6 Mart 2023 Pazartesi

Bilgiye Tapmak


“…De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

 

Âyetin söylediği gibi, bilmek önemlidir. İnsanı farklı ve farkında kılar, bakış-açısını değiştirir, ferâset kazandırır, kişiye bir özgüven verir. Lâkin bilgi aynı-zamanda çabuk kirlenen ve böylece fitne ve fesada alan açan bir şey hâline de gelebilir ki günümüzde bu çok bârizdir. Bilgi özellikle Allah’tan, dinden ve vahiyden kopuksa ve hattâ bunlara karşı oluşturulmuş bir bilgiyse, o bilginin yakın-uzak vâdede fitneye-fesada ve zulme sebep olmaması imkânsızdır. Zîrâ bilgi, ancak Mutlak Olan’dan gelen bilgiyle uyumlu olduğunda insanın yarârına olur. Aksi-hâlde insanın başına büyük belâlar açar ve açmıştır ki meselâ yapılan ve atılan atom bombaları şeytânî bir bilginin sonucudur.

 

Eyleme geçmek için bilgi, bilinç, düşünmek ve kararlılık çok önemlidir. Fakat çok bilirseniz ve çok düşünürseniz eyleme geçemezsiniz. Bu İslâmî eylem için de, dünyevî eylemler için de geçerlidir. Gereğinden fazla aşırı öğrenmek ve bilmek inisiyatif kullanmayı ve imgelemi köreltir. Böyle kişiler konuştukça-konuşurlar ama bir türlü netliğe ve sonuca gelemezler.

 

Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O-hâlde kâinâta âit olan bilgi mutlak değildir. Buna vahiy bilgisi de dâhildir. Çünkü vahiy bilgisi de Mutlak Varlık’ın bilgisinin tamâmı değildir. Vahiy bilgisi, insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?. Beşerî bilim ise, “kesinlik” diye bir şey yoktur, “kesin bilgiye ulaşılamaz” demektedir.

 

Modern insan bilgiyi kutsamakta ve ona tapmaktadır. Çünkü bu bilgi genelde Allahsız beşerî bilgidir. Allah’ın hesâba katılmadığı bir bilgidir. Zâten çok kolay ve bol-bol elde edilebilmektedir. Kolay elde edilen her-şey gibi kolay elde edilen bilgi de kalitesiz ve içeriksiz olacağından dolayı çok aşırı ve çok fazla ilgi ortaya çıkmıştır ve bir bilgi fazlalığı ve kirliliği oluşmuştur. Bu fazlalık ve kirlilik ortalığı “yanlış bilgi çöplüğüne” çevirmiştir. “Çöp bilgi” çok bol olduğundan dolayı en çok îtibar gören bilgi olmuştur. Kolayca ulaşılabilen bilgi, modern insanı istediği gibi yönlendirmekte, yönetmekte ve kendine kul etmektedir. Modern insan da böylece beşerî bilgiye adetâ tapmaktadır. Zîrâ Allah’ın bildirdiğine sırt çevirmiştir.

 

Her-şeyin olduğu gibi bilginin aşırısı da zararlıdır. Bilemeyeceğimiz ve bilmememiz gereken şeyler hakkında bilgi edinmeye çalışmak bize yarar değil zarar verir. Maddî ve mânevî bir zarardır bu. Meselâ Allah rûh hakkında bize az bir bilgi vermiştir. Fazlasına hem gerek yoktur hem de bize yarârı olmaz. Hattâ bilmemiz gereken şeylerin bilgisini belki de anlamlandırmayız bile. Çünkü dediğimiz gibi, bilmek insan için her zaman iyi değildir ve her zaman doğruya götürmez. Allahsız bilgi ise mutlakâ yanlışa ve bâtıla sürükler, sonunda da uçuruma yuvarlar. Kur’ân, Allah’ı hesâba katmayan bilgililerden de bahseder. Şu örnekler ibretliktir:

 

“Gerçek şu ki, Kârun, Mûsâ’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu” (Kasas 76).

 

“Kârun dedi ki: ‘Bu (servet), bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir’. Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz” (Kasas 78).

 

“Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ-hayâtını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sâhibidir’ dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: ‘Yazıklar olsun size, Allah’ın sevâbı, îman eden ve sâlih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz’ dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi-kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: ‘Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lûtfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkârcılar felâh bulamaz’ demeye başladılar” (Kasas 79-82).

 

Kârun, çok zengin olmuştu ve bu zenginliği kendisinde olan bilgiye bağlıyordu. Çünkü bilgisine âdetâ tapıyordu. Bu düşünce ve inançla bir süre yaşadı ama işe Allah’ı karıştırmadığı, kazancının hakkını vermediği ve paylaşmadığı için, Mülkün Sâhibi tarafından alaşağı edildi de iflâs ederek battı. O çok övündüğü ve ilahlaştırarak taptığı bilgisi kendisini kurtaramadı. 

 

İnsan zarâra uğradığında hemen Allah’a sığınır ama bir yarâra ulaştığında onu Allah’tan bilmez de bilgisini öne çıkarır:

 

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize duâ eder; sonra tarafımızdan ona bir nîmet ihsan ettiğimizde, der ki: ‘Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi’. Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyor. Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti; ama kazandıkları şeyler onlara hiç-bir yarar sağlamadı” (Zümer 49-50).

 

Bâzen kişi, kendisinde bulunan bâtıl ve Allahsız bilgiden yâni kuru mâlûmattan dolayı, zihninin kabûl ettiği hak bilgiyi inkâr eder:

 

“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl ölçüp biçti. Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: ‘Bu, yalnızca aktarılarak öğrenilen bir büyüdür’ dedi. ‘Bu, bir beşer sözünden başkası değildir’ dedi” (Müddesir 18-25).

 

Üstün zekâya sâhip bir Arap dâhisi olan Velid bin Muğire, burada teslîmiyet göstermeyip de bilgisine ve zekâsına tapınca, vahyin âyetleri belki de zihnini etkilemiş olsa bile, çıkarına endeksli bilgisiyle çelişen vahyin apaçık hakîkatlerini inkâr etmişti de apaçık bir nûr olan âyetler için “eskilerin masalları” deyivermişti.

 

Allahsız bilgi şirke ve küfre düşürür. Çünkü hak bilgi Allah’tandır. Allah ile ilişkilendirilmeyen bilgi ise kişiyi yoldan çıkararak şirke, küfre ve zulme düşürür. Meselâ buna örnek olarak Samîri verilebilir. Samîri de bilgisini kullanarak put yapmıştı. Üstelik bu putun “hakîki ilah” olduğunu söylemişti:

 

“Dediler ki: ‘Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyâlarından bir-takım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samîri de attı. Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, ‘işte bu sizin ilahınız, Mûsâ’nın ilahı da budur; fakat (Mûsâ) unuttu’ dediler” (Tâ-hâ 87-88).

 

“(Mûsâ) dedi ki: ‘Ya senin amacın nedir ey Samîri?’. Dedi ki: Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi” (Tâ-hâ 95-96).

 

Samîri halkın görmediğini görmüş. Bu görüş bâtıl bilgi ile bâtılı görmektir. Çünkü bâtıl bilgi çoğunlukla bâtılı gösterir. Bu bilgiyle ve görüşle böğüren bir buzağı putu yapıvermişti de şirke ve küfre düşenlerden ve böylece Dünyâ’da da âhirette de kaybedenlerden olmuştu. 

 

“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veyâ yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler” (Âl-i İmran 175-176).

 

Bel’am, Allah adını kullanarak saptırır. O yüzden Allah: “Allah ile aldatılmayın” der. Bu, -sözde- “ilâhi bilgi ile aldatmayın” anlamını da içerir. Bilginin aldatıcılığı da vardır. Bilgiyle aldatmak en büyük aldatma ve aldanmadır. Bahse konu kişi Bel’am İbn-i Bâura’dır. Müfesirlere göre Bel’am, Hz. Mûsâ’ya karşı mücâdele eden âlim biridir. Bu, Allah’ın peygamberine karşı, Allah adına mücâdele veren ve insanlar arasındaki îtibârını kullanarak tevhid mücâdelesine karşı direnen azgın biridir. Bilgisiyle ünlenmiş fakat bilgisi vahyi yâni Allah’ı hesâba katmayan bir bilgi olduğu için bâtıl bir bilgiye dönmüştür ve sürekli olarak bâtıl üretmeye başlamıştır.

 

Aşırı bilgi kibirleştirir. Bilginin doğasında vardır bu. Bundan ancak, bilgisini Allah’a isnât etmiş ve vahiy-merkezli edinmiş olanlar müstesnâdır. Kibrin panzehiri ise îmandır, kulluk bilincidir. Bâtıl bilgi bu bilincin önüne set çeker. Demek ki hak da olsa hiç-bir bilgi, îmânın ve kulluk bilincinin önüne geçirilmemelidir.

 

Hak bilgi, hem Dünyâ hem de âhiret bilgisinin bir-arada olmasıyla olur. Âhireti, Allah’ı, dîni ve vahyi hesâba katmayan bilgi bir zaman sonra putlaşır ve bu bilginin peşinde olanlar da ona tapmaya başlarlar. Bilgiyi Allah’tan ve âhiretten koparmak, bilgiyi ve dolayısıyla bilinci sınırlandırmak anlamına gelir: 

 

“Onlar, dünyâ hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7).

 

Bilgi arttıkça îmânın artması gerekir ama seküler-modern bilgi arttıkça îman azalıyor ve inkâr artıyor. Çünkü modern Allahsız bilgi îmâna düşmandır. Zâten Allah’ı hiç hesâba katmaz. Bu nedenle Allahsız ve îmansız bilgi hem bilgiye tapmayı yanında getirecek hem de kişiyi uçuruma yuvarlayacaktır.

 

Bilgi, şeytanın, nefsin ve tâğutların yönlendirmesine ve isteğine göre üretildiğinde bilgi kutsallaşacak ve ona tapılmaya başlanacaktır. İşte modern insan bu yüzden bilgiye putlaştırıp tapan insandır. Bir yazıda “inanmak” yerine “bilmek”in öne çıkarılış sürecinden şöyle bahsedilir:

 

“Hem tabiattan hem de aşkın bir varlıkla ilişkide bulunma gibi özelliklerinden sıyrılan insan kendi-kendinin yaratıcısı olduğunu, mutlak otonom bir bilince sâhip olduğunu îlân etti. Hristiyan düşüncenin varlığı temellendirmede kullandığı ‘inanıyorum, o-hâlde varım’ yada ‘inanmak vârolmaktır’ modeli Descartes’la; ‘düşünüyorum, o-hâlde varım’ yada ‘düşünmek vârolmaktır’ kalıbına  dönüştü. Burada, cogito (bilme), credo (inanma)ya karşıt olarak konumlandırılmış oldu.

 

Bilmenin inanmaya karşıt olarak bu yanlış konumlandırılışıyla Tanrı sâdece îmânın konusu hâline getirildi. Îmânı bilgi karşısında bütünüyle ayrı bir kategori olarak değerlendirme, bu ikisi arasında bir alan ayrımı değil ‘önem sıralaması’ olarak takdim edildi. Bu da anılan bu yeni dönemde hem inananları hem de inandıkları Tanrı’yı reel dünyâdan uzaklaştırma teşebbüslerinin en ciddîsi olarak kendini gösterdi”.

 

Sâdece entelektüel seviyede kalan ve kendine toplumsal bir temel bulamayan bilginin, dinamik bir eyleme temel teşkil etmesi mümkün değildir.

 

“Bilginin İslâmîleştirilmesi”nden de bahsedilir. Fakat İslâmîleştirilecek olan bilgi hangi bilgidir?. Tabî ki batı’lı modern bâtıl bilgi. Bu bilgi daha ilk çıkışında Allahsız olduğu için hattâ Allah’a, İslâm’a ve dîne karşı üretilmiş bir bilgi olduğu için modern batı’nın bilgisi büyük oranda İslâmîleştirilemez. Bâtıl bilgi İslâmîleştirilmeye çalışıldığında İslâm’ın müntesipleri de bâtıl bilgi-sâhipleri gibi olurlar ve onlar gibi fitne üretirler, fesat çıkarırlar ve zulmederler. O yüzden îman edilecek ve söylenecek olan şey şudur:

 

“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nîsan 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

Bilgiyi Biriktirmek


“Ey îman edenler!, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resulü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur” (Saff 10-12).

 

Âyette, îman, vazgeçiş (hicret) ve cihad öne çıkarılıyor ki İslâm üç kelime ile anlatılacak olsa; “îman, hicret ve cihad” denmesi gerekir. İnsanlık târihi boyunca inen vahiylerin ortak söylemi; îman, hicret ve cihadtır. Allah için her-şeyden vazgeçebilmek, her-şeyi göze alabilmek ve hayat boyunca Allah yolunda olmak ve ölmek, insanı altından ırmaklar akan cennete ulaştırır.

 

Tabi “yapmak” için ilk önce “bilmek” gerekir. Sahih bilgi kişinin îmânını-takvâsını arttırır ve onu sâlih amele yönlendirir. Yoksa amel-eylem körü-körüne olacak bir iş değildir. Bu nedenle Kur’ân’da: “…De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9) denir. Fakat bu bilme, mutlakâ amele-eyleme götürecek bir bilgi olmalıdır. Sahih bilgi zâten budur ve kişiyi mutlakâ amele-eyleme yönlendirir. Sahih bilgi yâni vahiy-merkezli olan bilgi, biriktirilecek ve çoğaltılıp övünülecek bir bilgi değildir. İslâm’da “bilmek için bilmek” diye bir şey yoktur ve bilmenin amacı “yapmak için bilmek”tir. Bu bağlamda bilginin ve bilincin kaynağı olan Kur’ân, büyük mutluluk ve kurtuluşun reçetesini şöyle verir: “…Allah’a ve Resulü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz…” (Saff 11).

 

İslâm’da bilgi ancak îmânı, huşûyu ve takvâyı arttırıyorsa ve de sâlih amele-eyleme yönlendiriyorsa kıymetlidir. Çünkü İslâm’da amaç bilmenin kendisi değildir, bilerek yapılacak olan amel-eylemlerdir. Zîrâ İslâm’a göre hiç-bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. Ahlâkın bilgisi ahlâk, îmânın bilgisi îman, takvânın bilgisi takvâ, hicretin bilgisi hicret, cihadın bilgisi cihad ve şehâdetin bilgisi şehâdet değildir. Çünkü bunlar hep amel-eylemin sonucunda olan şeylerdir. Zîrâ İslâm’da bilgi, kişiyi söylediğimiz bu amel-eylemlere sevk etmesi içindir. Yoksa İslâm’da kuru-kuruya bilgiyi biriktirmek yoktur. Aslında İslâm’da, kullanılmayacak ve âtıl kalacak olan hiç-bir şeyi biriktirmek câiz değildir. Bu nedenle Kur’ân, mallarını biriktirip de infâk etmeyenleri iflas etmiş cimriler olarak gördüğü gibi, bilgiyi biriktirip de kullanmayanları yâni bilgiyi amel-eyleme dönüştürmeyenleri ise “eşek” olarak adlandırır:

 

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu, (yâni amel-eyleme dökmeyenleri) koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete erdirmez” (Cum’a 5).

 

Görüldüğü gibi bilgi, biriktirmek ve bilgiyi sürekli olarak bir yerlere kaydetmek, taşıyıp, anlatıp ve yazıp durmak için değil, bilginin ve de bilincin insana kazandırmış ve yüklemiş olduğu sorumluluk ve takvâ ile sâlih amel-eylemde bulunmak içindir. Fakat ne yazık ki özellikle modern müslümanlar modernizmin ağır baskısı ve kuşatmasının ve de yenilmişliğin sonucunda îman, hicret ve cihadı yâni sâlih amel ve eylemi büyük oranda unutmuş ve bilgiyi biriktirmekle uğraşmaya başlamışlardır. Modern insanlar ve müslümanlar, çok çabuk ve kolay ulaşabildiği bilgi ile kendinden geçip entelektüel bir orgazm hâlinde olduğu için, “insanın ulaşabileceği en üstün şey” olarak bilgiyi, daha doğrusu mâlûmat sâhibi olmayı görmektedir. Bu da bilginin biriktirildikçe-biriktirilmesine ve sonunda da kişinin “kitap yüklü eşeklere” hattâ develere benzemesine neden olmaktadır. Günümüz modern insanı ve müslümanı, modern-teknolojik ürünler nedeniyle kolayca ve çokça ulaştığı bilgiyi ilahlaştırıp tapmakta ve bilgi biriktirmeyi en yüce değer olarak görmektedir.

 

Peki ey modern insanlar ve modern müslümanlar!, söyler misiniz?; biriktirdiğiniz bu bilgileri nerede ve ne zaman kullanacaksınız?. Bu bilgileri kullanmayı yâni amele-eyleme dönüştürmeyi düşünüyor musunuz?. Nereye kadar biriktireceksiniz?. Çünkü bilginin bir sonu yoktur. Allah bunu Kur’ân’da şu şekilde ifâde eder:

 

“Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Lokman 27).

 

Kanımca Allah bu âyette zımnen: Tamam, bilgi önemlidir ve Ben bu nedenle size bilginin hasını indiriyorum, çünkü bilmeden olmaz. Fakat bilginin ve bilmenin de bir sonu yoktur, ne kadar uğraşsanız da şeytan kadar bile bilgili olamazsınız. Sizi değerli yapacak olan, bilgiyi çoğaltmanız ve biriktirip durmanız değil, size indirdiğim sahih bilgiyle îmânınızı arttırmanız ve böylece sâlih amele-eyleme ulaşmanızdır. Zîrâ Ben sizin bildiklerinize değil yaptıklarınıza bakarım ve sizi bildiklerinizle değil yaptıklarınızla yargılarım. Çünkü bilgiyi, biriktirmeniz için değil, amel-eyleme dökmeniz için indirdim” der.

 

Bu neden böyledir?. Çünkü:

 

“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vâdetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır” (Nîsâ 95).

 

Bilgi edinmenin ve bilgiyi biriktirmenin sonu bir türlü gelmeyince, modern insanlar ve müslümanlar “kitap yüklü eşeklere” dönmüşlerdir ve anırdıkça-anırtmaktadırlar. Üstelik bu bağlamda, bilgiyi edinmek ve biriktirmek için çeşitli araçların üretildiği modern sistemde, bilgi çok fazlalaştığı ve bilgiye ulaşmak çok kolaylaştığı için, zihinsel orgazmlarla kendinden geçmiş olup modernizme meftûn, râm ve hayrân olmaya başlayan modern insan ve modern müslüman, modernizmi, pozitivistlerin zannettikleri gibi “insanın erişebileceği en üst ve ileri seviye” olarak görmeye başlamıştır. Tabi böyle olunca da müslümanların târih boyunca kurdukları büyük devletleri ve imparatorlukları da, cehâlet, şirk, küfür ve zulüm ile itham etmektedir. Yâni Emevi, Abbâsi, Endülüs, Aglebiler, İdrisiler, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Memlüklüler, Osmanlılar vb. gibi müslüman devletleri ve imparatorlukları kötülerken, içinde yaşadığı modernizmi ise övüp göklere çıkarmaktadırlar. Tabi böyle olunca İslâm’ın bir devlet talebinin olmadığı düşüncesi de yaygınlaşmaktadır.

 

Saydığımız bu devletler ve imparatorluklarda elbette cehâlet, şirk, küfür ve zulümler yaşanmıştır, fakat modernizm ile bir kıyaslama yaptığımızda, saydığımız bu devlet ve imparatorlukların bâriz şekilde İslâm’a ve insanlığa çok daha uygun dönemler olduğu -câhiller ne kadar kabûl etmek istemese de- çok açık olarak görülür. Tabi bizim ölçümüz, Peygamberimiz ve o’nunla birlikte olanların ortaya koyduğu ve İslâm’ın hâkim olarak hakkıyla yaşandığı “örnek zaman” ve güzel örnekliklerdir.

 

 İnsanlık târihinde adâletsizliğin, eşitsizliğin, haksızlığın, ahlâksızlığın, şirkin, küfrün, zulmün, her türlü günahın, haramın, suçun ve ayıbın ve de her türlü şerefsizliğin ayyuka çıkarak en üst derece yaşandığı dönem, son 150-200 yıldır tüm Dünyâ’ya hâkim olan ve Modernizm denen melânettir. Bu nedenle bir mü’minin, müslimin ve müslümanın Modernizm denen bu şeytâni dönemde yaşamayı zûl görerek nefret etmesi gerekirken, modern zamanlardan -sâdece bilginin çokluğundan ve birikmiş olmasından dolayı- çok memnun olması ve “iyi ki de bu zamanda doğmuşum” diye içten-içe memnun ve mutlu olması, derin bir cehâlet ve ağır bir ahmaklıktır. Zîrâ modernizm, her türlü haramın, günahın, ayıbın, suçun ve her türlü melânetin alabildiğine en yoğun şekilde işlendiği ve yaşandığı bir dönemdir.

 

Modernizm bir “biriktirme uygarlığı” olduğu için, modernizme meftûn, râm ve hayrân olanlar da her-şeyi biriktirirler. Çokça biriktirilen şeylerden biri de “bilgiyi biriktirmek” ve onu çeşitli yerlerde muhâfaza etmeye çalışmaktır. Fakat şu iyi bilinsin ki, -bilgi dâhil- biriktirilen şey kimsenin işine yaramaz da saklandığı yerde öylece durur.

 

“Sâdece bilmek” bir din hâline gelmiştir. İslâm, bir “bilme ama yapmama dîni” hâline getirilmektedir. Öyle ki yapmamak için bilmeyi uzattıkça uzatmaktadırlar. Yapmamak için her-şey yapılmaktadır. Alevilerde eğer sazı ve bağlamayı çok iyi çalıp söylüyorsanız, iyi bir alevi ve iyi-üstün bir insan sayılırsınız. Bu nedenle alevi türkülerinde; “ben sazı erkekçe çaldım giderim”, “elimizde ‘telli Kur’ân, gideriz hakkın izinde” gibi sözlerle sazı iyi çalıp-söyleyen kişilerin en üst seviyeyi yakaladıkları kabûl edilir. Aynen bunun gibi; modern insan ve müslüman da, bilgiyi çoğalttıkça yâni bilgiyi biriktirdikçe “üstün insan ve iyi müslüman” olduğunu zannetmektedir. Oysa eyleme ve sâlih amele dönmeyen biriktirilmiş bilgi, kişiyi ancak kuru mâlûmât sâhibi olmaya yada bir eşeğe dönüştürür ve eşeğe dönmüş kişilerin de anırmaktan başka yapacakları bir şey olmaz.

 

Allah, Kur’ân’da “bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını” söyler fakat bu bilme amele-eyleme dönük olan bilgidir, yoksa biriktirilip duran bilgi değildir. İslâm’da bilgi bir araçtır, amaç değil. Amel-eylem için kullanılacak bir araç. O yüzden Allah bilgiye değil de bilgiyle varılacak olan sonucu hedef olarak gösterir ve zâten cennetin de, bilgiyi biriktirip çok bilgiye sâhip olanlara değil, bilgiyle îmânını ve takvâsını arttırarak amel-eylemi bayraklaştıranlara verilecek bir ödül olduğunu söyler:

 

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar; ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

 

Îmânın ispâtı ve bilginin sağlaması ancak amel-eylem ile yapılabilir. Bilgiye sâhip olmak yetmez, onu doğru istikâmette kullanmak da gerekir. Aksi-hâlde bilgi saptırır.

 

Amele-eyleme dönmeyen bilgi aslında bir işe de yaramaz. Meselâ suyun formül olarak H2O yâni “iki hidrojen bir oksijen” olduğunu bilmenin insanlığa hiç-bir faydası yoktur. Fakat su sıkıntısı çekenlere su sağlamak sâlih bir amel ve eylemdir.

 

Allah, Kur’ân’da mü’min kişinin hayâtını adayacağı şeyleri sıralarken bilgi biriktirmekten hiç bahsetmez. Çünkü dediğimiz gibi, İslâm’da bilgi sâdece bir araçtır ve amaç değildir. “Bilgi ile yapılan şey” önemlidir. Eğer edinilen ve biriktirilen bilgiyle bir şey yapılmamışsa o bilgi bir işe yaramaz ve boşa gider. Bilgi rafta durduğu gibi beyinde ve zihinde öylece durmuş ve tozlanmış olur. Bilgiyi biriktirmek ve çok bilgiyle övünmek değil, bilgiyle amel-eyleme ulaşmak ve tüm hayâtı bu şekilde yaşamak önemlidir. Çünkü önemli olan bilgiye değil, amel-eyleme ulaşmaktır. Allah bizi bilgimize değil, amel-eylemelerimize göre yargılayacak ve değerlendirecektir. İşte bunun bilincinde olan mü’minler bu yüzden şöyle derler:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163).

 

Biriktirenler aynı-zamanda bir kibre de sâhip olurlar ve yersiz gururlara kapılırlar. Hattâ biriktirme belli bir seviyeye gelince, biriktiren kişi kendisi kadar biriktiremeyenlerle yada biriktirmemiş olanlarla alay eder ve karşısındaki kişiyi “ezik” görmeye başlar, tabî ki kendi ezikliğine ve rezilliğine bakmadan.

 

Bildiğini yerine getirmedikten sonra bilgi hiç-bir işe yaramaz ve hattâ yarar yerine zarar vermeye de başlayabilir. “Ne de olsa biliyorum” düşüncesi umursamazlığa neden olabilir. Bildiğini yapmamak “daha çok bilinmediği” ve “bilginin daha çok biriktirilmediği” için değil, şeytan, nefs ve tâğutların şekillendirdiği hayat-şekline, üretimlere ve kışkırtmalara “lâ” diyememektir. Bunun nedeni de sağlam bir îmâna ve takvâya sâhip olmamaktır. Bu yoksunluk ise, onaylanmış bir lîder öncülüğünde amel-eylemde olmamak ve şirke, küfre, adâletsizliğe, sapkınlığa, zulme vs. karşı mücâdele etmemekten dolayıdır. Zîrâ îman ve takvâ, masa-başından ziyâde meydanda, sâlih-amel işlerken artar ve bereketlenir.

 

Tamam, eyvallah, fikrî savrulmalar çok artmıştır, cehâlet çok artmıştır ve bunlar ancak vahiy-merkezli sahih bilgiyle düzeltilebilir. Fakat mevcut sistem ve modern üretimler ve ortaya konan şeytânî şeyler, sâdece fikrî savrulmalar nedeniyle ortaya çıkmamaktadır. Şeytan fısıldayıp durmakta, nefs onaylamakta ve tâğut emretmektedir ve bu nedenle kışkırtılan nefisle birlikte “amelî savrulmalar” ortaya çıkmakta ve önüne geçilemez bir hâl almaktadır. Amelî savrulmalar, fikrî savrulmalardan 10 kat daha fazla artmıştır. Zâten insanların çoğu herhangi bir konuda bir fikre de sâhip değildir. Bu nedenle de sâdece fikrî savrulmaların ve cehâletin düzeltilmesiyle bir şeylerin düzeltilmesi mümkün değildir ve mümkün olmamaktadır. Fikrî ve amelî savrulmalara birlikte karşı koymak gerekmektedir ki, bu da bilginin aşırı şekilde biriktirilmesinden ziyâde, hakkı amel-eylem şeklinde ortaya koymak ve her türlü sapkınlığa fiîlî olarak karşı çıkmakla mümkündür. Amel biriktirmek “bilgi biriktirmekten daha önemli ve etkilidir.

 

Bilgi biriktirmek de bir hastalıktır. Niçin o kadar çok bilgi biriktiriliyor?. Ortalık bilgi-çöplüğüne dönmüş durumda. Ey bilgi biriktirenler!; ne yapacaksınız ki biriktirdiğiniz o bilgileri?. Nerede kullanacaksınız?. O bilgiler hayâta yansıtılmadıkça beş para etmez. O-hâlde bilginin infâkı, hem onu birileri ile paylaşmak hem de hayatta görünür kılmaktır.

 

Biriktirilmiş bilgi bir işe yaramaz-yaramıyor. Eyleme geçmedikten sonra bilgi bir işe yaramaz. Amele-eyleme geçmemiş bilgi, ha bi eğlencedir, oyun ve oyalanmacadır. Ey sürekli bilgi biriktirenler!; yapılan onca birikimin amacı ve hedefi ne?. Ne için bu çabalar, koşuşturmacalar?. Sizin derdiniz ne?. Bir hedefiniz var mı?. Sonunda ne yapacaksınız?. Ulaştığınız ve biriktirdiğiniz bilgileri, yazdığınız kitapları, kaydettiğiniz konferansları-konuşmaları-dersleri vs. nerede kullanacaksınız?. Bunları sâdece yazmış-konuşmuş-söylemiş olmak Allah’ın ve Kur’ân’ın bir emri ve Peygamberin örnekliği midir?. Bilgi biriktirme anlamındaki çalışmalarınız dünyâ-çapında bir yaraya merhem oldu mu-oluyor mu?. Pratik anlamda, ıslah anlamında bir sonuca ulaşılmış mıdır?. Meselâ Kur’ân’ı komple tefsir ederek, bu tefsiri haftalık dersler şeklinde bir-kaç senede bitirdikten sonra ne yaptınız?. Tekrar başa dönüp tekrar tefsir etmeye neden başladınız?. İlk okumada ve tefsirde anlayamadınız mı?. “Kur’ân’ı yeniden okumak ve bilgiyi çoğaltmak” mı?. Ne olacak ki yeniden okuyunca ve daha fazla bilgiye ulaşınca?. Ne değişecek?. Müslümanların ve Dünyâ’nın böyle bir beklentisi yok. Müslümanların ve Dünyâ’nın “Kur’ân’ı okuyup harekete geçmek” sorunu ve beklentisi var. Kur’ân “hiç-bir şey yapmadan sürekli okuma kitabı” değildir. Sürekli okuyarak sürekli eyleme geçme ve eylemde olma kılavuzudur. Kur’ân bilgisini biriktirmek de bir çeşit biriktirmedir. Onu hayatta görünür kılmakla ancak, bu birikim bir işe yarayabilir.

 

Peki bize ne kadar bilgi gereklidir?. Ne kadar uğraşsak da şeytanın bilgisi kadar bir bilgiye bile ulaşamayız. Fakat şeytan o kadar bilgiye rağmen Allah’ın apaçık emrine karşı gelmişti de bilgisini öne çıkararak kendini övmüştü, kibirlenmişti. Bu da onun lânetlenip kovulmasına neden olmuştu. Şeytan biriktiricidir. Bilgi biriktirmiştir, kibir biriktirmiştir. Bu birikimdir onu kibirli yapan ve emre karşı gelmesine neden olan. O-hâlde “Allah’ın bize bildirdiği kadar” -ki en sahih bilgi odur- olan bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette kurtuluşa, huzûra ve mutluluğa kavuşmamız için bize yeterli olacaktır. Zâten Allah’ın bildirdiğinden başka tüm bilgiler göreceli, eksik ve yanlış bilgilerdir. Bizim Allah’ın bildirdiğinden başka bilgimiz yoktur:

 

“Dediler ki: Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2022

 

Devamını Oku »

5 Mart 2023 Pazar

Âhiret-Merkezli Yaşamak


“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olanı (Dünyâ) seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar” (İnsan 27).

 

İki çeşit insan vardır. Bu insan tipleri, hayâtı hangi merkezde yaşadığına göre ayrılır: 1-Dünyâ-merkezli yaşamayı seçenler. 2-Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler. Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler Dünyâ’dan nasiplenebilirler, fakat Dünyâ-merkezli yaşamı seçenler âhiretten olumlu faydalanamazlar.         Yine, iki çeşit müslüman vardır: 1-Âhireti merkeze alarak İslâm’ı yaşayanlar. 2-Dünyâ’yı merkeze alarak İslâm’ı yaşadığını zannedenler.

 

Âhiret bilinci ve “cennet hedefi” ile yaşamayanlar, sürekli olarak modern hayâtın üst seviyesi için hayâl kurarlar, kurmak zorundadırlar. Bunu şeytan, nefs ve tâğutun dürtmesinin bir sonucu olarak yaparlar. Fakat insan madde ile aslâ mutmain olmaz. Çünkü insan salt maddeden ibâret bir varlık değildir. Madde “kesin tatmin edici” olmadığı için bu tatminsizlik ve eksiklik yine sürekli olarak madde ile desteklenmek ve tamponlanmak zorunda bırakır insanı. Böylece hayat “tatminsizliği tamponlamak”la ziyân olur gider. Zîrâ kâlpler ancak Allah’ın zikri-Kur’ân ile tatmin bulabilir.

 

Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir. Bu kaygı ise âhiret-merkezli yaşamayı gerektirir. Îmân iddiâları boğazından aşağı geçmeyenler ise âhireti hatırlarına bile getirmezler de Dünyâ’ya asıldıkça-asılırlar. Dünyâ’yı ıskalamak onlar için çok büyük bir kayıptır.

 

İnsanlar; “Dünyâ’da ne kadar rahat edersem, âhirette de o kadar rahata ererim” diye düşündüklerinden olsa gerek, sürekli olarak Dünyâ’ya yatırım yapıyorlar. Yoksa Dünyâ’ya bu kadar asılmanın başka bir îzâhı olamaz.

 

Dünyâ’ya mı yoksa âhirete mi daha bağlı olduğunuz, hangisini riske atmaktan ve ıskalamaktan daha çok korktuğunuzun sonucuna göre belli olur. Samîmi mü’minlerin âhireti riske atmak gibi bir şey yapmaları söz-konusu değildir. Çünkü gerçek iyilik, ahlâk ve adâlete ancak Allah korkusu ve âhiret endişesi ile ulaşılabilir. Dünyâ’da ve âhirette iyiliğe ulaşmanın olmazsa-olmaz tek yolu, âhiret-merkezli yaşamaktır.

 

Tüm peygamberler ve Peygamberimiz, Allah’ı kabûl etmeyen değil, âhireti kabûl etmeyen (En-âm 29) bir topluma gönderilmiştir. Çünkü ana-sorun ve öncelikli konu “âhiret-merkezli yaşamamak yada yaşamamak”tır.

 

Âhiret-merkezli yaşamayanlar sâdece Dünyâ hayâtını bilirler ve bu yüzden de tüm değerlendirmelerini, düşüncelerini ve eylemlerini Dünyâ’ya göre yaparlar: “Onlar, dünyâ hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7). Fakat âhiretten gâfil oldukları için düşündükleri, söyledikleri ve yaptıkları şeyler hep eksiktir, yanlıştır. Eksik ve yanlış olduğu için kısa-uzun vâdede zarar verici olur. Zâten Allah ve âhiret hesâba katılmadığında işler sarpa sarar:

 

Âhireti hesâba katmadan sâdece Dünyâ’ya yönelmek anlamsızdır, içeriksizdir, gerçek anlamda iknâ ve tatmin edici değildir ve ancak bir oyun ve oyalanmadır:

 

“Bilin ki, (âhireti hesâba katmayan) dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 

Fakat mü’minler başkadır. Onlar vahye îman ettikleri gibi âhirete kesin olarak îman ederler:

 

“Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere îman ederler ve âhirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” (Bakara 4).

 

Bu îman ve güven onlara dosdoğru bir yaşam sağlar:

 

“Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, âhirete kesin bilgiyle îman ederler” (Neml 3).

 

Âhiret bilinci ve korkusu olmadığında, insanın yapmayacağı çirkeflik ve pislik yoktur. Âhiret bilinci ve îmânı olmadığında insanın işlemeyeceği günah, haram, yasak, suç ve ayıp kalmaz. İnsan âhiret-merkezli yaşamadığında mutlakâ şirke, küfre, adâletsizliğe, ahlâksızlığa ve zulme düşer. 

 

Âhireti hesâba katmayan Dünyâ, bir “tiyatro salonu”na dönüşür ve herkes rôl yaparak yaşar. Âhiret-merkezli yaşanmadığında ciddiyet ve samîmiyet kaybolur.

 

Âhiret-merkezli yaşamayanlar, “Dünyâ ile cezâ”landırılırlar. Dünyâ’yı âhiret bilinci ve îmânı ile yaşamamak bir cezâdır. İnsanın başına gelen tüm belâlar ve kötülükler, âhiret-merkezli yaşamamanın bir sonucudur. Çünkü âhiret bilinci ve inancı olmadığında insanı tutacak bir şey olmayacağı için insanın şeytana, nefse ve tâğutlara kanması ve aldanması kaçınılmaz olur. Dünyâ-hayâtını âhirete tercih etmek günah ve suçtur. Bu suçun bir cezâsı vardır ve bu suçun cezâsı bizzat o şeyin kendisidir. Yâni âhirete rağmen Dünyâ’yı tercih etmek bir cezâdır.

 

Âhiretteki “büyük gelecek” için hiç kaygı duymayanlar, Dünyâ’daki “küçük gelecekler” için bunalımdan-bunalıma girmek zorunda kalırlar.

 

Âhiretteki cennetten vazgeçenlerin, “cenneti Dünyâ’da kurma cinneti”ne kapılmaları kesindir.

 

Dünyâ’da Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler ve âhiret-merkezli yaşamayanlar, âhirette Allah’ın ağır hükümlerine mâruz kalırlar.

 

Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı, âhiret ve cennetin ise ebedî bir saadet yurdu olduğuna inanan ve buna göre yaşayan bir mü’minin “kaybedeceği” bir şey yoktur.

 

Dünyâ’ya bağlılığın derecesi, “âhirete îmân”ın zayıflığıyla ters orantılıdır.

 

Kur’ân’a îman edenler “âhiret cenneti”ne; Kur’ân’ı istismâr edenler ise “dünyâ cenneti”ne girerler. Çünkü Kur’ân-merkezli olarak âhiret îmânı ve bilinci olmayanların yapacağı yada hayâlini kuracağı şey, “refahı tâkip etmek”ten başkası olmayacaktır.

 

Ay’da, Mars’ta yada herhangi bir yerde hayat falan yok; fakat öldükten sonra herkesin ister-istemez gideceği ve karşılaşacağı ebedî bir âhiret hayâtı var. Hazırlanılması gereken hayat âhiret hayâtıdır. Bu hayâta hazırlanmak, âhiret-merkezli yaşamakla olur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2023

 

 

 

Devamını Oku »

Âhiretten Şüphe Etmek

 

“Hayır!; onlar şüphesiz âhiretten korkmuyorlar” (Müddesir 53).

 

İnsanların duyduğu şüphenin en ağırı, âhiretten duyduğu şüphedir. Îman, gayba îmandır. Allah’a, âhirete, meleklere, peygamberle ve kitaplara îman. Âhirete îman, temel îman umdelerinin şüphe konusunda en ağır olanıdır. Çünkü Allah’a Îman da çok da sorun yoktur. Belki sâdece inatçı ateistler Allah’a inanmazlar. Fakat herkesin kafasında; “mükemmel bir düzene ve nizâma sâhip olan bunca şeyin bir yaratıcısı olmalıdır” düşüncesini taşır. Zâten hem tüm peygamberlerin gönderildiği kavimler hem de Peygamberimiz’in gönderildiği Mekke Kureyş Kavmi Allah’a inanıyordu ve hattâ O’nu “en yüce ilah” olarak kabûl ediyordu. Meselâ deistler de Allah’a inanırlar ve O’nu yaratıp-geçen bir ilah olarak görürler. Fakat onların dîne, peygamberlere ve âhirete îmanları yoktur. Allah’a inanıyor olmak onları dîne yöneltmediği gibi âhiret bilincine de yöneltmemektedir. Bu nedenle haddim olmayarak ve “Allah-u âlem” diyorum ki, kanımca “Dünyâ’da iken âhirete îman etmek, Allah’a îman etmekten daha önemlidir”. Bu nedenle olsa gerek, Kur’ân sürekli olarak “Allah’a ve âhirete îmân”ı birlikte kullanmaktadır.    

 

Meleklere îman konusunda da çok sıkıntı yoktur. Allah’a inananlar O’nun melekleri de yaratmış olacağını kabûl edebilirler ki târih boyunca peygamberlerin tüm muhâtapları meleklere îman ediyorlardı. Peygamberler ve kendilerine inen vahiyler ise insan e kitap olarak zâhiren de göründükleri için, bunlara îman etmek demek, bunların Allah tarafından seçilip gönderilmiş olduğuna inanmak demektir. Aralarından tanıdıkları birine ve ona inen vahiylere îman etmek, işlerine pek gelmediği için insanlara her zaman zor gelmiştir. Çünkü peygamberler ve vahiyler, hep âhiret-merkezli konuşmuşlar ve insanları âhiret ile korkutmuşlar yada müjdelemişlerdir. Yâni peygamberlere ve kitaplara îman etmek, âhirete îman etmek demektir. İşin içine âhiret karışınca her zaman îman etmek sorun olmuş yada âhiretten ve dolayısı ile peygamberlerden ve kitaplardan şüphe duyulmuştur-duyulmaktadır. Zîrâ peygamberlerin ve kitapların dediğine göre insanların çoğu âhirette pişman olacaklar ve cehennem azâbına uğrayacaklardır:

 

O gün cehenneme diyeceğiz: ‘Doldun mu?’. O da: ‘Daha fazlası var mı?’ diyecek” (Kâf 30).

 

Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir. Îman; “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhiret gününe kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir.  Allah katında tek dîn İslâm’dır. Sâdece tek hak din olan İslâm, insanları hem Dünyâ’da hem de âhirette gerçek kurtuluşa götürebilir.

 

Tüm peygamberler ve Peygamberimiz, “Allah’ı kabûl etmeyen” değil, “âhireti kabûl etmeyen” bir topluma gönderilmiştir: “Onlar dediler ki: Bu dünyâ-hayâtımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz” (En-âm 29).

 

Gerçek iyiliğe, ahlâka ve adâlete ancak, Allah korkusu ve âhiret endişesi ile ulaşılabilir. Seküler-modern sistem; Allah-âhiret-cehennem korkusunu ve “cenneti hak etmek” inancını blôke ettiğinden dolayı, insanlık, çirkefliğin her türlüsüne mâruz kalıyor.

 

İki çeşit müslüman vardır: 1- Âhireti merkeze alarak İslâm’ı yaşayanlar. 2- Dünyâ’yı merkeze alarak İslâm’ı yaşadığını zannedenler. Dünyâ’ya mı yoksa âhirete mi daha bağlı olduğunuz, hangisini riske atmaktan ve ıskalamaktan daha çok korktuğunuzun sonucuna göre belli olur. Âhireti görmezden gelen ve arka-plâna atan modern insan, Dünyâ çıkarı için kendini paralamak zorunda kalıyor.

 

Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır. Çünkü insanlar Dünyâ’yı âhiretten daha çok sevdikleri için merkeze âhireti değil de Dünyâ’yı alırlar ve; “Dünyâ’da ne kadar rahat edersem, âhirette de o kadar rahat ederim” zannediyor.

 

Âhiret bilinci ve “cennet hedefi” ile yaşamayanlar, sürekli olarak modern hayâtın daha üst seviyesi için hayâl kurup dururlar. Bu aslında şeytan, nefs ve tâğutların dürtmesinin bir sonucudur. Oysa insan sâdece madde ile yâni Dünyâ ile aslâ mutmain olmaz. Zîrâ insan salt maddeden ibâret değildir. Madde “kesin tatmin edici” olmadığı için bu tatminsizlik ve eksiklik yine sürekli olarak madde ile desteklenmek ve tamponlanmak zorunda bırakır insanı. Böylece hayat “tatminsizliği tamponlamak”la ziyân olur gider. Çünkü kâlpler ancak Allah’ın zikri-Kur’ân ile gerçek anlamda tatmin olabilir.

 

Âhirete îman etmiş ve Dünyâ’nın “geçici bir imtihan yeri” olduğu bilincine sâhip olan mü’minlerin, “Dünyâ’yı üst derecede coşkuyla yaşama” hayâli ve arzusu yoktur, olamaz. Kur’ân-merkezli âhiret îmânı ve bilinci olmayanların ise yapacağı yada hayâlini kuracağı şey, “refahı tâkip etmek”ten başkası değildir. Allah’a, âhirete, meleklere, peygamberlere ve kitaplara îman etmeyenler yâni anlamdan yoksun olanlar, mecbûren Dünyâ hazlarını “din” yaparlar.

 

Âhireti merkeze almayan din “hak din” değildir. Bu nedenle âhiret-merkezli olarak yaşamamak, “denizi sürmek” gibi bir şeydir. Sonuçta boşa kürek çekilmiş olunur ve hem Dünyâ’da hem âhirette zarar edilmiş olur.

 

Kapitâlizmin ve modern insanın zannına göre âhirette ilk sorulacak soru: “Dünyâ’da kaç para kazandın?” sorusudur. Çünkü Dünyâ’ya ve kazanmaya bu kadar bağlı olmanın başka bir nedeni olamaz.

 

İnsanın Dünyâ’da “kalıcı” eserler bırakması güzel bir şeydir. Fakat onu kurtaracak olan şey “geride bıraktıkları” değil, “âhirete yâni ileriye taşıdıkları” olacaktır.

 

Dünyâ’ya bağlılığın derecesi, “âhirete îmân”ın zayıflığıyla ters orantılıdır. Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı, âhiret ve cennetin ise ebedî bir saadet yurdu olduğuna inanan bir mü’minin “kaybedeceği” bir şey yoktur. Zâten ölüm korkusunu bile nötralize edecek tek şey, âhiret inancıdır.

 

Allah ve âhiret olmadığında ahlâk yarım kalır ve ona artık ahlâk yerine “etik” denmeye başlanır. Etik, insanın “sonuna kadar” korumaz ve kurtarmaz. Meselâ etik, açık ve ağır bir suç durumunda kişinin en sevdiği şeyi fedâ edebilmesini sağlayamaz. Zîrâ âhiret bilinci ve korkusu olmadığında, insanın yapmayacağı pislik yoktur. Fakat âhiret bilinci ve korkusu bunu sağlayabilir ki zâten bunu ancak âhiret bilinci, îmânı ve korkusu sağlayabilir. Peygamberimiz bu bilinçte olduğu için bir hırsızlık olayında, “hırsızlığı yapan kızım Fâtıma da olsa elini keserim” demişti.

 

Âhireti hesâba katmayan Dünyâ, bir “tiyatro salonu”dur. Böyle olduğu için, âhireti hesâba katmadan yaşanan Dünyâ hayâtı bir oyun ve oyalanma yurdu olur. Üstelik âhiretteki “büyük gelecek” için hiç kaygı duymayanlar, Dünyâ’daki “küçük gelecekler” için bunalımdan-bunalıma girmek zorunda kalırlar.

 

İki çeşit insan vardır. Bu insan tipleri, hayâtı hangi merkezde yaşadığına göre ayrılır: 1-Dünyâ-merkezli yaşamayı seçenler. 2-Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler. Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler Dünyâ’dan nasiplenebilirler, fakat Dünyâ-merkezli yaşamı seçenler âhiretten olumlu şekilde faydalanamazlar. Zîrâ âhirete Îman olmadan yapılan işler boşa gider:

 

“Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar, onların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezâlandırılacaklardı?” (A’raf 147).

 

Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz. Çünkü terâzi burada bozulduğunda âhirette de bozulur.

 

Allah’a inandığını söyleyenlerin çoğu âhirete de inandığını söyler. Fakat bu inanç sağlam olmaktan uzaktır. Zîrâ sağlam bir âhiret inancı ve korkusu, kişiye yapması gereken işleri mutlakâ yaptırırken, yapmaması gereken şeylerden mutlakâ uzak tutar. O-hâlde “âhirete inanıyorum” diyenlerin îmânı içinde şüphe olan bir inançtır. Zâten Kur’ân da böyle der:

 

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler” (Bakara 8).

 

Peki bu neden böyledir?. Çünkü dediğimiz gibi, insanlar âhiretten çok Dünyâ’yı sevmektedirler ve bu yüzden de âhiretten çok Dünyâ için çalışmakta ve çabalamaktadırlar:

 

“Hayır!; siz çarçabuk geçmekte olanı (Dünyâ’yı) seviyorsunuz. Ve âhireti terkedip-bırakıyorsunuz” (Kıyâmet 20-21).

 

Bu durum “müslümanım” diyenleri İslâm için çalışmaktan ve hattâ ibâdetlerini bile düzgün ve düzenli yapmaktan alıkoyar. Oysa mü’minler âhiret îmânı, bilinci ve korkusu nedeniyle işlerini ve ibâdetlerini en güzel şekilde doğru-düzgün yaparlar ve mallarını ve canlarını bile Allah için ortaya koyabilirler:

 

“Ki onlar (mü’minler), namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar, âhirete kesin bilgiyle îman ederler. Âhirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yaptıklarını süslemişiz, böylece onlar, körlük içinde şaşkınca dolaşırlar” (Neml 3-4).

 

“Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Ve (çünkü) onlar kesin bir bilgiyle âhirete inanırlar” (Lokman 4).

 

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaâddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir?. Şu-hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Tevbe 111).

 

Kişi âhirete inanamıyorsa yada âhiretten şüphe duyuyorsa, İslâm’dan, peygamberden ve vahiyden mutlakâ şüphe duyarak onda çarpıklıklar, boşluklar ve yanlışlar aramaya başlar. Çünkü onlar Dünyâ hayâtını âhirete tercih etmekte ve Dünyâ’ya âhiretten daha fazla önem vermektedirler:

 

“Ki onlar Allah’ın yolundan alıkoyanlar, onda çarpıklık arayanlar ve âhireti tanımayanlardır” (A’raf 45).

 

“Onlar, dünyâ-hayâtını âhirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu çarpıtmak isterler (veyâ onda çarpıklık ararlar). İşte onlar, uzak bir sapıklık içindedirler” (İbrâhim 3).

 

Âhireti unutup Dünyâ’nın geçici yararını isteyenler âhirete inanamayanlar yada ondan şüphe duyanlardır. Bu yüzden de Allah insanlar için âhireti istemesine rağmen onların âhirette nasibi olmaz:

 

“…İnsanlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da ver’ der; (böylelerinin) âhirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 200-201).

 

“Siz Dünyâ’nın geçici yarârını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) âhireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Enfâl 67).

 

İnsanın Allah’a ve âhirete güçlü bir îmânının olup-olmadığının en büyük göstergelerinden biri de infâk ve zekât konusundadır. Âhirete îman edenler bu konuda bir çekince yaşamazlarken, âhirete îman etmeyenler mallarını paylaşamazlar yada ancak gösteriş için paylaşabilirken, âhiretten şüphesi olanlar da bu konuda çok zorlanırlar:

 

“Onlar (mü’minler), gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler” (Bakara 3).

 

“Ki onlar, zekâtı vermeyenler ve âhireti inkâr edenlerdir” (Fussilet 7).

 

“Ey îman edenler!, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infâk eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç-bir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet vermez” (Bakara 264).

 

Âhireti inkâr eden yada ondan şüphe duyanların en bâriz göstergelerinden biri de kibirdir. Allah’ı ve âhireti hesâba katmayanlar, kendilerini bir ilah gibi görürler:

 

“Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Âhirete inanmayanların kâlpleri ise inkârcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır” (Nâhl 22).

 

Allah’a ucundan-kıyısından ve zorlanarak ibâdet edenler, âhiret îmânı, korkusu ve bilincinden yoksun olanlardır:

 

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

 

İnsanların en çok korktuğu şey savaştır. Bu savaş Allah yolunda bile olsa, âhirete îman etmeyenler yada ondan şüphe duyanlar bu konuda çok gevşek davranırlar ve sıvışmanın yollarını ararlar. Merkeze Dünyâ’yı değil de âhireti alanlar ise bu konuda da zorlanmazlar:

 

“Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada gâlip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz” (Nîsâ 74).

 

“Ey îman edenler!, ne oldu ki size, ‘Allah yolunda savaşa kuşanın’ denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız?. Âhiretten (cayıp) dünyâ-hayâtına mı râzı oldunuz?. Ama âhirettekine (göre), bu dünyâ-hayâtının yarârı pek azdır” (Tevbe 38).

 

Modern insan bilgi konusunda sâdece dünyevî bilgiyi kabûl eder. Oysa bilgi sâdece dünyevî bilgi değildir. Fakat bu bilgi çok az bir şeydir. Âhiret inancı ve bilinci ise bilgiyi derinleştirir ve bilgiye bilgi kattığı gibi bilinci ve îmânı artırır:

 

“Onlar, dünyâ-hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7).

 

Genelde tüm insanların ama özelde inananların ve müslümanların târih boyunca yaptıkları en büyük yanlış, âhiret yerine Dünyâ’yı merkeze almak ve âhireti terk-edip Dünyâ için yoğun şekilde çalışmaktır. Oysa bunun tam tersi olmalıydı. Kur’ân bizi bu konuda sürekli olarak uyarır:

 

“Ey kavmim, gerçekten bu dünyâ-hayâtı, yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma)dır. Şüphesiz âhiret, (asıl) karar kılınan yurt odur” (Mü’min 39).

 

“Bu dünyâ-hayâtı, yalnızca bir oyun ve ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten âhiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi..” (Ankebût 64).

 

“Bilin ki, dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 

Ay’da, Mars’ta ve kâinâtın başka bir yerinde hayat aramak, âhiretten ümîdi kesmenin yada ondan şüphe duymanın bir sonucudur. Dünyâ’dan başka hiç-bir yerde, bildiğimiz anlamda bir hayat yok; fakat şurası kesin ki, öldükten sonra ebedî bir âhiret hayâtı var. Hazırlanılması gereken hayat, âhiret hayâtıdır. Kazanılması gereken ise Dünyâ değil, ebedî nîmet diyârı olan cennettir.

 

Dünyâ’yı sorgulamayanlar, âhireti sorgulamaya başlarlar. Haz-merkezli mevcut Dünyâ’dan hiç şüphelenmeyenler, âhiretten şüphelenmeye başlarlar. Bu nedenle de âhirete inanmayanlar ve ondan şüphe duyanlar, mezara girene kadar Dünyâ’yı mal toplamakla ve çoğaltma tutkusuyla geçirirler. Dünyâ’yı “mal” toplamakla geçirenler, âhireti “nal” toplamakla geçireceklerdir.

 

Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhireti inkârdan yada âhiret şüphesinden kaynaklanır.

 

Dünyâ hayâtını âhirete tercih etmek günah ve suçtur. Bu suçun bir cezâsı vardır ve bu suçun cezâsı bizzat o şeyin kendisidir. Yâni âhirete rağmen Dünyâ’yı tercih etmek bir cezâdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2023

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »