10 Temmuz 2023 Pazartesi

Yavan Yaşamlar Üzerine


“Bilin ki, (tek-başına) dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 

Yavan: “Yağı az. Katıksız. Yoz. Hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz, bilgisiz. Sertliği az olan” anlamlarındadır.

 

Son 200 yıldır Dünyâ’ya hâkim durumda olan modernizm, Allah’a, âhirete, gayba, vahye, kitaplara, peygamberlere ve dîne dayanmaktan kopup, insana, akla, doğaya, maddeye, şeytana, nefse, arzulara, ihtiraslara ve tâğutlara dayanmaya başladığından bêri, yâni vahiy-merkezlilikten, hak-merkezlilikten insan ve akıl-merkezliliğe döndüğünden bêri her-şeyin tadı-tuzu kaçtı ve zamanla bir yozlaşma ve yavan bir yaşam-şekli ortaya çıktı. Modernizm denen şey işte budur. Hz. Îsâ’nın değişiyle, Dünyâ ve insanlar dışı bembeyaz ama içi kapkara olan “badanalı kabirler”e dönüştü. İnsanların çoğu câhil ve nefsinin esiri olmuş olduğu için, haz ve hız çağı olan mevcut Dünyâ’dan hoşlansa ve onu “ilerilik” olarak görmüş olsa da, bu sâdece -görece olarak- dış-âlem için böyledir. Fakat insan tek-boyutlu bir varlık olmadığı için, hesâba katmadığı ve ilgilenmediği iç-âlemi tam bir mezar ve tam bir kanalizasyon gibidir. Bir türlü tatmin ve ikna olmaması, doyuma ulaşamaması, ne beklediğini bilmediği bir beklenti içinde olması ve gün geçtikçe sonu cehenneme çıkacak olan büyük bir boşluğa doğru yuvarlanması bu nedenledir.

 

İnsan ve akıl-merkezlilikte akıl, vahyin değil de nefsin yönlendirmesinde olduğu için hakka meyledeceğine bâtıla doğru meyletmektedir ve bâtıl ve sahte bir uygarlık ortaya çıkarmaktadır. Üstelik nefse çok uygun olan bu sahtelik, insanları da “sahte insanlar” hâline getirmektedir. Sahtelikler ve sahte insanlar hayâtın tadını-tuzunu kaçırmış ve yavan bir yaşam meydana getirmiştir. Her-şey sahtedir ve her-şey kokuşmaya başlamıştır. Tuz mesâbesinde olan insan da sahteleşince yâni “tuz” da kokmaya başlayınca, insanlar artık sahteye teslim olmak zorunda kalmışlar ve “ne olursa-olsun modern olan” demeye başlamışlardır. Oysa modern olan sahte olmak zorundadır. Zîrâ hakîkati bölüp parçalayınca o şey hakîkat olmaktan çıkar ve sahteleşir, sahteleşince ise yozlaşır ve yavanlaşır. Modernite bir parçalama uygarlığıdır. İnsanın rûh tarafını iptâl edip sâdece beden tarafına meyledince ve sâdece maddeye yönelince, her-şey sahte ve yavan olmuş olur. Çünkü bir şeyi hakîkatinden ve rûhundan ayırdığınızda o şey hak olmaktan çıkar ve geriye sahte ve yavan bir yaşam kalır. Bu da “yaşamak” demek değil, sâdece “Dünyâ’da bulunuyor olmak” demektir. Açıkçası yavan bir yaşam üzere olmak ve ölmek, âhirette de yavan bir sonuçla karşılaşmayı getirir.

 

Emr-i bi’l mâ’ruf ve nehy-i ani’l münker=“iyiliği emretmek ve kötülüğü kaldırmak” İslâm’ın ana kuralıdır. İslâm bu kuralı hayâtın her alanında işletir ve hâkim kılmaya çalışır. İslâm’a göre hayâtın hiç-bir alanı İslâm’sız olamaz. Zîrâ İslâm’sız kaldığında her-şey yavanlaşır ve tuzu-biberi olmayan bir yemeğe döner. Çünkü İslâm, tüm kâinâtın, tüm Dünyâ’nın ve tüm insanlığın tuzudur, biberidir. Hem tat verir hem de kokmasını önler.

 

Îman, ibâdet, mücâdele, sabır, direniş, takvâ, paylaşma, hicret, kardeşlik, devlet, cihad, savaş ve medeniyetten yoksun ve kopuk bir yaşam, yavan bir yaşamdır. Böyle bir dünyâyı ancak, tek-dünyâlı olanlar yâni âhirete inanmayanlar yada güçlü bir âhiret inancı ve endişesi olmayanlar ister. Lâkin sünnetullah ve imtihan kıyâmete kadar süreceği için insan bunlarla mutlakâ karşılaşmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle cihad etmekten ve savaşmaktan kaçan toplumlar, birilerinin güdümünde ve şeytânî bir sistemde yavan yaşamlar yaşamaya mahkûm hâle gelecektir.  

 

Modern insan, nefse, zevke, hazza, arzulara, ihtiraslara hitâp etmeyen ve şeytanı memnun etmeyen her-şeyi yavan buluyor ve böyle olmayan her-şeyden iğreniyor. Çünkü hayâtını sürekli olarak kendinden geçmiş hâlde, haz, zevk ve neşe içinde geçirmek istiyor. Zîrâ modern dünyâ nefisleri kamçılamış, kışkırtmış ve azdırmıştır. Modern insan bu nedenle bir türlü doyuma ulaşamamakta ve tatmin olmamaktadır. Böyle olduğu içindir ki her geçen gün daha fazlasını arzulamakta ve hazza ve zevke en yüksek seviyede ve dozda erişmek istemektedir. Lâkin dediğimiz gibi, insan tek-boyutlu bir varlık olmadığı için, bir kâlbe, bir rûha, bir bilince de sâhip olduğundan ve bunların da tatmin edilmesi şart olduğundan dolayı, insan, tüm kâinâtı bir hap hâline getirip yutsa ve vücûduna almış olsa da, tatmin olup doyuma ulaşamayacaktır. Zîrâ madde, insanı tüm yönleriyle tatmin edebilecek özelliklere sâhip değildir. Çünkü insan sâdece maddeden müteşekkil bir varlık değildir. İnsanın bir de, beslenip tatmin edilmesi gereken bir kâlbi, rûhu ve bilinci vardır. İnsan, iç-âlemi tatmin edilmediğinde ve sâdece dış-varlığına yönelindiğinde tatmin olması imkânsız olan bir varlıktır. Zâten insanı yaratan Allah bu nedenle şu âyeti göndermiştir:

 

“Bunlar, îman edenler ve kâlpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kâlpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Ra’d 28).

 

Evet; modernitenin insanı getirdiği yer îtibârıyla, modern insanın buhrânı, bunalımı, tatminsizliği, doyumsuzluğu, azgınlığı ve domuzluğu, iç-âlemden kopuk yaşamanın bir cezâsı ve sonucu olarak “yavan yaşamlar” yaşamasıdır. Zîrâ Allah yoksa anlam yoktur, âhiret yoksa imtihan yoktur, vahiy ve peygamber yoksa bir ölçü yoktur, tüm bunlar olmadığında bir keşmekeşlik vardır ve bu da sonunda tatsız-tuzsuz yavan yaşamlar ortaya çıkarmıştır. İnsanların gün geçtikçe hayattan zevk alamaması ve anlamsız bir şekilde sağa-sola savrulup durmasının nedeni budur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2023

 

 

Devamını Oku »

Çürüme


“Allah’ın dışında başka veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi” (Ankebût 41).

 

Dıştan bakıldığında ne kadar parlak ve pürüzsüz görünse de modern dünyâ ve modern insan çürümeye başlamıştır. Dünyâ, Hz. Îsâ’nın “badanalı kabir” dediği yer hâline gelirken, insan da badanalı kabirlerde yatan cesetlere dönmüştür.

 

Rûhun olmadığı her-yerde ve her-şeyde bir çürüklük vardır. Modern insanın kokuşmuşluğunun nedeni budur. Ruhsuzlukla mâlûl olan modern insan, ağır bir buhrân, bunalım ve boşluk içindedir. Ruhsuzluktan kaynaklanan bunalıma ve buhrâna karşı, ruhsuz olan modern ürünlerle çâre bulmak da mümkün değildir. Çünkü bir derdin çâresi, o derde neden olan şey olamaz. Ruhsuzluğun çâresi farklı bir ruhsuzluk olamaz. “Daha fazla ruhsuzluk” ruhsuzluğun çâresi değildir.

 

Modernizm sürekli olarak yenilik ister, çünkü yenilikten beslenir. Bu-bağlamda Modernizm, “tekrârın olduğu yerde çürüme olur” der, İslâm ise bunun tam zıddını söyler ve ibâdetlerin en makbûlünün düzenli olarak tekrar eden ibâdetler olduğunu söyler.

 

 İnsanı çürüten ve kokutan şey, maddî bedenine bakmamasından ziyâde, rûhuna iyi bakmamasıdır. Zîrâ tüm çürümeler gibi modern insanın yaşadığı çürüme de içten başlamıştır. İnsanın rûhu çok gerilerde ve silik kalmıştır. Bu da çürümeyi başlatmıştır. İç çürükse bir-anda çürüklük dışta da gözükmeye başlar. Elmanın içi çürümeye başlayınca dışını da çürütür ve o elma artık dalında duramaz. İnsan da çürümeye bir-kez başladığında dalından kopar ve savrulup gider. Tevhid ise insanın çürüğünü temizler ve kişiyi tâzeler. Zîrâ tevhid, rûhun ilacıdır.  

 

Seküler güç, para, iktidar; siyâset insanı çürüten şeylerdir. Zîrâ bu seküler etkenler ahlaksızdır ve bu yüzden de insanı ilk başta ahlâken çürütmeye başlarlar. Modern insan ise, târihte hiç olmadığı oranda bir ahlâksızlıkla mâlüldür. Klâsik insan gibi modern insan da 2S, 2Ş ve 1C nedeniyle çürümektedir. Servet-siyâset, şehvet-şöhret ve cehâlet modern insanı târihte hiç olmadığı oranda çürütmektedir. Öyle ki bu çürümenin kokusu tüm Dünyâ’yı sarmıştır.

 

Allah’ın kâinâta koyduğu en temel ve en doğru yasa Termodinamiğin İkinci Yasası olan Entropi Kânunu’dur. Bu yasaya göre her-şey zamanla bozulmaya, çürümeye, erimeye ve yok olmaya doğru gider. Fakat artık Modernizm ile birlikte çürüme çok hızlanmıştır. Zîrâ Entropi ile başa çıkacak “tuz” olan tevhidten uzaklaşılmıştır. Modern tuzlar ise işe yaramamaktadır çünkü modern tuzlar da kokmaya başlamıştır. İnsanlığa, hayvan, bitki ve tüm Dünyâ’ya “tevhid tuzu” gerekmektedir. Tevhid tuzunu Allah bize Peygamberimiz’e vahyettiği Kur’ân ile indirmiştir. 

 

Günümüzde bütün yeryüzü ve gökyüzü, hevâ ve heveslere tâbi olmanın sonucunda ortaya çıkan çürümenin ve kokuşmanın sıkıntısını çekiyor. Zîrâ toprak, su, hava, gıdâ vs. hep ifsâd oldu, bozuldu, kirlendi. Toplumlar da kirlendi ve kokuştu. İşte bu fitne, fesad ve kirlilikten ve kokuşmuşluktan arınmanın tek yolu, tekrar “Hak’tan gelen hakka” yâni İslâm’a tâbi olmaktır. Tüm dünyâ ve tüm insanlar tevhid tuzu ile tuzlanmadıkça çürüme ve kokuşma bitmeyeceği gibi zamanla fazlalaşacaktır.

 

Batı ve batı zihniyetine sâhip olanlar, ahlâken dibe vurmuşlar, ağır bir buhrâna ve bunalıma düşmüşlerdir. Bu bunalımdan kurtulmak için de maddî gelişmeyi “tampon” olarak kullanmaktadırlar. Fakat içten çürüme fazlalaştıkça dışarısı da çürümeye başlayacak ve sistem günü geldiğinde -sünnetullah gereği- bir fiskeyle yıkılıvereceklerdir. Çünkü batı, Hz. Îsâ’nın diliyle söylersek; “badanalanmış kabirler” gibidir.

 

 Çürüyenler diğerlerini de çürütürler. Yarısı çürük bir elmanın çürük kısmı kesilip atılmazsa diğer yarısını da çok kısa zamanda çürütecektir. Diğer yarısı ise, ne kadar sağlam olursa-olsun, çürük olan diğer yarımı sağlamlaştıramayacaktır.

 

Fizîki-zihnî-ruhsal yapısına uygun olmayan bir çocukluk yaşamış, hayatta zor travmalarla karşılaşmış, fantastik zihne sâhip, aynı-zamanda da tembel, korkak, pısırık, dağınık, kıçını zorlamayı sevmeyen -çünkü bâzı târikatlarda zorluklara girilmesi istense de, felsefî tasavvufta kimse kimseden bir zorluğa girmesini istemez- kişilerin ve hayatta bir “yer” edinememiş olanların sığındığı çürük bir limandır tasavvuf. Tasavvuf çok çürük bir temele sâhip olduğu için bağlılarını da çürütür ve olmayacak işler yaptırır. .

 

Türkiye mevcut zaman ve durum olarak madden gelişmiş ve yükselmiş olsa da, hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ve ahlâk olarak çürümüş, kokuşmuş ve çökmüş durumdadır. Zâten son 20 yılda Dünyâ’da ahlâken, karakter olarak ve adâlet noktasında en çok bozulan, çürüyen ve kokuşan toplum, -modernizm ve post-modernizm yıkıcı etkilerine karşı durmadığı için- Türk toplumu olmuştur.

 

Modern bilimsel teoriler, “henüz çürütülememiş” ama çürümesi ve çürütülmesi kaçınılmaz olan teorilerdir. Modern-bilim, “çürütülmüş-çürütülecek teoriler” üretme uygarlığıdır. Teori konusunda da sürekli yenilik ister.  

 

Modern teorilerin çarçabuk çürütülmesinin ve yıkılmasının nedeni bellidir. Modern-bilim, fâni ve geçici olana dayandığı için teorileri de fâni ve geçici olur. Modern-bilime yönelmek Dünyâ’ya-maddeye yönelmek ve bunları dayanak yapmaktır. Ne hazindir ki dayanak yaptıkları şey çok çürük bir dayanaktır. Zîrâ fânî olan bir dayanaktır.

 

Felsefe, eleksiz yaklaşılmaması gereken bir alandır. Bu nedenle de felsefe ancak “din eleği” ile elendikten sonra faydalı olabilir. Çünkü felsefenin çürüklerini ayıklayabilecek olan şey sâdece din’dir ki bu din de elbette, tek hak din olan İslâm’dır.

 

Evrim Teorisi’ne yâni “zayıf, güçsüz, hasta ve çürük olanların yok olması ve güçlülerin hayâta devâm etmesi ve de bir sonraki nesle genini aktarması” olayı, sâdece hayvanlar için mi geçerli olmuştur?. Bitkiler için de geçerli değil midir bu?. Çünkü onlar da canlıdır ve onların da Evrim ile birlikte “mükemmel bitkiler” olmaları gerekir. Meselâ patates, biber, domates, patlıcan vs. gibi sebzelerin, Evrim’den dolayı mükemmel olmaları yâni iri, sağlam ve sağlıklı olmaları gerekir. Yabâni bitkilerin de böyle olmaları gerekir. Fakat bakıldığında bitkilerin yâni meyve ve sebzelerin neredeyse yarısının çürük, zayıf ve ezik olduklarını görürüz. Üstelik irili-ufaklıdırlar ve tatları da aynı değildir. Peki neden böyledir?. Evrim’e göre milyonlarca yıldır en ideâl hâllerine ulaşmış olmaları gerekmez miydi?. Yaban armutları en ideâl şekilde olmaları gerekmez miydi?. Evrim Teorisi buna cevap veremez. Zîrâ kendisi de çürük bir teoridir.

 

Beşerî ideolojiler de çürüktür. Özellikle demokrasi çürük bir ideoloji ve yönetim-şeklidir. Bütünsel anlamda bir yaraya merhem olmaz da zengin kurucularını daha da zengin etmekten başka bir işe yaramaz. Çürük bir metottur demokrasi. Çürük sistemler sağlam adamlar çıkaramayacağı için kim gelirse-gelsin çürüklük kendini gösterecek ve umutlar hep suya düşecektir.

 

Modernizm, bir “çürüklük-sağlamsızlık uygarlığı”dır. Modernizmde hiç-bir şey uzun-ömürlü olmaz. Çünkü zâten modernizm her-şeyin kısa-ömürlü olmasından beslenir. Her-şey dayanıksız olsun, hemen eskisin de yenisi üretilsin ve satılsın ister. Zîrâ modernizm, varlığını ancak böyle olursa sağlayabilir ve sürdürebilir. Sonuçta da modernizmin ürettiği ürünler görünüşte parlak ve pürüzsüz olsa da aslında sağlam değildir, çürüktür ve kısa-ömürlüdür. Modernizm bir çürüklük uygarlığıdır.

 

Şeytânî-beşeri çürük yapıları tâdilatla falan düzeltemez ve sağlamlaştırmazsınız. Yıkmadan yapmakla yâni tâdilatla bu iş olmaz. “Dünyâ’nın sağlam bir düzeni için tâğutların çürük düzenini yıkmak” şarttır. Evet, bâzen düzeni sağlamak için mevcut düzeni yıkmak gerekir. Çürük ve bâtıl düzenlerin üzerine sağlam ve hak düzenler kurulamaz çünkü. Bu bozuk düzeni yıkmadan bu düzensizlikten kurtulmak mümkün görünmüyor ve bu yapı yıkılmadığı müddetçe de düzensizlik artarak devâm edecek ve şeytan Dünyâ’da egemenliğini güçlendirerek sürdürmeye devâm edecektir. Yıkmadan yapmakla/tâdilatla bu iş olmaz. Çürük temelin üstüne sağlam binâ kurulamaz. Bir-zaman sonra çatırdamaya başlar çünkü. Bu yüzden ilk-önce mevcut paradigmanın yıkılması, sonra da İslâmî hakîkatin ve düzenin hayâtın tam ortasında kurulması gerekir. Çürük bir temel üzerine ancak “gecekondu” yapılır ki, bu virâneyi yıkmak için “kepçe”nin ne zaman geleceği de belli olmaz.

 

Mâkûl bir süreçten sonra “hareket”e geçirmeyen bilgi, yozlaşmaya ve yozlaştırmaya başlar. “Hasat”a zamânında başlanmalıdır. Aksi-hâlde çürüme kaçınılmazdır. Modern müslümanların bir türlü amel-eyleme dönememelerinin nedeni hasada zamânında başlayamamalarıdır.

 

Toplumların zayıflaması, yozlaşması, çürümesi ve yıkılması; lüks, isrâf ve refah özlemiyle başlar. Bunlar zamanla toplumu zayıflatır, yumuşatır, çürütür ve yok eder.

 

İnsanları çürüten şeyler, “işlerine gelen şeyler”dir. Tabi çürümesini engelleyecek olan şeyler de “işlerine gelmeyen şeyler” olacaktır. İnsanın işine gelemeyen ve kendini zorlayan şeyler onu dik ve diri tutarak çürümekten korur.  

 

Şirkin karıştığı işler çürük olur ve bu yüzden de şirk koşulduğunda yapılan her-şey boşa gitmiş olur. Yapılanlar boşa gider ve Dünyâ’da bir süreliğine fayda verse de âhirette bir yararı olmaz. Bu nedenle batı’nın-modernizmin yaptıkları işler aslında örümcek ağı gibidir, gösterişli ama zayıftır, zîrâ köksüzdür, çürüktür.

 

Bir çürük ipliğe hülyâ dizmemek için tevhid-merkezli olmak şarttır. Çünkü tevhid çürümez, çürütmez, kokmaz ve kokutmaz. Bâtıl ise çok dayanıksız ve çürüktür, bu nedenle de bir-anda yok olup gidebilir. Hak geldiğinde bâtılın def olup gitmesinin nedeni budur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2023

 

 

Devamını Oku »

Abartmak

 

“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mülkü lâ yeblâ) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

 

Şeytan insanı abartıyla kandırır ve ayartır. Şeytanın insanı en çok kandırdığı ve ayarttığı zamanlar Modernizm denilene zamanlardır. Zîrâ moderniteyle birlikte her-şey çok abartılmaya başlamıştır. Zâten Modernizm bir “abartı uygarlığı”dır. Yemede, içmede, giymede, gezmede vs. her-şeyde alabildiğine bir abartma vardır.

 

Abartılan şey zıddına döner. O şey “olmamış” gibi olur. Meselâ yeme-içmeyi çok abarttığınızda mîdemiz bozulur ve istifrâ ile başa dönmüş olursunuz.

 

İslâm çok dengeli bir din’dir ve abartıya yer vermez. İnsanları evlerine, okula, iş-yerlerine vs. bağlamayıp “çıkın da bir gezin görün” derken, bir yandan da gezmeyi abartarak “hiç evde kalmama durumu”nu da, özellikle gezmeyi erkeklerden daha fazla seven kadınlar üzerinden kısıtlar ve “oturun evlerinizde” der.

 

Modern insan abartmayı çok seviyor. Abarta-abarta yiyor, içiyor, giyiyor, geziyor vs. her-şeyi abartıyor. Çünkü iç-âlemden kopmuş durumdadır ve iç-âleminde kanayan yarayı dışarıdan tampon yaparak durdurmaya çalışıyor. Bu da bol-bol, döke-saça ve isrâf ede-ede tüketmeyi yanında getiriyor.

 

Modern dünyâ’da bilgi ve bilmek fazla abartılıyor. Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz ama “yapanlarla yapmayanlar” da bir olmaz. Hattâ yapanlar yâni sâlih amelde bulunanlar bilenlerden üstündür. Meselâ hiç limon görmemiş ama limon hakkında 1.000 kitap okumuş olan birine göre limonu bir kere yalamış olan kişi daha bilgilidir ve daha doğru bilgiye sâhiptir.

 

Abarta-abarta yiyip-içebilmek ve giyinip-gezebilmek için bir barış ortamı gerektiği için “savunma savaşı” çok abartılıyor ve İslâm’da savaş sanki sâdece savunma savaşı gibi gösterilmek isteniyor. Savaş savunma savaşına indirgendiğinde ve savunma savaşı söylemi abartıldığında, aynen Hristiyanlık’taki gibi “savunma savaşı yapmak” bile kötü görülmeye başlanır. Hristiyanlık başlangıçta, “dîni savunmak için bile, hiç-bir şartta öldürme hakkı yoktur” düşüncesindeydi. 11. yüzyıldan îtibâren Augustinus tarafından geliştirilmiş olan “haklı savaş” bâzı durumlarda, belli şartlarda ve sınırlar içinde hristiyanlara öldürme hakkı verir. En sonunda da savaşa “kutsal savaş”a döner. Haçlı Seferleri bunun örneğidir. Yâni bir abartma ifrat yönünden tersine bir abartma ile tefrite dönebiliyor.

 

Araştırma abartıldığında araştırılan şeyin yapısı ve büyüsü bozulur. Zâten bir-çok şeyin araştırılmasının bir faydası yoktur ve faydasının olmaması, zararının olması anlamına gelebilir.

 

Modern insan tâtili çok abartıyor. Tâtil çok abartılıyor ve insan için “her-şey” demek hâline getiriliyor. Modern insan tâtil yapmadığında yaşadığını hissedemiyor. Bu nedenle modern birey için tâtil en önemli şeydir. Çünkü hazzı ve zevki en yoğun bir şekilde ancak tâtilde yaşayabilecektir. Rûhunu hapsetmiş olduğu için buhrandan-buhrâna giren modern insan, oluşan boşluğu -güyâ- tâtil yaparak ve bedenini ödüllendirerek doldurmaktadır. Âhiret inancı ve cennete îman olmadığı için Dünyâ’yı cennete çevirmek en önemli şeydir onun için. O yüzden modern insan tâtile çıkamamayı bir felâket olarak görür.

 

“Doğal matematik”e eyvallah fakat matematik, doğaldan nefret eden modernliğin sonucunda abartılmış ve merkeze konmuştur. Gerçek doğada, ne dâire, ne üçgen, ne de doğru çizgi vardır. Bu nedenle matematiksel biçimlerin dilini öğrenmek boşunadır. Çünkü doğa kitabı onlarla yazılmamıştır. Beşerî düşünce ve sistemler ortaya çıktıkça gelişmiştir matematik. Tabî ki doğal bir matematikten de bahsedilebilir. Bu matematik (ki buna aslında “meta-matik” demek daha doğru olur) rûhu ve anlamı iptâl etmez.

 

İnzivâ abartıldığında kafayı yemek kaçınılmazdır. Çünkü emredilen bir şey varken emredilmeyeni yapmak, sünnetullah gereği cezâlandırılır ki bu cezâ en çok da “psikolojik bir cezâ” olarak tezâhür eder.

 

Günümüzde müslümanın öncelikli eleştirisi, “modernizm eleştirisi” olmalıdır. Modernizmi eleştirmeyenler, İslâm’ı eleştirmeye başlarlar-başlıyorlar. Fakat eleştiriyi de abartmamak gerekir. Zîrâ fazla eleştiri, her tür düşünceye karşı bir bağışıklık oluşturur ve artık olumlu bir düşüncenin de bir kıymeti kalmaz.

 

Son 200 yılda büyük bir düşüş yaşayan müslümanlar bunun nedeni olarak “vahyin idrâkinden ve kılavuzluğundan uzaklaşılmış ve sapılmış olduğu” haklı ve doğru olarak tespitini yaptılar. “Kur’ân’ın bilinci ve Sünnet’in eyleminden uzaklaşılınca, müslümanlar yöneticiyken “yönetilen” durumuna düşmüştür” tespitini doğru olarak yaptılar. Bu konuda haklıydılar ve hızla vahyi okuma-anlama yoluna girdiler. Zâten o anda başka yapacak bir şey yoktu yada bir şeyler yapmaya -Sünnet’i de göz-önüne aldığımızda- böyle başlanırdı. Tabi işin sâdece ilmî ve teorik yönüne dönme düşüncesi çok abartılınca, pratik alanın daralması ve sonuçta da müslümanların pratiklikten uzaklaşması kaçınılmaz oldu-oluyor.

 

Peygamberimiz kendisine “Allah’ın kulu ve resûlü” denmesini istemiş, aşırı abartmalardan ve övgülerden rahatsız olmuş ve abartılı şekilde seslenilmesini yasaklamıştır. Kendisi hakkında aşırı gitmemeleri husûsunda zaman-zaman sahâbe-i kirâm’ı uyarmış ve kendisinin de tıpkı onlar gibi bir beşer olduğunu vurgulamıştır. Hadis kitaplarında bununla alâkalı bir-çok hadis ve rivâyet bulunmaktadır. Bunlardan iki tânesi şöyledir:

 

Ömer b. Hattâb, “Hz. Peygamber’i şöyle derken işitmiştim” demiş ve şu rivâyeti aktarmıştır: “Hristiyanların Meryem oğlu Îsâ’yı aşırı sûrette methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyin!. Şüphesiz ki ben sâdece Allah’ın ku­luyum. (O yüzden bana sâdece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin” (Buhâri, Enbiya, 48; Müsned, 1/23; 4/25).

 

Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiği bir hadise göre bir adam Peygamberimiz’e; “ya seyyidî, ey efendim, ey efendimin oğlu!, ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” gibi sözler sarf ederek seslenmişti. Adamın bu sözlerini işiten Peygamberimiz ise şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar!; Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resûlüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makâmın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum”.

 

Modern nesil, “atalara tapmayalım” sözünü abartınca, ataların (anne-baba, dede-nine) değeri kalmadı, bir yük olarak görülmeye başladılar ve huzur-evlerine (aslında hüzün evleri) postalandılar.

 

Somut sanat abartıldıkça saçmalaşır ve absürdleşir, üstelik küfür ve şirk ortaya çıkarır. Soyut sanat ise abartıldıkça güzelleşir.

 

Sevgiyi bile abartmamak lâzım. “Sevgiyi (meveddet) ilahlaştırdınız” (Ankebût 25) der âyet. Putları sevmek bir sevgi değil, isyândır ve bu isyânın sonu cehenneme çıkar:

 

Müslümanlar hümanist değildir, hoş-görülüdürler sâdece. Fakat bu hoş-görüyü de abartmazlar tabî ki. Hoş-görülmeyecek yerde hoş-görmeği câhillik ve pasiflik olarak değerlendirirler.

 

Korona çok abartıldı ve bir felâket gibi sunuldu ve Korona ismiyle tüm Dünyâ dehşete düşürüldü. Herkes kendinden başkasını “şüpheli” görmeye başlamıştı. Herkes kendinden başkasını hattâ kendisini de vebâlı olarak gördü. Küresel bir şizofreni durumu oluştu Korona nedeniyle. Millet korona-virüs yüzünden çıldıracak hâle geldi. Herkes korona-virüslü zannediliyordu ve dolayısı ile toplumsal bir düşmanlık ortaya çıkmıştı. Bunun etkileri hâlen sürüyor. Demek ki abartılan şeyin etkisi çok yoğun oluyor. 

 

Her-şey abartılıyor; kâinâtın büyüklüğü, Dünyâ’nın yaşı, ağaçlar, hayvan sevgisi, Amerika’nın gücü, modern-bilim ve teknolojinin yaptıkları-yapabilecekleri, büyük felâketlerin hazırlandığı, evler, eşyâlar, arabalar, iş, para, okul-okumak, evlenmek, düğünler, kadın-erkek, giyinmek, yiyip-içmek ve gezmek, eğlenceler, internet ortamı, Dünyâ’nın ve modern insanın geldiği yer, evlatlar, torunlar, spor, müzik, deniz, film, makam, mevkî, rütbe, konfor, statüko, lîderler, önderler, ideolojiler, şeyhler, hocalar, efendiler, sevgiler, aşklar, îtibarlar ve tabi en sonunda da mezarlar. Yâni Dünyâ abartılıyor ve çok abartıldığı için âhiret unutuluyor, Allah unutuluyor, din, İslâm, vahiy unutuluyor.

 

Abartmak, Allah’ı hesâba katmamak demektir. Bir şeyi abartınca diğerini görmezden gelmeye başlarsınız. Dünyâ hayâtını abartanlar âhireti unutuyor yada bilmezden-görmezden geliyor.  Hâlbuki asıl abartılması gereken şey, cehennem ateşi ve azâbıdır. Zîrâ cehennem abarttığınızdan daha kötü bir yer iken, cennet ise, abartabildiğinizden çok daha iyi bir yerdir.    

 

Şeytan, modern insanı, abarttığı dünyâ ile kandırıp ayartıyor vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2023

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

16 Haziran 2023 Cuma

Eskiden ve Şimdi


“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: ‘(Bunlar) eskilerin uydurma masallarıdır’ diyen” (Kalem 15).

 

“İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?. Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir” (Yâsîn 77).

 

Eskinin her zaman kötü, çirkin, yanlış ve ilkel olduğu, yeninin ise her zaman iyi, güzel, doğru ve gelişmiş olduğu düşüncesi bize; eskiden nefret eden, sürekli olarak ileriyi ve ilerlemeyi hedef gösteren modernizm tarafından dayatılan ve alıştırılan bir düşünce ve inançtır. Çünkü modernizm denen melânet, hayâtiyetini eskiden nefret etmekle ve yeniyi kutsamakla sürdürebilir. Zâten çıkış-noktası da budur.

 

Peki “yeni ve şimdi” olanın “eski” olandan daha iyi, güzel ve doğru olduğunun delîli nedir?. Hâlbuki eski olanlara baktığımızda daha sağlam, daha doğru, daha estetik, daha anlamlı ve tatmin edici olduğunu görüyoruz. Bir şey yeni olunca ille de daha iyi olacak diye bir şey yoktur. “Gelen gideni aratır” diye bir söz vardır ve bu söz genelde doğrudur. “Ne varsa eskilerde vardır” sözü de boşuna edilmiş bir laf değildir.

 

Nice eski olanlar vardır ki şimdiden ve yeni olandan daha çok tercih edilir. Bir şeyin yıllanmış oluşu o şeyi daha değerli ve anlamlı kılar. Yeni olanda bir içerik yoktur, henüz anlam kazanmadığından yada anlamsız olduğundan dolayı tatmin edici olmaz. İnsan bâzen yeni olanda aradığını bulamaz da eskisini hayâl eder durur. Yine meselâ pişmanlık hep eskinin yitiminden dolayıdır.  

 

Eski “şimdi”den daha iyiydi ama bu eski; eski bâtıl, eski cehâlet ve eski zulümler değildir. Çünkü cehâlet, bâtıl, şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulmün eskisi-yenisi olmaz. Fakat apaçık bir gerçektir ki yiyeceğin, içeceğin, giyeceğin, sanatın ve düşüncenin eski olanı daha değerli ve makbûldür. Din ise zâten “eski(den)” olandır. Öyle ki insanlık târihinin en kadim dîni İslâm’dır. O insanlıkla yaşıttır. Bir de “yeni-nesil dinler” vardır ki Allah muhâfaza..  

 

Modernler, “zaman değişti, artık din eskisi gibi anlaşılamaz” diyorlar ama hem Kur’ân hiç değişmeden tamamlandığı ilk günkü gibi elimizde, hem de “Asr-ı Saadet” örnekliği değişmedi ve aynen duruyor.

 

Modernite parçalayıcıdır ve bölücüdür, her-şeyi parçalamak ve ayırmak ister. Bu-bağlamda eskiyi ve şimdiyi ayırır ve eski olanı kötülerken şimdiyi kutsar, İslâm’ın oluşturmuş olduğu sahih geleneği kötülerken şimdiyi yüceltir. Modernite Kur’ân ile Sünnet’i yâni İslâm geleneğini, “eski”ye olan nefretinden dolayı (çünkü hayâtiyetini bundan almaktadır) ayırıp-bölmüş ve böylece geleneği tümden kötü göstermiştir-göstermektedir. Kur’ân’ı da, “1400 yıl öncesinin eski kuralları” olarak belirler. Oysa Kur’ân Allah’ın sözüdür ve Allah’ın sözü hiç-bir zaman eskimez ve etkisini kaybetmez. Şimdiye tapan ve eskiyi yeren modernistler ve târihselciler de -sözde- eskide kaldığı için Kur’ân’ın %90’nını “esâtîrûl evvelin” yâni geçmişlerin masalları olarak görerek küfre düşerler. 

 

Eskiden nefret eden ve şimdiyi kutsallaştıranların bir olaydan ders ve ibret alması pek mümkün değildir. Zîrâ “eski olan zâten eskimiştir ve ders ve ibret veremez” düşüncesindedirler. Bu da sorumsuzluk ortaya çıkarır. Çünkü sürekli olarak yenilenen şey bir sorumluluk oluşturmaz ve insan da değişip duran şeyde hem sorumluluk görmez hem de o sorumluluğu yüklenip taşımaz.

 

Modern insan, Evrim Teorisi’nin psikolojik dayatması ve modern telakki nedeniyle, eski insanları çok ilkel görüyor. Hâlbuki insan hiç-bir zaman ilkel olmamıştır. Belki sâdece olağan-üstü durumlardan dolayı mecbûren ilkel kalmış daha doğrusu ilkel şartlarda yaşamak zorunda kalmış olanlar vardır. İlkel kavimler denilen insanlar büyük ihtimâlle, a-normâl durumlar sebebiyle medeniyetten uzaklaştıktan sonra ilkel yaşam-şartlarına alışarak o yaşam-şeklini terk etmemekten dolayı ilkel kalmıştır. Fakat onların bile sâdece yaşam-koşulları ilkeldir. Düşünceleri ve davranışları modern insandan çok daha üstündür. Marlo Morgan, “Bir Çift Yürek” adlı romanında, “yarış yapmak” konusunda Avustralyalı Aborijinlerle yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:

 

“Bundan sonra spordan ve karşılaşmalardan söz ettik. Onlara Amerika’da sportif olaylara büyük bir ilgi duyulduğunu, hattâ top oyuncularına öğretmenlerden daha fazla maaş verildiğini anlattım. Arkadaşlarıma bize-özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamamızı önerdim ve en hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. Kabîle halkı, güzel kara gözlerini kocaman açarak baktılar bana ve biri şöyle dedi: ‘İyi ama bir kişi kazanırsa, bütün ötekiler kaybetmiş olur. Bunun nesi eğlenceli ki?. Oyunlar, eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tâbi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?. Bunu anlamak bizler için çok zor. Sizin insanlarınız bunu kabûllenebiliyor mu?’. Ben bu soruyu sâdece gülümseyerek ve başımı ‘hayır’ dercesine sallayarak yanıtladım”.

 

“Ubuntu” denen bir felsefe de vardır. Şöyle bir olay anlatılır:

 

“Günlerden bir gün, Afrika’da çalışan bir antropolog, bir kabîlenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan-yana sıraya dizer ve açıklar: ‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak’.

 

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır. İşte o-anda  bütün çocuklar el-ele tutuşur ve berâberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına berâber varırlar ve hep berâber meyveleri yemeye başlarlar. Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Aldığı cevap hayli mânidardır; Biz ‘ubuntu’ yaptık: Yarışsaydık, aramızdan sâdece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül olan meyveyi yiyebilir?. Oysa biz ‘ubuntu’ yaparak hepimiz yedik. Ubuntu; bizim dilimizde ‘Ben, biz olduğumuz zaman benim’ demek”.

 

Modern zamanlardaki kölelik, eski köleliklerden bin beter. Çünkü eski kölelik sâdece bir kişiye yada bir şeye yapılırken, şimdiki kölelik “herkese ve her-şeye yapılan kölelik” şeklindedir. Her-şey değişiyor ama sorunlar değişmiyor. Eski sorunlar bitmediği gibi, üstüne yeni sorunlar çıkıyor. Eskinin soru ve sorunlarından başka şimdi de yeni sorunlar ortaya çıkıyor. Demek ki yeni ve şimdi olan, o eski sorunları ortadan kaldıramıyor. Böyle olduğu için de yeni, eskiyi iptâl etme yoluna koyuluyor. 

 

Modern zamâna geçiş, “kanın değeri”nden, “paranın değeri”ne bir geçiştir. Eskiden ülkeleri ve Dünyâ’yı “asil kana” sâhip olanlar yönetirken, modernizm ile birlikte, (kansız biri olsa da)  “milyar dolar”a sâhip olanlar yönetiyor. İki durumda da takvâlı olanlar îtibâr görmüyorlar. Oysa Allah katında üstünlüğün ölçüsü takvâdır. İslâm’a göre yönetim, en ahlâklı, ehliyet ve liyâkate sâhip olanların elinde olmalıdır.

 

Modernizm, eski hâkim paradigma olan İslâm’ı ötekileştirerek ve silmeye çalışarak tüm dünyâda hâkimiyetini kurmak istiyor ve büyük ölçüde kurdu da. O-hâlde İslâmî hâkimiyeti yeniden kurmak için modernizmi ötekileştirmek ve silmek şarttır. Zîrâ hiç-bir sistem bir-önceki hâkim sistemi silmeden hâkim olamaz.

 

Bir meslek (zanaat) sâhibi olmak, en değerli olandır. Ona eskiler “altın bilezik” derlerdi. Çünkü hem ustalığı hem de adamlığı öğreniyordu kalfa ve usta olanlar. Şimdi ise teknik servis elemanları vardır ve işin özünü bilmedikleri gibi insan ilişkileri de çok soğuk ve zayıftır. Eskiden “usta”lar vardı, şimdi ise “uzman”lar var. Ustalar işine-söylediklerine “rûh” da katarlarken, uzmanlar işin sâdece maddî-mekanik yönünden anlıyorlar. Bu nedenle de aslında sorunu tamâmen ortadan kaldıramıyorlar.

 

Eskiden “yağmuru melekler indiriyor” denirdi, şimdi ise yağmuru meleklerin değil, -bâzı bilimsel açıklamalarla îzah edilmeye çalışılan (ama edilemeyen)- “mekanik etkileşimler indiriyor” deniyor. “Yağmurun meleklerle irtibâtı kesildiğinden bêri dengesiz ve zarar verici olmaya başlaması acaba bundan dolayı mıdır?” diye sorup duruyorum.

 

Eskiden “açlık içinde tokluk” vardı; şimdi ise “tokluk içinde açlık”.

 

Eskiden “eskime” diye bir şey yoktu yada her-şey çok yavaş eskirdi. Şimdi ise bir şey eskimeden yenisi alınıyor.

 

Eskiden karınlarını zor doyuran köleler evlenemezlerdi, şimdi de modern köle olan asgarî ücretliler evlenemiyorlar.

 

Güzel deyince eskiden ahlâklı ve karakterli olan anlaşılırdı. Şimdi ise “seksî olan” anlaşılıyor.

 

Klâsik Yunanlılar için “eski Yunan” derler. Hâlbuki “eski Yunan” diye bir şey yoktur, sâdece “Yunan” vardır. Çünkü “yeni Yunan” yoktur. Yunanistan, toplama bir devlettir.

 

Put edinilmiş olanların çoğu, eski zamanlarda yaşamış “put-kırıcılar”dır. Eski put kırıcılar şimdinin putları olmuştur.

 

Bir düşünce ve hedef, eskide yaşanmış bir ideâle ve örnekliğe değil de, “yeni” diye, şimdinin mevcut pisliklerinden birine bağlanıyor.

 

Eski devletler “çok-dinli” idi. Şimdiki devletler ise “hiç-dinli” (dinsiz) dir.

 

Eski gelenekten kurtulma isteği, “yeni geleneğe kolayca bağlanmış olmaktan” kaynaklanır.

 

Eski putperestlik, bâzı kadınları “tanrıça” yapmıştı; modern putperestlik ise, tüm kadınları “tanrıça” yapma yolunda.

 

Eski savaşlarda iki taraftan biri kesin gâlip gelirdi. Şimdinin savaşları, netîcelen(e)meyen savaşlardır.

 

Eski slogan olan “Türkiye lâiktir, lâik kalacak” sloganı öldü; şimdi, “Türkiye sekülerdir, seküler kalacak” sloganı vardır.

 

Eski Türk’lerin Tanrı inancı “Gök Tanrı” inancıydı, şimdiki Türk’lerin Tanrı inancı da aynıdır. Türkler inanç konusunda iki bin sene önce ne durumdaysalar, şimdi de aynı durumdadırlar.

 

Eskiden gecekondu üzerinden yapılan rant, şimdi de apartman üzerinden yapılıyor. Değişen bir şey yok, şehirler yine keşmekeş.

 

Eskiden İslâm Devleti, haksız vergi koyanları îdam ile cezâlandırıyordu. Şimdi ise bizzat devletin kendisi haksız vergi uygulayarak halkı cezâlandırıyor. Böylece devletler, insanlara “ömür-boyu Dünyâ hapsi” vermiş oluyor.

 

Eskiden kadın ve erkekler birbirlerinin gözlerinden etkileniyorlardı. Şimdi ise elbiselerinden etkileniyorlar. Böyle olunca da “marka” modern tekstil ürünlerine rağbet artıyor ve bunları üretenlere gün doğuyor.

 

Eskiden Kur’ân’ın bir yorumu için “Sünnet’e uygun mu” diye araştırılırken, şimdi ise, moderniteye uygunluğu ve “şu hoca nasıl çevirmiş” diye araştırılıyor. Hocalar Peygamber’in yerine geçmiş-geçirilmiş.

 

Eskiden tek kanal vardı, aynen şimdi olduğu gibi. Bakmayın bir-sürü farklı frekansların olduğuna, hepsi aynı şeyi söylüyor, tek-kanallı yıllarda olduğu gibi.

 

Osmanlı’da ve İslâm ümmetinde tüm milletler tek bir kimliğin söylemi olarak sâdece “müslümanım” derken; o milletler teker-teker ayrıldı ve şimdi kendi içlerinde de parçalanarak yüzlerce kimliklere ayrıldılar/ayrılıyorlar. Kimlikler ayrılınca düşmanlıklar da çoğalıyor. Kendi aralarında savaşıyorlar ve ümmetin ayrılığını körüklüyorlar. Çünkü: “Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 

Şimdiki kadınların çoğu cinsini değiştirmiştir. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmiş oldular. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine (sünnetullah) karşı gelmişlerdir.

 

Peygamberimiz’e ve İslâm’a ilk karşı çıkanlar ve ona savaş açanlar tefecilerdi; her zaman olduğu gibi şimdi de öyledir.

 

Peygamberlik öncesi Mekke’nin mazlumları, mazlumluktan kurtulma umûdunu, merhâmetli müşriklere bağlamışlardı. Şimdikiler de aynısını yapıyorlar; “Diğeri” gelirse rahatlayacaklarını ve adâlete kavuşacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki sorun kişilerde değil, “sistem”dedir. Sistem-değişikliği yapılmadığında ve İslâmî sisteme geçilmediğinde hiç-bir değişiklik olmayacaktır.

 

Fâtih, İstanbul’u 21 yaşında çok gençken almıştı. Peygamberimiz zamânında Medîne’ye dâvetçi olarak gönderilen Mu’sab bin Umeyr 17 yaşındaydı. Muaz 19 yaşındayken Yemen’e vâli olarak gönderildi. Üsâme bin Zeyd 20 yaşındayken İslâm ordusunun başkomutanıydı. Şimdiki gençlere bakıldığında kıyas bile yapılamıyor.

 

İctihad kapısının kapanmasına neden olan şey, “korkak âlimler” ve “zâlim yöneticiler”di. Şimdi de, ictihad kapısının açılmasına mâni olanlar aynı kişilerdir.

 

Eskiden de kadının rezil olduğu ve zulme uğradığı zamanlar olmuştu ama insanlık târihinde kadın, hiç-bir zaman şimdiki kadar nesneleşmemişti ve “rezil” olmamıştı.

 

Kölelik sisteminde köle sâhipleri kölelerinin ihtiyaçlarını “asgarî” seviyede karşılarlardı. Şimdiki “köle” sâhipleri yâni asgarî ücretli işçi çalıştıran patronlar onu bile yapmıyor.

 

Nasıl ki belli bir zaman önce İslâm toplumlarında yaşayanlar, uydurma da olsa hadisleri-rivâyetleri, devlet başkanından, bürokrasiden, diğer âlimlerden ve halktan çekindikleri için inkâr edememiş ve o rivâyetleri kullanmışlarsa; şimdi de modern müslümanlar, yine modern devlet-adamlarından, bürokrasiden, diğer âlimlerden ve modern halktan çekindikleri için moderniteye aykırı olan İslâmî uygulamaları ve hattâ âyetleri ya aşırı yoruma tâbi tutuyor yada moderniteye aykırı olan âyetlerden hiç bahsetmiyorlar. Yâni aslında değişen bir şey yok.

 

Şimdiki gnostikler olan tasavvufçuların “Kur’ân’ın bir zâhir bir de bâtını vardır” dedikleri gibi; daha önceki zamânın gnostikleri de “İncil’in bir zâhiri bir de bâtını vardır” diyorlardı.

 

Müşrikler tüm zamanlarda, ilahlarını reddedenlere gıcık olmuşlardır. Bu şimdi de aynıdır.

 

Eskiden bêri yatay olanlar dikey olanlara hep gıcık olmuştur. Bu durum şimdi de sürmektedir.

 

Zamânında “dinde recm yoktur” diyenler, şimdi ise zinânın cezâsı olarak “îdam” istiyor.

 

Zamânında “modern tarıma geçiyoruz” diye bize kısır tohumları satanlar, şimdi de; “organik tarıma geçiyoruz” diye yine ellerindeki “ârızalı” olan tohumları satmak istiyorlar ve satıyorlar. Oyalamanın sonu yok.

 

Mekke müşrikleri kelime-i tevhidi, şimdiki müslümanlardan daha iyi anlamışlardı. Hem de ânında.

 

Târih boyunca evren hakkında atılıp-tutulmuştur ve yanlış bilgiler üretilmiştir. Bu durum, modern zamanlar (yâni şimdi) için de geçerlidir. Modern verilerin Dünyâ-dışı olanlarının %90’ı, Dünyâ-içi olanların ise 60’ı eksiktir, yanlıştır. Yâni yanlışlık oranı şimdi de aynıdır hattâ belki daha fazladır.

 

Eskiden gökler hakkında “astroloji” ile söylenen yalanlar, şimdi de “astronomi” ile söyleniyor.

 

“Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç-bir ülke (halkı) îman etmemişti; şimdi bunlar mı îman edecek?” (Enbiyâ 6).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2023

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Modern Mekânlarda İslâm Yaşanabilir Mi?


“Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah’a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir” (Nîsâ 100).

 

Hemen söyleyelim ki İslâm, modern-seküler Allahsız mekânlarda hakkıyla yaşanamaz-yaşanamıyor. Peygamberler de yaşayamamıştı da hepsi de hicret etmişlerdi. Çünkü İslâm sâdece kâlplerde, vicdanlarda, zihinlerde, dört duvar arasında, masa-başında vs. yaşanabilecek bir din değildir. Bu nedenle ona bir alan, bir mekân gerekir. Hattâ mülk Allah’ın olduğu için İslâm tüm Dünyâ-mekânına hâkim olmalıdır. Zâten “tevhid etmek” bu demektir. Buna göre Allah göklerde tek ilah olduğu gibi yeryüzünde tek ilah olmalıdır.    

 

Bizim asıl sorunumuz Dünyâ-mekânının fıtrata, doğala-doğaya ve normâle aykırı olarak bâtıl anlamda değişmiş olması ve bu nedenle de modern mekânlarda İslâm’ı hakkıyla yaşayacak bir alan -neredeyse- kalmamış olmasıdır. Mevcut modern dünyâda ve mekânda mü’mince yaşamak mümkün değildir ama şeytanca yaşamak çok kolay hâle gelmiştir. Zâten bu modern kent mekânlarında İnsanlar şeytanla birlikte yaşamaya mahkûm edilmiştir.

 

Dünyâ dâhil tüm kâinât “muhteşem düzenlilikte ve güzellikte olan bir mekân”dır. Mekân, içinde eşyânın bulunduğu ve hareket ettiği yerdir. Zâten zaman denen şey de, bu hareketin anlamlandırılmasından başkası değildir. Zaman, mekânda olan hareketlerin gözlemlenmesi ve yorumlanmasıdır. Allâhuâlem gerçek bir varlığı yoktur. Hattâ mekan bile  “sınırları belirlenmiş bir alan” değil, eşyânın bulunduğu ve hareket ettiği boşluktur. Allah “kün” (vâr ol!) demiş ve eşyâ, mekân ve dolayısı ile zaman ortaya çıkıvermiştir.

 

Mekân, aslında “maddenin bulunduğu yer”dir. Madde olmasa belki mekân da olmayacak yada kalmayacaktır. Kâinattaki tüm maddeyi kozmik bir süpürgeyle süpürsek, belki de ortada mekân ve dolayısı ile zaman diye bir şey de kalmayacaktır. Aristoteles, “hiç-bir cismin bulunmadığı yerde zaman ve uzay da bulunmaz” der. Biz, maddenin bulunduğu yere ve ortama “mekân” diyoruz. Tabi kâinâta dışarıdan bakamadığımız için maddenin nerede bulunduğunu anlayamıyoruz ve bilemiyoruz. Bu nedenle de mekânı madde bağlamında anlamlandırıyoruz. Zâten zaman da öyledir. Mekânın orijinâl bir varlığı yoktur, maddeye ve maddenin hareketine bağlı olarak -görece- ve yanılsama olarak bir mekân vardır. Kâinâtı kozmik bir süpürgeyle süpürdüğünüzde geriye maddesizlik anlamında “yokluk” kalır. Geriye “mekân” zannettiğimiz ve aslında bir şey olmayan şey kalır. O şey aslında hiç-bir şey değildir.

 

Aslında zaman diye bir şey yoktur, dolayısıyla zaman değişmez. Değişen şey mekândır. “Bu zamanda olmaz” demek, “bu mekânda olmaz” demektir. Modernizm ile birlikte mekân değişmiş, modernleşmiş yâni Allahsızlaşmış ve İslâm’a uygun olmaktan çıkartılmıştır.

 

Ne zaman ki hayat-şekli moderniteyle birlikte değişmeye başladı, işte o zaman insan da değişmeye başladı. Çünkü mekân değişmeye başladı. Bu değişme doğal, normâl ve fıtrî olmayan bir değişmeydi. Mekân değiştiği için zaman değişmeye başladı. Yoksa zamânın değişecek bir durumu yoktur. O-hâlde değişen şey, maddenin a-normâl değişimi sonucunda mekânın değişmesidir. Demek ki mekân değişince bir “değişim” oluyor ve hattâ değişimler mekânın değişimiyle başlıyor. Mekân doğal, normâl ve fıtrata uygun olarak değişince bu değişim, insanı olumsuz etkilemiyor ve zâten insanlar ve de hayvanlar bu değişimin çok da farkında olmuyorlar. Mekânın doğal değişiminden dolayı insanın (ve diğer canlıların) yaşam-şeklinde bir değişiklik olmuyor. Doğala, normâle ve fıtrata aykırı olmayınca harekette ve hızda a-normâl bir değişiklik olmuyor. Mekân yavaş değiştiği için insanlar bu değişimden olumsuz etkilenmiyor ve değişen mekân onları sarsmıyor, yoldan çıkarmıyor.

 

Moderniteyle birlikte ise, madde çok hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Öyle ki artık bu hızlı değişimin tâkibi bile yapılamıyor. Maddenin değişimi “mekânın değişimi” olduğu için, mekân çok çabuk değişmiş oluyor. “Dünyâ çok değişti” denilen şey aslında mekânın çok farklılaşmasıdır. Mekânın farklılaşması hareketlerin ve davranışların da değişmesine sebep oluyor. Hareketler mekâna göre değişiyor. İnsanlar yeni hareketler ve davranışlar kazanıyor yeni mekânlarda. Mekân insanların davranışlarını şekillendiriyor.

 

Hani sık-sık, “bu zamanda olacak şey değil” diye söylenen söz var ya, aslında o sözle, “bu mekânda olacak şey değil” denmek istenir. Yoksa zamanda bir değişme yoktur. O sâdece, bir yanılsama olarak insana “akıyor” gibi gelir. “Bu zamanda olmaz” dediğinizde, “bu mekânda yapılamaz” demiş olursunuz. Çünkü bir şeyin yapılabilmesi için mekânın uygun olması gerekir. Meselâ “kaymak gibi” asfalt bir yolda at ile yolculuk yapmak çok da olacak şey değildir. “Bu zamanda at ile yolculuk mu yapılır” sözü, “bu mekânda (asfalt yolda) at ile yolculuk yapılmaz” anlamındadır.

 

Mekânın doğal, normâl ve fıtrî olana göre çok aşırı ve hızlı değişmesi, modernitenin bir projesidir ki bu, küresel tâğutlara şeytanın yaptığı telkinin bir sonucudur. Moderniteyi ve modern-beşerî sistemleri ayakta tutan şey, mekânın bu çok farklı ve hızlı değişimidir. Modernite mekânı hızla değiştirdiği için, insan da hızla mekâna uymaya başlıyor, mekâna göre konumlanıyor ve hattâ tasavvuru, düşüncesi, söylemi ve amel-eylemi mekâna göre belirleniyor. Böylece artık yaratılışına uygun davranış gösteremiyor. Zîrâ o davranışı sergileyebilecek bir ortamı-mekânı kalmamıştır. Yaratıcının emrettiğini yapacak, Kur’ân’a ve Sünnet’e uyacak bir alanı-mekânı kalmamıştır modern insanın ve müslümanın. Zîrâ modernite, mekânı hızla değiştirip dönüştürmekle şeytânî düzen ve günah işleme dışında insana başka bir hareket alanı bırakmıyor.

 

Modern dünyâda, aynen göklerde olduğu gibi sünnetullaha, vahye ve Peygamber’e uyacak bir yaşam-şekli belirlenemiyor. Zîrâ ortam müsâit değil, mekân müsâit değil. Mekân tam da şeytanın isteğine göre düzenlenmiş durumdadır. Böyle olunca da şeytanın her emri dinleniyor ve şeytana göre hareket ediliyor. Şeytan târihte hiç olmadığı kadar güçlü bir iktidârı moderniteyle ve modern mekân ile birlikte kurmuştur.

 

Mekânın değişmesi, insanın değişmesidir. Zaman ve mekân, kendi mantık türünü de üretir. Ne kadar çok insan varsa o insanların bulunduğu mekân o kadar çok ve hızlı bir şekilde değişir. Çok farklı ve birbirine aykırı düşünceler ve amel-eylemler ortaya çıkar. Bunun farkında olan modernler, çeşitli şeytânî projelerle köyden kente göçü başlatmışlar ve insanları kente yığmışlardır. Bu, modern üretimin çoğalmasını ve değişmesini de yanında getirmiştir. Sonuçta mekân değişmiştir. Mekân değişince düşünce ve amel-eylem şekli de değişmiştir ama bu değişim Yaratıcı’nın belirlediği ve emrettiği istikâmette değil, şeytanı râzı edecek istikâmette olan bir değişim olmuştur. Çünkü değişen mekânda Allah’ın istediği ve emrettiği şekilde yaşayacak bir alan yoktur. Mevcut mekân ona müsâit değildir. Zîrâ İslâm’ı “hakkıyla yaşayacak” bir alan kalmamıştır. Oysa mekânın daha yavaş ve az değiştiği köyler yada kırsal alanlar İslâm’ı hakkıyla yaşamak için daha müsâittir ve bu türlü bir yaşam böyle yerlerde daha mümkündür. “Bu zamanda namaz, oruç, infâk, muhabbet, sohbet, dostluk, yardımlaşma, vs. olmaz” demek, “hızla değişmiş olan modern kent mekânında bu şeyleri yapacak bir alanın yâni mekânın olmadığını söylemek” demektir.

 

Bir tepeye çıkıp modern kente şöyle bir bakın. O gördüğünüz mekân-kent var ya; işte orada İslâm’ın yaşanması yada “hakkıyla yaşanması” mümkün değildir. Dinden uzaklaşmanın temel nedeni işte budur. İnsanın değişimi mekânın değişimi, mekânın değişimi insanın değişimidir.

 

Vahyin anlamı, zaman, mekân ve coğrafyaya göre değişmez, fakat zaman, mekân ve coğrafyaya göre insanların anlayışları değişir. Zaman ve mekân, kendi mantık türünü de üretir.Yeni anlayışlar da mekânı değiştirir. Eğer değişim-dönüşüm İslâm’a doğru ise İslâm’ı hakkıyla yaşamak için alanlar açılır ve zamanla tüm Dünyâ mü’minler için mescid olur. Demek ki mekân imkândır.

 

Mekânı olmayan fikirler, buharlaşıp yok olup giderler.

 

Mekânı ve zamânı dîne göre düzenlemezseniz, dîni mevcut modern zamâna ve mekâna göre anlama çabasına girer durursunuz.

 

Mekânın modern anlamda değişmesi, nice imkânı bitirdiği gibi, îmânın da azalmasına ve bitmesine neden oldu-oluyor.

 

Mekân, şartlar ve dolayısı ile zaman, ne yaparsanız ve nasıl davranırsanız ona göre şekillenir.

 

Dünyâ demek mekân demektir. Tüm mülk Allah’ın olduğu için Dünyâ-mekânı da Allah’ındır. O-hâlde tüm mekân Allah’a yâni İslâm’a göre şekillenmelidir. 

 

Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir; yasaları ve sanatı ile her yerde hazır ve nâzırdır. Fakat biz mekândan münezzeh olmadığımız için İslâm’ı hakkıyla yaşayabilecek bir mekâna ihtiyâcımız vardır.

 

Dünyâ materyâlizmin en yüksek seviyede yaşandığı bir mekân hâline getirilmiştir. Orada dîne yer ayrılmak istenmemektedir.

 

Mega-kentlerde ise İslâm’ı yaşamak düşüncesi bile absürd görülmeye başlamıştır ve verilecek tâvizlerin yolu aranmaktadır.

 

Nüfûsu yüz bini geçen şehirlerde İslâmî bir mekân azaldığı yada kalmadığı için insanlık da bitmiştir.

 

Kümes gibi daracık ve tek-kişilik evlerde İslâm’ın hakkıyla yaşanması mümkün değildir. Evi-mekânı dar olanın, gönlü de dar olur doğal olarak. Peygamberimiz bu nedenle “evlerinizi geniş yapın” demiştir.

 

O-hâlde modern mekânları, hele-hele metropôlleri terk etmedikçe veyâ onlar bir yıkılışla yıkılıp, insanlar tekrar doğaya dönmedikçe dîne dönemeyecek ve İslâm’ı hakkıyla yaşayamayacaktır. Zîrâ modern mekânlarda İslâm ucundan-kıyısından bile yaşanamayacak hâle gelmektedir.

 

Modern mekânlarda en bilindik ve yaygın ibâdet olan namaz ibâdetini bile yapamazsınız. Çünkü namaz kılacak yer bulamazsınız. Zîrâ modern mekânlarda dîne-İslâm’a yer ayrılmamıştır yada çok dar bir alan bırakılmıştır.

 

Modern dünyâda İslâm’a bir alan bırakılmak istenmemektedir. Bu yüzden İslâm’ı yaşama alanları gün geçtikçe daraltılmaktadır. Allah elbette her yerdedir ve biz bir mağaracık bir yer bile olsa İslâm’ı yaşayabiliriz. Fakat dar bir mekânda İslâm’ı yaşamak da sınırlı olacaktır. Çünkü İslâm dar bir alan için gönderilmemiştir. Dolayısıyla mekân dar olduğunda yada hiç olmadığında İslâm hakkıyla yaşanamayacak yada hiç yaşanamayacaktır.

 

Kur’ân bir îman/ahlâk kitabı mıdır?, yoksa bir îman-eylem kitabı mıdır? İkisidir de. Fakat hangisinin öne çıkacağını zaman-mekân-durum belirler. Bu daraltılmış zamanda-mekânda-durumda Kur’ân’ın îman-ahlâk tarafından ziyâde, îman-eylem tarafı öne çıkarılmalıdır. Târihinde neredeyse hiç olmadığı kadar bu derece bir perişânlığa rağmen, böyle zamanlarda-mekânlarda-durumlarda inatla Kur’ân’ın sâdece îman-ahlâk tarafını öne çıkaranlardan şüphe edilmelidir.

 

Mevcut modern zaman ve mekân, bırakın İslâm olarak kalmayı “insan” olarak bile kalmanın neredeyse imkânsız olduğu bir zaman ve mekândır.

 

Zamânın ve mekânın değişimi, “nefsin ve kâlplerin değişiminin bir sonucu”dur.

 

Müslümanlar Dünyâ’yı, İslâm’ı hakkıyla yaşanacak bir mekân hâline getirmekle mükelleftirler. Bu, hem insanın aslına uygun olarak değiştirilmesi, hem de mekânın İslâm’a uygun olarak inşâ edilmesiyle olabilir ancak. Allah özünde bu şekilde yaratmıştır insanı ve Dünyâ’yı çünkü.

 

Sürekli olarak dîn, zamâna ve mekâna uydurulmaya ve uyarlanmaya çalışılıyor. Peki niçin zamân ve mekân dîne uyarlanıp uydurulmaya çalışılmıyor?. Zaman, mekân ve koşullar değiştiği için artık İslâm’ın günümüzde uygulanamayacağı söyleniyor. İyi de zamânı ve mekânı Allah mı değiştirdi?. Eğer Allah’ın râzı olmayacağı bir değişme varsa, o zaman o değişen şeyi yeniden İslâm’a göre değiştirmek gerekir. Zîrâ modern mekânlar sapıklığa doğru değişmiştir.

 

Zamânın değişmesi aslında “mekânın değişmesi” demektir. Mekân İslâm’a aykırı ve İslâm’ın hayat bulamayacağı bir şekilde değiştirilmişse, orada yapılacak “İslâmî değişim”, “bir süreç içinde olacak olan bir değişim” değil, “devrim ile olacak âni bir değişim” şeklinde olabilir. Zîrâ şeytânî bir mekân ve zaman içindeyken insanın değişmesi ve dolayısıyla İslâm’ın, kişileri değiştirip-dönüştürmesi pek mümkün değildir.

 

Kur’ân ve Sünnet bu zamâna ve mekâna uygun değilse -ki değildir-, mü’minlere düşen şey, Kur’ân’ı ve Sünnet’i mevcut modern mekâna göre değil, mekânı, dolayısıyla zamânı İslâm’a göre değiştirmektir. Bu da, mü’minlerin bâtıl toplumdan ayrılmasıyla (hicret) başlayacaktır.

 

Mevcut modern mekânlar İslâm olarak kalmanın da, insan olarak kalmanın da imkânsızlaştığı yerlerdir. Öyleyse mevcut modern mekânlarda yaşamayı zûl görerek İslâm’a göre değiştirmeyi düşünmemek ve hayâl etmemek ya cehâlettir yada..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2023

 

Devamını Oku »