2 Kasım 2024 Cumartesi

Nirvanaya Ulaşmak

 

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133).

 

Nirvana: Budizmde, her türlü isteklerden, duygulanımlardan, tutkulardan arınıp en yüksek ruh durumuna erişme. Nirvana, Sanskrit dilinde “dışarı” anlamına gelen “nir” ve “esmek, üflemek, nefes vermek” anlamındaki “va” sözcüklerinden türetilmiş olup, doğu dinlerinde, mistisizminde ve Hint teozofisinde mânevî kurtuluşu belirtmek üzere, sözcük anlamıyla “dışarı esmiş”, “dışarıya üflenmiş” anlamlarının yanı-sıra “sönmek, yok olmak” anlamlarına gelir.

 

Budizm’in nihâi hedefi olan kurtuluşu ifâde etmek için kullanılan nirvana, ateşin sönmesi için kullanılan bir kelime olup “sönme, “sâkinleşme” anlamına gelir. Cehâletin ortadan kalkması durumudur. Bu budistlerin ulaşmak istedikleri nihâi hâldir. Ancak burada kendisinden ulaşılmak istenen bir durum olduğundan söz edilmesi, onun bir yer olduğu anlamına alınmamalıdır. Çünkü nirvana bir yer değildir. O, bir hâldir; mutluluk hâli, duyuların faaliyet göstermediği bir mutluluk hâlidir. Ancak bu hâl tanımlamaz, kelimelerle ifâde edilemezdir. Bu yüzden de, nirvana olumlu sıfatlarla tanımlanmış olsa da, daha çok olumsuz sıfatlarla, ne olmadığı anlatılmaya çalışılır. Bâzıları bu özelliğinden dolayı onu “yokluk” olarak tanımlar. İhtirastan, arzudan, nefretten ve yanılsamadan kurtulma yâni cehâletin ortadan kalkması nirvana hâlidir.

 

Hint dinleri, bu coğrafyada çıkmış ve farklı birer din hâline gelmiş olsalar da, ortak verilerden (karma, samsara, gene-doğum/reenkanasyon) hareket eden ve ortak varış noktaları (mokşaa, nirvana) olan dinlerdir. Bunlar: Hinduizm, Cayinizm, Budizm ve Sih dinleridir.

 

Nirvanadan bahsediyorsanız orada reenkarnasyondan da bahsediyorsunuz demektir. Nirvanaya ulaşmanın olmazsa-olmaz yönü reenkarnasyondur. Reenkarnasyon, bu Dünyâ’ya sonsuz gidiş-gelişin yol açtığı acı ve ıstıraptan kurtulmayı hedefi olarak koyan kurtuluşçu bir dindir. Kişi, kurtuluşa yâni nirvanaya ulaşıncaya kadar bu Dünyâ’ya gidip-gelecektir. Nirvanaya ulaşmak, reenkarnasyon döngüsünden kurtulmak bağlamında en yüce hedeftir. Tasavvufta buna “fenâfillah” yada “Allah’ta yok olmak,  hiçliğe ulaşmak” denir. Tasavvufun kaynaklarının en önemlilerinden biri de, uzak-doğu dinlerinin ilâhî olmayan düşünce ve görüşleridir.

 

Budizm kendini “kurtuluş yolu” olarak ifâde eder ki bu kurtuluş nirvanaya ulaşmak yâni “hayâta ölüp-ölüp yeniden gelme döngüsünden kurtulmaktır. Tasavvufa da yansıyan şekliyle bu kurtuluşa yâni nirvanaya ulaşmak sâdece “bilme ve anlama” ile olmaktadır ve nirvanaya ulaşmak için bir amelde-eylemde bulunmaya gerek yoktur. Siddhartha Buddha, kurtuluşa, ne karşı çıktığı brahmanların yönettiği ritüel kurbanlar, ne inanç ne de tanrısal irâdeye değil, “eşyânın gerçek mâhiyetinin ne olduğu”nu anlama yoluyla” ulaşmıştır. Tasavvufta nirvanaya ulaşmanın “eşyânın hakîkati”ni bilmek-bulmakla olacağı söylenir. Bunun için kişinin kendi-kendine derin düşüncelere dalması ve bir işâret beklemesi gerekir. Bu-bağlamda nirvanaya ulaşmak bencilce bir olaydır. Zımnen; “ben nirvanaya ulaşayım da gerisi ne olursa-olsun” anlayışı vardır ki benzer bencillik tasavvufta da vardır.

 

Nirvanaya ulaşmak için kullanılan yolun küfür ve şirk içermesi sorun değildir. Cayinizmin mâbetlerinde heykellere tapılır. Cayin mabetleri başta yirmi dört tirthankara olmak üzere, kurtuluşa erenlerin ve küçük tanrıların heykelleriyle doludur. İbadette heykellerin kullanılması, bunların kurtuluşa ermeye çalışanlara örnek oluşturmaları ve kendilerine ibadet eden kimselerin zihinlerini nirvanaya hazırlama amacına yöneliktir. İşin ilginç yanı, kadınların nirvanaya ulaşabilmelerinin yolunun erkekler kadar açık olmamasıdır.

 

Sufilikteki vahdet-i vücûd şekliyle “fenâ”, Budizm’deki nirvana ile karşılaştırılmış ve benzer yönleri olduğu söylenmiştir. “Fenâfillah”, şüphe götürmeyecek tarzda “Nirvana”nın; yâni “Budizm”in etkisini göstermektedir. “Vahdeti vücûd”daki “fenâ”, “Vedanta” gibi Hint düşüncesine benzemektedir. İnsan-ı Kâmil’e; “kemâlâta ulaşmış insan”, “ulaşabileceği en üst makamda bulunan insan” anlamı verilir. Fakat aslında kemâlâttan kasıt, “nirvanaya ulaşmak”tır. Yâni “Allah’a ulaşmak ve O’nda yok olmak, O olmak” anlamındadır. Çünkü “kâmil”; bütün, eksiksiz, noksansız, yetkin, tam” anlamındadır. Bu kelimeler ancak ve ancak Allah için kullanılabilir. İşte bu kelimeler insan-ı kâmil için de kullanılınca -hâşâ- “Allah olmuş insan” anlamına ulaşılır ki zâten tasavvuf yada bâtınîlik bu kavramları Allahlaşmak” anlamında kullanır.

 

Nirvanaya ulaşmak hedefi, aslında sürekli döngüde olmanın verdiği acıdan kurtulmaktır. Bu süreçte binlerce hattâ milyonlarca kez yeni yaşama gelme ve hayatta olma, döngüye devâm etme acısı yaşanır.

 

Budizm’de belirgin bir Tanrı anlayışı yoktur. Tanrı yerine yalnızca “kâmil insan” yâni üst-insan vardır ki bu kişi “nirvanaya ulaşmış olan kişi”dir. Nietzsche’nin Zerdüşt aşkı buradan gelir. Budizm’de tüm çaba nirvanaya ve üst-insan olmaya ulaşmak içindir. Buda “nirvana sâhibi” bir insandır ve bu nedenle insanlığın kurtarıcısı ve “nihâi murâdı” olarak benimsenip ilahlaştırılmış ve tapılmaktadır. Üst-insan “Tanrı’nın yerine geçmiş olan yeni ilah”tır. Zîrâ Tanrı ölmüştür(!) ve tanrısız kalındığı için yeni bir tanrıya ihtiyaç vardır. Bu tanrı insanların en üstünü olan kişi olacaktır. Lâkin unutulan bir şey vardır ki, insan hiç-bir zaman mutlak olgunluğa eremez. Zîrâ o tanrı değil kuldur, fânîdir ve ölmeye mahkûmdur.

 

Peki nirvanaya ulaşmak ve reenkarnasyon düşüncesi niçin uzak-doğuda ortaya çıkmıştır?. Uzak-doğu’ya baktığınızda, her yer verimlidir, sulaktır, yemyeşildir, elinizi attığınız her dalda yiyecek bir şeye dokunabilirsiniz. Elinizdeki bir çubuğu yere batırdığınızda oradan su çıkmaya başlar. Yâni hayat kolaydır ve tuzlar kurudur. Bu nedenle de uzak-doğuda hep mistik, ezoterik, bâtınî, tasavvufî, iç-âleme, rûha, kâlplere ve zihinlere yönelik düşünceler ortaya çıkar, sevgi, sezgi, aşk, sessizlik, durgunluk, uzlet, inzivâ, rûhî yükselişler vs. şeklinde bir dindarlık vardır. Hinduizm, Budizm, Taoizm, Cayinizm, Konfüçyanizm, Şintoizm vs. hep iç-âleme ve ruhlara dönük düşünce ve uğraşlar görülür ve nirvanaya ulaşmaya çalışılır. Çünkü tuz kurudur, kolay akmaktadır, ortada gerçek soru ve sorunlar yoktur. Zâten coğrafyanın ve -istisnâlar hâriç- tuzun kuru olmasının etkisiyle oranın insanları, gerçek soru ve sorunlarla yâni sulu tuzlarla uğraşan, Allah katındaki tek hak din olan İslâm’a çok yakın olmamışlardır. Zîrâ tuz kurudur. Büyük oranda Hinduizm ve Budizm’e dayanan tasavvufta da “lâ fâile illallah” yâni “yapıp-eden Allah’tır” ve “lâ mevcûde illallah” yâni “Allah’tan başka mevcut yoktur” bâtıl düşüncesi ve inanışına göre, her-şeyi yapıp-eden Allah olduğu zâten Allah’tan başka bir varlık da olmadığından dolayı ortada herhangi bir sorun yokmuş gibi davranılır.     

 

Allah katındaki tek hak din olan İslâm’da ise ulaşılması gereken hedef, sonsuz ve ebedî nîmetlerin ve en önemlisi de Allah’ın rızâsının kazanılmış olduğunu gösteren olduğu “cennet”tir:

 

“Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip-yarışın’, ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne îman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sâhibidir” (Hadîd 21).

 

İslâm’da en  büyük hedef olan cenneti kazanmak için Dünyâ’da yapılan yarışlardan biri de “hayırlarda yarışmak”tır:

 

“Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kâlpleri ürpererek verenler; işte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler” (Mü’minûn 60-61).

 

İslâm’a göre üstün ve önde olan insan, takvâca üstün ve ileride olan insandır:

 

“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Aslında İslâm’da en önemli şey ve en yüce hedef Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Cennet bile, Dünyâ’da İslâm-merkezli bir yaşayışın sonucunda hayırlarda yarışan ve öne geçerek Allah’ın rızâsını kazanan takvâ-sâhiplerine verilen ödüldür:

 

“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaâdetti. Allah’ın rızâsı (rıdvan) ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur” (Tevbe 72).

 

Nirvanaya ulaşmak düşünce ve inancı İslâm’ın onaylayacağı bir düşünce ve inanç değildir. Zîrâ Allah, âhiret ve vahiy inancı olmayan uzak-doğu dinlerinin büyük hedef olarak ortaya koyduğu düşünce ve inanç bâtıldır. Nirvanaya ulaşmanın ne demek olduğu bile belirsizdir. Bunun gibi, tasavvufun bahsedip durduğu “Allah’ta yok olmak” anlamındaki “fenâfillah” düşüncesi de bâtıldır ve boş bir laf salatasıdır. Nirvana şeklinde ulaşılacak bir yer de yoktur, insanın fenâ bularak Allah’ta yok olması diye de bir şey yoktur. İslâm’da, ölümden sonra yok olmak değil vâr olmak inancı vardır ki bu vâr oluş da ancak, Dünyâ’dayken takvâ-merkezli bir şekilde hayırlarda ve iyiliklerde yarışmanın sonucunda Allah’ın rızâsını kazanmakla elde edilebilecek olan bir şeydir.

 

Demek ki asıl ve hakîki hedef nirvanaya ulaşmak falan değil, Allah’ın rızâsını kazanmış olmanın bir ödülü olan “cenneti hak etmek”tir ki tüm çaba ve yarış ancak bunun için yapılmalıdır:

 

“Gerçek şu ki, ebrâr olanlar, elbette nîmetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler. Nîmetin parıltılı-sevincini yüzlerinde tanırsın. Onlara mühürlü, katıksız bir şaraptan içirilir. Ki sonu misktir. Şu-hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar” (Mutaffifîn 22-26).

 

“Nirvanaya ulaşmak” yada “Allah’ta fenâ bularak yok olmak” bâtıl düşünce ve boş inancı uğruna niceleri cehennemi boylamış ve gayyâ kuyusunun dibini görmüştür-görecektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2024

 

Devamını Oku »

Dîne Sınır Koymak

 

“Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

İnsanlık târihi, şeytanın, nefsin , tâğutların ve onların izinde gidenlerin “İslâm’ı sınırlandırmaya çalışması”nın târihidir. Lâkin İslâm dîni ve Kur’ân, klâsik veyâ modern, hiç-bir zamanda ve mekânda sınırlandırılamaz. Zîrâ onu sınırlandırmaya hiç kimsenin gücü yetmez. İnsan, dîni sınırlandırmaya kalktığında ve çalıştığında ancak kendisini sınırlandırmış olur. 

 

Din sınırlayıcıdır ama o sınırlandırılamaz. Din, “kırmızı çizgi” (sınır) demektir. İslâm demek, “sınır” demektir. Bu, “haddini bilmek” sözüyle ifâdesini bulur. Dîni sınırlandırma düşüncesi ve çabası insan için en büyük hadsizliktir. Dîni sınırlandırmaya kalkanlar birer haddini bilmezler hâline gelirler. Haddini bilmeyenler hiç-bir şeyi hakkıyla bilmeyecekleri için kendilerini sınırlandırmış olurlar.

 

Târih boyunca sınırsızca yaşamak isteyenlerin ilk yaptığı şey dîni sınırlandırmak olmuştur. Çünkü sınır koyan din varken sınır aşılamamakta ve sınırsızca yaşanamamaktadır. Özellikle modern insan sınırsızca bir yaşam arzulamakta ve düşlemekte olduğu için din’den alabildiğine uzaklaşmakta ve kopmakta yada en azında dîni sınırlandırmak istemektedir. Hâlbuki Dünyâ’da sınırsızca yaşamanın bir imkânı ve karşılığı yoktur.

 

Din sınırlandırılmaya kalkındığında şirk başlar. Çünkü din’den boşalan yer başka şeylerle doldurulur ki bunlar zamanla din olup çıkar.

 

Modernizm; Allah’ın, âhiretin, gaybın, vahyin, peygamberliğin, dînin, îmânın yerine, insanı, aklı, maddeyi, doğayı, eşyâyı, beşerî düşünce, sistem ve ideolojileri, modern-bilimi ve teknolojiyi, en önemlisi de sınırsızca yaşamayı koyan melânetin adıdır. Modernizm dîni bunlarla sınırlandırmaya çalışmaktadır.

 

Modernizm, “îmân ne kadar sınırlandırılırsa, aklın da o kadar gelişeceği”ni zannetme ahmaklığıdır. Modernizm ve modern insan, Allah’ın ve vahyin yerine aklı koyarak dîni sınırlandırmak istiyor. Fakat bu mümkün değildir. Çünkü din ve îman sınırsız, akıl ise sınırlıdır. Modernizm bunu tersine çevirerek; insanlara aklın sınırsız, dînin ve îmânın ise sınırlı olduğunu yutturmaya çalışıyor.

 

Dîni akla indirgemek, “dîni sınırlandırmak” demektir. Akıl aşırı öne çıkarılarak din sınırlandırılmaya çalışılıyor. Oysa akıl Dünyâ yaşamı ve madde ile sınırlıdır. Çünkü akıl ancak geçici olan madde alanında işletilebilir. Maddî bilgi sınırlı bir bilgidir. Çünkü maddenin bir sınırı vardır. Böyle olduğu için akıl da sınırlı kalmak zorundadır. Bu nedenle sınırlı olan maddî bilgiyle yâni akılla kesin bir yargıya varılamaz, varılamıyor da. Vahyî bilgi ise Sınırsız’dan gelen bilgidir. Kesinlik içerir. Bu nedenle tam-aksine, akıl din ile sınırlandırılmalıdır ve vahiy-merkezli işletilmelidir. Zîrâ aklın en ideâl şekilde işletilebilmesi ve en doğru sonuçlara varabilmesi ancak vahyin kontrôlünde ve yönlendirmesinde olduğunda gerçekleşebilir. Aksi-takdirde din ve îman ile sınırlandırılmayan akıl, nefsin güdümüne girer ve ancak fitne üretir ve ifsâd eder.

 

Din %100 din’dir. Tabi bu ideâl olan ve ulaşmak için koyulan bir hedeftir. Pratikte bu seviyeye ulaşmak her zaman ve herkes için mümkün olmayabilir. Bu hedefe ulaşma gayreti içinde olmak önemlidir. Meselâ Allah Kur’ân’da; “namazlarınızı titizlikle yerine getirin”, “yalvara-yalvara duâ edin”, “ana-babanıza “öf” bile demeyin” vs. gibi emirler verir. Peki bu emirleri %100 olarak değil de, %90 olarak yerine getirdiğimizde, yaptıklarımız kabûl edilmez ve boşa mı gider ve dîni sınırlandırmış mı oluruz?. Şöyle ki; teori, -bâzı sınırlı zamanlar hâriç- hiç-bir zaman %100 pratiğe dökülemez. Kur’ân’ın gösterdiği “ulaşılabilir olan” bir “hedef” vardır. Fakat o hedefe bir-anda ulaşılamadığı gibi, çokları ulaşmaz da. O-hâlde İslâm; o hedefe ulaşma yolunda tüm güçle samîmi bir şekilde gayret sarf etmektir. Fakat.. bir de “tevhid” vardır ki, ya %100 olur, yada %0. Tevhid yâni “şirksizlik”, yarım-yamalak olacak şey değildir. Tevhid %100 olmadığında Allah’ın yardımının ulaşması söz-konusu bile olmadığı gibi, azâbı her yönden kuşatır bizi. Tevhidten tâviz verilemez. Tevhidten verilen her tâviz şirke kapı aralar. Demek ki dîni sınırlandırmak, verilen tek bir tâvizle başlar.  

 

Din; “yol, hayat-tarzı, hesap-günü, kânun, hüküm” anlamlarındadır. Buna göre din, insanın her türlü inancını, düşüncesini, tavır ve davranışlarını ifâde eden, “insanın yaşam-tarzı ya da yaşamında izlediği yol” anlamına gelmektedir. Din hayâtın her alanı içindir. Din, hayâtın hiç-bir alanında sınırlanamaz ve hayattan uzaklaştırılmaz.

 

Din;  felsefe, sosyoloji, psikoloji, târih, coğrafya, edebiyat, bilim, siyâset vs. alanlarından sâdece biri içinde sınırlandırılamaz. Sâdece tek bir alan içinde din târifi yapmak dînin gerçek târifi olmaz ve böyle yapanlar dînin târifini ve kendisini sınırlandırılmış olur.

 

Din sâdece Allah’ı kabûl etmek ve başka da hiç-bir şey yapmamak demek değildir. Din yâni Allah katındaki tek hak din olan İslâm; hayâtın sosyâl, kültürel, toplumsal, âilevî, ekonomik, hukûkî, kânûnî, askerî ve siyâsi alanların hiç-birinde sınırlanamaz. Zîrâ din çoğu insanın zannettiği gibi sâdece iç-âlemlerde, dört duvar arasında, kâlplerde ve zihinlerde yaşanacak ve göklere hapsedilecek bir şey değildir. O, hayâtın her alanına karışan ve hayâtın her alanında hâkim olmak isteyen bir hayat-nizâmıdır.  Bu nedenle Allah’ı kabûl edip de dîni ve amel-eylemi kabûl etmemek, hakîki dîni sınırlayan bir din’dir. Pozitivizm, lâiklik, sekülerizm, demokrasi, cumhûriyet, feminizm, kapitâlizm, komünizm, sosyâlizm, liberâlizm, modernizm, post-truth, meta-verse, yapay zekâ vs. hepsi ilâhî dîni sınırlandırmak için şeytanın fısıltılarıyla ortaya çıkarılmış beşerî dinlerdir.

Demokrasi, dîni sınırlandırmak ve din’den kurtulmak için ortaya çıkarılmış şeytânî bir ideolojidir. Demokrasinin lîderlerinin otoritesi o kadar ileridir ki, hiç-bir padişah ve kral bu derece otorite değildi. Çünkü padişahları ve kralları “din” sınırlıyordu. 

 

90’lı yıllarda bâriz olmaya başlayan ABD’nin Türkiye’de uyguladığı “Ilımlı (sınırlı) İslâm Projesi” başarılı olmuştur. Ilımlı müslümanlar!, “sınırlı müslümanlar”dır. Sınırlı müslümanlık dîni sınırlandırmaya çalışmaktadır.  

 

“Müslüman olarak neyi yapamıyorsun?, neye engel var?” sorusu, İslâm’ı/dîni, 5 farz ile sınırlandırmak anlamına gelir. Fakat Kur’ân, modernite tarafından engellenip sınırlandırılabilecek bir Kitap değildir. Kur’ân moderniteyi de aşan bir Kitap’tır. Bu nedenle onun hiç-bir emri ve yasağı sınırlandırılamaz.   

 

Usvetun hasenetun denilen “güzel örneklik”i yâni “vahiy-merkezli pratiklik” demek olan Sünnet’i yok saymak da “İslâm’ı/dîni sınırlandırmak” demektir.

 

“Müslümanım!” diyenlerin bir-çoğu dinlerini “cenâze namazı” ile sınırlandırmaktadır.

 

Dîni sınır koymaya karşı, “dîni hayâtın her alanında hâkim kılma çabası” vardır, olmalıdır. Tabi bu, -sünnetullah ve imtihan gereğince- dîni sınırlandırmaya çalışmak gibi bedelsiz bir şey değildir. Sağlam bir îman-güven, kararlılık, sebat, sabır ve gayret gerektirir:

 

“Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın vâdi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telâşa kaptırıp-hafifliğe (veyâ gevşekliğe) sürüklemesinler” (Rûm 60).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2024

 

Devamını Oku »

1 Kasım 2024 Cuma

Cehennemin Ebedîliği Üzerine

 

“…Kim Allah’a ve O’nun elçisine isyân ederse, içinde ebedî kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi vardır” (Cin 23).

 

Allah nasıl ki Dünyâ’da yaptığımız bir yanlışa -sünnetullahın gereği ve sonucu olarak- bir sıkıntıyla ve cezâyla karşılık veriyorsa, hayâtımız boyunca Dünyâ’da yaptığımız kötülükler ve günahların sonucu da -imtihanın bir gereği ve sonucu olarak- âhirette karşımıza çıkacak ve terâzide günahlar daha ağır basarsa cehennemi boylayacağız. Allah bundan gocunmaz ve birilerinin, -Allah’ın rahmetine güvenerek- zannettiği gibi, “bırakın herkes cennete girsin” demez. Eğer öyle olsaydı aynı şey Dünyâ’da da olurdu ve başımıza -Allah’ın rahmetinin gereği olarak- bir kötülük gelmemesi gerekirdi. Oysa Dünyâ’da yaptığımız yanlışların cezâsını daha Dünyâ’da görmeye başlıyoruz. O-hâlde yaptığımız ağır günahların ve suçların cezâsını da âhirette kesinlikle göreceğiz. Allah nasıl ki Dünyâ’da bir yanlışımıza cezâyı hemen kesiyorsa, âhirette de, Dünyâ’da yaptığımız yanlışlara cezâyı kesecektir ve Allah’ın rahmeti çok da işe yaramayacaktır. Peki cehennem ebedî midir ve oradan çıkış mümkün müdür?.

 

Cehennem, “dingonun ahırı” gibi girip-girip çıkılacak bir yer değildir. Cehennemin belli bir süre sona ereceği ile ilgili âyet ve hadislerde, zorlama yorumların dışında herhangi bir delil yoktur. Yine; “cennete giden yol cehennemden geçer” yada “cehennem ebedî değildir, cennet ebedîdir” gibi sözler de “boş laf”tır. Çünkü hem cennet hem de cehennem için “hâlidîne fîhâ ebeden” kelimesi kullanılır. Hâlîdîn kelimesi; “sonuna kadar, sonsuz, süresiz, devamlı, aralıksız, hep ve sürekli” anlamlarındadır. Hâlîdîn kelimesinin “geçicilik” anlamı yoktur. Hattâ “hâlîdîne fîhâ ebeden” dendiğinde, “sonsuza kadar sürekli” yâni “hiç ölmeden ve kesintisiz bir şekilde orada kalacaklardır” anlamı vardır.

 

Ebedî cehennemin çok ağır bir cezâ olduğu, bu nedenle de cehennemin ebedî olmayacağı söyleniyor. Fakat Dünyâ’da işlenen hele de cânîce ve iç yakıcı bir şekilde işlenen bir cinâyetin cezâsına îdam yada müebbed hapis yâni “kâtilin hayâtının sonuna kadar hapiste kalması” cezâsı verilmesi genelde normâl görülüyor. Tek bir kişinin öldürülmesine “ebedî” denilecek bir cezânın verilmesi normâl ise, her-şeyi yaratan Allah’ın emir ve yasaklarına göre yaşamadığı ve bunları takmadığı için çeşitli suçlar işleyen ve insanların ve diğer varlıkların canını yakanların cezâsının da “ebedî” denilecek bir cezâ olması normâl olur. Şeytan’ın ebedî cehennemlik olmasının nedeni, Allah’ın; “secde et” emrine karşı “secde etmemesi” olarak tek bir suçtu. Demek ki tek bir emre muhâlefet etmek kişiyi şeytanlaştırabilir ve hayâtı boyunca şeytanca işler yaptırarak ebedî cehennemlik yapabilir. Hele suç, “şirk koşma suçu” ise, bu suç tek-başına kişinin tüm yaptıklarını boşa çıkararak onu ebedî cehennemlik yapar.

 

Cehennemin geçici ve kısa bir kalış yeri olduğunu söyleyenler yahudilerdi. Yahudilikteki âhiret inancına göre yahudilerden kötü olanlar cehennemde sadece on iki ay kalacaklardır. Kur’ân, yahudilerin bu iddiâlarını şu şekilde yalanlamaktadır:

 

“Dediler ki: ‘Sayılı günlerin dışında, ateş aslâ bize değmeyecektir’. De ki: ‘Allah katından bir ahid mi aldınız?. -ki Allah aslâ ahdinden dönmez- Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?’. Evet; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır” (Bakara 80-81).

 

Yahudilerin böyle zannetmelerinin arkasında, Tevrat’ta ve kaynak olarak gördükleri diğer kitaplarda âhiretten ve dolayısı ile cennet ve cehennemden -bâzı atıfların dışında- açık ve bâriz şekilde bahsedilmemiş olmasıdır. Tanah’ta âhiretle ilgili kullanılan kavramlardan biri, “ölüler diyârı” anlamındaki “şeol”dur. Şeol, ölüm sonrasında bütün insanların gittiği yer olarak algılanmaktadır. Önceleri “iyilerin huzûr içinde beklediği, kötülerin ise farklı derecelerde azâba uğradığı bir yer” olarak nitelenen şeol daha sonra “sâdece kötülerin azap gördüğü bir yer” olarak kabûl edilmiş, bâzı metinlerde ise şeol’un yerini, “kötülerin azap çektiği mekân” anlamında “gehinnom” (cehennem) kavramı almış, iyilerin de ölümden sonra Aden bahçesine veyâ cennete gittiği kabûl edilmiştir.

 

Yahudilikte cehennem sâdece cezâ değil aynı-zamanda arınma yeridir. Bir görüşe göre günahı ve sevâbı eşit olanlar cehennemde on bir ay süresince arındıktan sonra cennete girebileceklerdir. Yaygın görüş ise hem İsrail’den hem de diğer milletlerden olan kötülerin cehennemde sadece on iki ay kaldıktan sonra yok olacakları yönündedir. Sâdece, sözlü ve fiili olarak yahudi ahdine bağlılıklarını ve temel yahudi öğretisini reddedenler sonsuz azâba uğrayacaklardır. Şabat’a denk gelen günlerde azâbın olmayacağı da bâzılarınca ileri sürülmektedir.

 

Reformist Yahudiliğin ileri gelenleri, “Tanrı’nın merhâmetiyle bağdaşmadığı” gerekçesiyle cehennem kavramını reddetmişlerdir. Aynı-şekilde günümüz liberâl yahudi gruplarının çoğu, cennet ve cehennemin fizîkî mânâda vâr olduğunu veyâ olacağını kabûl etmemektedirler. Yahudilerin bu düşünceleri, -özellikle günümüzde- “yahudileşenler”in de düşünceleri hâline gelmiştir.

 

Birileri cehennemin geçici olduğunu söyleye-dursun, Kur’ân boyunca, hem cennete hem de cehenneme girenlerin sonsuza kadar orada kalacakları söylenir:

 

“Orda ebedî olarak kalıcıdırlar. Onlar ne bir velî, ne bir yardımcı bulamayacaklardır” (Ahzâb 65).

 

“Öyleyse içinde ebedî kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslâyanların konaklama yeri ne kötüdür” (Nâhl 29).

 

“İçinde ebedî kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür” (Mü’min 76).

 

“Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da nefislerini hüsrâna uğratanlar, cehennemde de ebedî olarak kalacak olanlardır” (Mü’minûn 103).

 

“İnkâr edenler, cehenneme bölük-bölük sevk-edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: ‘Size Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?’. Onlar: ‘Evet’ dediler. Ancak azap kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu. Dediler ki: ‘İçinde ebedî kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Kibirlenenlerin konaklama yeri ne kötüdür’. Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük-bölük sevk-edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedî kalıcılar olarak ona girin” (Zümer 71-73).

 

“Şüphesiz suçlu-günahkârlar, cehennem azâbı içinde süresiz kalacaklardır. Onlardan (azap) hafifletilmeyecek; orada umutlarını kaybetmiş kimselerdir. Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zâlimlerdir. (Cehennem bekçisine:) ‘Ey Mâlik (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin’ diye haykırdılar. O: ‘Gerçek şu ki siz, (burada) kalacak kimselersiniz’ dedi” (Zuhrûf 74-77).

 

“Bilmiyorlar mı, kim Allah’a ve elçisine karşı koymaya çalışırsa, gerçekten onun için, onda ebedî kalmak üzere cehennem ateşi vardır?. İşte en büyük aşağılanma budur” (Tevbe 63).

 

“Allah, erkek münâfıklara da, kadın münâfıklara da ve (bütün) kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini vaâdetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lânetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır” (Tevbe 68).

 

“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezâsı, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lânetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır” (Nîsâ 93).

 

“Gerçek şu ki, inkâr edenler ve zulmedenler, Allah onları bağışlayacak değildir, onları bir yola da iletecek değildir. Ancak, onda ebedî kalmaları için cehennem yoluna (iletecektir.) Bu da Allah’a pek kolaydır” (Nîsâ 168-169).

 

“(Ki bu) cehennemdir. Ona yaslanırlar. Ne kötü bir karar (yeridir) o!” (İbrâhim 29).

 

“İnkâr edenler, Beni bırakıp kullarımı velîler edindiklerini mi sandılar?. Gerçekten biz cehennemi kâfirler için bir durak/konak olarak hazırlamışız” (Kehf 102).

 

Bu âyeti, cehennemin “biraz durup geçilip gidilecek bir durak” değil, -biraz alaycı bir tavırla- konak olarak anlamak gerekir. Konak, geçici değil kalıcı bir mekândır. Zâten cehennem de, bir “durak” değil, bir “son durak”tır.

 

 “Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır. Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsândır” (Hûd 106-107).

 

Şu âyet cehennemin geçiciliğine delil olarak sunulur:

 

“Sonra biz ona (cehenneme) girmeye kimlerin en çok uygun olduğunu daha iyi biliriz. Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takvâ-sâhiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz-üstü çökmüş olarak bırakıveririz” (Meryem 70-72).

 

“Hepiniz” kelimesiyle kastedilen, “insanların tümü” değil, “kâfirlerin tümü”dür. Bu nedenle âyetin; “ey kâfirler” diye başladığını düşünmek gerekir. Çünkü âyetin siyâkında 68 ve 69. âyetlerde şöyle denir:

 

“Andolsun Rabbine, onları da, şeytanları da mutlakâ haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz-üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız. Sonra, her bir gruptan Rahmân’a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız” (Meryem 68-69).

 

İşte bu ayrılanlar ebedî cehennemlik olarak cehenneme gireceklerdir.

 

Hadislerde de cehennemin ebedî olduğu söylenir. Buna örnek olarak şu hadis verilebilir: İbn Ömer'in bildirdiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra ölüm (koç şeklinde) getirilip cennet ile cehennem arasında durdurulur. Orada kesildikten sonra bir münâdi: ‘Ey cennet ahâlisi!; burada ölümsüz bir şekilde ebedî kalacaksınız; ey cehennem ahalisi!; siz de burada ölümsüz bir şekilde ebedî kalacaksınız’ diye seslenir. Bu durum cennetliklerin sevincine sevinç katarken, cehennemliklerin üzüntüsüne üzüntü katar” (Buhâri (11/361, 362) ve Müslim (2/453).

 

Tabi aslında sonsuz olan tek varlık Allah olduğundan dolayı, hiç-bir şey mutlak anlamda ebedî ve sonsuz değildir, olamaz. Bu nedenle cennet ve cehennem de mutlak anlamda sonsuz değildir bir gün yok olacaktır. Cennette ve cehennemde sonsuza kadar kalmak, Allah’ın dilediği vakte ve nasıl olacağını sâdece O’nun bilebileceği şekildedir. Cennette ve cehennemde sonsuza kadar kalmak demek, “mutlak varlık olan Allah’tan başka her-şeyin kesin şekilde yok olacağı bir güne kadar kalmak” demektir. Fakat bu sürede ne cennetten ne de cehennemden çıkmak diye bir şey olmayacaktır. Sonradan yaratılan her-şeyin varlığı bir zaman sonra mutlakâ son bulacaktır. Hâlidûn kelimesinden; “her-şeyin son bulmasının mukadder olduğu uzun bir süre”yi anlamamız gerekir. Yoksa hâlidûn kelimesi, “mutlak anlamda bir sonsuzluk”u ifâde etmez. Eğer hâlidûn kelimesinde “sınır” anlamı da varsa, bu sınır, Allah’tan başka her-şeyin kesin şekilde yok olduğu ve cennet ve cehennem dâhil “her-şey için mutlak yok-oluşun başladığı an”dır.    

 

 Cehennem, -yanlış bilindiği şekliyle- belli bir süreliğine girip-çıkılacak bir yer değildir. Oraya giren kâfir, müşrik terâzisi iyilik yönünde hafif basan günahkârlar ebedî olarak orada kalacaktır:

 

“Onların barınma yeri cehennemdir, ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır” (Nîsâ 121).

 

Cehennemin ebedî oluşunu kabûl etmeyenlere karşı, Gazzeliler için cehennemin ebedî olduğu gerçeği ne kadar açık ve bârizdir…

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Hırsızın Hiç Mi Suçu Yok?


“Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah’tan, ‘tekrarı önleyen bir cezâ’ olmak üzere ellerini kesin. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Mâide 38).

 

Nasreddin Hoca’nın, “Hırsızın Hiç Mi Suçu Yok?” fıkrası şöyledir:

 

“Adamın birisi yatsı namazını kılıp evine gelmiş ve yatmış. O mışıl-mışıl uyuya-dursun, bir hırsız pencerenin birinden evin içine dalmış. Sessizce evi dolaşıp, yükte hafif pahada ağır ne varsa yükleyip götürmüş. Adamcağız sabahleyin hanımının feryâdıyla yatağından fırlamış. Bakmış ki olan olmuş, ağlaşan hanımına teselli vermiş, onu sâkinleştirmiş. Sonra da doğruca kasaba kadısının yolunu tutmuş. Karşısına geçip kadıya olanları bir-bir anlatmış, hırsızı şikâyet etmiş. Kadı mağdur adamı dinlemiş; şöyle bir düşünmüş, uğraşmak lâzım… Başlamış sormaya: ‘Niye kilidini sağlam vurmadın; niye uyanık olmadın; malına niye sâhip çıkmadın; hırsızlık diye bir şey var bilmez misin?..’ Zavallı adam büsbütün şaşırmış. Hattâ ‘bu gidişle suçlu bulunacağım galiba..’ diye korkmaya bile başlamış. Kadı ise hâlâ soruyormuş: ‘Yatmadan önce kapıyı, pencereyi kontrol ettin mi?..’ Adamcağız böyle suçlayıcı sorular gelmeye devâm edince artık dayanamamış: “İyi ama kadı efendi”, demiş, “hırsızın hiç mi suçu yok?”.

 

Aynen bunun gibi; günümüzde ortaya çıkan ve hem fıtrata, doğala-doğaya, normâle hem de İslâm’a birebir aykırı olan tasavvur, düşünce, söylem, davranış, üretim vs.nin suçu hep eskiye, geleneğe, dîne, dindarlara, fıtratı/doğalı/normâli savunanlara, aklı kullanmamaya vs. atılıyor fakat günümüzde ortaya çıkan tüm şeytânî, nefsî ve tâğûtî kötülükleri, çirkinlikleri, pisliği, musîbetleri, adâletsizliği, eşitsizliği, haksızlığı, ahlâksızlığı, şirki, küfrü, haramı, günahı, ayıbı, suçu ve zulmü açığa çıkaran moderniteye hiç-bir şey denmiyor. İyi de modernitenin hiç mi suçu yok?!.

 

Eskiyi okuruz, biliriz ve ondan ibret alırız ve eski hatâları-yanlışları tekrarlamayız , eyvallah. Fakat eski eskide kaldı. Onların yaptıkları kendilerine, bizim yaptıklarımız ise bize âittir:

 

“Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz” (Bakara 141).

 

Durum böyleyken; sosyâl, kültürel, toplumsal, âilevî, ekonomik, hukûkî, kânûni, askerî, siyâsî vs. alanlarda ortaya çıkan tüm yanlışlıklar ve absürtlüklerin suçunu geleneğe, eskiye ve geçmişe atmak da neyin-nesidir?. Hâlâ eskinin o bâriz yanlışlarını savunanları bir kenara bırakırsak, mevcut yanlışların ve kötülüklerin sorumlusu elbette modern insan, modern beşerî düşünce, ideoloji, üretim, idâre ve uygulamalardır. Genel bir ifâde kullanacak olursak suç “modernite”nindir.

 

Günümüzde hırsız Modernizm’dir. Zâten modernizm bir hırsızlık uygarlığıdır. En başta insanların Allah’ını, âhiret bilincini ve inancını, dînini, îmânını, kitabını, ibâdetini, takvâsını, haşyetini, güvenini, hâyâsını, sevgisini ve ahlâkını çalmıştır. Sonra da Amerika’da kızıl-derililerin, Afrika’da siyah-derililerin, uzak-doğuda ise sarı-derililerin mallarını, mülklerini, emeklerini ve hayatlarını çalmıştır. Ne yâni?; şimdi bütün bunların da suçlusu eski ve geleneksel olan mıdır?. Ne yâni?; hırsızlığa mâruz kalanlar da mı hırsızlık yapanlar gibi her türlü şerefsizliği yapsalardı ve hırsızlar gibi mi olsalardı?. Onlar gibi hırsızlık üzerinden mi kalkınsalardı?. Şu iyi bilinsin ki hırsız batı’nın kalkındığı şartlarda kalkınmak on numara şerefsizliktir.

 

Günümüzde, hırsızlıkla kalkınan ve de tüm Dünyâ’ya hâkim olan Allahsız modern ülkelerle kıyasladıklarından dolayı, hırsızlık yapmadıkları için -görece- kötü durumda kalan toplumlara ve insanlara bakarak onları eski kafalılıkla ve geleneksel olmakla suçlayan câhiller ve gevşekler ortalıkta cirit atıyor. Neredeyse, hırsızlık yapmayanları hırsızlık yapmadıkları için apaçık şekilde suçlayacaklar. İyi de hırsızların yâni modern ülkelerin/devletlerin/insanların hiç mi suçu yok?!.

 

Burada geleneğin yanlışlarını ve hurâfelerini savunmuyorum elbette ama geleneğin ve klâsik olanın, moderniteye göre daha “insanca” olduğunu savunabilirim. Ha-bire geleneğin hurâfelerini dillerine doluyorlar ve gündeme getiriyorlar. Yâ tamam; gelenekte ve eski olanda bir-çok uydurmalar, hurâfeler, saçmalıklar, zırvalıklar, absürtlükler ve kötü sonuçlara neden olmuş olan yanlışlar var. İyi de peki modernitenin ortaya çıkardığı uydurmalar, hurâfeler, saçmalıklar, zırvalıklar, absürtlükler ve kötü sonuçlara neden olmuş olan yanlışlar ne olacak?. Modernitenin ürettiği hurâfelerinden niye hiç bahsedilmiyor?. Modernitenin de hurâfeleri vardır ve bunlar insanları hem yozlaştırıyor hem de yoldan çıkarıyor. Geleneksel hurâfelerde olduğu gibi modern hurâfelerde de uçan-kaçanlar, insanları yozlaştıran ve yoldan çıkaran şeyler var.

 

Sorun hurâfelere saldırmamak değildir. Hurâfelere, uydurmalara, zırvalıklara ve yalanlara ben de karşıyım, onlarla mücâdele ediyorum ve bunu herkes de yapmalıdır elbette, bunda bir sorun yok. Fakat sorun, hurâfelerin sâdece klâsik ve geleneksel olanına saldırmak, daha da kötüsü klâsik yada geleneksel hurâfeler üzerinden (hakîkatler üzerinden değil) İslâm’a saldırılmasıdır. Peki niçin modern hurâfelere de saldırılmıyor ve modern hurâfeler gündeme getirilmiyor?. Modernizm insanları daha çocukluktan îtibâren hurâfelere boğuyor ve bu ölüme kadar da gidiyor.

 

Modern insan modern hurâfelerle büyüdü. Biz Süpermen, Tarzan, Himen, Örümcek Adam, Batman vs. bir-çok ilahlaştırılmış çizgi karakterler yâni varsayımlar ile büyüdük. Bunlarla zihinlerimiz kirletildi ve yozlaştırıldı. Çünkü bunları ilah gibi gördük. Çocukların zihinleri de; Pokemon, Sihirli Annem, Acemi Cadı, Bez Bebek, Selena vs. gibi dizilerle kirletildi. Bunlar modern hurâfelerdir. Bir plân ve proje kapsamında hazırlanmıştır. Târih boyunca modernitenin ortaya çıkardığı hurâfeler, insanlık-târihinde ortaya çıkan hurâfelerden binlerce kat daha fazla ve etkilidir. Gerçek hayatta Dünyâ’yı cehenneme çeviren modernler, çizgi-film ve diğer filmlerle ve film karakterleriyle -güyâ- Dünyâ’yı kurtarma senaryolarıyla insanların beyinlerini dumura uğratmakta ve onları bir hayâle inandırmaktadırlar. Yapamadıklarını “yaptık” gibi göstermek filmlerle çok kolay olmaktadır. Böylece insanların gelecekleri çalınmaktadır.  

 

Modern-bilimin ve teknolojinin de ürettiği hurâfeler vardır ki zâten modern-bilimin ve teknolojinin zâten kendileri hurâfedir. Modern-bilim ve teknoloji, doğaya yapılan ağır saldırının bir sonucudur. Modernizm hurâfelerle sâdece İslâm’a değil, doğaya da saldırmaktadır ve doğayı alabildiğine ifsâd etmektedir. Bu saldırı şimdi de çeşitli şekillerde insan yapılmaktadır.  

 

Bu-bağlamda spor, müzik, film, internet, çıplaklık, sigara, içki, uyuşturucu, kumar, zinâ, fâiz vs. insanları çok yoğun şekilde kontrôlüne almış olan her-şey modern hurâfelerdir. Şehvet-şöhret, siyâset-servet ve cehâlet ile ilgi olan her-şey hurâfedir.

 

Tüm suçu; Allah’a, Peygamber’e, Dîn’e, Kitab’a, İslâm’a, eskiye, eskiden olana, eski insanlara ve geleneğe atmak ama moderniteye gelince hiç ses çıkarmamak, üstelik moderniteyi “insanlığın ulaştığı ve ulaşabileceği en ileri seviye” olarak görmek, bundan dolayı da modernitenin ortaya çıkardığı maddî ve mânevî sorunlara ve pisliklere bir eleştiri getirmemek, bir îtirazda ve isyanda bulunmamak, ya on numara câhilliktir yada apaçık bir şerefsizliktir. 

 

Sürekli olarak “modern olmayan” zaman, modern olmayan şeyler ve insanlar suçlanıyor. İyi de bir hırsızlık uygarlığı olan modernitenin hiç mi suçu yok!.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2024

 

 

 

 


Devamını Oku »