28 Ekim 2023 Cumartesi

İslâm’ı Bilgiye İndirgemek

 

“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

Allah’ın indirdiği vahiylerle belirlenen İslâm’ın tüm zamanlardaki tahrifi ve tahribi, onu cüzlerine indirgemekle başlar ki İslâm’ı bilgiye ve ilme indirgemek” bu tahrif ve tahrip sürecinde ilk yapılan şeydir. Böylece İslâm parçalanmış ve ilme ve bilgiye indirgenmiş oluyor. Bu durum İslâm-merkezli yaşamak düşüncesini blôke ediyor ve zayıflatıp azaltıyor.

 

Bu bahsettiğimiz şey, İslâm’ın tamamlandığı Kur’ân için de söz-konusudur. Kur’ân’ın emir ve nehiylerini yerine getirmekten üşenen, ağır sorumluluklarını yüklenmekten kaçınan modern müslümanlar, Kur’ân’ın bilgisine yönelmişler ve odaklanmışlar, böylece İslâm’ı bilgiye indirgemişlerdir ve bunu hâlen de sürdürmektedirler. İşin teorik tarafında kalarak pratik amel-eylem yönünü çok az söz-konusu etmekteler ve bu-bağlamda Peygamberimiz’in güzel örnekliğinden (Ahzâb 21) pek bahsetmemektedirler. Hattâ bâzıları güzel örnekli bile bilgiye indirgemiştir.

 

İşte bu nedenle Allah’a, İslâm’a, Kur’ân’a ve Peygamberimiz’e yapılan hakâretlere bile bilgiyle ve ilimle karşılık vermek düşüncesi ortaya çıkmıştır. Oysa bunun Peygamberimiz ve sahabe örneği böyle değildir. Peki modern müslümanlar niçin İslâm’ı bilgiye indirgemektedirler?.

 

Açıkçası modern müslümanlar; korkak, pısırık, tembel, pasif, gevşek, ezik, çekingen vs. bir hâle gelmişlerdir. Çünkü hem modernizmin ağır baskısı, kuşatması ve üretimleri müslümanları korkutmuş, modernizme meftûn, râm ve hayran bırakmış, hem de ulaşılan refah, müslümanları gevşetmiş ve yavşaklaştırmıştır. Artık müslümanların kaybedecek çok şeyleri vardır. Çünkü artık takvâları, îmanları ve inançları zayıflamış, dirâyetlerini, sabırlarını, kararlılıklarını, öz-güvenlerini, celâdetlerini ve delikanlılıklarını kaybetmişlerdir. Artık Allah’a, dinlerine, Kur’ân’a, Peygamberimiz’e, İslâm’a, mü’min kardeşlerine, şereflerine ve nâmuslarına yapılan hakâretlere ve saldırılara bile bir şey diyememektedirler ve işi Allah’a havâle ederek cezâyı âhirete ertelemektedirler. Tabi bu tavrın Dünyâ’daki cezâsı olarak onursuz, ezik ve şerefsiz bir yaşamaya katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Zîrâ amel-eylem ve mücâdele unutulmuş ve iş “sâdece ilme ve bilgiye” indirgenmiştir.     

 

Kur’ân sâdece okunmak, bilinmek, anlaşılmak ve üzerinde uzmanlaşmak için indirilmiş bir Kitap değildir. O aynı-zamanda yaşanması gereken bir Kitap’tır ve bu yaşam, vahiy-merkezli en ideâl yaşam-şekli ve amel-eylem pratikliği olan Sünnet örnekliğine göre olacaktır. Yâni Peygamberimiz ve sahabe, kendilerine inen vahiyler ile ne yapmışlarsa, vahiy-merkezli yaşamak o demektir. Bu yaşam-şeklinde ilim ve bilgi edinmek ve bilinçlenmek de vardır elbette fakat iş onunla bitmez. Peygamberimiz ve sahabe İslâm’ı ilme ve bilgiye indirgememişlerdir ve bilgilerinin gereğini yerine getirmişler ve yapılması gerekeni yapmaktan hiç çekinmemişlerdir. Kur’ân, insanı bilgilendirir, bilinçlendirir fakat sonra da amele-eyleme yöneltir. İlimle âmil olmak böyle olur. Aksi-hâlde İslâm ilme ve bilgiye indirgenmiş olur.

 

İşi o hâle getirdiler ki, Kur’ân’a işkence ederek de olsa istedikleri bilgiyi ondan çıkarmak için kendilerini paralıyorlar. Meselâ birileri “Kur’ân’ı açıklama ilmi”nden bahsediyor ve 1.400 yıl boyunca Peygamberimiz de dâhil olmak üzere yapılan hiç-bir açıklamayı beğenmiyorlar ve kabûl etmiyorlar da Kur’ân’ı sâdece Kur’ân ile açıklamaya kalkıyorlar ve üstelik bunun bir ilim olduğunu söylüyorlar. Tabi bu ilimden Peygamberimiz’in ve öncekilerin haberi yoktur. Tabi bunu yaparken Kur’ân’ı bambaşka bir kitap hâline getiriyorlar ve söylediklerine ters düşüyorlar ve yaptıkları açıklamalar bir türlü bitmek de bilmiyor. Yaptıkları Kur’ân meâl ve tefsiri, rûhunu kaybetmiş soğuk bir ansiklopediye dönüşmüş durumdadır. Çünkü ortaya çıkardıkları meâl okunduğunda onun Allah’ın sözü değil de insanların yazdığı bir ansiklopedi gibi olduğunu görürsünüz. Ne iç-âlemlere hitâp ediyor ne de dış-âlem için yapılması gereken bir şeyden bahsediyor. Olduğu gibi bilgi-merkezli bir kitap. Böyle olduğu içindir ki, tabî ki de amele-eyleme dönme ve Dünyâ’daki sorunlar için bir şeyler yapmayı düşünemiyorlar. Zâten onlara göre, İnsan gelebilecek en ileri seviyeye ulaşmış olduğu için bir sorun da yoktur ve sâdece Kur’ân’ın okunma ve anlaşılma sorunu vardır.  

 

Fakat “Kur’ân yeter” diyen bu kişilere meselâ; Kur’ân haram aylardan bahsediyor, bu aylar hangileridir?, bana Kur’ân ile cevap verir misiniz” denildiğinde hemen İslâm târihine başvuruyorlar. Çünkü yapacak başka bir şey yoktur. Peygamberimiz, sahabeler ve o zamanda yaşayan kâfir ve müşrikler için bile açıklanmasına gerek olmayan âyetleri didikliyorlar ve sonunda tabî ki bambaşka bir sonuca, yoruma ve meâle ulaşıyorlar.

 

Çünkü bunlar modernizme yâni mevcut dünyâ zihniyetine meftûn, râm ve hayrân olmuş durumdadırlar ve mevcuda hiç laf bile etmiyorlar ettirmiyorlar. Bu yüzden de yaptıkları yorumlar hep modern dünyâya ve sisteme uygun düşüyor ve hiç aykırı düşmüyor. Zihniyetlerini İslâm ve Kur’ân değil de modernizm belirlemiş olanlar elbette modernizm lehine ve ona  uygun yorumlamalarda bulunacaklar ve bunun için zorlamalara da gideceklerdir. Peygamberimiz’i resûl ve nebî diye ayırıyorlar ve o’nun nebîliğini pek de kâle almıyorlar. İşte bunlar hep, İslâm’ı bilgiye indirgemenin sonuçlarıdır.

 

Tabî ki de bilmek önemlidir ve bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. Fakat “bilip yapanlar”la, “bilip yamayanlar” da bir olmaz:

 

“…De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

 

“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vâdetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır” (Nîsâ 95).

 

Modern Ilımlı İslâm Projesi, “indirgenmiş İslâm projesi”dir. Bu en bâriz şekilde “İslâm’ı bilgiye indirgemek” ile oluyor.

 

Dîni bilgiye yâni akla indirgemek, “dîni sınırlandırmak” demektir. İslâm’ı akla-rasyonâliteye indirgemek, İslâm’ı din’den bilgiye-bilime çevirmek demektir.

 

İslâm’ı hayâta hâkim olmaktan alıkoyan şey, İslâm’ı cüzlerine indirgemektir.

 

Nasıl ki kâinâtı matematiğe indirgemek, onu ruhsuzlaştırmak demekse, İslâm’ı bilgiye indirgemek de onu ruhsuzlaştırmaktadır.

 

Amele-eyleme dönmeyen fikir ve bilgiler toksikleşir. İslâm’ı bilgiye indirgeyenler de toksik insanlar hâline gelirler. “Ben biliyorum” havasına girmelerinin ana-nedeni budur. 

 

Aşırı bilgi, bilinci blôke eder. Bilinç olmadığında ise elbette amel-eylem düşüncesi yok olur. Çünkü kişiyi bilgi değil bilinç harekete yönlendirir. 

 

Bilgiyi gereğinden fazla övmek ve değerli görmek yanlıştır. Çünkü Âdem’den bêri insanoğlunun ürettiği bilginin %90’ı yanlış, %9’u ise şüphelidir.

 

Yapılması gereken şeyleri yapmayanlar, yapılmaması gereken şeyleri yapmaya başlarlar. Bildiği ile âmil olmayanlar, bilgilerini arttırma yolunda oyalanıp dururlar. 

 

Biz İslâm’ı “dâvâ” edinmedik-edinmiyoruz, çünkü onu sâdece ilme indirgedik. Bu yüzden takvâmızı, îmânımızı, inancımızı, dirâyetimizi ve netîcede de mücâdele gücümüzü kaybettik. Hâl-i pür melâlimizin nedeni budur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2023

 

Devamını Oku »

11 Ekim 2023 Çarşamba

Hakka Teslim Olmak Yada Çelişkiler İçinde Yaşamak


“Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim’. Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: ‘Siz de teslim oldunuz mu?’. Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir” (Âl-i İmrân 20).

 

Teslîmiyet, İslâmiyetin kişide ete-kemiğe bürünmesi hâlidir. T-eslîmiyet=İslâmiyettir. Müslüman olmak, “teslim olmak” demektir. İslâm kelimesinin başına “t” harfi konduğunda “teslimiyet” olur. Teslim=T-eslim olmadan İslâm olun(a)maz. İslâm olmak t-eslim olmak demektir. Müslüman olduğunu söylediği hâlde bir türlü hakka teslim ol(a)mayanların müslümanlık iddiâsı laftan öteye gidemez. Zîrâ müslüman olmak, daha doğrusu müslim ve mü’min olmak teslim olmayı zorunlu kılar. Teslîmiyet olmadan İslâmiyet olmaz. Îman; “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhiret gününe kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir. Îman “gayba îman”dır. Gaybı ise sâdece Allah bilir. Gayb bu nedenle sorgulanamaz. O-hâlde îman, “sorgusuz-suâlsiz olan bir teslîmiyet”tir; sâdece Allah’a olan teslîmiyet.

 

Peki teslîmiyet kime olacaktır?. Tabî ki de teslimiyet sâdece, âlemlerin rabbi olan Allah’a yapılacaktır. Çünkü Yaratıcı kim ise, teslîmiyet yâni kulluk da ona yapılmalıdır. Zâten kulluğun göstergesi olan teslîmiyeti hak eden tek varlık Allah’tır. Allah’a kayıtsız-şartsız ve sorgusuz-suâlsiz teslîmiyet göster(e)meyenlerin Allah’tan başka her-şeye teslîm olmaları kaçınılmazdır. Bu yüzden Allah şöyle buyurur:

 

“Deyin ki: Biz Allah’a; bize indirilene, İbrâhim, İsmâil, İshak, Yâkub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene îman ettik. Onlardan hiç-birini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız” (Bakara 136).

 

Îman etme noktasında teslîmiyet göstermek yerine akla ve mantığa başvurmak kişiyi yavaş-yavaş îmandan soğutur ve başka mecrâlara sokar. Akıl ve mantık yürütme, “teslîmiyet”in yâni “gayba îmân”ın önüne geçtiğinde tahrif ve inkâr süreci başlar. Böyle olduğunda kişi artık İslâm’ın kazandırmış olduğu ferâseti de kaybeder, çünkü aklını ve mantığını ruhtan, kâlpten ve İslâm’dan bağımsızlaştırarak, şeytan, nefs ve tâğutların lehine kullanmaya başlar. Bu da onu körleştirir. Zâten körleştiğinin farkına varamamasının nedeni de körleşmedir. Ruhtan, kâlpten ve İslâm’dan bağımsız kullanılmaya kalkınca akıl ona doğru yolu göstermediği gibi, onu yanlış yollara kaydırır. Yanlış yolda olanlar çok basit çelişkileri bile fark edemezler de bâtılın peşinden koşup dururlar. Artık çelişkiler içinde yaşamak onların kaderi olur.

 

Hakka teslim ol(a)mayanlar gruplarda bir-kaç örnek olarak şu çelişkiler vardır..

 

1- Tasavvufta “benliği-egoyu öldürmek” diye bir şey vardır. Tasavvufun en büyük iddiâsı (aslında sapkınlığı demek daha doğru olur) olan -hâşâ- “varlığın tamâmı bizzat Allah’tır” düşüncesidir. “Bunu ancak tasavvuf yolunda olanlar bilir” derler. Fakat tasavvuf yolunda olanların da hepsi değil, ancak benliğini-egosunu öldürmüş ve yok etmiş olanlar bunun farkına varabilirler. Bu-bağlamda; “sen çekil aradan, kalsın Yaradan”, “benliğinden sıyrıl”, benlik-ene) davâsı gütme!” gibi benliği (bencilliği değil) kötüleyen şeyler söylerler. Hallâc-ı Mansûr, “benliğim aramızda perde olmaktadır, benliğinle benliğimi aradan kaldır” der. Aynı-şekilde Hallac-ı Mansur: “Seninle benim aramda, bir ‘ben’ var ve bize acı çektiriyor. Ah!; Rahmetinle bu ‘ben’i aramızdan kaldır” der. Böylece “ben”i Allah’tan ayrı tutar. Oysa bu, tasavvuftaki yanlış ve yamuk tevhid düşüncesine aykırıdır.

 

Şimdi; vahdet-i vücût bağlamında hem “lâ mevcûde illallah” = “Allah’tan başka fâil yâni yapan-eden yoktur”, “lâ mevcûde illallah” = “Allah’tan başka mevcut yoktur”, “lâ mevcûde illa ene” gibi sapkınca laflar edeceksiniz, hem de benliği ve “ene”yi kötüleyecek ve onu yok edip aradan kaldırılması gerektiğini söyleyeceksiniz ki ortada yalnızca Allah kalsın ve -sözde- tevhid olsun. İyi de; her-şey ama tüm her-şey Allah ise, benliği niye kötülüyorsunuz?. Vâr olan her-şey Allah da, bir tek benlik mi Allah değil?. Bu nasıl bir çelişkidir?. İster “ene”yi olsun, isterse “enâniyet”i olsun, vahdet-i vücûda göre kötüleyemezsiniz ve onu tasavvufun sapık felsefesine ve vahdet-i vücut denilen sapkınlığa göre yok sayamazsın ve öldürülmesini yada aradan kaldırılmasını teklif edemezsiniz. Çünkü o zaman “Allah olmayan” bir şeyden bahsetmiş olursunuz ki bu, tasavvufun en büyük çelişkisidir ve de vahdet-i vücut felsefesinin temelinden sarsar ve yıkar.     

 

2- Kur’ân: “Her-şeyden de iki çift yarattık, olur ki inceden-inceye düşünürsünüz” (Zâriyat 49) der. Allah’tan gayrı, mikrodan-makroya tüm varlık, çifti-eşi ile birlikte yaratılmıştır. Yaratılmış olan her-şeyin çifti vardır. Bir fizikçi de şöyle der: “Fizik, doğadaki her temel parçacık için karşıt bir parçacık olmasını gerektirir. Örneğin protonun karşıt parçacığı “karşıt proton”dur. Çünkü bir şeyin çiftinin olmaması hem kâinattaki hem de Dünyâ’daki dengeyi bozar. Bu insan için bile böyledir. İslâm’da çifti ve eşi olmamak durumu olan bekâr kalmanın uygun olmaması biraz da bu nedenledir. İslâm’da “nikâh altında ölmek” önemlidir. İslâm’a göre tek ve bir olan “yalnızca Allah”tır. Bu, “yalnızlık (yâni çifti ve eşi olmama durumu) Allah’a mahsustur” sözüyle ifâdesini bulur.

 

Ne ki “tek”tir, “yaratan”dır, ne ki “çift”tir, “yaratılan”dır. Mahlûk olanın mutlakâ çifti ve eşi vardır. Bu durum atom-altı ve atom-üstü tüm yapılarda da böyledir. Her-şeyin çift yaratılması, Allah’ın kâinâta koyduğu temel yasalardan biridir ve bu yasaya uymayan şey ya sorunludur yada yanlıştır. İşte Big-Bang Teorisi de Allah’ın yasasına ve gönderdiği âyetlere uymak bakımından sorunlu yada daha doğrusu yanlış bir teoridir. Bu yanlış “her-şeyin çift yaratılması” hakîkatinde de açığa çıkar

 

Teori’ye göre “büyük patlama”dan kısa bir süre sonra madde ve anti-maddenin çarpışarak birbirlerini imhâ etmeleri gerekeceğinden dolayı evrendeki tüm maddenin yok olması gerekiyordu. Fakat böyle olmadı. Bunun nedeni olarak şöyle deniyor: “Big-Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ile anti-protonlar ve nötronlar ile anti-nötronlar birbirini yok eder. Fakat varlığın ve canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının anti-protonlardan ve nötron sayısının anti-nötronlardan daha fazla olması gerekiyordu ve öyle olmuştur”. “CP (Charge Parity) İhlâli” denilen “doğanın maddeyi niçin anti-maddeye tercih etmesi” olayıyla birlikte parçacıklar birbirlerini yok etmemiş ve süreç devâm etmiştir.

 

Evet; böyle olmadı ve çiftler birbirini yok etmedi. Çünkü Big-Bang sürecinin belli bir zamânında bâzı nedenler sonucunda meselâ pozitronlar ve anti-protonlar çiftlerinden sayıca daha fazla hâle geldi. Yâni “çiftinin olmadığı-bulunmadığı parçacıklar” açığa çıktı. Kâinât, yâni galaksiler, yıldızlar ve gezegenler işte “çifti olmayan” bu parçacıklardan oluştu. Big-Bang sürecinde kabûl edilen işleyiş ve süreç budur. Fakat bu durumda “çifti olmayan proton, nötron ve pozitronlar”dan bahsetmemiz gerekecektir. Big-Bang sürecinin belli bir ânında bâzı parçacıkların çiftlerinin olmadığı bir sürecin ve durumun yaşandığı söyleniyor. Anti-parçacığı olmayan yâni çifti olamayan parçacıklar olmuş. Big-Bang süreci bunu söylüyor. Teori’nin, ortaya çıkan bu çelişkiden kurtulması için, Allah’ın kâinâta koyduğu yasa ihlâl edildiği gibi, Kur’ân’daki âyet de görmezden geliniyor. Çünkü Allah, bir süreliğine de olsa, belli bir zamanda “çifti olmayan” bir parçacığı yaratmış oluyor. Oysa Allah hiç-bir zaman çifti-eşi olmayan bir varlık yaratmamıştır. “Yok, her zaman çiftleri vardı” deniyorsa, o zaman çiftleri olan parçacıklar zâten ilk başta birbirlerini yok etmiş olmalı ve Big-Bang ile kâinâtın oluşması o-anda sonlanmalıydı. Böylece yaratılışın Big-Bang Teorisi ile olmadığı anlaşılmalıydı.

 

Big-Bang sürecinin bir zamânında “çifti olmayan parçacıklar”ın varlığından bahsediliyor ki, bu, Kur’ân’ı bilen bir müslüman için bu çok büyük bir çelişkidir. Bir müslüman için bu çelişkiyi es geçmek olmaz. Fakat hakka değil de modern-bilime ve teknolojiye meftûn ve râm olmuş ve de aslında teslîmiyeti İslâm’a değil de modern-bilim ve teknolojiye olan, fakat buna rağmen kendini “Kur’ân âşığı ve uzmanı” sanan birileri bu çelişkiyi ya görmüyorlar yada görüyorlar ama dile getirmiyorlar ve es geçiyorlar. Çünkü bu, İslâm-Kur’ân ile modern-bilim arasında bir çelişkinin olduğundan bahsetmek gibi çok büyük bir dangalaklık olur. Maazallah!, sonra herkes ne der!. Herkes bu çelişkiden bahsedenleri gerici, yobaz, orta-çağ karanlıklarında kalmış ve hattâ terörist olarak yaftalanırsınız da üstelik îtibârınız ve boş ve kolay maaşlı mêmuriyetinizden olursunuz. Aman deyim, neme lâzım. Böylece apaçık bir çelişkinin daha üstü örtülür de hakka teslîmiyet yerine “çelişkiler içinde yaşamak” seçilir.

 

3- “Allah katında İsa’nın örneği, Allah'ın topraktan yarattıktan sonra ‘ol’ demesi ile olu-veren Âdem’in örneği gibidir” (Âl-i İmrân 59) apaçık âyetine rağmen Hz. Âdem’den önce insanların yaşadığından bahsedilip duruyor. Peki niçin?. Elbette modern-bilim ve Modernizm denen melânet ile ters düşmemek ve Evrim Teorisi denen sapıklık benimsendiği için. Hakka teslîmiyet gösterilmeyip de çelişkiler içinde yaşamanın bir konusu da budur. Kendilerini Kur’ân’a adadıklarını sanan birileri, Kur’ân’ın apaçık âyetlerini ve mesajlarını “hakka teslim olmadıkları ve çelişkiler içinde yaşadıkları için” göremiyorlar.

 

Kur’ân’da Hz. Âdem’den önce bir insanın yaşamadığı, hakka ve Kur’ân’a teslim olmuş olanlar çok açıktır. Bakara Sûresi 30. âyetinde geçen “câilun” kelimesine farklı anlamlar vermek sûretiyle Hz. Âdem’in ilk insan olmadığı yönünde bâzı görüşler mevcut. Buna göre “câilun” kelimesinin “yaratacağım” anlamına değil de, “kılacağım/seçeceğim” anlamına geldiğini iddia ediyorlar. Böyle olunca da “zâten var olan” bir insan-kitlesinin içinden birini (Hz. Âdem) halife tâyin etmenin kastedildiğini söylüyorlar. Yâni “câilun” kelimesini, “bu insan-grubunun içinden birine vahiy göndermeye başlamak” olarak anlıyor ve anlatıyorlar. Hâlbuki Kur’ân’dan yola çıkarak bu düşünceyi çürümek ve en yakın kanalizasyona atmak çok kolaydır. Şöyle ki..

 

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabûl edilmiş, diğerininki kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ (öbürü de:) ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabûl eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezâsı budur’. Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldu. Derken, Allah ona, yeri eşiyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. ‘Bana yazıklar olsun’ dedi. ‘Şu karga gibi kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim?’. Artık o, pişmân olmuştu” (Mâide Sûresi 27-31).

 

Bu âyetlere göre; Hâbil’i öldüren Kâbil, onu öldürdükten sonra bir bocalama yaşamış ve kardeşini öldürdükten sonra cesedi ne yapacağını bilemeyerek onu belli bir süre orta-yerde öylece bırakmıştır. Fakat kardeşinin cesedinin orta-yerde öylece durması onu vicdânen rahatsız etmektedir. Zâten işlenen suçun sonucunun görünür olması insanı rahatsız eder. Cesedi ne yapacağını bilemez bir hâldeyken Allah ne yapması gerektiğini göstermek için bir karga gönderiyor ve Kâbil bir çukur kazarak ve kardeşinin cesedini bu çukura gömerek bu sıkıntıdan kurtulma yoluna düşüyor. Fakat burada önemli olan kısım, Kâbil’in karga gelene kadar kardeşinin cesedine ne yapacağını bilmiyor oluşudur. Yâni bir ölüye/cesede ne yapılacağını bilmemektedir.

 

Şimdi; Eğer Hz. Âdem’den önce binlerce yıldır yaşayan insanlar varsa ve bu insanlar öldüklerinde ölülerini gömüyorlar/yakıyorlar ya da orta-yerde öylece bırakıp çürümeye terk ediyorlarsa Kâbil ceset yüzünden niçin rahatsız olmuştur?. Eğer mevcut gelenek cesetleri orta-yerde bırakıyorsa Kâbil de aynısını yapardı ve meseleyi dert etmezdi. Fakat gömüyorlarsa neden karganın o hareketinden ilham alsın ki?. Zâten gelenekte ölülerin gömüldüğünü bildiği için hemen kardeşini gömmeye koyulurdu. Yâni Kâbil mevcut gelenekte ölülere/cesetlere ne yapılacağını a-priori olarak bilir zâten. Bu olayı niçin kafaya taksın ve cesede ne yapacağını neden dert edinsin ki?.

 

Fakat anlaşıldığına göre Kâbil, ölen kardeşinin cesedinin orta-yerde öylece durmasından ve onu ne yapacağını bilmediğinden dolayı rahatsız olmuş, bunu dert edinmiştir. Bu durum onun ölülere ne yapılacağını bilmediğini gösterir. Çünkü kendisi ve âilesi yer-yüzünde yaşayan ilk insanlardır. İlk-insan olan Hz. Âdem’in oğlu ya da torunudur ve henüz daha önce hiç ölüm yaşanmamıştır. İnsan-ölümünü ve insan öldürmeyi de sâdece teorik olarak biliyorlar.

 

Dolayısıyla Hâbil’in ölümü ilk insan ölümüdür ve gömme olayı da ilk gömmedir. Eğer daha önceden uzun zamandır insanlar yaşamış olsaydı ölülere ne yapıldığı tecrübesi sâbit olurdu ve ölmüş olanlara ne yapılacağı ile ilgili ortada bir sorun olmazdı. Kâbil de kardeşinin cesedini meselâ kazdığı bir çukura gömer ve olay kapanırdı. Fakat Hz. Âdem ve Hz. Havva ilk insan ve Hâbil-Kâbil de onların ilk çocukları/torunları olduğu için ve de böyle bir olayla ilk defâ karşılaştıkları için cesede ne yapılacağı ile ilgili bir bilgi ve tecrübe yok. İşte bu akıl-yürütme çok açık bir şekilde göstermektedir ki, Hz. Âdem-Havva’dan önce yada onlarla birlikte insan toplulukları yaratılmadığı gibi yaşamamıştır da. Bu apaçık hakîkat karşısında hakka teslim olmak yerine çelişkiler içinde yaşamak tercih ediliyor.  

 

4- “Zinâya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur” (İsrâ 32) âyeti sâbit olduğu hâlde, genel evler hâlen yürürlüktedir ve bu, hem müslümanlar hem de lâikler için apaçık bir çelişkiyi göstermektedir. Tabulaştırıp taptıkları “kadın hakları”, çok daha önemli görülen ve Modernizmin olmazsa-olmazı olan, “özgürlüğün göstergesi” olan “serbest cinsellik” nedeniyle bu sapıklığa ve sapkınlığa göz yumularak “hakka teslim olmak”tansa “çelişkiler içinde yaşamak” kabûl edilebiliyor.

 

Lâik-seküler devlet kendini serbest cinselliğe alan açmak ve yol vermek zorunda hissediyor ve bu nedenle de bir iğrençlik merkezleri olan kerhâneler açık tutulmaya devâm ediyor ve büyük bir çelişki içinde kalınıyor. Genel evlerin olması, hem haram, hem günah, hem ayıp ve aslında hem de suçtur. Çünkü buradaki kadınlar oralara mecbur ve mahkûm edilmiş oluyor. Peki buna rağmen hem müslümanlar hem de kadın hakları kurumları niçin büyük olaylar çıkartarak buraların kapatılmasına çalışmıyorlar?. Buradaki kadınlar birilerinin anası-bacısı ve karısı-kızı değil mi?. Nâmusunu-şerefini ve aklını yitirmiş olanlar dışında hangi erkek böyle bir şeye râzı olabilir ki?. Öyleyse bu ne yaman çelişkidir?.   

 

Bu çelişkilerin sonu gelmez ve uzar gider. Zîrâ hakkın ve hakîkatin hâkim olmadığı yerde çelişkilerden başkası yoktur.

 

Kur’ân’ın olduğu gibi kabûl edilememesinin ve “târihsel” falan  denmesinin nedeni, Kur’ân’a teslim olunmamasıdır. Modern Kur’ân okumaları, “teslîmiyetsiz” okumalardır. Böyle okumalar kişiyi Kur’ân’a yaklaştırmadığı gibi onu zamanla Kur’ân’dan uzaklaştırmaktadır.

 

Allah’a ve İslâm’a “gönüllü teslîmiyet” göster(e)meyenler, seküler sisteme “koşulsuz teslim” olmak zorunda kalmaktadırlar. Çünkü Allah’a tam bir teslîmiyetle teslim olmadan, gerçek anlamda özgür olamazsınız. Allah yerine seküler sisteme teslim olduğunuzda ise tam bir esâret altında yaşamak zorunda kalırsınız ki bu esârete bir-zaman sonra âşık olmaya başlarsınız da esir olduğunuzu da unutur gidersiniz. Üstelik Allah’a teslim olana kadar “Allah’lık” iddiasından da kurtulamazsınız. Zîrâ dîne teslim ol(a)mayanlar; dîni teslim almaya kalkarlar. Çünkü Allah’a-hakka teslim ol(a)mayanlarda bir kibir ortaya çıkar ve kibir “kul”luğu kabûl edememekten doğar. Allah’a teslim olamayan, nefsine (kendisine) teslim olarak kibre düşer.

 

Aşırı sorgulama, teslîmiyeti bozar. Modern insana; “sorgulamaktan korkma!” diye-diye onu -Allah dâhil- her-şeyi sorgular ve inkâr eder duruma getirdiler. Oysa İslâmîyet “teslîmiyet” demektir. İslâm’da “sorma” vardır ama “sorgulama” yoktur.

 

Allah yolunda icâbında kelleyi koltuğa al(a)mamışsanız, ya “İslâm’ı idrâk edememişsiniz” yada “tam teslim ol(a)mamışsınız” demektir. Teslîmiyet olmadan temsîliyet olmaz.

 

“Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” (Bakara 112).

 

Bizim güzel örnekliklerimiz peygamberlerin teslîmiyetleri çok güçlü olduğu için bize örnek gösterilirler:

 

“Rabbi ona: ‘Teslim ol’ dediğinde (İbrâhim) ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti” (Bakara 131).

 

“Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim’. Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: ‘Siz de teslim oldunuz mu?’. Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir” (Âl-i İmrân 20).

 

Maddeye teslîmiyet, insanı “maddenin kulu” yaparken; Allah’a teslîmiyet, kişiyi “Allah’ın kulu” yapar. Gerçek hürriyet ancak Allah’a kul olmakla elde edilir. Şu da var ki teslim oldukları madde bile Allah’a tam bir teslîmiyetle teslim olmuş durumdadır:

 

“Peki onlar, Allah’ın dîninden başka bir din mi arıyorlar?. Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler” (Âl-i İmrân 83).

 

Kurtuluş sâdece Allah’a teslim olmaktadır. Böylece hem Dünyâ’da hem de âhirette huzûra ve mutluluğa kavuşursunuz. Allah bizi bu konuda şöyle uyarır:

 

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslîmiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 65).

 

“Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır” (Lokman 22).

 

“Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez” (Zümer 54).

 

“...Ve biz âlemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk” (En’âm 71).

 

İki şık vardır; ya Allah’a tam bir teslîmiyetle teslim olursunuz yada Allah’tan başka her-şey sizi teslim alır da çelişkiler içinde yaşamaktan kurtulamazsınız.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2023

 

 

 

Devamını Oku »

3 Ekim 2023 Salı

Rüyâ İle Amel Etmek


“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyânın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlakâ siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı” (Fetih 27).

 

Bu âyetin tefsiri olarak şöyle denir: “Peygamberimiz, rüyâsında kendisinin ve ashâbının başlarını tıraş ederek emniyet içerisinde Mekke’ye girdiklerini görmüş ve bunu ashâbına haber vermişti. Onlar da çok sevinmişlerdi. Nihâyet hazırlıklarını yapıp, kurbanlıklarını alarak sefere çıktılar. Fakat Hudeybiye’de alıkonulup, kurbanları orada keserek geri dönmek zorunda kaldılar. Bu durum onları gerçekten çok üzdü. İşte âyet, Peygamberimiz’in gördüğü rüyânın doğru olduğunu ve rüyâda gösterildiği gibi, müslümanların Mekke’ye girip umre yapacaklarını müjdelemiştir. Nitekim bir sene sonra Peygamberimiz iki bin kişi kadar ashâbıyla birlikte gelip kazâ umresini yapmıştır. Âyetin haber verdiği gaybî mûcize aynen tahakkuk etmiştir”.

 

Bu âyette önemli olan şey şudur ki, Peygamberimiz ve onlarca sahabe, Peygamberimiz’in “bir rüyâ gördüm” diyerek insanları Mekke’ye gitmeye yönlendirmesi yada dâvet etmesi ve sahabenin de “rüyâ ile iş mi yapacağız” gibi bir şey demeden dâvete icâbet etmesidir ki bu açıkça, “rüyâ ile amel etmek” demektir.

 

Rüyâ, amel edilecek şeyden ziyâde, tâbir edilmesi gereken şeydir ki bu da her rüyâ için olmaz. Nice anlamsız rüyâlar vardır ki üzerine konuşmaya değmez. Bu tür rüyâlara herkes birbirine zıt yorumlar yapar durur. Uyurken görülen şeylerin çoğu bilinç-altına yerleşmiş olan düşüncelerin şekil bulmasıyla olur. Halkın, görülen şeyin hiç-bir anlamının olmadığını belirtmek için kullandığı “vücûtta bir yerlerin açıkta kalması nedeniyle” dediği rüyâlar da vardır. Dolayısıyla hayat elbette rüyâ ile gitmez. Fakat rüyâların etkileyici ve kişiyi değiştirip başkalaştırdığı da görülür ki bunlar gerçekten de çok etkili rüyâlardır. Her ne kadar “rüyâ ile amel olmaz”, “rüyâ delil değildir”, “işimiz rüyâlara mı kaldı?” gibi sözler edilse de, Kur’ân’a baktığımızda, peygamberlerin de rüyâları ciddiye aldıklarını ve bâzen buna göre hareket ettikleri yada karar verdikleri görülür. Bu nedenle rüyâların etkisi için kesin tepkiler koymak yanlıştır. Rüyânın hak olup-olmaması yada ne kadar etkili olup-olmadığı önemlidir. Çünkü netîcede rüyâ denilen bir şey vardır ve herkesin sıkça yaşadığı bu görüntülerin hiç-bir anlamının olmadığını söylemenin bir anlamı yoktur.

 

Peygamberimiz’e ilk âyetlerin sahih rüyâlar şeklinde geldiğini ve Peygamberimiz’in ilk 6 ayda rüyâ yoluyla vahiy aldığı söylenir. Bu yüzden “sâlih rüyâ nübüvvetin 46’da biri” olarak nitelenir. Tabi bu konu istismâra çok açık bir şeydir ve bunu târikat ve tasavvuftan bir-çok kişi istismâr etmiştir ve hâlen de etmektedir. Peygamberimiz’in gördüğü sahih rüyâlar, “nübüvvetten önce kendisini vahye hazırlamak için görmüş olduğu etkili ve anlamlı rüyâlar olabilir” diye düşünüyoruz.  

 

Tabi, peygamber bile olsa hiç-kimsenin rüyâsı bağlayıcı değildir. Hele efendilerin, şeyhlerin, kutupların, gavsların, hazretlerin, lîderlerin vs. rüyâlarıyla ortaya koydukları ve fıkıh ve şeriat belirledikleri rüyâlar hiç bağlayıcı değildir. Bağlayıcı ve ibret verici olabilecek olan rüyâlar Kur’ân’da anlatılan rüyâlardır.

 

Burada önemli olan konu, “rüyâlar düşüncemizi ve amellerimizi etkiler mi?” ve “rüyâ ile amel etmek doğru mudur?” sorularıdır. Bu sorulara elbette Kur’ân ve peygamber örneklikleri üzerinden bakacağız.

 

Kur’ân’da Peygamberimiz’in gördüğü üç rüyâ vardır:

 

“Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sînelerin özünde saklı duranı bilendir” (Enfâl 43).

 

Âyette: “Eğer sana sayıyı çok gösterseydi yılgınlığa kapılacaktınız” deniyor ki, rüyânın Peygamberimiz’i ve sahabeyi etkileyebileceği söylenmiş oluyor. Böylece rüyânın ister-istemez etkileyici ve yönlendirici bir yanının olduğu ortaya çıkmış oluyor. 

 

“Hani biz sana: ‘Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyâyı insanları denemek için yaptık, Kur’ân’da lânetlenmiş ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor” (İsrâ 60).

 

Seyyid Kutub bu âyetinde tefsirinde şöyle der: “İsrâ olayından sonra Peygamber’e îman edenlerin bir kısmı dinden dönmüştü. Bir kesim ise dîninde direnmiş ve inancını arttırmıştı. İşte bu nedenle yüce Allah’ın kuluna bu gecede gösterdiği rüyâ insanlar için bir deneme olmuştu”. Bu âyete göre de rüyâlar insanları etkilemede ve hareketlerini belirlemede yönlendirici olurlar.

 

“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyânın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlakâ siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı” (Fetih 27). Bu âyetin tefsiri bâbında söylenenleri yukarıda yazmıştık.

 

“Peygamberler rüyâ yoluyla vahiy alır mı?” sorusunun cevâbı Hz. İbrâhim’in gördüğü rüyâdır. Hz. İbrâhim bu rüyânın bir sonucu olarak amel etmiş ve oğlu İsmâil’i boğazlamak için harekete geçmişti: 

 

“Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) yanında koşabilecek çağa erişince (İbrâhim ona): ‘Oğlum’ dedi. ‘Gerçekten ben seni rüyâmda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun’. (Oğlu İsmâil) Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah, beni sabredenlerden bulacaksın’. Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmâil’i kurbân etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: ‘Ey İbrâhim’ diye seslendik. Gerçekten sen, rüyâyı doğruladın. Şüphesiz biz, ihsânda bulunanları böyle ödüllendiririz’. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbânı fidye olarak verdik” (Sâffât 101-107).

 

Hz. İbrâhim burada, gördüğü rüyâ ile harekete geçmişti. Üstelik Hz. İsmâil de, babasının rüyâya göre hareket etmesi gerektiğini söyledi. Fakat Allah’ın murâdı Hz. İbrâhim’in rüyâyı gerçekleştirmesi değil, tâbir etmesi ve ona göre hareket etmesiydi. Zâten rüyâların tâbir edilmesi gerektiğinin söylenmesinin nedeni de budur. Rüyânın tâbirini de Allah yapıyor ve Hz. İbrâhim’e büyük bir kurban veriyor. Lâkin burada önemli olan ve konumuzu ilgilendiren şey, bir rüyânın bir peygamberi harekete geçirebildiğinin örneğini görmüş olmamızdır. Çünkü Allah, Hz. İbrâhim’e “oğlunu kurbân et” demiyor ve rüyâ gösteriyor. Hz. İbrâhim de ısrarla gördüğü rüyâyı uygulamaya girişiyor yâni rüyâyı delil olarak görüp rüyâ ile amel ediyor.  

 

Hz. İsmâil’in; “Ey babacığım!, emrolunduğun şeyi yap!. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” demişti, denmesi, rüyâ aracılığı ile Allah’ın emir verebileceği ve Hz. İbrâhim’in de buna göre kurban eylemine geçtiği görülüyor. Hz. İbrâhim’in gördüğü bu rüyâ açık bir vahiy ile desteklenmiştir. Çünkü “rüyâyı gerçekleştirdin” deniyor. Hz. İbrâhim rüyâsında gördüğü şeyin gereğini yerine getirmeye teşebbüs edince, Yüce Allah ona seslenmiş ve “rüyâyı doğruladın ve gereğini yaptın” demiştir. Rüyâ ile amel etmeyi Hz. Mûsâ’nın annesinde görmekteyiz. Çünkü oğlunu nehre bırakabilmesi rüyâda gördüğü şeydir. Rüyada kendisine söyleneni (vahiy) yapmıştır.

 

Rüyâdan bahsedilince akla ilk gelen peygamber elbette Hz. Yûsuf’tur. Yûsuf kıssasında Hz. Yûsuf’un hayâtını etkileyen üç rüyâ vardır:

 

“Hani Yûsuf babasına: ‘Babacığım, gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm’ demişti. (Babası) Demişti ki: ‘Oğlum, rüyânı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır’. Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a (nîmetini) tamamladığı gibi senin ve Yâkub âilesinin üzerindeki nîmetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Yûsuf 4-6).

 

Hz. Yâkub burada Hz. Yûsuf’a rüyâsını kardeşlerine anlatmamasını, çünkü eğer rüyâyı duyarlarsa bir kıskançlığa düşüp o’na bir zarar verebileceklerini söylüyor, sonra da rüyâyı tâbir ediyor. Burada da rüyânın etkisini ve rüyâya göre olacak kötü amellerin ortaya çıkabileceği ihtimâlini görüyoruz. Zâten rivâyetlere göre Hz. Yûsuf’un kardeşleri görülen rüyâyı bir-şekilde öğreniyorlar ve yaptıkları kötülükleri de rüyânın etkisiyle yapıyorlar.

 

“Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: ‘Ben (rûyâmda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm’ dedi. Öbürü: ‘Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi’ dedi. ‘Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz’. Dedi ki: ‘Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlakâ size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a îman etmeyen, âhireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dînini terk-ettim. Atalarım İbrâhim’in, İshak’ın ve Yâkub’un dînine uydum. Allah’a hiç-bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değildir. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsânındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler. ‘Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhâr (kahredici) olan bir tek Allah mı?. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç-bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler’. Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetvâ istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir” (Yûsuf 36-41).

 

Hz. Yûsuf, kendisinden rüyâlarına tâbir isteyen kişilere ilk önce tebliğ ve dâvet yapıyor ve rüyânın sonucunu anladığı için onları İslâm’a sıkıca bağlamak istiyor. Sonunda da rüyânın kesinliğini dile getiriyor ve zâten rüyâların sonucu da aynen tezâhür ediyor. Burada bize “rüyâ tâbirinden önce hakîkat tebliği yap” emri verilmiş oluyor.

 

“Hükümdar: ‘Ben (rüyâmda) yedi besili inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (kâhin-bilginler,) eğer rüyâ yorumluyorsanız benim bu rüyâmı çözüverin’ dedi. Dediler ki: ‘(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz’. O (zindandan) kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı ve: ‘Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) gönderin’ dedi. (Zindana gidip:) ‘Yûsuf, ey doğru (sözlü insan).. Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüyâ) konusunda bize fetvâ ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle) dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar’. Dedi ki: ‘Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekinleri ekin, yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında, daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir. Sonra bunun arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol-bol yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar’. Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin’. Ona elçi geldiğinde (Yûsuf:) Efendine dön de ona sor: Ellerini kesen o kadınların durumu neydi?. Doğrusu benim Rabbim, onların hîleli düzenlerini gerçekten bilendir” (Yûsuf 43-50).

 

Burada Hz. Yûsuf hem rüyâyı tâbir ediyor hem de ne ve nasıl yapılması yâni nasıl amel edilmesi gerektiğini ayrıntılı bir şekilde söylüyor. Duruma göre rüyâ ile amel edilebilecek olmanın en bâriz göstergesi burada anlatılanlardır. Zâten burada rüyâ ve rüyânın tâbirine göre hareket etmeye mecburdular. Çünkü rüyâya yapılan yoruma göre amel etmeselerdi hem kendileri hem de o coğrafyadaki tüm insanlar kıtlık ve açlık çekeceklerdi. Üstelik bu olay bir-çok iyiliklere de vesîle oldu. Kral ve tüm halk, rüyâya göre amel etti. Tabi Hz. Yûsuf’un rüyâya yaptığı tâbir ve aklını kullanmasının etkisi inkâr edilemez. Görülen rüyânın yönlendirmesi ile hareket etmeselerdi büyük sıkıntılara gireceklerdi. O-hâlde “rüyâ ile amel etmeme”yi  bu kadar büyütmenin anlamı yoktur. Rüyâ ile amel edip-etmemek, görülen rüyâya göre değişir.

 

“Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: ‘Ey Babam, bu, daha önceki rûyâmın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sâhibi O’dur” (Yûsuf 100).

 

Rüyâ ile başlayan serüven yüne bir rüyâ ile bitti. Rüyâ gerçeklemiş ve sonuçlanmış oldu.

 

Peki biz de rüyâlara göre emel ediyor muyuz ve rüyâ bizi bizi bir şeyler yapmaya yönlendiriyor mu?. Elbette!. Rüyâda ihtilâm olunca, uyandığımızda netîcede gusül bize farz oluyor. “Ne de olsa rüyâda oldu, rüyâ ile amel edilmez” deyip de gusletmekten vazgeçmiyoruz. Rüyâda gördüğümüzün sonucuna göre hareket ediyoruz.

 

İstihâre diye bir şey vardır. İstihâre: “Hayırlı olanı isteme” anlamına gelen istihâre, terim olarak “bir iş veyâ davranışta Allah katında hayırlı olanı, kılınan nâfile bir namaz ve duâ ile talep etme” mânasında kullanılır. “Bir işâret almak amacıyla kişinin veyâ bir başkasının onun adına rüyâ görmek üzere uyuması ve görülen şeyin yorumlanarak ona göre hareket edilmesi” uygulamasıdır. İstihâre, Allah’a tevekkül edip tedbir alınması ve aklın işletilmesi sonucu bir karara varmada araç olabilir. Fakat istihâre de istismâra açık bir konu olduğu için yapılması çok uygun değildir ve bunun yerine istenecek şeyi ve yardımı Allah’tan istemek doğrudur.

 

Anlatılanlara göre Çanakkale Savaşı’nda Albay Cevat, denize dizdiği 26 mayını, gördüğü rüyâdaki sıraya ve yere göre dizmiş. Rivâyete göre rüyâsında bu tâlimâtı Peygamberimiz vermiş. (Çanakkale Mahşeri, Mehmet Niyazi). Burada “rüyâya göre amel etme” durumu vardır ama kitap olayları roman tadında anlatan bir kitaptır. Gerçekliği nedir Allah bilir.

 

Peki; “rüyâ ile amel olmaz”, “rüyâ delil değildir” sözlerinin kaynağı nedir?. Sanki bu sözler Kur’ân’ın sözleriymiş gibi ha-bire kullanılıp duruyor. Allah bizi “sakın ha!, rüyâ ile amel etmeyin, rüyâ delil değildir” diye uyarıyor mu?. Peki nereden çıktı bu sözler?. Nerden olacak; modernitenin, pozitivizmin ve maddeciliğin etkisiyle ortaya çıkan “olağan-üstü olan”a karşı duyulan alerjiden. Hâlbuki sahih rüyâlar olağan-üstü şeylerdir. İslâm âlimlerinin bâzılarının bu konuda yorum yaparken kullandıkları sözlerdir sâdece. Yoksa ne âyettirler ne de hadis.

 

1996 yılında gördüğüm ve sanki dün gece görmüşüm gibi hatırladığım ve etkilendiğim bir rüyâ beni değiştirmiş ve bambaşka biri hâline getirmişti. Düşüncelerimin, konuşmalarımın ve davranışlarımın İslâmî yönde değişmesi, gördüğüm o rüyâ ile başlamıştı. Görülen her rüyânın yorumuna bakıp araştırmak ve ciddiye alarak herkese yorum yaptırmak yanlış olsa da rüyâların etkileyici olabildiği ve kişiyi amel-eylem noktasında değiştirebildiği de bir gerçektir.

 

Bizim düşüncelerimizi elbette Kur’ân belirler ve amellerimizi de elbette ancak Kur’ân ve Peygamber örnekliğine göre yaparız. “Bir rüyâ görsem de ona göre hareket etsem” diye bir beklentiye girmeyiz. Fakat sahih rüyâlar etkili, yönlendirici ve değiştiricidirler. Bu nedenle; kendisiyle amel edilecek rüyâlar da vardır, lafını bile etmeye değmeyecek rüyâlar vardır. Rüyânın sahihi de sahtesi de kendini belli eder vesselam..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2023

 

 

Devamını Oku »

26 Eylül 2023 Salı

İslâm Değişmez; Değiştirir


“…Oysa hîleli düzen, kendi sâhibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler?. Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın” (Fâtır 43).

 

“Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nîmet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir” (Enfâl 53).

 

İnsanlık târihindeki en büyük değişim, Peygamberimiz Hz. Muhammed ve o’nunla birlikte olan arkadaşlarının, İslâm Dîni ve vahyi ile gerçekleştirdiği o eşsiz değişimdir. Bu değişim İslâm ile olmuş bir değişimdir ki zâten böyle bir değişimin, dönüşümün ve devrimin başka bir açıklaması olamaz. Zâten tüm peygamberler böyle bir değişimin çabası içinde olmuş ve bunun için çalışmışlardır. Zîrâ İslâm, kişiyi İslâm’a dâhil olduğunda büyük bir değişime uğratır ve dış-âlemde de Allah’ın sözünü ve dînini hayâta hâkim kılmak için çalışmaya sevk eder. Bu nedenle İslâm’ın kişide yankı bulup-bulmadığı, İslâm’a dâhil olan kişide bâriz bir değişimin olup-olmamasıyla belli olur. Eğer İslâm’a büyük bir kararlılıkla ve ciddiyetle dâhil olmuşsa, İslâm o kişinin iç-âleminin altını üstüne getirir ve kişiyi bambaşka biri yapar. Bu da onun tasavvur, düşünce, söz ve davranışında külliyen bir değişim başlatır. Lâkin eğer kişi İslâm’â dâhil olduktan sonra, İslâm’a dâhil olmadan önceki gibi bir hayat yaşamaya devâm ediyorsa, o kişide bir değişmenin olmadığı anlaşılır. Bu da kişinin İslâm’a tam bir teslîmiyetle teslim olmadığının göstergesidir.

 

Allah, Peygamberimiz ve arkadaşlarının kâlplerini ve dolayısı ile hayatlarını öyle bir değiştirmişti ki, onları bambaşka insanlar hâline getirmişti. Öyle ki bu değişim onları en kritik zamanda bile korumuştu ve kardeşler kılmıştı:

 

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idîniz. O, kâlplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nîmetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar” (Âl-i İmran 103).

 

İslâm, mü’minleri değiştirince ve kardeşler yapınca, şeytanın fitnesi bile etkili olmadı da boşa çıktı.

 

İslâm, son vahiy ile tamamlanmış ve Peygamberimiz tarafından en ideâl şekilde ve “güzel bir örneklik” (Ahzâb 21) olarak uygulanmıştır. Böylece İslâm tamamlanmıştır ve insanlar için gerekli olan temel ilkeler yerleştirilmiştir. Bu nedenle artık dîne eklemeler-çıkarmalar yapmak söz-konusu değildir. Ancak yine vahiy-merkezli olmak ve vahye uygun olmak şartıyla gerektiğinde yeni yorumlar  ve geçici kurallar koyulabilir, fakat temel ilkelerde herhangi bir değişikliğin yapılması diye bir şeyden söz edilemez:

 

“Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adâlet bakımından da tastamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek (kimse) yoktur. O, işitendir, bilendir” (En-âm 115).

 

Görüldüğü gibi değişecek ve değiştirilebilecek bir din değildir. Fakat İslâm, samîmi, ciddî, gayretli ve azimli kişileri “örnek insanlar” olacak şekilde değiştirir. Böyle bir değişimin olmazsa-olmaz şartı, İslâm’a sorgusuz-suâlsiz ve kayıtsız-şartsız bir şekilde tam bir teslîmiyetle teslim olmaktır. Çünkü böyle olmadığında ve tam bir teslîmiyetle teslim olunmadığında çok da uzun olmayan bir vâdede gevşeme ve kayma başlayabilir yada belli bir noktadan ileri gitmek mümkün olmaz. Çünkü İslâm tamamlanmış bir din’dir ve kişiyi de bu nedenle tamâmen değiştirmeye niyetlidir. Değişimin yarım olması eksik olması demek olacağından dolayı tam değişmeyen kişilerde eksiklikler görülür. Modern müslümanların amel-eylem noktasında zayıf olmasının nedeni budur. Kişinin iç-âlemi ne kadar eksikse, dış-âlemindeki eksiklik o oranda açığa çıkmaktadır. 

 

İslâm, “insanı değiştiren” şeydir. İnsanın-müslümanın ne durumda olduğu, kendisinde meydana gelen İslâm’a yönelik değişimin oranı ile belli olur. Zâten Dünyâ’yı değiştirecek ve İslâm-merkezli yapabilecek, bunu başlatabilecek yada samîmi bir şekilde bunun için çalışacak olanlar, İslâm’ın büyük bir değişim ile değiştirdiği kişiler olur. Peki değişmemiş ve aslında değişmeye niyetli olmayanlar?.

 

İslâm “Îman ettim” demekle tamamlanan ve biten değil, “îman ettim” demekle başlayan bir din’dir. Hattâ sâdece İslâm, “îman ettim” demekle başlar. Îmânında ciddî ve samîmi olanlar, gözle görülebilecek şekilde hemen değişmeye başlarlar ve bu değişimden zinhar tâviz vermezler. Zâten değişimin ciddî olup-olmadığı, bu süreçte bir tâvizin verilip-verilmediğine göre ölçülür. “Îman ettim” demesine rağmen sürekli tâviz verenler ve bu nedenle de kendilerinde hiç-bir değişim meydana gelmeyen kişiler, aslında İslâm’a psikolojik yada kültürel olarak bağlıdırlar ve peygamberler ve onlarla birlikte olan ve güzel örneklik ortaya koyanlar gibi îman etmiş değildirler. 

 

“Îman ettim” demek; Allah’a, âhirete, gayba, meleklere, vahye, peygamberlere ve dîni olana îmân ettikten başka, İslâm’ın-Kur’ân’ın sosyâl, kültürel, ekonomik, âilevî, kânûnî, hukûkî, askerî, siyâsî vs. tüm alanlarına yönelik emir ve yasaklarına ve Allah’ın sözünü hem iç-âlemde hem de dış-âlemde hâkim kılınacağına bilinçli bir şekilde îman etmektir. Yoksa sâdece “Îman ettim” demekle iş bitmez ve İslâm da bu kişileri değiştirmez. İnsanlar değişmeyince Dünyâ da değişmez. Bir değişim olmayınca da hiç-bir kötülük, çirkinlik, yanlış, adâletsizlik, haksızlık, ahlâksızlık, küfür, şirk ve zulüm bitmez. 

 

Dünyâ müslümanlarına sorsanız hepsi de “îman ettim” diyecektir. Allah îmanları boşa çıkarmaz ve îmanların inkâr edilmesini hoş görmez. Fakat bakıldığında görülen şey, İslâm’ın müslümanlarda bir değişim yapmadığıdır. Çünkü müslümanların büyük çoğunluğu İslâm’ı Kur’ân ve Sünnet’ten öğrenmediği için İslâm’ı bilmemektedirler. Bildikleri şeyler hurâfeler ve masallardan başkası değildir. Bu durum onların hâl-i pür melâllerinin nedenidir. Bu da onların değişmelerine engel olmaktadır, zîrâ İslâm’ın ne olduğunu bilip göremedikleri için, İslâm’a adanmak yada adanmamak veyâ değişmek yada değişmemek noktasında bir karar verememektedirler.

 

Şimdi; hem müslim olunacak hem de müslim olmadan önceki gibi yaşamaya devâm edilecek.. bu mümkün değildir. Çünkü İslâm vahyi kâlplere inmiştir ve mutlakâ kâlpleri değiştirir. kâlpler değişince insan da değişmeye başlar ve Dünyâ’yı değiştirmeye aday olur. 

 

Hem müslüman olunacak, hem de hayat-tarzı ve davranışlar değişmeyecek.. Böyle bir şey söz-konusu olmaz. Eğer İslâmî yönde değişmiyorsanız, İslâm’ın mesajını ya anlayamamışsınız yada “kabûl edemiyorsunuz” demektir. Böyle olduğu için de “ben de müslimlerdenim” demenize rağmen tasavvurunuzda, düşüncelerinizde, konuşmalarınızda ve en önemlisi de davranışlarınızda bir değişme olmuyor. Bu sisin samîmi ve ciddî olmadığınızı gösterir. Çünkü îman ispât ister. İspât ise en çok da davranışlarda kendini belli eder. Çünkü kimin ne kadar îmânı olduğunu yalnızca Allah bilir. O-hâlde davranışlarınız sizin ne olduğunuzu gösterir.

 

Buna göre, hem îman edip hem de değişmeyerek müslüman olmadan önceki gibi davranmak îman iddiâsını geçersiz kılar. Çünkü îman ettikten ve müslimlerden olduktan sonra ibâdetlerinizi hiç-bir şartta iptâl edemez, erteleyemez ve kalitesizleştiremezsiniz. Hem îman edip hem de namaz kılmamak, oruç tutmamak vs. olmaz. Hem îman edip hem de giyinişiniz önceki gibi olamaz. Hem îman edip hem de konuşmalarınız önceki gibi olamaz. Hem îman edip hem de davranışlarınız önceki ve diğerleri gibi olamaz. Zîrâ îman edip İslâm ‘a dâhil olmak kişiyi değiştirir ve “ben artık önceki gibi değilim, diğerleri gibi değilim” dedirtir insana. O-hâlde önceki gibi, hem îman edip hem de tesettüre yakışmayacak ortamlarda bulunamazsınız. Hem îman edip hem de önceki gibi namaza-niyaza yakışmayacak muhabbetler yapamazsınız. Önceki gibi ekrana bağımlı olamazsınız. Önceki gibi, bir teşhir alanı olan sosyâl medyaya takılamazsınız. Anne-babanıza, eşinize, çocuklarınıza, eşinize-dostuna önceki gibi davranamaz ve onlarla eskisi gibi geyik muhabbetleri yapamazsınız. İslâm sizi artık değiştirdiği için gözünüze, dilinize, elinize, sözünüze, konuşmalarınıza ve davranışlarınıza hâkim olmanız şarttır. Ortamınız, arkadaşlarınız, muhabbetleriniz, alışkanlıklarınız, yatma-kalkma saatiniz hep İslâm’a göre olmalıdır. İslâm sizi öyle bir değiştirmiş olmalı ki, İslâm’a uygun olmayacak olan bir hâl ve hareketiniz kalmamalıdır. İslâm’ın değiştirdiği insanlar böyle olur. Çünkü onlar şu âyeti dillerine pelesenk ederler:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163).

 

Eğer sizde büyük bir değişim olup da davranışlarınız da tümüyle değişmemiş ve değişecek gibi durmuyorsa, sizin Îman iddiânız sakat olduğu gibi, İslâm’a da sâdece kültürel olarak oda körü-körüne dâhil olduğunuz gösterir. Böylece ne  iç-âleminizde ne de dış-âlemde herhangi bir değişiklik yapmanız beklenemez. Zîrâ siz değişmemesinizdir.  

 

Müslümanların anlamak yada yerine getirmek istemediği şey şudur: Eğer müslümanım diyorsanız, İslâm’i bilginiz arttıkça hayâtınız da mü’mince değişmelidir. Kendilerini ilmî anlamda değiştirseler de amel-eylem anlamında değiştirmek istemeyenler, hep aynı muhabbetleri yaparlar. Bu da bir kısır-döngüye yol açar. Oysa anlayışı ve idrâki vahiy ile değiştirmek, davranışı da vahiy ile değiştirmeyi gerektirir. İşte peygamberler bunun için gönderilirler. Onlar değişmenin öncüsü ve örneğidirler. “İslâm bir insanı ve bir toplumu nasıl değiştirir”in cevâbı peygamberler ve onlarla birlikte değişenlerdir.

 

Vahyin bilincine erememiş olan insan, eşyâya göre düşünür ve değişimi de yine eşyâya göre olur. Sonuçta da insanların düşüncesini ve davranışlarını mekân belirler. Değişim İslâm’a göre değil de mekâna göre olur. Mekân değiştikçe insan da bu seküler mekâna göre değişir ki modernizm süreci bunu çok net olarak göstermektedir. İslâm’a göre değişmeyenler yada değişmek istemeyenler, mecbûren mekâna göre değişirler ve İslâm’ı da seküler mekâna göre değiştirmeye kalkarlar. Bunu yapanlar, İslâm ile değişmeyen kişilerdir.     

 

Eğer din adına bir şey yapmıyorsanız, din sizi kötülükten uzaklaştırıp iyiliğe yöneltmiyorsa ve sizi olumlu anlamda değiştirmiyorsa, sizin “îman ettim” demenizin hiç-bir anlamı ve değeri yoktur. Zîra İslâm

 

Eğer yaşamınızda hiç-bir şey değişmeyecekse, müslüman olmakla olmamak arasında bir fark yoktur. Tasavvur, düşünce, konuşma ve davranışlarınızda bir değişme olmadıysa ve yine İslâm’a dâhil olmadan önce yada İslâm’ın ne olduğunu bilmeden önceki gibiyseniz, siz zâten İslâm üzere değilsiniz demektir. “Ben artık müslümanım” dedikten sonra sizde bir değişme yoksa, siz hâlâ önceki gibisiniz ve müslüman falan olmamışsınız demektir. İnsanların içinden “müslümanım” diyenlerin çoğu, müslümanlıktan çıksalar hayatlarında bir değişiklik olmaz. Çünkü zâten müslüman iken de olmamıştı ve herhangi bir değişim gerçeklememişti. Bu nedenle Dünyâ’da değişmemiş durumda olan müslümanların %90’ı dinden çıksa değişen bir şey olmayacaktır. Tüm câmileri yıksanız, tüm Kur’ânları-vahiyleri yaksanız, tüm âlimleri kesseniz, Dünyâ müslümanları (müslim ve mü’minleri değil) için bir değişiklik olmayacaktır.

 

Kendinize şu soruyu sorun; Allah Dünyâ’dan tüm Kur’ân’ları kaldırsa, herkese Kur’ân ile ilgili her-şeyi bir-anda unuttursa ve sanki Kur’ân diye bir şey hiç olmamış gibi olsa,  sizin için ne fark eder?. Yaşamınız alt-üst olur mu?. Ne yapacağınız bilmez bir duruma düşer misiniz?. Yoksa yine dünkü gibi yaşamaya devâm mı edersiniz?. Baktığınızda göreceğiniz şey maalesef şu olacaktır ki; Allah bize sâdece Kur’ân’ı değil de, tüm İslâm’ı bir-anda unuttursa, insanların-müslümanların %90’ı için değişen bir şey olmayacak ve onlar yine bir-önceki gün gibi aynı yada benzer şeyleri düşünecek, konuşacak, yazacak ve yine önceki gibi davranacaklardır. Çünkü daha önce de İslâm %90 oranındaki insanlarda bir değişim meydana getirmemişti. Zîrâ insanlar İslâm’a-dîne dâhil olduklarını söyleseler de kendilerini İslâm’a göre değiştirmemişler ve hattâ böyle bir şeyi çoğu kişi düşünmemişti bile.    

 

Bu nedenledir ki, İslâm, kişinin sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik ve sosyo-ekonomik durumunu değiştirmiyorsa, o kişinin îmânı en fazla “ucundan-kıyısından îman etmek” şeklinde olur. Târih boyunca Dünyâ’yı hep “derdi olanlar” değiştirmiştir. Dünyâ’da zevk, neşe ve refah içinde yaşayanların yada yaşamak isteyenlerin hakka uygun bir değişim yapabilmeleri hattâ bunu düşünebilmeleri bile söz-konusu değildir. Dünyâ İslâm-merkezli olarak haz, zevk ve neşe içinde değiştirilemez. Tam-aksine bir değişimin yaşanması için bir-çok fedâkârlıklar yapmak ve bâzı acılar çekmek icâp eder. Çünkü duruma göre malları ve canları bile ortaya koyabilmeyi göze alabilmek gerekir.

 

Îmânın delîli “yaşam-tarzı değişimi”dir. Seküler-modern dünyâda “herkes gibi yaşayanlar”ın îmânı sorunludur. İnsanın tabiat ve insan hakkındaki düşüncesinin bile değişmesi, Allah hakkındaki düşüncesinin değişmesiyle başlar. Allah’a göre olan bir değişim, tüm her-şey hakkındaki düşüncenin değişmesine neden olur. Zâten Allah’sız değişimler, yakın-uzak vâdede mutlakâ insanın aleyhine olur.

 

Sürekli olarak iyi yönde bir ilerleme yoktur. Hak ve bâtıl arasında bir döngü ve değişim vardır. Değişim neye göreyse, insan ve Dünyâ da ona göre değişir. Herkes için hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ve herkes için olacak iyi yönde değişimi ise ancak İslâm sağlayabilir ki İslâm’ın varlık nedenlerinden biri de budur. Dîn mevcut dünyâya göre değil, mevcut dünyâ dîne göre yorumlanıp değiştirmelidir ki bu, eleştirel bir yorum ve değiştirme olacaktır. Çünkü doğru, herkese göre değişen bir değer ölçüsü değildir. Doğru, “Allah’a göre doğru” olandır.

 

Bir insanın değişmesi, ilk önce hayâllerinin değişmesiyle başlar. İnsanın hayâli, onun “ne” olduğunu gösterir.

 

İslâm diğer beşerî din ve inançlar gibi bir süre sonra sıkıcı olmaya başlamaz. Eleştiriye, îtirâza, isyâna ve amele-eyleme dönük bir din olduğu için hedefleri büyüktür ve bu nedenle de sıkıcı değildir. Zîrâ İslâm yoğun bir din’dir. Beşeri dinlerin ise hedefleri yoktur ve kısa zamanda sıkmaya başlar ve bu nedenle de sık-sık ilâveler yapılır ve yenilenir. Meselâ uzunca bir süre Güneş’e tapan aynı toplum, bir süre sonra Ay’a tapmaya başlayabilir. 

 

Kendini/kendilerini paralayan birisi/birileri olmadıkça Dünyâ ve insanlık, maddi yada mânevî olarak olumlu anlamda değişemez. İşte bu yüzden mesele, “kendini paralayacak birilerinin olması yada olmaması” meselesidir. Îman etmek, “Allah rızâsı için paralanmayı göze alabilmek” demektir. Bunu yapabilecek olanlar ise ancak, İslâm ile değişmiş olanlardır.  

 

Dünyâ’yı İslâmî yönde değiştirmek çok zor bir şeydir. Fakat bunun bir kısa-yolu da vardır: “Allah’ı râzı ederek O’nun yardımını celb-etmek”. İşte ancak O’nun yardımı ile başarabilirsiniz bu işi. O yardım ederse mutlakâ olur. Aksi-hâlde aslâ!.Fakat O’nun yardımı celb-edebilmek için de kâlplerin İslâm-merkezli olarak değişmiş olması gerekir.  

 

İslâm insanın “değişmez ve dokunulmaz” zannettiği şeyleri değiştirir. “Aslâ vazgeçemem” dediği şeyleri iptâl eder. Samîmi olanlar için İslâm’a aykırı olan hiç-bir şey bırakmaz. Hattâ belki de, mü’minler için, tutundukları İslâm-dışı son dalı bile keser atar.  

 

Sıra-dışı durumları değiştirmek için, sıra-dışı bilinç sâhibi olup, sıra-dışı eylemler yapmak gerekir. Bunu yapabilecek olanlar elbette İslâm’ın değiştirdiği kişiler olacaktır.

 

Kişisel ve toplumsal şartları değiştirmeyi düşünmeden okunan Kur’ân, ancak tâğutlara alan açar. Kur’ân’ı okudukça bilginiz-mâlûmâtınız artıyor fakat hayat-tarzlarınız değişmiyorsa, Kur’ân’ı hâlen kavrayamamış ve rûhunu idrâk edememişsiniz demektir. Kur’ân’ın bu kadar çok okunmasına rağmen İslâm âleminde ve Dünyâ’da olumlu anlamda bir değişikliğin olmamasının nedeni, -insanların İslâm ile değişmediği için- Kur’ân’ın hayâta değil de, “boşluğa” okunmasıdır. Lafa gelince: “Kur’ân kusursuz bir kitap, içinde aradığımız her-şey var, insana hem bilgi-bilinç hem de huzûr veren bir kitap, insanın hayâtını tümden değiştiren kitap” denip duruyor, peki o zaman niçin insanlarda ve Dünyâ’da bir değişim meydana gelmiyor. Kur’ân’ın değiştirdiği mü’minler, “değişik” işler yapmaya başlarlar-başlamalıdırlar. Bu onlara zor gelmez. Değişip-değişmediğimiz, değişik işler yapıp-yapmadığımızla belli olur. Peygamberimiz ve o’nunla birlikte olanların yaptığı gibi; olağan-üstü şeyler yapmadıkça olağan-üstü değişimler ve olağan-üstü sonuçlar beklemek abes ve hayâldir.

 

Lâkin sünnetullahın yönü başka, müslümanların yönü bambaşkadır. Müslümanlar “sırât-ı müstakîm” olan sünnetullah yoluna girip de tümden değişene kadar da “değişen” bir şey olmayacaktır.

 

Modern müslümanlar, modern paradigmaya uygun olmayan İslâmî düşünceyi, aşırı yoruma tâbi tutup değiştirmeden kabûl edemiyor. Allah’ın kânunları, beşerin nefsine uyana kadar yorumlanıp değiştirilirken, beşerin kânunlarının değiştirilmesi teklif bile edilemiyor. Şirk denen pislik budur işte. Değiştirilmesi teklif edilemeyecek ve hattâ düşünülemeyecek olan tek kânun, “Allah’ın kânunları”dır. Devletin “değiştirilmesi teklif dâhi edilemeyecek kânunları”na laf edemeyenler, Kur’ân’ın hükümlerinin, “modern zamâna uymuyor(!)” diye değiştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Dünyâ’da, “değiştirilemez” zannedilen ne “beşerî kânunlar” çıkartıldı ki, şu-anda esâmisi bile okunmuyor. Kıyâmete kadar değişmeyecek olan tek şey Kur’ân’ın hükümleri olacaktır.

 

Allah’ın istediği “değişik”liği yapmayanlar ve İslâm-merkezli olarak değişmeyenler, “Allah’a rağmen” değişiklikler yapmaya başlarlar.

 

Sizin İslâm’a göre değişip-değişmediğiniz Allah için sorun değildir: “Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar” (Muhammed 38).

 

Ey müslümanlar!; şunu iyi bilin ki, değiştiremiyorsanız “değişmemişsiniz” demektir. Zîrâ değişmedikçe değiştiremezsiniz.

 

“Artık dileyen, düşünüp-öğüt alsın” (Abese 12).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2023

 

Devamını Oku »