Hani Rabbin, Meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife vâr edeceğim’ demişti” (Bakara 30) hitâbıyla ve: “Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu” (Bakara 34) âyeti ile şeytanın emre uymaması ile başlayan ve şeytanın, bu emre uymamasının nedeni olarak: “(Allah) dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (A’raf 129) sözü ile karşılık vermesi ve çamur-ateş kategorileştirmesiyle başlamıştır. Şeytan, Âdem ve Havva’nın da: “Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mulkin lâ yeblâ) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120) sözü ile bir ayrıcalıktan bahsederek akıllarını çelmiştir. Fakat Âdem ve Havvâ, şeytan’a uydukları anda, heveslendikleri bu ayrıcalığın ne kadar “ayıp” olduğunu gördüler: “Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı” (Tâ-hâ 121) ve bundan dolayı af dilediler: “Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabûl etti ve doğru yola iletti” (Tâ-hâ 122). Daha sonra Hâbil-Kâbil mücâdelesiyle devâm etmiştir bu süreç. Kâbil, bir ayrıcalık elde etmek ve üst kategoride yer almak için kardeşi Hâbil’i öldürmüş ve bu iş böylece süre-gelmiştir.

 

Modernizm ile birlikte insanları kategorileştirmek çok fazla artmıştır. Kentleşme ise buna mum dikmiştir. Çünkü insanlar artık özellikle işine ve maaşına göre değerlendirilmekte ve kategorize edilmektedir. İnsanlık târihinde zengin ile yoksul arasındaki servet farkı, hiç-bir zaman modern dönemde olduğu kadar farklılaşmamış ve açılmamıştı. Artık kategorize etmek kişinin işi ve maaşına göre yapılmaktadır. İlk tanışan kişilerin birbirlerine ilk önce ne iş yaptıklarını sormalarının nedeni budur. Böylece birbirlerinin seviyelerini bilmiş olacaklar ve ona göre konuşacak ve davranacaklardır.

 

En üst yada üst kategoride olanlar bir alt kategoride olanlara yada düşük kategoride olanlarla aralarındaki -sözde- farkı bildikleri için, her ne kadar bu farkı belli etmek istemeseler ve “canım-cicim” deseler de, bir yerden sonra konuşmalarında ve davranışlarında bu kategori farkını hissettirirler. Özellikle yanlarında birilerini çalıştıranlar bunu belli ederler. Toplum da bunu -normâl olmadığı hâlde- normâl görür. Normâl değildir çünkü İslâmî bir tutum ve davranış değildir. İslâm’da köle, efendisi ne yiyip-içiyorsa onu yer ve benzer şeyler giyer. Hattâ bir mü’min deveye, kölesiyle dönüşümlü olarak biner. Çünkü İslâm’da bilgi ve yetenek farkı olsa da insanlar ona göre değil, takvâya göre değerlendirilir. Çünkü İslâm’da takvâsı üstün olan daha üstündür. Çünkü kimin daha üstün olduğunu Allah belirler. Allah ise dünyevî olana değil, takvâya bakar. Zâten İslâm’da maaşlar ve gelirler ya eşittir yada çok az farklı olur ki bu da kategorileşmenin önüne geçer Çünkü dediğimiz gibi, kategorileşmeyi çok arttıran ve yoldan çıkaran şey iş ve maaş farkıdır. Böylece süper zenginler, zenginler,i orta-*direkler, yoksullar, fakirler, açlar gibi kategoriler ortaya çıkar. Üstelik maddîyatı yüksek olanlar her alanda üstün görülürler ve öyle olduğu zannedilir. 

 

Maaş farkından doğan kategorileşme kişilerin üstünde hemen görülür. İlk önce giysiler farklılaşır. Zengin ile yoksul arasındaki fark, ilk başta giysilerde görülür. Sonra evler, eşyâlar, arabalar, yenip-içilenler, ortamlar vs. üst kategoridekiler bundan hoşnut olduğu için bu durumun sürmesini isterler ve bu farkı çaktırmamaya çalışırlar ve konusunu açmazlar fakat alt kategoridekiler niçin bu farkı kabûl ederler anlamak mümkün değildir. Nasıl olur da meselâ bir mêmur 1.000 TL maaş alırken bir işçi 300 TL alabilir ve bunu kabûl edebilir. Üstelik zam geldiğinde de mêmur hem daha fazla oranda zam alır hem de maaşı yüksek olduğu için de daha fazla zam alır ve fark açılır gider. Bu durum üst-düzey mêmurlarda yâni üst kategoriye mensup olanlarda çok daha fazla bir farkın oluşmasına neden olur. Meselâ 3.000 TL maaş alan bir üst-düzey mêmurun %50’lik bir zam ile maaşı 4.500 TL ulurken, asgarî ücret alan bir işçinin 300 TL’lik maaşı, aynı oranda zam alsa bile ancak 450 TL olur. Böylece maaş farkı 2.700 TL iken 4.050 TL’ye yükselmiş olur. Fakat oran olarak yine 10 kat fark olduğu için; “aynı oranda zam aldın işte, aradaki maaş farkı da yine on kat, hâlen ne konuşuyorsun” diyenler şerefsizlerin önde gidenleridir. Bu farkın oluşmasını normâl görmek ancak şerefsiz piçlere yakışır. Ayrıca kategorileşmeyi ortaya çıkaran ve arttıranlar da, farkın açılmasına neden olan maaş ve zamları belirleyenlerdir. Çünkü İslâmî olmayan yönetimlerde her zaman zenginler daha da zengin olup kategorilerini yükseltirken garibanlar ise gün geçtikçe daha da garibanlaşır ve alt kategorilere doğru düşerler.

 

Sosyo-ekonomik ve kültürel farklar, Dünyâ’nın ve İslâm’ın farklı yorumlanmasına neden olur. Bu-bağlamda birileri; “Dünyâ böyle işte, ne yapacaksın” derken, bir kesim de, “Allah böyle yazmış, nasibimiz bu kadarmış, kader” diyerek kendini kandırır. Fakat bu durum zamanla çatışmaya dönüşecek oranda farklılaşır. O-hâlde ekonomik farklılıklar kategorileşmeyi başlatan, farklılaştıran ve uçurumlaştıran şeydir.

 

Kategorileşme, kader belirler hâle de gelir. Üst kategoride olan azınlıklar, alt kategorideki çoğunluğun kaderini belirler. Ne ve ne kadar yiyip içebileceğini ne giyeceğine vs. kısaca ne yapacağına onlar karar verirler. Zengin olunca dolayısıyla üst kategoride olunca sanki ilah olmuşlar gibi, üst kategoridekiler, alt kategoridekilerin, alınan kararlara îtirâz etmeden harfiyen uymasını beklerler.

 

Evet, târih boyunca adâleti, eşitliği, ahlâkı bozan ve zulme sebep olan şey temelde kategorileşmeden başkası değildir. Peygamberler ve vahiyler işte bunu iptâl edip, doğuştan gelen yeteneklere alan açmış ve üstünlüğün sâdece takvâda olduğunu söylemişler ve göstermişlerdir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2023

 

Devamını Oku »

21 Aralık 2023 Perşembe

Hırs-ızlık Üzerine

 

“Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah’tan, ‘tekrarı önleyen bir cezâ’ olmak üzere ellerini kesin. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Mâide 38).

 

“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır” (Meâric 19).

 

Hırs, maddeyle yâni dünyevî-beşerî şeylerle alâkalıdır ve sınırsızlığı ifâde eder. Eğer hırstan söz ediliyorsa bir sınırsızlıktan bahsediliyor demektir. Çünkü hırsın tatmin olup da durabileceği bir yer yoktur. Hırs: “Şiddetli ve bencil istek, arzu ve tutku” demektir. Hırslı insanın gözünü ancak bir parça toprak doyurur. İslâm ise, hırsı sınırlar yada yok edip, îmânı ve takvâyı yanî sorumluluk bilincini ve Allah korkusunu öne çıkarır. Mü’minler, din ve Dünyâ konusunda hırsla değil, îman ve takvâ ile hareket eder. Bu nedenle bir İslâm devletinde, hırsızlığa verilen cezânın da etkisiyle hırsızlık pek görülmez.

 

Hırsızlığın nedeni aslında hırstır. Hırslı olmayanlar hırsızlık yap(a)mazlar. Fakat hırslı kişi hırsızlık yaparak da olsa hırslı olduğu şeyi elde etmek için hırsızlık dâhil her-şeyi yapabilir. Hırs, sınırsız bir duygudur. Hırs kişiyi hırsızlığa iter ve hırs zâten ancak hırsızlıkla yatıştırılabilir. Çünkü emek, hırsı azaltır. Zîrâ emek, bir şeyi elde etmenin bir sınırı olduğunu öğretir. Emek ile ancak belli bir miktardaki şeye sâhip olabilirsiniz. Bu da emek veren kişiyi hırstan uzak tutar yada aşırı hırslı olmasını engeller. Bu nedenle emek veren kişi hırsızlık da yapmaz.

 

Hırslı kişiler hayırsız kişilerdir. Zâten hırsız kelimesini ortaya çıkaran köklerden birinin de “hayr-sız” olduğu söylenir. Türkçe sözlükte hırsız, “başkasının malını çalan kimse, uğru” olarak tanımlanır. Târihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati’nde ise hırsız sözcüğüne, “kânun dinlemeyen, âsi, yaramaz, hayırsız, eşkıyâ, başkasının malını çalan, mal gasp eden” şeklinde karşılık verilerek “ḫayr+sız” şeklinde sözcüğün kökenine dâir bir değerlendirmede bulunulmuştur. Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde hırsız sözcüğü için, “Kırgız (bir Türk topluluğu)-dan kırgız-hırsız (Kırgızların ılgarcı, saldırıcı, alıp kaçıcı olmalarından) k-h dönüşümü ve ır (utanma, sıkılma) bundan “ırsız” (utanmaz, sıkılmaz, saygısız) türemiş olarak kabûl edip sözün kökü kır/hır-ır bağlantısı içine alınmıştır. kalıyor.” Türkçe sözlükte hırsız sözcüğüyle bağlantılı olabilecek hırlı sözcüğü de yer almakta ve “işinde doğru, uslu, iyi (kimse)” anlamı verilmiştir. Bir kimsenin ahlâkı, kişiliği hakkında kuşku duyulduğunda kullanılan biz söz olarak kır + sız olarak, “yüzü görünmeyen, görünüşü olmayan” şeklinde düşünmek hem fonetik hem de semantik açıdan mümkündür.

 

Fakat aslında hırsızlığı ortaya çıkaran temel neden “hırs”tır. Hırsını dizginleyemeyenler mutlakâ bir çeşit hırsızlık yaparlar.   

 

Modernizm bir hırsızlık uygarlığıdır. Modernizm-merkezli hemen her-şey, bir yalanın ve hırsızlığın üzerine kurulmuştur. Modernizm, hırsızlık ve kandırmacanın profesyonelleşmiş hâlidir. Modern akıl çağı, hırsızlıkla başlamıştır. Rönesans, reform, aydınlanma, sanâyileşme ve modernizm süreçleri hırsızlığa dayanır. Bu hırsızlığı ortaya çıkaran şey ise hırstır. Daha önce Haçlı Seferleri’ni yaptıran şey de hırs idi. Peki hırs nasıl ortaya çıkar ve fazlalaşır?. Hırs, dünyevîleşmekle ortaya çıkar. Her türlü nîmetin bolca verileceği cennet düşüncesi yâni âhiret inancı ve bilinci, imtihanın ve sorumluluk sâhibi olmanın zorluğu nedeniyle azalınca ve kaybolunca “Dünyâ’yı cennete çevirme” düşüncesi ortaya çıkmaya başlar ve insan, dünyevîleşme arzusu ve tutkusuyla hırs yapar. Bu hırs bir-şekilde tatmin edilmelidir. Fakat hırs emek ile tatmin edilebilecek bir şey olmadığı için hırsızlığı ortaya çıkarır yada hırsızlığı arttırır.

 

İşte batı ve batı’lı insan, âhiret bilinci ve inancından uzaklaşmanın sonunda dünyevîleşince ve hırs yapınca, bu yoğun hırs nedeniyle mecbûren yapacağı şey olan hırsızlığa yönelmiş ve Amerika’da kırmızı derililer olan kızılderilileri öldürmüş, altınlarını, gümüşlerini ve mallarını çalmış, Afrika’da siyah derili olan zencileri köle edinerek ve emeklerini çalarak sömürmüş ve sömüremediğinde öldürmüş, uzak-doğuda ise sarı derili olan çekik gözlü insanları sömürgeye tâbi tutarak emeklerini çalmış, topraklarını ellerinden almıştır. Yâni hırsın vermiş olduğu aşırı istek, arzu ve tutku ile hırsızlığın her türlüsünü yapmıştır. Fakat bu durum onun hırsını yatıştırmadığı gibi daha da fazlalaştırmıştır. Bu, hırsızlığın da artmasına neden olmuştur-oluyor.

 

Üzerlerine azap gelen kavimlerin işledikleri günahların tümü ve daha fazlası şu-an modern dünyâda modern insan tarafından hırsla işlenen günahlardır. Helâk olan kavimler hep hırslarının kurbânı olmuştur. Şirk ve küfür bile, hırsızlığı örtmek ve başka şeylere dikkat çekerek perdelemenin bir sonucudur. 

 

Hırsızlık, mağdur tarafı büyük sıkıntılara mâruz bırakabilmekte ve bu nedenle de insanların psikolojileri bozulabilmektedir. Sâdece maddî değil, psikolojik ve mânevî sorunlar da ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle İslâm hırsızlığa “elin kesilmesi” şeklinde hem ferdi ve toplumsal olarak hırsızlığı bitirecek yada en minimum seviyeye indirecek, hem de mağdur taraf -hırsızı eğer affetmemişse- adâletin yerine geldiğini görünce yüreği soğuyacak ve adâletin sağlamış olduğu güveni ve huzûru duyacaktır. Bu nedenle âyette hırsızlığa verilen cezâ olan el kesmenin “en etkili ve ideâl cezâ”” olduğu söylenir. Lâkin; İslâm’da “altyapı” hazırlanmadan emirler indirilmez ve kişiyi suçtan uzak tutacak ortam ve koşulular hazırlanmadıkça cezâlar da uygulanmaz yada ilk başta telkin ve öğüt devreye girer. Çünkü İslâm’da, seküler sistemlerde olduğu gibi, kişiyi hem kışkırtarak ve çâresiz bırakarak hırsa ve hırsızlığa yöneltmek hem de cezâ vermek yoktur. Adam açlıktan dolayı hırsızlık yaptıysa cezâ veril(e)mez ve hattâ bu cezâ onun patronuna yada hırsızlık yapan kişinin yaşadığı bölgedeki insanlara kesilir. Çünkü İslâm’da herkes birbirinden sorumludur. İslâm’da komşusu açken tok yatmak olmaz. Fakat iş ortamı, öğüt verme ve tüm imkânlar sağlanmasına rağmen bir hırsızlık olmuşsa, hırsızın eli kesilir. Hele ki çalınan şey “kamu malı” ise yâni meselâ açık bir yolsuzluk yapılmışsa cezânın uygulanması tartışılmaz bile.

 

Kur’ân’daki cezâlar, Kur’ân’ın tüm zamanlarda uygulanmasını emrettiği cezâlardır ve suç sâbit ise ve mağdur, suçluyu bir şekilde affetmemişse cezâların uygulanması kesinlikle gerçekleşir ve cezâlar “en kısa zamanda” uygulanır. Tabî ki bu cezâların olmazsa-olmazı, bu cezâları açıkça anayasasına yazmış ve zâten anayasası Kur’ân olan bir İslâm Devleti’nin olması-bulunması şartıdır. Aksi-hâlde; lâik-seküler-demokratik devletlerde ve sistemlerde bu cezâlar “vahye göre” uygulanmaz ve hattâ bâzen ve bâzı kişiler için hiç uygulan(a)maz. Zenginler, makam-mevki sâhipleri, ünlü kişiler ve hatır-gönül sâhipleri bir-şekilde bu cezâlardan genelde muaf tutulurlar ve bu muâfiyet bir şekilde hasır-altı edilir. Gerçi herkesin görüp-bilip durduğu şeyler ve kişiler için de açıkça ayrımcılıklar yapılabiliyor. Bu adâletsizliğe istediğiniz kadar îtirâz ve isyân etseniz de bir şey çıkmaz. Zîrâ beşerî sistemlerde kânun koyucu olan Allah değildir ve bâzıları için ayrımcılığa sâhip olan yürürlükteki kânunları, o yolsuzluğu yapanlar ve onlara göz yumanlar hep birlikte çıkarmıştır. Bunlar kendi aleyhlerine olacak kânunlar çıkaracak değiller ya!. Niye çıkarsınlar ki?. Oysa İslâm’da kim olursa-olsun, eğer mağdur tarafından affedilme yoksa, o kişiye kesinlikle had uygulanır. Peygamberimiz meselâ hırsızlık için; “hırsızlığı kızım Fâtıma da yapsa elini keserim” demiştir. Yine bir sözünde Peygamberimiz: “Sizden önceki kavimlerin helâk olmasının nedeni, bir suçu zengin ve soylu(!) olanlar işlediğinde affedilmesi, ama fakirler-garibanlar işlediğinde cezâlandırılmasıydı” der.

 

İşte günümüzde de Dünyâ’nın tüm doğal zenginlikleri ve hammaddeleri, bir avuç küresel sermâyedar hırslı ve şerefsiz âileler ve insanlar tarafından hırsızlıkla sömürülmektedir. Tabi bunlar da yine eski sömürgenler gibi hırsızlıklarını modern küfür ve şirk ile perdelemektedirler. Böyle olduğu için de sömürülen insanlar, yapılan hırsızlığı fark edememekte ve bu nedenle de hırsını ilah edinmiş olan bu hırsızların hırsızlık taktiklerini câhilce övmekte ve onlara imrenerek onlar gibi hırslı ve hırsız olmayı düşlemektedirler. İslâmî sistem hâricinde lâik-seküler demokrasi, kapitâlist-liberâl özgürlükçü küresel adâletsiz ekonomi düşüncesi ve uygulaması, adâletten, ahlâktan ve îzandan yoksun ideoloji, felsefe ve düşünceler ve de modern olan ne varsa hepsi de, bahsettiğim şerefsiz aşırı hırslı hırsızların hırslarını tatmin edebilmek için yaptıkları hırsızlıkları örtme ve bunlar üzerinden yaptıkları hırsızlıkları sürdürme yöntemleridir. Aptal, ahmak, câhil ve din düşmanı insanlar da, hırsızların ortaya çıkardığı bu Allahsız din, düşünce, ideoloji ve izmlere meftûn ve râm olmakla ve bunları savunmakla bu şerefsiz hırsızlara çanak tutmuş oluyorlar. Allah bu şerefsiz hırsızlara şöyle der:   

 

“Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz” (Fecr 20).

 

“Sonra da o hırsla daha da arttırmamı umar” (Müddesir 15).

 

Hırs ve hırsızlık bulaşıcıdır. Hırsızların yanında bulunursanız ve onlara destek olursanız size de hırsızlık bulaşmaya başlar. Çünkü it ile yatan pireyle kalkar.

 

Hırs ve hırsızlık ile ilişkili şeyler yaparsanız hırs ve hırsızlık size hoş görünmeye başlar.

 

Hırslı olmanın bedeli, hırslı kişinin hedefine ulaşamadığında ve bir umut kalmadığında kısa sürede tükenmesi ve ölmesidir. Hırslı insanlar bir umut kalmadığında çabucak soluverirler.

 

Maddî hırslar mânevi değerleri blôke etmişse, “insanlar insanlığından çıkmış” demektir.

 

En büyük sefillik, nefsin peşinden hırsla koşmaktır.

 

Hırsızlar berâber olduğu insanların bir süre sonra kimyâsını bozar ve onları da kendilerine benzetirler.

 

Hırsın panzehiri, takvâ ve ölüm korkusudur.

 

Tüm hırsızları hayâli “büyük hırsız” olabilmektir, böyle bir hırsları vardır. Çünkü hırsızlıkla kazanılan para kişiyi bir türlü iknâ ve tatmin etmez de daha fazlasını isteyip durur. Hem büyük hırsız olunca artık “hırsız” diye değil, “büyük yatırımcı”, “hayırsever”, “iş-insanı”, “demokrasi kahramânı” vs. olarak bilinir ve böyle anılırsınız.

 

Dünyâ şu-anda, “hırs”ın kuşatması altındadır. Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhiret şüphesinden kaynaklanır.

 

İktidâra yaklaştıkça “iştah” artar. İştah arttıkça “hırs” artar, hırs arttıkça “din” azalır, diz azalınca ise kişiyi hırsızlık yapmaktan alıkoyacak bir şey kalmaz.

 

Batı gibi zengin olmak ve refah içinde yaşamak istiyorsanız; hırsızlık, sömürü ve köle ticâreti yapmanız gerekir.

 

Dünyâ’ya istikâmet veren modern-bilim ve teknoloji, “hırsızlık”ın yanlış olduğunu dinden bağımsız olarak delillendiremez.

 

İnsanlar, resmî olan hırsa ve hırsızlığa göz yumuyor.

 

Demokrasi bir “hırs kavgası”dır. Hırsızlığa karşı bir şey dememe ideolojisidir. Çünkü demokrasilerde hırsızları insanlar kendisi seçer. Kendisi seçtiği için yapılan hırsızlıklara bire şey diyemez, yada “çalsın ama az çalsın” gibi ahmakça sözler söyler.

 

İslâm’ın hâkim ve iktidâr olmadığı ülkeler, “kleptokrasi” (hırsızlık) rejimi ile yönetilir.

 

Kapitâlizm çok çalışıp üretenlerin değil, şeytânî zekâya sâhip hırslı hırsızların sistemidir.

 

Hırsızlar, çaldıklarıyla zenginleşince, malını çaldıkları kişilerin fakirlikleriyle alay ederler. Kur’ân bunları ifşâ ederek şöyle der:

 

“Hayır; aksine, siz yetime ikrâm etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mîrâsı, sınır tanımaz (helâl-haram aldırmaz) bir tarzda yiyorsunuz. Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz” (Fecr 17-20).

 

“Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler” (Hicr 3).

 

“Demiri pas, insanı hırs bitirir” derler. Hırsın panzehiri ise takvâdır. Takvânın olduğu yerde hırs ve hırsızlık olmaz.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık  2023

 

 

Devamını Oku »

18 Aralık 2023 Pazartesi

Gnostisizm ve Agnostisizm


“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

Gnostisizm: Bilinebilirlik. Gnostisizm Antik Mısır hermetizmini, Antik Yunan ezoterizmini, İbrani geleneklerini, Zerdüştçülüğü, bâzı Doğu geleneklerini ve dinlerini ve de Hristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, bir-çok tarikâtın benimsediği mistik felsefeye verilen genel addır. Terim, eski Yunanca’daki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir. Her-şeyin mistik-ezoterik, sezgi, tefekkür ve bâtınî-tasavvufi yolla ve bir mistik bir eğitim sürecinin sonunda bilinebilir hâle gelmesi ve bilinecek olması durumu.

 

Agnostisizm: Bilinemezcilik. Agnostisizm yada bilinemezcilik en yaygın ve bilinen tanımıyla, tanrı veyâ tanrısal varlıkların bilinemez veyâ varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir görüştür. Agnostisizm, Tanrı’nın vâr olduğunun bilinmesinin yâhut kanıtlanmasının olanaksız bir şey olduğu görüşüdür. Agnostik terimi, köken olarak Yunanca’dan gelmekte ve “bilinmeyen”, “bilememek” gibi anlamlar taşımaktadır.

 

İnsanlık-târihinde önde gelen tartışmalardan biri de “Allah’ın bilinip-bilinemeyeceği” konusunda olmuştur-olmaktadır. “Allah bilinebilir” diyenlere “gnostik”, “hayır bilinemez” diyenlere ise “agnostik” denir. Tabi bu bilinir-bilinemez iddiâları en başta Allah’ın bilinip-bilinemeyeceği noktasındayken, daha sonra âhiretin, cennet ve cehennemin, melekelerin, vahyin içeriğinin, peygamberlik kurumunun yâni gaybın bilinip-bilinemeyeceğine doğru gittikten sonra, en sonunda da her-şeyin bilinebileceği yada hiç-bir şeyin bilinemeyeceği noktasına gelip dayanmıştır. Gnostikler “her-şey bilinebilir” derken, agnostikler ise “hiç-bir şey bilinemez” derler. Peki mü’minler ne der?. Mü’minlerin ne dediği yada ne demesi gerektiğini onlara Allah öğretmiştir: “Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32). Bir şeyin hakkıyla, kesin ve mutlak anlamda bilinmesi, ancak Allah’ın öğrettiği ve bildirdiği ile mümkündür.

 

Gnostikler bilmeyi kitap ile değil de sezgi, ilham, tefekkür, mistik-ezoterik-bâtınî-tasavvufî yollarla öğrendikleri için ve onlara göre bu bilme-şeklinde hiç-bir yanlışlık ve eksiklik olmayacağı için, bu bilme-yöntemi hem en doğru bilme-yöntemidir hem de bu yöntemle bilinemeyecek olan bir şey olmaz-kalmaz. Bu da başta Allah ve gayb olmak üzere her-şeyin bilinebileceği düşüncesini açığa çıkarmıştır. Tabi bu sonuç, bilenlerin “her-şeyi bilebilecek ve bilir” olmaları, -her-şeyi ancak Allah bilebileceği için- onların kendini Allah olarak kabûl etmelerine sebep olmuştur. Artık onların ne bir kitaba, ne vahye, ne bir peygambere, ne bir âlime hattâ ne de meleklere bile ihtiyâcı yoktur. Onlar bir şeyi bilmek istediklerinde kendi içlerine dönüverirler ve ne bilmek isterlerse ânında bilirler. Çünkü -hâşâ- kendilerini mutlak varlık olarak görürler ve bir tecelli ile istedikleri şeyi bir-anda biliverirler. Fakat aslında bildikleri bir şey yoktur. Onlarının ki şeytanın fısıltıları, dürtmeleri, vahiyleri, nefislerinin zannı ve arzularına göre olan temennilerdir. Aslında şeytan bunlarla taşak geçmektedir. Şeytanın en büyük oyunlardan ve oyalama taktiğinden biri de “her-şeyin bilinebileceği” düşüncesi yâni gnostisizmdir.  

 

Gnostisizm kavramı; bilgi, hikmet ve mârifet anlamlarına gelen gnosis ve “bilmeyi başarmak” mânâsına gelen “gnostikos” kelimelerine dayanır. Gnostikler, kurtuluş için gerekli olan “gerçekliğin doğasına dâir bilgilerin” kendilerine verilmiş olduğunu savunurlar.

 

Agnostikler ise tam-aksine “hiç-bir şey bilinemez” diyerek tersinde bir iftirâ atmaktadırlar ve tersinden zanlara ulaşmaktadırlar. Şeytan onları da böyle kandırmakta ve oyalamaktadır. Şeytan onlara da “hiç-bir şey bilinemez” diyerek fısıldamakta ve onlarla taşak geçmektedir. Agnostikler öyle bir noktaya gelmişlerdir ki, Allah’ın ve gaybın bilinemezliğinden sonra, varlığın bile gerçek olup-olmadığının bilinemez olduğundan şüphe etmeye ve kuşku duymaya başlamışlardır.

 

Agnostikler “bilemeyiz” sözünü tarafsızca kullanmazlar ve o duyguda da değildirler. Çünkü agnostikler “tanrı var mı yok mu bilemeyiz” derken, tanrının varlığına inanmayan tarafta yâni ateist kanada yakındırlar ve hattâ aslında agnostikler “henüz ateist olmamış yada kendini henüz ateist diye tanımlamayan kişiler”dir. Deistlerin de bir-çoğu öyledir. Çünkü Allah ya dîniyle ve peygamberi ile tam olarak vardır yada hiç yoktur. Allah varsa mutlakâ âhiret, cennet, cehennem, hesap, sorgu, melek, vahiy, peygamber ve din de vardır. Zâten Allah diye bir varlığın olduğunu bize söyleyenler vahiyler ve peygamberlerdir. Agnostisizmi deizm ve ateizmden -sözde- farklı yapan şey, agnostiklerin, tanrının varlığı konusunda kesinliğin mümkün olmadığını, bu nedenle de Tanrı’nın bilinemeyeceğini söylemeleridir.

 

Gnostisizm ve agnostisizm radikâl tutumlar olup, ilki bilginin sınırını genişletirken, ikincisi bilinebilecek olanların sınırını gereğinden fazla daraltmaktadır. İslâm ise bu iki pozisyonun ortasında yer alarak, dînî bilgi söz-konusu olduğunda hem agnostisizmin radikâl bilinemezci tutumundan hem de gnostisizmin “her-şeyi bilebiliriz” tutumundan ayrılmaktadır. 

 

Aslında bahsettiğimiz bu iki zan düşüncesi de şeytanın boş laflarla insanları oyalaması ve kandırmasıdır. Gündelik ve normâl gibi görünen kimi durumlar felsefî bir sorgulamaya tâbi tutulduğunda birer problem teşkil etmeye başlarlar. Kesin olan bir şeyi, felsefî ve artık bilimsel bir sorgulamaya tâbi tuttuğunuzda o şeyin varlığı tartışmalı hâle gelir. Gnostikler de agnostikler de düşüncelerini hakîkatin kaynağı olan dîne ve îmâna değil de felsefeye ve bilime dayandırdıkları fakat ne felsefenin ne de bilimin hakîkati kesin ve mutlak olarak ortaya koyması mümkün olmadığı için bunlar sürekli olarak bir şüphe ve kuşku içinde olurlar. Bu kuşku ve şüphe gnostiklerin kendilerini Allah îlân ederek “her-şeyi biliyoruz” durumuna getirirken, agnostikleri ise çok-bilmiş durumuna getirerek “hiç-bir şeyi bilmiyoruz ve bilemeyiz” deme noktasına getirmiştir.

 

Ateizm, deizm, gnostisizm ve agnostisizm en başta âilevi, coğrâfî ve sosyâl-kültürel bir mesele ve sorundur. Âilesi çocuğu yahudi hristiyan, mecûsi ve müslüman yapabileceği gibi, ateist, deist, gnostik ve agnostik yapar. Meselâ küçükken yemeye alıştırmadığınız bir yemeği çocuğa ilerde de yediremezsiniz. Doğu Avrupa’da doğan çocuk gnostik olmaya meyilli iken, batı Avrupa’ya doğru gidildikçe ve orada doğan çocukların agnostik, deist ve ateist oldukları görülür. Doğu’ya doğru gidildikçe insanların gnostik, batı’ya doğru gidildikçe ise agnostik, sonra da deist ve ateist olmaya meyilli oldukları görülür. Agnostisizm ve deizm zâten “ateizme giriş”tir. Gnostisizm ise “tersinde bir ateistlik”tir. Zîrâ dışta bir yerlerde Allah denen mutlak varlık yoktur ve Allah denilen varlık insanların ta kendisidir. Görüldüğü gibi Allah’ın bildirdikleri ile yetinilmeyince ve mü’min olunmayınca ya mutlak varlık olan Allah inkâr edilir yada insanlar kendilerinin Allah olduğunu söylemeye başlarlar. Bu elbette hak yolda olmamanın yada hak yoldan ayrılmanın -sünnetullah gereğince- Dünyâ’daki karşılığı ve cezâsıdır.  

 

Agnostisizm için şöyle denir: “Popüler (birincil) anlamda Tanrı’ya inanmayan kişiye ateist denirken, Tanrı’ya ne inanan ne inanmayan kişiye agnostik denir. Ancak daha teknik anlamda agnostisizm, Tanrı’nın vâr olduğunu yada yok olduğunu gerekçelendirmede insan aklının yeterli rasyonel zeminlere sâhip olma kapasitesinin bulunmadığını ileri süren görüştür. Agnostik tavır orta-yolcu yada kaçak dövüşen bir tavır değil, aksine epistemolojik anlamda oldukça mâkûl bir tavırdır. Çünkü Tanrı’yı gerçekte bilmenin kabûl gören bir yolu yok gibidir. Varlığını ve yokluğunu gösteren deliller neredeyse eşittir”. Fakat bu noktada mesele başkadır ve hem gnostiklerin hem de agnostiklerin bilmediği yada hesâba katmadığı bir şey vardır. Şöyle ki..

 

Tüm fitneler gibi agnostisizmi ortaya çıkaranlar ilk-başta o çok övülen ve cins bir kafaya sâhip oldukları düşünülen yunanlılar yâni yunan doğa bilginleri ve filozoflarıydı. Bunlar fitneyi; varlığı aşırı sorgulamaya başlayarak ve varlıkları hayâl dünyâlarında başkalaştırarak başlatmışlardı. Daha sonra ise bu fitneyi, onları izleyen modernler devâm ettirmiş ve laboratuvarlarda, varlığı kesin olan şeyleri -sözde- anlamaya çalışmak için aşırı şekilde inceleyerek, dolayısıyla parçalayarak ve varlığı başkalaştırarak sürdürmüşlerdir. İnsanlık-târihindeki tüm sorun, meselâ bir bardağın “bardak” olduğunu ispatlamaya çalıştığınızda ortaya çıkmıştır-çıkar. Çünkü sorguladığınız yada aşırı sorguladığınız şey “o” olmaktan çıkar. Varlığı kesin olan bir şeyi sorgulamak, o şeyin kesinliği hakkında şüphe oluşturur. Gnostisizm ve agnostisizmin çok sevdiği ve dayandığı modern-bilim ve felsefe işte bunu yapar ve varlığı kesin olan şeyi sorgulayınca yada aşırı sorgulayınca o şeyin kesinliğini bozar-bozmuştur.

 

Bu-bağlamda meselâ su, Allah’ın yarattığı gibi, neyse odur. Onu sorguladığınızda büyüsünü bozarsınız ve ona “2 Hidrojen 1 Oksijen demeye” başlarsınız. Fakat 2 hidrojeni ve 1 oksijeni laboratuvarda birleştirdiğinizde su oluşmaz-oluşmuyor. Bütünlüğü bozulan şeyin kesinliği de bozulur. Bütünlüğünde kesin olarak “o” olan şey, sorgulandığında yada aşırı incelemeye tâbi tutulup parçalandığında “o” olmaktan çıkar ve başka bir şeye dönüşür. Artık o şey hakkındaki tüm yargılar eksik ve dolayısıyla yanlış olur. Bu durum Allah’ın varlığı için de geçerlidir. O’nu sorguladığınızda yada anlamaya ve idrâk etmeye çalıştığınızda, artık anlamaya ve idrâk etmeye çalıştığınız şey Allah olmaktan çıkar. Böyle olduğu için de hiç-bir zaman Allah’ı bulamazsınız ve O’nu kabûl edemezsiniz. Zîrâ Allah; araştırmanın, bilmenin, aramanın, bulmanın, idrâk etmenin ve anlamanın yâni “bir şeyi ancak sınırlayarak bilebilen” aklın konusu değil, “inanmanın” yâni îmânın konusudur. Îman ise akıl ile değil, “delikanlılık” ile ilgili olan bir şeydir. Îman etmek delikanlıların işidir. İnat etmeyi bıraktığınızda ve delikanlı olduğunuzda, îman etmeye başlarsınız.

 

Hem gnostiklerdeki hem de agnostiklerdeki ortak sorun, her-şeyin bilinebileceğini yada hiç-bir şeyin bilinemeyeceğini akıl-merkezli olarak sorgulamaları ve açıklamak istemeleridir. Bir şeyi akla dayandırmak aslında “insana dayandırmak” demektir. Yâni Allah’ı bilmek yada bilememek düşüncesini insana dayanarak yâni insanı ölçü alarak yapmak isteyince Allah’ı bulmaları ve bilmeleri imkânsızlaşır. Çünkü  Allah’ı akıl yâni insanı ölçü alarak bulmak ve bilmek istemek yanlıştır. Zîrâ akıl her-şeyi sınırlayarak idrâk edebilir. Bu nedenle gnostikler Allah’ı insanla sınırlayarak bulduklarını ve bildiklerini zannederlerken, agnostikler de akıl ile dolayısıyla yine insan ile sınırlayarak bulamayacaklarını ve bilemeyeceklerini zannederek ortak bir yanılgıya düşerler. Bu-bağlamda gnostikler de agnostiklerde ateisttir. Allah ise sınırlandırılabilecek bir varlık olmadığı için insanın, aklın, aramanın, bulmanın, bilmenin ve bilmemenin konusu değildir. Allah îmânın konusudur.

 

Agnostiklerin “bilinemez-bilemeyiz” demeleri aslında onların tesitlerle ateistlerin ortasında olduğunu değil, ateistlere yakın olduklarını hattâ ateist olduklarını gösterir. Bir yazıda bu konuda şunlar söylenir:

 

“Vâr olup-olmadığının bilinememesi konusu pratikte Tanrı’nın imkânsızlığı veyâ yokluğuyla benzer bir durumu ifâde edecektir. Çünkü, Tanrı’nın vâr olup-olmadığına dâir bir bilgisi olamayacağını düşünen bir kişi, günlük hayattaki yargılarında ve eylemlerinde kendi aklını kullanacağından ve ahlâkî alanda içinde bulunduğu topluma göre hareket edeceğinden dolayı onun bu yaşantısı pratik anlamda bir ateistin yaşantısıyla benzerlik arz edecektir. Bu durumda ateizm ve agnostisizm arasında pratikte bir uyum söz-konusu olacaktır”.

 

Bertrant Russell gibi ateizm düşüncesinin savunuculuğunu şiddetli bir şekilde yapan bir filozof, kendisinin aslında agnostik olduğunu dile getirmiştir. Fakat o aynı-zamanda duruma ve koşula göre kendisini ateist olarak da tanımlayabileceğini söylemiştir. Çünkü ateizm ve agnostisizm aynı şeydir ve birbirinin “neden-sonuç”udur.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Ateizmin kavram olarak ortaya çıkması agnostisizmden önceye dayanır. Agnostisizm 19.yy.da ortaya çıkmasına rağmen, ateizm 18.yy.da ortaya çıkan bir kavramdır. Zâten agnostisizmin isimlendirmesi de kendisini ateist olarak tanımlamaktan çekinen, ateizmi kendi zihin ve inanç dünyâsına uygun bulmayan, ateizmin farklı olumsuz akımlarla ilişkilendirilmesinden rahatsız olan insanların vâr oluşundan dolayı ortaya çıkmıştır. Pratik açıdan ele aldığımızda agnostisizm ile ateizm arasında, “Tanrı’yı hayâta dâhil etmeme” açısından çok büyük bir benzerlik ve ilişkinin olduğu âşikârdır”.

 

Şu da var ki, agnostikler Allah ve gayb hakkında ne tür bir delil istiyorlar ki?. Neyi arıyorsunuz?. Daha neyi aradıklarını bile bilmiyorlarken, “varlığı ve yokluğu hakkında delil yok” demelerinin hiç-bir anlamı yoktur. Üstelik “Allah’ın varlığına yada yokluğuna dâir hiç-bir delil yoktur ve hiç-bir zaman da olmayacaktır” demek hem bir açıklama değildir hem de anlamsız ve boşuna söylenmiş bir sözdür, boş bir laftır.  

 

Agnostisizm de diğer inkârcı akımlar gibi, aklı merkeze almanın ve ilahlaştırmanın bir sonucudur. Agnostisizm inanmamak için uydurulmuş bir bahanedir. Çünkü aslında inanmamaya yakındır ve inanmama lehine düşünür ve konuşur.

 

Agnostisizm münâfık bir tutumdur. Çünkü pragmatiktir. Münâfıklığın modern ve güncel adına günümüzde Agnostisizm denilmektedir. Allah’ın varlığına inanırsın yada inanmazsın, üçüncü bir seçenek olamaz. Post-modernizmin istediği gibi; iki taraf için de “haklısın” demek münâfıklıktan ve ciddiyetsizlikten başkası değildir. Zîrâ –zımnen- hakîkatin bilinemeyeceğini hattâ hakîkat diye bir şeyin olamayacağını söyler. Hükmü askıya alacaksınız ama nereye kadar askıya alacaksınız?. Askıdayken öldüğünüzde ve Allah’ın mutlak bir hakîkat olduğu apaçık şekilde görüldüğünde görüldüğünde Allah size ne ile hükmedecek?. Şu kesin ki Allah sizin hakkınızdaki hükmü askıya almayacaktır.

 

Agnostisizm, hibrit yakıt gibi “hibrit bir inanç-sızlık”tır.

 

Agnostisizmin ne olduğu en bâriz şekilde amel-eylem hâlindeyken ortaya çıkar. Eylem söz-konusu olduğunda üçüncü bir hâlden bahsetmek imkânsızdır. Çünkü eylem, ya vardır ya da yoktur, yarı-eylem diye bir şey olmaz. Agnostikler, hükmü askıya aldıkları için mecbûren ya ateist gibi yada münâfık gibi yaşamak zorunda kalacaklardır.

 

Bilmek “kuşatmak” demek olduğu için, Allah’ı bilecek olan varlık -hâşâ- Allah’ı kuşatacak olan Allah’tan daha üstün bir varlık olmak zorundadır. çünkü iblmek kuşatmaktır. Fakat böyle bir varlık olmadığı için Allah bilmenin konusu olmamaktadır.

 

Akıl kendisi dışındaki her-şeyi sınırlandıran bir şey olduğu için ilahlaşmış ve artık aklın almayacağı şeyler hurâfe gibi görülmeye ve yok kabûl edilmeye başlanır. Oysa Allah ve gayb akıl-dışı olmasa da akıl-üstüdür. Akıl-üstü olan elbette aklı aşar ve aklı yetersiz bırakır. Bu nedenle de Allah’ın varlığı-yokluğu konusu akıl ile değerlendirilemez sorgulanamaz. Allah’ı kabûl etmek delikanlılık işidir. Delikanlı olanlar Allah’a îman etmenin gerektirdiği yükü omuzlayabilmeyi göze alabilir, çünkü Allah’a îman etmek kuru bir iddiâ değildir ve Allah’ı kabûl etmek bir-çok sorumluluğu ve zorluğu yanında getirir. Kanımca Allah’ı kabûl etmemenin arkasında yatan temel sebep budur. Allah’ı kabûl etmek hayâtı neredeyse tümüyle değiştirmeyi ve bambaşka biri hâline gelmeyi gerektirir.

 

Allah’ın varlığı sorunu çözülemeyecek bir sorun değildir. Fakat o, akıl ile, felsefe ile ve bilim ile çözülebilecek bir şey değildir. Zîrâ dediğimiz gibi, Allah ve gayb konuları araştırmakla, aramakla, bulmakla ve bilmekle ilgili değildir çünkü bunların konusu değildir. İnsana varlığın Allah dışında bir şeyle açıklanamayacağını öğreten ve idrâk ettiren şey sâdece îmândır, yada inat etmeyi bırakıp varlığın Allah dışında bir şey ile açıklanamayacağı gerçeğini delikanlılık gösterip kabûl edenler îmâna ulaşabilirler. İnsanlık-târihinin en câhil ve ahmak insanları “Allah’ı arayan”lardır. Olması gereken şey “Allah’ı aramak” değil, bir soruya ve soruna çâre aramaktır. Eğer bunu yaparak yâni sorumluluk alarak sorumluluk-sâhibi olduğunuzu ve yükü omuzlamayı kabûl ettiğinizi gösterirseniz Allah da size îman etme yolunu açar. Olay budur. Zâten kişiyi hem îmâna taşıyan hem de îmânını güçlendiren takvâ budur.

 

“Belli değil, bilemeyiz” vs. demekle falan olacak iş değildir bu. Aşırı temkinli olmak îmânı etmeyi engeller ve mevcut îmânı da zedeler. Çünkü îman teslîmiyet işidir ve teslîmiyet ister. Sorgusuz-suâlsiz, kayıtsız-şartsız bir teslîmiyet. İşte îman, bu teslîmiyetle temiz kâlpli olmak, rûhu ve aklı bu teslîmiyetle ve takvâ ile kirletmemiş olmakla alâkalı bir şeydir.

 

Allah’ın üstünlüğü aşılabilecek ve geçilebilecek değildir. Bilen bilinenden üstün olur. Her-şeyi bilen ise sâdece Allah’tır. Allah hem her-şeyi bilen ve hem de her-şeyi yapabilen tek varlıktır ve hep öyle olacaktır. Agnostiklerin söylediği “illâ ki kanıt gerekir” demeleri, imkânsızı istemekten başkası değildir. Zîrâ Allah “kanıt ile îman edilecek” bir varlık değildir. William James; “Tanrı inancının ahlâkî ve rasyonel olması için kanıta dayanması gerekmediğini, çünkü Tanrı inancının, ona inanan için ‘temel inanç’ olduğunu, temel inançların ise kanıta dayanma ihtiyâcının olmadığını” dile getirir.

 

Sofistler genel-geçer, evrensel ve mutlak bir doğru olamayacağını dolayısıyla kişiye, duruma ve zamana göre değişebileceğini öne sürerler. Bunun en bilinen örneği Pratagoras’ın ‘‘İnsan her şeyin ölçüsüdür.’ Sözünde görülür. Bir şey birine göre iyi bir diğerine göre kötü olabilir. Dolayısıyla mutlak anlamda bir bilme söz konusu değildir. Septikler ise her şeyden kuşku duymak gerektiğini ifade ederler. Öyle ki onlara göre kuşku duyduğumuzdan bile kuşku duymalıyız. Ne akıl ne de duyular doğru olanı bize söyleyebilir. Çünkü o şey ile ilgili hem doğru hem de yanlış yargılar her zaman olacaktır. Bir şey hakkında konuşulacaksa bu kesin bir konuşma olamayacaktır.

 

Teizm bir Tanrı’nın var olduğunu ateizm ise var olmadığını ileri sürerek, her iki anlayış da kendilerine göre kesin yargılarla hareket etmektedir. Oysa her iki anlayışında kanıtları olmakla birlikte agnostisizm üçüncü bir yol olarak ‘Tanrı ile ilgili bir hükme varamazsınız’ diyerek başka bir seçenek sunar.

 

“Bir şeyin ne olduğunu bilerek inanmamak ve kabul etmemek” olabildiği gibi, “bir şeyin ne olduğunu bilmeden” o şeye inanmak ve kabûl etmek de olabilir. Zâten aksi-takdirde agnostisizme göre tüm inananlar münâfıktır. Çünkü îman edenler ve inananlar bilmedikleri bir şeye inanmakta ve îman etmektedirler. Meselâ atom-altı parçacıkları kimse görememiş olsa da, insanlar çıkarımlardan yada bilim-adamlarına güven duymalarından dolayı atom-altı parçacıkların varlığını kabûl edebiliyor. Dünyâ’nın yuvarlak olduğu teorisi bile bâzı çıkarımlar yapmaları nedeniyle bir-çok kişi tarafından kabûl ediliyor. O çıkarımları ve verileri kabûl etmeyenlerse Dünyâ’nın yuvarlaklığını kabûl etmiyor. Bu durumda “biz Dünyâ’nın yuvarlak olup-olmadığını bilemeyiz” demenin anlamı var mıdır?. Bu her-şey için böyledir. Varlığı apaçık olan bir şeyi bile kabûl etmeyebilirsiniz ve bu konu hakkında sözde mantıklı açıklamalar da yaparsınız. Evrenin ne ve nasıl olduğu bilinmediğine göre bir evrenin vâr olduğuna neden inanılıyor ki?. Varlığın apaçık varlığını bile kabûl etmeyenler ve 2+2’nin 5 ettiğini iddiâ edenler bile varken, “biliriz” yada “bilemeyiz” demenin bir anlamı yoktur. Burada söylenecek olan şey “inanıyoruz” yada “inanamıyoruz”, yada “kabûl ediyoruz” veyâ “kabûl etmiyoruz” kelimeleridir. Mesele bilip-bilmemek değil, inanıp-inanmamak meselesidir.

 

Fotoğraf makinesi, video, kamera, radyo, televizyon, bilgisayar, telefon ve internetin olmadığı bir zamanda insanlar Amerika kıtasını inkar mı ediyorlardı?. Görmediği ve bilmediği bir kıtanın varlığını kabûl ediyorlardı. Oranın varlığından emin olabiliyorlardı.

 

Biz günlük yaşantımızda her-şeyi net olarak bilerek hareket etmiyoruz ki!. Zâten bunu yapamayız ve yapmaya kalktığımızda da kafayı yeriz. İster ateist, ister agnostik, isterse de teist olalım, günlük yaşantımızı bilimsel yada felsefî kanıtlar üzerine değil, tecrübî bilgilerimiz yada sezgilerimiz üzerine inşâ etmekte ve ona göre hareket etmekteyiz.

 

Allah’ın bildirdikleriyle bir türlü yetinemeyenlerin, kendi bildikleriyle Allah’ı bulmaya çalışmaları mantıksız ve saçmadır. Allah’ı merkeze almayı terk etmiş ve insanı merkeze almış olan modernizm, modern insanın imânının zedelenmesine ve tükenmesine yol açmıştır. Bir “sen de haklısın” felsefesi olan  Post-modernizm ise, bu şeytânî ve nefsî düşüncelere alan açmış ve yol vermiştir. Bu sapkın akımların bu kadar çoğalmasının nedeni budur.

 

Şüphe etmeye bir-kez başladığınızda, ana-babanızı bile inkar etmeye başlarsınız. Modern-bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle ve -güyâ- Allah’ın varlığının kanıtlanmasıyla agnostikler inadı bırakıp da îman edecekleri bir zaman olmayacak ve hiç-bir zaman gelmeyecektir. Çünkü bilimin buna gücü hiç-bir zaman yetecek değildir. Zîrâ dediğimiz gibi, Allah’ın ve gaybın varlığı akılla ilgili bir şey değildir. Îman etmenin akılla dolaylı yönden bir ilişkisi vardır. Akıl îmâna doğru gitmede araç olarak kullanılabilir ama sonuca ulaştıran şey akıl değildir. Bu yüzden agnostisizm bir inat ve  inkâr zihniyeti olarak sonuna kadar aynı kalacaktır. Çünkü agnostisizm aslında ateizmdir. Çünkü ateizm de dallanıp-budaklanıyor ve her-şeyin çeşitlendiği modern dönemde ateizm de; agnostisizm, gnostisizm ve deizm olarak ortaya çıkıp görünür oluyor. Âhireti, gaybı, melekleri, vahyi, peygamberliği, dîni, İslâm’ı kabûl etmemek aslında “Allah’ı da kabûl etmemek” demektir. Çünkü bunlar olmasaydı Allah düşüncesi de olmayacaktı.

 

Allah, ne “bilinir” olan ne de “bilinmez” olan değildir, îman da bilmekle yada bilmemekle alâkalı bir şey değildir. Îman, teslîmiyetle, kabûl edebilmekle ve delikanlılık gösterebilmekle alâkalıdır.

 

Agnostikler, “bir tanrının vâr olduğunu bilemeyiz” derken, “o zaman her-şeyi yapabiliriz, bize yasak ve günah yoktur” demezler. Aynı şey ateist tavır için de geçerlidir. Teistler ise yaşantılarını büyük çoğunlukla dînî-ahlâkî vecibelere bağlı olarak yaşar-yaşamalıdır. Mü’minler teslîmiyet içinde her sözlerinde ve hareketlerinde ahlâklı olmak zorundadırlar.

 

Peki “bilmiyoruz” diyenler neyi bilmek istiyorlar ve daha da önemlisi bilmek istedikleri şeyi ne ile bilmek istiyorlar?. Tabî ki de çağın yüce dînî olan modern-bilim ve onun ekürisi olan teknoloji ile. İyi de bilimin, Allah’ı ve gaybı hakkıyla idrâk edebileceğinin delîli nedir ki?. Bu konu hakkında bir yazıda şunlar söylenir:

 

“Bilimsel gelişmelerin ivme kazanmasıyla ortaya çıkan ‘tek yol: bilim’ anlayışı olan pozitivist  anlayış, dinlerin ve metafiziksel önermelerin artık gereksiz ve anlamsız olduğunu ileri sürerek, bilginin ancak ve sâdece bilim tarafından güvenilir, kesin ve emin sonuçlarla ortaya konabileceğine kanaat getirerek 20. yüzyılın baskın bir felsefî hareketi hâline geldi. Onlara göre her-şey deneysel bilimin tezgâhından geçmeliydi. Geçebilenler zâten bilimsel iken geçemeyenler anlamsız ve boş sözlerden ibâretti. Bu anlayışa göre bilim tanrıyı ölüme mahkûm etmiş ve dinlerde artık insanlığın ayağında birer pranga olmaktan çıkarılmıştır. Dolayısıyla bilim sâdece verilmiş olan ile yâni gözlemlenebilir olan ile ilgilenecek ve ancak bu durumda olmayanlar değersiz olacaktır. Tabi ki bu durum dîne ve felsefî geleneğe bir darbe vurmaktı. Kabûl edilemez ve yanlış olduğu sonradan ortaya çıkan bu durum hâlâ kimi düşünürler tarafından aynı katılıkta doğru düşünülmektedir”.

 

Modern-bilim pozitivist olduğu için genelde gnostikler, agnostikler, ateistler ve teistler lehine olan argümanlar ortaya koyar. Bu da gnostiklerin gnostik, agnostiklerin agnostik, ateistlerin ateist, deistlerin de deist kalmalarını sağlar. Bunların hepsinde de, bilimin gelişmesiyle birlikte kendilerinin ne kadar da haklı olduklarının apaçık şekilde ortaya çıkacağı beklentisi vardır. Bunlar her bilimsel gelişmeyi(!) “gerçeğe bir adım daha yaklaşıldı” düşüncesiyle sevinçle karşılarlar.

 

Allah’ın bilimsel, teknolojik, felsefî vs. hiç-bir şeyle bir kanıtı olmaz. O îmânın konusudur, bilmenin değil. Bu nedenle de îmânın bizzat kendisi Allah’ın vâr olduğunun en güçlü kanıtıdır. Îman etmiş bir göz, bir zihin ve bir kâlp için Allah’ın vâr olduğu mutlak gerçeği hakkında bir şüphe ve kuşku yoktur.

 

Şu da var ki, Agnostisizm “Allah’ın vâr olup-olmadığını bilemeyiz” derken, bilmenin zirvesini bilmekten bahsetmekte olduğu için, “her-şeyin bilinebileceği ve insanın her-şeyi bilebileceği” küstahlığı yapmış oluyor. Allah’ın bilinemez oluşunun nedeni, O’nu bilmenin bir sonunun olmaması nedeniyledir. Allah’ın bilgisini tüketmek söz-konusu olmadığı için O’nun ne ve nasıl olduğu da bilinemez. Kur’ân şöyle der:

 

“De ki: ‘Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi” (Kehf 109).

 

Yâni Allah’ın bırakın zâtını ve mutlak varlığını bilmeyi, O’nun ilminin kıyısına bile yanaşabilecek kapasiteye ve çapa sâhip olmayan insan ve insan aklı, gelmiş de “Allah bilinir” yada “bilinemez” gibi boş laflar ediyor ve bu noktada da terbiyesizleştikçe terbiyesizleşiyor.

 

Amaç sâdece “bilmek” değildir, vahiy-merkezli olarak hakkıyla bildikten sonra, bilineni hakkıyla yapmak, bildiğini yerine getirmek yâni vahye göre edip-eylemektir. Peygamberler bilmekten ziyâde, yapmanın, amel-eylem ortaya koymanın en güzel örneklikleridir. Sahabeler de, bilmekle değil, îman etmek ve sâlih amel işlemek ile yıldızlaşmıştı. Onlar Peygamberimiz’in vahye göre yaptığı ve bildirdiği direktifleri harfiyen yerine getirmişlerdi. Çünkü bilenlerin çoğu sıvışmayı da iyi bilir, fakat îman edenler hiç-bir kaçış olmadığını bildikleri için îman edip sâlih amel işleme yoluna girerler:

 

 “Îman edip sâlih amellerde bulunanlar; ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2023

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Devamını Oku »