7 Ağustos 2024 Çarşamba

Bana Amelini Söyle, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

 

“Asra andolsun; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 1-3).

 

Akıl “bağ kuran” olarak her-şeyle bağ kurabilir. Eğer vahyin kontrôlü ve yönlendirmesinde değilse aklın her-şeyle bağ kurması kaçınılmazdır. Bu nedenle de insan akıl yönüyle değil, amel-eylem yönüyle gerçek anlamda tanınabilir. Tabi amel-eylem İslâm-merkezli olunca Allah’ın râzı olduğu amel ve eylem olunca ki hele bu amel ve eylem vahiy-merkezli olarak inşâ olmuş olan akılla yapılıyorsa kemâle erer ki Allah da insanları işte böyle bir amel eyleme yönlendirir.

 

Davranışlarda ve amel-eylemde üçüncü bir şık yoktur ve amel-eylemde ya îman edenler gibi yada inkâr edenler gibi davranışlarda bulunursunuz ve ikisinden birine göre yaşarsınız ki bu sizin aslında ne ve kim olduğunuzu ortaya apaçık şekilde koyar. Hakîkat davranışlarla ortaya konulduktan sonra siz istediğiniz iddiâyı savunun yine de değişen bir şey olmayacaktır. Çünkü insanlar sizin davranışlara bakacağı gibi, Allah da değerlendirmede amel-eyleminize bakar.

 

Hani “cephede kazandık ama masada kaybettik” sözü var ya; Müslümanlar, dindarlar ve bir dîne bağlı olanlar için bu her alanda böyledir. İlmî alanda da böyledir. Dîne bağlılık akıldan ve ilimden ziyâde amele-eyleme bağlılıktır. İnsan, amel-eylemi bırakıp da modernizmin bir dayatması olarak ve amelden koparak bilgiyi merkeze alması ile amel-eyleme alan kalmayınca geriye bilgi ve ilim kalmıştır. Dindarlar elbette işin lafazanlığını yapmayı hem sevmezler hem de sonuç alınamayacak olan ve her yöne çekilip esnetilebilecek olan bilgiyle sınırlı ölçüde ilgilenirler. Diğerleri ise amel-eylem ile değil de bilgi ile ilgilendikleri için çoğunluğun yaptığı beyin fırtınalarıyla ortaya çıkan zırvalıklara meyletmezler. Mesele budur.

 

İlminiz ve amel-eyleminiz arasında bir çelişki olmazsa siz ilminiz ile de tanınırsınız. Fakat ne ve kim olduğunuz ilimden ziyâde amel-eyleminiz ile açığa çıkar. “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” sözü vardır. Bu sözde “bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür” anlamındadır. Zîrâ laf ve söz üzerine yorum yapılabilir ama amel ve eylemin yorumu olmaz ve amel ve eylem ne ise odur. O-hâlde insan hem insanlar hem de Allah açısından söylediklerinize göre değil, yaptıklarınıza göre değerlendirilir.

 

Yaşam-şekliniz ve yaptıklarınız şüphe kaldırmaz, ne yapıyorsanız osonuzdur çünkü rôl yapmak da sürekli olacak bir şey değildir. Küpün içinde ne olduğu, “sızdırdıklarına göre” anlaşılır, yoksa küpün üstünde, içeriği hakkında yazılan şeye bakılarak değil.

 

Söz ve laf eğilip-bükülebilen bir şeydir, lafı istediğiniz gibi çevirebilirsiniz. Dürüstlük lafa bakılarak anlaşılamaz ve kabûl edilmez, amel-eylem, hele sürekli yapılan davranışlar insanın tanınmasını sağlayan asıl görüntülerdir.

 

Söylem ve eylemler birbirlerini tuttuklarında ise her-şey netleşir ve bir kişinin ne olduğu apaçık şekilde ortaya çıkar ve insanın ne olduğu belli olur. Zâten bir kişi yaptığı şeyi sürekli yapıyorsa o kişiye o şeye inanıp-inanmadığı bile sorulmaz, ama söylemine rağmen söylemine uygun davranmıyorsa ondan herkes şüphe eder.

 

Agnostikler “biz teist değiliz ama ateist de değiliz, çünkü tanrının var yada yok olduğunu bilemeyeceğimizi söylüyoruz” derler. Böylece iki taraftan da olmadıklarını söylerler. Fakat davranışta tesitler gibi değil de ateistler gibi yaşıyorlar ve davranıyorlar. Hâlbuki emin değilseniz ve “ikisi de olabilir” diyorsanız, o zaman düzenli olmasa ve ara-sıra da olsa teistler gibi en azından bâzı ibâdetleri yapmanız gerekir. Fakat böyle yapmıyorlar ve tam da ateistler gibi yaşıyorlar. Lâkin ben sizin lafınıza niye güveneyim ki!. Ben sizin ne olduğunuzu anlamak için amel, eylem ve davranışlarınıza bakarım. Çünkü insanın ne olduğu lafına değil, amel-eylemine bakılarak ortaya çıkar ve anlaşılır. Amel ve eylem ya îmâna göre yada îmansızlığa göre olur, üçüncü bir seçenek yoktur. Peki agnostiklere soralım; “bilemeyiz” diyerek üçüncü bir ihtimâl ortaya atıyorsunuz da, niçin amel, eylem ve davranış olarak üçüncü bir şıkınız yok?. Olamaz da ondan. Çünkü amel-eylemde üçüncü bir şık yoktur. Zîrâ amel-eylem yoruma açık değildir ve neyse odur. Bu nedenle de amel-eyleminiz sizin ne olduğunuzu gösterir. O-hâlde bana amel-eyleminizi söyleyin, sizin kim olduğunuzu söyleyeyim.

 

Demek ki pratik hayatta agnostisizm geçersizdir. Çünkü o bir iş-güzarlıktır ve sâdece laf-ebeliği yapmak için kullanılabilir. Bir türlü iknâ ve tatmin olamayan ve bir türlü îman etmeye yanaşmayanların sarıldığı bir safsatadan başka bir şey değildir. Agnostikler bildiğiniz ateistlerdir. Çünkü ateist gibi yaşamaktadırlar.

 

“Protagoras’a göre her insan, başka bir insan olduğu için ve kimse Dünyâ’ya aynı perspektiften bakmadığı, aynı kişi olmadığı için, her insan kendi doğrusunu tecrübe eder. Dolayısıyla, ortada ne kadar çok insan varsa, o kadar çok doğru ve yanlış vardır” derler. Fakat amel-eylemde iş değişir. Amel ve eylemde herkesin farklı bir amel-eylemi olmaz. Çünkü amel-eylem o kadar da çeşitlenemez. Zâten amelin yorumu olmaz, çünkü hem tek başına hem de toplu olarak aynı amel işlenebilir. Meselâ cemaatle kılanların hepsinin değişik görüşü olabilir ama yaptıkları şeyler aynı yada benzer olduğu için herkesin görüşü birbirlerinden tam zıt olacak şekilde ayrı olamaz.

 

“Söz uçar yazı kalır” derler fakat söz uçup gittiği gibi yazı da yanıp gidebilir. Fakat amel-eyleme bir şey olmaz. Çünkü ameli eylem ve davranışlarınız kalıcıdır ve bu nedenle de Allah sizi amel-eyleminize göre değerlendirip hesâbınızı da ona göre yapacaktır. Siz ölmüş olsanız bile yaptıklarınızı yapmamış olamazsınız. Düşünceleriniz, fikirleriniz, söylemleriniz, yazdıklarınız vs. hepsi yok olur ve unutulur gider ama yaptıklarınız kalıcıdır. Bu en azından Allah için böyledir. Gün gelir bildiklerinizi bilmez durumuna düşebilirsiniz, fakat hiç-bir zaman yaptıklarınızı yapmamış durumuna düşemezsiniz.

 

Hayâtında hiç limon görmemiş ama limon hakkında bir milyon tâne kitap okumuş kişinin limon hakkındaki bilgisi, herhangi birinin limonu bir kere yalaması kadar olamaz. Hakîkî ve kesin bilgi limonu bir kere yalayıvermekle kazanılırken, hiç limon görmemiş yada hiç limon yalamamış bir kişi, bir milyon tâne kitap bilgisine sâhip olunsa da o bilgiyi kazanılamaz. Çünkü limonu yalamak, onun hakkında bilgi-sâhibi olmaktan üstündür. Zîrâ amel, bilmeden ve ilimden üstündür. Tek bir amel-eylem, milyonlarca boş lafa bedeldir.

 

Kur’ân Arapça ve herkesin anlayabileceği kolaylıkta bir kitaptır ama zekâ seviyesinde problem olan yada daha düşük anlayışa sâhip olanlar için ortada bir adaletsizlik ve dezavantaj olmaz. yoktur. Çünkü İslâm Dîni’nin bir Peygamberi vardır ve o, dîni hayatta uygulamakla ve “güzel örneklik”i ortaya koymakla görevlidir. Peygamberimiz, Kur’ân’ın “en güzle örneklik” dediği şekilde Kur’ân’ı hayatta uygulamış ve hâkim kılmıştır ki, amel-eylem olarak bu uygulama herkes için aynıdır. O-hâlde akıl-zekâ seviyesi düşük olanlar, eğer “güzel örneklik” denilen Sünnet’e uyuyorlarsa ve ona göre amel ve eylemde bulunuyorlarsa, o kişi İslâm’ı en şekilde yaşamış olacağı için bir sorun kalmaz. Çünkü ilim de amel-eylem ortaya koymak için vardır. Zâten amel ve eylemin, ilmin pratiği yapıldığı için  ilim kazandırma özelliği de vardır ama, ilmin amele-eyleme yöneltme yönü olsa da bu çok fazla olmaz. İşte bu nedenle İslâm târihinde Kur’ân’dan ziyâde Sünnet’e uymak yaygınlaşmıştır. Çünkü insanların çoğunun ilim yoluna düşmesi hem mümkün değildir hem de çoğu insan buna yatkın değildir. Sünnet, tam da “Kur’ân’a göre bir yaşayış” olduğu için ortada bir sorun görülmemiştir. Tabi “sünnet” diyerek uydurulan bir-çok herze de olmuştur.   

 

İslâm söze karşı îmânı ve sâlih ameli ortaya koyarlar. Mekke müşriklerinin o kadar dalga geçmelerine ve mantık yürütmelerine karşı yapılan şey polemiğe girmektense amel-eylem ortaya koymak olmuştur. Sonunda müslümanlar gün geçtikçe büyürken, müşrikler ise zayıflayıp gitmiştir. İşte şimdi de sorun budur. Müslümanlar amel-eylemden koparak bilgi alanına geçiyorlar yada çekiliyorlar fakat bu alanda hem azınlık oldular hem de ortama geç girdikleri için zayıf kalmaktadırlar. Hâlbuki amel-eyleme dönülse ve ahlâk, adâlet ve hakîkat ikâme edilse her-şey bambaşka olabilecektir.

 

Öyle bilgiç-bilgiç konuşanlara bakıp da onlara çok da imrenmeyin. Eğer bildikleri ile amel etmiyorlarsa söylediklerinin çok da bir anlamı ve önemi yoktur. Çünkü bilgilerinin sağlaması henüz yapılmamıştır. Bilginin sağlaması ise ancak amel ve eylem ile yapılabilir. Kur’ân böyleleri için şöyle der.

 

“Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar” (Münâfikûn 4).

 

Neden “kütük gibidirler” diyor?. Çünkü amale-eyleme dönmeyen şeyin ancak odun kadar değeri olur.

 

Bir önermenin “pratikte geçerli” olmasıyla, “teoride geçerli” olması arasında fark vardır. Teoride geçerli olan pratikte  geçerli olmayabilir. Bu nedenle Allah amel, eylem ve davranışlarımıza balar.

 

Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz ve bilmek ve ilim elbette çok ön emlidir. Fakat amel ilimden üstündür. Çünkü kişinin ve bir fikrin ne olduğu ancak amel-eyleme döndüğünde ve davranış olarak gözüktüğünde belli olur. Demek ki insanı tanımanın en doğru ve kesin yolu, o kişinin lafına değil de amel, eylem ve davranışlarına bakarak anlaşılabilir.

 

O-hâlde bana amelini söyle ki, sana kim olduğunu söyleyeyim. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

İnat ve İnkâr

 

“Hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır” (Müddesir 16).

 

“Hayır; inkâr edenler, (kesintisiz) bir yalanlama içindedirler” (Burûc19)

 

İnat: Bir konuda ayak direme, sonuna değin direnme, diretme, direnim. Birine karşı çıkma, aykırı davranma, karşı düşünce öne sürme, terslik, aykırılık. Arapça nd kökünden gelen inad “inat etme, keyfi veyâ sübjektif olma” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça anad “ısrâr ve inat etti” fiilinin fial vezninde masdarıdır. Bu fiil Arapça ind “taraf, sübjektif görüş” sözcüğünden türetilmiştir.

 

îman etmemenin yâni inkâr etmenin ana-nedeni yeterli bilgiye erişememek anlamında bilgisizlik falan değildir. Meselâ Kur’ân’ın indiği toplumda onu anlama sorunu yoktu fakat “ona inanmama” sorunu vardı. Bunun nedeni ise; inat, tekebbür, taklit, cehâlet ve menfaat gibi sebeplerden kaynaklanıyordu. Bu sorun hâlen devâm ediyor ve sorun hâlen bu söylediklerimizden dolayı ortaya çıkıyor. Dolayısı ile inkârın ana-nedeni “inat”tır.

 

Kâinatta insandan başka inatçı ve dolayısıyla inkârcı bir varlık yoktur. Bunun delili, kâinâtın şaşmaz bir düzen ve nizâm içinde hareket edip durmasıdır. Bir tek insan inat eder ve inat ettiği için in kâr da eder. Aslında îman konusunda inatçı insanlar mecbûren inkârcı olurlar. Çünkü inat etmeye başladığınızda şeytan ve nefs hemen size fısıldamaya başlar ve îman yerine size farklı argümanlar sunarlar ki işte insanın inadını devâm ettirip sürdürmesi bu argümanlar ile olur. Şeytânî argümanlar, insanın “böyle bir seçenek de var” düşüncesiyle inadına kendince bir meşruiyet kazandırır, bu da inadı kuvvetlendirir.     

 

Kör inat, insanı olmadık te’villere götürür. Öyle ki, en olmadık te’viller ve yorumlar bile insana câzip gelmeye başlar. Demek ki inat insanın kâlbini de etkilemeye başlıyor ve zihniyetini değiştirebiliyor. Zihniyet değiştiğindeyse inat nefreti celb ediyor ve inat ve nefret bir-araya geldiklerinde îmâna karşı inatla direnme başlıyor:

 

“…Hayır; onlar, bir azgınlık ve nefret içinde inatla direniyorlar” (Mülk 21).

 

“Keçi gibi inatçı” tâbiri vardır. Peki keçilere inçin inatçı derler?. Keçiler, evcilleştirilen ilk hayvanlardan oldukları hâlde, vahşi yaşamdaki huysuzluklarını ve inatçılıklarını bırakmamışlardır. Keçiler gerçekten de çok sevimli ve inatçı hayvanlardır. Öyle ki, tırmanmaya karar verdikleri an gidemeyecekleri yer neredeyse yok gibidir. “Keçi inadı” ifâdesi, Türkçede son derece inatçı ve kimseyi dinlemeyen bir kişilik özelliğini betimlemek için kullanılır. Bu deyim, genellikle keçilerin inatçı doğası ve kolay-kolay yönlendirilememeleri nedeniyle ortaya çıkmıştır. Keçinin bilinen bu karakteristik özelliği, mecaz anlamda inatçı insanlar için bir benzetme olarak dilimize yerleşmiştir. Keçi inadıyla hareket eden bir kişi, kendi düşüncesinde o kadar sâbit ve kararlıdır ki, başkalarının tavsiyelerini veyâ görüşlerini hiçe sayar ve genellikle kendi bildiğini okumakta ısrâr eder. Bu durum bâzen olumlu bir özellik olarak görülse de, çoğunlukla kişinin başkalarıyla iş-birliği yapma ve uyum sağlama yeteneğinin eksikliğine işâret eder.

 

Bilgelerin dört zaaftan tamâmıyla beri olması gerektiği söylenir: İzzeti-nefs, peşin hüküm, inat ve bencillik. Çünkü inat sınırı aştığında ve kör inat olarak ortaya çıktığında hem bilgeliği hem de amel-eylemi engeller.

 

İnat ve inkâr ancak acı azâbı görünceye yada can köprücük kemiklerine dayandığında son bulur. Lâkin o-anda bunun kişiye bir faydası olmaz. Zîrâ son dakîka îmânı “îman” değildir:

 

“O pek acı azâbı görünceye kadar ona inanmazlar” (Şuârâ 201).

 

“Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, ‘son müdâhaleyi yapacak kim’ denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. Ölüm korkusundan ayaklar birbirine dolaştığında; o gün sevk, yalnızca Rabbinedir. Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti. Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti. Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın” (Kıyâmet 26-34).

 

Firavun yıllarca inat edip inkâr ettikten sonra boğulacak duruma gelince:

 

“Biz, İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): ‘İsrâiloğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım’ dedi” (Yûnus 90).

 

Fakat Allah ona Kur’ân’da şöyle cevap verir:

 

“Allah’ın (kabûlünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabûl eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Nîsâ 17).

 

“Tevbe; (inat ederek) ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: ‘Ben şimdi gerçekten tevbe ettim’ diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır” (Nîsâ 18).

 

Görüldüğü gibi inat etmek ve sonuçta inkâr içinde olmak affedilmiyor. Çünkü inat zannedildiği kadar basit ve hafif bir şey değildir. Nasıl olsun ki; inkârın en önemli nedeni inattır. Allah, inat ederek inkârcı olanlar için çarpıcı bir ifade kullanır ve şöyle der:

 

“Eğer inkâr edecek olursanız, çocukların saçlarını ânında ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız?” (Müzzemmil 17)

 

Târih, mü’minlerle, inat nedeniyle inkârcı olmuş olanların mücâdelesinin târihidir. İnat nedeniyle niceleri inkâr bataklığına düşerek kaybetmiştir de ateşi boylamıştır. Unutulmasın ki cehennem, inatçı inkârcılarla dolacaktır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

Devamını Oku »

Doğru ve Gerçek

 

“Bizi doğru yola (mustakim) ilet” (Fâtiha 6).

 

“Gerçek (el-hakku) Rabbinden (gelen)dir. Şu-hâlde sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (Bakara 147).

 

Doğru: “Bir ucundan öteki ucuna, sonuna değin yönü değişmeyen. Yalan olmayan, gerçek olan”.

 

Gerçek: “El ile tutulup göz ile görülecek biçimde tam anlamıyla vâr olan, varlığı hiç-bir biçimde yadsınamayan, bir durum, bir olgu, bir nesne yada bir nitelik olarak vâr olan, kendisi gibi olan, aslına uygun bulunan, yapay olmayan”.

 

Modern-bilim gerçeğin peşinden gider ve onun için “doğru” önemli değildir. Bilim doğruyla ilgilenmez ve gerçeği arar. Çünkü bilim sınırlıdır ve sâdece maddî varlık üzerinde çalışabilir. Bu da sâdece gerçek olanlarla ilgilenmesi yâni sâdece gerçeklerle ilgilenmesi demektir. “Doğru” ise, sâdece maddî olanla ilgili değildir ve çok daha kapsamlıdır. Doğru ve gerçekliğin birlikteliği, “vâr olan her-şey”i ifâde eder.

 

Modern-bilim insanın ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap vermez ve onu sonuna kadar iknâ edemez. Çünkü insan iki boyutlu bir varlıktır ve beden ve rûh olarak tatmin edilmesi gerekir. Bu da gerçeklerin ve doğruların birlikte olmasını gerektirir. “Sâdece gerçek” yada “sâdece doğru” eksik kalır. Doğru olan, sâdece gerçeklerin olması değildir. Doğru, göremediğimiz ama îman ettiğimiz gerçeklerin de bulunduğudur. Doğru, hem madde hem de madde-ötesi hakkında doğrulara ulaşmakla olur. Yoksa madde-ötesini “gerçek” olmadığı için inkâr etmek zinhar doğru değildir.

 

Bir şeyin doğru olması için maddî gerçekliğinin olması zorunlu değildir. Maddî olmayan şeyleri kabûl etmemek çok basit bir şeydir ve tersinde bağnazlıktır. Kanımca madde-ötesi olanı inkâr etmek, en azından felsefî olarak maddî gerçekliği de inkâr etmekle cezâlandırılır. Zîrâ Dünyâ’daki cezâ bir şeyin kendi türünden olur. Felsefede ve hattâ modern-bilimde kuantum ve atom-altı vs. diyerek maddî gerçekliği değiştirip başkalaştıran ve inkâr edenler de vardır. Meselâ Berkeley maddî gerçekliği açıkça inkâr eder.  

 

Doğru, sınırsız olana yöneliktir. Gerçek ise maddî gerçeklik olarak kabûl edildiğinde sınırlanmış olur. Doğru, mutlak olanı da kapsar. Çünkü tek mutlak varlık olarak Allah’ın “tek ilah” olduğu dosdoğru olan şeydir.

 

Bir şey doğru ise “her zaman” doğrudur, “bâzen doğru” olan doğru değildir. Gerçeklik peşinde giden modern-bilime göre ise doğru eskiyince değiştirilir. Meselâ modern-bilimde “yanlışlanabilirlik ilkesi” vardır ve modern-bilimse zamânı geldiğinde bir şey yanlışlanmadığında gerçekliğine ve doğruluğuna şüphe düşer. Modern-bilim ve felsefe mutlak, kesin ve net olana karşı çıkar. Çünkü mutlak, kesin ve net olan bilgi modern-bilimi işsiz bırakır ve bitirir. Modern-bilim bu nedenle doğru ile değil de gerçek ile ilgilenir ama bu gerçeklik de sâdece maddî gerçekliktir. Çünkü modern-bilim madde-ötesi gerçeklikle ve dolayısıyla doğrulukla karşılaşmak istemez. Zîrâ bu durum hem modern-bilimin zırvalıklarını ifşâ eder hem de onu bitirir.  

 

Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. Mutlak bilgi “doğru” olan bilgidir. O-hâlde kâinâta âit olan bilgi mutlak değildir. Vahiy bilgisi bile, -Allah’ın bildirdiği mutlak doğru bilgilerden başka- insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?. Mutlak doğru bilgi “Mutlak Olan”dan gelir. O bilgi hem madde-ötesi hem de maddî gerçeklik hakkındaki de en doğru bilgidir. 

 

Modern-bilim, teori ve verilerinin doğruluğunu kanıtlamak için deney gibi şeyleri ortaya koyar ama bu, modern-bilimin verilerinin kesin olduğunu göstermez. Çünkü zâten modern-bilim Allah’tan kopuk olduğu için mutlak ve kesin bilgiyle ilgilenmez de deneyin sonuçlarını kutsar. Oysa deneyi tam kapsamlı şekilde yapmamıştır ve yapamaz da. Modern-bilimin verilerinin doğru olduğunu gösterecek olan tek şey, ortaya konan verilerin, teorilerin vs. “mutlak bilgiye sâhip olan Allah’ın bildirdiklerine ters düşmemesidir ve bu tüm modern alanlarda da böyledir. Tüm alanlarda söylenenlerin doğru olduğunun kanıtlanması için, gerçeklik-ötesi doğruluktan onay alması gerekir.

 

Gerçeklik-ötesi doğruluktan onay almanın yolu ise ya vahye uygunluk ve aykırı olmama, yada amel-eylemde bir çelişkinin, zararın, kötülüğün ve uygunsuzluğun açığa çıkmamasıdır. Bir düşüncenin sağlamasının doğru olarak yapabilmesinin tek-yolu, o düşüncenin amel-eylemde nasıl tezâhür ettiğine-edeceğine göre olabilir ancak. Yoksa bir düşüncenin başka bir düşünceyle doğru olarak sınanması zordur. Zîrâ o düşüncenin de sınanmaya ihtiyâcı vardır. O-hâlde amel ve eylemle sınanmamış düşüncelerin “kesin doğruluğuna” güvenilemez.

 

Felsefe ise gerçekle ilgilenmez ve doğruyu arar ama Allah-merkezli bir düşüncede olmayınca doğruyu bir türlü bulamaz ve aslında bulmak da istemez. Çünkü felsefe de mutlak, kesin ve net olmayandan geçinir. Mutlak, kesin ve net olan, felsefeyi de işsiz bırakır ve bitirir.

 

Her gerçeklik doğru değildir, olamaz. Ortada bir gerçek vardır ama o şeyin olmuş olması doğru olmayabilir Meselâ atom bombası yada güçlü bir bombanın varlığı gerçektir ama öyle bir bombanın olması doğru değildir. Fakat modern-bilim bunu hiç tınlamaz. Çünkü o, gerçekliğin aldığı yeni şeklin işe yarayıp-taramadığıyla ilgilenir. Allah’tan kopuk olduğundan dolayı anlamdan da kopuk ve de ruhsuz olduğu için o gerçeklik nedeniyle yaşanan acıları dert etmez ve umursamaz. Bu durum bir miktar felsefede de vardır. Maddî gerçeklikler nedeniyle ortaya çıkan zararların yaşanması gerektiğini söyleyen yavşaklar vardır.

 

Din ise “Mutlak Doğru Olan”dan gelir. Bu doğrular gerçekleri de ortaya koyar. Sonuçta da mutlak, kesin ve net bilgi ve dolayısıyla amel-eylem gerçekleşir. O-hâlde önemli olan gerçeklerden ziyâde “doğrular”dır. Çünkü gerçeklikleri bile ortaya koyacak olan “doğrular”dır. Tabi sünnetullah ve imtihan gereğince gerçekliklerin olması şarttır çünkü doğrulara da ancak bu gerçeklikler üzerindeyken ulaşılabilir. Zîrâ ne de olsa bizim maddî varlığımız da bir gerçekliktir, maddî gerçeklik. Fakat biz sâdece maddî gerçeklikten ibâret değiliz ve bizim bir rûhumuz dolayısıyla bilincimiz de vardır.

 

Şu davar ki modern-bilim, madde-ötesini de kapsayan “doğruyu” yâni hakîkati inkâr etse de, gerçeğe ulaşmak için gerçek bir varlığı olmayan şeyleri de kıllanır ki bunların doğruluk payları da en azından kesin değildir. Meselâ doğada bir karşılığı yâni gerçek bir varlığı olmayan matematiği kullanır. Oysa matematik sâdece bir kurgudur.

 

Aşırı gerçeklik içinde kalmak iyi bir şey değildir. Çünkü aşırı gerçeklik içinde kalmak ve her-şeyi sâdece maddî gerçeklik olarak kabûl etmek insanı “doğru”dan uzaklaştırır ve sonunda da doğruyu inkâr ettirir. Dînin -yanlış olarak- maddî gerçeklikle ilgilenmediği düşüncesi buradan gelir. Tabi İslâm maddî gerçeklikle ilgilenir ama %51 madde-ötesiyle yâni doğrularla daha çok ilgilenir. Allah işte bu nedenle insanı sürekli olarak doğruya yöneltmek ister ve bunun yolunu da gösterir:

 

“Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duha 7).

 

“Dosdoğru bir yol üzerinde(sin)” (Yâsîn 4).

 

(Sâdece Bana) kulluk edin, doğru yol budur” (Yâsîn.61

 

En doğru söz Allah’ın sözüdür (Kur’ân), en doğru amel ise Peygamber’in amelidir (Sünnet). Bunlar kesin ve net doğrular ve gerçekliklerdir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2024

 

Devamını Oku »

28 Temmuz 2024 Pazar

Hz Yûsuf'un Mısır’daki Görevi ve Durumu

 

“İbrâhim, ne Yahudi idi, ne hristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmran 67=.

 

“De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrâhim’in dînine uyun. O, müşriklerden değildi” (Âl-i İmran 95).

 

Âyetlerin açık beyânına göre Hz. İbrâhim müşriklerden değildi ve Allah’ı bir bilen ve sâdece O’na uyan bir muvahhidti. Bu ne demek?. Bu, “Hz. İbrâhim’in, tasavvur, düşünce, söylem ve eylemlerinde Allah’tan başkasına uymaması” demektir. Allah’tan başkasına uymamak, “bâtıl, câhil, şirk, küfür ve zulüm düzenlerine uymamak, onları desteklememek ve sâdece Allah adına iş yaptığı için onlar adına bir iş yapmamak” demektir. Hz. İbrâhim sâdece Allah’ın emirleri, yasakları, tavsiyeleri ve yönlendirmesiyle hareket etmiş ve bundan aslâ şaşmamıştır Öyle ki ateşe atılma hattâ biricik oğlu Hz. İsmâil’i kurbân etme pahasına da olsa bu bağlılıktan ayrılmamıştır. Çünkü o, Allah’ın seçtiği bir peygamberdir.

 

İşte Hz. İbrâhim gibi, Hz. Yûsuf da Allah’ın seçtiği ve ona vahyettiği bir peygamberdir. Bu nedenle Hz. Yûsuf’tan da  bâtıl, câhil, şirk, küfür ve zulüm düzenlerine uyması, onları desteklemesi ve sâdece Allah adına iş yaptığı için onlar adına ve onların sistemine uyarak bir iş yapması beklenemez. Zâten aksi-hâlde “peygamberlere îman etmek” şartı iptâl olurdu. Hz. Yûsuf, Hz. İbrâhim gibi, kâfir ve müşrik bir topluluğun dînini terk ettiğini, ataları İbrâhim’in, İshak’ın ve Yâkub’un dînine uyduğunu söyler ve; “Allah’a hiç-bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değildir” der. Bu sözünü elbette hayâtının sonuna kadar sürdürmüştür. Mü’minler olarak biz böyle biliriz ve böyle inanırız:     

 

“…Doğrusu ben, Allah’a îman etmeyen, âhireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dînini terk-ettim. Atalarım İbrâhim’in, İshak’ın ve Yâkub’un dînine uydum. Allah’a hiç-bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değildir. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsânındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler” (Yûsuf 37-38).

 

Hz. Yûsuf, modernist müslümanların meftûn, râm ve hayrân olarak boyun büküp dâhil oldukları lâik, seküler modernizm dînini meşrûlaştırmak için zırvalayıp durdukları “Hz. Yûsuf da seküler sistemin mêmurluğunu yapmıştı” iftirâsına karşı yukarıdaki âyette söylenenler, inatçı olmayanlar için çok nettir. Ne yâni; Hz. Yûsuf hem “hüküm sâdece Allah’ındır” diyecek, hem de Allah’tan başkalarının beşerî-nefsî-şeytânî hükümlerine göre mi hükmedecek?. Bir peygamber böyle bir şey yapabilir mi?. Aslâ ve zinhar yapmaz ve yapamaz. Çünkü peygamberler zâten, Allah’tan başkalarının, şeytana, nefse ve tâğutlara göre çıkardığı kânunları yok etmek ve yerine Allah’ın kânunlarını ikâme etmek ve hâkim kılmak için seçilip gönderilirler. Peki Hz. Yûsuf âyette “aslâ şirk koşmam” demesine rağmen, daha sonraları bâtıl ve câhili sistemin şirk ve küfür-merkezli kânunlarına mı uymaya ve o kânunlara mı hizmet etmeye başlamıştır?. Peki -hâşâ- böyle bir şey olduğunu var saydığımızda, bu durum karşısında Allah ne yapmıştır?. Allah, Peygamberimiz’e “eğer dediğimizi yapmasaydın yada dediğimize aykırı bir şey söyleseydin seni şiddetli şekilde cezâlandırırdık” der:

 

“Eğer o, bize karşı bâzı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik. Sonra onun can-damarını elbette keserdik. O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı” (Hâkka 44-47).

 

Peygamberimiz’e böyle yapılırdı da Hz. Yûsuf’a da aynısı yada benzeri yapılmaz mıydı?. Elbette yapılırdı. Çünkü bu tehdit tüm peygamberler için geçerlidir. Hz. Yûsuf böyle bir şey yapmadığı için kendisine böyle bir cezâ verilmemiştir. Hz. Yûsuf’un böyle bir tehdit ve cezâ ile karşılaşmaması, kendisinin küfür ve şirk düzenine destek vermediğini ve şirk ile hükmetmediğinin delillerinden biridir. Hz. Yûsuf hüküm konusunda çok net olarak şöyle diyordu:

 

“Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç-bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler” (Yûsuf 40).

 

Hz. Yûsuf’un küfür ve şirk sisteminin düzenine uymuş olması için, günümüzdeki politikacılar gibi bâzı prosedürleri uygulamış olması gerekir. Bu prosedürlerin neler olduğu bir yazıda şöyle belirtilir:

 

“Hz. Yûsuf, Melik’in koymuş olduğu ilke ve inkılâplara bağlı kalacağına yemin etmiş olmalıdır. Allah’ın dîninden başka bir dînin kurallarına göre hareket ederek bulunduğu göreve gelmiş olması gerekir. Yûsuf (aleyhisselam’ın görevi esnâsında Allah’ın kendisine vahyettiklerine zerre kadar değer vermeksizin Melik’in koymuş olduğu kânun ve hükümleri icrâ etmesi gerekir. En ufak bir ihtilaf konusunda o ihtilâfın çözümünü Allah’ın vahyinde değil de Melik’in anayasasında aramalıdır. Allah’ın kendisine vahiy yolu ile haram kıldıklarını iptâl ederek Melik’in haram kıldıklarını haram kabûl etmeli, Allah’ın mübah kıldıklarını ise Melik’in yasalarına göre haramlaştırmalıdır. Bütün icraatlarında Melik’in kânunlarına göre hareket etmelidir. Hz. Yûsuf’un da günümüz parlamenterleri gibi Allah’ın dînini bütünüyle hiçe sayan lânetli kânunların hâkim olduğu bir sistemin içine girerek onların dinlerini uygulamış olması, yasamada bulunarak yasa ve hüküm koyması, bunları insanlar üzerine tatbik etmesi gerekirdi. Öncelikle Hz. Yûsuf’un bunları yaptığı ve tüm bu fiillerde bulunduğu hiç-bir şüpheye yer vermeyecek şekilde ispât edilmelidir. Zîrâ onlar Hz. Yûsuf ile günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri iptâl eden, Allah’ın haramlarını helâlleştiren, Allah’ın mübah kıldıklarını ise haram kılan tâğutları kıyaslamaktadırlar.

 

Acaba Yûsuf aleyhisselam iktidâra gelirken Melik’in dîninin kurallarına göre mi hareket etmiştir yoksa atası İbrahim’in yoluna mı uymuştur?. İktidâra sâhip olurken insanların karşısına geçip; ‘egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir’ mi demiştir yoksa en zayıf ve güçsüz olduğu bir dönemde Mısır zindanlarında haykırdığı ‘hüküm ancak Allah’ındır’ temel ilkesine mi bağlı kalmıştır?.  Yûsuf aleyhisselam iktidar sâhibi olurken, îman ettiği esaslardan zerre kadar tâviz vermiş midir?. Hz. Yûsuf iktidar sâhibi olurken, Melik’in hukûkunun üstünlüğünü kabul edip, onun ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağını beyân etmiş midir?. İktidar sâhibi olunca, Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, Melik’in değiştirilmesi teklif dâhi edilemeyen şirk anayasasına göre kânun ve hükümler îcad etmiş midir?. İktidar sâhibi iken, kâfirleri dost edinip, müslümanlara karşı açıkça bir düşmanlık göstermiş midir?. Şeytanın ameli olan fâizi meşrûlaştırmış, içki, kumar, zinâ ve fuhuş gibi hayâsızlıkları serbest bırakmış mıdır?.

 

Yâsuf aleyhisselam’ın da dîni, menheci ve yolu budur. O tıpkı atası İbrâhim gibi, kâfirlerden beri olmuş, onlara karşı buğz, kin ve düşmanlık beslemiş ve bu akîdesini Mısır’ın zindanlarından haykırmıştır. En güçsüz ve zayıf olduğu bir durumda Mısır zindanlarından bunları haykırdı da, arkasından Allah o’na güç ve imkân verince, dilediği gibi hareket etme salâhiyetine kavuşunca, kâfirlerin boyunduruğu altına girdi, onları dost edindi, onlarla uyum içinde hareket etti, onların küfür kânun ve yasalarına itaat etti öyle mi?. Yûsuf aleyhisselam, en güçsüz ve zayıf gününde ‘hüküm ancak Allah’ındır’ diyerek arkadaşlarına hükmün, tasarrufun, dileme ve hükümranlığın bütünüyle Allah’a âit olduğunu söyledi de arkasından Allah o’na güç ve kuvvet verince, Allah’ın hükmünü bir kenara atıp tâğutların hükmüne tâbi oldu, beşerî anayasalara, şirk ve küfür kânunlarına itaat etti öyle mi?”.

 

Hz. Yûsuf, almış olduğu görevde tam bir yetki sâhibi olduğu açıktır. Çünkü âyette Hz. Yûsuf’un tam bir imtiyaza sâhip olduğu söylenir:

 

“İşte böylece biz yeryüzünde Yûsuf’a güç ve imkân (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konaklardı” (Yûsuf 56).

 

Demek ki Hz. Yûsuf, kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği bir makamda ve konumda idi. İstediği her-şeyi yapmaya tek-başına karar verebilecek bir yetkideydi. 

 

“Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin, kendime bağlı kılayım’. Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: ‘Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sâhibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin’. (Yûsuf) dedi ki: ‘Beni (bu) yerin (ülkenin) hazîneleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim’. İşte böylece biz yeryüzünde Yûsuf’a güç ve imkân (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konaklardı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız” (Yûsuf 54-56).

 

Melik, Hz. Yûsuf ile bir konuşma yapıyor. Bu elbette bir-kaç kelimelik bir konuşma değildir. Melik onunla çok üstün bir kişi olduğunu anlayacak kadar konuştuğunda, ona diğer vezir ve bakanlara verdiği görevler gibi bir görev vermek yerine o’nu, Hz. Yûsuf’un da isteği üzerine “ülkenin hazîneleri” üzerine getiriyor. Burada “hazîne” değil de “hazîneler” denilerek çoğul ifâde kullanılması anlamlıdır. Çünkü meselâ siz devletten ekonomi alanında görevi isteseniz “bana ekonomi bakanlığını verin” dersiniz ama “bana ekonomiler bakanlığını verin” demezsiniz. “Ülkenin hazîneleri”, kânun çıkarma yetkisi dâhil her alanda “tam yetki” anlamındadır ve belki de günümüzdeki başbakanlık gibi bir makamdır. Kanımca zâten Hz. Yûsuf da “hazîneler” demekle bunu kastetmiştir. Mevdûdî bu konuda şunları söyler.

 

“Kur’ân’ı kavramada tecrübesi olmayan bâzı kimseler 55. âyette geçen ‘beni ülkenin hazînelerine tâyin et’ ibâresini yanlış anlamışlar, bu yanılgıyla söz-konusu mêmûriyetin, günümüzün mâliye bakanı, hazîne müsteşarı türünden bir mêmûriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında Yûsuf aleyhisselam’ın mêmûriyeti bunlardan hiç-biri değildi. Zîrâ Kur’ân’a ve diğer mukaddes kitaplara göre Hz. Yûsuf’a tüm iktidar tevdî edilmiş, bir yöneticinin tüm imtiyaz hakları verilmiştir ve buna bizzat Allâh-u Tealâ 56. âyet ile tanıklık etmektedir”.

 

İbn-i Abbas’ın; “…Yûsuf tahta oturdu. Bütün hükümdarlar ona itaat etti. Diğer Mısır hükümdârı ise hanımlarının yanına gitti ve Mısır yönetimini Yûsuf’a teslim etti” dediği nakledilmiştir. İmam Kurtubî ise: “Ve işte böylece Yûsuf’u o ülkede yerleştirdik” âyetini, “onu dilediğini gerçekleştirebilme iktidârına sâhip kıldık” şeklinde tefsir etmiştir. Kurtubi, tefsirinde, “beni ülkenin hazînelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” âyetine dâir şöyle demektedir:

 

“Kimi ilim adamları der ki: Bu âyetten, fazîletli bir kimsenin günahkâr bir kimseye ve kâfir bir yöneticiye iş yapmasının câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısı ile kendisine görev verilen bu kimse o işte dilediği gibi ıslahat yapabilme yetkisine sâhip olmalıdır”.

 

Yâni eğer siz bilmediğiniz bir iş için bir usta çağırdıysanız, ustanın o işi yapıp-yapmadığına bakarsınız ama ustanın o işi nasıl yaptığına karışamazsınız. O işin nasıl yapılacağı ustanın ustalığına kalmıştır. Eğer siz ustaya güvenerek o işi ona verdiyseniz, artık usta o işi kendi ustalık yöntemleriyle istediği gibi yapar. 

 

Şu da var ki Hz. Yûsuf, Melik’in kânunlarına aykırı şekilde de hükmetmiştir ve Melik’in kânununda yasak olan kendi hükmünü icrâ etmiştir:

 

“Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münâdi (şöyle) seslendi: ‘Ey kâfile, sizler gerçekten hırsızsınız’. Onlara doğru yönelerek: ‘Neyi kaybettiniz?’ dediler. Dediler ki: ‘Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim’. ‘Öyleyse’ dediler. ‘Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezâsı nedir?’. ‘Allah adına, hayret’ dediler. ‘Siz de biliyorsunuz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik; biz hırsız değiliz’. ‘Bunun cezâsı“ dediler, “(su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezâlandırırız’. Böylece (Yûsuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yûsuf için böyle bir plân düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dîninde (yürürlükteki kânuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi-sâhibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır” (Yûsuf 70-76).

 

Hz. Yûsuf Melik’in dînine ve kânunlarına göre böyle bir cezâ uygulayamazdı ama uyguladı. Çünkü âyette de söylendiği gibi Hz. Yûsuf’un derecesi çok yüksekti ve bunu yapmaya yetkisi vardı. Çünkü -Allâhuâlem- zâten tâ ilk baştan bunu şart koşmuştu ve hükümlerini, ataları İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dînine yâni İslâm’a göre veriyordu. 

 

“Böylece onun (Yûsuf’un) huzûruna girdikleri zaman, dediler ki: Ey Vezir!; bize ve âilemize şiddetli bir darlık dokundu…” (Yûsuf 88).

 

Kardeşleri Hz. Yûsuf’un yanına girdiklerine o’n a “ey vezir” diye hitâp ettiler ki bu vezirlik elbette baş-vezirlik yâni “sadr-ı âzamlık”tı. Oradaki “aziz” kelimesi “ekselans” gibi en yüksek mevki için kullanılan bir kelimedir.

 

“Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu…” (Yûsuf 100) âyetindeki taht yâni orijinâl ifâdeyle arş, “en yüksek makam” anlamındadır. 

 

“Rabbim, Sen bana mülk verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, Dünyâ’da ve âhirette benim velîm Sensin. Müslüman olarak benim hayâtıma son ver ve beni sâlihlerin arasına kat” (Yûsuf 101).

 

Hz. Yûsuf “bana mülk verdin” diyor. Kur’ân’da “m-l-k” kökünden gelen “mülk” kelimesini âyetlerde “devlet” anlamında kullanılır; fakat “milk” olarak okunursa “mal” ve “servet” anlamındadır. Türkçe’ye her ikisi de (mal ve devlet) “mülk” olarak geçmiştir. Ama Arapçada “mülk” ve “milk” ayrıdır. Kur’ân’da “mülk”, yâni “devlet” kavramı defâlarca kez geçer. Melik olarak anılan kişi, “mülkü idâre eden kral veyâ devlet başkanı”dır.

 

Âyetin sonunda ise Hz. Yûsuf, “hayâtıma müslim olarak son ver” diyor. “Her zaman müslim idim, müslim olarak da öleyim” diyor. Oysa Hz. Yûsuf, ona iftirâ edenlerin dediği gibi şirk düzeninin mêmurluğunu yaparak -hâşâ- küfre ve şirke düşmüş olsaydı bu sözü boşa çıkar ve anlamsızlaşırdı.

 

Evet; Hz. Yûsuf bir peygamberdir. Onu Allah seçmiştir ve kendisine vahyetmiştir. Hiç-bir peygamber Allah’a âsi olmadığına göre Hz. Yûsuf da âsi olmamıştır ve hayâtının tüm zamanlarında tam da Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket etmiştir, Allah’ın râzı olacağı şekilde hüküm vermiştir. Hiç-bir zaman da küfür, şirk ve zulüm düzeninin mêmurluğunu yaparak şeytânî sisteme destek vermemiştir. Nefislerinin ve çıkarlarının doğrultusunda şirk, küfür ve zulüm düzenin içinde bulunmasına rağmen müslümanlıktan dem vuranların, kendilerini aklamak için; “Hz. Yûsuf da kâfir bir düzende mêmurluk yaptı” demeleri çok ağır bir iftirâdan başkası değildir.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2024

 

Devamını Oku »